Özel sektörde sendikalaşma sefaleti!-Aziz Çelik-
Kamudaki yüksek sendikalaşma oranları nedeniyle ortalama sendikalaşma yüzde 14,5 olarak görünse de özel sektörde gerçek sendikalaşma oranları yüzde 4-5. Özel sektörde işverenler ağır baskıyla sendikalaşmayı engelliyor. Hükümet kamuda güdümlü sendikacılığı teşvik ederken özel sektördeki hukuksuzluğa seyirci kalıyor.

İşçi sendikalarının üye sayılarını ve sendikalaşma oranlarını gösteren Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tebliği 17 Ocak 2026 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu istatistikler Türkiye’de işçi sendikalarının durumunu gösteren en önemli kaynaktır. Dahası bu kaynak toplu iş sözleşmesi yetkilerinde esas alınıyor.
Bakanlığın Ocak 2026 resmi verilerine göre sendikalaşma oranı yüzde 14,45 ve sendikalı işçi sayısı 2 milyon 414 bindir. Kamuoyunda değerlendirmeler genellikle bu oranlar üzerinden yapıldı. Oysa şeytan ayrıntıda saklıdır. Konu çalışma hayatı ve sosyal veriler olunca ayrıntılar çok daha fazla önem kazanır.
Hemen baştan söyleyeyim. Bu veriler ciddi biçimde eksiktir. Ortalama sendikalaşma oranı yüzde 14,5 olmasına rağmen özel sektörde gerçek sendikalaşma oranı yüzde 4-5 civarındadır.
Bugün uzun bir süredir çalışma hayatının diğer sorunları nedeniyle yazamadığım sendikal alana dair yazacağım. Önümüzdeki günlerde de fırsat oldukça sendikal hareketin diğer sorunlarını (sendikal demokrasi, şeffaflık vb.) ele almayı planlıyorum.
ŞEYTAN AYRINTIDA SAKLI!
Verilerle çalışanlar bilir. Verilerin kendi dili yoktur. Verilere hangi soruyu sorarsanız, hangi ölçütleri esas alırsanız alacağınız yanıtlar ve ulaşacağınız sonuçlar da ona uygun olacaktır. O nedenle araştırmacının, gazetecinin o sorunu nasıl ele aldığı, yaklaşımı önemlidir. Veri teknik bir konu değildir. Tarafsız veri olmaz. Hele verilerin analizi hiç tarafsız olmaz.
Söz konusu çalışma hayatı verileri olunca mesele çok daha hassas ve netameli hale geliyor. Verilerin nasıl derlendiği, hangi detaylara yer verildiği son derece önemlidir. Verinin nasıl ve hangi kurallara göre derlendiği (metaveri) bilinmeden bir veriyi analiz edemezsiniz. Dahası o verinin içinde olanlar kadar olmayanlara da bakmak gerekir.
Türkiye’de en netameli ve eksik veriler çalışma hayatına ilişkindir. Sendikalaşma, toplu pazarlık, grev ve ücret verileri konusunda büyük sorunlar vardır. Bu alanlarda düzenli ve karşılaştırılabilir veri elde etmek oldukça zordur. Varolan veriler ciddi hata ve eksiklerle maluldür.
Bugünkü konumuz sendikalaşma verileri. Uzun yıllar bu veriler üzerinde çalıştığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye’de 2009 yılına kadar resmi sendikalaşma verileri çöptür. Bu verilere dayanarak hiçbir analiz yapılamaz. 1984-2009 arası resmi sendikalaşma verileri uydurmadır. Bakanlık göz göre göre gerçek dışı veri yayımlamıştır. O kadar ki Türkiye’de 2009 öncesinde resmi sendikalaşma oranı yüzde 60’lar civarındadır.
O nedenle konuyu bilmeyenlerin bir bölümü “AKP iktidara geldiğinde sendikalaşma oranı yüzde 60’lardaydı 2020’lerde yüzde 15 civarına düştü” diye yazabilmektedir. AKP döneminde sendikalaşmada yaşanan zorluklar ve hukuksuzluklar sır değil. Ancak sendikalaşma oranının yüzde 60’lardan yüzde 15’lere düştüğü doğru değil. Elmayla armudu toplamamak lazım.
Türkiye’de 2009’a kadar yayımlanan işçi sendikaları istatistiklerinin hiçbir bilimsel ve ciddi yönü yoktur. O yüzden 2009 Temmuz ayında Bakanlık istatistik yayımlamaktan vazgeçmiş ve yeni istatistikler Ocak 2013’ten itibaren yeni sistemle yayımlanmaya başlamıştır. Eski sistemde Bakanlık sendikaların üye sayısını gayri ciddi yöntemlerle belirliyordu. O yüzden istatistiklerin gerçekle bağı kalmamıştı.
2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile sistem kökten değişti. Üyelikte e-devlet sistemi geldi ve sendika üyelikleri SGK veri tabanı ile eşleşti. Böylece ölen, istifa eden ve emekli olan işçiler ile hayali işçilerin sendika üyelikleri sona erdi. Nitekim bu yüzden Temmuz 2009’da yüzde 59,9 olan sendikalaşma oranı Ocak 2013’te yüzde 9’a, üye sayısı da 3,2 milyondan 1 milyona düştü.
2,2 milyon sendikalı işçi buhar olmuştu. Sendikalaşma oranı 50 puan birden düşmüştü. Hayatın olağan akışına aykırı bu düşüş hesaplama yönteminin değişmesinden ve hayali sendika üyeliklerinin ayıklanmasından kaynaklıydı. Yoksa gerçek bir düşüş değildi. 1984-2009 arasındaki sendikalaşma oranı kandırmacası sona ermişti.

YENİ VERİLER NE KADAR SAĞLIKLI?
6356 sayılı Kanunla başlayan yeni dönemin sendikalaşma verilerinin eski sisteme göre oldukça sağlıklı olduğu doğrudur. Sistem SGK ile bütünleşiktir ve hayali sendika üyeliği büyük ölçüde engellenmiştir. Ancak bu yeni sistemin verilerinin her zaman doğru ve sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. O nedenle ayrıntıya bakmak önemli.
Sistem SGK ile bütünleşik olduğu için sadece SGK kapsamındaki işçiler esas alınmaktadır. Sendikalaşma oranı konusunda iki veri önemlidir: Biri toplam işçi sayısı, diğeri ise sendika üye sayısıdır. Payda toplam işçi sayısı pay sendika üye sayısıdır. Bakanlık istatistiklerinde payda sigortasız işçiler dikkate alınmadığı için eksiktir. Öte yandan bu istatistiklerde kamu-özel ayrımı söz konusu değildir. Dolayısıyla pay geneldir.
Örneğin Ocak 2026 istatistiğinde payda (toplam işçi sayısı) 16 milyon 699 bin ve pay (sendikalı işçi sayısı) 2 milyon 414 bindir. Böylece sendikalaşma oranı yüzde 14,45 olmaktadır. Oysa 3 milyon 152 bin kayıtdışı işçi hesaba katıldığında payda 19 milyon 851 bin olmaktadır. Böylece fiili sendikalaşma oranı yüzde 12,1’e düşmektedir.
Yeni sistemde verilerin hesaplanma yöntemi daha sağlıklı olmakla birlikte, sisteme idari müdahale mümkündür. Bakanlık tarafından işletilen sistemde zaman zaman keyfi müdahaleler olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki işverenlerin yasa dışı biçimde işçilerin e-Devlet şifrelerine erişerek işçileri sendikalardan istifa ettirmesi veya başka bir sendikaya üye yapmasıdır.
Diğer müdahale ise bakanlığın siyasi ve sendikal saiklerle sendika üye sayısına müdahale etmesidir. Bunun son örneği Temmuz 2024 istatistiğinde DİSK üyesi Dev Sağlık-İş’in üye sayısına müdahale edilerek yüzde 1 işkolu barajını geçmek üzere olan sendikanın 0,99 ile baraj altı bırakılması ve böylece toplu iş sözleşmesi işkolu yetkisi almasının fiilen engellenmesi olmuştur. O kadar ki sendikanın ve DİSK’in Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu istatistiklerde sendika üyesi gösterilmemiştir. Sendika yargı süreci ile yetkisini tekrar almış olsa da yaşanan hukuksuzluğun ağır bir bedeli olmuştur.
ÖZEL SEKTÖR SENDİKASIZ!
Resmi ve genel sendikalaşma oranları buzdağının sadece görünen kısmıdır. Ayrıntılar buzdağının görünmeyen kısmındadır. Sendikalaşmanın işkolu ve sektörel durumu gerçek tabloyu ortaya koyacaktır. Çünkü kamu-özel ayrımında devasa farklar vardır. Ayrıca işkolu düzeyinde de büyük asimetriler söz konusudur.
Sendikalaşmanın çeşitli nedenlerle kamu sektöründe (işçi ve memur) ve kamu ağırlıklı sektörlerde (genel hizmetler ve sağlık) oldukça yüksek olduğu biliniyor. Türkiye’de kamu işçilerinin (belediyeler dahil) sendikalaşma oranı yüzde 76, kamu görevlilerinin sendikalaşma oranı yüzde 77’dir. Bu inanılmaz yüksek bir orandır. Kamuda sendikalaşma oranı veri alınabilen OECD ülkelerinde yüzde 41, AB ülkelerinde yüzde 43 düzeyindedir. Türkiye İskandinav ülkeleri dışında kamuda en yüksek sendikalaşma oranına sahip ülkelerden biridir.
Kamuda sendikalaşmanın yüksek olmasının birkaç nedeni vardır. İlki kamu işverenin özel sektör işvereni gibi hukuksuz hareket edememesi ve sendikalaşmayı açık yasa dışı yöntemlerle engelleyememesi. Kamuda kâr maksimizasyonu saiki olmadığı için sendikalaşma konusunda özel sektör işverenleri gibi açık hukuksuzluklara başvurulması enderdir.
Diğer sebep, kamuda sendikalaşmanın merkezi veya yerel yönetimin vesayeti ve güdümü altında olmasıdır. Bu çok ciddi bir zaaftır. Siyasi iktidar sendikalaşmayı bir kontrol mekanizması olarak görmekte ve kendisi ile uyumlu veya güdümü altına alabileceği sendikalara yol vermekte ve desteklemektedir.
Bu iki nedenle kamu kesiminde sendikalaşma hormonludur ve özel sektörle kıyas kabul etmez düzeyde yüksektir. Türkiye’de sendikalaşma hep kamu sektörü ağırlıklı olmuştur. Onca özelleştirmeye rağmen kamu kesimi sendikacılığının ağırlığı devam etmektedir.
Sendikalaşmanın sektörel durumunu çeşitli Bakanlık verilerinden izlemek mümkün. Bakanlık verilerine göre Aralık 2025 itibarıyla kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 75,6’si sendika üyesi iken özel sektörde çalışan işçilerin ise sadece yüzde 6,8’i sendika üyesidir. Bakanlığa göre 15 milyon 756 bin kayıtlı özel sektör işçisinin 1 milyon 75 bini sendika üyesidir.
Ancak bu bile yüksek bir orandır. Bakanlığın bu verisinde kayıt dışı çalışan işçiler yoktur. Kayıtdışı çalışan 3 milyon 152 bin işçi ile birlikte özel sektördeki toplam işçi sayısı 18 milyon 909 bindir. Dolayısıyla özel sektörde fiili sendikalaşma oranı yüzde 5,7 civarındadır. Özel sektör için gerçek sendikalaşma oranı budur.
Kuşkusuz sendikalaşma oranı gerçek sendikal koruma anlamına gelmiyor. Türkiye’de sendikalı işçilerin bir bölümü baraj, yetki, işten çıkarma gibi nedenlerle toplu iş sözleşmesi kapsamında değil. Örneğin Aralık 2025 itibariyle toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 2 milyon 139 bindir. Bunu son sendika üye sayısından (2 milyon 414 bin) çıktığımızda 275 bin işçinin sendika üyesi olmasına rağmen toplu iş sözleşmesi kapsamında olmadığı görülmektedir.
Toplu iş sözleşmesi kapsamında olmayan sendika üyelerine dair elimizde kamu-özel dağılım verisi yok. Ancak bu sayının neredeyse tamamının özel sektöre ait olduğunu söyleyebiliriz. Kamuda sendikalı olup toplu iş sözleşmesinden yararlanmamak söz konusu olmaz. Dolayısıyla özel sektörde sendika üyesi ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının 800 bin civarında olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla özel sektörde sendikalı ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranın yüzde 4,2 düzeyine gerilemektedir.
Hata payını dikkate alarak ihtiyatlı konuşmak gerekirse özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki sendikalı işçi oranı (gerçek sendikalaşma) yüzde 4-5 civarındadır. Dolayısıyla yüzde 14,5’lik sendikalaşma oranı kamu sektörü nedeniyle yüksek görünen bir orandır. Sendikalaşma oranları söz konusu olduğunda asıl bakılması gereken yer özel sektördeki sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi kapsamıdır.
Sınıf mücadelesinin en çıplak biçimde görüldüğü ve sendikalaşmanın büyük engellerle karşı karşıya olduğu özel sektör sendikalaşmanın aynasıdır. Türkiye’de özel sektörde sendikalaşma yerlerde sürünüyor. Hükümet özel sektörde sendikalaşmayı umursamamakta, patronların hukuksuzluklarına göz yummakta ve dahası cesaret vermektedir. İşverenler buradan aldıkları güçle işçilere ve sendikalara karşı pervasız olabilmektedir.
Özel sektör işçilerinin yüzde 95’i sendika ve toplu sözleşme kapsamı dışındaysa burada kabahatin büyüğü kuşkusuz hükümetindir. Hükümet Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkını korumak için gerekenleri yapmamaktadır.
/././
CHP Parti Programı 2025’te sağlık -Osman Öztürk-
CHP 39. Olağan Kurultayı 28-30 Kasım 2025 tarihlerinde yapıldı. “Şimdi İktidar Zamanı” sloganıyla gerçekleştirilen Kurultayda yönetim organları seçiminin yanı sıra “Güçlü Yurttaş Güvenli Gelecek Kazanan Türkiye” başlıklı CHP Parti Programı 2025 de kabul edildi.
Yeni Program “Demokrasi, Yönetim ve Adalet”, “Kalkınma ve Ekonomi”, “Sosyal Devlet” ve “Dış Politika, Güvenlik ve Dirençlilik” başlıklarından oluşuyor.
Toplam 127 sayfalık programın “Sosyal Devlet” başlıklı bölümünün 94-97. sayfaları arası sağlık politikalarına ayrılmış.
Aslında önceki haftalarda yazmaya niyetlenmiştim ama araya daha güncel konular girince bu haftaya kaldı.
***
“Sağlık, yalnızca hastalık ya da sakatlığın yokluğu değil, bedensel, ruhsal, sosyal ve ekolojik olarak tam bir iyilik durumudur.
Sağlık herkesin doğuştan sahip olduğu temel bir insan hakkıdır. Yurttaşların yaşamlarını sağlıklı ve güvenli bir şekilde sürdürmeleri devletin asli görevidir.
Koruyucu sağlık hizmetlerini önceleyen, halk sağlığını esas alan, kamusal planlama ve finansman sistemine dayalı bir sağlık politikası hayata geçirilecektir.
Sağlık hizmetlerine erişimin önündeki bütün coğrafi ve ekonomik engeller kaldırılacaktır.
Kamucu sağlık sistemi; her yurttaşa eşit, herkes için ücretsiz, herkesin her zaman ve ülkemizin her yerinde erişebildiği, güvenli ve nitelikli sağlık hizmeti sunacaktır.
Merkezi yönetim bütçesinden sağlığa ayrılan pay artırılacaktır. Kamu sağlık hizmetleri herkes için ücretsiz olarak kamusal kaynaklardan karşılanacaktır.”
***
CHP Parti Programı 2025’in “Sağlıklı, Uzun, Kaliteli Yaşam” alt başlığı böyle başlıyor.
İlk cümledeki sağlık tanımı klasik olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün 1978’deki Alma Ata Bildirgesinden alınmış. Ayrıca da “bedensel, ruhsal, sosyal”in yanına “ekolojik olarak tam bir iyilik durumu” eklenmiş.
Bu girişte basamaklandırılmış, kamucu sağlık sistemine, bütün basamaklarda Sağlık Bakanlığı tarafından sunulacak herkese eşit, ücretsiz, erişilebilir, nitelikli sağlık hizmetine, koruyucu ve önleyici sağlık politikalarına öncelik verileceğine, birinci basamağın sağlık hizmetlerinin odağı yapılacağına vurgu dikkat çekiyor.
***
CHP Parti Programı 2025’te sağlığın kamusal olarak finanse edileceği, merkezi yönetim bütçesinden sağlığa ayrılan payın arttırılacağı, kamu sağlık hizmetlerinin herkes için ücretsiz olarak kamusal kaynaklardan karşılanacağı, yurttaşları özel sağlık sistemine mecbur bırakan koşulların ortadan kaldırılacağı yazılmış.
Bunlar olumlu vaatler. Ancak kamusal finansmanın genel bütçeden mi, şimdi olduğu gibi GSS yoluyla mı karşılanacağı, cepten harcamaların ne olacağına yer verilmemesi eksiklik olmuş.
Keza “Özel hastanelerin toplumsal yarara uygun şekilde hizmet sunmaları sağlanacak ve gerekli denetimler yapılacaktır.” denirken kamunun özelden hizmet almaya devam edip etmeyeceği belirtilmemiş. AKP döneminde “ilave ücret” adıyla getirilen bıçak parası uygulamasının sürdürülüp sürdürülmeyeceğine de değinilmemiş.
AKP’nin de sonradan vazgeçtiği Kamu Özel İşbirliğiyle kurulan hastaneler için “Şehir Hastanelerinin sözleşmeleri, topluma getirdiği yüksek maliyetler gözetilerek yeniden ele alınacak, etkin şekilde denetlenerek gerekli adımlar atılacaktır.” ifadesi de açıkçası tatmin edici olmamış. CHP’nin şimdiye kadar şiddetle muhalefet ettiği, kamu bütçesine hâlâ yük olmaya devam eden bu asrın batağı hastaneler için net bir kamulaştırma ifadesi uygun olurdu.
***
Programda birinci basamak için önerilen Halk Sağlığı Merkezleri “bölge tabanlı
olarak koruyucu, tedavi edici ve rehabilitasyon hizmetlerini entegre biçimde sunan çok işlevli yapılar” olarak tanımlanmış. Okul sağlığı hizmetlerinin de bu basamakta yer alacağı; özellikle çocuklar ve yaşlılar için koruyucu ağız ve diş sağlığı hizmetleri ve basit müdahalelerin de ücretsiz sunulacağı belirtilmiş.
Bu haliyle AKP’nin sağlık ocaklarını tasfiye ederek getirdiği Aile Hekimliği Türkiye Modelinin CHP iktidarında terk edileceği, Sağlıkta Sosyalizasyon benzeri bir yapılanmanın kurulacağı anlaşılıyor.
İkinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının bölgesel olarak planlanacağı, “eve en yakın hastane prensibine” geri dönüleceği de belirtilmiş. Bu ifadeler ilk bakışta AKP’nin bir türlü hayata geçirmediği sevk zincirini çağrıştırıyor ama açık olarak ifade edilmemiş.
***
CHP Programı 2025’te Adli Tıp Kurumu ve Refik Saydam Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsünün yeniden yapılandırılacağı, ilaç fiyat kararnamesinin gözden geçirileceği, ruh sağlığı yasası çıkarılacağı, sağlıkta şiddetle etkin ve caydırıcı biçimde mücadele edileceği, “tek sağlık” anlayışının benimseneceği, iklim krizi, afet ve salgınlara dirençli sağlık sistemi oluşturulacağı gibi daha bir dizi öneri de yer almış.
Hepsine bu yazıda yer vermem mümkün değil ama “Performansa dayalı ücretlendirme yerine, maaş temelli, emekliliğe yansıyan adil ücret politikası uygulanacak, özlük hakları iyileştirilecektir.” vaadi bence önemli. Çünkü hekimliğin doğasına aykırı olan bu parça başı ücret uygulamasından acilen vazgeçmedikçe bugün artık sağlıktaki sorunları çözmek mümkün değil.
***
Netice olarak, değindiğim eksiklerle birlikte CHP Programı 2025’te sağlık politikalarıyla ilgili önerileri oldukça tatmin edici bulduğumu belirteyim.
Bu vesileyle Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Yürütme Kurulu üyeliğine seçilen Sağlık Politikaları Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala’ya başarılar diliyorum.
/././
Haleflik seleflik karakterinin analizi -Selçuk Candansayar-
Türkiye’nin içinde debelendiği krizden çıkmak için politika geliştirmek yerine AKP içi bir krize bel bağlayanlar “Erdoğan sonrası” ya da “Reisin halefi kim” tartışmaları başlattılar. Oğul, damatlar, istihbarat şefi öne çıkan adaylar olarak ağızlara sakız edilmiş durumda. Kerameti kendinden menkul yorumcular Reis’in gönlünde yatan aslan totosu oynuyorlar. Dahası adayların birbirlerini itip kaktıkları, birbirlerinin kuyusunu kazdıklarına dair analizlerin bini bir para. Halef adaylarının yapıp ettiklerini, kendilerini öne çıkarırken rakiplerini tasfiye etme girişimi olarak yorumlayanlar, bu halin Reisi zayıflattığından yakınıyorlar. Daha aklı evveller de Reis’in artık haleflerini kontrol edemeyecek kadar güçsüzleştiğini sanıyorlar.
Gelişmiş küresel kuzey ülkelerindeki “yeni monarşi” tartışmalarına benziyor durum. Devlet ve devletin başta hukuk gibi kurumlarının siyasi partilerden görece bağımsız işlediği, serbest seçimle partilerin iktidara gelip gittikleri demokrasi çözülürken, iktidarı elinde tutan güç değişmeden sadece liderin değiştiği rejimi “yeni monarşi” olarak adlandıranlar var. Yeni monarşide, kan bağı dolaysızca halef olmayı sağlamıyor; Fidan, oğul Erdoğan ve diğerleri eşit adaylar.
Haleflerin selefle olan ilişkilerinin dinamiğini ve haleflerin ruh hallerini anlamak için padişahlık, aristokrasi, monarşi gibi sistemler yerine siyaset bilimcilerin “mafya devleti” dedikleri rejim tipinin karakter özellikleri yol gösterici olabilir.
Sopranos dizisini diğer mafya film ve dizilerinden ayıran ve daha değerli kılan özelliklerinden biri, bir mafya etnografisi olarak “çete ve çete karakterini” belgesel üslubuyla göstermesiydi. Dizi, seyirciyi “katılımcı gözlem” yapan bir antropolog kimliğine büründürüyordu. Böylece gözlemci/seyirci çetelerin iç işleyişini ve reisinden tetikçisine her üyenin çete içi ilişkilerdeki öznelliklerinin, çetenin yapısal özellikleriyle nasıl etkileştiğini gözlemleyebiliyordu.
Başta Tony Soprano olmak üzere dizideki hiçbir karakter, seyirciye kendisiyle özdeşleşme fırsatı tanımıyordu. Seyirci, karakterlerin özellikle şiddet eylemlerine tanıklık ederken zıt duyguları aynı anda yaşantılıyordu. Sevip, onaylamaya hazırlandığı ve anladığını hissettiği karakterin bir sonraki sahnede insanlık dışı bir şiddeti bile isteye, arzulayarak gerçekleştirdiğini görüyordu.
Baba’nın (Godfather) Vito ve Michael Corleone’leri koşulların onları istemeye istemeye mafya lideri yaptığı, yoksul ve ahlaklı bir göçmenle, vatanına bağlı, dürüst bir subay karakterini temel alır. Tony Soprano ise yaşadığı hayatın onu getirdiği yerden, geliştirdiği kimlikten “memnundur”. Psikanalisti ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Tony’in içinde bir “iyi” bulamaz. Tony, şiddet eylemlerini başka çaresi olmadığı için istemeye istemeye yapmaz, eylemi haklı ve doğru bulduğu için yapar.
VAROLUŞ NEDENİ
Soprano çetesi ve diğer çetelerin örgütlenme şekli, Tony’in gelir getirici işleri birim liderlerine pay etmesi ve herkesin Tony’nin belirlediği bölgede sürekli geliri artırmak için çalışmasına dayalıdır. Her birim şefinin çalışmasındaki (çalmasındaki) artış Tony’nin payını da artırır. Her şefin zenginleşmesi Tony’i zenginleştirir ve güçlendirir. Şeflerin Tony’in gözündeki değeri ve önemi Tony’nin zenginlik ve gücüne yaptıkları katkıyla doğru orantılıdır. Şefler, her ne yaparlarsa yapsınlar muhataplarına Tony adına yaptıklarının altını çizerler. Öldürürken Tony’nin selamını iletirler, haraç payını yükseltirken Tony’nin talimatı derler. Her şefin güçlenmesi Tony’nin güçlenmesi demektir; yoksa Tony’ ye karşı güçlenmek ya da Tony’nin rakibi olmak, onun yerine göz dikmek anlamına gelmez. Herhangi bir şef, Tony’e rakip olmaya kalkarsa, diğer şefler Tony’yi korurlar. Tony’nin alaşağı edilmesi kendi gelir alanlarını değiştirebilecektir. Bir șef, diğer şefe Tony’nin yerine ben geçersem sana daha çok pay veririm diye bir vaatte bulunamaz. Diğeri de o zaman, ben Tony’nin yerine geçeyim ve ben sana daha çok pay vereyim diyecektir. Çete, Tony’i varoluş nedeni olarak görür, dokunulmazlığının kaynağı bu özelliğidir.
Tony’nin liderliği ölene/öldürülene kadar sürer, emekliliği yoktur. Şefler arasından hiçbiri Tony sağken onunla liderlik mücadelesine girmeyi düşlemez bile. Diğer şeflerin onu anında alaşağı edip payına çökeceklerini ve Tony’i koruyacaklarını bilir. Bu yüzden şefler arası ilişki kimsenin diğerine güvenmediği bir paranoya ilişkisidir. Her şef, diğerinin açığını yakalayıp, Tony’i bilgilendirip, cezalandırmasını sağlayarak o payın Tony tarafından kendisine verilmesini umarak iş görür.
Haleflerin başa geçeceği umuduna bel bağlayanlar ya da bu çatışmanın çeteyi ve reisini zayıflatacağını umanları ağır cezalandırılma ve hayal kırıklığından başka bir şey beklemez. Hiçbir şef, kendisine bel bağlayanı ya da adamını Tony’e karşı korumaz. Tersine, Onunla arasına hemen mesafe koyar, kimi zaman kendi eliyle tasfiye eder.
ÇETECİLİKLE DAĞITILAMAZ
Tony, hangi şefin diğerlerinden ne kadar daha güçlü olduğuyla ilgilenmez bile, hiçbir şefini de kendisine tehdit olarak görmez. Tony için tek ölçüt ona gelen payı kimin ne kadar artırdığıdır. Kendisinden sonra kimin geleceğini de belirlemek istemez, bununla ilgilenmez bile. Nasılsa çete devam edecektir biri de başına geçecektir. Çözülüp daha büyük bir başka çete tarafından ele geçirilmesi riski de umurunda bile değildir. Kendisine de reislik altın tepside sunulmamıştır, emeğiyle o unvanı ele geçirmiştir.
Soprano çetesini ancak siz de çeteyseniz içeriden işbirlikçi bularak çökertebilirsiniz, o yüzden çete içi krize bel bağlayanların da çete olabileceklerini unutmamak gerekir. Çete, çetecilikle dağıtılamaz.
/././
Tayfun Kahraman hastaneye kaldırıldı: Düşüp başından yaralanmış!
Gezi tutuklusu MS hastası Tayfun Kahraman, bir kez daha hastaneye kaldırıldı.
Kahraman, ağır bir kortizon tedavisine başlamış ve hareaket kabiliyetini büyük ölçüde yitirmişti.
Kahraman'ın eşi Meriç Kahraman, X hesabından paylaşım yaptı.
Kahraman, paylaşımda şu ifadeleri kullandı: "Dün, gün içerisinde Tayfun’un apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Bugün kendisiyle telefonda 10 dakika görüşme şansım oldu ve yaşananları öğrendim. MS hastası olan eşim Tayfun Kahraman, dün gündüz sayımına çıkarken dengesini sağlayamayıp, ayağını yere basamadığı için düşüyor ve başını yere çarpıyor. Hem başından, hem de elinden yaralanıyor. Alnında bir yarık, bir sürtmeye bağlı yara var, kafası şiş, eli şişmiş halde hastaneye götürülüyor. Bandaj ve pansuman yapılıp yeniden cezaevine gönderiliyor. Bugün ise devam eden şişme ve morarma nedeniyle eline atel takılıyor. Tekrar hatırlatıyorum: Tayfun hakkında AYM tarafından yeniden yargılama kararı verilmiştir. Eşim hukuken masumdur. Kararın uygulanmaması nedeniyle şu an fiilen özgürlüğünden mahrumdur. Yaşadıklarımız nedeniyle eşimin sağlığı tehlikeye giriyor, bunların hepsi belgelidir, hepsi AYM’ye yaptığımız ikinci başvuru dosyasında mevcuttur. Bugün de Tayfun’un geçirdiği akut MS atağının tıbbi tüm sürecini heyet raporları ve epikriz belgeleri, MS atağı ile bağlantılı olarak dün yaşanan düşmeye bağlı yaralanması da dahil olmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne ek beyan dilekçemiz ile sunduk. Biz 4 yıldır yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz. Her Allah’ın günü canımızdan can gidiyor. Eşimin hastalığı cezaevi şartlarında her gün daha fazla ilerliyor. Biricik evladımın babasına ve ailemize daha fazla eziyet etmeyin. AYM'ye yaptığımız ikinci başvuruyu bir an önce gündeme alın. Yasalara uyun, mahkeme kararlarına uyun, eşimi serbest bırakın."
***
BİRGÜN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder