EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -22 Ocak 2026-

Erdoğan emekliye 20 bin lirayı yeterli gördü: 'Göreve geldiğimizde 66 liraydı' 

Açlık sınırı 30 bin liranın üzerindeyken Cumhurbaşkanı Erdoğan, emekli aylığının 20 bin lira olmasını yeterli gördü; "Göreve geldiğimizde 66 liraydı, 40 dolara tekabül ediyordu" dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, en düşük emekli aylığının 20 bin lira olmasına yönelik teklifin bir an önce yasalaşmasını beklediğini söyledi.

Türk-İş tarafından Aralık 2025 için açık sınırı 30 bin 143, yoksulluk sınırı 98 bin 188 lira olarak açıklanmışken Erdoğan, 20 bin liralık emekli aylığı ile övündü.

Doların 2002'den bu yana azalan alım gücüne değinmeyen Erdoğan, "Bu rakam göreve geldiğimizde neydi biliyor musunuz? Sadece 66 liraydı. Dolar bazında söyleyecek olursak yalnızca 40 dolara tekabül ediyordu. Yeni düzenleme sonrasında en düşük emekli aylığı 480 dolara çıkmış olacak. Yine kasım 2002'de asgari ücret 184 liraydı, yani en düşük emekli aylığı alan bir vatandaşımız asgari ücretin sadece 3'te 1'i kadar aylık alabiliyordu. Bugün en düşük emekli aylığı asgari ücretin yüzde 70'ini aşmıştır" dedi.

Ayrıca "Bugüne kadar emeklimizi ihmal etmedik, onları sahipsiz bırakmadık. Bundan sonra da yalnız bırakmayacağız" ifadelerini kullandı.

En düşük emekli aylığının 20 bin lirada kalması, emeklilerin yalnızca “yoksulluk” değil, doğrudan açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakıldığını gösteriyor. Ancak beş emekli bir araya gelse aralık ayındaki yoksulluk sınırına ulaşabiliyor. Emekliler aylıklarıyla kira ödese aç kalıyor, gıda ihtiyacını karşılasa barınamıyor.

***

Faizin saltanatı -Evrensel Manşet-

Merkez Bankası’nın bugün sınırlı da olsa faiz indirimine gitmesi beklenirken bu durum ‘ekonomide normalleşme’ diye propaganda ediliyor. Oysa Türkiye’de bu göstermelik indirimlerle sarsılmayacak bir faiz saltanatı yaşanıyor. ‘Yatırım, istihdam, üretim ve ihracat’ söylemini dilinden düşürmeyen Saray iktidarının üretim yatırımlarıyla faiz ödemeleri 2024’te başa baş hale geldi. Üstelik imalat yatırımlarının ezici çoğunluğu da sermayeye teşvik olarak gidiyor.

Faiz yükü rekorda: Faiz ödemeleri imalat yatırımlarının yüzde 72’sine ulaştı -Duygu Ayber Gültekin- 

Türkiye’de Hazine’nin faiz ödemeleri, 2024’te imalat sanayi yatırımlarının yüzde 72’sine ulaşarak son yılların en yüksek seviyesini gördü.


Türkiye’de faiz ödemelerinin imalat sanayi yatırımlarına baskısı arttı. Hazinece yapılan faiz ödemelerinin imalat sanayi yatırımlarına oranı son yıllarda hızla yükseldi. İmalat sanayi istihdamında dikkat çekici gerileme yaşandı. Veriler, yüksek faiz politikalarının yatırımları, üretim ve istihdamı da baskı altına aldığını ortaya koydu.

2023 yılı genel seçimlerinin ardından AKP iktidarı ‘üretim, istihdam, ihracat’ dese de, uygulanan kemer sıkma programı aksi sonuçlar doğurdu.

Türkiye’de 2021 yılında hazinece yapılan faiz harcamaları imalat yatırımlarının yüzde 49’u düzeyindeydi. Bu oran 2022’de yüzde 40’a kadar geriledi. Ancak 2023’te yeniden yükselen faiz yükü, imalat yatırımlarının yüzde 50’sine ulaştı. 2024’te ise faiz ödemeleri imalat yatırımlarının yüzde 72’sine çıkarak son yılların en yüksek seviyesine ulaştı. Başka bir ifadeyle, sanayiye yapılan her 100 liralık yatırıma karşılık 72 lira faiz ödemesi yapıldı.

Faiz yükündeki artışla eş zamanlı olarak imalat sanayi istihdamında da düşüş yaşandı. 2021’de imalat sanayisinde çalışan sayısı 4 milyon 762 bin 540 iken, bu sayı 2022’de 5 milyon 81 bin 894’e yükseldi. 2023’te istihdam 5 milyon 40 bin 456’ya gerilerken, 2024’te düşüş devam etti. Yıl genelinde imalat sanayi istihdamı 4 milyon 984 bin 271 kişi olarak kaydedildi. 2025 kasım itibarıyla ise imalat sanayisinde çalışan sayısı 4 milyon 820 bin 307’ye kadar düştü.

Faizlerin hızla yükseldiği bir ortamda başta uluslararası sermaye olmak üzere sıcak para istihdam yaratmayan biçimlerde yoğunlaştı. Sanayi sermayesi artan faiz baskısıyla yatırım ve kapasite artırma kararlarını erteledi.

Yüksek faiz politikalarının bedeli işçilere ödetildi. Yatırımların yavaşladığı koşullarda işten atmalar ve güvencesiz çalışma yaygınlaştı. Faiz giderlerinin kamusal kaynaklar ve sanayi üzerinde yarattığı baskı, imalat sanayinde istihdamı daha da kırılgan hale getirdi.
         
* 2021 yılında faiz ödemeleri 180 milyar 852 milyon TL düzeyindeyken, imalat yatırımları 373 milyar 39 milyon TL olarak gerçekleşti. Faizin imalat yatırımlarına oranı yüzde 49 olurken, sanayi istihdamı 4 milyon 762 bin 540 kişi seviyesindeydi.

·     2022’de faiz giderleri 329 milyar 800 milyon TL’ye yükseldi. Aynı dönemde imalat yatırımları 826 milyar 697 milyon TL ile güçlü bir artış gösterdi. Faizin imalata oranı yüzde 40’a gerilerken, sanayi istihdamı 5 milyon 81 bin 894 kişi ile zirveye yaklaştı.

·         * 2023 yılında faiz ödemeleri 674 milyar 615 milyon TL’ye çıktı. İmalat yatırımları
1 trilyon 362 milyar TL seviyesine ulaşırken, faizin imalata oranı yeniden artarak yüzde 50 oldu. Sanayi istihdamı ise 5 milyon 40 bin 456 kişi olarak kaydedildi.

·        *  2024’te faiz giderleri 1 trilyon 254 milyar TL ile tarihi yüksek seviyeye ulaştı. İmalat yatırımları 1 trilyon 737 milyar TL olurken, faizin imalata oranı yüzde 72’ye yükseldi. Sanayi istihdamı yıl genelinde 4 milyon 984 bin 271 kişi olarak ölçülürken, 2025 kasım itibarıyla 4 milyon 820 bin 307 kişiye geriledi. (Ekonomi Servisi)

Erdoğan’a göre dış kaynak bağımlılığı azaldı

Türkiye ekonomisinin 2024 ve 2025 yıllarına ilişkin değerlendirme yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Seçime rağmen istikrar ve reform programımızı kararlılıkla uyguladık. Siyaseten kendimiz bedel ödesek dahi popülist politikalara tevessül ederek ülkemize ve milletimize bedel ödetmedik. Program sayesinde ekonomimizin yapısal direncini artırdık, dış kaynaklara bağımlılığı azaltarak kırılganlıklarımızı asgariye indirdik” ifadelerini kullanmıştı.

***

Beceri -Arif Nacaroğlu- 

Önlerine konan sağlı sollu iki camdan akan yazıları konuşuyormuş gibi yaparak okuyan siyasetçilerin, okuduklarını yazmadıkları, yazmadıkları için bilmedikleri, bilmedikleri için okuduktan sonra bile anlamadıkları konusunda ciddi şüphe uyanıyor insanın aklında.

Kelimeyi okumak için gözlerini kısarak cam ekrana kafasını uzatmaları, görebilmek için gözlerini kısmaları, her iki buçuk saniyede bir okuduğu camı değiştirip, tenis maçı seyreder gibi kafalarını bir sağa bir sola çevirmelerini saymazsak bazıları bu işi iyi kıvırıyor doğrusu. 

Yazıları yazanların okuyanlardan daha fazla kelime de bildikleri kesin. Yoksa insanın kendi yazdığı kelimeye dili dönmez mi?

İşin bu anlamama kısmı neyse de, bağıra, çağıra okuduklarını yapmamaları, hatta sanki okuduklarını düşman yazmış gibi kendi söylediklerine kızmaları ama yine de kamuoyu anketlerinde bu hallerine rağmen beklenmedik desteğe sahip olmaları ancak, halen destekleyenlerin de duyduklarını anlamıyor olmaları ile açıklanabilir. 

Daha bunların ağzından, yazılanı okumadan, iki kere emek, emekçi, toplu direniş ve grev hakkı, yoksulluk, yoksunluk, insanca yaşam, özgürlük, adil, adalet gibi bir kelime duyup da gereğini yaptıklarını gördünüz mü? Londra’da ev almak, İsviçre’de kayak yapıp ıstakoz yemek, hepsi aynı zamanı gösterse de koluna bilmem kaç milyonluk saat takmak, lüks araba koleksiyonu yapmak, okyanus ötesinde han, hamam, çiftlik alıp fakir fukara bıraktıkları insanları, “Her şey Allah’ın, biz emanetçiyiz” diye uyutmak, zengin Avrupa’nın milletvekilinden iki kat fazla maaş almak varken senin, benim yoksulluğunla neden uğraşsınlar? Nasıl olsa senden toplananı aralarında bölüşen rantçılar, devlet ihalecileri, dereleri, dağları yağmalayanlar, temiz kalpli ahalimi az para, çok masalla kandırmayı, kandırılacak kıvama gelmeleri için ne kadar az eğitim ne kadar çok hurafe vereceklerini, Büyük(?) İskender’den beri iyi beceriyorlar. Kandırmayı beceremediklerinin batıya gitmelerini, becerebileceklerinin doğudan gelmelerini ayarlamayı iyi beceriyorlar.

Beceremeseler, becertmesek, açlık, yoksulluk sınırında yaşayan bu kadar insan, emekçi, emekli, işsiz, ev genci bunları sandıkta tükürükleri ile boğar. Çocuğunu, yaşamını, torununu ebediyen kurtarır.

/././

Soğuyan kapitalizm, kızışan rekabet: Arktik ve Grönland -Koray R.Yılmaz 

İki kutuplu dünya, tek kutuplu dünya, çok kutuplu dünya derken, kutbun kendisi küresel gündemin tam ortasına oturdu. Evet, Arktik’ten bahsediyorum; Türkçe’de yaygın kullanımıyla Kuzey Kutup Bölgesi’nden. Ve tabii ki Greenland’dan ya da Türkçe karşılığıyla Grönland’dan. Türkiye’nin uluslararası ilişkiler müktesebatında Arktik ya da Grönland, anlaşılabilir sebeplerle çok da önemli bir yer tutmamıştır; ancak günümüz küresel kapitalizmi açısından son derece önemli bir konu hâline gelmiştir.

Arktik, uzun süre boyunca “çevresel hassasiyet”, “bilimsel iş birliği” ve “düşük gerilim alanı” bağlamlarında ele alındı. Ancak iklim değişikliğiyle birlikte buzulların çözülmesi, bu bölgeyi ulaşılabilir, ekonomik olarak işletilebilir ve askerî olarak stratejik bir alan hâline getirdi. Yeni deniz yolları (özellikle Kuzey Deniz Rotası), enerji ve maden rezervleri ile Arktik, artık küresel kapitalist sistemin yeni genişleme alanlarından biri. Bu dönüşüm, Arktik’i yalnızca bölge ülkeleri için değil, küresel hegemonya mücadelesi veren büyük güçler için de kritik bir hâle getirmiştir. ABD, Rusya ve Çin açısından Arktik; enerji güvenliği, tedarik zincirlerinin kontrolü, askerî caydırıcılık ve teknolojik üstünlük gibi başlıkların kesiştiği bir alan olarak belirmektedir.

Bu büyük dönüşümün merkezinde Grönland yer alıyor. Grönland’ın önemi yalnızca yüzölçümünden ya da askerî üslerden kaynaklanmıyor. Her ne kadar ada, Arktik’in Atlantik ile bağlantı noktasında bulunsa ve erken uyarı sistemleri, füze savunma altyapısı ile deniz-hava kontrolü açısından son derece önemli olsa da onu asıl stratejik kılan unsur; deniz ticaret yolları, kritik mineraller ve nadir toprak elementleridir.

Bilindiği üzere yeşil dönüşüm, savunma sanayii, yapay zekâ ve yüksek teknoloji üretimi; lityum, kobalt ve nadir toprak elementlerine bağımlı. Çin’in bu alanlardaki küresel hâkimiyeti düşünüldüğünde, ABD Grönland’ı, Çin’e bağımlılığı kıracak potansiyel bir rezerv alanı olarak görüyor. Dolayısıyla ABD’nin Grönland’a yönelik yaklaşımı, Trump ile birlikte klasik müttefiklik hukukunun ötesine geçerek doğrudan kaynak güvenliği mantığı ile şekillenmeye başlamış durumda. İlk deneme Trump’ın ilk döneminde, 2019 yılındaki satın alma girişimiyle ortaya çıkmıştı. Neyse ki ada halkının toprakla kurduğu ilişki ve sömürgecilik karşıtı duruşu bu girişimi boşa çıkarttı. Bugün ise Trump, adayı ele geçirmenin peşine düştü.

Bölge yalnızca ABD açısından kritik değildir. Rusya açısından bakıldığında, askerî caydırıcılık ve Kuzey Deniz Rotası üzerindeki fiilî kontrolün Moskova’ya Arktik’te hem güvenlik hem de gelir üretme imkânı sağladığını söylemek mümkündür. Enerji ihracatı ve deniz taşımacılığı üzerinden elde edilen bu avantajlar, yaptırımlarla daralan Rus ekonomisi açısından hayati önemde görünmektedir.

Çin ise Arktik’e askerî bir güç olarak değil, ticari ve teknolojik bir aktör olarak yaklaşmakta. Çin, kendisini 2018 tarihli Arktik Politika Belgesi’nde “yakın-Arktik devlet” olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama, coğrafi yakınlıktan ziyade Çin’in küresel üretim ve ticaret zincirlerinde sahip olduğu merkezi konumdan kaynaklanıyor. Arktik rotalar Çin açısından son derece önemli. Bu rotalar, Çin–Avrupa ticaretini anlamlı ölçüde kısaltmakta; Çin’in enerji ve kritik hammaddelere erişimini güçlendirmekte ve ABD etkisine açık boğazlara ile kanallara olan bağımlılığı azaltmaktadır. Bu nedenlerle Çin, Kuşak ve Yol Girişimi’ni Arktik’e doğru genişletmiş ve “Polar Silk Road/ Kutup İpek Yolu” stratejisiyle Arktik’ten geçen yeni deniz yollarını Çin’in küresel ticaret ağlarına entegre etmeyi, dolayısıyla bu ağlarda ekonomik nüfuzunu artırmayı hedeflemiştir.

Bu rekabetin nesnesi konumundaki Grönland ise bu gelişmelerle oldukça özgül koşullar altında karşı karşıya kalmıştır. 1979’da Danimarka’dan yerel yönetim özerkliği kazanan Ada, 1985 itibariyle Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan ayrılmış, 2009 referandumuyla genişletilmiş bir özyönetime kavuşmuş ve 2023’te bağımsızlığa giden olası bir sürecin hukuki ve siyasal zeminini oluşturan bir Anayasa Taslağı hazırlamıştır. Grönland için bağımsızlığın mümkün olması, ancak ekonomik koşulların oluşmasıyla mümkün görünmektedir. Zira bütçesinin önemli bir kısmı Danimarka tarafından karşılanmakta. Tam da bu noktada Grönland açısından temel bir çelişki ortaya çıkıyor. Ekonomik koşulların oluşması ancak madenler ve değerli metaller gibi alanlara yönelik yabancı yatırımlarla mümkün görünüyor. Bu durum ise Grönland’ın bir anlamda yeniden sömürgeleştirilmesi olarak değerlendirilmekte. Açıkça görüldüğü üzere, savunma kapasitesi bulunmayan, ticaret yollarının güvenliğini sağlayamayan ve kaynaklarını tek başına işleyemeyen bir Grönland, formel olarak bağımsız olsa bile fiilen daha güçlü aktörlere bağımlı kalacaktır. Bu noktada Çin’in mevcut ve olası yatırımları ise ABD açısından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır.

Bu bağlamda en çarpıcı unsur, Prabhad Patnaik’in “ganster emperyalizmi” dediği kavramı destekler şekilde ABD’nin Grönland’a yönelik açık ya da örtük işgal ve doğrudan kontrol söylemidir. Trump, Grönland’ı klasik bir müttefik toprağı olarak değil, ABD ulusal güvenliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak tanımlıyor. Erken uyarı radarları, füze savunma sistemleri, denizaltı gözetimi, nadir elementler ve Arktik ticaret yollarının Atlantik çıkışı; Grönland’ı ABD açısından stratejik bir alana dönüştürmüş durumda. Bu nedenle ABD’nin yaklaşımı, Danimarka’nın egemenliği ya da AB’nin normatif itirazlarından ziyade kaynak güvenliği ve büyük güç rekabeti mantığıyla şekilleniyor. Grönland’ın “satın alınabilir” ya da “doğrudan kontrol edilmesi gereken” bir alan olarak dile getirilmesi, bu mantığın en açık ifadesidir.

Tam da bu noktada AB’nin stratejik açmazı görünür hâle gelmektedir. AB, Rusya’nın Ukrayna’daki ilhaklarını uluslararası hukuka aykırı bularak sert biçimde mahkûm ederken, ABD’nin Grönland üzerindeki egemenlik baskısı karşısında çok daha sınırlı bir tepki vermektedir. Bu durum, AB’nin savunduğu egemenlik ve toprak bütünlüğü normlarının, büyük güçler arası kaynak ve güvenlik rekabeti söz konusu olduğunda fiilen askıya alınabildiğini gösteriyor. Bu da bir kez daha kaybeden bir AB anlamına geliyor.

Sonuç olarak Grönland merkezli Arktik rekabet, 21. yüzyılın büyük güçler mücadelesinin özünü açığa çıkaran bir dinamik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu mücadele, yalnızca askerî üsler ya da sembolik ilhaklarla değil; enerji kaynakları, nadir elementler, kritik mineraller, ticaret yollarının güvenliği ve bu yolların kimin askerî-siyasal güvencesinde olacağı soruları üzerinden yürümektedir. Çin ekonomik nüfuzuyla, Rusya askerî alan tutma stratejisiyle, ABD ise doğrudan kontrol ve ilhak tehdidiyle bu sahada yer alırken; Grönland’ın bağımsızlık arayışı ve AB’den kopukluğu, Ada’yı hukuken serbest ama stratejik olarak savunmasız bir alan hâline getiriyor. Buna karşın Ada’nın Danimarka üzerinden NATO üyesi olması, önümüzdeki dönemde yeni ve daha tartışmalı süreçleri beraberinde getirecek gibi görünmekte.

/././

Büyük güçler ve çıkarlar…-Mustafa Yalçıner- 

Önceki yazımızı şöyle bitirmiştik: “Uzun süredir Rojava’yı dayanağı olarak kullanma tutumu izleyen Amerikan emperyalizmi Türkiye dümen suyunda ilerleyip yeni Colani iktidarı da İsrail’le anlaşma dahil her dediğine ‘tamam’ deyince, bu ikisini gözeterek, Kürt hareketinden desteğini çeker oldu. Avrupalılar güven sorunu yaşarken, Suriye Kürtleri Halep’te Kürt kırımına ‘olur’ veren ABD’ye zaten baştan beri güvenemezdi!”

Halep’le kalmadı. Amerikan emperyalizminin uzun yıllar ancak sınırlı birkaç askeri harekatı karşısında sessiz kaldığı Türkiye’ye karşı şerh düştüğü Rojava politikasını değiştirdiği ortada.

Suriye Kürtlerini destekleme görüntüsündeki Amerikan Suriye politikası Esad iktidarı döneminde kurgulanmıştı ve Esad’ın yerini Colani’nin almasının ardından bu politikanın koşullarının farklılaştığı yeni bir süreç başladı.

Üstelik yalnızca Suriye değil yeniden dizayn masasına yatırılmış Ortadoğu’da koşullar değişmiş ve hâlâ değişmekteydi. Değişmekte olan Ortadoğu’da Suriye’nin başına geçmeye “en uygun” isim olarak öngörülen ve bu öngörünün hakkını vermekte olan Colani başından itibaren Türkiye ve Suudilerin açık desteğini almaktaydı. Güneyden “göz bebeği” İsrail’in kımıldayamaz kıldığı Colani, verdiği güvencelerle ABD’nin de kısa sürede güvenine mazhar oldu. ABD, İsrail’le anlaşmaya, IŞİD karşıtı cepheye katılmaya, İran ve Filistin karşıtlığına “tamam” diyen Colani ve Suriye’yi yaptırım listesinden çıkarıp Suriye politikasını ona önemli bir yer ve rol biçerek yenilemeye yöneldi.

Bu tercihte etkili olan iki önemli faktörden biri, Suriye ve hatta bölgede Türkiye’yi elinin altında tutma ihtiyacı ve yenilenen Suriye’de kendisi açısından vazgeçilmez önemi kalmayan Rojava Kürtleri için Türkiye’yi “küstürmeme” kaygısıydı. Diğeriyse, 5 Ocak’ta Paris’te Amerikan gözetiminde bir araya gelen Suriye ile İsrail arasındaki anlaşmaydı.

Emperyalizmin tek tercihli/seçenekli politikalar izlediği görülmemiştir. Seçeneklerden hangisi üzerinden yürüyüp politika geliştireceğini belirleyen ise çıkarlarından başkası değildir. Tabii ki emperyalist çıkarlar!

İsrail de, bölge gücü olma yarışında rakibi olan Türkiye’nin “Gardını düşürecek” bir “koz” olarak değerlendirme peşinde olduğu Suriye Kürtlerini destekleme görüntülü politikasını Colani’den aldıklarının yanı sıra Türkiye’den de aldıklarını yeterli sayıp değiştirmekten kaçınmadı. Türkiye Gazze planında kendisini desteklemişti, o da başka şeylerin yanı sıra Suriye’de Kürt “kartı”na oynamaktan ABD’nin talebiyle vazgeçebilirdi, geçti.

Bu büyük fotoğraftaki değişmelerin ardından, Suudiler de bölge rekabetinde hazzetmedikleri Türkiye’ye karşı destekliyor göründükleri Suriye Kürtlerinden uzak durabilirlerdi.

Sadece Rojava ve Suriye değil, tüm dünyada bütün ilişkiler çıkar üzerine kurulu. Ve çıkarları, en yakın görünen müttefiklerin bile arasını açıp karşı karşıya gelmelerine yol açabiliyor. Olay ve gelişmelerin birbirini son derece hızlanarak izlemekte olduğu “Çivisi çıkmakta olan” dünyada hele, artık hiçbir ülke sırtını emniyette sayamıyor. Çıkarlar farklılaşıp hızla değişebiliyor. Ve buna bağlı olarak kuşkusuz izlenen politikalar da değişiyor.

İşte NATO’nun Atlantik’in iki yakasındaki ortakları! NATO sözde üçüncü ülkelerin saldırısı karşısında ortakların dayanışmasını öngörerek kurulmuştu! Ama şimdi ABD’nin başındaki Trump, emperyalistler arasındaki rekabetin farklılaşan koşullarında Danimarka’ya bağlı Grönland’ı istiyor. Hem de silah kullanma tehdidiyle!

Ve ABD’nin kadim stratejik ortağı İngiltere, Almanya ve Fransa’nın da içinde olduğu Avrupalı emperyalistlerle bir arada ABD’ye karşı ortak tutum geliştiriyor. ABD’nin tutumu anında yüzde 10’luk gümrük vergisi koyma ve bunu kısa süre içinde yüzde 25’e yükseltme tehdidi oluyor.

ABD tehdit saydığı Çin ve Rusya’ya zaten yaptırım uyguluyor. Ama şimdi sıranın Avrupalı rakiplere de geldiği anlaşılıyor!

Üstelik Avrupalı emperyalistlerin Amerikan “kazığı” ile yüzleştikleri tek olay Grönland sorunu da değil. Üç yılı aşkındır büyük fedakarlıklarla birlikte savaştıkları Ukrayna’da çıkarı gereği Rusya’yla ayrı barışı gündemine alan ABD dönüp kendilerinin kayıplarına, örneğin Almanya’nın ucuz Rus gazından vazgeçmiş oluşuna bakmıyor bile!

/././

Güç ve gösteri siyaseti iklim mücadelesini frenliyor -Özer Akdemir- 

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi ile birlikte birçok şeyin eskisi gibi olmayacağı belliydi aslında. Yine de Trump’ın hamleleri, onu çok iyi tanıyan siyaset bilimciler ve uluslararası ilişkiler uzmanları açısından bile şaşırtıcı olmaya devam ediyor. Trump’la ilgili “Ne yapacağı önceden kestirilemez biri” tanımlaması da bu yüzden sıkça duyduğumuz cümlelerden birisi. 

İklim inkarcısı

Trump’ın bir “iklim inkarcısı” olarak küresel ısınmayı reddetmesi ve küresel ısınmaya neden olan sera gazı emisyonları ile ilgili uluslararası anlaşmalara imza atmayacağını açıklaması, Paris İklim Anlaşması’ndan ABD’yi çıkarması kimse açısından şaşırtıcı değildi çünkü Trump’ın ilk dönemi ve ikinci kez yürüttüğü seçim kampanyalarındaki açıklamaları hep bu yöndeydi. Ancak, Trump’ın fosil yakıt üretimi ve lobisi ile olan sıkı fıkılığının “yenilenebilir enerji düşmanlığı” ya da bu alandaki yatırımları engelleme boyutuna ulaşacağı çok da kestirilebilir bir politika olmasa gerek. Trump burada da “Ne yapacağı önceden kestirilemez adam” tanımlamasını haklı çıkarır tarzda, yenilenebilir enerji lobisini karşısına alan bir politika izliyor. Yenilenebilir enerji lobisi her ne kadar enerji dönüşümünün artık önlenemeyeceğini düşünse de yatırımların engellenmesinden, fosil yakıtlardan giderek uzaklaşılmasından ve nihayet tamamen ortadan kaldırılmasına dönük beklentilerine Trump’tan olumlu bir yanıt bulamamaktan epeyce muzdarip.

Trump’un ikinci dönemi

ABD Connecticut Üniversitesinde enerji dönüşümü, çevre politikaları, demokratikleşme ve siyasal kalkınma konularında dersler veren bir siyaset bilimcisi olan Dr. Okşan Bayülgen’in iklim değişikliğini bir “aldatmaca” olarak değerlendiren Trump’ın ikinci kez ABD koltuğuna oturmasının iklim politikaları açısından bir felaket olabileceği değerlendirmelerine geçtiğimiz yıl tam da bu günlerde bu köşede yer vermiştik. Aradan geçen 1 yıl da Bayülgen’in bu öngörüsünün gerçekleşme yolunda hızla ilerlediğine dair birçok gelişme yaşanıyor. Daha ABD Başkanlığı görevinin ilk gününde ‘ulusal enerji acil durumu’ ilan etmesi, sonraki süreçte yenilenebilir enerji yatırımlarına dönük engelleyici tutumları, Venezuela’ya yönelik müdahalesi, Grönland konusundaki tutumu gibi. Oysa, ABD’nin halihazırda devasa boyutlara ulaşan bir fosil yakıt üretimi var ve dünya üzerinde şu an için petrol sıkıntısı değil petrol arz fazlalığı olduğu dile getiriliyor. Öyleyse petrol altyapısı ‘berbat durumda’ olduğu ileri sürülen Venezuela’ya bu müdahale niye? Oraya geleceğiz ama Trump’un şu yenilenebilir enerji karşıtlığına yönelik ilginç bir görüşe yer verelim öncelikle.

Bir kişisel inat hikayesi: Golf sahasından enerji politikasına

Dr. Bayülgen, Trump’ın yenilenebilir enerji karşıtı tutumunun çok basit ve özel bir nedeni olabileceğini söylüyor; “Trump’ın güneş ve özellikle rüzgar enerjisine karşı çıkmasının, seneler önce İskoçya’da kendi golf kulübüyle ilgili olabileceği öne sürülüyor. Trump, golf sahasının yakınına yapılacak rüzgar türbinlerini, manzarayı bozacakları gerekçesiyle istemiyor ve dava açıyor. Ancak uzun bir mücadelenin ardından davayı kaybediyor. Şu an artık iyice kemikleşmiş olan yenilenebilir enerji nefretinin başlangıcının bu kişisel hikayede olabileceği söyleniyor. Tabii yıllar içinde, fosil yakıt şirketlerinden de aldığı destekle, bu tutumunu kuvvetlendirdi.”

Bir ülkenin enerji politikasının o ülkenin başkanının kişisel ajandası ya da duyguları ile doğrudan bir ilişkisi olabilir mi? Söz konusu Trump ise “Gayet de olabilir” demek pekala olası.

‘Trump’ın politikaları iklim mücadelesini zayıflatıyor’

Dr. Okşan Bayülgen, Trump’ın dış politika ve enerji alanındaki hamlelerinin, “İklim krizine karşı küresel çabaların hızını kesen bir siyasi iklim” yarattığı görüşünde. Petrol gerekçesiyle yapılan askeri operasyonlar, iklim değişikliğini reddeden söylemlerle birleşirken, yenilenebilir enerji yatırımlarına yönelik engellemeler de dikkat çekiyor. Bayülgen, bu yaklaşımın uzun vadeli planlardan ziyade “güç ve gösteri” odaklı bir anlayışı yansıttığı görüşünde. Fosil yakıtlara karşı güçlü bir “temiz enerji” savunucusu olan Bayülgen’e göre temiz enerjiye geçiş ekonomik olarak geri döndürülemez olsa da, Trump’ın politikaları bu süreci tehlikeli biçimde yavaşlatıyor.

Venezuela ve Grönland hamleleri petrol mü yoksa güç gösterisi mi?

Bayülgen’e göre Trump’ın 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya yönelik başlattığı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini pijamaları ve terlikleriyle birlikte kaçırıp ABD’ye getirmesi de “petrol için” olmaktan çok bir “güç gösterisi” ritüeli. Dünyada petrol fazlası olduğunu ileri süren Bayülgen, Venezuela’da çökmüş bir altyapıya yatırım yapmanın hiçbir mantığı olmadığı görüşünde. Nitekim Trump’ın çağrısına rağmen ABD’deki petrol şirketlerinin Venezuela petrolü ile ilgili çok da heveskar bir tutumları şu ana kadar ortaya çıkmış değil.

Bayülgen benzer bir yaklaşımın Grönland’ın ilhakı veya satın alınması talebinde de görüldüğünü ileri sürüyor. İklim krizi nedeniyle buzulların erimesiyle açılan yeni ticaret yolları ve kritik mineraller bölgenin stratejik önemini artırsa da, Trump’ın bunu bir “Toprak genişletme” mirasına dönüştürme arzusunun halihazırda uluslararası hukuku ve NATO ittifakını sarsma riski taşıdığını söylüyor.

Yenilenebilir enerjiye karşı ‘kişisel nefret’

Trump yönetimi, ulusal güvenlik gerekçesiyle ABD’nin doğu kıyısındaki beş büyük açık deniz rüzgar projesini durdurma girişiminde bulundu. Ancak 12 Ocak 2026’da bir federal yargıç, yüzde 85’i tamamlanmış olan Revolution Wind projesinin durdurulmasını engelleyerek inşaatın devamına izin verdi. Trump’ın yenilenebilir enerji karşıtlığı ve “kişisel nefreti”nin fosil yakıt şirketlerinin desteğiyle birleşerek devlet politikası haline gelmesi, küresel ısınmanın durdurulması ve nihayetinde önlenmesi için ivedi olarak küresel enerji dönüşümünün gerekli olduğunu savunan fosil yakıt lobisi için ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış durumda. Lobi, küresel enerji dönüşümü için gereken kritik zamanın Trump’ın bu engellemeleri ile sekteye uğradığını iddia ediyor.

Bu sonbaharda yapılacak ABD ara seçimleri kader anı mı?

Bayülgen, Trump’ın iklim inkarcılığı ve eski tarz enerji güvenliği anlayışının, dünya genelinde benzer eğilimlere sahip liderleri cesaretlendirdiği, bunlardan birisinin de Türkiye olduğunu söylüyor. Türkiye gibi ülkelerde yeşil dönüşümü tetikleyen dış baskılar ve uluslararası kredi anlaşmalarının, ABD’nin bu yeni tutumuyla zayıfladığını ileri sürüyor. Yine de önümüzdeki sonbaharda ABD’de yapılacak ara seçimlerin kritik bir rol oynayabileceğini, zira Kongredeki güç dengesinin değişmesinin, Trump’ın politikalarını ve yetki alanını doğrudan sınırlayan bir etkisi olabileceğini öngörüyor.

‘Ehlileşmiş kapitalizm’ hayalleri

Ancak; “öngörülemeyen lider” Trump’ın iklim politikalarının (hatta tüm politikalarının) “kişisel bir nefret” mi, yoksa “güç gösterisi” mi olduğunu önümüzdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Her ne olursa olsun Trump döneminin  dünyanın iklimi, halkları, ezilenleri açısından hiç de iyi bir dönem olmayacağı zaten çoktan belli oldu! İklim değişikliğinin yanı sıra dünyadaki açlık, yoksulluk, savaşlar, eşitsizlik, emeğin ve doğanın sömürüsü gibi tüm sorunların kaynağı olan kapitalist sistemden kurtuluşun yol ve yöntemlerini aramak yerine onu ‘ehlileştirme’ çabalarının ne kadar beyhude olduğunu görmek için Trump’a bakmak yeterli. Trump, emperyalist barbarlığın günümüzde ete kemiğe bürünmüş hali çünkü.

/././

EVRENSEL





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -22 Ocak 2026-

Erdoğan emekliye 20 bin lirayı yeterli gördü: 'Göreve geldiğimizde 66 liraydı'  Açlık sınırı 30 bin liranın üzerindeyken Cumhurbaşka...