Editör ve edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez (IV): Kelepir kitaplığımın mayasıydı -Aslı Atasoy/T24-

 Kelepir Kitabevi, bir indirim modeli olarak doğdu, bir kuşağın okuma edimini kalıcı biçimde değiştirdi. Editör ve edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez, Ankara’da öğrenciliği esnasında tanıştığı Kelepir Kitabevleri’ni anlatıyor...

aslı atasoy 10 ocakSevengül Sönmez

Ankara Selanik Sokak’ta 1996 yılında açılan Kelepir Kitabevi, kısa ömrüne rağmen Türkiye’de okuma kültürünü sessiz ama köklü biçimde dönüştüren nadir yapılardan biri oldu. O yıllarda başkentte okuyan üniversite öğrencileri için Kelepir, ucuza kitap almanın ötesinde ilk kez karşılaşılan yayınevleri, adı bilinmeyen yazarlar ve ana akımın dışında kalan metinlerle kurulan temas anlamına geldi. Bu durum okurda yeni ve heyecan verici bir deneyim yarattı.

Ayrıca Ankara’daki nitelikli üniversite ortamı ve yoğun okur profili için de Kelepir’in, kitabın fiyatından çok görünürlüğü için bir alan açtığını söylemek mümkün. Her siparişinde İstanbul merkezden bir kitabevi açılacak kadar kitap gönderilen Ankara Kelepir’de okur, neyin okunacağına ilk kez bu kadar geniş bir seçki içinden karar veriyordu. Sepetle yapılan alışveriş hissi, kitapla kurulan ilişkiyi gündelik ama aynı zamanda özgürleştirici bir deneyime dönüştürdü.

Sevengül Sönmez’in tanıklığı, Kelepir’in kültürel bir olgu olarak, başarılı bir editörün hayatında nasıl kalıcı bir iz bıraktığını gösteriyor.

“Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir”

- Kelepir kitabevleri açıldığında bir okur olarak onlarla ilk karşılaşmanı ve ne düşündüğünü merak ediyorum…

Kelepir dükkanları ile Ankara'da karşılaştım. Ankara Kızılay’da kitapçıların birbirine çok yakın olan bir konumu vardır. Orada İmge ile Dost Kitabevleri bulunur. Hacettepe'de Türk Dili ve Edebiyatı okurken günlük rutinim içinde zaten ikisinden birine gitmek vardı. Kelepir’i de onların hemen ötesinde açılmış yeni bir dükkan olarak fark ettim. Tabii ki “Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir” diyerek hemen daldığımı hatırlıyorum. Mevcuttaki kitapçılardan farklı olarak, bugüne kadar hiç görmediğim kitapları görmeye başlayınca hep gittiğim bir kitapçı haline geldi. 

Sevim Burak ile Kelepir'de tanışmak

- Kelepir’in fiyat politikası sattığı kitaplar kadar etkileyici idi. Ne dersin?

Evet, Dost’a ya da İmge’ye gidip alamadığımız kitapların Kelepir’deki fiyatlarını görünce bütün bir sepeti doldurduğumu hatırlıyorum. Aslında benim içim alamadığım kitaplar kısmından öte hiç görmediğim kitaplar kısmı daha heyecan verici olmuştu. Çünkü çok net hatırladığım şeylerden biridir, Nisan Yayınları’nı ilk kez Kelepir ile tanımış oldum. Sevim Burak'ın Yanık Sarayları’nı yayınlayan Nisan Yayınları’ndan bahsediyorum. Fiyatı açısından değil de görünürlüğü açısından artık rafta karşımıza çıkmayacak olan kitapları orada gördüğümü anlamış oldum. Hem tabii ki söylediğin gibi ucuz oldukları için hem de bir şekilde depoda kalıp gün yüzüne çıkmadıkları için görünür olan kitaplardı bunlar. Kelepir benim kitaplığımın mayasıdır. Gerçek anlamda mayalardan biridir, iyi de tuttu o maya diye düşünüyorum. 

- Kelepir, dükkanlarında sepeti kullanan ilk kitabevi olarak da tarihe geçiyor…

Evet. Orada bir tür market alışverişi yapıyormuşsun gibi bir his oluşuyordu. Aldığım şeyin kitap olması insana heyecan veriyordu. Şimdi baktığımda da çok iyi kitaplar almışım. Henüz 20’lerinde olmayan biri olarak onu o gün anlamak mümkün değildi. Kitapçı sayısı daha fazlaydı ama kitaba ulaşım çok fazla değildi. Okur rafta ne gösterilirse onu alıyordu. İnternet olmadığı için tek alternatif sahaftı ama orada da ne aradığını bilmen gerekiyordu. 

- O dönem Kelepir’den kitap alıp okuma alışkanlığı edinen, geliştiren insanlar oldu. Okuma kültürünü dönüştürdüğünü ve Türkiye için yayıncılık anlamında farklı yıllar olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yayıncılık açısından o günden bakınca tabii başka bir şey bugünden bakınca başka bir şey. Yayıncılık için ne kadar faydalı oldu ondan çok emin değilim ama okuma kültür inşasında çok faydalı olduğuna eminim. Bunda hemfikirim. Ankara'daydım, Kelepir’ler başka şehirlere de açıldı. Çok çeşitli kitaba bu kadar uygun fiyatla ulaşabilmek hem kendin hem başkası için kitap alabilmek o tarihte büyük bir konfora dönüştü. Sonra bir daha hiç göremeyeceğimiz kitapları orada gördük, alamadıklarımızla en azından tanışmış olduk. Çok çeşitli kitapla karşılaşarak tek tip bir okuma kültürünün dışında okurun en popüler olan yerine geniş bir seçki ile karşılaşarak okuma alışkanlığı edindiğini, bunun da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.  

Ucuzluk değil görünürlük

- Ekonomik, politik ve kültürel atmosfer içinde aslında bir boşluğu doldurdu diyebilir miyiz?

Öncelikle çok iyi bir model olduğunu düşünüyorum. Keşke devam edebilseydi ya da farklı biçimlerde çoğalabilseydi. Bir fikir olarak kitabı depoda kalmaya ya da hurdalık noktasına getirmeden kitabı tekrar dolaşıma sokmak, ona tekrar hayat vermek bence çok iyi bir fikirmiş. Bu sadece bir kazanç değil çok kıymetli bir satış ve pazarlama fikri olmuş. Diğer taraftan da söylediğim gibi hem ekonomik olarak ulaşılabilirlik hem de benim de ısrarla vurguladığım çokluk, çeşitlilik açısından da büyük bir boşluğu doldurmuş. 

- Kelepir denince akla hemen "ucuzluk" geliyor ama senin için sadece mesele ekonomik değildi…

Hiç bilmediğim hiç tanımadığım yazarları tanıdım. Mesela tiyatro kitapları açısından Kelepir’in çok özel bir yeri vardır. Kitaplığımda hala olanlar var. Kelepir’de çok fazla tiyatro kitabı vardı. Belli ki tiyatro kitapları yayınlansa bile okurla yeterince buluşan kitaplar olmadığı için depolara gitmiş. Kelepir’ler toplumsal olarak hem bir ihtiyaca karşılık geldi hem de aynı zamanda yeni bir ihtiyaç oluşturdu. 

Bugün neden yeni bir Kelepir mümkün değil?

- Türkiye'de okur ile kitap arasındaki ilişkinin demokratikleştiği yapılar olarak düşünüyorum. O dönem bunu fark etmeden yaptılar çünkü amaç depoları boşaltmak elde kalanları tekrar kitap basabilmek için satmaktı. Bugün böyle bir kamusallık yeniden mümkün olabilir mi?

Olabilir çünkü bu bir ticari model yani birilerinin, karar verip yapmasına bakar. Bu tip oluşumlar tam bu biçimde değil ama çeşitli modellerde karşımıza çıkıyor. Nadir Kitap gibi ortak bir sahaf topluluğunun oluşması ya da Arasta, İstanbul Kitapçısı gibi kitapların birlikte satılabildiği alanlara kitap vermek gibi. Elbette sonuçları benzemiyor. 

- Bugün benzer bir modelin kurulmasının önündeki en büyük engel ne? 

Türkiye’deki en büyük problemlerden biri şu; yazarlar benden nefret edecekler ama biz yazarlarla, satıştan değil doğrudan telif modeliyle çalışıyoruz. Bunun ne demek olduğunu şöyle açıklayayım: Yazarla yapılan sözleşme gereği kitap yayınlandıktan sonra ilk 3 ay içinde yazara baskının bütün telifini ödüyoruz. Kitap satılsın ya da satılmasın yazar, telifini 3 ay içinde alıyor. Kitap satılmadığında depoda kalmaya devam ediyor. Bu aslında yayıncının göze aldığı büyük bir risk. Burada yayıncıları savunarak söylemiyorum sadece durumu anlatıyorum. Sonuçta depodaki ürün tümüyle parası ödenmiş, maliyetin altına satıldığında yayıncı için zarara dönüşen bir ürün haline geliyor. Bu yeni bir Kelepir modelinin oluşmasına engel oluyor. Çünkü yani ilk yayınlandığında bu kitabı örneğin bugünün rakamıyla 200 liraya satacak şekilde yayınlamışsak 200 liranın vergileri düşülmüş halinden yazara ya da çevirmene telif ödemişsen o kitabı artık 100 ya da 50 liraya sattığında aslında hiçbir kazanç elde etmiyorsun. 

- Satışın başarısında, telifi göz ardı eden yaklaşım da etken sanırım?

Evet, 90’lı yıllarda bunlar olurken Kelepir’in arka planında bu kadar çok yabancı kitap olmasının temel sebeplerinden biri de teliflerle ilgili olarak yayınevlerinin kazanç noktasında farklı bir sistemi olmasıydı. O zaman daha telifsiz bir dünyada yaşıyorduk. Tüm bunlar birleşince, ortaya çıkan durumda yayıncı zarar etmiyordu. Depoyu boşalttığında bile kazanmaya devam edebiliyordu. Şu anda bir yayıncı deposunu uygun fiyata boşalttığında aslında sermayeyi kediye yüklüyor. Çünkü o paraları verdi. O nedenle elinde tutmak istiyor çünkü fuarda ya da internet sitemden satarım diyor. Bu model açısından büyük meselelerden biri. 

Telif, ego ve indirim meselesi

- Kelepir’ler fark etmeden çok önemli bir şey yaptılar…

Evet ama Kelepir’ler ile ilgili olarak benim zihnimde hep bir soru vardır.  Çok fazla Türkçe yazılmış metinler, Türkiyeli yazarlar aldığımı anımsamıyorum. Türkiye'de şu anda mesela bir Kelepir modeli gelişmiş olsa yazarlar Kelepir’e düştükleri için çok mutsuz olabilirler. Yurt dışından gelen kitaplar için bunu yapmak kolay belki ama üretimin Türkçe ayağı için bunun gibi bir şey olduğunda insanlar kendilerini kötü hissedebilirler. Yayınevleri zaten yazar gidiyorsa kendi sitelerinde ya da fuarda ciddi indirim yaparak koleksiyonu satma yoluna gidiyor. 

- İndirimli satış, yazarları pek mutlu etmeyebilir değil mi?

Can Yayınları’nın kendi binasında Can Kitabevi açılmıştı. Onun en üst katında kendi kitapları indirimli satılırdı. Mesela orada da öyle olmuştu. Yazarlar, çizerler, çevirmenler için kendi kitaplarını oraları düşmüş görmek iyi değildi. Bir taraftan bu model bugün artık egosu bu kadar yüksek olan bir sektörde birilerinin fazlaca canını yakar.

- Peki bugünden 90’lara baktığında oradaki okur, editör, yayıncı ortamıyla şimdikini kıyaslayabilir misin?

Ankara okuma kültürü açısından çok da eşsiz bir şey yerdi. Koşullar daha ağır da olsa 90’lı yıllarda yani çok daha fazla okuyan bir toplulukla hareket ettiğimi hatırlıyorum. İnsanların okumak için daha çok emek sarf ettiklerini ve kitapçıların insanların hayatlarında çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece Kelepirler üzerinden değil İmge’de, Dost’ta bir sahafta çalışmış biri olarak da hatırlıyorum. Nitelikli okur profili daha yüksekti. İşin editörlük ve yayıncılık kısmında hem çok iyi örneklerle hem de sonradan fark ediyorum ki aslında çok kötü örneklerle de karşılaşmışız. İşin sektörel kısmı zaten 90’ların sonunda gelişmeye ve iyileşmeye başladı. 

- O günleri nasıl anımsıyorsun?

Kelepir’in olduğu dünyayı, okuma kültürümüzde bir sürü şeyi ilk kez görebildiğimiz bir dünya olarak anımsıyorum. 

Aslı Atasoy/T24

YARIN: Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, Kelepir Kitabevleri’nde 1990’ların ortasında başlayan Antalya’dan Bodrum’a, oradan İstanbul’a uzanan çalışma deneyimini anlatıyor... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...