3 Ocak saldırısında ABD 'gizli silah' mı kullandı?-Yiğit Günay-
Bir kurmaca öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin on yıllardır elinde olan bir teknolojiyi artık kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.
Amerikan ordusunun 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yla eşi Cilia Flores’in kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırı, hâlâ dünyanın gündeminde.
Esas konuşulan, saldırının siyasi sonuçları: Emperyalist sistemin tepesinde yer alan ülkenin, şimdiye kadar işlerine geldiği gibi eğip bükmek üzere “korudukları” uluslararası hukuk zeminini tamamen ortadan kaldırmasının bundan sonra dünya için ne anlama geleceği, en büyük tartışma konusu.
Öte yandan, 3 Ocak günü sahada askeri olarak ne yaşandığı da hâlâ konuşulan başlıklardan biri.
ABD, onlarca Venezuelalı ve Kübalı’nın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, kendi iddiasına göre herhangi bir ölümcül yara almadan nasıl kotardı?
Bu hafta tartışmaya, bir “gizli silah” boyutu eklendi.
Bir tuhaf propaganda mülakatı
Geçtiğimiz günlerde X platformunda, herhangi bir kaynak gösterilmeyen bir mülakat paylaşıldı. Mülakatın, 3 Ocak günü sahada bulunan Venezuelalı bir askerle yapıldığı iddia ediliyordu.
Hiçbir ciddi yayın organında haberleştirilmedi, zira okunduğu anda kurmaca olduğu anlaşılıyordu. ABD karşısında çaresizlik ve teslimiyet duyguları, yurtsever olmak bir yana, Latin Amerikalı bir askerin dile getirmeyeceği bir üslupta ifade ediliyordu.
Mülakatın çok paylaşılan kısmı şuydu:
Bir çeşit silahları vardı. Benim yerimden sıçrattı, burnum kanamaya başladı, ne olduğunu bile bilmiyordum. Bütün Karakas’ta duyulan bir ıslık sesi gibiydi, insanların burunlarından, kulaklarından kan geliyordu. Hareket edemedik. O ıslık bizi tamamen hareketsiz bıraktı. Bunun bir ses darbesi silahı veya pasif sonik dalga olduğunu söylüyorlar.
Anlaşılan, bu kurmaca mülakat, moral bozmaya yönelik sistematik propaganda kampanyasının parçası olmanın yanında, bir de bu “gizli silah” söylentilerini yaymak için üretilmiş ve paylaşılmıştı.

Üstelik, mülakatı yayma işi pek “iz bırakmayacak” şekilde de yapılmadı. Bizzat Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, 1,7 milyon takipçisi olan X hesabından mülakatı “Derhal ne yapıyorsanız bırakın ve bunu okuyun” notuyla paylaştı.
Peki bir “gizli silaha” dair, ciddiye alınır yayınlarda herhangi bir ipucu çıktı mı?
'ABD o silahı 2024’te ele geçirdi’
Uzun yıllar NPR gibi kurumlarda çalışmış olan savunma ve istihbarat muhabiri Sasha Ingber, 12 Ocak’ta Substack’te “Kaynaklara göre ABD, ‘Havana Sendromu’yla bağlantılı bir silahı test ediyor” başlıklı bir yazı yayımladı.
“Havana Sendromu”, 2016 yılında ABD’nin Küba Büyükelçiliği’nde çalışan personelin bir kısmının baş ağrısı, baş dönmesi, migren, odaklanamama ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşadıkları iddiasına verilen isim.
Ingber, söz konusu tuhaf mülakatın üzerine, ABD askeri ve istihbarat dünyasından kaynaklara, böyle bir silah olup olmadığını sordu. Dört kaynak, ABD hükümetinin elinde Havana Sendromu’nu tetiklediğini söyledikleri bir cihazın bulunduğunu öne sürdü. Kaynaklar, silahın 2024’te ABD’nin eline geçtiği iddiasını dile getirdi.
Ingber’in kaynaklarından biri, Karakas’ta böylesi bir silahın kullanılıp kullanılmadığından bağımsız olarak, ABD’nin elinde “bedensel iç sıkıntılar” yaratan bir silahın uzun yıllardır olduğunu açıkladı. Cihaz ölümcül değildi fakat hedefindeki kişinin yere kapanmasını beraberinde getiren iç organ sorunları yaratıyordu.
Kaynağa göre silahın varlığı pek sır da değildi, zira 2018 yılında İsrail, ABD’den bu cihaza erişim istemiş ve cihazı “Filistinlilere karşı ‘kitle eylemlerini kontrol’ amacıyla” kullanma niyetini dile getirmişti.
‘Havana sendromu’ muamması
Ingber’in yazısından üç gün sonra, 15 Ocak’ta bu kez CBS, “gizli silah”la ilgili bir haber yayımladı. CBS de 2024 sonunda “Havana Sendromu”yla bağlantılı bir silahı ABD’nin ele geçirdiğini ve Pentagon’un darbeli radyo frekansı enerjisi yayan, sırt çantası boyutunda bir cihazı test etmekte olduğunu duyurdu.
Peki sürekli atıfta bulunulan “Havana Sendromu” neydi, daha önemlisi, gerçek miydi?
2015’te Küba’yla ABD arasında diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilince, Havana’da “ABD Misyonu” adıyla çalışan ve personel sayısı sınırlı tutulan misyon büyükelçiliğe çevrildi. 2016’da misyonda çalışan bazı Amerikan personeller, bitkinlik, migren, baş dönmesi, kulak çınlaması, görme bozukluğu ve hafıza sorunları gibi semptomlardan şikayet etmeye başladılar.

ABD, o dönem bunun Havana’daki personeline karşı Kübalıların düzenlediği bir saldırı olduğunu öne sürdü. Küba iddiayı saçma buldu ve şiddetle reddetti.
İlerleyen yıllarda, ABD’nin başka ülkelerdeki diplomatik misyon çalışanları da benzer şikayetler dile getirmeye başladı. Bunun bir boyutunun, aradan geçen 9 yılda sayıları 1500’ü bulan “Havana sendromu mağduru” olduğunu iddia eden personelin Amerikan devletinden yardım ve tazminat talebi olduğu tahmin edilebilir.
ABD istihbarat kurumları, özellikle başvuruların artması (ve olası bir yüklü tazminat ödeme zorunluluğu ihtimali) karşısında konuyu araştırdı ve 2023 yılında “söz konusu ‘hastalığın’ bir dış gücün saldırısı sonucunda oluşmuş olması olasılığının çok düşük olduğu” sonucuna varan bir rapor yayımladı. En çok işaret edilen olasılık, bu gizemli hastalığın kulaktan kulağa yayılmasının yarattığı bir histerinin psikolojik etkileriydi.
Fakat 2024’te, siyasi pozisyon değişti. ABD Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komitesi, yani seçilmiş siyasilerden oluşan organ, 2024’te yeni bir rapor hazırladı ve bir yıl önce istihbarat kurumlarındaki profesyonellerin hazırladığı raporun “analitik bütünlükten yoksun ve hazırlanış biçiminin uygunsuz olduğunu” söyledi.
Siyasilerin raporuna göre “resmi makamların ‘anormal sağlık olayları’ olarak tanımladığı vakaların arkasında bir yabancı gücün olduğu izlenimi giderek kuvvetlenmekteydi”.
CBS, 2024 yılında konuyla ilgili bir diğer araştırma yayımlamış, Rusya’nın akustik silahlar üzerine çalıştığını ve Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki bir saldırının bu cihazlarla bağlantılı olduğunu iddia etmişti.
soL’un arşivi ‘yabancı güçler’ iddialarını kuşkulu hale getiriyor
Dolayısıyla, uzun yıllar unutulan ve yalnızca tazminat isteyen personelin gündemde tuttuğu “Havana Sendromu” iddiasının 2024 yılından itibaren “yabancı güçlerin teknolojik saldırısı” olduğuna dair adım adım zemin oluşturan bir izlek ortaya çıktı. CBS’in ilk haberinde olayların arkasında Rusya’nın olduğuna, saldırıların gerçekleştiği yerler olarak da Küba, Vietnam ve Çin’e işaret edilmesi de siyasi açıdan manidardı.
Yıllar sonra bu zeminin yaratılması, ABD’nin ses frekanslarıyla çalışan silahı kullanıma sokma kararıyla bağlantılı olabilir.
Zira Sasha Ingber’e konuşan bir istihbarat yetkilisinin “ABD’nin elinde böylesi bir cihazın uzun zamandır bulunduğunun sır olmadığı” ifadesi doğruydu.
soL, 2010 yılında, bugünlerde tarif edilen etkileri yaratan bir silahı ABD’nin denediğine dair haber yapmıştı:
Pentagon’a bağlı Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi, şiddetli acıya sebep olan mikrodalga silahları, geçici körlüğe sebep olan lazerler ve dayanılmaz sesler çıkartan cihazlar gibi insanlara daha önce duyulmamış yollarla acı verme çalışmalarına bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor.
'Nano saniyelik elektrik sinyalleri' diye adlandırılan yeni teknoloji, uzaktan elektrik sinyalleri göndererek, hedeflenen şahısta geçici felç yaratmak ve bu sayede kişiyi etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor. Bu silahın piyasada bulunan ve ABD'de toplumsal olaylarda sıklıkla kullanılan, fiziksel temasla kişiye elektrik şoku veren 'taser gun'dan farkı, herhangi bir kabloya ya da fiziksel temasa gerek duymaması.
Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi şefi Dave Law, bu silahın üstünde yapılacak çalışmalar sonucunda silahın boyutunun küçültülmesinin ve bu sayede kullanılabilirliğinin arttırılmasının hedeflendiğini belirtti.
Dahası, 2012 yılında Amerikan silah şirketi Raytheon Türkiye’ye gelmiş ve hem Türk devletine hem de basına “aktif kitle durdurma sistemi” denilen ve “Sessiz Bekçi” adı verilen aracını tanıtmıştı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1,5 yıldır takip ettiği sistem, hedefe kilitlendiğinde yaydığı milidalga ile yüksek oranda acı ve yanma hissi uyandırıyor. Hissedilen acı yüksek ısıdaki saç kurutma makinesinin deriye sıfır temasının iki katına eşit. Cihazın insan bedeni üzerinde yan etkide bulunmadığı savunuluyor. 'Sessiz Bekçi' adlı silah 95 GHz’de milidalga yayarak kitlelerin durdurulması, yönlendirilmesi ve süpürülmesini sağlıyor.
soL, söz konusu sistemin en geç 2001’de Amerikan basınında yer almaya başladığını, 2010 yılında sistemin Afganistan’da deneneceğinin duyurulduğunu aktarmıştı.
Cihazın Afganistan'da denenip denenmediği bilinmiyor. Raytheon'un pazarlama toplantılarına rağmen, Türkiye de bilindiği kadarıyla bu cihazı envanterine eklemedi. Zaten batı ülkelerinde de kitle kontrolü için bu cihazın kullanılma fikrine karşı büyük tepki ortaya çıkmıştı. Anlaşılan, teknolojinin geliştirilmeye devam ettiği ancak cihazın kullanımının rafa kaldırıldığı.
Dolayısıyla, Karakas saldırılarıyla gündeme getirilen teknoloji, on yıllardır ABD’nin elindeydi. 2024’ten itibaren teknolojinin “dış güçlerin ABD’ye karşı kullandığı bir silah” olarak sistematik biçimde gündeme getirilmesinin ardından 3 Ocak saldırılarında kullanıldığına dair kurmaca bir öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin artık bu teknolojiyi kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.
3 Ocak’ta ne yaşandı?
Peki gerçekten 3 Ocak günü Tiuna Kışlası’na yapılan saldırıda ne yaşandı? Bir “gizli silah” kullanıldı mı?
Kamuoyu, sorunun yanıtını hâlâ bilmiyor. Burada en güçlü kanıt, yaşamını yitiren 32 askerin Küba’da yapılan otopsi incelemeleriyle ortaya çıkacak. Ancak otopsi sonuçlarında elde edilecek bulguların Küba tarafından ne ölçüde paylaşılacağı da soru işareti.

Öte yandan, Venezuela’da yaşananlardan, ABD’nin mutlak bir teknolojik üstünlükle, karşısında direnilmesini imkansız kılacak bir kapasiteye sahip olduğu sonucunu çıkarmak biraz güç.
Hem Venezuela basınına yansıyanlar hem de soL’un kendi kaynaklarından edindiği bilgiler, o gece Amerikan saldırısı öncesinde Venezuela ordusunun hava savunma sistemlerinin içeriden işbirliğiyle devre dışı bırakıldığına işaret ediyor.
Nitekim muhafız alayının başındaki General Javier Marcano Tábata, saldırıdan günler sonra tutuklandı. Eğer yaşandıysa, ABD lehine ihanetin Marcano’yla sınırlı olup olmadığı da henüz net değil.
Ancak “sızıntı” da tek taraflı olmadı. ABD’nin saldırısı henüz gerçekleşmeden, saldırıya dair ayrıntılı plan ve belgelerin bir Washington Post muhabirine sızdırıldığı ortaya çıktı. ABD Adalet Bakanı Pamela Bondi, 14 Ocak’ta X’te yaptığı paylaşımla sızıntıyı yapan kişinin tutuklandığını ve FBI’ın WP muhabiri Hannah Natanson’ın evine baskın düzenleyerek elektronik cihazlarına el koyduğunu açıkladı.
Ayrıca saldırının üzerinden geçen iki hafta, Maduro ve eşinin kaçırılmasını Trump hükümeti bir büyük kahramanlık destanı ve gözdağı olarak parlatmaya çalışsa da, sonuçta Venezuela’da nasıl gelişmelerin yaşanacağının yine siyasi mücadele sonucunda belli olacağını ortaya çıkardı. Halk sokaklarda, hükümet yetkilileri de büyük oranda ABD karşısında dik durma çabasında.
Topyekün savaşa giden yolda yeni bir dönemeç mi?
Tüm bu gelişmelerden ne sonuç çıkarılmalı?
Trump’ın dünyaya gözdağı verme çabalarının, aslında ortada karşı koyulamaz bir güç üstünlüğü değil, güç dengesinin aleyhine değişmekte olduğunu gören ABD’nin bir tekrar toparlanma ve istihkam arayışıyla bağlantılı olduğu söylenebilir. ABD’nin geçen yıl kabul ettiği Strateji Belgesi de bu arayışı ortaya koyuyordu.
3 Ocak’ın üzerinden bir hafta geçmeden ABD’nin arka arkaya attığı adımlar, bir süredir tüm dünyanın gözlemlemekte olduğu, olası bir topyekün savaşa hazırlık olarak okunabilecek adımlardı. Zaten astronomik olan askeri harcamalar bir buçuk katına çıkarıldı, ABD 60’tan fazla uluslararası kurumdan ayrıldı, ülke içinde artan gerilimi bastırmak üzere kullanılan şiddetin boyutu giderek artıyor, Grönland meselesinde baskı yükseliyor…
Ve tüm bunlar olurken, insanlığın yıkımı anlamına gelecek nükleer silahların kullanımı da Türkiye dahil birçok ülkenin gündemine giriyor.
On yıllardır geliştirilmesine rağmen henüz açıktan kullanımı bilinmeyen ve savaş suçu niteliğinde bir silahın ABD tarafından kullanıma sokulmuş olma olasılığı, bir büyük savaşa hazırlık kapsamında baş emperyalist gücün uluslararası hukuku yalnızca siyaset değil, savaş kuralları açısından da ayaklar altına almaya karar verdiği şeklinde okunabilir.
Her durumda, başkan kaçırma haydutluğunun “Bundan sonra Venezuela’yı biz yöneteceğiz” iddiasını gerçek kılmadığı görülmüş oldu. Sergilenen zorbalık ve teknolojik kapasite, bir halkın kaderini eline almayı sağlayamıyor.
Dünyanın gidişatını gizli silahlar değil, siyasi mücadele belirleyecek.
/././
Küba Venezuela'da hayatını kaybeden 32 kahraman için 'Savaşan Halk Yürüyüşü' yaptı
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısında ölen 32 Kübalı için düzenlenen “Savaşan Halk Yürüyüşü”, Havana’nın emperyalist müdahaleye karşı net tutumunu ve bölgesel dayanışma çağrısını meydanlara taşıdı.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırısında hayatını kaybeden 32 Kübalı için Küba’nın çeşitli kentlerinde kitlesel anma etkinlikleri düzenlendi. Anmalar, mitinglerin yanı sıra "Savaşan Halk Yürüyüşü" başlıklı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Törenlerde, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in kaçırılmasına karşı yürütülen direniş sırasında yaşamını yitiren Kübalı güvenlik görevlileri anıldı.
Doğudaki Santiago de Cuba ve Holguín başta olmak üzere birçok kentte düzenlenen mitinglere binlerce kişi katıldı. Etkinlikler, kent merkezlerinden geçen yürüyüşlerle sürdü; ABD müdahaleciliği ve emperyalist saldırganlık protesto edildi.


Díaz-Canel: 'Bu bir rejim değiştirme girişimidir'
Anmalar kapsamında konuşan Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, açık bir rejim değiştirme girişimi olduğunu vurguladı. Bombardımanlar ve kaçırma eylemlerinin, Washington’un uzun süredir Latin Amerika’da uyguladığı müdahaleci politikanın yeni bir halkası olduğunu söyledi.

Díaz-Canel, saldırının Venezuela Devlet Başkanı’nın diyalog ve müzakereye açık olduğu yönündeki açıklamalarının hemen ardından gerçekleştiğine dikkat çekerek, bunun ABD’nin diplomasi değil zor yolunu tercih ettiğini gösterdiğini ifade etti. Saldırıların, uluslararası hukukun en temel ilkeleri olan egemenlik ve içişlerine karışmama prensiplerini açıkça ihlal ettiğini vurguladı.
'Kübalılar orada paralı asker değildi'
Küba lideri, yaşamını yitiren 32 Kübalının rolüne de özellikle değindi. Hayatını kaybedenlerin bir çıkar ilişkisi ya da ticari bağ nedeniyle Venezuela’da bulunmadığını belirten Díaz-Canel, “Onlar bir kardeş halkın egemenliğini savunurken görev başındaydı” dedi.
Küba ile Venezuela arasındaki ilişkinin, emperyalist söylemlerde sunulduğu gibi basit bir “hizmet alışverişi” olmadığını vurgulayan Díaz-Canel, bu bağın tarihsel, siyasal ve ideolojik bir dayanışmaya dayandığını ifade etti. Küba’nın Latin Amerika ve Karayipler’de yürüttüğü dayanışma politikalarının, piyasa mantığıyla değil, ortak anti-emperyalist mücadele anlayışıyla şekillendiğini söyledi.


'Abluka, tehdit ve baskı bizi yolumuzdan çevirmedi'
Konuşmasında ABD yönetiminin Küba’ya yönelik tehditlerine de değinen Díaz-Canel, ülkenin altmış yılı aşkın süredir abluka, ekonomik baskı ve siyasal kuşatma altında olduğunu hatırlattı. Buna rağmen Küba’nın egemenliğinden, sosyalist yöneliminden ve anti-emperyalist duruşundan vazgeçmediğini belirtti.
ABD’li yetkililerin açık tehdit içeren açıklamalarının Küba halkı üzerinde yıldırıcı bir etki yaratmadığını söyleyen Díaz-Canel, “Bizi anti-emperyalist yapan bir tercih değil, emperyalizmin kendisidir” dedi. Küba’nın hiçbir ülkeyi tehdit etmediğini, ancak tehdit edilmesi halinde direnmekten geri durmayacağını vurguladı.
'Barış istiyoruz, teslimiyet değil'
Díaz-Canel, Küba’nın barıştan yana bir ülke olduğunu, ancak bunun teslimiyet anlamına gelmediğini ifade etti. Küba’nın tarihsel deneyimlerinin, egemenliği savunmanın ancak halkın birliğiyle mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi. Konuşmasında, bağımsızlık savaşlarından Sierra Maestra’ya, Afrika’daki uluslararası görevlerden bugüne uzanan direniş geleneğine atıf yaptı.
Küba halkının en büyük gücünün birlik olduğunu vurgulayan Díaz-Canel, emperyalist baskıların bu birliği hedef aldığını, ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağını dile getirdi.

Mitingden yürüyüşe
Konuşmaların ardından Santiago de Cuba ve Holguín’de düzenlenen mitingler, "Savaşan Halk Yürüyüşü" adlı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Yürüyüşlerde ABD müdahaleciliğine karşı sloganlar atıldı, yaşamını yitiren 32 Kübalının adları tek tek anıldı. Katılımcılar, Küba’nın ve Venezuela’nın egemenliğine yönelik saldırılara karşı dayanışma mesajları verdi.


***
ABD saldırısının ardından devrimci strateji -Kemal Okuyan-
Suriye, Irak, Filistin, İran, Venezuela… Yarın başka bir ülke… Her ülke yeni zorluklarla çıkacak karşımıza ve ortodoks bir tutum ile yaratıcılığı aynı anda devreye sokacağımız müdahalelerle bunların üstesinden geleceğiz. Yanıla düzelte; devrim ve sosyalizm hedefini bir an için gözden çıkarmadan…
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın TKP'nin ingilizce yayını Voice of TKP'de (TKP'nin Sesi) yayımlanan yazısının çevirisini soL okurlarıyla paylaşıyoruz.
Başlıkta işaret edilen “ABD saldırısı” hangisi diye sorulabilir elbette. Çünkü aslında tek bir saldırı yok. Kesintisiz bir biçimde hamleler yapan bir emperyalist ülkeden söz ediyoruz. Daha önce başka ülkelere yapılan müdahalelerin daha önemsiz olduğunu da kimse söyleyemez. Milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği kanlı eylemlerden söz ediyoruz. Gerçekten de liste çok uzun.
Ama yine de 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan ve Nicolas Maduro ile Cilia Adela Flores’in kaçırıldığı saldırı yalnızca güncel olduğu için değil aynı zamanda ABD yönetiminin başka ülkelere müdahalede hiçbir kural ve sınır tanımayacağını açıkça ilan ettiği yeni bir evreye denk düştüğü için de önemsenmeli.
Ayrıca Venezuela, yakın geçmişte ABD saldırısına ya da müdahalesine maruz kalan başka ülkelerden farklı olarak, “sosyalizm” iddiasını taşıyan ve çeyrek yüzyıllık bir süre içinde bir biçimde uluslararası alandaki tüm “devrimci” çevrelerle şu ya da bu ölçüde rezonansa girmiş bir yönetime sahip. Bu ülkenin SSCB dağıldıktan sonra şiddeti iyice artan emperyalist ablukaya karşı direnen sosyalist Küba için taşıdığı anlamı da hesaba katmamız gerekiyor.
Venezuela’daki yönetimin karakterine ilişkin bir tartışmaya burada girmeyeceğim. Zorlu dönemlerden geçiyoruz, sosyalizm mücadelesinde ilkeler, ortaya çıkan yeni gelişmelere hızlı ve yaratıcı yanıtlar verirken savrulmamaya yarar. Bu söylenen, savrulmamak kadar yeni koşullara hızlı ve yaratıcı yanıtlar vermenin de yaşamsal olduğuna işaret eder.
İçinden geçtiğimiz dönem zor problemlerle sınanıyoruz. Irak’ın işgali zor bir meseleyle karşı karşıya bıraktı bizleri. Saddam yönetiminin savunulacak tarafı yoktu ama ABD işgali gündeme geldiğinde TKP çok net bir tavır aldı ve baştan sonra işgale ve Türkiye’nin işgalde rol üstlenmesinin karşısında durdu. Irak’ta yaşayanlar için konu daha da karmaşıktı. Baskıcı bir iktidar ve emperyalist işgal arasında sıkışma riski vardı.
Suriye’de de benzer bir sorunla karşılaşmadık mı? Komünistlerin Baas rejiminin arkasında durmasının bir mantığı olamazdı. Öte yandan Suriye’deki iç savaşta dış güçlerin parmağını görmemek saflık olurdu. TKP yine başından itibaren Türkiye’nin egemen sınıfı dahil olmak üzere Suriye’ye dönük dış müdahalenin karşısında durdu, Esad’ın devrilmesini “devrim” diye selamlama yanlışına düşmedi. Lakin TKP, Baas Suriyesinde yaşayan emekçilerin, komünistlerin karşılaştığı zorlukları hafife almak gibi bir kestirmecilikle de hiç davranmadı.
Filistin direnişi, ona indirgenemese de İslamcı bir önderliğe sahip olması itibariyle komünistler açısından bir başka sınavdı. Siyonizme ve emperyalizme karşı güçlü reflekslere rağmen Hamas yüzünden direnişle mesafelenmeye çalışanlar oldu, TKP ilk saatlerden itibaren siyasal ve ideolojik alanda çok sert bir mücadele vererek İsrail’in Türkiye’deki güçlü propaganda makinesinin solun tavrını etkilemesinin önüne geçti. Amasız fakatsız Filistin direnişin desteklenmesi gerektiğini vurguladı.
Kürt meselesinde de benzer bir zorluk olduğu ortada. Bir yanda haksızlığa ve baskılara uğramış bir halk, öte yanda emperyalizmin bölgesel planlarında en kullanışlı araçlar olan etnik bölünmelere yaslanarak özgürlük adına ABD ve İsrail ile işbirliğini meşru gören burjuva milliyetçisi anlayış…
İran’ı da eklemeliyiz elbette listeye.
Yukarıdaki örneklerin her biri özgündür, biri ötekinden çok farklıdır ama hepsinde komünistlerin her zaman merkeze koydukları emek-sermaye çelişkisi ortaya çıkan gerilim ya da çatışmalarda örtülü durumdadır.
Çok kabalaştırırsak, neredeyse bütün bu örneklerde karşımıza özgürlük-demokrasi mücadelesi ile emperyalist müdahale ve işgale karşı tavır arasındaki gerilim çıkmaktadır.
Bu gerilimi sabit formüllerle çözmeye kalkmak bazen etkisiz kalabilir. Yoldaşlarını acımasız bir yönetimin zindanlarında yitirmiş bir komünist partisinin o yönetimden kendi çıkarları doğrultusunda kurtulmak isteyen bir emperyalist müdahale karşısında kararlı bir duruş sergilememesini yalnızca “duygusal” bir zayıflığa bağlayamayız. Tartışılması gereken, öncelikle ve elbette stratejik meselelerdir.
Bilinmeli ki, stratejik uyanıklık ve bağımsızlık, bıçak kemiğe dayandığında değil, süreç içinde elde edilebilir. Dolayısıyla komünistler için ilk yapılması gereken, özgürlükçü-demokratik paradigma ile ABD karşıtı paradigmanın sınırlarından bir an önce kurtulmaktır. Bunlar yalnızca birbirinin karşısına konduğu için değil, aynı zamanda biricik çıkış yolunun önünü kapattığı için de reddedilmelidir.
Türkiye’de bir kesim solcu “özgürlük ve demokrasi”ye verdikleri öncelik nedeniyle ABD’nin ya da ABD’nin değilse AB’nin şu ya da bu ülkeye müdahalesini anlayışla karşılamakta, Kürt milliyetçilerinin ABD ve İsrail ile işbirliğini sorgulamamakta, İran’a dönük emperyalist saldırganlığı onaylamaktadır. Onlara göre temel sorun “otoriter rejimler”dir.
Bir diğer kesim ise ABD ile sorunu olan bütün iktidarları devrimcilik adına desteklemekte, o ülkelerdeki yönetimlere dönük sınıfsal, ideolojik ya da siyasal her tür eleştiri ya da tavır alışı ABD emperyalizmine hizmet olarak görmekte, çağın saflaşmasının ABD emperyalizmiyle Çin-Rusya’nın öne çıktığı blok arasında olduğunu ileri sürmekte ve “küresel güney” gibi son derece tartışmalı kavramlar etrafında yeni bir “gerçeklik” inşa etmeye çalışmaktadır.
Komünistlerin bu iki yaklaşımdan birini benimsemek zorunda olmadığı çok açık. Çıkış yoluna ulaşmak açısından her ikisinin de ortak noktasını hatırlamak iyi bir başlangıç olabilir. Bu iki yaklaşım, ilan ettikleri öncelikler açısından emek ile sermaye arasındaki çelişkileri ya yok saymakta, ya ertelemeyi önermekte ya da yumuşatmayı hedeflemektedir. Daha açık bir ifadeyle, her iki yaklaşım da sınıf uzlaşması üzerine kuruludur.
Sosyalizm mücadelesinin sınıfsal bir perspektifle yürütüleceği ne kadar açıksa, bu perspektifin belli bir ana değil, bütün bir sürece hakim olması gerektiği de o kadar açıktır. Yukarıda değindiğimiz iki yaklaşıma alternatifin alt yapısı, krizin derinleşip hızlı bir taraflaşmanın yaşandığı anlarda değil, çok öncesinde yaratılmalıdır.
Peki bu nasıl olacak?
Özgürlük ve demokrasiyi temel hareket noktası olarak alanların ve ABD emperyalizmiyle mücadeleyi biricik hedef olarak görenlerin yanına “aslolan işçi sınıfının sermaye karşısında mücadelesidir” diyerek bir üçüncü kol eklemek yeterli midir?
Aslolan işçi sınıfının sermaye karşısındaki mücadelesidir ama asıl becerilmesi gereken, özgürlük ve emperyalizm olgularını bu mücadele ekseninde ele almak ve her ikisinin “bağımsız” kuralları olan başlıklar olduğu yanılsamasını bertaraf etmektir.
Çünkü komünist hareketin, özgürlük ve demokrasi alanının daralması ile emperyalist saldırganlığın yoğunlaşması başlıklarını önemsizleştirmek, bu başlıkları emek-sermaye çelişkisinin dolayımsız gündemleri ile geriletmek gibi bir şansı bulunmamaktadır. Bu tür bir beklentinin birçok ülkede siyaseten boşa düşmek anlamına geleceği bilinmelidir. Nitekim yukarıdaki listeye her gün yeni ülkeler eklenmekte, dahası Avrupa ve Kuzey Amerika’da da toplumsal dinamikler benzer bir gerilim üzerinden şekillenmektedir.
Şu sıralar MAGA solculuğu çok sınırlı bir çevreye hapsoldu belki ama ABD’de özellikle Başkanlık seçimi döneminde dünyada özgürlük ve demokrasiyi başa yazanların adayı Biden ve Kamala Harris’ken, ABD emperyalizmini geriletmenin biricik görev olduğunu düşünenlerin utangaç bir biçimde Trump’ı desteklediklerini unutmayalım. Avrupa’da da reformizm özgürlükçü ve Avrasyacı olmak üzere iki farklı kola ayrışmış gözüküyor.
Az önce işaret ettiğim gibi, bu iki meseleyi gündemin arka sıralarına atamayız. Kimilerinin otoriterleşme diye tanımladığı burjuva demokrasisinin alanının daraltılması da, ABD emperyalizminin saldırganlığının artması da açık birer gerçek. Komünist hareketin her ülkede işçi sınıfının sermaye sınıfı ile doğrudan karşı karşıya gelişlerine öncülük ederken, aynı sınıfsal yaklaşımla bu iki konuyu ele alma ve bu başlıklarda da öncü bir konumlanış içine girme yükümlülüğü var.
Teorik olarak özgürlük-demokrasi ve emperyalizm kavramlarının içinin boşaltılmasının önüne geçilebilir ve geçilmelidir. Özgürlük ve demokrasinin burjuva demokrasisi sınırları ve ölçütleri içinde değerlendirilmesine karşı Marksizmin eli sanıldığından daha güçlüdür. Çok yüzeysel bir sözcük olarak karşımıza sık sık çıkan otoriterleşme ve rasgele kullanılmaya başlanan faşizm gibi kavramlar sağlıklı bir zemine kolayca çekilebilir. Emperyalizmin ABD’ye ve onun dış politika pratiğine indirgenemeyeceği de bir başka gerçektir. Bütün bunlar, kavramsal bir netliğin sağlanması ve komünistlerin sağa sola savrulmaması için zorunludur.
Ancak, bu yazıda sözünü ettiğimiz sıkışmadan kurtulmak için bu tür bir kavramsal temizlik hiçbir biçimde yeterli değildir. Çünkü her bir örnek, o ülkede mücadele eden komünistlerin ve o örnekle ilgili olarak pozisyon almak durumunda olan başka ülkelerdeki komünistlerin karşısına statik değil dinamik bir karakterde çıkmaktadır. Kavramsal titizlik ve devrimci teori konuya yaklaşımımız için gerekli araçları ve yön duygusunu verse de her bir örnekte devrimci bir perspektife en uygun, ona en çok enerjiyi verecek kritik halkayı belirlemek büyük önem taşır. Bu ezberler ve sabit formüllerle gerçekleştirilemez.
Bütün bu söylenenlerden sonra daha somut konuşabiliriz:
Komünistlerin kapitalist ülkelerde toplumsal düzeni değiştirmek için işçi sınıfını iktidara taşıma görev ve sorumluluğu hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz. Bu anlamda sosyalist devrim mücadelesi her ülkede işçi sınıfı hareketi açısından aynı zamanda bir haktır; şu ya da bu jeostratejik gerekçeyle bu hak gayrı-meşru görülemez.
Benzer bir biçimde işçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı siyasal ve örgütsel olarak direnme veya karşı hamle yapma hakkı da komünistler açısından dokunulmazdır. ABD’nin gerilim yaşadığı ülkelerde emekçi halkın mücadelesini ya da halk kesimlerinin temel hakların gasp edilmesine karşı tepkilerini “emperyalizme hizmet”le yaftalamak aslında ABD’ye hizmet anlamına gelir. ABD’ye demokrasi ve özgürlüklerin savunuculuğunu yapma imkanı tanıyan bu akılsızlığın parçası olunamaz.
Öte yandan komünistlerin şu ya da bu emperyalist ülkeye hizmet eder duruma düşmemek gibi bir yükümlülükle ve özenle hareket etmeleri gerekir. Bu ideolojik ve siyasal titizliği ve örgütsel uyanıklığı gerektiren bir olgudur. Az önce vurguladığım gibi, bu türden bağımsız bir konum elde etmek süreç işidir ve bağımsız bir sınıf hareketinin kendi varlığını hissettirmesini gerektirir. Sermaye düzeninin iç gerilimlerine sıkışmış ve burjuva demokrasisinin alanını genişletmekle sınırlanmış bir stratejinin bu tür bir bağımsızlık elde etmesi imkansızdır. Sosyalizm perspektifi, emperyalist müdahalelere dolaylı yoldan hizmet etmenin önüne geçmek açısından da işlev kazanır. Ancak yetmez. Komünistlerin her bir ülkede emperyalist ülkelerin müdahalesi ve varlığına karşı mücadelede öne geçme sorumlulukları vardır. Bu görev, iktidarın “otoriterleşmesi” ya da başka gerekçelerle ihmal edilemez. Bu sorumluluğun yerine getirilmediği örneklerde emekçi kesimlerin sermaye iktidarını “dış düşman” karşısında desteklemeye devam ettiğine sayısız kez tanık olunmuştur.
Bu sadece ahlaki bir yükümlülük değildir. Birçok ülkede emperyalist sistem içi çelişki ve müdahalelerin yarattığı krizlerin devrimci bir duruma yol açabileceği, sosyalizm mücadelesinin bu kaotik süreçlere işçi sınıfının müdahalesi ile ete kemiğe bürünebileceği unutulmamalıdır.
Böylesi krizlere müdahale edebilme yeteneği “eşit uzaklık” tarifleriyle kazanılamaz. Sosyalizm mücadelesinde “bağımsız çizgi”, diğer bütün vektörlere aynı uzaklıkla durarak değil, o bağımsız çizgiyi güçlendirecek koordinatları yeniden ve yeniden belirleyerek korunabilir ve güçlendirilebilir. Bu anlamda “ne Esad ne ABD”, “ne mollalar ne Trump”, “ne Hamas ne İsrail” gibi sloganlar sözünü ettiğimiz zorlu problemleri çözmeye yardımcı olmaz; aslında bu tutum zorluklar karşısında havlu atmak anlamına gelir.
İnisiyatifin bariz bir biçimde emperyalist saldırganlıkta olduğu örneklerde “eşit mesafe” tavrının gelişmelerin dışında kalma ya da daha kötüsü dış müdahaleye destek olmak anlamına geleceği açıktır.
Peki ya burjuva iktidarlar bu sıkışmayı kendi çıkarları için istismar ediyorsa?
Bu yeni bir olgu değildir. Bolşeviklerin ve özellikle Lenin’in Alman ajanlığı ile nasıl suçlandığını hatırlayalım. Komünistler hemen hemen bütün ülkelerde vatan hainliği ile suçlanmış, ülke, yurt gibi kavramlardan yoksun sermaye sınıfının yalanları ile uğraşmak durumunda kalmıştır.
Bu tür provokasyonlarla baş etmek için emekçi halkı ikna edecek kadar gerçek ve tutarlı bir yurtsever pozisyon almak, yabancı devletlerle ilişkilenmemek, fonlarla bezenmiş networklardan uzak durmak, “otoriterlikle mücadele” gibi kavramlara stratejik bir öncelik vermemek ve en önemlisi sermaye egemenliğini sorgulayan bir perspektife sahip olmak gerekir. Bir komünist partisinin başına gelebilecek en kötü şey farkında olmadan işbirlikçi duruma düşmektir.
Bütün bunlar, komünist partilerin her bir örnekte çok hızlı karar alıp, hareket etmelerini ve ezbere konuşmaktan kaçınmalarını gerektiriyor.
İşgalci ya da saldırgan bir gücün muhatabı olan iktidarın karakterinin ihmal edilmesi mümkün değildir. Ancak emperyalist saldırganlığın inisiyatif aldığı bir konjonktürde komünistlerin bu inisiyatifi bozucu hamlelere odaklanması devrimci bir zorunluluktur. Zaten emperyalistlerin herhangi bir ülkeye, işçi sınıfı hareketinin bir siyasal alternatif haline geldiği ya da gelme olasılığının güçlü olması durumunda müdahale etmesinin tek bir nedeni olabilir: Sermaye iktidarına yardım etmek.
Eğer bu seçenek henüz yok ve emperyalist bir güç işgali ya da rejim değişikliğini hedefliyorsa, yapılacak ilk şey, emperyalizme karşı direnci artırıcı bir çaba içine girmek, bu dirençte öncü rol oynamaya çalışmak ve bu dirence tamamen farklı bir karakter kazandırmaktır. Bu noktada “eşit mesafe” her açıdan işlevsiz ve anlamsızdır. Emperyalist saldırganlığa odaklanmak kuşkusuz ülke dışındaki komünistler için daha kolaydır. Başta vurguladığım gibi, mevcut iktidarın doğrudan kahrını çeken halk ve devrimci güçler açısından bu kararlılığı zorlaştıran siyasal ve psikolojik engeller olduğu muhakkaktır.
Öte yandan komünist hareketin tarihi bu engellerle baş edebilmek için yeterince yol gösterici örneklerle doludur. Sosyalizm hedefinden vazgeçmeden ve milliyetçi bir konumlanışla kendi burjuvazisine hizmet etme ihanetine düşmeden emperyalist saldırgana odaklanmak zor ama mümkündür. Emperyalist saldırgana odaklanmak, kendi sınıf pozisyonunu dış müdahale, saldırı ya da işgal girişimini püskürtme mücadelesine içermek anlamına gelmelidir. Bu bağlamda her bir örnekte öne çıkarılacak söylem ve araçlar farklı olabilir. Önemli olan, işçi sınıfı hareketinin bağımsız kimliğini koruyarak emperyalist müdahalenin karşısında durmaktır.
Şu ya da bu nedenle emperyalist bir saldırının hedefinde olan ülkenin mevcut yönetiminin bu saldırı karşısındaki zayıflıklarının teşhir edildiği, bu anlamda ülkenin direncini güçlendirecek hamlelerin devrimci karakterinin halka gösterildiği, emperyalizmin ekonomik, siyasal, kültürel temellerini sorgulayan bir mücadele hattı (ki bu doğrudan anti-kapitalist bir müdahaledir) örülmelidir.
Bu yüzden TKP, stratejik belgelerinde Türkiye’de sosyalist devrimin baskın bir anti-emperyalist karakter taşıyacağını ısrarla vurgulamaktadır. Türkiye kapitalizminin tektonik karakteristiği nedeniyle bütün temel fay hatlarında emperyalist sistem içi gerilimler ve emperyalist müdahale olasılığı mevcuttur. TKP programatik olarak da, güncel siyaset bağlamında da, olası bir emperyalist müdahaleyi devrimci ve aynı zamanda yurtsever bir perspektifle ele alabilecek yeterli ideolojik ve siyasi rezervi biriktirmiş durumdadır.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de de 25 yıldır iktidarda duran hükümetin zaman zaman ABD ve Avrupalı emperyalistlerle yaşadığı gerilimler sırasında bir kısım solun ya da düzen muhalefetinin “batıdan medet uman” ya da “suskun” tavrı her zaman AKP iktidarına yaramıştır. Oysa yurtsever bir pozisyon, iktidara arka çıkmak anlamına gelmemekte, tersine iktidarın sınıf karakterinin ülke ve halkın güvenliğini nasıl tehlikeye attığını teşhir eden bir siyaset tarzı ile iktidarın siyasal ve ideolojik etkisini azaltmaktadır.
Örnekler birbirinden çok farklı. Hiçbir temeli olmaksızın 21. yüzyıl sosyalizmi diye adlandırılan ve aslında ileri gitmeyen bir devrim sürecinin geriye düşeceğinin en güzel kanıtı olan bir iktidarın yönetimindeki Venezuela’da hem uluslararası alanda kızışan rekabet, hem enerji kaynaklarına doğrudan el koyma isteği, hem emperyalist kibir, hem Küba Devrimi ile tarihsel hesaplaşmada yeni bir hamle yapma arzusu nedeniyle uğradığı baskı ve saldırı karşısında ne yapılacağına Venezuela halkı ve onun öncüleri karar verecektir. Ancak konunun aynı zamanda uluslararası boyutu olduğu ortadadır. Birçok komünist partisi, Venezuela’daki yönetime dönük değerlendirmeleri ne olursa olsun, ABD saldırganlığına odaklanarak sağlıklı bir tutum almışlardır.
Öte yandan hiç kimse komünistlerden ABD’nin sağa sola saldırması nedeniyle sosyalizmin gündemden düşmesi gerektiği fikrinin peşine takılmasını beklememelidir. Tam tersine, emperyalist saldırganlık kapitalizmin ortadan kaldırılması geciktiği için bu kadar yoğunlaşmış durumdadır.
Tartışma, güncel saflaşmalar yüzünden devrimden vazgeçip vazgeçmeme tartışması değildir. Tartışma, güncel saflaşmaların yarattığı sıkışmanın devrimci bir stratejiyle nasıl aşılacağı tartışmasıdır. Bu strateji, emperyalist barbarlığın vatan, yurt, egemenlik, sınırlar gibi olguları tanımama noktasına geldiği bir dönemde bütün bu olguları işçi sınıfı adına sahiplenme ve emperyalist küstahlığa meydan okumayı içermediği sürece sosyalizmin o ülkede başarısının önünde maddi ve ahlaki açıdan aşılamaz engeller var demektir.
Sosyalizm mücadelesinde bütün görevlerin birbirleriyle sürtünmesiz bir biçimde örtüştüğü hiçbir dönem olmamıştır. Uluslararası komünist hareketin doğum tarihlerinden biri olarak görebileceğimiz Komünist Enternasyonal’in 1919’daki kuruluşunun hemen ardından bir yandan dünya devrim sürecini ilerletmek bir yandan da Sovyet Rusya ve sonrasında SSCB’nin savunulmasına yardımcı olmak tek tek bütün komünist partileri zorluk derecesi çok yüksek bir gerilim hattına yerleştirmiştir. O dönemde “mükemmel” ve “tam” çözüme hiç ulaşılamamıştır, ulaşılamazdı da. Önemli olan süreci sağlıklı ve devrimci bir içerikte yönetmektir. Bunun her zaman becerilemediği ortada. Biz kendi adımıza, TKP’nin onur duyduğumuz tarihinde neleri eksik bıraktığımızı, ve kaçamadığımız yanlışlarımızı dürüstçe değerlendirmeye çalışıyoruz.
Her ülke komünist partisine farklı önem katsayılarıyla yansıyacak olan bugünkü görevler dizisi için de aynısını söylemek gerekir. Her zaman başa yazılması gereken, sosyalist devrimin güncel bir zorunluluk olduğu gerçeğinden ve bu gerçeğin ortaya çıkardığı yükümlülüklerden hareket etmektir. Daha önce de vurguladığım gibi, bu temel görev, diğer sorumlulukları görmezden gelerek ya da kenara iterek değil, onlarla organik bir bütünlük oluşturmaya çalışarak yerine getirilebilir. Bu aynı zamanda sosyalist devrimci bir yaklaşımın gerektirdiği siyasal ve ideolojik tutarlılık sayesinde ortaya çıkan diğer görevleri yeniden tanımlamak anlamına gelir.
Bugün uluslararası ölçekte yaşanmakta olan türbülansla birlikte belirginleşen 1980’lerden bu yana yaşanan karşı-devrimci tarihsel dönemin devrimci bir hamle ile sonlandırılması, emperyalist dünya içindeki gerilim, çatışma ve savaşların emekçi halklara dönük yıkıcı sonuçlar doğurmasının önüne geçilmesi, kesintisiz bir biçimde işgalci, darbeci, ilhakçı bir politika izleyen saldırgan ABD ve müttefiklerinin durdurulması, sosyalist Küba’nın savunulması gibi görevlerin birbirleriyle ve sosyalist devrim mücadelesiyle olan gerilimlerin yönetilmesi komünist hareketin temel teorik ve pratik meselesidir.
Sonuçta, komünist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığı bizler için tartışılmaz bir ilkedir. Komünist partileri buna dönük müdahalelere izin vermezler, gerekirse farklı çalışma yöntemleriyle mücadelelerini sürdürürler. Bu bağımsızlık, sermaye sınıfından ve onun temsilcilerinden kendini ayırmayı, ayrıştırmayı gerektirir.
Bununla birlikte kimi ülke ya da konjonktürlerde ak ve kara yerine gri tonlar siyasal ve toplumsal alana hakim olabilir. Bu belirsizliklerin yok sayılması ve toplumsal dinamiklerin izin verdiğinin ötesinde bir netlik algısı komünist hareket için ciddi sorunlar yaratabilir. Bu nedenle her zaman ana dair deklarasyonlardan daha çok süreç yönetiminin öneminin altını çiziyoruz.
Suriye, Irak, Filistin, İran, Venezuela… Yarın başka bir ülke… Her ülke yeni zorluklarla çıkacak karşımıza ve ortodoks bir tutum ile yaratıcılığı aynı anda devreye sokacağımız müdahalelerle bunların üstesinden geleceğiz. Yanıla düzelte; devrim ve sosyalizm hedefini bir an için gözden çıkarmadan…
/././
'Çılgın dünya'nın hiperaktif saldırganı ABD: İran'a saldırıda geri mi basıyor yoksa blöf mü yapıyor?-Gamze Erbil-
ABD emperyalizmi bugün hiperaktif bir başkan tarafından yönetilen bir hiperaktif güç olarak saldırıyor. Emperyalizmin saldırgan olmadığı tek dönem, dünya üzerinde sosyalist sistemin olduğu bir dönemdi. “Başka bir dünyanın mümkün olduğu” tehdidi, emperyalizmi “dizginlenebilir” hale getiriyordu. Mevcut direniş odakları, bu saldırganlığın yalnızca ters tepmesini sağlıyor.
Dünya, Trump’ın İran’a “beklenen” ya da “sürpriz” askeri müdahalesinin neden gerçekleşmediğini ya da olup olmayacağını anlamaya çalışıyor.
Önceki gün Trump, seri şekilde yaptığı açıklamalarından birinde “iyi duyumlar aldık, idamları durduracaklar, izliyorum” diye vitesi düşürdüğünde, askeri hareketlilik ve uluslararası önlemlerle ilgili haberler de bununla çelişkili bir şekilde geliştiğinde, bir tarafta “yanıltmaca yapıyor” ve diğer tarafta “24 saat içinde geliyor” iddiaları uçuşuyordu.
Ertesi günse, olup bitenlerle ilgili yine çok farklı açıklama ve haberler yağdı.
Trump’ın “blöf” ve “öngörülemezlik” stratejilerini uyguladığı ya da farklı odakların farklı yönlere doğru hamleleri zorladığı ve müdahalenin iptal edildiği senaryoları üzerinde duruldu.
Ne gibi?
“Askeri operasyon ve rejim değişikliği konusunda MAGA’cılara verdiği sözün dışına çıkamaz.” Kayda değer; burada birikmekte olan çelişkiler var.
“Saldırı emri verdi, o sırada bir istihbarat geldi, daha iyi hazırlanmak üzere erteledi.” Beklenen kararlılığı varsayıyor, Trumpist seçenek yelpazesinde yeri olan bir değerlendirme.
“Saldırı provasını yaptı, çünkü İran’ın son dakika hazırlıklarını öğrenmek istiyordu, şimdi daha iyi hamle yapacak.” Fantastik! Ama elektronik savaş gerçeğini veri alırsak yine “inandırıcı”.
Savaşın bir bileşeni olarak 'haber-analiz'
Ortada muazzam bir analiz “atığı” var. Ama bu atık, “yeni dünya”nın manipülasyon mekanizmalarının da iş gördüğü bir yığın. Elektronik savaşların önemli ayağını psikolojik harp oluşturuyor. Onca gazeteci, siyasetçi, yorumcu, akademisyen, bu konuyu “değerlendiriyor” ve sonuçta çılgın bir dünya siyasetinin işleyişinin bir aktörü olarak rol üstleniyor.
Direksiyonunda Trump yönetimiyle eski süper güç ABD, burada bir “hiperaktif güç” olarak kendini gösteriyor. Durmaksızın açıklama yapan Trump figürü, dönemin ruhunun cisimleştiği odak ve dünyayı da “hizalıyor”.
Kimi zaman seçmenine ve “uluslararası kamuoyu”nun resmi bölmesine, kimi zaman gizli diplomasi kanallarına hitap ediyor; kimi zaman da gerçek güç odaklarına. Tutarsız konuşmak zorunluluğu ve misyonu var. Bu tutarsız konuşmaları göz ardı etmek olmaz, dünya siyasetini belirliyor.
Çılgın bir dünya
Trump’ın gerilimi düşüren açıklamasını yaptığı sırada Danimarka krizi dünyadaki dengeleri değiştirecek yeni bir “hizalanma” aşamasına geçiyordu ve İran’la ilgili “duyumlara nasıl güveneceği” sorulduğunda kendisi de “Öğreneceğiz. Bunu bundan sonra öğreneceğim. Siz de öğreneceksiniz, ama bize güvenilir kaynaklardan bilgi verildi ve umarım doğrudur. Kim bilir, değil mi? Kim bilir. Çılgın bir dünya” yanıtını vererek bu işleyişi net olarak gözler önüne seriyordu.
Çılgın bir dünya! Çılgınlığın önde gelen müsebbibi hiperaktif güç bile böyle diyor.
İcracısı Donald Trump ve resmileşmiş hali Trump’ın kendi adlandırmasıyla Donroe Doktrini şeklinde yenilenmiş (Monroe Doktrinine Trump aşısı göndermeli) ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’dir (UGS).
Trumpizmi, “tokatla ve hizala” şeklinde tarif etmek açıklayıcı. Uluslararası hukuku yok sayan bir güç tatbiki, ABD’nin önceliklerinin arsızca dayatılması ve sürekli buna uygun bir yeniden konumlanışın zorlanması.
İnsanlık cephesinden bakınca savaşlar, katliamlar, verili “uygarlık” aşamasının tüm düzlemlerde ve her saat darmadağın edildiği akıl almaz bir barbarlık. Kapitalist sistemin insanlığa ta başından beri dayattığı, üretici güçlerin gelişimi ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin güncel görünümü.
Trump Dünyası’nda saatler hızlanırken
2025’te iki başlık açıldı: Ortadoğu ve Ukrayna. Trump’ın yaklaşımı burada kendini gösterdi ve bu başlıkların aslında tüm dünyayı kapsayan bir açılım paketinin parçası olduğunu -özellikle UGS’nin gecikmiş resmi ilanıyla birlikte- daha rahat biçimde söyleyebiliyoruz. 2026’da hızlandı: Venezuela, ardından İran ve Grönland için ısıtma hamleleri.
The Economist’in “TrumpDünyasında saatler her zaman hızlı işlemiştir. Bu yıl ise hiç olmadığı kadar hızlandı” başlıklı değerlendirmesinde, bu hızlanmanın yaklaşan seçimlerle de bağlantılı bir biçimde derinleştirildiğini görüyoruz. Ancak, Trump’ın aldığı risklerin artışı ve öngörülemezliği bahsi, ABD emperyalizminin “tokatlama ve hizalama” konusunda geldiği sınıra da işaret ediyor. Kimbilir belki Trump kimliğine mal edilen hiperaktif güç açılımı işlemez hale geldiğinde “çılgın dünya Trump’ı yiyecek”... Sonrası artık “ölü başkan” denemesi mi olur, bir kez daha “son dengeli lider” mi... “Öğreneceğiz”.
Hiperaktif gücün sınıra gelmesi
2025’in bakiyesine bakalım.
* Hiperaktif güç ABD’nin, Çin’in istikrarlı Ortadoğu planının yerine koymak istediği, aşırı saldırgan bir İsrail tetikçiliğiyle paralel, “riviera Gazze” videolarıyla ve emlakçı gizli diplomasi ekibiyle zorladığı Ortadoğu barışının bugünkü hali birinci örnek. Basit birkaç sorun: Önemli bir dönemeç sayılan 12 Gün Savaşı’nı kimin kazandığı tartışmalı. Bölgede “hizalama” hamleleri sürekli birikmiş çelişkilere toslayarak (Suriye’ye bakmak yeterli) bir türlü istenen sonucu vermiyor. Ortadoğu’da tuhaf bir gösteri eşliğinde ilan edilen “Gazze barışı”, bugün büyük bir çıkmazda. Saldırganlık ve zorlama devam ediyor; söylem ve gerçeklik arasındaki uçurumun dibi görünmüyor.
* Rusya’yı Çin’den ayırma hesabıyla Ukrayna’yı Rusya’yla paylaşma üzerine kurulu bir “barış planı” olarak sunulan “ateşkes” girişimi, Avrupalı emperyalistlerle Rusya’yı savaşın eşiğine getirmiş ve şimdilik “askıda bırakılmış” bir başka istikrarsızlık hamlesidir.
Ukrayna ateşkes süreci de, makro ölçekte bir “yeni güç tasarımı” gerektiren bir aşamayı zorluyor. Eski dünyanın NATO gibi temel aygıtları yerli yerinde dururken bu zorlama fazla çelişki üretiyor. Grönland hamlesinin ABD tekellerinin açgözlülüğü bir yana, bu çelişkileri de kaşıyacak olması ayrı bir sorun.
Kimse çözemedi, Trump çözebilir mi?
Derken 2026’ya Venezuela kriziyle giriş yapıldı ve hemen ardından İran geldi. Bu iki ülke de, ABD emperyalizminde takıntı yaratan direniş odakları olarak varlık gösteriyor on yıllardır.
Başlangıçta herkesi şaşkına çeviren Maduro’yu kaçırma operasyonunun “sorunsuz” gerçekleşmesi ABD yönetiminde bir sarhoşluk ve dünyanın geri kalanında da bu yeni müdahale yönteminin idrak edildiği bir şaşkınlık yarattı. Evet, son savaş teknolojilerinin, ABD emperyalizminin birikmiş barbarlık deneyimleriyle harmanlandığı bu operasyon, daha önce Delta Gücü efsanesini yerle bir eden ağır yenilgi deneyimleri de hatırlanacak olursa aslında “bir yere kadar sorunsuz” gerçekleşti.
Ama Trumpizm’in “işgal ve rejim değiştirme yok, barış getiriyorum ve ABD’yi hiç hırpalatmayacağım” vaadinin ürünü yeni “elektronik savaş” kurguları zorba müdahalelerinin sorunsuz gerçekleşmesini sağlayamıyor. Bu da türümüzün tarihsel birikimiyle ilgili. Direniş, uygarlığın bir kazanımıdır ve çözümü zor bir çelişki dinamiği yaratıyor.
Venezuela planı, yoğunlaştırılmış bir “tokatla ve hizala” operasyonu olarak iyi başladı; ancak bu ülkenin direniş birikimini yok edemedi -tahminen yok saydı- ve bugünkü tablo ABD’nin pek de istediği gibi gelişmiyor. Venezuela direnişi yok olmadı, Trump’ın “ben yönetiyorum, hizaya gelmezse onun sonu Maduro’dan kötü olur” atışları karşılık bulmadı.
Diğer başka büyük sorun, “rejim değişmeden yatırım yapmaya yanaşmayan” kendi petrolcülerinin “hizalanmaması” sorunu oldu.
Zorlama devam ediyor; ama ters tepme durumu kabul görüyor.
Venezuela yönetiminden İran komutanlığına
Hiperaktif güç, Venezuela’da duraksamadı; ve belli ki daha önceden hazırlanmış son İran operasyonuna atladı ABD Başkanı. Yaptırımların sonbaharda sıkılaştırıldığı ve İsrail üzerinden İran’a askeri müdahale söyleminin hiç kesilmediğini not ediyoruz.
İran’ın sıkıştırılmış ekonomisinin patlaması (ya da patlatılması) sonucu bir istikrarsızlık sürecine girdiği 28 Aralık’tan beri, “renkli devrim” senaryoları üzerine konuşuluyor; bu yönde resmi açıklamalar var. “Askeri müdahale seçeneğinin oluru var mıydı, gerçekten vaz mı geçildi, yoksa tekrar gündeme gelecek mi?...” tartışmaları henüz çözülmedi.
ABD’nin Venezuela’daki operasyonuna benzer bir iç kargaşa kurgusu ve bundan bir sonuç çıkma ihtimalinin belirdiği noktada da askeri müdahaleyle takviye edilmesi gibi bir yolu takip ettiğini, Trump’ın açıklamalarına bakarak da çıkarmak mümkün: “İran’ın göstericileri öldürürse”, ardından “idam ederse” saldıracağı çıkışları; “göstericilere” yolladığı “yardım yolda”, “kurumları ele geçirin” talimatları bunun göstergesi.
Bu planın ayrıntıları ve nasıl işlediğiniyse bilemiyoruz. Çok fazla senaryo var.
İran’da sisli tablo ve kritik evreler
Ama ABD ile İran arasında bir savaş yaşandığı ortada ve bu savaşın kritik evreleri olduğu.
Gösteriler başladığında İran (kendisinin ve Suriye gibi örneklerin) deneyimleri sayesinde beklenen tepkiyi vermedi. Göstericileri dinleyeceğini ve gerçek sorunları yönetimin gündemine alacağını duyurdu. İlk hafta eylemlere sert müdahaleler yapılmadı.
Sonra “teröristlerden” bahsedilmeye başlandı ve çatışmalar sertleşti. 8-9 Ocak 2026’da yoğunlaşan katliamın tarihe nasıl geçeceği henüz belli değil.
Cevat Zarif ve Hasan Ruhani gibi figürlerin tutuklandığı yönündeki sosyal medya rivayetlerininse bu müdahalenin boyutlarıyla ilişkili bir bilgi mi içerdiği, yoksa tamamen bir atık sorunu mu olduğunu yine henüz bilemiyoruz.
İran’ın internet erişimini kesmesi çok tartışıldı; artık bir demokrasi sorunu olarak değil, savaşta kimin nasıl kullandığıyla ilgili değerlendirmeler yapılıyor. Rusya’dan gelen sinyal bozucu donanımla, renkli devrim ağının iletişimine darbe vurulduğu üzerinde duruluyor. Rusya’nın “geç gelen” diplomatik desteği sorgulanırken, bir yandan da bu örtülü jammer desteğinin aslında İran’daki sürecin kaderini değiştiren bir destek olduğu söyleniyor.
Çin’in başından itibaren yaptığı karşı açıklamalar yetersiz görülüyor. Ama bir yandan da, İran’ın hava sahasını kapattığı sırada Çin’den gelen kargo uçaklarının son askeri müdahaleyi iptal ettiren bir sevkiyat olduğu üzerinde duruluyor.
İran kuşatması henüz sona ermedi, ama pazartesi günkü yetkililerin resmi açıklamalarından ve gerçekleşen yönetim yanlısı gösterilerden Tahran’ın önemli bir eşiği geçtiğini anlayabiliyoruz.
Belki de sonunda 12 Gün Savaşları’ndaki gibi herkes kendi “zaferini” ilan edecek.
Hiperaktif gücün müdahalesinin ortaya çıkardığı son tablo böyle. Yoruyor.
Askeri müdahale seçeneği masada mı?
Son krizle ilgili olarak ABD siyasetinde “itibar gören” Foreign Policy kaynaklı değerlendirmelerde, o gece yapılması planlanan bir askeri müdahalenin 1) İran’daki rejimi devirmesinin garanti olmadığı 2) Bölgede büyük bir istikrarsızlık yaratma potansiyeli bulunduğu gerekçeleriyle iptal edildiği şeklinde oldu. Temkinli bir biçimde “askeri seçenek” kapısını açık bırakan diğer gerekçeyse 3) Askeri hazırlık henüz tamamlanmamıştı, uçak gemileri bölgede değildi vs. şeklinde dillendirildi.
Birinci gerekçe, geçen hafta yaşananlardan sonra her zamankinden daha geçerli; bu ABD müdahaleciliğinin çıkmazı. Venezuela’da da ters tepmişti. Daha da zorlanır mı? Bilmiyoruz.
İkinci gerekçe, yukarıda bahsedilen 2025 enkazıyla yakından ilişkili.
Bölgedeki aktörler, kendilerine Çin’in vaat ettiği ve aslında 7 Kasım sonrası süreçte ABD’nin tersine çevirmeyi temel hedef olarak belirlediği ve retorik olarak da Trump’ın “savaşları bitirme” söyleminde karşılığını bulan “barış/istikrar ve ticaret” senaryosu üzerinden “hizalanmak” istiyor. Burada ABD’nin hiperaktivitesi başka bir şekilde ters tepiyor.
ABD’nin İran’ı hedef alma sürecindeki temel kırılma noktalarından biri olarak gösterilen Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, -kimi kaynaklara göre Mısır- gibi ülkelerin “frantic calls” diplomasisi de burada bir yere oturuyor. Telaşlı son dakika aramalarıyla, ABD’yi İran’ın yaptığı son “bölgedeki tüm hedefleri vururum” açıklamasına ikna ettikleri söyleniyor. Türkiye’nin rolü, Hakan Fidan’ın açıklamalarından örtülü olarak anlaşılıyor. Ama nasıl telaşlandıklarını ve son dakika aramalarında ya da temaslarında kimin ne konuştuğu belli değil.
Yani, ABD bir yandan bu ülkeleri “hizalıyor” ama bir yandan müdahaleleri sonucu bu ülkelerin “hizaladığı” bir noktaya gelmek durumunda kalabiliyor. Çılgın dünya!
Son maddeyle ilgili olarak yine net bir değerlendirme yapmak mümkün görünmüyor. ABD savaş gemileri Körfez’e doğru harekete geçti ve konuşlanmalarının bir haftayı bulacağı haberleri veriliyor. Bunun konuşulması gizli diplomasinin kapandığı da düşünülürse, ABD’nin son bir zorlamayı yapmaya kararlı olduğu anlamına mı gelir? Yoksa bu kadar yükseltilmiş bir krizden ABD’nin geri basma ihtimalinin olmayışından mı? Öngörülemezlik mi? Blöf mü?...
ABD iç siyasetindeki güç dengeleri, ya da uluslararası ilişkilerdeki son saflaşmaların etkisi elbette önemli. Ama bir yandan da, sistemin en güçlü aktörünün bu kadar saçmaladığı bir sondan nasıl kaçınılacağı konusu var. O halde, 12 Gün Savaşı senaryosu gibi mi?
“Kim bilir. Çılgın bir dünya.”
/././
10 ton kokain Avrupa'da yakalanmıştı: Sahibi 'Bataklık'tan beraat eden Çetin Gören çıktı
İspanya Donanması’nın yaptığı operasyonda yakalanan 10 ton kokainin sahibinin Türk baron Çetin Gören olduğu ortaya çıktı. Gören, 2020'de “cumhuriyet tarihinin en büyüğü” olarak duyurulan "Bataklık" operasyonunda tutuklandıktan bir süre sonra beraat ettirilmişti.
İspanya Donanması, Atlantik Okyanusu'nda ticari bir gemiye geçtiğimiz günlerde düzenlediği operasyonda 9 bin 994 kilo kokain yakaladı.
Kanarya Adası açıklarında düzenlenen operasyonda ele geçirilen kokain taşıyan gemi, 2025 yılının Ekim ayında Türkiye’deydi. Gazete Pencere'den Can Bursalı'nın haberine göre, Kamer Shipping adlı şirkete ait olduğu belirtilen gemideki uyuşturucunun sahibi ise tanıdık bir isim.
Avrupa tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonunda ele geçirilen kokain, 2020'de "cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu" denilerek duyurulan "Bataklık" operasyonunda örgüt lideri olarak tutuklanan ancak kısa süre sonra tahliye olan ve beraat ettirilen Çetin Gören’e ait.
Mersin Limanı'ndan yola çıkmıştı
7 Ocak’ta Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi'nin (DEA) takibi ve İspanya Donanması’nın düzenlediği operasyonda yakalanan United S adlı gemi, Ekim ayında Mersin Limanı'ndan yola çıktı.
Libya ve Fas’a uğrayan gemi Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Atlantik Okyanusu’na açıldı. Brezilya’nın Fortelezza Limanı’na giden United S, daha sonra Belem Limanı’na demirledi.
'Tutuklananlar arasında Türkler var' iddiası
Brezilya açıklarında çok fazla harekette bulunması üzerine şüphe çeken gemi takibe alındı.
Belem Limanı’ndayken gece yarısı gemiye 2 Sırp bindi. Denize açılan gemiye Surinam açıklarında yükleme yapıldı. Tuz yüklü olduğu belirtilen gemi, Kanarya Adası açıklarına geldiğinde İspanya Donanması tarafından operasyon düzenlendi. Operasyonda 16 kişi gözaltına alındı.
İddiaya göre gözaltına alınanlardan 4’ü Türk.
2 Sırbistan ve 1 Hindistan vatandaşının da gözaltına alınanlar arasında olduğu belirtiliyor.
'9 Ekim'de sattık' dediler
Geminin sahibi olduğu belirtilen Kamer Shipping adlı firmadan yapılan açıklamada ise 1975 yapımı United S, 9 Ekim’de Capo Maritime Co. adlı bir şirkete satıldı.
2025 yılının başında Fransız Donanması’nın yaptığı operasyonda yakalanan 9 ton uyuşturucuyu taşıyan Haliç – Equality adlı geminin sahibi de Türk bir armatördü. Uyuşturucunun yakalanmasının ardından armatörün yaptığı açıklamada geminin Türkiye’den ayrılmadan hemen önce satıldığı ileri sürülmüştü. Haliç – Equality de tıpkı United S gibi 1970’li yıllarda inşa edilmiş ve kullanım ömrünün sonunda olan bir gemiydi.
'Bataklık' operasyonunda tutuklanıp beraat etmişti
Gemi baskınıyla ilgili ortaya çıkan yeni detaylara göre, 35 kiloluk paketler halinde 295 paket içine konulan kokainin sahibi Sırp mafyasıyla ortaklık yapan Çetin Gören.
Gören, bizzat eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından “cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu” olarak duyurulan 2020’deki Bataklık operasyonunda tutuklandı. Örgüt kurucusu ve yöneticisi olarak yargılanan Gören, 2022’de tahliye edildi.
Gören, 2024’te ise yargılandığı davada beraat etti.
Gazeteci Tolga Şardan o dönem yaptığı haberde, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun ülkücü mafya Sedat Peker'in Bataklık dosyasına sokulmasına başta olur vermediğini, bir yıl sonra ise durumun değiştiğini yazmıştı.
***
Memleket toprağındadır kökü: TKP’nin Sesi arşiviyle Türkiye işçi hareketinin hafızası -Turgut Yıldız-
Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV) TKP’nin Sesi Radyosunun 1967-1987 arası yayınlarına dair yazılı kayıtlarını içeren arşivi erişime açtı.
Unutturulmak istenen, uzak gösterilen bir sesin aslında memleketin tam kalbinden geldiğini gösteren büyük bir kapı açıldı. Bir arşivden söz ediyoruz ama açılan şey bir belgeler yığını değil; Türkiye tarihi açısından çok önemli bir dönemi, 1967-1987 yılları arasını kapsayan, işçilerin, gençlerin, sürgünlerin, cezaevi kapılarının, grev meydanlarının, yasların ve direnişlerin içinden gelen, nehir gibi uzanan bir tanıklık.
Uzak değildi; içerideydi
TKP’nin Sesi Radyosu, Yakub Demir’in (Zeki Baştımar) TKP Merkez Komitesi Birinci Sekreterliği döneminde, Oktobr Devrimi’nin 50. yılı arifesinde, 1967 Mayıs’ında yayına başlıyor. İlk başta her ayın ilk Perşembesi 19:45’te, Orta Dalga 904 metre üzerinden yayın yapıyor. Avrupa’ya çalışmaya gelen Türkiyeli işçilere yönelik başlayan yayın, giderek yaygın olarak dinleniyor. Aynı dönemde daha geniş dinleyiciye ulaşan Bizim Radyo’ya kıyasla, daha kısıtlı olanaklarla ve dar bir kadroyla hazırlanıyor.
15-16 Haziran ve devamında yükselen işçi hareketi ile birlikte Kasım 1970’te haftalık yayın düzenine geçiliyor, 1972’de yayın süresi 15 dakikadan 30 dakikaya çıkıyor ve her yayında Türkiye’deki işçi hareketleri, grevler ağırlık taşır hale geliyor. Türkiye’den haberlerin yanı sıra dünya komünist ve işçi hareketinden haberlere yer veriliyor. İsmail Bilen’in TKP Merkez Komitesi Genel Sekreterliği görevini üstlendiği ve 1973 Atılımı olarak bilinen dönemin başlaması ile birlikte yayın sıklığı ve içeriği zenginleşiyor. 1978’den itibaren TKP’nin Sesi Radyosu’na Kürtçe yayınlar da ekleniyor ve arşiv belgeleri arasında bu Kürtçe yayınların kayıtları da bulunuyor.
Bugünün iletişim olanakları ile bakıldığında Perşembe geceleri radyonun başında yayın bekleyen insanları hayal etmek zor olsa da, 20 yıl boyunca pek çok farklı kuşaktan işçiler, öğrenciler, kadınlar, devrimciler bu yayını dinlediler, ondan beslendiler.
1967–1987: Bir radyonun hafızası
TKP’nin Sesi Arşivi, 1967’den 1987’ye uzanan 20 yıllık bir dönemi kapsıyor. Bu 20 yıl, Türkiye tarihi açısından, en başta da Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkın sendikal ve siyasal eylemi açsından çok zengin bir dönem. Grevler, gençlik hareketleri, DİSK’in kuruluşu, Kanlı Pazar, 15–16 Haziran, 12 Mart, Kızıldere, idamlar, uzun yıllar sonra ilk yığınsal 1 Mayıs kutlamaları ve elbette 12 Eylül…
Bu arşiv sayesinde, bütün bu başlıkların soğuk bir kronoloji olmadığını, bir dönemin insanlarının o günleri nasıl yaşadığını, nasıl anlamlandırdığını, neye tutunduğunu görebiliyoruz. Üstelik “sonradan yazılmış” bir anlatı değil bu: Olay olurken kurulan cümleler.
Ayrıca yazılı kayıtların üzerinde tükenmez kalemle yapılmış düzeltmeler politik dilde nelere dikkat edildiğinin ve redaksiyon çalışmasının niteliğine dair de ipuçları barındırıyor.
Kâğıda düşmüş bir ses
Bugün erişime açılan arşiv, TÜSTAV Duisburg Arşivi’nin Türkiye’ye getirilmesi ve yeniden tasnifiyle mümkün hale geldi. Arşivde 1967’den itibaren yapılan yayınların yazılı kayıtlarının yanı sıra aylık yayın dökümleri ve özellikle 12 Eylül sonrası basılıp dağıtılan yayın derlemelerinden oluşan broşürler yer alıyor.
Bu arşiv, sadece tarih meraklıları için değil; bugünü anlamak için dünün cümlelerine bakmak isteyen, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, grevleri, meydanları günün sıcaklığıyla okumak isteyen, Avrupa’daki Türkiyeli işçilerin hayatını, sorunlarını, örgütlenme arayışlarını yerinden görmek isteyen araştırmacıların, gazetecilerin, belgeselcilerin ve meraklı okurlar için önemli bir kaynak.
Kanlı Pazar ardından yapılan yayın.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları üzerine yapılan yayın.
12 Eylül Darbesi ardından yapılan yayın.
1978’de Kürtçe yayınların başlamasının ardından Atılım Gazetesi’nin Mart 1978 nüshasında yer alan okur mektubuLaura Poitras ve Mark Obenhaus’un yönettiği, ünlü gazeteci Seymour Hersh’ün hakikat mücadelesinden kesitler sunan “Cover-Up” adlı belgeseli herkese öneririm. Geçmişi olduğu kadar bugünü anlamak için de çok faydalı işlerden biri. Benim kuşağım Hersh’ü Irak’ın Ebu Garip hapishanesinde ABD ordu mensupları tarafından yapılan işkencelerle ilgili haberleriyle hatırlayacaktır. Batı dünyasında güvenilir bulduğum az sayıdaki gazeteciden biriydi Hersh. Belgesel sayesinde bir kez daha görüyorsunuz ki; Hersh bu güveni hak eden büyük bir gazeteci.
Cover-Up vesilesiyle onun gazetecilik geçmişini izlerken kafamın bir yanında da Türkiye’de olup bitenler dönüyordu. Hersh, ABD tarihinin önemli skandallarının üzerine, tek başına da kalsa, korkusuzca gitmiş bir isim. Özellikle Vietnam Savaşı’nda ABD ordusunun yaptığı “My Lai Katliamı” ile ilgili haberleriyle tüm dünyayı dehşete düşürmüş, My Lai’de yaşananlar ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarının bir sembolü haline gelmişti.
Hersh, çok büyük skandalları, kanunsuzlukları, kötülükleri korkusuzca ifşa etmesiyle nam salmıştı.
Ancak onun gazetecilik emeğine tanık olurken “ifşa”nın sınırlarını da açık bir şekilde hissediyorsunuz. Bugünün Türkiye’si de biraz böyle değil mi? Türkiye’de halk için habercilik yapan dürüst gazeteciler sayesinde öğrendiklerimiz bizi her seferinde dehşete düşürse de, “kötülerin neler yapabildiğini bilme”nin “kötülüğe karşı koyabilmek” anlamına gelmediğini de yaşayarak öğrendik.
Başka şekilde ifade edecek olursak; halkın bilmesi etkisiz değil, ancak yeterli de değil.
Konuyu Türkiye’ye getirmeden duramasak da aslında dikkat çekmek istediğim başka bir konu var. My Lai Katliamı, ABD’nin kendi siyah yurttaşlarına yönelik resmi ırkçılık politikası, Watergate skandalı, vb., gelişmelere rağmen 1980’lere gelindiğinde ABD nasıl oldu da kendisini “özgürlük”le özdeşleştirebildi? Burada açıklanması güç bir durum var. 1980’lere geldiğimizde bunların hiçbirinin konuşulmadığını, tersine bütün dünyanın “Amerikan rüyası” denen illüzyonla çalkalandığını biliyoruz.
Bu kadar hakikatten kopuk bir propaganda nasıl başarılı olabildi, soru bu.
ABD’nin resmi “détente” politikasını rafa kaldırmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ikinci yarısına kadarki dönem, sosyalist ve kapitalist blok arasındaki gerilimin yeniden tırmanması nedeniyle “II. Soğuk Savaş” olarak adlandırılır. Bu politika en çok ABD Başkanı Ronald Reagan’la özdeşleşti.
Eski bir Hollywood yıldızı, sıkı bir anti-komünist olan Reagan’ın iktidarı, ABD’nin 1960’ların ikinci yarısından itibaren içine girdiği kısmi “uyanış”ın da sonu oldu. Bu “uyanış”, ABD’nin işlediği büyük suçlar karşısında yaşanan derin toplumsal güvensizliğin de dışavurumuydu.
1960’lar ABD’si siyahların kararlı mücadelesine; “Sivil Haklar Hareketi” olarak bilinen harekete sahne olmuştu. Bu hareketin en azından yasal düzeyde bazı kazanımlar elde etmesine kadarki yıllar boyunca ABD aslında bir tür “yarı-Apartheid” rejiminin hüküm sürdüğü bir ülkeydi.
1960’ların sonlarından itibaren ABD’nin Vietnam’da Vietnamlılara yaptıkları ise tarihin gördüğü en büyük savaş suçlarından biri olarak tanımlanmalıdır. Vietnam o kadar çok bombalanmıştır ki, savaştan sonra ayın yüzeyi ile kıyaslanabilecek kadar çok kratere sahipti. Ülke toprakları ve su kaynakları tarıma elverişliliği yitirecek kadar kirletilmişti. Hersh’ün de haber yazarken psikolojik bir yıkım yaşamasına yol açan vahşet, bebekleri süngülemeye kadar vardırılmıştı. Tıpkı Sivil Haklar Hareketi önderlerine yapıldığı gibi bu savaşa karşı çıkan ABD’liler de ülke içinde operasyon yapma yetkisi olmayan CIA tarafından gizlice dinlenmiş ve fişlenmişti.
Saymakla bitmeyecek kadar çok ve ağır suçlar işlenmiş, bunların önemli bir kısmı ise birkaç yıl içinde ifşa edilmişti. Sorumuz yine aynı: Nasıl oldu da ortaya dökülen (ki bir kısmının ortaya dökülmesi doğrudan Hersh’ün işidir) bunca ağır suça rağmen, ABD 1980’lerde kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak kabul ettirebildi?
Bir süredir üzerinde düşündüğüm bir soruyu, Hersh’ün belgeselin sonundaki çaresizliğini hissettiğimde yeniden sordum.
Cover-Up’la birlikte izlenebilecek “Breakdown: 1975” adlı belgeselde bu sorunun başka türlü sorulduğunu ve yanıtlandığını düşünüyorum: Nasıl oldu da iki gazetecinin Watergate skandalını ortaya çıkarma hikayesini anlatan “All the President’s Men” ya da post-travmatik stres bozukluğu yaşayan gazilerin ülkesini sergileyen “Taxi Driver”dan, “Rocky” serisindeki çiğ Amerikan güzellemesine dönüldü? 1976 yılındaki Oscar törenlerinde en iyi film dalında yarışan bu yapımlar arasında en iyi film ödülünü Rocky’nin alması bütün bu süreci özetleyen sembolik bir an gibiydi. ABD toplumuna kendisi adına işlenen büyük suçlara sırtını dönerek ülkesiyle gurur duymaya devam etmesi söyleniyordu.
Bu körleşme aynı anda dünyaya nasıl musallat olabildi?
Bu soruya çok çeşitli yanıtlar verilebileceğini düşünüyorum. Bu yanıtlardan biri muhakkak ki Holywood’un, yani ABD sinema endüstrisinin gücüyle ilgili olmalı. Ama bana kalırsa burada gözden kaçmaması gereken faktörlerden biri Avrupa’nın özellikle 1970’lerin başından itibaren Soğuk Savaş’ta oynadığı aktif rol. Bu rolü, ABD’deki ırkçılığın, anti-komünizmin ve Amerikan kültürünün kapitalist blok adına “göğüste yumuşatılması” olarak da tanımlayabiliriz. Tıpkı sert bir topu göğsünde yumuşatan bir futbolcu gibi.
Avrupa’nın özellikle entelektüel ve kültürel hayat üzerindeki etkisinin henüz çok güçlü olduğu bu yıllarda, “insan hakları” mesaisinin tek hedefinin sosyalist ülkeler olmasını başka türlü açıklamak mümkün değil. Bu açıdan bakıldığında II. Soğuk Savaş’ta Federal Almanya başta olmak üzere Fransa’nın ve İskandinav ülkelerinin özel bir rolü olduğunu düşünmek gerekir.
Sinemadan başladık, öyle devam edelim: Stasi ajanının bir yazarı gizlice dinlemesini anlatan 2006 yapımı “Başkalarının Hayatı” ABD için çekilemez miydi? Çekilebilirdi. Ancak devletin “aşıkların arasına girecek şekilde insanların hayatını dikizlediği sistem” olarak sosyalist ülkelerin görülmesi, bugün bile bunun propaganda edilebilmesi, bence en çok Avrupa’da sürdürülen karşı propaganda sayesinde mümkün oldu.
Bugünün dünden en büyük farkı, Avrupa’nın bir süredir propagandayı, dünyanın geri kalanı için entelektüel ve kültürel elitlere sunacak biçimde rafine etme ve olayları yumuşatarak sunma kapasitesini yitirmiş olması. Bu durum tek başına ABD Başkanı Donald Trump’ın tarzının bu tür bir yeniden sunuma el vermeyecek kadar pervasız olmasından kaynaklanmıyor. Avrupa, klasik basının yerini sosyal medya platformlarının aldığı, sivil toplum örgütlerinin eskisi gibi etkili olamadığı bir çağda “üçüncü dünya elitleri” üzerinde etkili olabilecek yeni araçlar geliştirmekte zorlanıyor. Avrupa Birliği ise, gittikçe daha açık bir biçimde, Avrupa’nın hegemonik etkisini sınırlandıran, hatta tersine çeviren bir işleve bürünüyor. Ursula von der Leyen, Kaja Kallas gibi atanmışların temsil ettiği bir yapının inandırıcılığını yitirmesine şaşırmamak lazım.
Sırasıyla Rusya, Gazze, Venezuela, İran gibi pek çok başlıkta, Batı üstünlükçülüğünü ve hatta sömürgeciliğini anımsatan, iki yüzlü bir çifte standardın dışa vurumundan ibaret olan politik çıkışlar, Avrupa’nın dünya siyasetindeki ağırlığının azalmasına katkıda bulunuyor.
Bu gerilemeden “hayırlı” sonuçlar çıkarabilmek keşke mümkün olsaydı ancak şimdilik o noktada değiliz.
Cover-Up’a geri dönerek anlatayım: Bence Hersh’ün büyük bir gazeteci olarak hikayesinden bizim payımıza düşen en önemli ders, hesap sormak isteyen örgütlü bir halkın yokluğunda hesabı sorulan büyük bir suçun olamayacağı. Tarih, bunun dersleriyle dolu.
/././
2025’te yükseköğretim!-Rıfat Okçabol-
Bu örnekler üniversitelerimizde gericiliğin, piyasacılığın ve keyfiliğin ne denli yaygınlaştığını ve de AKP iktidarda kaldıkça bu tür olayların artarak devam edeceğini göstermektedir.
2025 yılında da, üniversite kaynaklı gerici söylem ve eylemler devam etmiştir. Örneğin;
Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenler beraat etmiş olsalar da, bildiriyi imzaladığı için görevlerinden uzaklaştırılmış olan akademisyenlerin çoğu 9 yıldır görevlerine dönemedi (11 Ocak)!
Akademik geçmişi şaibeli, hilafet yanlısı ve laiklik karşıtı bir kişi, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne, bölüm istemese de, atandı (24 Ocak)!
YÖK Başkanı Erol Özvar ve diyanet başkanı, 112 ilahiyat ve 54 İslami ilimler fakültesi varken, üniversitelerde ‘Kuran-ı Kerim’i Güzel Okuma’ ve ‘Hafızlık’ yarışması protokolü imzaladı (21 Şubat)!
Marmara Üniversitesi, kadınlar ve çocuklara yönelik şiddet ve istismar olaylarını protesto eden öğrencilerine kınama cezası verdi (17 Mart)!
İstanbul Üniversitesi, ilgili dekanlık iptal edilemez demiş olsa da, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu'nun 31 yıl önce aldığı diplomayı hukuk dışı bir uygulamayla iptal etti (18 Mart)!
Hacettepe Üniversitesi öğrencileri, ‘Gençlik Filmleri Festivali’ kapsamında, Gezi Parkı eylemlerinde öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın belgeselini izleyecekleri sırada güvenlik görevlilerinin müdahalesiyle karşılaştı (16 Nisan)!
AKP’li eski bir milletvekilinin rektör olduğu Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde görevde yükselme sınavı yapıldı. Bu sınavın yazılı aşamasında yüksek puan alan birçok adaya mülakatta düşük puan verilirken, yazılı sınavda düşük puan alan adaylara yüksek puanlar verilerek görevlerinde yükseltildikleri saptandı (8 Mayıs)
YÖK başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “Suriye ile kapsamlı bir iş birliği protokolü imzaladıklarını” açıkladı (20 Mayıs)!
Bu yıl Yükseköğretim Kurumları Sınavına başvuranların sayısı 560 bin 230 kişi azaldı (4 Haziran)! Gençlerin üniversiteden beklentilerinin kalmadığı anlaşılıyor. Türkiye'deki 202 üniversite rektöründen 139’unun profesörlük için beklenen yayın düzeyinin gerisinde kaldığı ortaya çıktı (6 Haziran)!
YÖK, üniversitelerden son 10 yılda "cinsiyet değiştirme talebi reddedilen, kabul edilen ve ameliyat olanların sayısını” istedi (29 Haziran)!
2 Temmuz 2018 tarih ve 703 sayılı KHK’nin 135’inci maddesinde, “Devlet ve vakıf üniversitelerine rektör, Cumhurbaşkanınca atanır” denmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi (AYM), 4 Haziran 2024’te, üniversite özerkliği gibi gerekçelerle, 703 sayılı yasada Cumhurbaşkanına verilen rektör atama yetkisini iptal etmişti. Ayrıca AYM, 2006 ve 2007 yıllarında da, AKP’nin çıkardığı ve üniversite özerkliğine aykırı rektör atamayla ilgili maddeleri de iptal etmişti. AYM’nin kararlarına aldırmayan AKP, üniversitenin özerkliği ile bağdaşmayan rektör atamayla ilgili benzer bir maddeyi içeren 1 Temmuz 2025 tarih ve 7551 sayılı yasayı çıkardı. Ancak bugüne değin 7551 sayılı yasadaki ilgili madde iptal edilmedi!
ODTÜ mezuniyet töreninde kürsüye çıkan rektör, konuşması boyunca ıslıklar ve yuhalamalarla protesto edildi (13 Temmuz)!
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin, mezuniyet töreni programında "dua etme" maddesine de yer verildi (30 Temmuz)!
Tıp, diş hekimliği, hukuk ve yapay zeka bölümleri dahil 1.278 bölümde profesör, 1.050 bölümde de doçent olmadığı ortaya çıktı (4 Ağustos)!
Munzur Üniversitesi’nde, tekniker olarak görev yapan bir kişi, önce teknik işlerden sorumlu rektör danışmanı, sonra da fakülte sekreteri yapıldı (7 Ağustos)!
Dokuz Eylül Üniversitesi, öğrenci yurdunu kapattı (8 Ağustos)!
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi rektörü, hiçbir sınavı kazanamamış oğlunu önce yurt dışındaki üniversitelere kaydettirdi, ardından imzalanan protokollerle kendi görev yaptığı üniversiteden mezun olmasını sağladı (8 Ağustos)!
Yıldız Teknik Üniversitesi’nin anaokulunda Kuran kursu açıldı (17 Ağustos)!
BÜ’de çalışan akademisyenlerin yüzde 90’dan fazlasının istememesine karşın, 15 Temmuz 2021’den bu yana BÜ’de kayyım rektör olup üniversiteyi açıkça gerici ve piyasacı bir kuruma dönüştüren Prof. Dr. Naci İnci, BÜ’ye yeniden kayyım rektör olarak atandı (6 Eylül)!
6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depreminden zarar gören üniversitelerin hâlâ onarılmadığı, YÖK’ün hasarlı üniversiteleri kazanan öğrencilerin, 2025-2026 eğitim ve öğretim yılında diğer devlet üniversitelerinden herhangi birinde okuyabileceği kararıyla belli oldu (23 Eylül)!
2015’ten bu yana üniversite eğitimini bırakan 19 milyon öğrencinin, 16,9 milyonu devlet üniversitelerinden, 2,1 milyonu vakıf üniversitelerinden, 57 bini vakıflara bağlı meslek yüksekokullarından ayrıldığı belirtildi (15 Eylül)!
Çorum Hitit Üniversitesi hastanesinde hasta ve yakınlarına "okunmuş kek" dağıtıldı (24 Eylül)!
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, Devlet Tiyatroları Genel müdürü Tamer Karadağlı’yı eleştirdiği bilinen 12 öğretim görevlisinin görevine son verildi (24 Eylül)!
Sayıştay 2024 yılı denetim raporunda, yurtdışından öğrenci kabul kontenjanlarından yararlanarak Türkiye’de üniversiteye kayıt olanların hangi sınav ve puan ile kabul edildiğine ilişkin bir bilgi bulunmadığını belirtti (29 Eylül)!
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, cuma günlerine ders koymadı (6 Ekim)! Cumhuriyetin temeli olan laik hukuk anlayışının geçerli olması için kurulan fakülte, bu kararıyla kendisine yabancılaştığını göstermiştir.
4 yılda öğrencilere, kendilerinin olduğu kadar başkalarının eylem ve söylemlerini irdeleme, sorgulama, araştırma alışkanlığı ve bilimsel anlayış kazandıramayan YÖK, üniversitelerin 3 yıla indirileceğini açıkladı (21 Ekim)!
Bu yıl da, yüzlerce öğrencinin toplamda sıfır veya sıfırın altında netlerle üniversiteye girdiği belli oldu (23 Kasım)!
Türkiye’de, kişi başına düşen bilimsel makale ve patent oranının Yunanistan, Macaristan ve Şili benzeri ülkelerin gerisinde olduğu açıklandı (30 Kasım)!
Kırklareli Üniversitesi, öğrencilerinin il genelinde din hizmetlerine destek vermesi için müftülük ile protokol imzaladı (8 Aralık)!
Diyanetin eski başkanlarından ilahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Gülmez, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi rektörlüğüne atandı (12 Aralık)!
İzmir İl Müftülüğü, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden "Umre Ödüllü Gençlik Bilgi Yarışması" düzenlenmesini istedi (16 Aralık)!
Yukarıda örneklenen ve yazılı-görsel basında yer almış olaylar, üniversitelerimizde yaşanan gerici eylem ve söylemlerin çok küçük bir bölümüdür. Bu arada üniversitelerin teknoparklarla sermayedarların hizmetine sunulması da giderek artmaktadır. Bu örnekler üniversitelerimizde gericiliğin, piyasacılığın ve keyfiliğin ne denli yaygınlaştığını ve de AKP iktidarda kaldıkça bu tür olayların artarak devam edeceğini göstermektedir. Yandaş kişilerin üye ya da başkan yapıldığı YÖK, anayasal özerk bir kurum olma özelliğini de topluma güven ve umut verme niteliğini de yitirmiştir. Yandaş kişiler rektör/YÖK üyesi olduğu sürece üniversitelerimizin toplum ve insanlık yararına hizmet verme olasılığı da pek yoktur. AYM, kendi kararlarını bile savunamaz hale getirildiğinden üniversite özerkliğinin hukuksal güvencesi de ortadan kalkmıştır. Üniversitelerdeki gerici kadrolaşma, gericiliği yeniden üretir hale gelmiştir. Üniversitelerdeki muhalif akademisyen örgütleri de, etkisiz hale getirilmiştir. Ancak YÖK’ün iki gün önceki icraatı, "yükseköğretim sisteminin birey ve toplum yararına hizmet verecek niteliğe kavuşturulması" sorununu, ikinci plana itmiştir.
YÖK, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin araladığı kapıyı sonuna kadar açıp üniversitelerden, “Yükseköğretim kurumlarında mesai, ders, sınav ve uygulamalarının cuma namazı saatlerine denk getirilmemesini” istemiştir. YÖK’ün bu yazısı, insanlar İran’da şeriat düzeninden çıkmak için ölürken, Türkiye’nin resmen bir dönüm noktasında olduğunu göstermektedir.
/././
MESEM, maarif, sömürü, yasaklar… Komünist Öğretmenler'den birinci dönem değerlendirmesi
TKP’nin öğretmen örgütlenmesi Komünist Öğretmenler eğitim-öğretim yılının ilk döneminde öğrenci ve öğretmenler açısından yaşanan sorunları 8 başlıkta ele alan bir rapor yayımladı.
Yaklaşık 18 milyon öğrenci, bugün birinci dönem karnelerini alarak yarıyıl tatiline girdi. 2025-2026 eğitim öğretim yılının birinci dönemi geride kalırken, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) öğretmen örgütlenmesi olan Komünist Öğretmenler dönem değerlendirme raporu yayımladı.
Raporda ilk dönemin öğrencilerle görevde olan ve atama bekleyen öğretmenler açısından çok sayıda sorunlu karar ve uygulamayla geride bırakıldığına dikkat çekildi.
Sekiz başlıktan oluşan raporda AKP’nin yeni müfredatı Maarif modeli, MESEM ve çocuk işçi cinayetleri, eğitime ayrılan bütçe ve okullarda hijyen sorunu, öğretmenlerin yoksulluk sınırı altında yaşamları, özel okul sömürüsü ve ücretli öğretmenlik, Milli Eğitim Akademisi, eğitime ‘yılbaşı yasakları’ gibi ideolojik müdahaleler ve norm fazlası öğretmenlerle ilgili değerlendirmelere yer verildi.
Komünist Öğretmenler’in bugün kamuoyuyla paylaştığı 2025-2026 Birinci Dönem Değerlendirmesi şöyle:
1. "Maarif Modeli” ve Gelişim Raporları
Yeni müfredatın kademeli olarak uygulanması, 2025-2026 yılının ilk döneminde derinleşerek sürmüştür. Sadeleştirme gerekçesiyle evrensel bilimsel kavramların, laiklik ilkesinin ve eleştirel düşünme becerilerinin müfredat içeriğinden sistematik biçimde çıkarıldığı; bu unsurların yerine “fıtrat” ve “kanaat” gibi normatif ve metafizik referanslara dayalı bir çerçevenin ikame edildiği gözlemlenmektedir. Bu yönelim, öğretim programlarının bilimsel temelleri açısından yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir.
Söz konusu ideolojik dönüşüm, yalnızca müfredat içeriğiyle sınırlı kalmamış; eğitim-öğretim süreçlerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi alanına da yansımıştır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli çerçevesinde geçen sene ilkokullarda başlayan, bu sene ortaokul ve liselere de getirilen “Gelişim Raporları” uygulaması, öğretmenlerin pedagojik özerkliğini sınırlayan bir düzenleme olarak öne çıkmaktadır. Oysa öğretmenler, öğrencilerin akademik ve pedagojik gelişimini sınavlar, performans değerlendirmeleri ve sınıf içi gözlemler yoluyla hâlihazırda izlemekte ve değerlendirmektedir. Aynı bilgilerin dijital ortama aktarılmasının ne tür bir pedagojik katkı sunduğu belirsizliğini korurken; bu uygulamanın gerekçesi, hedefleri ve olası sonuçları öğretmenlerle yeterince paylaşılmamıştır. Akademik başarıyı ölçmeye yönelik nesnel göstergeler yerine öğrencilerin davranışsal uyumunu merkeze alan bu dijital izleme mekanizması, öğretmenler üzerinde ciddi bir bürokratik iş yükü yaratmış; eğitim emekçilerinin öğretim, rehberlik ve bilimsel-pedagojik üretim gibi temel mesleki faaliyetlerinden uzaklaşmalarına yol açarak mesleki yabancılaşmayı derinleştirmiştir.
Öte yandan, yeni ders kitaplarının içeriklerinin “değerler eğitimi” başlığı altında yoğun biçimde dinselleştirilmesi, eleştirel düşünen bireyler yetiştirme hedefinden belirgin bir uzaklaşmaya işaret etmektedir. Bu yaklaşım, itaat ve kanaatkârlık ekseninde şekillenen bir toplumsal profilin inşasını önceleyen bir eğitim anlayışını yansıtmaktadır. Bu yönelim, karma eğitimin tartışmaya açılmasına yönelik girişimlerle birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet’in aydınlanmacı, laik ve bilimsel eğitim mirasına yönelik bütünlüklü bir tasfiye sürecinin parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
2. MESEM: Yasallaşmış Çocuk Sömürüsü ve İş Cinayetleri
Dönemin en sorunlu ve çarpıcı uygulamalarından biri, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sistemi olmuştur. “Çıraklık” adı altında çocukların haftanın dört günü sanayi işletmelerinde çalıştırılması, çocuk işçiliğinin fiilen yasal bir zemine kavuşturulması anlamına gelmiştir. Eğitimle bağı son derece sınırlı olan bu yapı, çocukları erken yaşta ucuz iş gücü olarak üretim süreçlerine dâhil ederken; dönem boyunca yaşanan iş cinayetleri, MESEM’lerin bir eğitim modeli olmaktan ziyade doğrudan bir sömürü mekanizması olarak işlediğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tablo karşısında ilerici kamuoyu, MESEM’lerin kapatılması ve çocukların örgün, tam zamanlı eğitime geri döndürülmesi yönündeki taleplerini yükseltmiştir.
MESEM sistemine ve çocuk emeğinin sömürüsüne yöneltilen eleştirilere karşı Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in açıklamaları ise, izlenen politikanın geçici bir uygulama değil, bilinçli ve ısrarlı bir siyasal tercih olduğunu göstermiştir. Bakan Tekin’in, “Bütün eleştirilere inat sektörle, bu konuda bize destek olmak isteyen meslek örgütleriyle eğitim öğretim süreçlerinde ülkemizin menfaatleri, çocuklarımızın ve gençlerimizin ali menfaatleri doğrultusunda çalışmaya devam edeceğiz” şeklindeki ifadeleri, eğitim politikalarının çocuk hakları ve pedagojik ilkeler temelinde değil; sermaye çevreleriyle kurulan yapısal iş birlikleri doğrultusunda şekillendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, çocukların korunması gereken bireyler olarak değil, piyasanın ihtiyaçlarına göre yönlendirilen bir emek rezervi olarak görüldüğü bir eğitim anlayışını yansıtmaktadır.
Fiilen birer çırak üretim merkezi gibi işleyen MESEM’lerin, öğrenciler tarafından gönüllü biçimde tercih edilmesinin sınırlı olduğu görülmektedir. Bu nedenle öğrencileri bu kurumlara yönlendirmek amacıyla çeşitli teşvik ve zorlayıcı mekanizmalar devreye sokulmuştur. MESEM kapsamında çalışan çocuklara ödenen ücret bu araçlardan biri olarak öne çıkarken, tek başına yeterli olmadığı düşünülen bu uygulama, ek düzenlemelerle desteklenmiştir.
Bu çerçevede; derslerdeki başarısızlık nedeniyle sınıf tekrarı riski bulunan ya da devamsızlık nedeniyle başarısız sayılma ihtimali olan öğrencilerin, MESEM’lere geçmeleri hâlinde eğitimlerine yıl kaybı yaşamadan devam edebilmeleri sağlanmıştır. Devamsızlık nedeniyle başarısız sayılan öğrencilerin Aralık ayı sonuna, ders başarısızlığı bulunan öğrencilerin ise Temmuz ayı sonuna kadar MESEM’e geçiş yapmaları durumunda yıl kaybı yaşamamaları ve dört yılın sonunda meslek lisesi diploması alabilmeleri mümkün hâle getirilmiştir. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bu doğrultuda yapılan değişiklikler, çocukların eğitim hakkını güçlendirmekten ziyade, onları MESEM sistemine yönlendirmeyi amaçlayan yapısal bir tercihin ürünü olarak değerlendirilmektedir.
3. Eğitime Ayrılan Bütçe ve Okullarda Hijyen Krizi
2025 yılının son çeyreğinde yayımlanan tasarruf genelgeleri doğrultusunda temizlik personeline ayrılan bütçelerde yapılan kesintiler, okullarda hijyen koşullarının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Birçok eğitim kurumunda temizlik hizmetlerinin velilerin katkısıyla yürütüldüğü, bazı okullarda sınıfların veliler tarafından temizlendiği tespit edilmiştir. Aynı dönemde bir öğün ücretsiz yemek uygulamasına ilişkin talebin karşılanmaması ve okul kantinlerindeki yüksek fiyatlar nedeniyle öğrencilerin önemli bir bölümünün okul gününü yeterli beslenme imkânı olmaksızın geçirdiği; bu durumun eğitimdeki sosyoekonomik eşitsizlikleri derinleştirdiği değerlendirilmiştir.
4. Öğretmen Ekonomisi: Yoksulluk Sınırı Altında Yaşam ve Kira Krizi
2026 yılı başı itibarıyla öğretmenlerin alım gücü, yüksek enflasyonun etkisiyle önemli ölçüde gerilemiştir. Yapılan maaş düzenlemelerinin artan yaşam maliyetleri karşısında yetersiz kaldığı; kadrolu öğretmen maaşlarının tamamının yoksulluk sınırının altında seyrettiği tespit edilmiştir. Özellikle büyükşehirlerdeki kira bedellerinin maaşların yarısından fazlasını oluşturması, barınma sorununu öğretmenler açısından temel bir yapısal problem hâline getirmiştir. Bu durum, eğitim emekçilerinin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmalarına yol açarken; çok sayıda öğretmenin barınma güçlüğü nedeniyle görev yerini değiştirme ya da ek gelir arayışına yönelme ihtiyacını doğurmuştur.
5. Özel Okul Sömürüsü ve Ücretli Öğretmenlik: Piyasa Mekanizmaları Arasında Eğitim Emekçisi
Eğitimde artan piyasalaşmanın en ağır sonuçları, özel sektörde ve güvencesiz statülerde çalışan öğretmenler üzerinde ortaya çıkmıştır.
Özel Okul Öğretmenleri: Özel öğretim kurumlarının önemli bir bölümünde öğretmenlerin, asgari ücret düzeyinde ve yoğun baskı koşulları altında çalışmaya zorlandığı görülmektedir. Sözleşme yenileme süreçlerinde “taban maaş” hakkının sıklıkla ihlal edildiği; öğretmenlerin mesleki güvenceden yoksun bırakılarak piyasa koşullarına bağımlı hâle getirildiği tespit edilmiştir. Bu uygulamalar, öğretmenlik mesleğinin niteliğini zayıflatmış; eğitim emekçilerinin güvencesizleşmesini ve emek sömürüsünü derinleştirmiştir.
Öte yandan özel okullarda öğrenim ücretlerine yapılabilecek artışlara ilişkin olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen düzenleme, bu kez özel okul sahiplerinin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bakanlık, ücret artışlarının hesaplanmasına ilişkin yönetmelikte yaptığı değişiklikle, bir yıllık ÜFE ve TÜFE ortalamasını esas alan uygulamayı kaldırarak, yalnızca Aralık ayı enflasyon oranlarının dikkate alınmasını öngören yeni bir düzenleme yapmıştır. Türkiye Özel Okullar Derneği (TÖZOK), bu değişikliğin kurumlar ve veliler açısından haksız sonuçlar doğuracağını savunarak düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay 8. Dairesi’ne başvurmuştur. Dernek, söz konusu düzenlemenin enflasyonun gerçek seyrini yansıtmadığını ve ekonomik verilerle çeliştiğini ileri sürmüştür.
Bu itiraz süreci, dolaylı biçimde de olsa, TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarının yaşanan gerçek enflasyonu yansıtmadığına ve özellikle yılın son aylarında açıklanan verilerin olağan dışı biçimde düşük kaldığına dair yaygın toplumsal eleştirilerin özel okul sahipleri tarafından da dile getirildiğini göstermiştir. Ancak çocukları için nitelikli bir eğitim talep eden veliler açısından asıl çözüm, özel okul ücretlerini baskılamakla sınırlı değildir. Kalıcı ve eşitlikçi bir çözüm, kamusal eğitimin niteliğinin artırılmasından geçmektedir. Eğitimde eşitlik sağlanmadan ve kamu okulları güçlendirilmeden, eğitimin kamusal bir hak olduğundan söz etmek mümkün değildir.
Kamuda Ücretli Öğretmenlik Uygulaması: Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen açığını kalıcı atamalarla gidermek yerine, on binlerce öğretmeni “ücretli öğretmen” statüsünde çalıştırmayı sürdürmesi dikkat çekmiştir. Bu öğretmenlerin ders saati karşılığı elde ettikleri toplam gelirin asgari ücretin dahi altında kalması, kamu eliyle yürütülen yapısal bir güvencesizlik sorunu olarak öne çıkmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin bu koşullara mecbur bırakılması, öğretmenlik mesleğinin itibarını zedelemiş; eğitim hizmetinin niteliği üzerinde de olumsuz etkiler yaratmıştır.
Geçtiğimiz haftalarda yapılan kar tatilleri nedeniyle eğitime ara verilen günlerde ücretli öğretmenlerin ders ücretlerinin kesilmesi, eğitim sisteminde uzun süredir var olan yapısal bir eşitsizliği bir kez daha görünür kılmıştır. Aynı okulda, aynı sınıfta, aynı dersi veren, aynı görevleri yapan ve aynı sorumlulukları üstlenen kadrolu öğretmenlerin ücretlerinde herhangi bir kesinti yapılmazken, ücretli öğretmenlerin gelir kaybına uğraması anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değildir. Bu uygulama, öğretmenler arasında hukuki statüye dayalı bir ayrım yaratmakta; emeğinin karşılığını alabilmeye ilişkin adalet duygusunu zedelemektedir. Eğitim hizmetinin sürekliliği açısından zorunlu nedenlerle verilen tatillerin bedelinin, en güvencesiz konumda bulunan ücretli öğretmenlere ödetilmesi sosyal devlet anlayışıyla dahi bağdaşmamaktadır.
Eşit işe eşit ücret ve eşit hak ilkesi, yalnızca bir etik talep değil, aynı zamanda evrensel bir çalışma hakkı ilkesidir. Ücretli öğretmenlik uygulaması, öğretmen açığını geçici ve düşük maliyetli biçimde çözmeye yönelik bir istihdam modeli olarak sürdürüldükçe, bu tür adaletsizlikler kaçınılmaz hâle gelmektedir. Ücretli öğretmenlerin kar tatili gibi idarenin tasarrufuyla verilen aralardan dolayı mağdur edilmemesi, en asgari düzeyde bir eşitlik gereğidir. Ancak kalıcı çözüm, ücretli öğretmenliğin istisnai bir uygulama olmaktan çıkarılıp yaygın bir istihdam biçimi hâline getirilmesine son verilmesi ve öğretmenlerin güvenceli, eşit haklara sahip kadrolar üzerinden istihdam edilmesidir.
6. Milli Eğitim Akademisi: Süreç Belirsizliği, Liyakat Sorunu ve Disiplin Mekanizması
Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) kapsamında kurulan Milli Eğitim Akademisi, ilgili dönemde uygulama ve planlama süreçlerindeki belirsizlikler nedeniyle eğitim kamuoyunda ciddi tartışmalara konu olmuştur. Kuruluş aşamasında yayımlanan düzenlemelerin yeterli açıklık ve öngörülebilirlik taşımaması, sınav takvimlerinin ertelenmesi ve uygulama esaslarının sıkça değiştirilmesi, öğretmen adayları açısından yaygın bir belirsizlik ortamı yaratmıştır.
Bu yapı, öğretmen adayları için mesleğe giriş sürecinde ek bir eleme ve uyum mekanizması niteliği kazanırken; görevdeki öğretmenler açısından ise mesleki denetim ve disiplin aracı olarak algılanmıştır. Atama bekleyen çok sayıda öğretmen adayının mesleki geleceklerinin, akademinin işleyişine ilişkin bu belirsizlikler nedeniyle fiilen askıya alındığı değerlendirilmiştir. Ayrıca akademinin, liyakat temelli değerlendirme ilkelerinden uzaklaşarak nesnel ve ölçülebilir kriterler yerine takdir yetkisini genişleten bir işleyişe yöneldiğine ilişkin eleştiriler yoğunlaşmıştır.
Bu gelişmeler, 2025 yılı boyunca öğretmen mağduriyetlerini eğitim gündeminin merkezine taşımıştır. Mülakat süreçlerinde haksız biçimde elendiğini belirten öğretmenlerin, 2024 yılında başlattıkları hak arama mücadelesini 2025 yılı boyunca sürdürdükleri; bu mücadelenin önümüzdeki dönemde de devam edeceği öngörülmektedir. Söz konusu süreç, eğitim emekçileri üzerindeki idari ve mesleki baskının kurumsallaşması riskini artırmış; öğretmenlik mesleğinin güvencesi ve niteliği açısından kalıcı sorunlar yaratabileceğine dair kaygıları güçlendirmiştir.
7. Eğitime Bir Başka İdeolojik Müdahale: Yılbaşı Yasakları
Her yıl olduğu gibi bu yılın sonunda da eğitim yönetimi, okullarda yılbaşı kutlamalarının engellenmesi amacıyla adeta bir yasaklama süreci işletmiştir. Öğrencilerin ve öğretmenlerin yeni bir yılı karşılamasından rahatsızlık duyan bu yaklaşım, eğitimi kamusal ve çoğulcu bir alan olmaktan çıkararak belirli bir inanç ve yaşam tarzını dayatma çabasının devamı niteliğini taşımaktadır. Önceki yıllarda okul yöneticilerine gönderilen gayriresmî mesajlar ve sözlü talimatlarla yürütülen bu müdahaleler, bu yıl hukuki dayanağı bulunmayan resmî yazılarla daha açık ve kurumsal bir hâl almıştır.
Geçmiş dönemlerde yılbaşı etkinliklerine yönelik baskılar çoğunlukla örtük biçimde uygulanırken, bu yıl resmî yazılar aracılığıyla yasaklama yoluna gidilmesi, eğitim yönetiminde laiklik ilkesinden daha da uzaklaşıldığını göstermektedir. Bu durum, kamusal eğitimin dinsel referanslarla yeniden düzenlenmeye çalışıldığını ve farklı inançlara ya da inançsızlığa sahip öğrenci ve eğitim emekçilerinin yok sayıldığını ortaya koymaktadır.
Bu ideolojik müdahalenin en somut örneklerinden biri Ankara İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından sergilenmiştir. 29 Aralık tarihinde özel bürodan yayımlanan yazıda, “kültürümüze, geleneklerimize ve inançlarımıza uygun olmayan etkinliklere yer verilmemesi” ifadeleri kullanılarak okullarda yılbaşı kutlamalarının sınırlandırılması hedeflenmiştir. Bu yaklaşım, kamusal eğitimin belirli bir dini ve kültürel yorum doğrultusunda şekillendirilmesi anlamına gelmekte; laik, bilimsel ve çoğulcu eğitim anlayışına açık bir müdahale teşkil etmektedir.
Yılbaşı kutlamalarına yönelik bu yasakçı tutum, eğitimi ideolojik bir denetim alanına dönüştürme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
8. Norm Fazlası Öğretmenler
2025–2026 eğitim öğretim yılının ilk döneminde norm fazlası olarak belirlenen öğretmenlerin önemli bir bölümünün, kendi istekleri dışında resen görevlendirme sürecine dâhil edildiği görülmektedir. Bu süreçte uygulamaların sahada eşitlik ve adalet algısını zayıflatacak biçimde yürütüldüğüne ilişkin yaygın bir kanaat oluşmuştur. Nitekim Eğitim-İş sendikası tarafından yayımlanan bildiride de bu uygulamaların öğretmenlerin mesleki motivasyonunu ve kurumsal aidiyet duygusunu olumsuz yönde etkilediği vurgulanmaktadır.*
Öte yandan Türkiye’de öğretmen açığı, kamuoyunda ve resmî açıklamalarda sıklıkla gündeme getirilmesine rağmen, binlerce öğretmenin norm fazlası statüsüne düşmesi dikkat çekici bir çelişki oluşturmaktadır. Bu durum, öğretmen ihtiyacının niceliksel bir sorun olmaktan ziyade, bölgesel ve branş temelli insan kaynağı planlamasındaki yetersizliklerden kaynaklandığını göstermektedir. Sonuç olarak eğitimdeki birçok sorunda olduğu gibi öğretmen istihdam politikalarının da büyük ölçüde kısa vadeli çözümlerle yürütüldüğü, uzun vadeli demografik projeksiyonların ve eğitim ihtiyaçlarının dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır.
*Kaynak: https://egitimis.org.tr/sendika-haberleri/norm-fazlasi-resen-atamalar-ve-alan-disi-gorevlendirmeler-derhal-durdurulmalidir-05-09-2025
***
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder