Kendi haberini engelletti -İsmail Arı-
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, “İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gür-lek’ten Ekol TV’ye ziyaret” başlıklı haberi erişime engelletti. Erişim engeline haberin ‘‘kişilik haklarını zedelemesi’’ gerekçe gösterildi.(https://www.birgun.net/haber/kendi-haberini-engelletti-686631)
***
Ölçüsüz harcama geleneği: Konak tasarruf dinlemiyor -Mustafa Bildircin-
Kamunun ölçüsüz harcama geleneğini frenlemek amacıyla yürürlüğe giren ve “Yeni bina yapımını” üç yıl süreyle durduran Tasarruf Genelgesi, bu kez hükümet konakları ile delindi. İçişleri Bakanlığı’na, yapımına devam edilen ve 2026 yılı içinde yapımına başlanması planlanan 41 hükümet konağı için 5 milyar TL'lik yatırım ödeneği verildi.(https://www.birgun.net/haber/olcusuz-harcama-gelenegi-konak-tasarruf-dinlemiyor-686625)
***
İdeolojik ajanda bütçesi -Mustafa Bildircin-
İktidarın Türkiye’yi en temel alanlarda uluslararası sahnelerden silen politikaları, bütçe verilerine de yansıdı. 2025 yılında din hizmetleri için 96,1 milyar TL harcayan iktidar, kültür hizmetleri için ise yalnızca 52 milyar TL’lik kaynak kullandı.(https://www.birgun.net/haber/ideolojik-ajanda-butcesi-686626)
***
Meclis’te yokları oynuyor -Mustafa Bildircin-
En düşük emekli aylığının 20 bin TL’ye yükseltilmesine yönelik düzenlemeleri içeren kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Muhalefetin, “En düşük emekli aylığının artırılması” kapsamındaki önergeleri AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. CHP’nin emekli aylıklarında artış öngören önergenin görüşmeleri sırasında yoklama talep edildi. Yoklamanın ardından TBMM Başkanvekili Celal Adan, toplantı yeter sayısının olduğunu söyledi. CHP milletvekilleri yoklamaya itiraz etti.(SAHTECİLİK) CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, AKP Bitlis Milletvekili Turan Bedirhanoğlu adına, Genel Kurul’da olmamasına rağmen oy pusulası verildiğini açıkladı. Emeklilere yönelik kritik düzenlemenin tartışıldığı Genel Kurul toplantısına katılmamasına karşın pusula gönderen AKP’li Bedirhanoğlu’nun yasama karnesi de dikkati çekti. TBMM’nin verilerine göre, AKP’li Bedirhanoğlu, AKP tarafından Meclis’e taşınan hiçbir kanun teklifinin ilk imzacısı olmadı. Bedirhanoğlu, 2025 yılında Meclis Genel Kurul kürsüsüne hiç çıkmadı.(SORU DA SORMUYOR) Bedirhanoğlu’nun, Meclis’in elindeki en önemli denetim faaliyeti olarak nitelendirilen soru önergesi mekanizmasına da başvurmadığı öğrenildi. Buna göre, AKP Bitlis Milletvekili Bedirhanoğlu tek bir soru önergesi dahi vermedi. Bedirhanoğlu’nun Meclis Araştırma ve Meclis Soruşturma önergesi bulunmadığı da belirtildi.
***
İhaleler bitti, sıra talana geldi -İlayda Sorku-
Kamudan yıllardır taş ve mermer alımı ihaleleri alan Meta Maden’e, bu kez Balıkesir Sındırgı’daki ormanlık alanda mermer ocağı açması için onay verildi. Şirket, AKP ve TÜGVA bağlantılı Eyüb Erkovan’a ait.(https://www.birgun.net/haber/ihaleler-bitti-sira-talana-geldi-686622)
***
Şantiyelerin yüzde 90’ı şefsiz -Etki Can BOLATCAN-
İnşaat Mühendisleri Odası, Ankara’da 800 şantiyeyi ziyaret etti. Sonuç vahim: Sadece yüzde 10’unda görev yapan bir şantiye şefi bulundu. Şube Başkanı Özergene, “Bu sonuç insan yaşamının hiçe sayıldığını gösteriyor” dedi.(https://www.birgun.net/haber/santiyelerin-yuzde-90i-sefsiz-686624)
***
Proje okullarında yeni kaos -Feray Aytekin Aydoğan-
Yayımlanan her kalkınma planı, orta vadeli plan, yönetmelikler, duyurular ile eğitim yeniden yapılandırılıyor. Eğitim üzerinden yeni rejim kalıcılaştırılıyor. Bu adımların son halkası öğretmen atama ve yer değiştirme yönetmeliğiydi. Yönetmelik hazırlanırken Devlet Memurları Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu değil Öğretmenlik Meslek Kanunu esas alındı. Binlerce norm fazlası öğretmen evlerinden, ailelerinden kilometrelerce uzağa sağlık sorunu, can güvenliği riski, engellilik durumları dahi esas alınmadan “resen atama, tahsis edilen atama izniyle sınırlı olma, ilçe grupları” gibi maddeler üzerinden sürgün edildi.
İl içi ve iller arası mazeret tayinlerinde de benzer mağduriyetler yaşanacak. Yönetmelik sonrası yapılacak her atama ve yer değiştirmede artık mağduriyetler kalıcı hale gelecek.
Özetle yönetmelik eliyle; artık tercih ve mazeretlerin, hakların esas alınmadığı, kimin, nerede, ne kadar süre çalışacağına merkezi idarenin karar verdiği, yeni bir atama ve yer değiştirme rejimi kuruldu.
Yine Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda yer alan Milli Eğitim Akademileri eliyle de eğitim fakültesi mezunu olmak yok sayılarak lisans mezunları arasından kimin öğretmen olacağına ve atanacağına da siyasi iktidarın karar vereceği öğretmenlik mesleğinin bitirilişi anlamına gelen bir aygıt yaratıldı. Akademi ile de ciddi eşitsizlikler ve mağduriyetler yaşanıyor ve yaşanacak.
Öğretmenlik mesleğini hedef alan her adımda kaybeden yalnızca öğretmenler değil. Öğretmenin kaybettiği her durumda öğrenciler de kaybediyor. Şimdi yeni bir kaybediş ve kaos da proje okullarında yine yaşanacak.
2026 yılı Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı özel program ve proje uygulayan eğitim kurumlarına öğretmen atama ve yönetici görevlendirmesi ile öğretmenlerin yer değiştirme takvimi açıklandı. Açıklanan takvime göre, özel program ve proje uygulayan eğitim kurumlarına öğretmen atama ve yönetici görevlendirme için tercih başvuruları 5-8 Mayıs’ta, yeniden yönetici görevlendirmeleri için tercih başvuruları 11-15 Haziran'da yapılacak.
Geçtiğimiz yıl proje okullarında 9.252 öğretmen haksız ve hukuksuz biçimde görev yaptıkları okullardan gönderildi. Bu yıl da liseye giriş sınavına sayılı günler kala art arda yayımlanan yönetmeliklerin de içeriğiyle birlikte değerlendirildiğinde aynı tasfiye sürecinin yeniden yaşanacağı, kişisel, sendikal ve siyasal yakınlıkların, keyfiyetin belirleyici olacağı çok açık. Proje okul uygulamasının başladığı 2014 yılından itibaren proje okulları kadrolaşma alanına dönüştürüldü.
Bu atama ve yer değiştirmelerde de yine Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) esas alınarak hazırlanan yönetmelikler geçerli olacak. Birincisi 22 Şubat 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği'nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik diğeri ise 12 Temmuz 2025’te yayımlanan Proje Okullar Yönetmeliği.
Öğretmenler ve öğrencileri neler bekliyor madde madde özetlemeye çalışalım.
• Merkezi sınavla öğrenci alan okullar yeniden belirlenecek. Okulların belirlenme takvimi Aralık ayında başlatıldı. Okul il değerlendirme ve okul il teklif komisyonlarınca belirlenecek okullar bakanlık tespit komisyonuna gönderilecek.
Bu yönetmeliğin uygulanması halinde çok sayıda okul proje okul olmaktan çıkarılarak, yeni okullar proje okul ilan edilebilecek. Öğretmenlere, öğrencilere bitmeyen bir kaos yaşatılıyor.
• Okullar, her yıl izleme ve değerlendirmeye tabi tutulacak ve gerekli başarıyı gösteremeyen okullar, bu kapsamdan çıkarılabilecek.
Özel program uygulayan okullar, Bakanlıkça doğrudan belirlenebilecek.
Bu demek oluyor ki; proje okullarında ve özel program uygulayan okullarda yaşanan kaos sürekli ve kalıcı hale getirilecek. Öğretmenler için sürekli bir yer değiştirme riski yaşanacak. Öğrenciler açısından da eğitimin sürekliliği ilkesi ortadan kalkacak. Eğitime yeterli bütçe ayrılmamasından kaynaklı eşit olanaklara sahip olmayan okullara yeni bir eşitsizlik daha yaşatılacak.
• Merkezî sınav puanıyla öğrenci alan okullara atanan öğretmen ve görevlendirilen yöneticiler, Millî Eğitim Akademisinde eğitimlere katılacak.
Bilimsel, pedagojik kriterlere dayanmayan, okulları bir şirket gibi gören anlayışla öğretmenlere performans kriterleri dayatılacak. Bir öğretmenin yeterli olup olmadığına da bakanın seçtiği ve mülakatlar sonucu Akademi’de görevlendirilen kişiler karar verecek.
• Öğrenciler için yazılı sınav da artık temel kriter olmaktan çıkarılacak.
Örneğin; bünyesinde ortaokul bulunan, merkezî sınav puanıyla öğrenci alan okulların ortaokul kısmına öğrenci alımı, yazılı veya sözlü sınav sonucuna göre yapılabilecek.
Başka bir örnek ise; liseye giriş sınavında (LGS’de) %1’lik dilime giren öğrenciler ayrıca girmek istediği okulda okul özel sınavına girecek. Bu sınavlar yazılı veya sözlü olabilecek.
Rekabete, elemeye dayalı merkezi sınavları eleştirirken çocukları çok daha büyük bir risk bekliyor. Sözlü sınavın, okul özel sınavının karşılığı mülakat. Ülkemizde mülakatın karşılığı ise eşitsizlik, adaletsizlik. Kamuya atamalarda yaşatılan adaletsizlik şimdi de öğrencilere mi yaşatılacak?
• Temel sorunlardan birisi daha proje ve protokoller meselesi, hamilik meselesi. Özel program uygulayan okulların ve proje okulların çeşitli kurum ve kuruluşlarla yapılan protokoller doğrultusunda açılması ve bu yapıların okulların tüm işleyişinde de söz ve karar hakkına sahip olması.
Çeşitli kurum ve kuruluşlar ibaresinin geçtiği her yönetmelikte karşımıza çıkanlar sermaye grupları ve tarikat yapıları oluyor. Bu durumda kamusal bir hak olan ve eğitim emekçileri eliyle yürütülmesi gereken bir kamu hizmeti olan eğitimin sermaye ve tarikat yapılarına devredilmesi riski de karşımıza çıkıyor. Bu yönetmelikler eliyle bu yapıların eğitim alanındaki kuşatması da kalıcı hale getiriliyor.
Proje okulları ve özel program uygulayan okullar uygulamasına ve okul türleri uygulamasına son verilmelidir. Her öğrencinin eşit, nitelikli, kamusal eğitim hakkı en temel hakkıdır. Bu yönetmeliklerin uygulanması durumunda öğretmenler ve öğrenciler açısından eşitsizlik, adaletsizlik, kaos çok daha kalıcı hale gelecek.
/././
İsias’tan Kıbrıs’a taşınan adaletsizlik -Gözde Bedeloğlu-
Bolu Kartalkaya’daki Grand Kartal Otel’de 21 Ocak 2025 günü çıkan ve 34’ü çocuk 78 kişinin öldüğü, 137 kişinin de yaralandığı yangının üzerinden bir yıl geçti. Bizler acıları dinmeyen, yürekleri soğumayan çünkü adalete kavuşmakta hayli zorlanan yurttaşlarız. Cezasızlık politikasının sonucu olarak da, ne yazık ki, her ay takvimlere işaretlediğimiz en az bir yas gününe sahibiz. İşte büyük Kartalkaya faciası onlardan biri.
***
Bilim açık ve net konuşuyor. Yarısına yakını çocuk 78 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangını kaza olarak nitelendirmek imkânsız. İhmal, denetimsizlik ne aransa var. Yangın alarm sistemi ve duman dedektörleri çalışmadı, otelde yangın olduğuna dair herhangi bir uyarı anonsu yapılmadı. Yağmurlama sistemi yoktu. Duman tahliye sistemleri kapalıydı. Acil çıkış yol ve işaretleri yetersizdi. Yangın merdivenleri standart dışıydı. Personel yangın karşısında ne yapması gerektiği konusunda bilgisizdi. Otel yöneticileri yangından haberdar olmalarına rağmen kimseyi uyarmadan binadan çıktı. Öngörülebilir ve dolayısıyla önlenebilir bir durum, ihmaller zinciriyle katliama dönüştü.
***
Grand Kartal Otel yangınının dünyada kayıt altına alınmış altıncı büyük yangın olduğunu hatırlatan Bolu 1. Ağır Ceza Mahkemesi, otel sahipleri ve yöneticilerine ‘olası kast’ ve ‘bilinçli taksir’ suçlarından ağır cezalar verdi. Herhangi bir indirim uygulanmadı. Olası kast; suçun gerçekleşebileceğinin ‘öngörülmesine’ rağmen, sonucun meydana gelmesinin göze alınması, adeta ‘olursa olsun’ denilerek fiilin işlenmesi olarak tanımlanıyor. Sanıklar oteldeki yangın güvenliği eksikliklerini bildikleri halde önlem almamış ve otel faaliyetini sürdürmüştü. Misafirler yangına karşı zamanında uyarılmamıştı, bu da büyük can kayıplarına neden olmuştu.
***
Kapısında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen işletme belgesi asılı Grand Kartal Otel’deki faciadan, gerekli önlemleri ‘masraf’ görüp almayan otel sahibi ve yöneticileriyle beraber kuşkusuz ki Turizm ve Çalışma Bakanlığı yetkilileri de sorumluydu. Ancak, denetleme görevi bulunan görevliler hakkında henüz düzenlenmiş bir iddianame yok. Bakan Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye’nin en büyük turizm şirketlerinden biri olan ETS’nin sahibi. Yangına kadar acentesinde, Grand Kartal’ın odaları satılıyordu. Oteldeki eksikliklerin bakanlık tarafından kayda alınmadığı, denetim raporlarının masa başında hazırlandığı yine yargı sürecinde ortaya çıkan gerçeklerdendi… Bakan Ersoy hâlâ görevde. Daha üç gün önce, kendisini atayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşen Kültür ve Turizm Bakanlığı Ödül Töreni’nde, Türk kültürünün öneminden bahsediyordu.
***
Grand Kartal Otel’in sahibi ve yöneticilerinin ‘olası kast’ ile cezalandırılmış olması mağdur aileler için elbette önemli ama iş bürokratların yargılanmasına geldiğinde bakanlık tarafından ‘soruşturma izni verilmemesi’ gibi engellemelere sıklıkla başvuruluyor. 6 Şubat 2023’te, 50 binde fazla insanın öldüğü deprem felaketinden sonra açılan davalarda ne yazık ki benzer süreçler yaşanıyor. Adıyaman’da yıkılan Grand İsias Otel, simge davalardan biri. Aralarında, voleybol turnuvası için Kuzey Kıbrıs’tan gelen 32 öğrencinin ve tur rehberlerinin bulunduğu 72 kişi saniyeler içinde çöken binanın altında kaldı.
***
Depremde hayatını kaybeden Kıbrıslı çocukların aileleriyle tur rehberlerinin yakınları, kusuru bulunan kamu görevlilerinin ‘olası kastla’ yargılanmasını talep etti ancak süreç cezası daha az olan ‘bilinçli taksir’ suçlamasıyla devam etti. Bilirkişi raporları, tıpkı Grand Kartal Otel’deki gibi, İsias’ta da zincirleme ihmaller olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Saniyeler içinde kum dağına dönen otelin sahipleri ve müteahhitleri kadar, yıllarca bu yapıyı kuralına uygun şekilde denetlemeyen, çürük olmasına rağmen işletilmesine izin veren, imar barışı adı altında, mevzuata aykırı yapılmış binalara göz yuman kamu görevlileri ve bakanlık bürokratları da sorumluydu.
***
Kartalkaya faciasının yıl dönümünden sadece iki gün önce, kamu görevlilerinin yargılandığı İsias davasında karar çıktı. Raporlarda, önce apartman olarak inşa edilen binanın sonra kaçak kat eklenerek otele dönüştürüldüğü tespit edilmişti. ‘Bilinçli taksirle’ yargılanan altı kamu görevlisinden üçü beraat etti, üçüne de 10 yıl hapis cezası verildi, fakat tutuklanmadılar. Oysa, deprem davalarında ilk kez kamu görevlilerinin soruşturulmasına İsias davasında izin verilmiş ve bu da mağdur ailelerin mahkemeden emsal bir karar çıkabileceğine dair umutlarını artırmıştı.
***
Çocukları için, adaleti Türkiye’deki mahkemelerde aramak zorunda kalan Kıbrıslılar haklı olarak üzgün ve öfkeli. Aileler, “adaletiniz batsın” diyerek Adıyaman’dan ayrıldı. Davayı, gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşımaya kararlılar. Diğer yandan Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamadığı da ne yazık ki bilinen, takip edilen bir gerçek. Grand İsias Otel’in yıllar önce yıkılması gerekirken kullanılmasına göz yumuldu. Devlet, yurttaşın yaşam hakkını önlem almayarak korumadığı gibi, facianın sonuçlarıyla da yüzleşmekten kaçındı. Cezasızlık, Türkiye’den Kıbrıs’a taşıdığımız son karanlığımız oldu.
/././
ABD-İsrail planı işlemeye devam ediyor: Şam, Ankara’yı ne kadar etkiler -Yaşar Aydın-
ABD ve Batı’nın demokrasinin koruyucusu olmadığı bir kez daha anlaşıldı. Dünya, bölge ve Türkiye yol ayrımında. Saray rejiminden kurtulmadıkça ülkeye de barış ve demokrasi gelmeyecek.
Yaklaşık bir ay önce gazeteci Ronî Riha, PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim ile bir söyleşi yaptı. Salih Müslim’in söyleşisinde iki önemli konu hakkında yaptığı değerlendirmeler bugünü anlamaya yardımcı olacaktır.
Müslim’in ilk tespiti, “Şam yönetimi ayakta kalmak ve iktidarını korumak için artık Türkiye’ye değil; ABD ve müttefikleriyle çalışmaya meyilli görünüyor” olmuştu. Müslim’in değerlendirmesine göre Şam yönetimi başta ABD olmak üzere Batı’nın adamıydı ve herkes hesabını buna göre yapmalıydı. ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barack’ın bugünlerde yaptığı “IŞİD’le mücadelede SDG birinci güç değil” açıklamasını buradan okuyabiliriz. Ya da Alman ve İngiliz gazetelerinde peşi sıra çıkan SDG’yi eleştiren yazılar da bu eğilimi destekler nitelikte.
Müslim’in ikinci tespiti ise şöyle: “ABD iki tarafın ivedilikle bir anlaşmaya varmasını istiyor. Ancak bu yaklaşım, 'mazlum tarafın zulmü kabul etmesini, zalimin ise hükmüne devam etmesini' isteyen bir noktaya evriliyor. ABD’nin acelesi var.”
SDG güçleri kendilerine iletilen ya da fark ettikleri gerçek karşısında direnmeye çalıştı. Ama bu direniş ABD’nin patronluğunu aşacak ya da ABD’yi yeniden düşünmeye itecek noktaya gelmedi. Bu yüzden SDG güçleri hedefledikleri noktadan oldukça uzak bir noktayla karşılaştılar. Ortaya çıkan bu tablonun kalıcı bir nokta olduğunu söylemek için henüz çok erken. Kürtlerin ve Suriye’de yaşayan diğer halkların kimlik ve statü taleplerinin nasıl karşılanacağı, enerji noktalarının kontrolü, IŞİD kalıntısı cihatçıların alacağı tutum gibi birçok soru varlığını sürdürüyor.

İKİ ANA EĞİLİM DEĞİŞMEZ
ABD’nin kağıt üzerinde çizdiği planda çok fazla boşluk olmasına rağmen, Güvenlik Stratejisi’nde ifade edilen görüşlere uygun gelişmeler yaşanıyor. Yani ana plan işliyor. ABD patronluğunda bölge Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’a emanet ediliyor. Mesele bu üç ülkenin birbirinin ayağına basmadan mümkün olan en uyumlu şekilde ilerlemesi. Bunun için de ABD gözetiminde adımlar atılıyor. Ocak ayında Paris’te gerçekleşen iki görüşmeyi (6 Ocak İsrail-Şam görüşmesi ve ardından 15 Ocak’ta gerçekleşen Gazze barış planının ikinci aşaması) bu bağlamda okumakta fayda var. İsrail güvenliğini esas alan; İran, Rusya ve Çin etkisini bölgede sınırlandırmak için Türk, Kürt, Arap ittifak siyaseti devam edecek. Tabi tüm toplumların ABD’nin istediği sınırlara çekilmesi şartıyla.
Türkiye’de de buna uygun bir siyasal dizilişin inşa süreci devam ediyor. Son günlerde hem Suriye hem Türkiye’de yaşanan gerilime rağmen bu ana doğrultudan vazgeçilmeyeceği anlaşılıyor. Önceki gün Bakırhan, dün Bahçeli ve Erdoğan’ın açıklamalarına rağmen bunu söylemek mümkün. Hatta Erdoğan’ın daha da iştahla savunacağı yeni bir aşamanın bile yolda olduğunu söylemek mümkün.
SÜREÇ RAFA MI KALKTI?
İktidarın "terörsüz Türkiye" adını verdiği sürecin öldüğüne dair çok fazla yazı yayınlanmaya başlandı. Bu değerlendirme için çok erken olmakla birlikte, aksinin olacağına dair emareler daha güçlü. İktidar cenahında Bahçeli’nin ittirdiği sürece Erdoğan’dan daha güçlü destek gelecektir. Hatta roller bile değişebilir. Erdoğan Suriye’de işlerin kendi lehine ilerlediğini düşünüyor. Daha rahatlamış görünüyor. Erdoğan’ın ağzından yeni reformlar, yeni anayasa ve “Kürt kardeşlerim” sözünü çok daha yoğun bir şekilde duyabiliriz. Temkinli olma sırası Bahçeli’ye gelmiştir, kim bilir?
Cumhur İttifakı liderlerleri Erdoğan ve Bahçeli, zorunlu olarak katıldıkları ABD projesinden ilk ve en önemli beklentilerinin iktidarlarının devam etmesi olduğuna kuşku yok. Bu beklenti değişmediği gibi daha da güçlendi. Bunun için ittifaklarını genişletmeye duydukları ihtiyaç da baki.
Bahçeli’nin her konuşmasında Öcalan’ın 28 Şubat 2025 tarihinde yaptığı açıklamaya referans göstermesi ve “muhatabımız o” demesi boşuna değil. Şimdi Erdoğan da bu topa girecek. Cumhur İttifakı artık Türkiye’deki siyasal dizilişte ellerinin çok daha güçlendiğinden emin. Erdoğan ve Bahçeli 18 aydır devam eden sürecin ilk ayağını en az hasarla atlattıklarını düşünüyorlar ki kısmen de haklılar.
DUVARA ÇARPACAK
Tüm bu yaşananlara rağmen unutulmaması gereken en önemli gerçek; Suriye ve Türkiye için yazılan senaryonun hâlâ kağıt üzerinde olduğudur. Türkiye’de "çözüm" adı altında sunulan ve bölgesel bir ittifaka payanda yapılan sürecin, Cumhur İttifakı açısından iktidarda kalmanın aracı olarak kurgulandığı tam anlamıyla ifşa olmuş durumda.
Suriye’de cihatçı HTŞ’ye verilen destekle birlikte ABD ve Batı dünyasının demokrasi, insan hakları gibi kavramların koruyucusu olmadığı bir kez daha anlaşıldı. Dünya, bölge ve Türkiye yol ayrımında. Tüm insanlık emperyalist barbarlığa karşı kendini savunmak zorunda. Türkiye için de durum farklı değil. Saray rejiminden kurtulmadıkça işçi alın terinin karşılığını alamayacak. Kadınlar ve gençler için ülke güvenli olmayacak. Barış, demokrasi ve özgürlüklere ulaşılamayacak.
Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi tüm emekçilerin ortak mücadelesi ancak bu gidişi durdurabilir. Son yaşananlar da gösterdi ki rejime ve onun gelecek tasavvuruna karşı birleşik bir mücadele ertelenemez bir görev haline gelmiştir.
/././
Uzaklardaki imza kapımızdaki kriz -Güldem Atabay-
Hafta başında Paraguay’ın başkenti Asuncion’dan gelen haber, aslında bizim ekonomik geleceğimizin en kritik dönemeçlerinden biriydi. 25 yıldır süren sancılı müzakereler bitti; Avrupa Birliği (AB) ile Güney Ortak Pazarı (Mercosur) arasında dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi kuruldu. Brezilya, Arjantin, Uruguay, Paraguay ile AB, 750 milyonluk dev bir gümrük vergisiz ticaret alanı oluşturuldu. Anlaşma, dünya nüfusunun yaklaşık %10’unu kapsayan, küresel GSYH’nin yaklaşık %20’sini temsil eden devasa bir pazar yaratıyor.
İmzalanan metne, Paris İklim Anlaşması’na uyum şartı "bağlayıcı" olarak eklendi. Trump’ın yarattığı yeni dünya “düzeninin”; ya da “düzensizliğinin” bu imzaya katalizör olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Kâğıt üstünde binlerce kilometre uzağımızda atılan bu imzalar, aslında Türkiye ekonomisinin kalbine, sanayimizin en güçlü kalelerine saplanmış birer hançer gibi.
Türkiye olarak biz bu anlaşmanın tarafı değiliz. Ancak 1996’dan beri süregelen Gümrük Birliği nedeniyle doğrudan, hem de çok sert bir şekilde etkileniyoruz. Durum tam bir paradoks: Mevcut sistemde Brezilya malları AB üzerinden Türkiye’ye düşük vergilerle kolayca sızabilirken, Türk malları MERCOSUR ülkelerine girmeye çalıştığında hâlâ çok yüksek gümrük duvarlarıyla ve vergilerle karşılaşıyor; bu da ciddi bir haksız rekabet doğuruyor.
Ortaya çıkan bu tehlikeli tablo, Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği’ni bir an önce modernize etmesi ve kendi MERCOSUR serbest ticaret anlaşmasını imzalaması gerektiğini artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluk haline getirmiş durumda. Bu asimetriyi aşmak için Türkiye’nin diplomatik hamlelerini hızlandırması ve kendi anlaşmasını tamamlayarak Türk ihracatçısını bu "görünmez" ortaklığın yarattığı korumasızlıkta bırakmaması gerekiyor.
Özellikle üç dev sektörümüz büyük risk altında:
Otomotiv: İhracatımızın lokomotifi. Şimdiye kadar AB pazarında "sıfır vergi" avantajımız vardı. Artık Brezilya gibi bir dev, bu avantajı bizimle paylaşacak. Türkiye, "Yeşil Mutabakat" uyumuyla teknolojik olarak Brezilya’dan önde olsa da, bu yeni anlaşma tüm dengeleri bozuyor.
Tarım ve Gıda: Bu cephede durum daha kritik. Mercosur ülkeleri dünyanın "et ve tahıl deposu". Devasa kotalarla AB pazarına girecek bu ucuz ürünler, bizim ihracat şansımızı zorlayacağı gibi, iç piyasada da haksız rekabet yaratabilir. Avrupa’da gıda fiyatlarını aşağı çekerken bizim ihracatımızı zorlaştıracak. Üstelik onların ucuz ham maddesiyle (şeker, et, mısır) üretilen işlenmiş gıdalarla rekabet etmek zorunda kalacağız.
Tekstil: Hızımız ve AB’ye coğrafi yakınlığımız en büyük gücümüz. Ancak Brezilya bir pamuk devi. Şimdi bu avantajın yanına bir de AB pazarında gümrüksüz giriş hakkını eklediler. Hammaddeye bizden daha kolay ve ucuz erişen bir rakibin AB pazarında önü açılıyor.
Asıl Engel: Demokrasi Açığının Ekonomik Bedeli
Peki, Türkiye neden bu asimetriyi bozamıyor? Neden Gümrük Birliği bir türlü modernize edilemiyor? Cevabı AB’nin Türkiye için hazırladığı ilerleme raporlarında her sene veriliyor aslında. AB ile olan bu köhne anlaşmayı güncellemek için masaya oturduğumuzda karşımıza hep aynı duvar çıkıyor: Demokrasi ve hukuk devletindeki gerileme.
AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü, demokratik standartları ve yargı bağımsızlığını aşağı çeken politikalar, bugün ekonomimizin en büyük prangası haline geldi. AB, hukukun üstünlüğünün tartışıldığı, demokratik kurumların zayıfladığı bir ülkeyle stratejik bir güncellemeyi bekletiyor. Siyasetin yarattığı bu "güven bunalımı", doğrudan sanayicimizin, ihracatçımızın cebinden çıkıyor. Hukuk devletinden her geri adım, aslında küresel pazardaki payımızdan bir parça koparıyor.
Mercosur anlaşması da bu siyasi tıkanıklığın bize ne kadar pahalıya patladığının en somut kanıtı.
Şikâyet etmek yetmiyor, "aktif stratejist" olmak zorundayız.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için önce evimizin içini, yani hukuk sistemimizi ve demokratik standartlarımızı düzeltmeliyiz. Bu artık sadece bir siyasi tercih değil, ekonomik bir zorunluluk olarak da karşımızda. Mercosur Anlaşması bu gerçeği gözümüze sokan sadece son gelişme. Türkiye’yi bir türlü doğrudan yatırım için tercih etmeyen Arap, Batı ve uzak Asya sermayesi, yurtiçinde fabrikalarını kapatıp başka ülkelere üretime başlayan yerli sermayeli fabrikalarımız, ülkeden kaçan doktorlarımız, gençlerimiz, akademisyenlerimiz... Hepsi hukuk devleti normlarını büyük ölçüde kaybedişimizin ekonomik maliyetleri. İşsizlik, düşük ücret, yüksek enflasyon olarak hayatlarımızın tam ortasında.
Mercosur anlaşmasında Paris İklim Anlaşması’na uyumun bağlayıcı bulunması da Türkiye’de sanayi dönüşümünde izlenmesi gereken yolu bir kez daha netleştiren bir başka gelişme.
Dünya devasa bloklar halinde ayrılıp yeni ortaklıklar üzerinden birleşirken, bizim içe kapanma veya demokratik standartlardan uzaklaşma lüksümüz yok. Demokrasi sadece bir özgürlük meselesi değil; aynı zamanda ekmeğin hakkını alması ve küresel rekabette ayakta kalma meselesi Türkiye için.
Treni kaçırmamak ve insanca yaşamak için önce hukuka dönmeli, sonra geleceğin teknolojilerine ve insan sermayesine yatırım yapmalıyız.
/././
Sınır, sinir ve sosyoloji -Şükrü Aslan-
Son zamanlarda medyada sıklıkla duyduğumuz/okuduğumuz ‘Fırat’ın doğusu/batısı’ ifadesi, sadece Suriye’de yaşayan Kürtler’le değil, modern devletlerin kuruluş biçimine denk gelen kimlik sınırlarıyla da ilgilidir. Bu yüzden sadece politik değil, daha çok sosyolojik bir duruma işaret eder ve bunu anlamak, sistem politikalarının sosyolojiye olan mesafesini görmeye de imkân sağlar. Ne var ki sınırların çizilmesinde sosyolojik boyut, genellikle milliyetçi politik mülahazaların gölgesinde kalmıştır.
Modern devletlerin kuruluşu ve sınırlarını belirleme dinamikleri ‘ulus’ ya da ‘ulus olmaya çalışan’ ve genellikle dilsel özellikleriyle tarif edilen kimlikler üzerine kuruluydu. Devletlerin merkezinde ‘millet’ ve ‘dil’ olduğu için, sınırları belirlemede de hep bu dinamikler belirleyici oluyordu. Dolayısıyla ‘sınır savaşları’ aslında birer kimlik savaşlarıydı. Bir modern devlet için sınırlarını belirlemek, her şeyden önce, o sınırlar dâhilinde kimliğini kurmaya imkân veriyordu. Bu yüzden kimliğini kurma süreci, sınırları kurma söylemini de meşrulaştırıyor ve ‘düşman’a işaret eden bütün dil, sınırların içindeki nüfusun milliyetçi reflekslerini besliyordu.
Esasen ‘ulusal kahramanlık’ öyküleri de büyük ölçüde buradan çıkmıştır. Zira modern sınır tahayyüllerinin en dikkat çekici özelliği, her ulus kimliğin, kendi için hak olarak gördüğünü, öteki için görmemesi ve hatta bir tür ‘suç’ saymasıydı. Bu durum sınır çizme arayışlarını tam manasıyla bir ‘sinir harbi’ne dönüştürmüştür. Elbette bunun da nedenleri, modern sosyoloji ile modern politik tahayyüllerin iyice açılan mesafesiyle ilgilidir.
***
Böyle bir iklimde inşa edilen milliyetçi politik tahayyüller, dünyanın sosyolojik manzarasında büyük tahribatlar yaratmıştı. Onlardan birisi de, bazı dilsel/dinsel kimliklerin kendilerine ‘vatan’ aramak durumunda kalmalarıydı. Çünkü çizilen her yeni sınır, kimi kimlikler için bir tür gurur verici söyleme eşlik ederken, başkaları için yeni göç yolları anlamına geliyordu. Göç literatüründe kitlesel hareketleri vurgulamak için kullanılan ‘muhacirlik’ ve ‘mübadillik’ kavramları da bu sürecin ürünüydü. Daha kötüsü ise, ‘kenarda bırakılan sosyolojik grupların’ sadece göç etmek zorunda kalmaları değil, kendilerini kabul edebilecek bir ‘vatan’ bulma zorluklarıydı. Yani bazı kimlikler/gruplar için muhacirlik de ulaşılabilir bir imkân değildi.
Üzerinden birkaç yüzyıl geçmesine karşın, yeni sınırlar çizme arayışlarının hâlâ bitmemesi, milliyetçi politik tahayyüller ile sosyolojik sınırların uyumsuzluğundan kaynaklanmıştır. Bu uyumsuzluğun ürettiği sinir harbi devrederek bugüne gelmiştir. Dünyanın hemen her yerinde sosyolojik olguları kabul etmek yerine, tasfiyeye yönelen modern/milliyetçi tahayyüllerin ürettiği politikalar bugünkü kimlik gerilimlerinin de temel nedeni olmaya devam ediyor.
***
Gerçek şudur ki pek çok başka coğrafyada olduğu gibi, Ortadoğu’da da çizilen sınırlar da hiç bir zaman bölgenin sosyolojik manzarasına uygun olmadı. Dahası bu sınırları çizme sürecinde ilgili sosyolojik gruplar kendilerini temsil edemedi ve onlar adına kararları başka aktörler verdi. Üstelik karar vericiler, muhatap almadıkları çeşitli sosyolojik gruplar üzerinde her türlü müdahaleyi de kendilerine ‘hak’ olarak gördüler.
Sosyolojinin penceresinden baktığınızda konu gayet sade ve açıktır. Fırat’ın batısında yaşayan kimlikler için hak olan ne ise, doğusunda yaşayanlar için de odur. Esasen bütün kimliklerin, haklarıyla yaşadığı bir siyasal sistemin inşası, yine bu çoğul sosyolojik manzaranın gereğidir. 21 yüzyılda sınıfların, kültürlerin, kimliklerin ‘sinir harbi’nden çıkabilmelerinin yegâne yolu da budur. Sosyolojik sınırlara müdahale etmeyen ve sosyolojik gruplar için ortak hakları esas alan yeni bir siyaset dili, hali ve nihayet sisteminin üretilmesi bu açıdan en büyük politik ihtiyaçtır. Her ‘ulus’un kendisi için hak gördüğünü, diğerleri için de kabul ve deklare etmesi de bu ihtiyacın bir gereğidir. O zaman sınırın öte yanında bir ‘düşman’ değil, kendisi gibi bir topluluk, bir kültür, bir kimlik olduğunu ve onunla aynı sınırlar içinde yaşamanın pekâlâ mümkün, olağan ve insani olduğunu görebilecektir.
/././
Harşit Vadisi’nde çevre katliamı -Selin Nakıpoğlu-
Yine bir çevre katliamıyla karşı karşıyayız. Siyasal iktidar tarafından ülkemizde doğanın sistemli biçimde yok edilmesine alışmamız bekleniyor. Derelerin kararması, toprağın zehirlenmesi, on binlerce ağacın kesilmesi sıradanlaştırılıyor. Peki, gerçekten farkında mıyız neler olduğunun? Bunun bir ihmal değil planlı bir yıkım, açık bir çevre suçu olduğunu görüyor muyuz?
Neden bahsediyorum?
Giresun Harşit Çayı'ndaki büyük felaketten!
Giresun Doğankent’in Çatalağaç köyündeki AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait Alagöz Maden Şirketi’nin maden işletmesinden Harşit Çayı'na bırakılan maden atıkları, Doğankent İlçe Merkezi'ndeki HES Baraj Göleti'ni doldurdu. Baraj kapaklarının açılmasıyla, yıllardır biriken ve bir zehir haline gelen maden atıkları doğrudan Harşit Çayı'na salındı, oradan da Karadeniz’e ulaştı. Zehrin etkisiyle Tirebolu'ya kadar balıklar ve bütün canlılar yok oldu. Maruz kalınan ağır metaller ve kokular nedeniyle bölge suyu, toprağı ve halkın sağlığı ciddi tehdit altında. Aslancık, Dokuzkonak ve Eymür köyü çevrelerinde kokunun dayanılmaz hale geldiğini bölge halkı anlatıyor. Ama seslerini duyan yok. Bu düzende sermaye konuşur, iktidar dinler. Halkın sağlığı, toprağı, suyu ise masada hiç yok.
Harşit Vadisi’nde dereleri karartan atıklar, toprağı zehirleyen ağır metaller ve on binlerce ağacın kesilmesiyle ilerleyen planlı bir doğa yıkım. Raporlarla uyarılmış olmasına rağmen durdurulmayan, derelere, toprağa ve havaya yayılan kirlenmeyle bir vadinin yaşam koşullarını ortadan kaldıran açık bir doğa suçu. Fındık ve çay üretimiyle ayakta kalmaya çalışan yoksul halkın yaşam damarı kesiliyor. Derindere, Kuzgun, Kozan dereleriyle birlikte bütün bir ekosistem tehdit altında. İnsan hayatı bu kadar mı değersiz? Bir avuç şirket daha fazla kâr etsin diye bir bölge göz göre göre feda ediliyor. AKP’nin çevre politikası tam olarak budur. Yağma, talan ve inkâr!
∗∗∗
AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait proje nedense durdurulamıyor. Üstelik Harşit Çayı’na yıllardır zehir akıtmasıyla, dere yataklarını siyaha çevirmesiyle ve kaçak atık havuzlarıyla yılardır gündeme gelen AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait bakır madeninin genişlemesi için onay çıktı, madenin kapasitesi 20 katına çıkarılıyor. Doğanın can çekişmesine rağmen, bilime rağmen, halkın tüm itirazlarına rağmen alındı bu karar. Üretim artıyor, atık katlanıyor, risk büyüyor. Yeraltı ocağından flotasyon tesisine, kırma-elemeden atık depolamaya kadar her aşama genişletiliyor. Orman vasfındaki 1045 hektarlık alanda 158 binden fazla ağaç kesilecek. Yani sadece bugünün değil, yarının da boğazı sıkılıyor.
Bu madenin sicili zaten kabarık. ÇED süreci tamamlanmadan yapılan kaçak atık havuzları, yağışlı günlerde taşan kimyasal atıklar, ağır metal kirliliği, siyaha dönen dereler. Bunların hepsi biliniyor, belgeli. MAPEG’in 2022 tarihli raporu ortada. Aşırı yağışta atık havuzu patlar uyarısı yapılmış. Harşit Çayı ve deniz kirlenir denmiş. Ne olmuş? Hiçbir şey. Uyarılar rafa kaldırılmış, maden çalışmaya devam etmiş, şimdi de büyütülmüş.
Bu tablo bir ihmal değil, bilinçli bir tercih. AKP, her daim halk sağlığını değil rantı seçiyor. Bu şirkete de para cezaları kesilmiş ama faaliyet durdurulmamış. Zaten bu düzende ceza, şirketler için sadece bir işletme gideridir. Doğayı metaya, yaşamı kâra tahvil eden bu düzenin adı kapitalizmdir ve AKP ise bu düzenin sadık bekçisidir.
∗∗∗
Bu coğrafyanın bir de hafızası var. Harşit Vadisi, yüzyıllardır yaşayan, üreten, tutunan insanların yurdudur. Çepni Türklerinin izleriyle, tarihsel birikimiyle, kültürüyle anlam kazanmış bu topraklar, bugün maden şirketlerine peşkeş çekiliyor. Rant uğruna tarih, doğa ve insan birlikte yok ediliyor.
Mücadele çevreci bir hassasiyetle sınırlı olamaz. Bu, halkın yaşam hakkı mücadelesidir. Sermayenin sınırsız kâr hırsına karşı, toprağına, suyuna, havasına sahip çıkanların mücadelesidir. Harşit’te olan, bu ülkenin dört bir yanında yaşananın da özeti. Harşit’te zehir suya, toprağa ve havaya yayılırken sessiz kalan herkes bu suç zincirinin halkası haline gelir. Topraklarının yüzde 85'i maden arama sahası ilan edilen Giresun ve çevre illerinde yürütülen madencilik faaliyetleri, çevre sorunları, su ve iklim krizi konularında tüm ilgili kurumlarla işbirliği yapılması için geç sayılmaz.
Bu yıkım kaçınılmaz değil. AKP iktidarının, şirketlerin ve onları koruyan devlet mekanizmasının ortak eseri ve gelecek kuşakların hafızasında böyle kalır.
Bu zehri taşıyanlar bellidir ve doğa notunu düşer.
/././
BİRGÜN








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder