Tersanelerde ‘zalim’ var (Evrensel-Manşet)
AKP’nin eğitim ve yükseköğretim ana politikası ve gündemi geldiğinden bugüne, ÖNDER-imam hatip mezunlarının baş yönlendirici olduğu okullar iki ana “kök ideolojik unsur” üzerine, biri dincileştirme/medreseleştirme/maarifleşleştirme, diğeri MESEM’lileştirme/çıraklaştırma/ocaklaştırma üzerine bina edilmiş bulunuyor. Dincileştirme kısmı AKP, çıraklaştırma/ocaklaştırma/ahileştirme işi AKP+MHP jargonuna uygun.
Haftanın klasiği yine birkaç dinci zorlama: 1-YÖK üniversitelere yazı göndermiş, cuma saatlerinde faaliyete devam etmeyin diye. Bununla da sınırlı kalmamış, 2-Hızlandırılmış diploma vereceğiz. Dahası var, 3-Öğrenciyi küçük sanayiye/esnafa yamak vereceğiz, üstelik parasını da biz halkın, kamunun kaynağından ödeyeceğiz.
İlkinde, dincileşmede/imam hatipleşmede çok şey yapıldı da ne kadar rıza üretilebildi, bilemiyorum, ama allem edip kallem edip her tür kurnazlıkla hızlanamayacak olanı hızlılaştırmada/kolay diploma dağıtımında ve MESEM’lileştirmede rıza üretimi sağlandı maalesef. Ortaöğretimde yapılan bu çıraklılaştırmanın aynısı şimdi yükseköğretimde yapılmaya çalışılıyor.
Burada en önemli soru “kötülüğe rıza” üretiminin nasıl sağlandığıdır?
Kötülüğe rıza nasıl sağlanıyor: Nema dağıtımı en önemli araç
1-Diploma neması/ çocuğa gence kolay diploma:
Gerek MESEM’de gerekse yükseköğretim düzeyinde uzaktan açıktan zaten kolayca diploma ve sertifika dağıtımı ana rıza üretme araçlarından biri. Diploma dağıtmak çok kolay rıza üretiyor, açıktan uzaktan sanayiden diploma veremiyorsanız sahtesi de çok. En kolay rıza üretme biçimi boş beleş “konum/statü” dağıtmak, bunun en kolay yolu diploma dağıtmak.
2-Anne babaya 5-10 bin lira nema:
Rıza üretmenin en kolay yollarını seçim dönemine girince yaşıyoruz. Bunun başında birkaç kilo pirinçten kömürden dahası nakit nemalar çok iş görüyor. Anne babaya aylık çocuğunun çalıştırılması karşılığı 5-10 bin TL haneye geçmiş oluyor, yoksul için bu çok değerli bir para. Böylece çocuk iyi yetişmiş yetişmemiş hiç önemli değil hem çocukta hem de ebeveyninde rıza üretilmiş oluyor.
3-Tek bir çırak başı taşerona eşrafa esnafa 20-30 bin TL aylık nema:
Gerek MESEM’de gerekse şimdi yükseköğretim ayağında kamu kaynaklarını (en başta İşsizlik Fonunu) allem et kallem et binbir kurnazlıkla esnafa OSB’ye KOBİ’lere ayana eşrafa aktar, oh ne rahat. Tek bir çırak/MESM öğrencisi için normal işçinin 4/5 (4 gün çalıştırma) üzerinden hesaplandığında 25-30 bin lira işletme (ayan, eşraf, küçük burjuvazi, orta burjuvazi ağırlıklı) bundan aylık kazanç sağlıyor. Yılda 300 bin, 4 yılda 1.2 milyonu aşkın bedavadan kaynak transferi almış oluyor.
İşin kurnazlığına bak. Bundan razı olmasın da neden razı olsun. Resmi çocuk işçiliğini, hem de parasını da devlete/kamuya ödeterek çalıştırıyorsun. Bir de üzerinde patronluk taslıyorsun. Buna rıza göstermeyip neye rıza göstereceksin.
4-Mesleki teknik/ MESEM hocalarına ek ders neması:
Mesleki teknik liselerdeki öğretmenler, MESEM’lerdeki öğretmenler de büyük çoğunluğu ile bu işe razılar. Kimisi çok daha saf/iyi niyetle ‘Bu çocukların çıraklıktan başka şansı yok’ diyor. Bir kısmı ‘Meslekler böyle öğrenilir’ diyor, bir kısmı da geçim derdinde 5-10 saat ek ders ücreti alacak. Nasıl olsa fatura topluma ve çocuğun geleceğine çıkıyor, kendileri rahatlar. Yani öğretmenlerin de büyük kısmı bu işe razılar.
5-AKP, MHP, muhafazakara, dincilere, tarikatlara siyasi nema:
Kurnazlıklar kurnazlık, tuzaklar tuzak doğuruyor. Eğitim, okul, bilim, üniversite, nitelikli olanları hem değersizleştiriliyor hem de sonra dönüp diploma değersiz diye nitelikli eğitime ve nitelikli bilimsel gelişime saldırı için bu bir mazeret haline getiriliyor. Bir taşla pek çok kuş, daha doğrusu tüm toplum yanıltılmış, avlanmış, bir kötülükten bir başka kötülüğe mazeret üretilmiş oluyor.
Önce mevcudu, ne kadar doğru düzgün gelişim varsa onları bozmaya uğraş. En son örneği Boğaziçi. Sonra da bu bozduklarını mazeret gösterip yeni bozgunculuklara bunları ayak oluştur. Tarikatlar mutlu, dinciler mutlu, AKP MHP mutlu. İstediği gibi çocuklar ve gençler üzerinde at koşturma fırsatları yaratıyor. Tabii ki bu kötülüklere rıza gösteriyor, bunları kendine alan ayaratıyor.
Yani iyileri boz veya yapılabilecek güzel nitelikli eğitimi bilimi sanatı engelle, yapma, sonra da bunları mazeret gösterip kolay oy devşirmeye, kolay adam devşirmeye alan aç.
İktidarlar, belki de akıllı bir toplum zaten istemiyor olabilir.
Daha pek çok safsata, rıza üretme biçimi var da bugün bu daha yaygın olanların altını çizmekle toparlayalım. YÖK’ün niyetine dair birkaç şey daha söyleyelim.
YÖK’ten itiraf: Binde 1’deyiz, binde 999’u başarısız: Öğrencilerin ve bilimin örselenmesi
YÖK’ün yaptıklarına insan ne diyeceğini şaşırıyor. YÖK başkanı, 21 üniversite bünyesindeki 22 OSB-MYO’da toplam 119 programda eğitim gören 7 bin 327 öğrencinin kamu kaynakları aktarılarak çıraklığa yönlendirildiğini, bunda çok başarılı sonuçlar aldıklarını, mezunların iş bulma oranlarının çok yüksek olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor, ortada bal yok, arı yok, nema paylaşımı var ya neyse.
Dahası sadece sayılara baktığımızda, 7 bin 500 öğrenci 6 milyon 715 bin öğrencinin binde 1’i kadar. YÖK verilerine bakalım.
Yükseköğretimdeki Öğrenci SayılarıAktif 205 üniversite, 2 bin 68 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 MYO, 7 bin 227 aktif program, 6 milyon 715 bin öğrenci var. Bu öğrencilerin 3 milyo 64 bin 184’ü MYO öğrencisi.
Tabloya dikkat ederseniz öğrencilerin çoğunluğu açık ve uzaktan öğretimde, adı üzerinde “açık” ve “uzaktan”.
Bunların nasıl bir yükseköğretim niteliği taşıdığı açık değil.
Ama YÖK başkanı sistemi bozacak, nema dağıtımının meşruiyet aracı olacak ya, derdi zaten mezun olunca iş bulan 119 programdan toplamda 7 bin 500 öğrenci üzerinden yani binde 1’lerden bir model sunmaya çalışıyor. Bu modelde yukarıdaki nema dağıtımlarını içeriyor.
YÖK: Bilgi toplumu değil ucuz işçi yetiştireceğiz, o da üniversitede olmaz diyor
YÖK bir kere büyük resmi, binde 999’u başarısız saymış oluyor, bu çok ağır bir itiraf sayılır. Bu itirafına uygun bir eğilime arayışı da maalesef girmiyor.
YÖK’ün zaten mezunları iş bulan birkaç programı kamu kaynağı ile çıraklaştırmaya dair modelini çok olumlu bir şey gibi sunmasına; tek yanlı tutum veya seçici argüman/sav demek bile fazla gelir. YÖK, en hafif ifadeyle olgunun bütününü örterek manipülasyon yapmakta, dolayısıyla gerçekleri çarpıtmaktadır.
Avrupa ve ABD kanadı “bilgi bilim toplumu” yaratacağız diyordu. Sözde de olsa amaçları bu. YÖK böyle bir amacı çok fazla buluyor, ucuz işçi yetiştireceğiz diyor. Hatta bu ucuz işçi üniversite yetişmez zaten çırak olarak esnafa vereceğiz diyor.
Esnaf da hakkını vererek pek çocuk genç çalıştırmak istemiyor, parasını da kamu kaynaklarını transfer ederek yapacağız diyor.
Ayrıntıları uzun. Konu ağır. Çocuklar ve toplum bizzat MEB ve YÖK eliyle mahvediliyor.
/././
Ahlaksızlığın ahlakı -Nuray Sancar-
Trump hem silahlarını hem kendini konuşturmaya devam ediyor.
Zaman, üç ay sonra Türkiye’de yapılacak olan NATO zirvesine doğru akarken ‘Uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak yetkim, yalnızca kendi kişisel ahlakımla sınırlıdır… Yetkim anayasa ya da mahkemelerle değil, kendi ahlakımla sınırlı. Ben ahlaklı bir insanım’ diye meydan okuyan ‘dünya lideri’nin ahlakı, Epstein pedofili adası, güç zehirlenmesi ve boşboğazlıkla kendisini gösteriyor olsa da onun kişisel ahlakının dünya gidişatının medyanından vücut bulduğu söylenebilir.
Bu ahlak(sızlık)tan ABD devletinin çökme, saldırma, tehdit, ambargo gibi cephaneliğinin uyumundan değer adına petrol, kıymetli ve nadir elementlere sahip olmak, uluslararası kara ve deniz ticareti üzerindeki mutlak egemenlik hevesinden başka bir şey beslenmiyor.
Geçen yüzyılın ikinci yarısında Sovyetler Birliği ile rekabet etmek ve onu alt edebilmek için savaştan bitkin ve harap çıkmış Avrupa ülkelerini kendi güvenlik çemberine dahil etmek amacıyla buralara her yıl milyonlarca dolar akıtan ve ortak savaş örgütü NATO’yu hayata geçiren savaşın son dakika galibi ABD; insani yardımın, hürriyet temsilinin, demokrasinin, yeni uluslararası hukukun bekçisi olduğunu iddia ediyordu. Bu şatafatlı iddiaların arkasında ise Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Türkiye’de dönemin ağır silahları ve nükleer başlıklı füzelerle donatılmış üslerin, istihbarat merkezlerinin ve askeri kampların kurulması vardı. Yardım yoluyla kalkındırma, güvenlik sınırlarını Avrupa’dan başlatan ABD’nin yayılma stratejisinin misyonlarından biri, sömürgeleştirme pratiğinin aracı, ‘dehşet dengesi’nin kurucu unsuruydu.
NATO’nun hem kağıt üstünde bir hukuku hem de yazılı olmayan kuralları vardı. Kağıt üstündekiler tribünlere sesleniyor, yazılı olmayan kurallar ise iç karışıklıklar, siyasi cinayetler, toplu katliamlar, darbeler, iç savaşlarla ABD’nin ve NATO’ya bağlı irili ufaklı emperyalistlerin nüfuz alanının genişletilmesini kullanıyordu.
Ne var ki ABD Irak’ı işgal ettiğinde yanında NATO üyeleri arasında küçük kardeş İngiltere’den başka kimseyi bulamamıştı. Sovyetlere karşı bir güvenlik-saldırı paktı olarak kurulan örgüt, Sovyet sosyalizminin çöküşüyle gerekçesini kaybetmiş görünüyordu. O zaman ‘terörizme karşı mücadele’ gibi belirsiz bir strateji belirleyip kendisine bir hedef ve ufuk koyarak stratejisini değiştiren ABD önderliğindeki NATO, vaktiyle kendi besleyip büyüttüğü radikal İslamcı örgütlere savaş açtı. Hedef artık Ortadoğu olmuştu. Arada Fransa gibi çıbanbaşı rolündeki bir ülke NATO’nun işlevinin bittiği ya da beyin ölümünün gerçekleştiği gibi sarsıcı iddialarda bulunsa da uluslararası cinayet ve savaş örgütü dağılmadı; Fransa da zaten Libya’da Kaddafi’yi öldürme timinin başını çekti.
Şimdilerde Trump, Avrupa’nın savunmasını Avrupa’nın kendisine bıraktığını, NATO masraflarıyla Ukrayna’daki uzayan savaşın ABD’ye yük olduğunu söylüyor ve savaş örgütünün ‘üye aidatları’nı iki kez artırıyor. Avrupa artık ABD’nin bir güvenlik bölgesi değil, BM oydaşmasıyla veya çoklu anlaşmalarla belirlenen önceki düzenin değer parametrelerini taşıyan bütün anlaşmalardan çekileceğini duyurdu. Bunlardan bir kısmından çekildi. Bu, bundan sonra ABD’nin bağlayıcı hiçbir hukuka riayet etmeyeceği anlamına geliyor. Amerikan sermayesi kısıtlayıcı normlardan kurtuluyor.
1946 ocağında eski ABD Başkanı Truman, Potsdam Konferansından sonra hazırladığı bir muhtırada ‘Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi istila ederek Boğazlar bölgesini ele geçirmek istediğine artık şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp ‘dur’ demezsek, yeni bir savaş çıkacaktır. Sovyetler Birliği yalnız bir sözden anlıyor: ‘Kaç tümeniniz var.’ Savaş sırasında Stalin’in Papa’ya karşı söylediği bir sözü kullanan Truman için, savaş bitse de barışın gidişatı, yeni bir savaşa hazırlanmak için oluşan askeri güç yığınağına bağlıydı. Siyasal bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerde sömürgeciliğe karşı birikmiş tepkinin ve Sovyetler Birliği’nin varlığında bir denetleyici unsur olan ve ABD’yi hem kısıtlayan bir bakıma da zaman kazandırarak işine yarayan uluslararası hukuk şimdi giderek bir safraya dönüştü
Fakat aslında aynı madalyonun arka yüzündeyiz. Trump’ın motivasyonu ile Marshall yardımları dünyası ve Truman Doktrini arasında stratejik fark, dünya konjonktürü ve savaş teknolojileri arasındaki değişimden ibaret. Dünya barışının ABD’nin silah gücüyle ve bizzat kendisi aracılığıyla sağlanacağını iddia eden Trump’ın şahsı da ABD emperyalizminin bir uzun menzilli silahı haline gelmiş durumda ama şu haliyle dünya barışının garantörü olduğundan emin.
Ulusal güvenlik, ulusal egemenlik, iç ve evrensel hukuk gibi kavramların ve anayasa, parlamento, ABD’nin Kongre prosedürü, uluslararası kurumlar, Birleşmiş Milletler gibi müzakere ve bağlayıcı kurallar üreten kurumların Trump’ın etrafında birleşmiş oligarşi nezdinde artık bir anlamı kalmadı. Bunlar soğuk savaş dönemini yöneten kavramlardı ve miyadlarını doldurdular.
Kısacası mali sermaye kurallı ve yasalı hareketin yükünden kurtulmaya çalışırken kendine uygun liderini de bulmuş oldu. Örneğin İran halkının mücadelesini şahlık kalıntısının hizmetine sokacak kadar ahlaklı Trump’ın arkasında yeni sömürgeciliğin sınırlanamayan, ahlaksız hırsı var.
Pedofili adasından çıkıp önüne gelene saldıran sermaye ahlakı nereye baksa rahatça çalınabilecek ziynetler görüyor.
/././
ABD ile Avrupa arasında ‘Grönland savaşı’ mı çıkacak?-Yücel Özdemir-
ABD Başkanı Trump geri adım atmadığı takdirde “Grönland sorunu”, ABD ile Avrupa arasında derin çelişkilere yol açacak gibi görünüyor. Son açıklamalarına bakılırsa geri adım atmaya da pek niyetli değil. Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen ve Grönland Dış İlişkiler Temsilcisi Vivian Motzfeldt’in önceki gün Beyaz Saray’da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile yaptıkları görüşmeden ciddi bir sonuç çıkmadı. Trump, bu görüşmeden önce ve sonra yaptığı açıklamalarda “Bir milim geri adım atmayacağının” mesajını verdi. Kararlılığını sürdürüyor.
Avrupa ise karşı hamleler yapmaya başladı. Danimarka’nın daveti üzerine İsveç ve Norveç askerleri Grönland’a ulaştı. Almanya’dan da dün 13 asker başkent Nuuk’a iniş yaptı. NATO üyesi diğer ülkelerden askerlerin de 17 Ocak’a kadar Grönland’da olması bekleniyor. Alman basını Avrupalı NATO üyesi ülkelerin askeri çıkarmasını “keşif” olarak nitelendiriyor. Ancak bunu, daha büyük askeri çıkarma için ön inceleme olarak görmek gerekiyor. Dolayısıyla, ABD’ye askeri bir mesaj veriliyor. Trump’ın Avrupa’nın bu “askeri keşif seferine” daha büyük bir askeri çıkarmayla yanıt vermesi durumunda transatlantikte tansiyon şiddetlenebilir. Ki gözünü karartmış Trump’ın yapmayacağı bir hareket değil. Bu nedenle Trump’ın Grönland hayalinin, ne zaman nereye varacağını bugünden kestirmek zor.
Der Spiegel’den Bernhard Zand’a konuşan New York Risk araştırmaları ve danışmanlık şirketi “Eurasia Group” Başkanı Ian Bremmer, sürecin askeri işgal şeklinde sonuçlanmayabileceğini düşünenlerden. Şöyle diyor: “Fiziksel anlamda bir işgal olmayabilir. Bir ülkenin egemenliğini zayıflatmanın birçok yolu var. Açık-gizli operasyonlar, dezenformasyon, siyasi baskı, hatta Grönlandlıları referanduma ikna etmek için ekonomik teşvikler bunlar arasında. Trump, üst düzey danışmanlarına böyle bir plan hazırlamaları talimatını verdi. İşgal önümüzdeki hafta gerçekleşmeyecek ve Amerika’nın hava indirme birliklerini Grönland’a gönderip NATO’nun sonunu getirmesi de söz konusu değil.” (14.01.2026)
Açıklamaları, hamleleri niyet belirtisi olarak okumak mümkün. ABD’nin Grönland’ı kendi etkisi altına almak için pek çok değişik yola başvuracağı anlaşılıyor. Avrupa ile askeri olarak karşı karşıya gelmek ise en son seçenek görünüyor. Avrupa’nın ciddi temaslar ve görüşmeler yapmadan asker göndermeyi gündemine alması ise dikkat çekici. Buradaki hedefin Grönland’ın paylaşımında söz sahibi olacak şekilde askeri güç konuşlandırılması olduğu anlaşılıyor.
Trump’ın önüne gelen ülkeyi tehdit etmesi, Venezuela ve Grönland’da yaptıkları nedeniyle “uluslararası hukuk”u tanımadığı gerçeği, şu sıralar sıkça gündeme getiriliyor. Güçlünün sözünün geçtiği “orman kanunları” devrinin başladığından söz ediliyor.
Bu kural aslında hep geçerliydi. Eskiden de güçlü imparatorluklar, kapitalist-emperyalist devletler aynı şeyi yapıyorlardı. Büyük savaşlar ve yıkımlar böyle gerçekleşti. Dolayısıyla son günlerde Avrupa basınında sıkça gündeme getirilen “Trump’ın orman kanunları” yeni değil. Bugün ile en önemli farklılık daha önce “orman kanunları”nı hep birlikte uzlaşma içinde uyguluyorlardı: Yugoslavya’nın parçalanması, Somali, Afganistan, Irak, Libya, Suriye...
Şimdi ise kendisini “en güçlü” gören ABD ve Lideri Trump, oyunun kurallarını değiştirip, tek başına “orman kuralları” işlettiği için rahatsızlar. İtirazın ana nedeni bu. Ama buna rağmen, henüz ABD ve Trump’ı doğrudan karşılarına alıp net bir şekilde itiraz da etmiyorlar.
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri Fransa ve İngiltere’den ciddi bir ses yok. Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip Almanya da net bir tutum almış değil. Hafta başında Washington’a giden Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’ın kaçırılmasını açıktan mahkum etmedi. ‘Oldukça verimli’ bir görüşmenin geçtiği açıklandı.
Halbuki ülke içinde günlerdir ABD’nin uluslararası hukuku hiçe saydığı ve Alman hükümetinin bu konuda açık bir tutum alması gerektiği yönünde çağrılar vardı.
Uluslararası ilişkilerde, döneme ve koşullara göre esneklik gösteren “uluslararası hukuk” denilen nizam, gelinen aşamada yerini “uluslararası haydutluğa” bırakmış görünüyor. Öncesi bir yana İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “uluslararası hukuk nizamı”nın temeli, Hitler faşizminin yenilgisinden geriye kalan yıkım üzerinden yükselmişti. Sovyetlerin varlığı güç dengeleri bakımından Batılı emperyalistlerin haydutluğuna sınır çekiyor, devletler arası şiddeti yasaklıyordu. Dahası Nazilerin yargılandığı Nürnberg mahkemelerinde, sadece devletlerin değil, insanlık suçu işleyen bireylerin de cezai kovuşturmaya uğrayabileceği ve cezalandırılabileceği benimsenmişti. Küçük ülkeleri büyüklere karşı koruyan koşullarda “uluslararası hukuk” bir anlam taşıyordu. Gerisi boş bir söylemden öteye geçmiyor.
/././
EVRENSEL






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder