1990’ların entelektüel harcını karan Kelepir Kitabevleri’nin en yakın tanıklarından olan Enis Batur anlatıyor. Paris’teki "Mona Lisait" geleneğinden Küçükparmakkapı’daki kitap yağmasına; Türkiye’nin 35 yıllık yayıncılık serüveni ve içine düşülen ağır ekonomik krizin anatomisi…
Enis Batur1990’ların ortasında, bir avuç bağımsız yayıncı, Kelepir Kitabevleri ile fark etmeden mülkiyetin ve elitizmin yüksek duvarlarını sarsan radikal bir operasyona imza attı. Bugün kitapların birer dekoratif unsura dönüştüğü kültürel bir iklimden bakınca ucuz ama çok kaliteli felsefe, edebiyat kitapları ve rafları yağmalayan öğrencileri hayal etmek güç görünebilir. Ancak o günlerde, yayıncılık dünyasının içinde bulunduğu ekonomik refah arayışı bu şekilde beklenmedik bir demokratikleşme alanını tetiklemişti.
Enis Batur’un deyimiyle bu, yayıncılığın kendi "bozgunculuğu" üzerine kurulu, plansız ama mucizevi bir devriâlemdi. Dosyamızın bu bölümünde hem yazar hem de yayıncı kimliğiyle bu sürecin en yakın tanığı olan Enis Batur’u dinliyoruz. Batur, bizi Paris’in "Mona Lisait" geleneğinden bugünün dijital kayıtsızlığına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Kütüphanesini sahaf ve Kelepir dükkanlarından "devşiren" bir entelektüelin gözünden, orijinal kitabın korsan fiyatına indiği o dönemi ele alıyoruz.

“Nitelikli okur nüfusu yüksekti”
-Öncelikle Kelepir Kitabevleri’ni nasıl öğrendiniz, nasıl duydunuz? Oradan başlamak istiyorum.
-Kelepir kavramını, eğer yanlış bilmiyorsam, ortaya atan ve bu yöntemi ilk defa geliştiren 6.45 Yayınevi oldu. 6.45, Kaan Çaydamlı yönetiminde işe girişen bir yayıneviydi. 1990’da bastıkları ilk kitap zaten benim kitabımdı. Dolayısıyla "kelepir" operasyonunun başlangıcına tanık oldum. Bu benim için çok yadırgatıcı bir yöntem değildi. İlk gençlik yıllarımı, öğrencilik dönemimi Paris’te geçirdim. Kelepir uygulamasının bir benzeri zaten Fransa’da oldukça yaygındı. Hatta bu uygulamanın ismi için, Mona Lisa’ya göndermeyle "Mona Lisait" yani "Mona Okuyordu" anlamına gelen bir üst başlık seçilmişti. Bu uygulama ile yayın hayatına devam edemeyen butik yayınevlerinin batışından sonra kalan o değerli kitaplar, fiyatlarının belki de onda birinden daha düşük bedellerle satılıyordu. Eski dergi sayıları, benzeri yayınlar ve büyük sergi katalogları inanılmaz ölçüde düşük fiyatlarla satıldığı için ben kütüphanemin önemli bir kısmını oralardan devşirmiştim. Dolayısıyla kelepir kavramını zaten iyi kötü biliyordum. Bugün yine sürüyor kelepir. Örneğin şu anda Kırmızı Kedi bir kelepir operasyonu yapmakta. Dolayısıyla bakıldığı zaman, Türk yayın hayatında 35 yıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebiliriz.
-Siz aslında yazar kimliğinizle de olsa işin mutfağına da tanık oldunuz. O dönemde bunu endüstriyel anlamda nasıl bir yayıncılık perspektifiyle değerlendirmiştiniz?
Bakıldığı zaman tabii ki Kelepir, yayıncılık bozgunlukları üzerine kurulu bir operasyon. Yani bir biçimde mali açıdan dengeyi tutturamamış yayınevlerinin; basıldığı nüsha oranına göre düşük satış yapmış ama değerli birtakım kitapları söz konusu. Öyle olunca yayıncılık ölçüleriyle olumsuz düşünülebilecek bir şey; ama okur açısından, özellikle genç ve bütçesi sınırlı okur nüfusu için pozitif bir operasyon türü olarak gördüm. Korsan yayıncılığa pozitif bakan biri hiçbir zaman olmadım. Böyle bakan arkadaşlarımız vardı ama ben kendi kitaplarımla ilgili zaten böyle bir sıkıntıyı çok fazla yaşamadım. Bir kere bir kitabım korsan yapıldı, o kadar. Kelepir ise bu andığım nedenlerle bence kitap dünyasına ve okurlara olumlu katkılar getirmiş bir işlemdir.
Diyorsunuz ki kitapla okur arasındaki mesafeyi kısalttı. Bu ucuza kitap satma hareketini, kitabın değerinin demokratikleştirilmesi olarak okuyabilir miyiz?
İyimser bir yorum olur ama olabilir, böyle bakılabilir. Bir de tabii bugünden bakıldığında yani geçmişi bir yana bırakıp bugünkü duruma odaklanıldığında şöyle bir manzara var: Türkiye’de çok sayıda kitap çıkıyor ama artık bu oranda bir okur yok. Kelepir 30 yıl önce devreye girdiğinde, nitelikli okur nüfusu daha iyiydi, daha yüksekti. Bugün bu nitelikli okur nüfusunun düşük olduğunu düşünüyorum. Düşük olduğu için de birtakım değerli kitaplar dolaşıma çıkmakta zorlanıyor. Dolaşıma biraz çıksalar bile kısa sürede kitabevleri tarafından iade ediliyorlar. O zaman da tirajlar düşüyor ya da stoklarda birikim oluşuyor; bu nedenle zorunlu kelepir operasyonları başlıyor.
Anladım. O dönem okur davranışlarında gözlenen bu derinlikten söz ederken, bunu bugün için nostaljik bir mit gibi mi anlamalıyız?
Evet, biraz öyle. Biraz da şöyle bir durum var. Son 1-2 yıldır kâğıt fiyatlarındaki dövize endeksli aşırı artış, ikinci el kitapçıların avantajına oldu. Sahafların satış rakamları yükseldi. Neden yükseldi? Çünkü diyelim Enis Batur’un yeni çıkan kitabının fiyatı 800 TL ise okur sahafta bundan 15 yıl önce çıkmış bir kitabın nüshasını bulduğu zaman 20-30 liraya alabiliyor. Dolayısıyla zaten sınırlı olan bütçesini bu şekilde kullanma yoluna gidiyor. Ortada belki görünür bir "kelepir operasyonu" yok denilebilir ama süreç sahaflar ve ikinci el kitapçılar üzerinden yaşanıyor.

"Yeni teknolojiler kitap dünyasına olumsuz biçimde yansıdı"
O dönemin bu kültürel derinliğinin kaynağı neydi sizce?
35 yıl önce Türkiye’nin eğitim düzeyi bugünküne göre daha yüksekti, buna bağlayabiliriz. Zaman içinde ortaöğrenimde düzey düşüklüğü ağırlık kazandı. Bugünden bakıldığında, 1990’da 20 yaşında olan kişiler iyi bir ortaokul ve lise eğitiminden geçmişlerdi. Bugünse durum böyle değil. İkincisi, tabii ki sosyal medya kitap karşısında çok fazla yer kapladı. İnternet şüphesiz son derece yararlı bir araç ama "önüne maymun mu geçiyor insan mı geçiyor" o çok önemli. Dolayısıyla yeni teknolojiler kitap dünyasına olumsuz biçimde yansıdı.
90’lı yıllar Türkiye için olumsuz tarafları olsa da aslında bir altın çağ gibiydi diyebiliriz. Siz okur niteliğinin şu anda düşük olduğunu ifade ettiniz. Peki o dönemi yaşarken okur niteliğinin yüksek olduğunun farkında mıydınız?
Yayıncılık hayatımda avantajlı konumları olan bir kişi oldum. Uzun süre ciddi sermaye desteği gördüğüm bir yayınevinin (YKY) yöneticisiydim. O zaman cüretkâr adımlar atabiliyorduk. Örneğin Ferdinand Céline’in "Gecenin Sonuna Yolculuk" kitabını bastığımız zaman hedef neydi? Herhalde bir baskı satılır diye düşünürdük. Şimdi dönüp baktığınızda kitap 17. baskısında. Bunu o zaman öngöremezdik. Dolayısıyla sadece benim çalıştığım yayınevinin değil, Metis’in, İletişim’in ve diğer yayıncıların o gün attığı adımların zaman içinde doğru sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Ama bugün atılan adımlar için aynı iyimserliği yaratabilecek bir tablo yok önümüzde. Bu da tabii Türkiye’nin içine düştüğü çok ağır ekonomik krizle doğrudan bağlantılı.
Enis Bey, o dönem Kelepir’e gider miydiniz?
Kitaplarımı alırken her türlü alışverişi yaptım. Önemli olan aradığımı bulmaktı. Bulamadığımda hiçbir sakınca gözetmeksizin kitap nerede ise oradan alırdım. Bugün de Nadir Kitap’tan da yapıyorum, Pandora’dan da. Döviz çok yüksek olduğu için bir tek yurt dışından kitap almakta zorlanıyoruz. Yaş durumumdan dolayı eskisi gibi sahaf ve kitapçı gezemez oldum. Onun için ister istemez internet üzerinden alışveriş hayatımda geniş yer kaplamaya başladı.

“Büyük sermayeli yayıncılar küçüklerle rekabete girmemeli”
Mesela şimdi yine o yayınevinin yöneticisi olsaydınız basmak isteyeceğiniz şeyler olur muydu? Ya da tam tersi, basmayı tercih etmeyeceğiniz şeyler?
Aynı destek ve koşullar söz konusu olduğunda; o tarz büyük sermayeye dayanan yayıncıların öteki yayıncılar ile rekabete girmemesi gerektiğini düşünüyorum. Daha pahalı projeleri okura daha ucuz bir biçimde yansıtmanın yollarını bulmalılar. Ama öte yandan bugünkü tabloda karamsarlığa düşmemin nedenini bir örnekle somutlaştırayım: Kırmızı Kedi’de Sylvain Tesson’un "Kar Panteri" kitabını yayımladık. Bence çok değerli bir kitap. Hayata ilişkin, edebi olmanın ötesinde birtakım besleyici unsurlar taşıyan bir eser ama satışı 500 nüshayı zor buldu. Bu tabii insanın boynunu eğiyor. Buna benzer değerli birtakım kitaplara uzanamaz oluyorsunuz. Çünkü ödeyeceğiniz telif hakkı, çevirmene yapacağınız ödeme vesaire bu satış rakamlarıyla doğrulanamaz. O zaman da Türkiye bir sürü değerli kitabın, en azından çeviri düzeyinde, uzağında kalıyor. Kaldı ki telif konusunda da aynı sorunun yaşandığını görüyorum. Bir sürü dosya şu anda sahipsiz dolaşıyor. Çünkü yayınevlerinin bunları basacak cesareti kalmadı. Neden kalmadı? Çünkü ne kadar dağıtıma çıkabilecek? Genç bir yazarın kitabı 100 adet mi, 200 adet mi basılacak? Çark bununla nasıl dönecek? Sonuç olarak yayıncılık, neresinden bakılırsa bakılsın ticari bir sektör; yani sadece pir aşkına yapılabilecek bir iş değil. Mevcut şartlar yayıncıları nitelikli yapıtlardan uzaklaştırıyor. Kaybeden de Türkiye oluyor.
Sizin önerileriniz ne olabilir? Yayıncılık sektörü için bir çıkış yolu görüyor musunuz?
Olmaz, yok olamaz. Bu ekonomik kriz hiçbir öneriye kapı açmıyor.
Aslı Atasoy/T24
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder