Uyuşturucu soruşturmasında yeni ifade ortaya çıktı: 'Maddeleri getiren Veyis Ateş'ti'
Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy, Ebru Gülan ve Mustafa Manaz'ın da tutuklandığı uyuşturucu soruşturması kapsamında Ebru Gülan'ın 20 Ocak'ta verdiği ifade ortaya çıktı.
Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy, Ebru Gülan ve Mustafa Manaz'ın da tutuklandığı uyuşturucu soruşturması kapsamında Ebru Gülan'ın 20 Ocak'ta verdiği ifade ortaya çıktı.
DHA'nın haberine göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütelen soruşturma kapsamında ifede veren Ebru Gülan, uyuşturucu madde kullandıklarını ve teminatın eski Habertürk Genel Müdürü Veyis Ateş tarafından yapıldığını söyledi: "2019’da D.Y. ve ben Mehmet’in evindeydik. Mehmet Akif’in anahtarı bende vardı. Akşam Mehmet Akif eve geldi, ‘Biraz sonra Veyis Ateş gelecek, kokoreç getirecek’ dedi. Veyis Ateş geldi, kendisiyle orada tanıştım. Çok zaman geçmeden Veyis cebinden uyuşturucu madde olduğunu söylediği maddeyi çıkardı. Ben hayatımda ilk defa uyuşturucu maddeyi orada gördüm. Orada dördümüz de uyuşturucu madde kullandık. Ertesi gün Akif’i aradım, bir daha Veyis’i görmek istemediğimi söyledim. O gün Veyis beni hareketleriyle rahatsız etmişti. Mehmet Akif ile de Veyis’in bu hareketlerinden dolayı tartıştık. Daha sonrasında Mehmet Akif yeni bir siteye taşındı, beni eve davet etti. Veyis bende travma oluşturduğu için davetlerinde beni Veyis ile bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Bu evde Veyis, ben ve Mehmet buluştuk ancak bu görüşmelerde uyuşturucu madde yoktu. Sonra pandemi dönemlerinde Mehmet beni evine davet etti. Bu buluşmalarda evde Veyis, Mehmet ve Büşra adında bir kadın ve onun kuzeni vardı. Burada da uyuşturucu madde kullandık, uyuşturucu maddeleri getiren ise Veyis’ti. Burada da ben bu kadınları tanımadığım ve Mehmet ile olan alakalarını bilmediğim için aramızda gerginlik ve kavga çıktı. Ben de bundan dolayı evden ayrılarak kendi evime gittim. Bir süre sonra tekrar buluştuk. Veyis yine uyuşturucu madde getirmişti ve biz yine uyuşturucu madde kullanmış ve vakit geçirmiştik."
'Uyuşturucuyu dışadan sipariş etmediler'
Ebru Gülan, "2020 yılı Haziran ayında Mehmet Akif beni tekrar aradı. Barışmak ve buluşmak istediğini söyledi. Ben de evine gittim. Gittiğimde evde Ahmet Göçmez, Serap S., Yağmur N., Mehmet Akif ve Kaan K. vardı. Ben gittiğimde zaten uyuşturucu madde kullanıyorlardı, ben de onlarla birlikte kullandım. 2020 yılı Ekim–Kasım ayları arasında Mehmet Akif tekrar davet etti. Evine gittiğimde Ahmet Göçmez, Serap S., Sevkiye ve Dilara Y. vardı. Ben gittiğimde orada uyuşturucu madde kullanıyorlardı, maddeyi dışarıdan sipariş etmediler. Kokain bittikten sonra Ahmet Göçmez tekrar cebinde bulunan kokainden çıkardı, onu da kullanmaya devam ettik" şeklinde konuştu.
'Ortama soktukları her kızın tepkilerini ölçüp ona göre ilerliyorlardı'
Gülan, ifadesinin devamında şöyle konuştu: "Mehmet Akif bana Ahmet ve Pınar ile birlikte uyuşturucu aldıklarını ve üçünün birlikte ilişkiye girdiklerini söylemişti. 2019 yılı 8 Mart’ta Mehmet Akif ve bir kızla birlikte Mehmet Akif’in evine üçümüz gittik. Daha sonra Mustafa Manaz da oraya geldi. Hep birlikte salonda şişe çevirmece oynadık. Oyunda daha çok cinsel içerikli ‘birbirimizin üstünü çıkar’, ‘soyun’, ‘onu öp’, ‘öpüş’ gibi şeyler yapıyorduk. Yine bu şişe çevirmece oyununu Veyis Ateş’le birlikte de oynadık. ‘Sütyenini çıkar gel’, ‘Veyis’le 3 dakika yan odada vakit geçir’ şeklinde teklifler oluyordu. Benim yakın kız arkadaşlarımın hemen hemen hepsiyle birlikte bu oyunu oynadı ve onlarla ilişkiye girmişti. Hatta alkol almadığı zamanlarda bile şişe çevirmece oyununda karşısındaki kişiye ‘5 tane shot at’ ya da ‘bir bardak viskiyi tek seferde iç’ gibi tekliflerde bulunuyordu. Kişilerin sistematik olarak ortama soktukları her kıza öncelikle şişe çevirmece oyunu oynatıp önce tepkilerini tespit edip ona göre ilerlediklerini görüyorum. Devamında da uyuşturucu madde teklif ediyorlardı. Bu olaylara tepki gösterildiği zaman hemen başka bir kadını bulup bu işleri onunla yapıyorlardı. Bu şekilde kadınlar arasında rekabet ortamı oluşturuyorlardı. Etraflarındaki kızlara kendilerini yetersiz ve uyumsuz hissettiriyorlardı. Bu olayları da normalleştiriyorlardı. Hatta ‘Bak, Pınar’la da bu işleri yaptık ve evlendik’ diyordu. Kendi evinde yaşanan ilişkileri ve olayları da telefonuyla video kaydına alıyordu. Hatta ilk gözaltına alındığımızda nezarette Buse isimli kız da ilk cinsel ilişkisini Mehmet’le yaşadığını, onu da bu şekilde manipüle ettiklerini anlatmıştı"
***
Erdoğan'ın yurttaşa reva gördüğü: Baba ve kızına elini öptürdü, 200'er lira 'harçlık' verdi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aydın'da düzenlenen törende sahneye çıkan baba ve kızına elini öptürdü, ardından ikisine de 200'er TL "harçlık" verdi.
Yurttaşların büyük bir kısmı "azami sınır" olarak belirlenen asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Açıklanan son asgari ücret, sağlıklı beslenebilme için gereken tutarın dahi yaklaşık 1750 lira altında kalırken yurttaşlara düşense yoksulluk, iş cinayetleri, borçlanma ve daha nicesi...
İktidarın yurttaşlara reva gördüğü tablo ortadayken, bunlar arasına yeni bir görüntü daha eklendi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Aydın'da "Ev Sahibi Türkiye 6973 Kura Çekimi, 1482 Konut Anahtar Teslimi, Şehir Hastanesi ve Yapımı Tamamlanan Diğer Yatırımların Toplu Açılış Töreni"ne katıldı.
Tören esanasında sahneye çıkan bir aileyle konuşan Erdoğan, önce baba ve kızına elini öptürdü, ardından onlara "harçlık" verdi.
Yurttaşa ve kızına 200'er TL veren Erdoğan'ın "Hadi hatırlı olsun" dediği duyuldu.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-01/ssstwitter.com_1769275639954.mp4
***
CBP güçleri Minneapolis'te bir kişiyi defalarca ateş ederek öldürdü.
ABD'de eylemler devam ederken, Trump'ın görevlendirdiği sınır polislerinin saldırılarına bir yenisi eklendi. CBP güçleri protestolar esnasında yaşanan şiddetin videosunu çeken kişiyi gözaltına almaya çalıştı, ardından defalarca ateş ederek öldürdü. Trump "meşru müdafaa" iddiasında bulunurken, danışmanı ise öldürülen kişiyi şimdiden "terörist" ilan etti.
ABD’nin Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis kentinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) güçleri bir operasyon sırasında aracıyla bölgeden geçen 37 yaşındaki Renee Nicole Good adlı kadını silahla başından vurarak öldürdü.
Bunun üzerine Minnesota eyaletinin yanı sıra ülke çapında da ABD’liler cinayete karşı sokağa çıktı. Ülke çapında eylemler sürerken, ICE ve ICE gibi ABD İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı federal kuruluş Gümrük ve Sınır Koruma (CBP) güçlerinin şiddet eylemleri sıkça kamuoyuna yansıdı.
Şimdi de CBP memurları, Minneapolis'te bir kişiye silahlı saldırı gerçekleştirdi. Breakthrough tarafından paylaşılan görüntülerde, Nicollet Caddesi'nde CBP memurlarının erkek bir şahsın üzerine çıkarak müdahale ettiği, ardından bir memurun silahını çekerek defalarca ateş ettiği görüldü.
Görgü tanıkları, ateş açıldıktan sonra CBP memurlarının olay yerinde dolaşarak etraftakileri filme aldığını aktardı. Saldırıdan önce ne yaşandığı ve kişinin kimliği hakkında şu an için bilgilendirilme yapılmadı.
Minnesota Valisi Tim Walz, "Federal ajanların Minneapolis'te bir kişiyi vurduğunu" doğruladı, Minneapolis Polis Şefi Brian O'Hara yaralı olarak hastaneye kaldırılan kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-01/ssstwitter.com_1769278128762.mp4
***
Şilili komünist Riquelme'yle Latin Amerika üzerine: 'Ehvenişer dayatması bir şantajdır'-Yiğit Günay-
Şili'deki devrimci mücadelenin tarihi figürlerinden, Manuel Rodríguez Yurtsever Hareketi lideri Marco Riquelme'yle Şili'yi ve Latin Amerika'yı konuştuk. Venezuela'ya yapılan saldırıdan, Şili seçimlerine ve Türkiye'de de çok tanıdık olan "ehvenişer"ciliğe uzandık.
Marco Riquelme, Şilili bir komünist. 1961 yılında, komünist bir aileye doğdu. Dedesi, ülkenin kuzeyinde, denize paralel uzanan dağların bıraktığı daracık kıyı şeridindeki Tocopilla kasabasında deniz işçisiydi. Gemilere güherçile yüklüyorlardı. Diğer adıyla potasyum nitrat, gübre ve patlayıcı yapımında kullanılan bir maddeydi.
Kasabanın ekonomisini döndüren güherçile sektörünün fabrikalarında da, malların ihraç edildiği limanlarında da çalışma koşulları çok ağırdı. Dedesi, bu koşullarda sınıf bilincine varmış, Komünist Parti’ye girmişti.
Babası da aile mesleğine girmiş, güherçile sendikasının yöneticisi olmuş komünist bir işçiydi.
Marco ve diğer iki kardeşi, bu ortamda büyüdü. Marco, henüz ilkokul çağında, partinin “öncüler”, diğer adıyla pioneros örgütlenmesine katıldı. Bunlar genelde parti üyelerinin çocuklarıydı. Birlikte oyun oynuyor, sosyalleşiyorlardı.
Komünist Parti güçlüydü. Partinin desteklediği ittifak kazanmış, Salvador Allende ülkenin başına geçmiş, kamulaştırma hamleleri başlatmıştı.
Sonra, Marco 12 yaşındayken darbe oldu. Yaklaşık 4 bin Şilili öldürüldü, komünistler çoğunluktaydı. Yaklaşık 100 bin siyasi tutuklandı. Bundan kat be kat fazlası sürgüne gitmek zorunda kaldı. Devrimci yapılar, parti dahil, yeraltına çekildi, yasadışı çalışmaya başladı.
Marco’nun ailesindeki tüm yetişkinler tutuklandı. Dedesi, 19 Ekim 1973’te, darbeci General Augusto Pinochet'nin emriyle kurulan ve ülkeyi şehir şehir dolaşarak siyasi tutukluları yargısız infaz eden özel bir askeri ölüm timi olan “Ölüm Kervanı”nın elinde kurşuna dizildi. Annesi ülke içinde zorunlu ikametle sürgüne gönderildi, şehir değiştirmek zorunda kaldı. Ailedeki herkes ya tutuklu, ya sürgün ya da kaçaktı. Ve bu durum, Marco’nun ailesine özgü değildi.
Genç Marco, aile dağılınca, Valparaiso kentine gitti. Burada babasının izini buldular, başkent Santiago’da yeraltı çalışmasındaydı. Onlar da gittiler başkente, böylece Marco’nun da yeraltında parti faaliyetleri başladı. Yaşı ufaktı henüz. Yazılamalar, kuşlamalar gibi işlere koşuyordu.
1975 ve 76 yıllarında Şili Komünist Partisi, arka arkaya iki merkez yönetimini kaybetti. Parti yöneticileri ya yakalandı ya öldürüldü, aynı akıbet, yerlerine gelenlerin de başına geldi. Buna rağmen parti faaliyeti hiç bitmedi.
1981-82 yıllarında sokak protestoları ve mitingler başladı. Halk yavaş yavaş kendinde tekrar güç buluyordu. Bu arada parti de mücadeleyi geliştirmenin yollarını arıyor, yurtdışındaki dost partilerin olanaklarını değerlendiriyordu. Bunlar içinde askeri eğitim de vardı. Zaten sürgündeki kimi Şilili komünistler, Nikaragua’daki devrimci silahlı mücadeleye katılmış, savaşıyorlardı. Kolombiya’da FARC’la, El Salvador’da FMLN’yle savaşan Şilililer vardı.
Bu arada parti, faşizmin hüküm sürdüğü ülke içinde de direniş faaliyetlerini güçlendirmeye çalışıyordu. 1983 yılında silahlı mücadele yürütmesi için, partinin önayak olmasıyla Manuel Rodríguez Yurtsever Cephesi (FPMR) kuruldu. 14 Aralık 1983’te yüksek gerilim hatları ve hidroelektrik santrallerinin havaya uçurulup ülkenin karanlığa boğulması, ülkeyi saran esas karanlığa başkaldıracak bu yeni örgütlenmenin doğumunu müjdelemişti.
Marco Riquelme, parti göreviyle önce yurtdışında askeri eğitim aldı, ardından ülkeye dönüp FPMR’de silahlı mücadeleye katıldı. Eylemler giderek yayıldı. Günde 200 silahlı eylemin yapıldığı günler yaşandı. 1986’da Pinochet’yi pusuya düşürüp öldürme girişimi, eylemlerin pik noktasıydı.
Riquelme 1988’de yakalandı. Santiago’daki cezaevinde, yoldaşlarıyla birlikte aylar süren hazırlığın ardından Ocak 1990’da 49 kişi firar ettiler. Şili tarihinin en büyük hapishane firarıydı.
Riquelme, firardan sonra yurtdışına kaçmayı reddetti. Şili’de mücadelesine devam etti. FPMR, varlığını hep sürdürdü. 2000’li yıllarda giderek bir seçim partisi haline gelen Şili Komünist Partisi’yle aralarına mesafe koydular. Bugün Manuel Rodríguez Yurtsever Hareketi'nde Marco Riquelme, genel sekreterlik görevini yürütüyor.
Marco Riquelme, İstanbul ziyareti sırasında TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'la da bir araya geldi. İki isim, siyasi değerlendirmenin yanı sıra, Okuyan'ın yakın zamanda çıkan Devrim kitabı ve şimdilerde hazırlamakta olduğu kitaba dair de istişarede bulundu.Riquelme’yle 8 Ocak günü İstanbul Taksim’de buluştuk. Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşinin ABD saldırısıyla kaçırılması hâlâ çok sıcaktı. Kıtayı, Şili’yi ve mücadeleyi konuştuk.
Bugün Latin Amerika hakkındaki her diyalog 3 Ocak'ta yaşananlarla başlamalı. Amerika Birleşik Devletleri'nin Karakas'ta gerçekleştirdiği barbarca saldırı… O gün olanları öğrendiğinizde tepkiniz ne oldu?
Amerikan emperyalizmi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yarattığı şeyi yok etti. Birtakım anlaşmalar, insan haklarına saygı, uluslararası hukuk… Tüm bu fikirler çoktandır yok ve gerçekten ne zaman var oldu bilmiyoruz.
Bir zamanlar Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkeler bir güçtü ve hukuka uymaya zorluyordu. Ama Filistin halkının uzun zamandır katledildiğini, soykırıma uğradığını bir an bile unutamayız.
Kimin savaştığından bağımsız olarak halkların yanında olmalıyız. Siyonizme ve emperyalizme karşı direnişin bazen mutlaka komünistlerden gelmediğini, halkın çocuklarından geldiğini kabul etmeliyiz.
Şu anda yaşanan durum çok vahim. Hızla adapte olmalıyız.
Latin Amerika özellikle hedefte. ABD her zaman Latin Amerika'nın kendi arka bahçesi olduğuna inandı. Monroe Doktrini… Amerikan emperyalizmi, ülkelerimizin doğal kaynaklarını; bakırı, altını, petrolü sürekli yağmaladı.
Bunda her zaman bir maske vardı. "Havuç ve sopa" politikası. İnsanları ikna etmeye yönelik bir söylemle yürütülürdü bu iş.
Bugün Amerikan emperyalizmi Şili'deki, Peru'daki, Bolivya'daki, Arjantin'deki lityumun kendisine ait olduğunu söylüyor. Şili'deki bakırın, Venezuela'daki petrolün, bir bütün olarak Küba'nın kendisine ait olduğunu söylüyor. Küba'ya inanılmaz yaptırımlar uyguluyor ama Küba halkı ve devrimi direnmeye devam ediyor.
Konuyu detaylandırmak adına… Zaten Chevron gibi bazı Amerikan şirketleri Venezuela petrol sektöründe iş yapıyordu. Yani 3 Ocak'taki olay bir stratejinin son adımıydı; "sömürmeye devam edeceğiz" değil, ABD'nin Latin Amerika ile ilişkilerinde yeni bir aşamanın ilanıydı. 3 Ocak'ta Venezuela'da olanları, Maduro ve Cilia’nın kaçırılmasını, onlarca Kübalı ve Venezuelalı’nın öldürülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu olayı kesin bir dille reddediyoruz. O gringo ülkesinin başkanları kaçırmaya, saldırı yapmaya, insanları katletmeye hakkı yok.
Ama biz düşmanın ne yaptığına, ne yapacağına bağlı kalamayız. Oraya nasıl gelindiğine, neyi eksik bıraktığımıza dair büyük bir özeleştiri de olmalı. Ama şu an en büyük dayanışmayı gösterme zamanı.
ABD Başkanı'nın Meksika, Kolombiya, Grönland ve Küba'yı tehdit etmesinden sonra önümüzdeki aylarda ne gibi adımlar göreceğiz?
Tehdit edilen bu ülkelerin düşmanla yüzleşmek için tek bir yolu var: Halklarının düşmana karşı mücadele için sokağa çıkması.
Bu "pembe devrimler" [Latin Amerika’da 2000’ler ve 2010’larda seçimle iktidara gelen sol-sosyal demokrat iktidarlara verilen isim] fikri, kapitalist devlet yapılanmasının ve emperyalizmin konuşarak, uzlaşarak, diplomasi yoluyla bir anlaşmaya varacağı fikri, halklarımızın sonu olur. Halklar buna izin vermeyecektir.
Meksika halkı, Kolombiya halkı sokağa çağrılmalı. Şili'de yaklaşık 1 milyon Venezuelalı yaşıyor. Bir kısmı kutlama yapmaya çıktı. Biz, bir grup Şilili, ilk gün Amerikan büyükelçiliği önünde bunu protesto etmek için çıktık.
Türkiye'de 3-4 Ocak'tan sonra, İspanyolca pek bilinmediği ve Türk medyası da esas olarak Batı medyasından beslendiği için, sokağa çıkan bütün Venezuelalıların yalnızca Amerikan saldırısını kutladığı propagandası yapıldı. Venezuela'daki kalabalık eylemler göz ardı edildi. Miami'de olanlar gösterildi. Kutlayanlar, genelde diasporada olanlardı. Şili'de durum nasıldı? Aynı propaganda orada da yapıldı mı?
Evet, yapıldı. Ve Şili’de, dediğim gibi, kutlama yapan Venezuelalılar da oldu.
Ama durum trajikomik. Şili'de aşırı sağcı aday José Antonio Kast kazandığında, kutlama yapmaya giden Venezuelalılar oldu. Kast aşırı sağcı bir adam ve kampanyasında söylediği şeylerden biri tüm düzensiz göçmenleri sınır dışı etmekti.
Bugün Kast'ın partisinden bir kadının, eyleme gelmiş Venezuelalılara "Şimdi sıra sizde" dediği videoyu izledim.
Evet. Çelişkiye bak; beni ülkeden atacak adamın kazanmasını kutluyorum. Gerçi 350-400 bin düzensiz göçmeni atmak yıllar sürer ve masraflıdır, yapamaz.
Ama aynısı ABD'de oldu. Maduro kaçırıldığında bir sürü Venezuelalı sokağa çıktı ve Trump'ın göçmen baskınlarını yapan ICE ekipleri geldi, Maduro'nun gidişini kutlayan düzensiz göçmenleri toplayıp sınır dışı etmek için götürdü.
Medya hegemonyası o kadar büyük ki, gerçeği insanlara ulaştırmak için çeşitli yollar bulmalıyız. Sizin gazetenizdeki gibi çabalar şu an devrimcilerin sahip olduğu en önemli girişimler. Nesnel gerçekle insanlara ulaşmalıyız.
Şili'de medya 5-7 grubun elinde ve her gün utanmadan yalan söylüyorlar.
Maduro ve Venezuela hükümetine karşı yürütülen "Güneşler Karteli" (Cartel de los Soles) kampanyası misal... Maduro'yu uyuşturucu kaçakçısı lideri gibi gösterdiler. Sonra ABD Adalet Bakanlığı aslında Güneşlerin Karteli'nin var olmadığını söyledi.
İddianameyi değiştirdiler. İlk iddianame yıllar önce hazırlandığında ABD savcıları Maduro'nun bir gün mahkemeye çıkacağını düşünmüyordu, o yüzden o gün yazılan tamamen siyasi nitelikteki belge, o efsane işlerine propaganda için işlerine yarıyordu.
3 Ocak saldırısında, oradaki Venezuela askerlerinin, İçişleri Bakanlığı'na bağlı görevlilerin ve Küba özel birliklerinin cesaretini vurgulamak çok önemli. Zor koşullara rağmen görevlerini yapmaya çalıştılar ve düşmanla yüzleşmeye karar veren 32 Kübalı ve onlarca Venezuelalı asker yaşamını yitirdi.
Bu insanlarda, halklarımızın çocuklarında, işçi sınıfında bir onur ve haysiyet var. En zor koşullarda ortaya çıkıyor bu değerler hep.
Kişisel olarak bu kayıplar hâlâ canımı yakıyor. ABD'de belki sınıf bilincinden bahsetmek zor ama kitle hareketleri hızlanıyor. Dün gece Minneapolis'te ICE ajanları bir kadını öldürdü. Yalnızca göçmenlik meselesi de değil, başka başlıklarda da ABD içinde hem bir sınıf mücadelesi hem de iktidar içi kavga var. ABD’de kitlesel tepkilerin büyümesi olasılığını nasıl görüyorsunuz?
Kapitalizmde, özellikle bu emperyal ülkelerde, kriz ve çürüme her zaman vardır. Kapitalizmin krizi bir gerçek.
Ama bu kriz, halklara çözüm sunmadığı için değil. Kapitalizm zaten halklara çözüm sunmak için değil, sermaye biriktirmek için var.
Olan bitenler çürüme sürecinin bir parçası ama bazı “komünistlerin” düşündüğü gibi "er ya da geç çökecek nasılsa" diye bekleyemeyiz. Çökmesi için, kapitalizmi ve emperyalizmi yok etmek için mücadele etmeliyiz. Yoksa hepimiz çoktandır oturup beklerdik.
Bugün halklara vurulan bu darbe, başka ülkelerin zenginliklerine açıkça söyleyerek çökme fikri, bu "pembe dalgacılık" fikriyle çok alakalı. Bize "insancıl kapitalizm"i dayatmaya çalışanların suç ortaklığı var.
Şili'ye doğru geçelim. Yakın zamanda seçimleriniz oldu, sağcı Kast kazandı. Şili'deki durumu, özellikle seçim sonuçlarını ve bundan sonra Şili halkını nelerin beklediğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şili'de uzun zamandır, kararlılığını yitirmiş, tereddütlü devrimci kesimlere "ehvenişer" dayatması yapılıyor. Bu bir tür şantajdır. "Onlara oy vermeyin çünkü onlar kötü. Bize verin, biz biraz daha iyiyiz." Asla "Bize oy verin çünkü biz bu düzeni değiştirmek istiyoruz" denmiyor.
Ehvenişer neyi sağladı? Sürekli bir iktidar değişimini… Şili’de bir dönem sosyal demokrasi, bir dönem muhafazakar sağ kazanıyor. Aynı döngü tekrar ediyor, bir dönem sosyal demokrasi, bir dönem muhafazakar sağ…
Şimdi iktidara Kast, aslında bugüne dek yapılandan çok ötesini yapamayacak. Belki "izin bürokrasisi" dedikleri şeyi hızlandırır, çevreye daha az önem verir, bazı baskıları artırır... Ama büyük sermayenin özgürlüklerle pek ilgisi yoktur, onların derdi sömürülecek kölelere sahip olmak ve zenginlik biriktirmektir.
Şili'de özelleştirilecek pek bir şey kalmadı. Belki CODELCO (Bakır Kurumu). Ama bir zamanlar yüzde 100'ü millileştirilen bakırın bugün devlet elindeki payı zaten %27 civarında. Çeşitli dalaverelerle parça parça özelleştirildi şimdiye dek.
Lityum ve diğer zenginlikler özel sektörün elinde. Yollar, hizmetler, elektrik, su, gaz, metro hariç tüm ulaşım özel sektörde.
Ormanların sahipleri özel şirketler; [Şili’nin yerli halkı] Mapuche topraklarına kadar girdiler, oraları kan ve ateşle ele geçirdiler.
Tüm denizin kullanım hakkının sahipleri 7 aile.
Yeni bir Milei fenomeniyle tanışmayacağız yani?
Arjantin'de Milei iktidarının durumu daha farklı çünkü orada hâlâ kamusal alanlar ve değerler var, ama Şili'de özelleştirilecek ne kaldı ki?
Bu liberalizm devleti daha kırılgan hale getirmek istiyor ama sadece bu adamlar işlerini finanse edebildiği sürece. Milei “Merkez Bankası'nı kapatacağım” dedi ama hâlâ duruyor banka yerinde, çünkü makroekonominin bir yerde durması işine geliyor.
Geriletici yasalar açısından, Mart'ta süresi bitecek olan [Şili’nin mevcut devlet başkanı] Boric hükümeti zaten hepsini çıkardı. Şili Komünist Partisi ve Geniş Cephe ittifakı da bunları yapan hükümetin parçasıydı.
Pinochet'nin muhaliflere karşı çıkardığı ve kimsenin kullanmaya yanaşmadığı [1984 yılından kalma] 18.314 sayılı Terörle Mücadele Yasası yeniden düzenlendi. Ve Boric hükümeti bunu epey kullandı.
Protesto edenlere, yaşayacak, barınacak yer işgal edenlere karşı yasalar çıkarıldı.
40 saat yasası... "Ultra işgücü esnekliği" diyoruz biz buna. Şili'nin zenginleri, Üretim ve Ticaret Konfederasyonu [Şili’nin TÜSİAD’ı] bunu ayakta alkışladı. Çünkü düşük gelirli birinin çalışma saatini azaltırsanız, ailesini geçindirmek için başka bir iş arayacaktır. Bu da büyük işverenler için esneklik demektir.
Yani bu yeni gelecek hükümetin manevra alanı ne? Hiç.
Bize Jeannette Jara'ya [mevcut Çalışma Bakanı ve seçimi kaybeden “sol” aday] oy vermemiz gerektiği söylendi. Biz Manuel Rodríguez Vatansever Hareketi olarak seçimlere katılmıyoruz. Eğer halk mücadelesini ilerletecek koşullar oluşursa düşünürüz ama şu an böyle bir olasılık yok.
Bizi Kast ile korkutmaya çalıştılar. Biz devrimciler, komünistler şunu söylüyoruz: Diktatörlük bizi korkutamadı, binlerce kişiyi öldürmesine, yüz binlercesini sürgün etmesine, hapsetmesine ve işkence etmesine rağmen. Şimdi çıkan bu adam bizi hiç korkutamaz. Sokaklarda olmaya, dayanışmaya ve gerekli halk gücünü inşa etmeye devam edeceğiz. Beyaz Saray'daki diğer adam için de aynısı geçerli.
Birlik bir fetiş değildir. Hedefleri olmalı. Amacımız toplumları değiştirmek. Emperyalizmin ve siyonist uşaklarının bu acımasız saldırısına karşı durmak için Latin Amerika, Avrupa ve dünya çapında örgütlenmek zorundayız.
/././
Tutmayacak dualar -Aydemir Güler-
Oysa son çeyrek yüzyıl, Türkiye’nin dokularına bu giysinin uymayacağının kanıtı olarak da okunabilir. Yıkıyorlar, ama yerine bir yapı kuramıyorlar. Gerici dualar tutmayacak. Bir hesaplaşmaya gidiyoruz. Suriye’deki dönemeç hesaplaşmaya yaklaştığımızın işaretidir. Türkiye’ye yakışan, bir emekçi cumhuriyetidir.
Geçen hafta açıklık kazanan şeylerden biri de, Suriye’de 2024 Aralık’ında gerçekleşen iktidar değişikliğinin pek az anlaşıldığıdır. Konu HTŞ’nin yönetmek için ehliyet sahibi olup olmadığı üstünden tartışıldı. Emperyalizmin arkadan ittirmesiyle Şam’ı teslim alan çete “bu işi beceremeyecekti” ve dolayısıyla Suriye’de “maç” devam edecekti…
Kimileri Baas’ın bittiğine inanamadı. Laik kesimlerin direncinin aşılamayacağını düşünenler oldu. ABD Ortadoğu’ya olan ilgisini azaltacağını ilan etmemiş miydi? Gün gelir, o sıra geri çekilen Rusya bile, pragmatik ve oportünist HTŞ ile iş tutabilirdi. Kürt hareketine baktığında cihatçılığı dengeleyecek bir faktör gören de oldu, Kürt ulusunun altın çağı olarak “demokratik entegrasyonun” Rojava’dan start alacağına inananlar da…
Oysa Suriye’de bir tarihsel dönem kapandı. Artık eski anlamda bir Suriye, bildiğimiz merkezi iktidar, ulusal devlet, kendince meşru ve hukuksal egemenlik mekanizmaları falan olmayacaktı. Bağımsız, modern, laik Suriye bitmiş oluyordu. Öyle ki, Suriye’nin “bundan sonra ne olacağı” yanlış sorudur. Ülkenin sadece adı kaldı!
Emperyalizmin tesis ettiği egemenlik de karakter değiştirdi. El koydukları ülkede tek ve bütünlüklü bir işbirlikçi iktidar tesis edilemez, çünkü, tekrar edeyim, artık öyle bir ülke yok…
2024 Aralık’ında olup biten, bu kadar radikal ve sert bir gelişmedir. Suriye denen coğrafyanın normali, belli başlıları İsrail, HTŞ ve PYD olan, ama sayısız orta ve küçük boy aktöre sahne alma şansı sunan bir kaostur. Emperyalizmin sorun çözme, model üretme gibi “kurucu” eylemler için ne niyeti ne yeteneği vardır.
Yeri gelmişken; işlerin böyle bir zemine akması ise sürpriz sayılmaz. Leninist analiz yüz yılı aşkın süre önce emperyalizmde yıkıcılığın esas olduğunu saptamıştı. 21.yüzyılda emperyalizm, işçi sınıfının ve sosyalizmin frenleyici etkisinden özgürleştiğinde, mantıksal sonuçlarına yürüdü. Bu sonuçlar Irak, Libya, Afganistan gibi, bir zamanların modernleşme yolundaki (yani aşiretlere dayalı, feodal yapıların aşılmaya başladığı) ülkelerinden geriye, bütünlüklü yapıların kalmamasından anlaşılmış olmalıydı.
Ne var ki, Ankara Suriye’nin ulusal birliğinden dem vurmayı sürdürüyor… Bahçeli’nin ilan ettiği manifesto bunu formüle ediyor. Türkiye’nin parçası olduğu operasyonun ABD ve İsrail çizgisi ile uyumlu olması bu teze güç katmaz. Zira emperyalizm ve ona eklemlenmiş durumdaki Siyonizmin, dile getirilmese de stratejik yöneliminin adı kaostur.
AKP-MHP, Suriye’nin birlik ve bütünlüğünün hem yıkıcısı, hem duacısı durumunda. Bu duanın, yani birleşik, üniter bir devlet savunusunun HTŞ’de yankılanması ise normal. Ankara da, Şam da, Suriye’nin “birlik ve bütünlüğünden” yana çıkarlara sahip olabilir. HTŞ iktidarını sağlamlaştırmanın, AKP ise kontrol edemeyeceği etkilere karşı kendini korumanın peşinde…
Ama tutmayacak duaya âmin demelerinin kıymeti yok. Şeriatçı HTŞ’nin Suriye’yi yönetebilmesinin, PYD’nin bunun içinde erimesinin veya biat etmesinin, dağılan Suriye’nin merkezi bir yapıda bir arada tutulmasının gerçekliği olamaz. Bunun için yurttaşlık hukuku lazım. Cihatçı çeteden çıkmaz bu…
Daha tuhafı ise, güney komşusu için birlik-bütünlük vurgusu yapan AKP-MHP’nin Türkiye’yi Osmanlı modeline döndürme tutkusu. Bu hedef çoktan ilan edildi: Millet sistemi, din kardeşliği, ümmetçilik, Cumhuriyet düşmanlığı…
Suriye’ye bütünlük, Türkiye’ye parçalılık. Suriye’ye yurttaşlık, Türkiye’ye cemaatçilik!
Oysa son çeyrek yüzyıl, Türkiye’nin dokularına bu giysinin uymayacağının kanıtı olarak da okunabilir. Yıkıyorlar, ama yerine bir yapı kuramıyorlar. Gerici dualar tutmayacak. Bir hesaplaşmaya gidiyoruz. Suriye’deki dönemeç hesaplaşmaya yaklaştığımızın işaretidir. Türkiye’ye yakışan, bir emekçi cumhuriyetidir.
/././
Suriye’de emperyalizmin tek ortağı mı vardı?-Berkay Kemal Önoğlu-
Emperyalizm kavramını görmezden gelen bir emek siyaseti nasıl sınıfta kalmaya mahkûmsa; eşitlik fikrinden kopuk ve olayları at gözlüğünden izlemeyi sürdüren “bağımsızlıkçılar” da her seferinde kandırılmış durumuna düşmekten kendilerini alıkoyamayazlar.
23 yıldır yüzünü ne yana dönse arka çıkanı eksik olmadı. Yandaşı, şakşakçısı değişti kendi olduğu yerde kaldı. Dostları düşman, düşmanları dost oldu, "kandırıldık" dedi, hiç hesap vermedi. Doğrusu ne ala memleketimiz var şu AKP için. Herkes bir sınav veriyor, kendisi olduğu gibi cevap anahtarından geçiriyor…
Sınav 1: Laik bir toplumsal yaşam isteyeceksiniz. Kamusal alanların dinsel referanslarla belirlenmesine karşı çıkacaksınız. Siyasetin din tüccarlarından arındırılmasını savunacaksınız. Bilimsel eğitimden, aydınlanma değerlerinden yana olduğunuzu söyleyeceksiniz.
Sonra o aydınlanma değerlerinin yegane savunucusu olabilecek geniş halk kitlelerini makarna-kömür edebiyatıyla aşağılayacaksınız. Bu değerleri topluma götürmek, onlara mâl etmek yerine dinci gericiliğin pençesindeki yoksulları düşman belleyeceksiniz. Yetmezmiş gibi, oy hesabı ile siz de sağcılaşacak, tarikatlara şirin görünmeye çalışacak, dini kullanmaya kalkacaksınız. Laik cumhuriyeti kemiren, halkı kör bırakmaktan nemalanan asıl düşmanı pas geçeceksiniz. TÜSİAD sermayesinden çağdaşlık bekleyeceksiniz…
Kaldınız!
Sınav 2: Emekten yanayım, halkçıyım diyeceksiniz. Yıllarca soldan ödünç aldığınız kavramlarla konuşacaksınız. Sosyalist geçinecek, emek sermaye çelişkisinden dem vuracaksınız. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, mangalda kül bırakmayacaksınız…
Sonra çıkıp her sene onların katillerini rahmet ve minnetle “yad edenlere” can suyu taşıyacaksınız. Kiminiz yoksulların partisi AKP deyip iktidara alkış tutacak, gemisini yüzdürecek. Kiminiz ülkenizdeki sınıf iktidarını perdeleyen her türlü politikaya, söyleme payandalık edecek. İçeride güya sınıf mücadelesinden taraf olup yıllarca işinize gelmediği için emperyalizm kavramını lügattan çıkaracaksınız.
Kaldınız!
Sınav 3: Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği kırmızı çizginiz olacak. Halkımızın huzurlu ve güven içinde yaşamasını arzu edeceksiniz. Siyasi, iktisadi, askeri her türlü dış müdahaleye karşı olacaksınız. Emperyalist planlara karşı güya uyanık olacak, Türkiye’nin uluslararası tekellerin oyuncağı haline gelmesine itiraz edeceksiniz. Halkımızın geleceğiyle kumar oynanmasına karşı ses çıkaracaksınız.
Sonra en büyük emperyalist vesayet aracı NATO’ya üyeliği sorgulamayacaksınız. Türkiye’deki ABD üslerini dert etmeyeceksiniz. Yıllarca Türkiye’ye dönük dış müdahalenin merkezi haline gelmiş örgütü güvenliğimizin garantisi sayacaksınız. Kendi ülkenizde emperyalizmin düşmanı, başka ülkelerde ise yandaşı konumuna sürükleneceksiniz. Türkiye’nin de fırsatını bulunca başka ülkelere müdahil olmasında beis görmeyeceksiniz. Sınırların belirsizleşmesine, gevşemesine sessiz kalacak ya da siz geçince, size kimse geçmeyecek sanacaksınız...
Kaldınız!
Ne çabuk sineye çekenler oldu değil mi?
Türkiye’nin cihatçı bir kukla iktidarla sınır komşusu hâline getirilmesini,
Yeni-Osmanlıcı dönüşümün toplum yapısında yarattığı, yaratacağı korkunç tahribatı,
Sürecin baştan beri açıkça görülebilen cumhuriyet düşmanı karakterini…
Daha da ileri gidenler oldu. Suriye’de ve bölgede işleyen ABD, İngiltere, İsrail projesi unutuldu. ABD’nin yalnız bir vekili varmış ve o gidince ABD de bölgeden çekilmiş gibi masallar anlatanlar çıktı. Tehditin aşıldığını söylediler, en büyük tehlike içimizde değilmiş, bizzat bizim başımıza vekil tayin edilmemiş gibi!
Görünen o ki AKP, tutarsız ve analitik düşünme becerisinden yoksun kesimler üzerindeki yanıltıcı etkisini, göz boyama ve ikna etme becerilerini belli oranda muhafaza etmeyi sürdürüyor. Bu kesimler hâlâ şunu kavrayabilmiş değiller: Emperyalizm kavramını görmezden gelen bir emek siyaseti nasıl sınıfta kalmaya mahkûmsa; aydınlanma değerlerini halka yaymayı hedeflemeyen laik kesimler nasıl tutunamayacak ve örgütlenemeyecekse; eşitlik fikrinden kopuk ve olayları at gözlüğünden izlemeyi sürdüren “bağımsızlıkçılar” da her seferinde kandırılmış durumuna düşmekten kendilerini alıkoyamayazlar.
Cumhuriyetçilerin sınavıdır. Türkiye’de laik kalarak, Suriye’de cihatçılara destek olunamaz, diyor TKP. Türkiye’de laikliği unutup, Suriye’nin modern yüzü olmaya soyunulamayacağı gibi…
Tekrar tekrar kandırılmamak için tutarlılık göstermek bir tercih değil, zorunluluk. Cumhuriyetçi direnç ancak böyle oluşacak, Türkiye’nin geleceğine böyle yön verecek. Neyse ki tutarlılık sınavından herkes sınıfta kalmıyor.
/././
Bugün insanlık için en değerli şey: Sermayeden bağımsızlık -Erhan Nalçacı-
Her zaman sermayeye bulaşık bir hareketin içinde emperyalist ülkelerin delegasyonları bulunur, adeta kuraldır bu.
Trump Grönland’a kadar bütün Kuzey Amerika’yı ABD bayrağı ile boyayıp önünde poz verirken, Grönland’ı savunmak için Almanya 13 asker gönderip, %25 ek gümrük tarifesini duyunca bu askeri gücü geri çekerken, ABD’de polis mi asker mi olduğu belli olmayan kolluk güçleri sokaklarda insanları kovalarken, Gazze’de katledilen 70 bin insanın kemikleri üzerine lüks konutlar dikip satmak için bir barış kurulu oluşturulurken, bu kurulun başına Irak’taki kitlesel imha silahları yalınıyla ünlü nitelikli dolandırıcı Blair getirilirken…
Yani dünya bu kadar aklını ve vicdanını yitirmişken, insanlık için en değerli şeyin sermayeden bağımsız bir siyasi özne olduğunu anlıyoruz.
Bağımsız bir siyasi program,
Bağımsız bir örgüt,
Bağımsız ittifak ilişkileri.
Bir direnç örebilmek, toplumu akılla donatabilmek ve sermayeden insanlığın kurtarılabilmek için.
Bu konuda ibret verici hikâyeler var: Biz bunlardan birini ele alalım
Venezuela’da sermayeden bağımsız olmak
Chavez’in liderliğini yaptığı Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi 1998’de yönetime geldi, Chavez Devlet Başkanı oldu.
2002’de ABD ve işbirlikçilerinin darbesi ile kısa süreli olarak gözaltına alındı, ancak halkın örgütlülüğü ve ordunun desteği ile darbe püskürtüldü ve yeniden görev başına geldi. Tesadüfen bir belgesel için orada bulunan İrlandalı film ekibi bütün olaylara şahit oldu. Bir süre sonra yayınladıkları Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak belgeseli ABD emperyalizminin alçaklık düzeyi ve manipülasyon yeteneğini anlamak için çok önemli hale geldi.
2005 yılında Venezuela’da Dünya Gençlik Konferansı toplandı. Çeşitli ülkelerden on yedi bin gencin katıldığı açılış töreninde kırmızı ceketi üzerinde yerli kolyesi ile Chavez’in bir gencin kortejden fırlayıp getirdiği TKP bayrağını sanki birliğinin sancağını öper gibi zarafetle öptüğünü gördü bu gözler. Ve bu kulaklar askerlerin “biz de devrimciyiz yoldaş” dediklerini duydu.
Dünyanın içinden geçtiği o karanlık dönemde Chavez Venezuela’sı bir yıldız gibi parladı bir dönem.
Ancak çok geçmeden bu hareketin sermayeden bağımsız olmadığını kavrayacaktık.
Neyi savunuyordu Chavez hareketi?
ABD’den bağımsızlığa dayanan bir anti-emperyalizm,
Latin Amerika halklarının birliği,
Anayasal temelli demokrasi,
Sınırlı bir devletleştirme,
Olağan üstü derecede yoksullaşmış halkın yaralarının sarılması.
21. yüzyılın sosyalizmi söylemi altında bu program yürütülüyordu.
Bu programın sermayeden bağımsız olmadığını nereden anladık?
Öncelikle tam bir devletleştirme olmadı ve Venezuela’nın komprador sermayesine yüceltilen Anayasa doğrultusunda medyasını, siyasi partilerini, emperyalizmle bağlarını ve ülke içindeki gerici ittifaklarını korumalarına izin verildi.
Oysa program sermayeden bağımsızlaşmış işçi sınıfının siyasetine ait olsaydı, sermayenin önünde sonunda karşı devrime dönüşecek siyasi faaliyetine ve bunu besleyen sermaye birikimine izin verilmezdi.
İkinci olarak ittifak ilişkileri bize gerçeği gösterdi. Farklı partilerin koalisyonundan oluşan harekete Venezuela Komünist Partisi’nin (VKP) katılması için çok baskı yapıldı. VKP halkçı reform ve devletleştirmeleri dışardan desteklediği halde kendini dünyaca çok heyecan duyulan harekete kaptırmadı. Son yıllarda kapatılma tehlikesiyle karşılaşsa bile bağımsız varlığını korudu.
Şimdi gelinen duruma bakalım.
Venezuela ABD tarafından donanma ile ablukaya alındı ve 3 Ocak 2026’te alçakça bir baskınla Devlet Başkanı Maduro ve eşi birçok askerin ve sivilin öldüğü bir operasyonla ABD’ye kaçırıldı ve bir sirk çadırına benzer bir duruşmada yargılanmaya başlandı.
5 Ocak’ta Devlet Başkan yardımcısı Delcy Rodriguez geçici Devlet Başkanı olarak seçildi ve Maduro’ya bağlılığını ilan etti.
Kısa bir süre sonra Rodriguez Karakas’ta CIA Başkanı ile buluştu. Adı lazım değil CIA Başkanı ekonomik istikrar, istihbarat alanında işbirliği, uyuşturucu kaçakçılığına karşı önlem gibi konuları konuştuklarını bildirdi.
Sanki bu haydut devlet Venezuela’ya her türlü kötülüğü yapmamış, insanlarını öldürmemiş, Devlet Başkanını alçakça kaçırmamış da normal bir ülkeler arası diplomatik görüşme yapılıyordu. Aslında CIA Başkanı’nın (kokuyu alsaydı gelmezdi tabi Karakas’a) hemen tutuklanması gerekirdi.
Sonra Venezuela hükümeti ABD ajanlarının da içinde bulunduğu siyasi mahkûmları serbest bırakmaya başladı.
Ve ABD’ye 500 milyon dolarlık petrol sattılar, bununla övündüler.
Trump Nobel Ödülü verilen ajanı tercih etmediğini, Rodriguez ile birlikte Venezuela’yı yöneteceklerini söyledi.
Şimdi ABD petrol şirketlerini Venezuela’ya yatırım için teşvik ediyorlar ve güvenlikleri için paralı asker şirketlerini görevlendirmeyi planlıyorlar.
Rodriguez’in daha önceden ABD ile görüştüğüne ilişkin haberler çıktı. Kesinleşmediği için bir şey diyemiyoruz.
Her zaman sermayeye bulaşık bir hareketin içinde emperyalist ülkelerin delegasyonları bulunur, adeta kuraldır bu.
ABD Rodriguez için “ılımlı” diyor. Her zaman sermayeye bulaşık partilerin içinde kanatlar olur, homojen bir duruş sergileyemezler.
Ve sermayeden bağımsız siyasi özne olarak bugünleri gören ve kendini korumayı başaran VKP sordu: “Nasıl CIA Başkanıyla görüşürsünüz?”
Bu soru önemli, çünkü ülkenin kurtuluşu bu soruyla başlar.
TKP Cumhuriyet tarihi boyunca Cumhuriyet Devrimi’nin en parlak ve coşkulu olduğu dönemde bile bağımsızlığını korudu.
Ve şimdi soruyor: “Ne diye Suriye’ye seviniyorsunuz, ABD işbirlikçisi bir şeriatçı devlet kuruldu diye mi?”
Türkiye’nin kurtuluşunun sermayeden bağımsız bir siyasi özne tarafından nasıl tanımlandığını ve hangi soruların sorulduğuna tanıklık etmek için 1 Şubat’taki Ankara’daki toplantıya gelin:
Dalgaları karşılayan gemiler gibi, TKP meydan okuyor!
/././
Suriye dersleri-I Ulusalcılar, seküler milliyetçiler ve Cumhuriyetçiler -Cangül Örnek-
ABD’nin kendisi adına iş görecek seküler vekilin yerine cihatçı vekili geçirmesini, bu sırada Suriye’de İsrail’e önemli ödünler verilmesini, bölgede yeni bir savaş olasılığının yükselmesini, bu esnada AKP’nin ümmetçi dış politikasının yol almasını ve sınırlarımızın cihatçılar için daha güvenli rotalara dönüştürülmesini, Cumhuriyet için ve halk için tehlike olarak görüyorum.
Son bir haftada Suriye’de yaşanan gelişmelerin Türkiye için de Türkiye’deki farklı siyasal aktörler için de bir siyasal kırılma momentine işaret ettiğine kuşku yok.
Kırılma anları aynı zamanda muhasebe ve tartışma anlarıdır.
Muhasebenin büyüğünü Kürt hareketinin ve bu hareketle ittifak kuran sol yapıların yapması gerektiği kesin. DEM parti öncülüğünde bir dizi sol partinin Suriye’deki son gelişmeler üzerine kaleme aldıkları ortak bildiride ABD’nin bahsi geçmemiş olsa da, bu muhasebenin ana konusunu Suriye’deki rejim değişikliği sürecinde ABD’ye verilen desteğin sorgulanması oluşturmalı. Bu konuyu deşmeyi şimdilik erteleyelim.
Görünen o ki, Suriye başlığında siyasi tutumun ne olması gerektiğini ve bizi neyin beklediğini tartışmaya her kesimin ihtiyacı var.
Bu yazıda bu amaçla Cumhuriyetçi kesimlerde kafa karışıklığına yol açan ulusalcı/seküler milliyetçi tutumlara odaklanacağım.
Ulusalcılık ile seküler milliyetçi kesimlerin bu başlıkta bazı vurgu farklarına rağmen siyasi olarak ortak bir noktada buluşabildiklerini gözlemliyoruz. Üstelik bu gruplar arasında siyasal ve ideolojik geçişkenlik de çok yüksek.
Yine de şu tespiti yaparak başlayabiliriz diye düşünüyorum: Ulusalcılık kavramı, siyasete öncelikle dış dinamikler üzerinden bakan bir hattı tarif edegeldi. Siyaseti dünyadaki güç ilişkileri ve jeopolitik gelişmeler üzerinden okuyan ve kendini buradaki çekişmelerde taraf olarak konumlandıran bir siyasal hattan bahsediyoruz. Bu hat, Türkiye’de büyük ölçüde anti-Amerikan ya da genel olarak Batı karşıtı olarak bilinse de aslında tam olarak böyle değil. Tarihten de örnek verebilirim ancak şimdilik Suriye’deki gelişmeler üzerinden neden öyle olmadığını örnekleyebileceğimizi düşünüyorum.
Siyasi olarak önemi sınırlı bir kesim olsa da, bize bu hattın bir karikatürünü sunması bakımından Vatan Partisi ve lideri Doğu Perinçek’in son gelişmeler karşısındaki tutumuna bakabiliriz. Perinçek’e göre Suriye’de HTŞ yönetiminin SDG’ye vurduğu darbe, aslında Türkiye’nin vurduğu bir darbedir ve emperyalizmin bölgesel çıkarlarının tamamen aleyhinedir. Halbuki, hakikat bu söylemin yanından bile geçmiyor. Suriye’deki gelişmeler ABD ve İsrail’in kontrolü ve izniyle gerçekleştiği gibi, bundan sonraki süreçte de onların bölge politikalarına hizmet edecek çerçevede planlanmıştır. Açıkça ABD gözetiminde yapılan bir planı, anti-Amerikan olarak yansıtmak nasıl mümkün oluyor, onu bilmiyoruz. Pragmatizm ve çarpıtmadan ibaret bir siyasi duruş söz konusuyken bu soruya yanıt aramanın anlamlı olduğunu düşünmüyorum.
Ulusalcılık ile seküler milliyetçilik arasında gidip gelen bir kesim ise, yaşananları anti-Amerikancılığın kazanması olarak değil, PKK’nın kaybetmesi olarak resmederek, sadece bu nedenle gelişmeleri tamamen olumlu buluyor. Çoğunluğunu tarih bilgisi ve teorik donanımı zayıf emekli askerlerin ve uluslararası ilişkiler uzmanı olarak geçinen kişilerin oluşturduğu bu kesim, son gelişmeleri çözümlerken ABD ve İsrail’in bölgede ve Suriye’de kazandığı gücü konu dışı bırakıyor ve gelinen noktayı olumluyor. Bunlara göre SDG kaybetmişse, Türkiye sadece kazanmış olabilir.
Bu grup, Türkiye’nin içine sokulduğu siyasi, ideolojik ve sosyal dönüşümden hiç bahsetmeyerek ve haritalardaki renk değişimini tek hakikat sayarak yorum yapıyor. Bunlara göre “terörsüz ve istikrarlı Suriye” HTŞ’nin son kazanımları ile inşa edilebilecek, böylece Türkiye de rahat bir nefes alarak yoluna devam edebilecek. Aralarında fiili bir sınır kalmayan iki komşu olarak Türkiye-Suriye ilişkisinin, örneğin bir Türkiye-Ürdün ilişkisi olamayacağını, bu ilişkinin Türkiye’yi de dönüştürdüğünü ve dönüştüreceğini görmezden gelmeyi tercih ediyorlar.
Bu noktada küçük bir kuramsal ekleme yapmam lazım. Bu kesimin milliyetçiliği ile Cumhuriyet uluslaşmasının önemli bir başlıkta ayrıştığını görüyoruz. Cumhuriyet’in ulusçu politikalarının tarihimiz boyunca pek çok sorun yarattığı biliniyor ancak şu anda konumuz o değil. Bu aşamada unutulmaması gereken bir hakikat, laikliğin Türkiye’de uluslaşmanın inşa edici gücü olduğudur. Yurttaşlık fikri doğrudan buradan beslenir. Ümmet anlayışından kopuşta, eşit yurttaşlığın ve ulusal egemenliğin inşa edilmesinde laikliğin üstlendiği kurucu rolü önemsemeyen her politika bize büyük bedeller ödetti, ödetiyor. Bu kesimler ise AKP iktidarının Suriye politikasıyla da beslenen bu ümmetçi yönelimi önemsizleştirecek şekilde, gelişmeleri sadece terör soruna odaklamayı tercih ediyorlar.
Dahası, seküler milliyetçiler olarak adlandırılan ağırlıklı olarak gençler arasında etkili bazı kesimlerde gözlemlediğimiz Osmanlıcı-emperyal eğilimler de, özellikle bu kesimin kanaat önderi olarak ortaya çıkan isimlerin yönlendirmesiyle olası bir İran müdahalesinde müdahalenin “Türkçülük” adına desteklenmesini kolaylaştırabilir. Bu yöndeki propagandaya İran’daki son gösteriler sırasında tanık olduk. Cumhuriyetçilikle uzaktan yakından alakası olmayan pan-Türkçülük ile Osmanlıcı fetihçilik arasında salınan bu kesimlerin yönlendirilmeye açık olduklarını vurgulamak lazım. Mustafa Kemal’e yaptıkları referanslara rağmen onun ulus-devletçiliğini reddedecek şekilde Lozan’ı aşma hevesleri, tıpkı benzer grupların II. Dünya Savaşı’nda yaptıkları gibi onları emperyalist güçlerin planları için kullanışlı hale getirebilir. En azından Türkiye toplumu içinde kafa karışıklığını hakim kılmak üzere... Suriye gündeminde bu kafa karışıklığının oluşmasında şimdiden pay sahibi oldular.
Bir üçüncü grubu “12 Eylül Atatürkçüsü” olarak anmayı tercih ediyorum. Tabii ki bu grupları birbirinden tam anlamıyla ayrıştırmak mümkün değil. Ancak topluma verdikleri mesajlar üzerinden öne çıkan bazı kimliklerden bahsedebiliriz. Önce bilmeyenler için 12 Eylül Atatürkçülerini kısaca tanıtayım. Bu grup, Kemalizmin sol yorumuna nefret besleyen, halkçı değil devletçi, 12 Eylül yönetiminin ABD’ciliğini ve İslamcılara açtığı alanı sorun etmeyen ancak buna rağmen Atatürk’ün izinde olduğunu iddia eden kesimlerden oluşuyordu. Bugünkü Türkiye’nin mimarları olarak Türk-İslamcılara vurgu yapılsa da bu Atatürkçülerin de Cumhuriyet’in kazanımlarının yok edilmesinde en az onlar kadar payı olduğunu belirteyim.
12 Eylül Atatürkçülüğü rozetini bugün en iyi taşıyan kişilerin başında Yılmaz Özdil geliyor. Özdil’in Sözcü TV’de Suriye’deki gelişmeler üzerine yaptığı yorumda, AKP iktidarının dışişleri bakanı, MİT müsteşarı ve genel kurmay başkanına yönelik övgüleri ve bunlara Suriye’deki HTŞ başarısı nedeniyle madalya verilebileceğini söylemesi, yeni sürüm 12 Eylül Atatürkçülüğünün bugünkü siyasal işlevi konusunda da önemli ipuçları veriyor. Bu arada Özdil’in bu konudaki yorumlarının, kendisi Kemal Kılıçdaroğlu’ndan haz etmese de, Kılıçdaroğlu dönemi CHP siyasetini anımsattığını da not düşelim. Kılıçdaroğlu liderliği, bu tür başlıklarda tipik bir sağcı olarak “devletli” görünmeyi bir marifet sayardı. Hatta mümkünse AKP politikalarını daha ileri gitmediği için eleştirerek sağcı devlet refleksini daha iyi gösterebildiğini iddia etmeyi de severdi. AKP’yi yıllarca bu şekilde güç kazandırdı.
Şimdi Suriye gibi kritik bir gündemde benzer mesajları Özdil gibi isimlerin vermesi, Sözcü TV’deki yönetim değişikliğinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor.
Bitirirken son günlerde pek çok kez muhatap olduğum bir soruyu yanıtlayım: “Sınırlarımızda SDG’nin olması daha mı iyiydi?” Bu sorunun yanıtı basit. SDG, ABD’nin inşa ettiği yapay bir koalisyon olarak ABD planları doğrultusunda Esad yönetiminin devrilmesi için kullanıldı. Şimdi ABD’nin kendisi adına iş görecek seküler vekilin yerine cihatçı vekili geçirmesini, bu sırada Suriye’de İsrail’e önemli ödünler verilmesini, bölgede yeni bir savaş olasılığının yükselmesini, bu esnada AKP’nin ümmetçi dış politikasının yol almasını ve sınırlarımızın cihatçılar için daha güvenli rotalara dönüştürülmesini, Cumhuriyet için ve halk için tehlike olarak görüyorum.
/././
Küçük Prens ile -Ayşe Şule Süzük-
Bir türlü sonu gelmeyen karanlıkların, bitmek tükenmek bilmeyen büyük politikaların gölgesinde yeşermesine izin verilmeyen insani ve kırılgan yönümüze sesleniyor Küçük Prens.
Dünya’da en çok okunan kitaplar arasında imiş: “İncil”, “Kapital” ve “Küçük Prens” ilk üçü paylaşmaktalarmış. Bir süredir kaybettiklerimizin yasına giriyorum zaman zaman. Yas başlıkları bitmek bilmiyor, hepsi bir bütünün parçaları aslında… Hepsini bir yapboz gibi birleştirince kocaman, iğrenç, şekilsiz ve pervasız o sistemi işaret ediyor: kapitalizm. Öyle tehlikeli ki, paradan, sömürüden ve ezmek için güç biriktirmekten başka hiçbir yetisi olmayan, karanlığın ve geleceksizliğin adı kapitalizm. “Küçük Prens” in incelikleri de bir Gülten Akın şiiri olan “İlkyaz”ı, o hepimizin bildiği ve bizi derinden etkileyen şu dizeleri hatırlatıyor.
“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler”
İşte, Küçük Prens de nahifçe soruları, dünyaya şaşan bakışları ile bizi elimizden tutup başka bir dünyanın eşiğinden geçmeye çağırıyor. Bir türlü sonu gelmeyen karanlıkların, bitmek tükenmek bilmeyen büyük politikaların gölgesinde yeşermesine izin verilmeyen insani ve kırılgan yönümüze sesleniyor Küçük Prens.
"'Hoşça git' dedi tilki. “Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez” Küçük Prens unutmamak için tekrarladı. 'Gerçeğin mayası gözle görülmez.'”
Nasıl başlıyordu kitap, hatırlayınız.
“Altı yaşındayken bir gün, balta girmemiş ormanlar üstüne yazılmış “Yaşanmış Öyküler” adlı bir kitapta müthiş bir resim görmüştüm. Bir hayvanı yutmakta olan bir boa yılanını gösteriyordu.”
Hatırladınız mı? Şapka meselesi hani… Şu yetişkinlerin, altı yaşındaki çocuğun çizdiği resme bakıp, pöh bu elbette bir şapka dedikleri… Oysa resimdeki, fili yutmuş bir boğa yılanıdır. Yazarı Fransız Antoine de Saint-Exupery; 1900 yılında doğup 1944 yılında görevli olarak Korsika’dan havalanır ve bir daha dönmez. Tıpkı Küçük Prens’in kabuğunu bırakıp gezegenine dönmek için havalanması gibi… Exupery “Yaşam, bize bütün kitapların öğrettiğinden daha çoğunu öğretir. Çünkü yaşam bize karşı direnir. İnsan ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir.” diyor. Ne kadar da doğru değil mi? Sınanmak, kendini tanımaya çalışmak beraberinde dışını, ötekini görmeyi ve hissetmeyi becermek… az şey değil. Bir büyüme ve insanlaşma yolculuğu bu… Küçük Prens’e göre ise çocukluğuna dönmek, çocukluğu hatırlamak anlamını taşıyor. Çocukluğun neşesini bulmak değerli, çocukluk bir merak ve unutma ülkesi, çocukluk soru dağlarında kaybola kaybola hayatı keşfetme yolculuğu, bir çocuktan katil değil bir çocuktan şair, müzisyen, öğretmen ve sevinçli bir dünya yaratmalı hayat. Onların dallarını hoyratça kırmamalı, onları bir canavara dönüştürmemeli; yumuşacık, sevgiyle, güvenle çocukların büyüme macerasında onlara eşlik etmeli büyükler. İşte, Küçük Prens, kaybedilen çocukluk değerlerinin saydam ve eşitlikçi dünyasına götürürken her yaştan okuyucusuna durup düşünmekten öte hissetmeyi salık veriyor. Öte yandan hem neşelenmemiz hem de hüzünlenmemiz için bizi bizimle baş başa bırakıp minik gezegeninden bizleri izliyor sanki. Minik gezegeninde ise emek verip büyüttüğü kaprisli bir gülü, fidanken temizlenmesi gereken baobap ağaçları ve her gün küllerini temizlediği biri sönmüş üç yanardağı var. Kuşların kanatlarında macerası başlıyor Küçük Prens’in.
Yedinci gezegen olan Dünya’ya gelene kadar pek çok gezegende pek çok tipi ziyaret ediyor. Gezegenin birinde yaşayan bir kral, olmayan uyruklarına buyruk vermekten başka bir şey bilmiyor. İkinci gezegende kendini beğenmiş biri var. Hep hayran olunmak istiyor ve yalnızca övgüleri duyuyor. Başka bir gezegende bir sarhoş içmekten duyduğu utancı unutmak için içiyor. Dördüncüsünde bir iş adamı her şeye sahip olmak için sürekli hesap kitap yapıp yıldızlara el koymayı düşünüyor. Beşincisi olan küçük gezegende bir bekçi sokak fenerini sürekli ve dinlenmeksizin yakıp söndürüyor. Altıncısındaki büyücek gezegende gezegeninin coğrafi özelliklerini bilmeyen, merak da etmeyen masa başından kalkmayan ve kâşiflerden nefret eden bir coğrafyacı ile karşılaşıyor. Yedincisinde ise asıl macerası başlıyor.
Biz çocuklarımla okuduğumuzda Küçük Prens’in özellikle tilki ile karşılaşmasından çok etkilendik. Evcilleşme, evcilleştirme, zaman ayırma, emek verme ve bağ kurma hikâyesinde tam da bugün anlamsız koşuşturmalar içinde unutup gittiğimiz inceliklerin derinliğini hatırladık.
Son olarak elbette Türkiye’de telif duvarı kalktığı için farklı yayınevlerince basılmış Küçük Prens ve elbette farklı çevirmenler tarafından. Ben Yazılama’dan ve Can Yayınları’nın basımlarından okudum. Can’ın çevirmenleri Cemal Süreya ve Tomris Uyar. Oldukça hoş ve şiirsel biçimde çevirmişler kitabı. Yazımın alıntıları o çeviriden. Ancak özellikle okurken gülümseten bir bölüm var, aktarmadan geçmeyeyim:
“Küçük Prens’in geldiği gezegenin ‘Asteroid B-612’ olduğu konusunda yabana atılmayacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla ilk kez gören biri olmuş: 1909’da bir Türk gökbilimcisi, bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayı’na sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte. Bereket versin, Asteroid B-612’nin onurunu kurtarmak için dediği dedik bir Türk önderi tutmuş bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde Kurultay’a gelmiş. Tabii bütün üyeler görüşüne katılmışlar.”
“Dediği dedik” çevirisine dikkat edin, bu kimi kitaplarda otoriter, kimi kitaplarda diktatör olarak çevrilmiş. Küçük Prens tutkunu dostlarım sayesinde bu ayrıntıları yakaladım ben de…
O zaman Küçük Prens’i kocaman kucaklayarak ona kulak verelim:
“Sevdiğimiz çiçek milyonlarca yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa yıldızlara bakmak mutluluğumuz için yeterlidir. ‘Çiçeğim işte bunlardan birinde ‘ deriz kendi kendimize.”
/././
Van Gogh’un odası -Fide Lale Durak-
Arles’te Oda resmi, yapılırken huzurun arandığı ama perspektifin bozukluğuyla birleşen canlı renklerin izleyicide tuhaf bir huzursuzluğu tetiklediği zamansız bir eserdir.
Van Gogh kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların birinde yapmayı planladığı bir resimle ilgili şöyle diyordu:
“Bugün oldukça iyiyim. Gözlerim hala yorgun gerçi, ama aklıma yeni bir resim fikri geldi, eskizini çizmeden edemedim... İşte bu. Otuz numara bir tuval olacak bu da. Bu kez yatak odamı yapacağım ama burada her şeyi renkle vereceğim; her şeyi basitleştirerek daha görkemli hale getirmek ve genelde bir dinlenme ya da uyku izlenimi bırakmak istiyorum. Kısacası, bu tabloya bakanın beyni, ya da daha doğrusu, imgelemi dinlenmeli.”1
Van Gogh’un Theo’ya yazdığı mektupla yolladığı eskiz.Van Gogh 1888 yılında bu mektubu yazdığında 35 yaşındaydı ve kendini yorgun hissediyordu. Özellikle gözlerini dinlendirmesi gerektiği için iki gün resim yapmaya ara vermişti. Bu oda, aradığı huzurun bir imgesi olarak sanat tarihine geçti.
Resimdeki renkler ve biçimdeki deformasyonlar Van Gogh’un psikolojik durumuna dair ip uçları verir. Aynı yılın sonlarında Gauguin ile yaşadığı kavga sonrası kulağını kesmiş, ardından akıl hastanesinde kalmıştır. Hastaneden ayrıldıktan sonra kırsala yerleşmiş ve burada intihar etmiştir. Van Gogh, 1890’da tabancayla aldığı yaralar nedeniyle öldüğünde 37 yaşındadır.
Van Gogh’u intihara sürükleyen şeyler sanatçının çocukluğundan beri farkedilen hassas iç dünyasıyla ilgilidir. Ancak mektupları okunduğunda, dış dünyanın kişiliğini nasıl zorladığı ve ekonomik zorlukların da etkisi daha iyi hissedilir.
Ömrünün sadece son 10 yılında profesyonel anlamda resim yapan Van Gogh, aslında küçük yaşlarından itibaren sanata ilgilidir. Çocukluğu ve ergenliği içe dönük dünyası nedeniyle zor geçer. İlk işi babasının da desteğiyle başladığı sanat simsarlığıdır. 1875’de sanatın merkezi Paris’e taşınır. Ancak burada, sanat simsarlarının sanatı nasıl metalaştırdığını fark ederek yaptığı işe mesafelenir ve bir süre sonra işten çıkarılır. Paris’ten sonra İngiltere’ye taşınır. Önce öğretmen olarak çalışmaya başlar ancak buradan da ayrılarak bir papazın yanında, yardımcısı olarak işe başlar.
Van Gogh İncil’den bölümleri farklı dillere çevirmeye, giderek kendini dine daha fazla kaptırmaya ve bir süre sonra manastırda yaşamaya başlar. Ailesi de papaz olma isteğini destekleyerek onu 1877’de Amsterdam’da yaşayan ilahiyatçı amcasının yanına gönderir.
Burada ilahiyat sınavlarına hazırlanan Van Gogh sınavda başarısız olur. 1878’de amcasının evinden ayrılarak Brüksel’de bir misyonerlik kursuna katılır fakat buranın bitirme sınavında da başarısız olur.
1879’da Belçika’da, kömür madenlerinde çalışan işçilerin oturduğu bir köyde misyonerlik yapmaya başlar. Oturduğu evi bir evsize vererek samanların üzerinde uyuduğu küçük bir kulübeye yerleşir. Ancak rahipliğin saygınlığını zedelediği gerekçesiyle görevden alınır.
Van Gogh, sadece resim yapmaya başlayacağı 1880 yılına yaklaştığımızda çalışma hayatında başarısız olmuş, bir türlü tutunamamış ve ailesinin güvenini kaybetmiştir.
Özellikle zor geçen 1878-79 yıllarından sonra Theo’ya ilk mektubunu 1880’de yazar:
“Uzun süre, birçok nedenden yazamadıktan sonra, bu kez biraz isteksizce yazıyorum sana (…) Benim için elli frank gönderdiğini öğrendim Etten’de; çarnaçar2 kabul ettim (…) bir çıkmaz sokakta, dümdüz bir duvarın önünde gibiyim, başım da dertte… Kısaca sana teşekkür etmek için yazıyorum bu mektubu (…) Nasıl oldu bilmiyorum ama elimde olmadan ailenin bahşedilemez, kuşku uyandırıcı bir kişisi durumuna geldim, en azından güvenilmeyecek biri… Bu halde kime ne yararım dokunabilir?” 3
1880 yılında babası, Van Gogh’un akıl sağlığından endişe ederek hastaneye yatırılmasını tavsiye eder. Theo ise zaten çocukluğundan itibaren hiç bırakmadığı resmi daha ciddiye almasını önererek Hollandalı sanatçı Willem Roelfs ile çalışmasını sağlar. Van Gogh 1880’de Académie Royale des Beaux-Arts’a kaydolarak gerçek anlamda resim öğrenmeye başlar. Ancak üniversiteyi de yarıda bırakacaktır. Theo’ya mektubunun devamında şöyle der:
“Belki de diyeceksin ki: Neden herkesin senden istediğini yapmadın, neden üniversiteye devam etmedin? Buna vereceğim tek yanıt şu: Masraflar çok ağırdı, üstelik, o dediğin gelecek, şimdi izlediğim yoldakinden daha iyi değildi.
Şimdi tutturduğum yolu sonuna dek sürdürmek zorundayım; okumazsam, kendi bildiğim gibi çalışmazsam, hiçbir şey yapmazsam, aramaktan vazgeçersem, işte o zaman yok olurum. En acı yazgı olur benimki.”
Van Gogh, mektubunda belirttiği gibi tüm gücüyle resim yapmaya ve okumaya devam eder. Hem resimlerindeki arka planı, düşüncelerini hem de okuduğu kitapları Theo’ya yazar. Victor Hugo, Shakespeare, Charles Dickens romanlarından sevdiği karakterlerin özelliklerinden bahsederken onları Rembrandt’ın, Delacroix’nın ya da Millet’nin fırça vuruşlarına benzetir. Van Gogh’a göre insan, yaşamayı öğrendiği gibi okumayı da öğrenmek zorundadır.
Ancak Van Gogh için yaşamayı öğrenmek zor olmuştur. Fransa’nın Arles kırsalına, Japon ahşap oyma baskılarında görüp büyülendiği o huzuru aradığı için gelmiştir. Tren yolculuğu boyunca, çocukça bir hevesle, nerenin Japonya’ya daha çok benzediğini düşünüp durmuş ve sonunda Arles’de “Sarı Ev”i kiralamıştır. Paul Gauguin’i de bir mektupla Arles’e, kendisine katılmak için davet etmiş; uzun uzun yaptığı son resmi, sarı evin odasını betimlemiş ve bir taslak çizimini de dostuna göndermiştir:
“30 nolu kanvasa o bildiğin ak keresteden mobilyalarımla yatak odamı resmettim; yine kendim için. Doğrusu bu çıplak iç mekânı resmetmekten büyük zevk aldım (…) duvarlar açık leylak, zemin kırık ve soluk bir kırmızı, sandalyeler ve yatak krom sarısı, yastıkları ve çarşaf çok açık limon yeşili, yatak örtüsü kan kırmızısı, komodin turuncu, lavabo mavi, pencere yeşil. Tüm bu farklı tonlarla kati istirahat halini ifade etmek istemiştim, görüyorsun ya aralarındaki tek beyaz, (tamamlayıcıların dördüncü çiftini de sığdırabilmek için) siyah çerçeveli aynadan yansıyan ışıkta var.”4
Van Gogh’un Gauguin’e yazdığı mektupla yolladığı eskiz.Van Gogh, bu tabloda sadelik, huzur ve kendine özgü renk kullanımıyla izleyiciye içsel bir dünya sunar. O dönemde Fransa’da empresyonizm akımı etkisini sürdürürken, Van Gogh ve Gauguin gibi sanatçılar post-empresyonizmin temellerini atıyordu. Bu akım, bireysel ifadeye, renklerin sembolik kullanımına ve öznel perspektife dayanıyordu. Arles’teki bu oda, post-empresyonizmin önemli eserlerinden biri olmakla birlikte, Van Gogh’un da en çok analiz edilen resimlerindendir.
Van Gogh’un Arles’te yaşadığı ve bu tabloyu yaptığı 1888 yılı, Fransa için de önemli bir dönemdir. 1870’deki Prusya Savaşı’ndan sonra monarşi yıkılmış, Paris Komünü ile yeni bir Cumhuriyet kurulmuştur. Ancak, Komün’ün misillemesi ağır olmuş ve birçok kişi ya öldürülmüş, sınır dışı edilmiş ya da ağır cezalar almıştır. 1880’li yıllarda Fransa, işçi hareketlerinin ve toplumsal mücadelelerin yoğunlaştığı, şehirleşmenin özellikle Paris’te hız kazandığı, sınıflar arasındaki farkların daha belirgin hale geldiği ve sömürgeci politikaların toplumsal yapıyı etkilediği bir dönem yaşamıştır; bu süreçte işçi sınıfının yaşam koşulları da ağırlaşmaya devam etmiştir.
Van Gogh’un Arles’a taşınmasının bir nedeni, Paris’in kaotik ortamından uzaklaşıp daha sakin ve doğal bir yaşam arayışıdır. Dostu Gauguin’e yazdığı mektubunda, kendini kaybetmiş bir halde, adeta bir uyurgezer gibi bu resmi yaptığını anlatır ve Gauguin’in resmi bir an önce görmesini sabırsızlıkla beklediğini ifade eder. Kırsalda yaşam ise hiç kolay değildir; karayel estiğinde üşütür, kışlar çetin geçer. Van Gogh, şehir merkezinden kırsala taşındıktan sonra, tekrar şehre dönmenin ne kadar zor olduğunu da mektuplarında dile getirir. Her şeye rağmen Van Gogh için, kırsalda doğayla iç içe olmanın ve bu mütevazi sarı evde oturmanın huzuru bir başkadır. Belki de Van Gogh, resmini yaptığı bu odayla, 19. yüzyıl sonu Fransa’sının toplumsal atmosferine bir analoji kurmuştur.
Arles’te Oda resmi, yapılırken huzurun arandığı ama perspektifin bozukluğuyla birleşen canlı renklerin izleyicide tuhaf bir huzursuzluğu tetiklediği zamansız bir eserdir.
1Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar, Çeviren Pınar Kür, 2010, YKY, S. 207
2Zorunlu olarak, ister istemez.
3Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar, Çeviren Pınar Kür, 2010, YKY, S. 39.
4Michael Bird, Sanatçı Mektupları Leonardo da Vinci’den David Hockney’e, Çevirmen Ebru Berrin Alpay, Hayal Perest Yayınları, S.52.
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder