soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ocak 2026-

Vekillerin 499’u çift maaş alıyor: Emeklilere 20 bin lira 'müjdeleyenler' 450 bin lira alacak 

Asgari ücretin 28 bin lira olduğu Türkiye’de, çift maaşlı bir vekilin aylık geliri 450 bin lirayı geçerken, 592 milletvekilinin halka yıllık maliyeti tam 3 milyar 4 milyon lira.

DEM Parti vekili Sırrı Sakık, geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı açıklamada Meclis’teki çift maaşlı vekillere işaret etmişti.

Sakık, “Bakın Parlamento'ya çok ciddi eleştiriler var. Hep söylerler çift maaş... Ben araştırdım ben dahil 499 milletvekili çift maaş alıyoruz” demişti.

Sakık’ın bu açıklamasının izinden vekillerin aylık ve bir yıllık maaşlarını hesaplayalım.

Meclis’te 8 koltuk boş, toplam vekil sayısı 592.

Bu 592 vekilden 499’u çift maaş alıyor.

Hem vekil hem de emekli vekil maaşı alan bu isimlerin maaş hesabı şöyle: 2026 yılı için milletvekili maaşları 273 bin 196 liraya yükseldi. Emekli vekil maaşı ise 177 bin 658 lira. Yani bu dönemde hem milletvekili hem de emekli maaşı alanların cebine aylık 450 bin liranın üzerinde maaş giriyor.

Bu tabloda 592 vekilin halka aylık maliyeti 250 milyon 383 bin 374 lira.

Vekillerin halka yıllık maliyeti ise 3 milyar 4 milyon 600 bin 488 lira.

Kendileri doymuyor, halkı yoksulluğa teslim ediyorlar

Kendileri ayda 450 bin alan vekillerin tamamı patron. Zaten halkın sırtından, emekçiler üzerinden de milyonlarca lira kazanıyorlar.

Peki, bu Meclis'in temsil ettiği düzen halka nasıl bir maaş reva görüyor?

Türkiye’de açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, yoksulluk sınırı 100 bin liraya dayandı.

Bu derin yoksulluğa rağmen asgari ücret 28 bin, en düşük emekli aylığıysa 20 bin lira.

***

Emekli aylığı değil sefalet harçlığı: Açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, emekli 20 bin lirada kaldı 

Açlık sınırının 30 bin lirayken iktidar, milyonlarca emekliyi 20 bin liralık aylığa mahkum etti. Emekliye yapılan en yüksek zam oranı yüzde 18,5 oldu. Makyajlı TÜİK verileri ve "kemer sıkma" bahanesiyle emekli aylığı sefalet ücretine dönüştü.

Asgari ücretlinin ardından emekliler de açlığa mahkum edildi.

AKP günler süren “değerlendirme” sürecinin ardından kararını verdi. Yeni yılda en düşük emekli aylığı 20 bin lira olacak.

Şu an açlık sınırı yani bir ailenin sadece beslenebilmesi için gerekli tutar 30 bin lira. Emekliye reva görülen bunun üçte ikisi oldu.

Kira, fatura gibi masraflar eklendiğinde ortaya çıkan yoksulluk sınırıysa 98 bin lira. Bu da yaklaşık 5 milyon emeklinin alacağı yeni aylık tutarının 5 katı demek.

Enflasyon oyunu alın terini çalıyor

Aylığını tabandan almayanlar için de tablo pek farklı değil.

Bu yılın ilk yarısında işçi emeklisi yüzde 12, kamu emeklisi yüzde 18 zam alacak.

Bu zam oranı TÜİK’in gerçek hayat pahalılığıyla bağdaşmayan makyajlı verilerine göre belirlendi.

Öte yandan emekli aylıklarında yapılan bu artış, aslında bir zam değil enflasyon farkı ödemesi anlamına geliyor. Yani emekliler, geçmiş dönemde kaybettiklerinin küçük bir kısmını geri almış olacak.

Türkiye’de 11,5 milyon SGK emeklisi, 2,8 milyon Bağ-Kur emeklisi ve 2,5 milyon da kamu emeklisi bulunuyor. Toplam emekli sayısı, yaklaşık 17 milyon. Bu sayıya 20 bin lira dahi alamayacak olan dul ve yetimler gibi diğer hak sahipleri de dahil.

20 bin liranın da altında kalacak milyonlar var

Sayıları 5 milyonu bulan dul ve yetimlere yasada belirtilen oranlar dahilinde bir ölüm aylığı ödeniyor. Ölüm aylığından, vefat eden sigortalının eşi, çocukları ve bazı şartlara göre de anne ve babası yararlanabiliyor. 

Mevcut sistemde vefat eden sigortalının dul eşine yüzde 50 oranında aylık bağlanırken, sigortalının çocuğu yoksa ve eşine kendi sigortalılığı nedeniyle gelir ya da aylık bağlanmamışsa yüzde 75 oranında bir ölüm aylığı ödenebiliyor.

Sosyal güvencesi olmayan 850 bin civarında 65 yaş üstü vatandaşın aylığı 6 bin 393 lira olacak. Bu yıl en düşük dul aylığı 15 bin lira, yetim aylığı da 5 bin lira olacak.

Emekliye 'denge', faizciye trilyonlar

Hükümet kanadından gelen açıklamalar ise kaynakların sınırlı olduğu algısı üzerine kuruluyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, "En düşük emekli aylığında yapılacak düzenleme bütçe imkanlarımız çerçevesinde, bütçelerimiz, dengelerimiz gözetilerek yapılacak" diyerek bütçe disiplinine işaret etti. 

Ancak bütçedeki asıl "dengeler" başka bir tabloyu ortaya koyuyor. 

En düşük emekli aylığı 20 bin lira olunca bu düzenlemeden yararlanacak olan emekli sayısı 4,9 milyona çıkıyor. Bu sayı bütün emeklilerin yüzde 30'u demek. SGK'nın ödeyeceğinin üzerine ödenecek olan 1062 liralık fark Hazine tarafından karşılanacak ve toplam tutar 69,5 milyar lira olacak. 

Toplamda 19 trilyon liralık harcama öngörülen genel bütçe içerisinde 69 milyar liralık bu yük, hükümetin iddia ettiğinin aksine bir ağırlık değil, "devede kulak" kalıyor. 

Halkın kaynaklarından oluşturulan bütçeden faize tam 2,7 trilyon lira kaynak ayrılmış durumda. AKP iktidarı, 4,9 milyon emekli için bütçeden sadece 69,5 milyar lira aktarmayı planlıyor. Bu miktar, faiz ödemeleri için ayrılan devasa kaynağın sadece yüzde 2,5’ine karşılık geliyor.

Milyonlarca emekli ve yaşlı açlık sınırının yarısına bile ulaşmayan rakamlarla yaşatılmaya çalışılırken, bütçe imkanlarının sermaye için seferber edildiği bir kez daha tescillenmiş oluyor.

Emekli asgari ücretin altına itildi

DİSK-AR’ın verileri, emeklilerin 23 yıllık AKP iktidarı döneminde en yoksullaşan kesim olduğunu, gelirlerinin sefalet maaşı düzeyine düştüğünü ortaya koyuyor.

2003 yılında ortalama bir emekli aylığı, net asgari ücretin yüzde 36 üzerinde seyrediyordu. Ancak 2025 yılına gelindiğinde bu oran büyük bir düşüş göstererek, ortalama emekli aylığının asgari ücretin yüzde 22 altına gerilemesine neden oldu.

Emeklilerin milli gelirden aldığı payda yaşanan gerileme, yoksullaşmanın bir diğer çarpıcı boyutunu oluşturuyor. 2002 yılında ortalama emekli aylığının kişi başına düşen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYH) oranı yüzde 46,4 seviyesindeyken, 2025 yılı itibarıyla bu oran yüzde 29’a kadar düşürüldü.

2002 yılında çalışan veya iş arayan emeklilerin oranı yüzde 36 iken, 2024 yılı sonunda bu oran yüzde 65,7’ye fırladı. Emeklilerin yarıdan fazlası, geçinebilmek için ileri yaşlarına rağmen ek işlerde çalışmak ya da iş aramak zorunda kalıyor.

2026 emekli için 'yoksullukta ısrar' yılı: Zam var, geçim yok

https://haber.sol.org.tr/haber/2026-emekli-icin-yoksullukta-israr-yili-zam-var-gecim-yok-405017

***

Gökçeada'da öğrencilere İslamcı seminer: Savaş ve ölümden bahsedildi, itiraz eden öğretmenler dışarı atıldı -Özkan Öztaş-

Çanakkale Gökçeada'da kaymakamlık onayıyla düzenlenen etkinlikte yüzlerce öğrenciye savaş ve ölümden bahsedildi, bombalar anlatıldı. Velilerden izin alınmadan yapılan "Ailemiz Gazze" konulu konferansta, çocukların psikolojisinin bozulduğunu belirterek duruma tepki gösteren öğretmenlerin, ilçedeki milli eğitim yöneticileri tarafından salondan zorla çıkarıldığı iddia edildi.

Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde bulunan okullarda geçtiğimiz günlerde yapılan bir konferans, velilerin ve eğitimcilerin büyük tepkisini çekti. 

Kaymakamlığın "olur" yazısıyla düzenlenen konferansa, lise öğrencilerinin tamamı, ortaokulların 7 ve 8. sınıfları ile İmam Hatip Ortaokulu'nun 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri götürüldü.

"Ailemiz Gazze" adlı konferans için 200'den fazla öğrenci ve 10'a yakın öğretmen salonda hazır bulundu. Etkinlikte Mavi Marmara saldırısında yaşamını yitiren Furkan Doğan anısına sunumlar yapıldı. Ancak etkinlik içeriğinin pedagojik formasyondan uzak olması ve şiddet içerikli anlatımlar barındırması salonda gerginliğe neden oldu.

'Öğretmenler dışarı atıldı' iddiası

Etkinliğin konuşmacısı olan İslamcı yazar Ramazan Kayan'ın sunumu sırasında, yaşları oldukça küçük olan öğrencilere bombalama, savaş anları ve ölümler detaylıca bahsedildi. Salondaki bazı öğretmenler, çocukların bu anlatımlara maruz kalmasına tepki gösterdi.

soL'un edindiği bilgilere göre, anlatılanların "çocukların psikolojisini bozacağını" belirterek duruma itiraz eden öğretmenler, İlçe Milli Eğitim Müdürü ve bazı şube müdürleri tarafından zorla dışarı atıldı. Eğitimcilerin, öğrencilerini koruma refleksiyle gösterdikleri tepkiye verilen karşılık ilçede tartışma konusu oldu.

Veliler etkinlikten habersiz: 'Bu bir psikolojik şiddet'

Etkinlik sonrası çocuklarının anlattıklarıyla sarsılan veliler de duruma isyan etti. Konferans öncesinde kendilerinden herhangi bir izin alınmadığını belirten veliler, çocukların şiddet ve ölüm anlatımlarından kötü etkilenebileceğini dile getirdi.

Velilerin "Çocuklara neler anlatıldı, neden bizden izin alınmadı?" sorularına verilen yanıt ise bürokratik bir gerekçeye dayandırıldı. Etkinliğin "Kaymakamlık olur yazısı" ile yapıldığı, bu nedenle ayrıca veli iznine gerek duyulmadığı belirtildi.

Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.

Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.

Laiklik karşıtı sicili kabarık bir isim: Ramazan Kayan

Gökçeada'da ortaokul çocuklarına savaş ve ölümden bahseden Ramazan Kayan aslında kamuoyunun yabancı olmadığı bir isim. 

Filistin halkıyla dayanışmayı yalnızca İslamcı bir perspektife indirgeyen ve laiklik karşıtı söylemleriyle bilinen Kayan'ın geçmişi, benzer skandallarla dolu.

Kayan, 2016 yılındaki anayasa tartışmaları sırasında "Bu millete 'laik' değil, 'layık' bir anayasa lazım. Kalbimizde, kimliğimizde ne yazıyorsa anayasaya da o yazılsın" sözlerini sarf etmişti. Kayan, şeriat ve İslamcı gündemler söz konusu olduğunda üniversitelerden okullara kadar birçok alanda boy gösteriyor.

Üniversitelerden kovulan isim ilkokul çocuklarının karşısında

Ramazan Kayan, daha önce ODTÜ ve Eskişehir'deki üniversitelerde de benzer girişimlerde bulunmuş ancak öğrencilerin tepkisiyle karşılaşmıştı.

ODTÜ'de "Mescit Topluluğu" adı altında örgütlenen gerici gruplar, "Özgün İrade" isimli dergide yazan Kayan'ı okula davet etmiş, ancak ODTÜ öğrencilerinin tepkisi sonucu etkinlik iptal edilmişti. Benzer şekilde Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi ve Osmangazi Üniversitesi’nde düzenlenen "Umut Eskişehir 2024" başlıklı etkinlikte de Kayan davetliler arasındaydı.

Not:Haberimiz ilk olarak söz konusu konferansta video görüntüler izletildiği bilgisiyle yayımlanmış, bu bilginin doğru olmadığının farkına varılmasının ardından geri çekilmiş, olayı doğru aktaracak şekilde düzenlendikten sonra yeniden yayımlanmıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.

***

Geleceğe el koymak: Hollanda’da emeklilik hakkının piyasaya devri ve 2026 kırılması -Gamze Özdemir- 

Hollanda’da 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Hollanda’da 2023’te kabul edilen ve 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası, başından itibaren kamuoyuna “teknik bir uyum” ve “kaçınılmaz bir reform” olarak sunuldu. Bu anlatı, meselenin siyasal ağırlığını görünmez kılmak için kurulmuş bir perdedir. Çünkü yasa, bugün itibarıyla emekçilerin yaşamında somut sonuçlar üretmeye başladığında, bunun yalnızca idari bir düzenleme olmadığı çok daha açık biçimde görülecektir. Yaşanan dönüşüm; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Bu nedenle 2026’yı yalnızca bir takvim eşiği olarak değil, emekçilerin geleceğinin kim tarafından yönetileceğine dair sınıfsal bir kararın yürürlüğe giriş tarihi olarak görmek gerekiyor. Emekçinin yaşamının en temel güvence başlıklarından biri olan emeklilik, hak olmaktan çıkarılıp bir yatırım sonucuna çevrilirken; devlet de emek lehine kurulmuş —tarihsel zorunlulukların ürünü olan— garantörlük hattını terk etmektedir. Üstelik bunu gürültüyle değil, sessizlikle yapmaktadır.

Avrupa’da sosyal devlet bir ‘tercih’ değil, zorunluluktu

İkinci Dünya Savaşı'nın faşizmin yenilgisi ve Sovyetler Birliği’nin 1945’te zaferle çıkması, kapitalizmi küresel ölçekte savunma pozisyonuna itti Avrupa’da sosyal devlet, bir “iyi niyet tercihi” değil, kapitalizmin kendini sosyalizmden koruma mekanizması haline geldi.

Bu nedenle emeklilik, sosyal güvenlik, kamusal sağlık ve eğitim gibi alanlarda devletin fiilî garantör olması, kapitalizmin insani bir evrimi değil; güçlü işçi hareketlerinin ve sosyalizmin yarattığı tarihsel basıncın sonucuydu. Devlet, sınıf çatışmasını yönetilebilir kılmak ve sistemin sürekliliğini sağlamak için riskin bir bölümünü üstlenmek zorunda kaldı. Bu tarihsel arka plan hesaba katılmadan bugünkü tasfiyeyi anlamak mümkün değildir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu tarihsel zorunluluğun ortadan kalktığı iddia edildi. Neoliberal ideoloji, kapitalizmin alternatifsiz olduğunu ilan etti. Bu noktadan sonra sosyal devlet “gereksiz yük”, sağlık, eğitim, emeklilik ve sosyal güvenlik ise “taşınamaz maliyet” olarak tanımlanmaya başladı. Hak kavramı bütçe kalemine indirgenirken, yurttaşlık “maliyet” tartışması içinde siyasetsizleştirildi.

Ortaya çıkan şey, devletin küçülmesi değil; rol ve taraf değiştirmesi ya da özüne dönmesidir. Sosyal risklerden çekilirken piyasayı ve sermayeyi daha sert, daha bağlayıcı ve daha disiplinli biçimde güvence altına aldı. Zorunluluk kamusal güçle dayatılırken, piyasanın sonuçlarına dair sorumluluk bireylere devredildi. Bugün emeklilik alanında yaşanan dönüşüm, bu kopuşun güncel ve somut ifadesidir.

Hollanda’da emeklilik rejimi değişti: Sosyal haktan zorunlu piyasalaştırmaya

Hollanda’da kabul edilen yeni emeklilik yasası, teknik dili ve “kaçınılmaz reform” söylemiyle sunulsa da özünde bir sosyal politika düzenlemesi değildir. Bu yasa, devletin emekle kurduğu tarihsel ilişkinin köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Emeklilik, toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarına endeksli bir risk rejimine dönüştürülmekte; bu dönüşüm de geniş bir toplumsal tartışma yürütülmeden, adım adım ve düşük perdeden hayata geçirilmektedir.

Yıllarca “sosyal devlet modeli’nin örnek ülkelerinden biri olarak anlatılan Hollanda’da emeklilik sistemi, bu anlatının temel dayanaklarından biriydi. Eski sistem, emekçiye şunu vaat ediyordu: Çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin karşılığında, yaşlılık döneminde öngörülebilir ve görece istikrarlı bir gelir. Yeni yasa ile birlikte bu vaadin merkezindeki ilke ortadan kalktı. Emeklilik sisteminin en kritik değişikliği, garantili emeklilik gelirinin sona erdirilmesidir.

Çalışanlar ve işverenler hâlâ brüt maaş üzerinden zorunlu emeklilik primi ödemeye devam edecekler; sistemden çıkmak mümkün değil. Emekçinin “Ben bu riski almak istemiyorum” deme hakkı yoktur. Buna karşılık devlet, bu zorunlu primlerin karşılığında nasıl bir emeklilik geliri sağlanacağına dair tüm garantilerini geri çekmektedir.

Bu noktadan sonra emeklilik maaşı, sabit bir hak olmaktan çıkıp finans piyasalarının performansına bağlı bir sonuca dönüşmektedir. Fonlar kâr ederse gelir artabilir; zarar ederse emeklilik geliri düşebilir. Aynı primleri ödeyen iki kişi, tamamen piyasa koşullarına bağlı olarak çok farklı emeklilik gelirleriyle karşılaşabilir. Böylece emeklilik, sosyal hak olmaktan çıkıp piyasa riskine açık, zorunlu bir yatırım ilişkisine dönüşmektedir.

Riskin aşağıya itilmesi: ‘Adil dağıtım’ söyleminin sınıfsal içeriği

Yasa savunulurken hükûmet sıkça “riskin daha adil dağıtıldığı” vurgusunu yaptı. Oysa yaşanan, riskin adileşmesi değil; sistemli biçimde bireylerin omuzlarına yıkılmasıdır. Eski sistemde risk kuşaklar ve fonlar arasında paylaştırılabilirken, yeni sistemde tek tek emekçilere devredilmektedir.

Bu durum özellikle emekliliğe yakın olanlar için ağır sonuçlar doğuracak, piyasa dalgalanmalarını telafi edecek zamanı olmayanlar, şokların doğrudan hedefi haline gelecektir. Düşük gelirli çalışanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar ve göçmen emekçiler açısından tablo çok daha yıkıcı hale gelecek; çünkü bu kesimlerin kayıpları dengeleyecek birikimleri ya da alternatif kazançları yok. Riskin bedeli eşit değildir; bedel sınıfsaldır. Devlet bu süreçte sermaye için düzenleyici ve koruyucu, emek için ise disiplin kurucu bir aygıta dönüşmektedir.

Silahlanma rejimi ve sessiz tasfiye: Kabinenin kararlarıyla geleceğin yeniden dağıtımı

Hollanda’da emeklilik hakkının tasfiyesi, bütçe teknikleri ya da demografik gerekçelerle açıklanabilecek bir “zorunluluk” değildir. Bu dönüşüm, hükûmetlerin ve Avrupa sermayesinin 2000’lerin başından beri takip ettiği siyasal çizginin ürünüdür ve son on yılda giderek sertleşen bir silahlanma ve güvenlik rejimiyle birlikte okunmalıdır. Emeklilik yasasının 2013’te tasarlanması ve 2014 sonrası Avrupa genelinde güvenlik söyleminin sistematik biçimde yükseltilmesi tesadüf değildir. Aksine, bu iki süreç birbirini tamamlayan aynı yeniden yapılanmanın parçalarıdır.

Hollanda hükûmeti, “her an savaş çıkabilir”, “güvenlik öncelik” ve “NATO yükümlülükleri” söylemleriyle savunma harcamalarının artırılmasını kaçınılmaz ilan ederken, aynı dönemde sosyal devletin tüm dayanaklarını “taşınamaz maliyet” olarak yeniden tanımlamıştır. Kabine, bir yandan savunma sanayine uzun vadeli kamu garantileri verirken, diğer yandan emeklilik gibi en temel sosyal güvenceleri piyasanın insafına bırakmıştır. Bu bir yönetim hatası değil, bilinçli bir tercihtir. Kaynak vardır; ancak bu kaynak emekçinin geleceği için değil, silahlanma ve sermaye birikimi için seferber edilmektedir.

Bu noktada “bütçe disiplini” söylemi, siyasal bir örtü işlevi görmektedir. Emeklilik söz konusu olduğunda devreye giren disiplin, savunma ve silah sanayii söz konusu olduğunda yerini cömertliğe bırakır. Kamusal kaynaklar aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılmakta; emekçilerin vergileriyle oluşan kamu bütçesi, geleceği güvence altına almak yerine savaş ekonomisini besleyen bir araca dönüştürülmektedir.

Bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir disiplin rejimiyle ilerlemiştir. Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa genelinde sürekli bir olağanüstü hâl atmosferi üretilmiş; bu atmosfer hükûmetler  tarafından bilinçli biçimde yönetilmiştir. Resmî bir OHAL ilanına gerek duyulmadan siyasal gündem güvenlik ekseninde daraltılmış; “şimdi sırası değil”, “öncelik güvenlik” ve “zor bir dönemden geçiyoruz” söylemleriyle sosyal haklara yönelik itiraz bastırılmıştır. Emeklilik gibi uzun vadeli ve sınıfsal meseleler bu gürültü içinde görünmez kılınarak dönüştürülmüştür.

Buradaki sessizlik bir yan etki değil, bilinçli bir yöntemdir. Emeklilik yasasının geniş bir toplumsal itirazla karşılaşmadan geçirilmesi, teknik karmaşıklıktan çok bu olağanüstü hâl rejiminin başarısıdır. Hükûmet, emeklilik hakkını doğrudan hedef alan bir saldırıyı açık siyasal tartışmaya açmak yerine, süreci teknikleştirerek ve güvenlik gündemiyle perdeleyerek yönetmiştir. Böylece emeklilik, bir hak olmaktan çıkarılıp “uzmanlık”, “uyum” ve “kaçınılmazlık” diliyle siyasetsizleştirilmiştir.

Ortaya çıkan tablo nettir: Emeklilik hakkının tasfiyesi, silahlanma rejiminin yan ürünü değil; onun tamamlayıcı unsurudur. Hükûmet, bir yandan “geleceği korumak” adına savunma bütçelerini büyütürken, diğer yandan emekçinin gerçek geleceğini —yaşlılık güvencesini— bilinçli biçimde tasfiye etmektedir. Bu, teknik bir reform değil; geleceğin kim için güvence altına alınacağına dair verilmiş sınıfsal bir karardır.

Sonuç: 2026 bir tarih değil, tarihsel bir kırılmadır

1 Ocak 2026, emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp kalıcı biçimde piyasa riskine bağlandığı eşiği temsil etmektedir. Bu dönüşüm yalnızca emeklilikle ilgili değildir; devletin kim için çalıştığı ve geleceğin kime ait olduğu sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyal devletin tarihsel zorunlulukların ürünü olan sınırlı garantörlüğü tasfiye edilirken, emekçinin geleceği doğrudan sermayenin yönetimine devredilmektedir.

Bu dönüşümün bir başka boyutu da, emekliliğin belirsizleşmesi, işçi sınıfının yalnızca yaşlılık döneminde değil, bugününde de disipline etmesidir. Gelecek güvencesi zayıflayan işçi sınıfının pazarlık gücünü de zayıflatan sermaye bunu hızla bir siyasal disiplin aracına dönüştürecektir. “Piyasa böyle” denilerek itiraz ahlaki bir kusur gibi sunulacak ve “gerçekçilik” adı altında boyun eğme normalleştirilecektir.

Asıl mesele şudur: “Silahlanmak zorundayız, her an savaş çıkabilir” diyen Hollanda hükûmeti, son yıllarda daha da hızlanarak sosyal devlete ait ne varsa emekçinin cebinden alırken, savunma sanayii ve NATO ile büyüyen sermayenin kârına kâr katmıştır. “Daha özelleştirilecek ne kaldı?” sorusunun yanıtı artık gizlenmemektedir: Geleceğimiz. Hepimizin, parça parça birer meta gibi piyasaya sürülmesi.

Geleceğin piyasalaştırılması, bugünün en somut siyasal kavgasıdır.

Ve bu kavga “yarın” değil; bugün verilmek zorundadır.

/././

Alman emperyalizminin rezil kibri: Deutsche Welle’den skandal Maduro haberi 

Gazetecilik bile değil, çünkü iddianamenin değiştiğinden haberleri yok. Ama Maduro’nun “zalim ve hilekar” olduğundan eminler.

Alman gazetesi Deutsche Welle (DW), bir de Türkçe versiyona sahip.

DW, bugün bir X paylaşımı yaptı: "Maduro, ülkesi Venezuela'yı yıllarca demir yumrukla yönetti: Muhaliflere zulmetti, seçimlerde hile yaptı, ülkesinin ekonomisini harabeye çevirdi. Peki Maduro aynı zamanda bir uyuşturucu baronu muydu?"

Öyle bir paylaşım ki, “peki aynı zamanda baron muydu” diyerek, diğer hepsinin “zaten tartışılamayacak gerçekler” olduğunun kabul edilmesi isteniyor.

Kendi ülkesinde sırf kefiye giydiği için insanları gözaltına alan, Filistin’e destek eylemlerinde kadınların suratın yumruk atıp yüzleri kan revan göstericileri yaka paça polis aracına tıkan bir devletin medyası, Maduro’nun muhaliflere zulmettiğini öne sürüyor.

“Ekonomisi harabeye çevrilen” Venezuela’nın yıllardır ABD’nin ağır yaptırımlarına maruz kaldığına, Amerikan donanmasının aylardır Karayipler’de korsancılık oynayarak balıkçıları öldürüp gemilere el koyduğuna da atıf yok.

Paylaşıma konu olan haber, DW Türkçe’nin çalışanlarının değil, “Thomas Latschan” isimli Alman “gazetecinin” kaleminden çıkmış.

Üstünkörü yazılmış habere bakıldığında, Latschan’ın ABD’deki iddianamenin değiştiğinden ve “Güneşler Karteli” diye bir örgüt olduğu masalının geri çekildiğinden haberi dahi olmadığı görülüyor. DW haberinde şöyle deniyor: Venezuela güvenlik güçlerinden oluştuğu iddia edilen söz konusu yapı, örgüte mensup yüksek rütbeli asker ve polislerin apoletlerindeki güneş simgelerinden dolayı ‘Güneşler Karteli’ (Cartel de los Soles) olarak anılıyor.

Haberini yazdığı olayın en temel bilgilerinden dahi haberdar olmayan Alman basını, NATO üyelerinin bile topraklarını ilhak etme tehditleri savuran ABD’nin tüm uluslararası hukuku ayaklar altına almasına tek kelime değinmezken, herkesin “Maduro’nun kötü insan olduğundan” emin olmasını istiyor.

***

soL





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ocak 2026-

Vekillerin 499’u çift maaş alıyor: Emeklilere 20 bin lira 'müjdeleyenler' 450 bin lira alacak  Asgari ücretin 28 bin lira olduğu Tür...