Davos: ‘Geçiş değil kopuş’-Ergin Yıldızoğlu-
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler. Bu yıl ise korkuyu tadıyorlar” diye başlıyor, “Davos Adamı geçtiğimiz yıllar boyunca yeni bir dünya kurmaya çalıştı. 2026 yılında ise bir zamanlar doğal kabul ettiği düzenin çöküşünden nasıl kurtulacağını düşünmekle meşgul” sözleriyle bitiriyordu. Kanada Başbakanı Carney, iki kez alkışlarla kesilen konuşmasında “Bu geçiş dönemi değil bir kopuş” diyordu.
DEF, her yıl kapitalist uygarlığın seçkinlerinin içinde bulundukları tarihsel ana ilişkin algılarını yansıtır. Bu algıları da en iyi 116 ülkeden 11 bin lider girişimciye danışılarak hazırlanan Davos Risk Raporu sergiler.
‘KOPUŞ’, ‘PARÇALANMA’...
DEF’in Küresel Riskler Raporu 2026, neoliberal döneminin raporlarından niteliksel olarak ayrılıyor. Önceki raporlarda riskler, doğru politikalarla yönetilebilir sapmalar olarak görülüyor, sistemin kendisi sorgulanmıyordu. Rapor-2026 risklerin artık dışsal arızalar değil, bizzat sistemin ürünü olduğunu kabul ediyor.
Dil de farklı: “Uyum”, “kazankazan”, “paydaş kapitalizmi” yerini “rekabet çağı”, “silahlaşan ekonomi”, “düzen kaybı” kavramlarına bırakmış. Küreselleşme, artık “geri döndürülemez” bir ilerleme değil, parçalanan bir süreç. Eşitsizlik yan etki olmaktan çıkıp tüm riskleri birbirine bağlayan merkezi dinamik haline gelmiş. En çarpıcı fark: DEF artık düzen kurucu değil, dağılan kapitalist düzenin hasar tespitini yapan bir tanık. Rapor, neoliberal aklın “ilerleme” anlatısının tükendiğini ilan ediyor.
2026 raporu, artık bir “krizler” toplamından değil, daha derin kalıcı bir “rekabet çağından” söz ediyor: Bu çağda belirsizlik bir arıza değil, sistemin kendisi. Küresel düzen, işbirliği arayışlarından çok güç rekabetiyle şekilleniyor; ticaret, teknoloji, finans barış araçları olmaktan çıkıp jeopolitik silahlara dönüşüyor.
Rapora göre, küresel elitlerin yarısı önümüzdeki iki yıl için dünyayı “türbülanslı” ya da “fırtınalı” görüyor. On yıllık orta dönem için bu karamsarlık, çok taraflılığın gerilemesi, hukukun aşınması ve kuralların yerini güç ilişkilerinin almasıyla beslenerek daha da artıyor. En acil risk olarak öne çıkan “jeoekonomik çatışma”, gümrük vergilerinden yaptırımlara, yatırım yasaklarından tedarik zinciri silahlandırmasına uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Kısacası dünya, serbest ticaretin değil, stratejik içe kapanmanın mantığıyla işliyor.
Rapora göre, devletlerarası savaşlar, bölgesel çatışmalar, kalıcılaşan krizler kısa vadede küresel bir kırılmanın başlıca tetikleyicilerini oluşturuyor. Ekonomik alanda yeni bir “hesaplaşma” kapıda: Borç yükleri artıyor, varlık balonları şişiyor, enflasyonun geri dönme olasılığı artıyor. Tüm bunlar, piyasalardan çok “toplumsal sözleşmenin” geleceğini ilgilendiriyor.
Raporun özellikle vurguladığı eşitsizlik, yalnızca bir sosyal sorun değil; tüm riskleri birbirine bağlayan bir düğüm. Eşitsizlik derinleştikçe kutuplaşma artıyor, demokratik kurumlara güven eriyor, “sokaklar ile elitler” arasındaki uçurum genişliyor. Bu boşlukta yanlış bilgi, dezenformasyon hızla yayılıyor; özellikle yapay zekânın sunduğu olanaklarla hakikat daha da kırılgan hale geliyor.
İklim krizi, çevresel yıkım riski kısa vadede geri plana itilirken uzun vadede tablo tersine dönüyor. Aşırı hava olayları, biyolojik çeşitliliğin çöküşü, gezegenin kritik eşiklere yaklaşması, önümüzdeki on yılın en ağır riskleri olarak öne çıkıyor. Anlaşılan, bugünün “acil” jeopolitik ve ekonomik kaygıları, yarının varoluşsal tehditlerine karşı önlem almayı zorlaştırıyor.
Teknoloji başlığında da benzer bir ikilik var. Kısa vadede siber güvensizlik, dezenformasyon öne çıkarken uzun vadede yapay zekânın olumsuz sonuçları ilk beş risk arasına tırmanıyor. Denetimsiz teknolojik hızlanma, istihdamdan savaşa, mahremiyetten demokrasiye kadar geniş bir alanda yeni kırılganlıklar yaratıyor.
Raporun genel mesajı net: Dünya çok kutuplu ama çok taraflı (multilateral) değil. Kurumlar zayıflıyor, işbirliği kapasitesi düşüyor. Rapor soruyor: Sert rekabet ortamında ortak aklı, kamusal çıkarı yeniden inşa edebilecek miyiz? Yoksa riskleri yönetmek yerine, onlarla yaşamayı kabul mü edeceğiz?
/././
ABD SDG’yi neden sattı?-Mehmet Ali Güller-
PKK yöneticisi Murat Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne soruyor: “Ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz?”
Yanıtını aynı akşam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack net bir şekilde verdi: “ABD-SDG ortaklığının gerekçesi değişti. SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil.” Böylece ABD bir süredir yatırım yaptığı Şara ile “asıl aktör olarak” çalışacağını işaret etti.
Artık emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen “bireysel entegrasyon” ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?
ŞAH VE PİYON İLİŞKİSİ
Emperyalizm budur; kullanır, kenara koyar. Bu gerçeği ülkemizde en iyi bilen isimlerden biri, Hrant Dink’ti. Dink, Kürtlerin temsilcilerini bu konuda birkaç kez uyarmıştı. Örneğin Dink, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada, “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey” diyerek uyarmıştı. Ve eklemişti: “Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider.”
Aradan 20 yıl geçti ve Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne serzenişte bulunuyor: “Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş.”
Ne sandınız? Emperyalist devletler Kürtlerin çıkarlarını mı savunacaktı? ABD kendi çıkarına bakar, kendi çıkarı için Kürtleri de Türkleri de Arapları da birbirine karşı kullanır.
O nedenle “Kürt kökenli bir Türk vatandaşı” olarak yıllardır anlatmaya çalışıyorum, Kürt’ün çıkarı Amerikalılara çalışmasında değil, yaşadığı coğrafyadaki halklarla ortaklaşmasındadır.
İRAN’A KARŞI CEPHE MESELESİ
Kürtlerin “ABD bizi neden sattı” diyerek sorduğu sorunun yanıtı Trump’ın Erdoğan, Netanyahu ve Şara ile ayrı ayrı yaptığı üç görüşmededir.
ABD bölgemizde İsrail hegemonyasında bir yeni düzen inşa etmek istiyor. Washington’a göre bu yeni düzenin omurgasını “İran’a karşı cephe” oluşturacak. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bir kaç kez “Göreceksiniz, İsrail ve Türkiye Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demesi bundandır.
Bu yeni düzenin modelini Suriye oluşturuyor. ABD Suriye’nin İran etkisine girmemesini ve İsrail’le normalleşmesini garanti eden bir strateji izledi Esad’ın devrilmesinden bu yana. Bunun için de Şara’ya kredi verdi. Şara da Şam’da iktidar olabilmek için bu krediyi kullandı.
Bunun pratiğine, sahaya nasıl yansıdığına gelirsek...
PARİS MUTABAKATI
ABD 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ve Suriye heyetlerine bir mutabakat imzalattırdı. Bu mutabakatla iki ülke “ortak iletişim mekanizması” kurmuş oldu.
Merkezinde ABD’nin olacağı bu mekanizma, bir istihbarat ve güvenlik mekanizması olarak “İran nüfuzuyla” mücadele üzerinden Şam-Tel Aviv ortaklığını normalleştirecek.
Paris mutabakatı, ABD ve İsrail’in Şara’ya SDG’nin üzerine yürüme yolunu açma mutabakatıdır aynı zamanda.
ABD CEPHESİ NASIL ENGELLENİR?
BOP ezberlerini unutma zamanı. Şimdi ABD’nin bölgedeki esas siyaseti, yukarıda belirttik, İran’a karşı İsrail’in de içinde olduğu geniş cepheyi kurmak. ABD İran’a karşı cephenin ihtiyacı olarak Türkiye ile PKK’yi, Suriye ile SDG’yi sistemlerine entegre etme mutabakatı yapmış durumda. Açılım odur.
ABD bu yolla Türkiye ve Suriye’yi, Türkleri ve Arapları, İran’a karşı cephede İsrail’le yan yana getirebilme peşindedir.
Peki Kürtleri böylesi bir cephede hiç mi değerlendirmeyecek ABD?
ABD Büyükelçisi Barrack’ın Kandil’i dışarıda bırakarak KDP’li Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’yi, SDG’li Mazlum Abdi ve İlham Amed’i, Suriye’deki ENKS yöneticilerini 17 Ocak’ta Erbil’de toplaması yeni dönemin bir başka işaretidir.
Bunları uzun uzun tartışacağız. Ama asıl hepimizin üzerinde durması gereken konu artık şudur: İran’a karşı ABD cephesi nasıl engellenir?
ABD cephesi engellenemezse bütün halklar için daha acılı bir dönem başlayabilir.
/././
Trump kurulu -Mehmet Ali Güller-
Trump’ın başkanlığını yaptığı Gazze için oluşturulan barış kuruluna 19 ülke imza attı. Washington 60 ülkeye davet göndermişti ama çoğu ülke Trump’ı yanıtsız bıraktı. Böylece Trump’ın barış kurulunu BM’nin yerine tasarlama planı daha baştan havada kalmış oldu.
Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olan Çin, Trump’ın, barış kurulunun BM’nin yerini alabileceği yorumuna karşı BM’nin merkezinde olduğu uluslararası sisteme bağlı olduklarını vurguladı (AA, 21.1.2026).
Çin’e, ABD’nin barış kuruluna davet edilen İngiltere ve Fransa’nın da reddini eklediğinizde ortaya Trump’ın tasarısının fiyasko olduğu sonucu çıkar.
ANKARA’DAN TRUMP’A ‘HAVET’
Erdoğan, Trump’ın davetine “Havet” dedi, kendi gitmedi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı gönderdi. Olasılıkla Erdoğan, “Davos’a bir daha gitmeme” kararını çiğnemek istemedi ve İsrail Başbakanı Netanyahu’yla aynı kurulda, yan yana olmayı bu konjonktürde yanlış buldu. Ama Fidan’ın imzasıyla Türkiye resmi olarak Trump kuruluna katılmış oldu.
Ancak bu durum “Dünya beşten büyüktür” diyen iktidarın politikasını salt slogana indirgemiş oldu. Zira Trump kurulunda yer almak ile BM Güvenlik Konseyi’nin reformunu isteyerek Küresel Güney ülkelerinin daha çok temsilini savunmak, çelişmektedir.
DAVOS’TA ‘KOPUŞ’ SAPTAMASI
Trump kurulu imza töreni Davos’taydı. Ama Davos’ta daha öne çıkan konu başta Kanada Başbakanı Mark Carney olmak üzere konuşmacıların “kurallı düzen hikâyesinin” bittiğine işaret eden konuşmalarıydı.
Carney, “Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı” diyor ama artık “o güzel hikâyenin bittiğini” belirtiyor. Daha da önemlisi Carney, yeni dönemi bir geçiş değil, bir kopuş olarak niteliyor.
Evet, ABD hegemonyası zirvedeyken müttefikleri nimetlerinden yararlanıyorlardı. Ama ABD gümrük tarifeleriyle ortada bir nimet bırakmadı. Dahası Trump Kanada’yı 51. eyalet yapmak ve Grönland’a el koymak gibi saldırgan politikalar izliyor.
ABD’nin müttefikleri de mızrağın ucu kendilerine değince “Kurallı düzen sahteydi ama bize faydası vardı, artık yok” demek zorunda kalıyor.
MÜTTEFİKLERİ ÇİN’E YANAŞIYOR
Carney’in konuşmasındaki asıl ilginç vurgu ise şuydu: “Çin’le stratejik ortaklık kurduk.” Evet, ABD’nin en yakın müttefiklerinden G7 zenginler kulübü üyesi Kanada başbakanı Çin’deydi ve ABD’nin baş rakibiyle stratejik ortaklık imzaladı Davos konuşmasından beş gün önce. Yine Davos’ta konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Macron da “Avrupa’da doğrudan Çin yatırımlarına ihtiyacımız var” dedi.
Oysa Avrupalı ülkeler ABD’nin baskısıyla Çin’le ilişkilerinin seviyesini son yıllarda sürekli düşürüyordu. Hatta İtalya, baskı nedeniyle Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çekilmişti. Ama “Amerikan mızrağı” kendilerine değince Çin’le işbirliğinin yararını “keşfetmiş” oldular. Bu işbirliğini ABD’ye karşı koz olarak kullanmak niyetindeler.
SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ
Davos’taki düzen eleştirilerinden birini de Dünya Ekonomik Forumu’nun geçici başkanlığını yürüten Larry Fink yaptı. Fink, “Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaratılan servet, Davos’a katılan türden insanlara gitti” saptamasını yaparak servetin anormal bölüşümünün sürmesi halinde sistemin başlarına yıkılacağına işaret etti özetle.
Aslında bu uyarı yeni değil. Üç yıl önce dünyanın en zengin 205 dolar milyarderi, Dünya Ekonomik Forumu Davos’ta çağrı yaparak “Bizi vergilendirin” demişti. Çünkü “en zenginler”, kazandıklarının bir bölümününden vazgeçmedikleri takdirde, sistemin başlarına yıkılacağının endişesini yaşıyorlardı.
Ancak sorun tam da budur, kapitalistlerin ve kapitalizmin doyumsuzluğudur. Bazı zenginler bu gerçeği görse bile çoğu zengin bırakın pay vermeyi, daha da zenginleşmeyi sürdürmenin hep peşinde olacaktır. Sistemin açmazı da buradadır.
Düzen çökme sinyali vermektedir. Trump yönetimi, işte bu nedenle müttefiklerinin bile sırtına basmak ihtiyacındadır.
MUMCU’DAN YANARDAĞ’A
24 Ocak. Yazarımız Uğur Mumcu’nun katledilişinin yıldönümü. 33 yıl geçti ama gazeteciler farklı yöntemlerle hedef alınmaya devam ediyor. Gazetecilerin eğemedikleri kalemini kırmayı sürdürüyorlar. Örneğin Merdan Yanardağ’ı Silivri’ye atıp yönettiği televizyona el koydular!
Ama bilmedikleri şu: Bu toprakların aydınları, gazetecileri Namık Kemallerden miras “kalemi dik tutma” kararlılığını her türlü baskıya rağmen sürdürürler!
/././
CUMHURİYET


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder