EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var (Evrensel-Manşet)


Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yapmak yerine yevmiyeleri düşürdü. Bir yanda ücretler düşürülürken öte yandan da meslek hastalıklarının işçilerin ‘kaderi’ sayıldığı Aliağa gemi söküm bölgesi, artan hız baskısı, yenilmeyen malzemeler ve göstermelik denetimler sonucu ölüm sahasına döndü!

Halil İbrahim Uz Mavi Denizcilik Geri Dönüşüm Tesislerinde 5 metre yükseklikten düştü.
Hasan Aktepe Gemi geri dönüşüm tesislerinde kesilen gemi parçasının altında kaldı.
Salih Ataman Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu hayatını kaybetti.

Aliağa gemi sökümünde son 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü: Her gün kelle koltukta çalışıyoruz -Emre Gökmen- 

İzmir – Aliağa gemi söküm bölgesi, son dört ayda üçüncü iş cinayetiyle bir kez daha ölüm alanına dönüştü. Blade Denizcilik tesisinde çalışan Salih Ataman, 10 Ocak’ta vinç kancasının koparak üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. İşçiler, yaşananların “kaza” değil, denetimsizliğin, eski ve güvensiz malzemelerin, hız baskısının ve götürü çalışma sisteminin sonucu olduğunu söylüyorlar. Son dört ayda üç işçinin yaşamını yitirdiği bölgede ne gerçek bir denetim ne caydırıcı bir yaptırım ne de patronlara yönelik bir hesap sorma var.

Salih Ataman’ın ölümünün ardından aynı iş kolunda çalışan, olayı bilen işçilerle görüştük. İş kazalarının artık günlük rutine, iş cinayetlerinin ise “şaşırmayacağımız olaylara” dönüştüğünü söyleyen işçiler, çalışma koşullarına ve arkadaşlarını kaybetmeye duydukları öfkeyi dile getiriyorlar.

"Malzemeler yeni olsa Salih’i kaybetmezdik"
Başka bir firmada çalışan bir gemi söküm işçisi, Salih Ataman’ın yaşamını yitirdiği iş cinayetini şöyle anlattı: “Vinç loçasındaki mandal çalışmıyordu. Loça zaten paslıydı. Rüzgâr kuvvetliydi, doğal olarak mandal tutmayınca çıkıyor. Normalde loçanın havada asılı kalmadan, güvenli şekilde çalışması gerekir. Ama burada öyle değildi. Mandal sistemi çalışmıyordu. Rüzgar ve aletin kötü olması sonucu üçlü sapan arkadaşımızın üzerine düştü. Ambulans gelene kadar zaten çoktan hayatını kaybetmişti. Yani malzeme düzgün olsa, yenisi alınmış olsa Salih’i kaybetmezdik.”

"Denetimden önce haber geliyor, denetim bitince eski düzene devam"
Patronların malzemeleri yenilemediğini söyleyen işçi, şöyle devam etti: “Malzemelerin kötü durumda olduğunu biliyorlar. Söylediğimizde de ‘gidin gemiden ne lazımsa alın’ diyorlar. Yani yine eski, çürük malzemeye yönlendiriyorlar. Masraftan kaçmak için gemiden çıkanları kullandırıyorlar. Platformun vinçleriyle de yıllardır aynı işler yapılıyor. Bu kadar eski ve ömrü tükenmiş malzemeyle çalışınca bedelini işçilerin ömründen kesiyorlar.”

Denetimlerin ise göstermelik olduğunu vurguluyor: “Denetim haberi zaten önceden geliyor. Ona göre ortalığı toparlıyorlar. Denetim bitince eski düzene devam. O yüzden ne ceza alıyorlar ne uyarı. Denetim var ama sonuç yok.”

"Götürü sistem ölüm riskini büyütüyor"
İşçiler, iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden birinin hız baskısı ve götürü sistem olduğunu söylüyor: “Şöyle bir sistem var: Ne kadar hızlı bitirirsen o kadar çok para alırsın. İnsanlar zaten zor durumda, daha fazla kazanmak için bu götürü sistemini kabul ediyor. Ama bu sistem olduğu sürece iş kazası da iş cinayeti de bitmez.”

Götürü sistemin yorgunluğu ve dikkatsizliği artırdığını anlatıyor: “Normalde 7-8 ayda bitecek işi 4-5 ayda bitirmek için anlaşılıyor. Her gün iki kat fazla çalışıyorsun. Daha yorgun, daha dikkatsiz oluyorsun. Sonra bir şey olunca ‘kader’ deniyor. Ama mesele kader değil. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılmasak, ‘hadi hadi iş bitecek’ diye baskı kurulmasa bunlar olur mu?”

Bu noktada işçi, sorunun bireysel dikkatsizlik değil sistem olduğunu vurguluyor: “Evet işçinin dikkati önemli ama bu koşullarda kim ne kadar dikkat edebilir? Başta götürü sisteminin kalkması, her yerde çalışma koşullarının insan gibi olacak şekilde düzenlenmesi lazım.”

"Kurşun yüksek çıktıysa ya kapı dışarı ya da sürgün"
Gemi sökümde sadece ani ölümler değil, ağır hastalıklar da işçilerin kaderi haline gelmiş durumda: “Kurşun oranı yüksek çıkması, bel fıtığı, akciğer hastalıkları çok yaygın. Ama özellikle kurşun yüksek çıkarsa ya seni başka yere gönderiyorlar ya da direkt çıkışını veriyorlar. Hem bu iş yüzünden hastalanıyorsun hem de işsiz kalıyorsun.”

Meslek hastalığı olarak tanınmamasına da tepki gösteriyor: “Bu hastalıkları meslek hastalığı saymıyorlar. Tedavisi de öyle hemen olmuyor. 4-5 ay temiz hava alman gerekiyor. Yıllarca ölüm riskiyle çalışıyorsun, sonra da hastalığınla ortada kalıyorsun.”

"Her gün ölüm riskiyle bu ücretlere çalışılmaz"
İşçiler, ağır risklere rağmen ücretlerin düşük olduğunu söylüyor: “Her gün kelle koltukta çalışıyoruz. 60-70 bin lira maaş alıyoruz. Bu işin ağırlığına, riskine, bize bıraktığı hastalıklara bakınca bunun karşılığı bu para olamaz.”

Ücret tartışmasını “tehlike primi” değil “yaşam hakkı” üzerinden kuruyorlar: “90-100 bin lira denince fazla gibi geliyor olabilir ama yaptığımız işi kim kolay kolay yapabilir? Her gün üstümüze ne düşecek diye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın karşılığı da farklı olmalı.”

İşçilerin birlikte hareket etmesinin önüne baskı ve korku konulduğunu da anlatıyor: “Zam isteyince hemen işten atma tehdidi başlıyor. İşçiler korkuyor: kira var, kredi var, çocuk var. Ama işverenler hemen bir araya gelip ortak zam açıklayabiliyor. Biz bir araya gelince dağıtılıyoruz. Yine de başka yol yok, birlik olmak zorundayız.”

Aliağa’daki son iş cinayetleri
Aliağa gemi söküm bölgesinde yaşanan iş cinayetleri münferit değil, sistematik bir ölüm düzeninin sonucu. Son dört ayda yaşamını yitiren üç işçi, denetimsizliğin ve kâr hırsının nasıl can aldığını bir kez daha gösteriyor.
Halil İbrahim Uz
45 yaşında, iki çocuk babası, taşeron işçiydi. Bergama’da yaşıyordu. 2 Ekim’de Mavi Denizcilik (Sugurya) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde geminin kaptan köşkünde bulunan keresteleri sökerken yaklaşık 5 metre yükseklikten düştü. Mesai arkadaşları ambulansın 45 dakika sonra geldiğini söylüyor.
Hasan Aktepe
40 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 12 Kasım’da eski adı Kalkavan Gemi Söküm olan Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kesilen gemi parçasının altında kaldı. Parçaların 600-700 ton ağırlığında olduğu, 3-4 kepçeyle kaldırılabildiği belirtiliyor. Hastaneye bile götürülemeden yaşamını yitirdi.
Salih Ataman
49 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 10 Ocak’ta Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu üzerine düşmesiyle yaşamını yitirdi. Ambulans geldiğinde hayatını kaybetmişti.
***
YÖK veya MESEM: Kötülüğe rıza üretimi nasıl sağlanıyor?-Adnan Gümüş- 

AKP’nin eğitim ve yükseköğretim ana politikası ve gündemi geldiğinden bugüne, ÖNDER-imam hatip mezunlarının baş yönlendirici olduğu okullar iki ana “kök ideolojik unsur” üzerine, biri dincileştirme/medreseleştirme/maarifleşleştirme, diğeri MESEM’lileştirme/çıraklaştırma/ocaklaştırma üzerine bina edilmiş bulunuyor. Dincileştirme kısmı AKP, çıraklaştırma/ocaklaştırma/ahileştirme işi AKP+MHP jargonuna uygun.

Haftanın klasiği yine birkaç dinci zorlama: 1-YÖK üniversitelere yazı göndermiş, cuma saatlerinde faaliyete devam etmeyin diye. Bununla da sınırlı kalmamış, 2-Hızlandırılmış diploma vereceğiz. Dahası var, 3-Öğrenciyi küçük sanayiye/esnafa yamak vereceğiz, üstelik parasını da biz halkın, kamunun kaynağından ödeyeceğiz.

İlkinde, dincileşmede/imam hatipleşmede çok şey yapıldı da ne kadar rıza üretilebildi, bilemiyorum, ama allem edip kallem edip her tür kurnazlıkla hızlanamayacak olanı hızlılaştırmada/kolay diploma dağıtımında ve MESEM’lileştirmede rıza üretimi sağlandı maalesef. Ortaöğretimde yapılan bu çıraklılaştırmanın aynısı şimdi yükseköğretimde yapılmaya çalışılıyor.

Burada en önemli soru “kötülüğe rıza” üretiminin nasıl sağlandığıdır?

Kötülüğe rıza nasıl sağlanıyor: Nema dağıtımı en önemli araç

1-Diploma neması/ çocuğa gence kolay diploma:

Gerek MESEM’de gerekse yükseköğretim düzeyinde uzaktan açıktan zaten kolayca diploma ve sertifika dağıtımı ana rıza üretme araçlarından biri. Diploma dağıtmak çok kolay rıza üretiyor, açıktan uzaktan sanayiden diploma veremiyorsanız sahtesi de çok. En kolay rıza üretme biçimi boş beleş “konum/statü” dağıtmak, bunun en kolay yolu diploma dağıtmak.

2-Anne babaya 5-10 bin lira nema:

Rıza üretmenin en kolay yollarını seçim dönemine girince yaşıyoruz. Bunun başında birkaç kilo pirinçten kömürden dahası nakit nemalar çok iş görüyor. Anne babaya aylık çocuğunun çalıştırılması karşılığı 5-10 bin TL haneye geçmiş oluyor, yoksul için bu çok değerli bir para. Böylece çocuk iyi yetişmiş yetişmemiş hiç önemli değil hem çocukta hem de ebeveyninde rıza üretilmiş oluyor.

3-Tek bir çırak başı taşerona eşrafa esnafa 20-30 bin TL aylık nema:

Gerek MESEM’de gerekse şimdi yükseköğretim ayağında kamu kaynaklarını (en başta İşsizlik Fonunu) allem et kallem et binbir kurnazlıkla esnafa OSB’ye KOBİ’lere ayana eşrafa aktar, oh ne rahat. Tek bir çırak/MESM öğrencisi için normal işçinin 4/5 (4 gün çalıştırma) üzerinden hesaplandığında 25-30 bin lira işletme (ayan, eşraf, küçük burjuvazi, orta burjuvazi ağırlıklı) bundan aylık kazanç sağlıyor. Yılda 300 bin, 4 yılda 1.2 milyonu aşkın bedavadan kaynak transferi almış oluyor.

İşin kurnazlığına bak. Bundan razı olmasın da neden razı olsun. Resmi çocuk işçiliğini, hem de parasını da devlete/kamuya ödeterek çalıştırıyorsun. Bir de üzerinde patronluk taslıyorsun. Buna rıza göstermeyip neye rıza göstereceksin.

4-Mesleki teknik/ MESEM hocalarına ek ders neması:

Mesleki teknik liselerdeki öğretmenler, MESEM’lerdeki öğretmenler de büyük çoğunluğu ile bu işe razılar. Kimisi çok daha saf/iyi niyetle ‘Bu çocukların çıraklıktan başka şansı yok’ diyor. Bir kısmı ‘Meslekler böyle öğrenilir’ diyor, bir kısmı da geçim derdinde 5-10 saat ek ders ücreti alacak. Nasıl olsa fatura topluma ve çocuğun geleceğine çıkıyor, kendileri rahatlar. Yani öğretmenlerin de büyük kısmı bu işe razılar.

5-AKP, MHP, muhafazakara, dincilere, tarikatlara siyasi nema:

Kurnazlıklar kurnazlık, tuzaklar tuzak doğuruyor. Eğitim, okul, bilim, üniversite, nitelikli olanları hem değersizleştiriliyor hem de sonra dönüp diploma değersiz diye nitelikli eğitime ve nitelikli bilimsel gelişime saldırı için bu bir mazeret haline getiriliyor. Bir taşla pek çok kuş, daha doğrusu tüm toplum yanıltılmış, avlanmış, bir kötülükten bir başka kötülüğe mazeret üretilmiş oluyor.

Önce mevcudu, ne kadar doğru düzgün gelişim varsa onları bozmaya uğraş. En son örneği Boğaziçi. Sonra da bu bozduklarını mazeret gösterip yeni bozgunculuklara bunları ayak oluştur. Tarikatlar mutlu, dinciler mutlu, AKP MHP mutlu. İstediği gibi çocuklar ve gençler üzerinde at koşturma fırsatları yaratıyor. Tabii ki bu kötülüklere rıza gösteriyor, bunları kendine alan ayaratıyor.

Yani iyileri boz veya yapılabilecek güzel nitelikli eğitimi bilimi sanatı engelle, yapma, sonra da bunları mazeret gösterip kolay oy devşirmeye, kolay adam devşirmeye alan aç.

İktidarlar, belki de akıllı bir toplum zaten istemiyor olabilir.

Daha pek çok safsata, rıza üretme biçimi var da bugün bu daha yaygın olanların altını çizmekle toparlayalım. YÖK’ün niyetine dair birkaç şey daha söyleyelim.

YÖK’ten itiraf: Binde 1’deyiz, binde 999’u başarısız: Öğrencilerin ve bilimin örselenmesi

YÖK’ün yaptıklarına insan ne diyeceğini şaşırıyor. YÖK başkanı, 21 üniversite bünyesindeki 22 OSB-MYO’da toplam 119 programda eğitim gören 7 bin 327 öğrencinin kamu kaynakları aktarılarak çıraklığa yönlendirildiğini, bunda çok başarılı sonuçlar aldıklarını, mezunların iş bulma oranlarının çok yüksek olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor, ortada bal yok, arı yok, nema paylaşımı var ya neyse.

Dahası sadece sayılara baktığımızda, 7 bin 500 öğrenci 6 milyon 715 bin öğrencinin binde 1’i kadar. YÖK verilerine bakalım.

    Yükseköğretimdeki Öğrenci Sayıları

Aktif 205 üniversite, 2 bin 68 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 MYO, 7 bin 227 aktif program, 6 milyon 715 bin öğrenci var. Bu öğrencilerin 3 milyo 64 bin 184’ü MYO öğrencisi.

Tabloya dikkat ederseniz öğrencilerin çoğunluğu açık ve uzaktan öğretimde, adı üzerinde “açık” ve “uzaktan”.

Bunların nasıl bir yükseköğretim niteliği taşıdığı açık değil.

Ama YÖK başkanı sistemi bozacak, nema dağıtımının meşruiyet aracı olacak ya, derdi zaten mezun olunca iş bulan 119 programdan toplamda 7 bin 500 öğrenci üzerinden yani binde 1’lerden bir model sunmaya çalışıyor. Bu modelde yukarıdaki nema dağıtımlarını içeriyor.

YÖK: Bilgi toplumu değil ucuz işçi yetiştireceğiz, o da üniversitede olmaz diyor 

YÖK bir kere büyük resmi, binde 999’u başarısız saymış oluyor, bu çok ağır bir itiraf sayılır. Bu itirafına uygun bir eğilime arayışı da maalesef girmiyor.

YÖK’ün zaten mezunları iş bulan birkaç programı kamu kaynağı ile çıraklaştırmaya dair modelini çok olumlu bir şey gibi sunmasına; tek yanlı tutum veya seçici argüman/sav demek bile fazla gelir. YÖK, en hafif ifadeyle olgunun bütününü örterek manipülasyon yapmakta, dolayısıyla gerçekleri çarpıtmaktadır.

Avrupa ve ABD kanadı “bilgi bilim toplumu” yaratacağız diyordu. Sözde de olsa amaçları bu. YÖK böyle bir amacı çok fazla buluyor, ucuz işçi yetiştireceğiz diyor. Hatta bu ucuz işçi üniversite yetişmez zaten çırak olarak esnafa vereceğiz diyor.

Esnaf da hakkını vererek pek çocuk genç çalıştırmak istemiyor, parasını da kamu kaynaklarını transfer ederek yapacağız diyor.

Ayrıntıları uzun. Konu ağır. Çocuklar ve toplum bizzat MEB ve YÖK eliyle mahvediliyor.

/././

Ahlaksızlığın ahlakı -Nuray Sancar- 

Trump hem silahlarını hem kendini konuşturmaya devam ediyor. 

Zaman, üç ay sonra Türkiye’de yapılacak olan NATO zirvesine doğru akarken ‘Uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak yetkim, yalnızca kendi kişisel ahlakımla sınırlıdır… Yetkim anayasa ya da mahkemelerle değil, kendi ahlakımla sınırlı. Ben ahlaklı bir insanım’ diye meydan okuyan ‘dünya lideri’nin ahlakı, Epstein pedofili adası, güç zehirlenmesi ve boşboğazlıkla kendisini gösteriyor olsa da onun kişisel ahlakının dünya gidişatının medyanından vücut bulduğu söylenebilir. 

Bu ahlak(sızlık)tan ABD devletinin çökme, saldırma, tehdit, ambargo gibi cephaneliğinin uyumundan değer adına petrol, kıymetli ve nadir elementlere sahip olmak, uluslararası kara ve deniz ticareti üzerindeki mutlak egemenlik hevesinden başka bir şey beslenmiyor.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında Sovyetler Birliği ile rekabet etmek ve onu alt edebilmek için savaştan bitkin ve harap çıkmış Avrupa ülkelerini kendi güvenlik çemberine dahil etmek amacıyla buralara her yıl milyonlarca dolar akıtan ve ortak savaş örgütü NATO’yu hayata geçiren savaşın son dakika galibi ABD; insani yardımın, hürriyet temsilinin, demokrasinin, yeni uluslararası hukukun bekçisi olduğunu iddia ediyordu. Bu şatafatlı iddiaların arkasında ise Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Türkiye’de dönemin ağır silahları ve nükleer başlıklı füzelerle donatılmış üslerin, istihbarat merkezlerinin ve askeri kampların kurulması vardı. Yardım yoluyla kalkındırma, güvenlik sınırlarını Avrupa’dan başlatan ABD’nin yayılma stratejisinin misyonlarından biri, sömürgeleştirme pratiğinin aracı, ‘dehşet dengesi’nin kurucu unsuruydu.

NATO’nun hem kağıt üstünde bir hukuku hem de yazılı olmayan kuralları vardı. Kağıt üstündekiler tribünlere sesleniyor, yazılı olmayan kurallar ise iç karışıklıklar, siyasi cinayetler, toplu katliamlar, darbeler, iç savaşlarla ABD’nin ve NATO’ya bağlı irili ufaklı emperyalistlerin nüfuz alanının genişletilmesini kullanıyordu.

Ne var ki ABD Irak’ı işgal ettiğinde yanında NATO üyeleri arasında küçük kardeş İngiltere’den başka kimseyi bulamamıştı. Sovyetlere karşı bir güvenlik-saldırı paktı olarak kurulan örgüt, Sovyet sosyalizminin çöküşüyle gerekçesini kaybetmiş görünüyordu. O zaman ‘terörizme karşı mücadele’ gibi belirsiz bir strateji belirleyip kendisine bir hedef ve ufuk koyarak stratejisini değiştiren ABD önderliğindeki NATO, vaktiyle kendi besleyip büyüttüğü radikal İslamcı örgütlere savaş açtı. Hedef artık Ortadoğu olmuştu. Arada Fransa gibi çıbanbaşı rolündeki bir ülke NATO’nun işlevinin bittiği ya da beyin ölümünün gerçekleştiği gibi sarsıcı iddialarda bulunsa da uluslararası cinayet ve savaş örgütü dağılmadı; Fransa da zaten Libya’da Kaddafi’yi öldürme timinin başını çekti.

Şimdilerde Trump, Avrupa’nın savunmasını Avrupa’nın kendisine bıraktığını, NATO masraflarıyla Ukrayna’daki uzayan savaşın ABD’ye yük olduğunu söylüyor ve savaş örgütünün ‘üye aidatları’nı iki kez artırıyor. Avrupa artık ABD’nin bir güvenlik bölgesi değil, BM oydaşmasıyla veya çoklu anlaşmalarla belirlenen önceki düzenin değer parametrelerini taşıyan bütün anlaşmalardan çekileceğini duyurdu. Bunlardan bir kısmından çekildi. Bu, bundan sonra ABD’nin bağlayıcı hiçbir hukuka riayet etmeyeceği anlamına geliyor. Amerikan sermayesi kısıtlayıcı normlardan kurtuluyor.

1946 ocağında eski ABD Başkanı Truman, Potsdam Konferansından sonra hazırladığı bir muhtırada ‘Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi istila ederek Boğazlar bölgesini ele geçirmek istediğine artık şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp ‘dur’ demezsek, yeni bir savaş çıkacaktır. Sovyetler Birliği yalnız bir sözden anlıyor: ‘Kaç tümeniniz var.’ Savaş sırasında Stalin’in Papa’ya karşı söylediği bir sözü kullanan Truman için, savaş bitse de barışın gidişatı, yeni bir savaşa hazırlanmak için oluşan askeri güç yığınağına bağlıydı. Siyasal bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerde sömürgeciliğe karşı birikmiş tepkinin ve Sovyetler Birliği’nin varlığında bir denetleyici unsur olan ve ABD’yi hem kısıtlayan bir bakıma da zaman kazandırarak işine yarayan uluslararası hukuk şimdi giderek bir safraya dönüştü  

Fakat aslında aynı madalyonun arka yüzündeyiz. Trump’ın motivasyonu ile Marshall yardımları dünyası ve Truman Doktrini arasında stratejik fark, dünya konjonktürü ve savaş teknolojileri arasındaki değişimden ibaret. Dünya barışının ABD’nin silah gücüyle ve bizzat kendisi aracılığıyla sağlanacağını iddia eden Trump’ın şahsı da ABD emperyalizminin bir uzun menzilli silahı haline gelmiş durumda ama şu haliyle dünya barışının garantörü olduğundan emin.

Ulusal güvenlik, ulusal egemenlik, iç ve evrensel hukuk gibi kavramların ve anayasa, parlamento, ABD’nin Kongre prosedürü, uluslararası kurumlar, Birleşmiş Milletler gibi müzakere ve bağlayıcı kurallar üreten kurumların Trump’ın etrafında birleşmiş oligarşi nezdinde artık bir anlamı kalmadı. Bunlar soğuk savaş dönemini yöneten kavramlardı ve miyadlarını doldurdular.  

Kısacası mali sermaye kurallı ve yasalı hareketin yükünden kurtulmaya çalışırken kendine uygun liderini de bulmuş oldu. Örneğin İran halkının mücadelesini şahlık kalıntısının hizmetine sokacak kadar ahlaklı Trump’ın arkasında yeni sömürgeciliğin sınırlanamayan, ahlaksız hırsı var.

Pedofili adasından çıkıp önüne gelene saldıran sermaye ahlakı nereye baksa rahatça çalınabilecek ziynetler görüyor.

/././

ABD ile Avrupa arasında ‘Grönland savaşı’ mı çıkacak?-Yücel Özdemir- 

ABD Başkanı Trump geri adım atmadığı takdirde “Grönland sorunu”, ABD ile Avrupa arasında derin çelişkilere yol açacak gibi görünüyor. Son açıklamalarına bakılırsa geri adım atmaya da pek niyetli değil. Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen ve Grönland Dış İlişkiler Temsilcisi Vivian Motzfeldt’in önceki gün Beyaz Saray’da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile yaptıkları görüşmeden ciddi bir sonuç çıkmadı. Trump, bu görüşmeden önce ve sonra yaptığı açıklamalarda “Bir milim geri adım atmayacağının” mesajını verdi. Kararlılığını sürdürüyor.

Avrupa ise karşı hamleler yapmaya başladı. Danimarka’nın daveti üzerine İsveç ve Norveç askerleri Grönland’a ulaştı. Almanya’dan da dün 13 asker başkent Nuuk’a iniş yaptı. NATO üyesi diğer ülkelerden askerlerin de 17 Ocak’a kadar Grönland’da olması bekleniyor. Alman basını Avrupalı NATO üyesi ülkelerin askeri çıkarmasını “keşif” olarak nitelendiriyor. Ancak bunu, daha büyük askeri çıkarma için ön inceleme olarak görmek gerekiyor. Dolayısıyla, ABD’ye askeri bir mesaj veriliyor. Trump’ın Avrupa’nın bu “askeri keşif seferine” daha büyük bir askeri çıkarmayla yanıt vermesi durumunda transatlantikte tansiyon şiddetlenebilir. Ki gözünü karartmış Trump’ın yapmayacağı bir hareket değil. Bu nedenle Trump’ın Grönland hayalinin, ne zaman nereye varacağını bugünden kestirmek zor.

Der Spiegel’den Bernhard Zand’a konuşan New York Risk araştırmaları ve danışmanlık şirketi “Eurasia Group” Başkanı Ian Bremmer, sürecin askeri işgal şeklinde sonuçlanmayabileceğini düşünenlerden. Şöyle diyor: “Fiziksel anlamda bir işgal olmayabilir. Bir ülkenin egemenliğini zayıflatmanın birçok yolu var. Açık-gizli operasyonlar, dezenformasyon, siyasi baskı, hatta Grönlandlıları referanduma ikna etmek için ekonomik teşvikler bunlar arasında. Trump, üst düzey danışmanlarına böyle bir plan hazırlamaları talimatını verdi. İşgal önümüzdeki hafta gerçekleşmeyecek ve Amerika’nın hava indirme birliklerini Grönland’a gönderip NATO’nun sonunu getirmesi de söz konusu değil.” (14.01.2026)

Açıklamaları, hamleleri niyet belirtisi olarak okumak mümkün. ABD’nin Grönland’ı kendi etkisi altına almak için pek çok değişik yola başvuracağı anlaşılıyor. Avrupa ile askeri olarak karşı karşıya gelmek ise en son seçenek görünüyor. Avrupa’nın ciddi temaslar ve görüşmeler yapmadan asker göndermeyi gündemine alması ise dikkat çekici. Buradaki hedefin Grönland’ın paylaşımında söz sahibi olacak şekilde askeri güç konuşlandırılması olduğu anlaşılıyor.

Trump’ın önüne gelen ülkeyi tehdit etmesi, Venezuela ve Grönland’da yaptıkları nedeniyle “uluslararası hukuk”u tanımadığı gerçeği, şu sıralar sıkça gündeme getiriliyor. Güçlünün sözünün geçtiği “orman kanunları” devrinin başladığından söz ediliyor.

Bu kural aslında hep geçerliydi. Eskiden de güçlü imparatorluklar, kapitalist-emperyalist devletler aynı şeyi yapıyorlardı. Büyük savaşlar ve yıkımlar böyle gerçekleşti. Dolayısıyla son günlerde Avrupa basınında sıkça gündeme getirilen “Trump’ın orman kanunları” yeni değil. Bugün ile en önemli farklılık daha önce “orman kanunları”nı hep birlikte uzlaşma içinde uyguluyorlardı: Yugoslavya’nın parçalanması, Somali, Afganistan, Irak, Libya, Suriye...

Şimdi ise kendisini “en güçlü” gören ABD ve Lideri Trump, oyunun kurallarını değiştirip, tek başına “orman kuralları” işlettiği için rahatsızlar. İtirazın ana nedeni bu. Ama buna rağmen, henüz ABD ve Trump’ı doğrudan karşılarına alıp net bir şekilde itiraz da etmiyorlar.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri Fransa ve İngiltere’den ciddi bir ses yok. Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip Almanya da net bir tutum almış değil. Hafta başında Washington’a giden Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’ın kaçırılmasını açıktan mahkum etmedi. ‘Oldukça verimli’ bir görüşmenin geçtiği açıklandı.

Halbuki ülke içinde günlerdir ABD’nin uluslararası hukuku hiçe saydığı ve Alman hükümetinin bu konuda açık bir tutum alması gerektiği yönünde çağrılar vardı.

Uluslararası ilişkilerde, döneme ve koşullara göre esneklik gösteren “uluslararası hukuk” denilen nizam, gelinen aşamada yerini “uluslararası haydutluğa” bırakmış görünüyor. Öncesi bir yana İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “uluslararası hukuk nizamı”nın temeli, Hitler faşizminin yenilgisinden geriye kalan yıkım üzerinden yükselmişti. Sovyetlerin varlığı güç dengeleri bakımından Batılı emperyalistlerin haydutluğuna sınır çekiyor, devletler arası şiddeti yasaklıyordu. Dahası Nazilerin yargılandığı Nürnberg mahkemelerinde, sadece devletlerin değil, insanlık suçu işleyen bireylerin de cezai kovuşturmaya uğrayabileceği ve cezalandırılabileceği benimsenmişti. Küçük ülkeleri büyüklere karşı koruyan koşullarda “uluslararası hukuk” bir anlam taşıyordu. Gerisi boş bir söylemden öteye geçmiyor.

/././

EVRENSEL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var   (Evrensel-Manşet) Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yap...