EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-


Temel sorun ve mücadele alanı olarak kayyım ve özgürlük -Adnan Gümüş- 

Yeni yıl geldi. 1 günü geçti bile, oldu 2 Ocak.

2025 hiç iyi geçmedi. 2025 ve yıllar gelip geçti. Birilerinin yerine birilerinin geçmesi hali geçmiş yılların neredeyse ortak özelliği oldu.

Yeni yıla girerken birilerinin birilerinin yerine geçmemesi, birbirinin hakkını hukukunu özgürlüğünü ihlal ve yok etmemesi için bol bol umutta dilekte bulunduk ama umut işi oluruna bırakma halinde tersi bir rol oynayabilir, umudun ötesinde amaçlar koymak ve bunları gerçekleştirmek için çaba göstermek durumundayız. Yeni yılın eskisi gibi geçmesini istemiyorsak, eskilerden dersler çıkararak yeni yıl için temel öncelikte sorunların hatırlanılması ve birilerinin birilerinin yerine geçmemesi için neyle ve nasıl mücadele edileceğinin belirlenmesi uygun olacaktır.

Esası iktidar ve yayılmacılık olan iki ana sorun: Otoriterleşme ve emperyalizm

Yeni yılda eski yıllardan kalma ama her geçen yıl daha da şiddetlenen iki sorunun altı çizilebilir. Hangisi ilk sırayı yer alır, sorunlara illa da hiyerarşik bakmak gerekmiyor, bu iki sorun kâr/para hırsının başlıca geçer akçe olduğu bir dünyanın iki yüzü olarak sayılabilir:

1-Türkiye ve dünyada temel ortak bir sorun olarak antidemokratik/ otoriter/ totaliter eğilimler maalesef son yıllarda genel bir artış eğilimine girmiş bulunuyor.  

2- Çıkar, koloniyalizm, kapitalizm, emperyalizm olgularına dayalı fetih, yayılmacılık, işgal ve bunların zorunlu uzantıları sömürü ve savaşlar. Son ve sıcak örnekleri Filistin, İran, Yemen, Suriye, Ukrayna, Venezuela örneklerinde, ABD, İsrail, Rusya, Çin başta olmak üzere büyük güçlerin küçükleri ezdiği çeşitli çatışmalar.

Bugün hemen her ülkede aynı zamanda bir iç sorun haline gelen ilkine odaklanmaya çalışacağım.

Şirketlere medyaya belediyeye üniversiteye el koymaktan savcı hakim rektör dekan atamalarına güçler ayrımı ve kayyım sorunu

İlkine dönersek; kayyım meselesi, üniversitelere, belediyelere, tüm kamusal alanlara el koyulması, hatta muhalif medyanın baskılanması ele geçirilmesi, şirketlerin ele geçirilmesi, istediği hakimliğe istediği savcılığa istediği müdürlüğe istediği rektörlüğe istediği valiliğe istediğini ataması, genel olarak kayyım atanması, dahası öğretmen memur atamasına işçi alımına kadar liyakat sorunu, keyfilik, bunda iktidar gücü ve mahkeme gücünün kullanılması otoriterleşmenin en öne çıkan halini gösteriyor. 12 Eylül’den başlayarak, hele de son on yılda çok daha sertleşerek Türkiye güçler ayrımının hırpalanması ve kayyım ile yüz yüze bulunuyor.

Bu “MÜTAMAŞERİK müteahhit, taşeron, tarikat, mahkeme, mafya, şeriatçı şerikliği” nasıl bir rejim tipi oluşturuyor, üniversiteler için ne anlam ifade ediyor, mücadele alanları nedir, her biri kritik bulunuyor.

Özgürlük sorunu ve anlamı

En azından YÖK örneğinde, 45 yıllık süreçte en öne çıkan sorunlardan biri temel hak ve özgürlüklerin törpülenmesi aşındırılması sayılır ki, sadece Türkiye değil tüm dünyada olumsuz yönde bir gidiş var. Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri olan güçler ayrımının (yürütme, yargı, medya, bilim üniversite ayrımlarının) neredeyse tümden zayıflatılması, kurumsal özerkliklerin ve bilimsel özgürlüklerin her geçen gün daha da tıpranlanması neredeyse tüm dünyada ortak bir sorunu oluşturuyor.

Konunun öneminin, özgürlüğün ne anlama geldiğinin anlaşılması bakımından sadece Hegel’in yorumunu vermek bile yeterli olur. Hegel’e göre insanı insan yapan, toplumu toplum yapan bizzat kendini, kendi aklını fikrini iradesini gerçekleştirme tarihidir. Hegel’e göre bu, tinin özgürlüğü, tinin özgürlüğünün gerçekleşme halidir. Yani insanın kendini/ tinini/ düşüncesini gerçekleştirmesini özgürlüğün gerçekleşmesi olarak görüyordu Hegel. Batı’yı Doğu’dan özgürlükler bakımından ayırıyordu, Doğuda/Asya çöllerinde özgürlük yoktu.

Aradan 200 yıl daha geçmiş. Artık Avrupa da çölleşiyor maalesef.

Bir yerde hak ve özgürlüklerin oluşumu, artışı veya azalışı gösterge olarak siyasal sistemlerin, siyasal rejimlerin durumunu, olumlu olumsuz dönüşümünü gösteriyor. 

Hobbes: Güç kullanımının üç biçimi 

Hobbes, neredeyse 400 yıl önce, yönetim anlayışlarını/ siyasal rejimleri esas olarak üçe ayırıyordu:

“(...)Egemenlik iki yoldan elde edilir. Birincisi ...doğal zor ile ...edinilmiş devlet... İkincisi, gönüllü olarak... siyasal bir devlet veya sözleşme ile kurulmuş bir devlet. (…) Değişik devlet  biçimleri sadece üç tanedir”.  ...Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir MONARŞİdir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise, DEMOKRASİdir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, ARİSTOKRASİ adını alır. (…) Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler; aristokrasiden memnun olmayanlar ise, onu oligarşi olarak adlandırırlar; yine, demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler, ona, yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler (...) (Hobbes 1992 [1651], s.130, 139).

Kurallı despotizm, mutlakiyetçilik, Bonapartizm ve Bismarkizm (Avrupa)

Montesquieu 1748’de yayımlanan “Kanunların Ruhu Üzerine” (L’Esprit des lois) adlı çalışmasında, üç hükümet tipi sayıyordu:

“Ben üç tanım daha doğrusu üç olgu düşünüyorum: Birincisi, cumhuriyet yönetimi, halkın tümünün ya da sadece bir kısmının yönetime sahip olmasıdır. Monarşi yönetimi bir kişinin, ama belirli ve yerleşmiş yasalarla yönetimidir. İstibdat yönetimi ise, bir kişinin yasasız ve kuralsız olarak kendi istek ve heveslerine göre yönetimidir. (….) Monarşi ve istibdat, yönetime tek kişinin sahip olduğu rejimlerdir. Ama monarşide yönetim belirli ve yerleşmiş yasalara göre yürütülür. (…) Daha önce söylediğim gibi monarşi hükümeti, rütbeler, mevkiler hatta eskiye dayanan bir soyluluk gerektirir... gözü yükseklerde olmak..., hükümete hayat verir. (…) Cumhuriyet ve monarşinin ortak yanı ılımlı olmalarıdır; hiç kimse bu hükümetlerde keyfe bağlı olarak ve yasaların dışında yönetmez.” (Akt. Aron 1986, s.32-36).

Kuralsız despotizm, istibdat, keyfilik, sultancı rejimler (Osmanlı)

İbn-i Haldun’a göre, Osmanlı’nın normal yönetim şekli “istibdat”tır. İstibdatı keyfilik boyutuyla birlikte ele alınca, bu, despotizme denk gelmektedir (Timur 1994, s.271). Hobbes Leviathan’da despotik devleti, bir hükümdar tarafından tamamıyla keyfi bir biçimde yönetilen, hiç kimsenin can ve mal güvencesi bulunmayan ve herkesin “kul” (servant) olduğu bir rejim olarak tanımlamıştır:

“Pederşahi ve despotik hakimiyet üzerine. Zorla kurulmuş bir devlet... tek tek insanlar veya çok sayıda insan, oy çokluğu ile, ölüm veya esaret korkusundan, onların hayatını ve özgürlüğünü elinde tutan insanın veya meclisin bütün eylemlerini kabul ettiklerinde, egemen güç zorla ele geçirilmiştir. Despotik devlet nasıl elde edilir. Fetih yoluyla veya savaşta zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen (…)  yazarların DESPOTİK dedikleri şeydir ve efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir (Hobbes 1992 [1651], s.130, 147, 150).

Montesquieu’ya göre, cumhuriyet ve [kurallı] monarşiden farklı olarak istibdat bir kişinin kurallara ve yasalara bağlı olmadan yönettiği, dolayısıyla korkunun egemen olduğu rejimdir. İstibdat yönetimi kurulduğunda, herkesin herkesten korktuğu söylenebilir. İstibdat yönetiminde egemen mutlak güce tek bir sınır vardır. Bu dindir ama, bu koruma da güvenilir değildir. Asya istibdadı, tutsaklık çölüdür. Mutlak egemen (hakim) tek başınadır, bütün güce sahiptir. Denge kuracak toplumsal sınıflar, kurumlar, tabakalar yoktur. (Akt. Aron 1986, s.36-37).

Demokrasiden diktatörlüğe toparlayıcı bir okuma ve okullardaki durum için bir kaynak: A.Gümüş, M. Gömleksiz (1999). DİN, MİLLİYETÇİLİK VE OTORİTERYENİZM. Ankara: Eğitim Sen.

Üniversitelerde, Boğaziçi’de Durum: İlkeler nedir, ne olmalı

Demokrasinin içeriği hak ve özgürlüklere dayanmasıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi temel başlangıç/ dayanak noktasıdır. Güçler ayrımı son 800 yıllık kazanımlardır ki, son 70-80 yıldır giderek törpülenmekte hırpalanmaktadır.

Demokrasiler; sadece toplumsal sözleşme rejimleri değil, temel hak ve özgürlüklerin ilke sayıldığı rejimlerdir. Basın, yargı, bilgi/üniversite bakımından kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlüklerin garanti altına alındığı rejimlerdir.

Üniversitelerin durumu, kurumsal özerklik ve genel olarak bilimsel özgürlükler demokrasinin ayrılmaz temel şartlarından/ ilkelerindendir.

1977 tarihli ILO / UNESCO yükseköğretimdeki akademik personelin statüsüne ilişkin tavsiye kararı, Avrupa üniversitelerinin rektörleri tarafından 1988’de imzalanan Magna Charta Universitatum İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde Peru’nun başkenti Lima’da toplanan Dünya Üniversiteler Servisi – WUS tarafından onaylanarak kabul edilen Yüksek Öğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi, tüm dünyada üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliği konusunda referanslar olarak kabul edilmektedir:

“Başlangıç"

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül tarihleri arasında Lima’da toplanan DÜNYA ÜNİVERSİTELER SERVİSİ (WUS) Altmışsekizinci Genel Kurulu, insan hakları alanında, başta insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antdlaşması, Uluslararası Temel ve Politik Haklar Andlaşması ve Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Antlaşması olmak üzere Birleşmiş Milletlerin ve diğer evrensel ve bölgesel örgütlerin oluşturdukları geniş kapsamlı uluslararası standartları gözeterek,

Üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarını yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarına inanarak,

Tüm diğer insan haklarından yararlanılmasında ve insanca kişilerin ve bireylerin yetişmesinde eğitim hakkının önemini vurgulayarak,

Eğitim haklarından yalnızca, akademik özgürlüğün var olduğu ve yüksek öğretim kurumlarının özerk oldukları bir ortamda tam anlamıyla yararlanılabileceğini göz önüne alarak,

Ve eğitime ilişkin şu ilkeleri kabul ederek,

(…)”

Tam metin için kaynak linki : https://hukukbook.com/yuksek-ogretim-kurumlarinin-ozerkligi-ve-akademik-ozgurluk-uzerine-lima-bildirgesi/

Umut etmekten öte amaç koyma ve gerçekleştirme

2026’nın demokrasimizi, özgürlüklerimizi, bilimsel özgürlüklerimizi garanti edebildiğimiz ve derinleştirebildiğimiz bir yıl olması hepimize, her birimize bağlı bulunuyor. Sosyolog, tarihçi, hukukçu, anayasa hukukçusu olan M. Weber, daha 100 yıl öncesinden, eğer savunacak kimse yoksa anayasa veya yasa yoktur diyordu. Haklar maalesef verilmiyor, ancak kazanılabiliyor.

Yeni yılda bir parçamız olan dışa karşı en çok da yayılmacılıkla, işgallerle, emperyalizmle mücadele etmemiz gerekiyor, üniversitelerimizde kapitalizmin ne olduğunu, sebeplerini, mekanizmalarını, sonuçlarını anlatmamız gerekiyor.

İçeride ise yargıda, medyada, belediyelerde, bürokraside, askeriyede, tıbbiyede, üniversitelerde kayyımlara, otoriterleşmeye, totaliterleşmeye, yerli ve milli tipi “MÜTAMAŞERİK”leşmeye karşı çıkmamız; demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlükleri, insanlığı, toplumu, doğayı/canlılığı, dostluğu, barışı/dostça birliktelikleri savunmamız gerekiyor.

Mücadele geçip giden zamanla değil, bilakis bu geçmiş ve bugün içinde birilerinin birilerinin yerine geçmesini aşabilme, tüm insanlıkla, tüm canlılarla, doğa ve evrenle dostluk içinde yaşama mücadelesidir. Dostluğu ilerletmek de dostluğun ayrılmaz zorunlu determinantı, insanın iyi insan olmasının zorunlu şartıdır. İnsanın iyi eyleyip eyleyememesinin şartı özgürlüğündedir. Sadece 2026 değil insan/toplum için her hareket her zaman, en başta da özgürlüğü gerçekleştirme ve ilerletme mücadelesinin zamanıdır, mücadele her şeyden önce özgürlük mücadelesidir, bunun ayrılmaz bir şartı bilgidir, bilginin hem kendisi hem erek olarak bilgi arayışı dostluğun, özgürlüğün temel parçasıdır. Bilimsel özgürlükler insan özgürlüğünün şartı ve parçasıdır.

/././

Çeyrek yüzyılı geride bırakırken -Nuray Sancar- 

1990’lı yıllarda dolaşımda olan argümanların çatısını ulus devletler devrinin sona erdiği tezi kurmaktaydı. Bu siyasi iddianın devamında, dünya, iktisadi olarak küresel bir bütünleşme sürecine girmiş ve karşılıklı bağımlılık tesis edilmişti. Buradan yapılan çıkarsama dünya düzenini arkaik bir emperyalizm kavramıyla tartışmanın saçmalığıydı. Sınıf mücadeleleri de artık tarih müzesindeki yerini alacaktı; proletaryaya elveda deme zamanı gelmişti. Postmodernizm ise genel-özel, tikel-evrensel, yerel-küresel, doğru-yanlış, eski-yeni arasındaki eski ikiliklerin ortadan kalkmakta olduğu bir fikir bulamacını zerk ederek algı kapılarını zorlamaktaydı. 

Yeni bin yıla ve yeni bir yüzyıla daha gireli bir yıl olmuşken ABD’nin devasa Dünya Ticaret Merkezi kuleleri bir terör saldırısıyla yerle bir oldu. 11 Eylül 2001’de el-Kaide, küreyi domine eden ülkeyi kalbinden vurdu. Yüzyılın başlangıcı, siyasi iktisadi ve düşünsel sonuçları bakımından 1999 yılının 31 Aralık gecesinden ziyade 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilebilir. Bu tarihten sonra geçen çeyrek yüzyıl içinde ’90’lı yılların başlıca iddiasının gerçek içeriği de peyderpey açığa çıktı.

ABD karşılıklı bağımlılık içine girdiği bir Asya veya Afrika ülkesiyle karşılıklı bağımlılık içinde olmadığı gibi, ulus devlet sınırlarının kalkıyor olması da üretim süreçlerinin parçalanması, dijital ağların sınırları aşan kuruluşu, genişleyen dünya pazarlarındaki ticaret, sermaye dolaşımını zorlaştıran eski bürokratik kalıpların DTÖ’nün Doha zirvelerinde terk edilmesinden ibaret değildi.

İkiz Kulelere yapılan saldırı birinci büyük savaş sonrasında kurulan, ikinci büyük savaş sonrasında ‘yeniden’ kurulan dünya düzeninin altüst olmaya başladığının işaretiydi. Halkların bir küfür gibi savurduğu, aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı mücadele sloganlarının tamlayanı haline gelen emperyalist sözcüğünü ABD’ye, silmeye çalıştığı yerinden yeniden yapıştıran gelişme, ulusal devlet çıkarlarından hiç vazgeçmemiş ama başkalarına vazgeçmeleri telkininde bulanan bu ülkenin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi oldu. ABD, yeni konseptini ulus ötesi bir tehdit tanımıyla ‘terörizme karşı mücadele’ olarak belirlediği NATO’nun üye ülkelerini bile (İngiltere ve kısmen İspanya hariç) bu sefere paydaş olmaya ikna edememişti. Ulusal çıkarlar ve muvzuat hâlâ yerli yerindeydi ve Avrupa’nın geriden gelen emperyalist güçleri bu savaşta kendilerine henüz bir gelecek göremiyorlardı. ABD’nin haçlı seferinde kendilerine düşen payın peşine ilk kez Libya’da düşeceklerdi. Kaddafi NATO harekatıyla öldürüldü. Rusya’nın Avrupa’nın dizinin dibindeki Ukrayna’ya saldırısı ise aynıları aynı yere toplayacaktı. Bu savaş ABD’nin, Almanya’nın ve diğerlerinin büyük savaş yığınağında buluştuğu ‘uluslararası’ cephenin oluşmasını kolaylaştırdı. 

İsrail’in Gazze soykırımı ise ABD’nin başını çektiği birleşik cepheyi güçlendirdi. Ortadoğu’nun ticaret yolları, yer altı ve yer üstü kaynakları üzerindeki hakimiyete ortaklık, nüfuz ve üs merkezlerinin paylaşımış bir koyup on alma hesabındaki eski sömürgecilerin de iştahını kabartıyordu. Nitekim  ticaret yollarındaki serbestleşme herkesin çıkarınaydı.

Çeyrek yüzyıl biterken Trump’lı ABD, kısa bir duraklamadan sonra herkese ne yapacağını söyleyen hakim bir aktör haline geldi. 1990’lı yıllardaki karşılıklı bağımlılık tezinin mecrası olan süper güç, bu kez ‘Hepiniz bana bağımlı olacaksınız’ çünkü ‘önce Amerika’ demeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük ödemeyi yaptığı NATO’nun maddi yükünü Avrupa’ya paylaştırdı, serbest ticareti ABD’nin iç pazarlarının çıkarı için vergilendirdi, Avrupa’nın savunması için daha fazla para ayırmayacağını duyurdu. Hiçbir devlet ve ulusal çıkar, başlıkları bizzat Trump tarafından belirlenen ABD’nin çıkarlarından daha önemli olamayacaktı ve bedeli bu devletlerden hizmet alan baş emperyaliste değil hizmet verene ödetilecekti. DTÖ’nün Doha oturumlarının vaadi dolmuş görünüyordu. Ya da zaten yolu o oturumlar açmıştı.  

Yüzyılın ikinci çeyreğine doğru ilerlerken ABD’nin yeni sömürgecilik politikası doğrultusunda Pasifikten Atlantik’e, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Afrika ülkelerine ve hatta İç Asya’ya kadar geniş bir coğrafya ateş hattında. Deyim yerindeyse ABD, kurduğu üsler, yaptığı silah yığınakları ve uzun menzilli vurucu gücüyle kendi egemenlik alanlarını diğer devletlerin ulusal sınırlarını tanımadan, dirençleri de kırarak genişletiyor.

Trump zaten barışın ancak ülkesinin silah gücünün önünde diz çökmek anlamına geldiğini ilan etmişti. Yıl biterken Türkiye’de düşen kaynağı belirsiz İHA’lar, Libya genel kurmay heyetini taşıyan uçağın düşmesi, bir F-16’nın Gürcistan-Azerbaycan sınırında 20 ölümlü kazaya uğraması vb. örnekler Türkiye’nin; Karayibler’deki Venezuela kuşatması Latin Amerika’nın sınırlarının nasıl çizildiğinin de göstergesi. Kaza kırım olaylarının failinin bizzat ABD olup olmaması önemli değil. Ancak ABD tarafından oluşturulan konseptin artık mümkün kıldığı bir sınırlama harekatı bu.

Karşılıklı bağımlılık hikayesinin sonu ABD’nin ‘Bana bağımlısınız’ ilkesine bağlanırken yüzyılın başında düşmanını arayan savaş, onu şimdi Çin’de ve kısmen Rusya’da buldu. Eski yılın son günlerinde Kıbrıs civarında ABD uyduları tarafından kurulan koalisyon Somaliland’ın oluşumuyla taçlandırıldı. İran’a tehditler savurulmaya devam ediyor.

Yüzyılın ilk çeyreği ABD devletinin kendine ait bir Roma İmparatorluğu kurma yolundaki ilerlemesinin, dünya düzeninin yeniden tesisinde yol katetmesinin tarihidir. İkinci çeyrek, bu sürecin hangi karşı dirençlerle, nereye kadar ilerleyebileceğinin tarihi yazılacak. Henüz halklar bu tarihe ateş hattından göç ederek, yer yer zayıf direnişlerle girdiler.

Yüzyılın başındaki üç dalga halinde görülen halk direnişleri (Başta Arap Baharı) ve işçi sınıfı eylemleri yeni bir dalga yaratamazsa ikinci çeyreğin tarihi ilk çeyrekteki emperyalist işgalin, yeni sömürgeciliğin ve çatışmaların yayılmasının hikayesi olarak yazılacaktır. Bir yazan kalırsa şayet.

/././

2026’ya girerken insanlığın barış özlemi ve dinmeyen savaşlar -Yücel Özdemir- 

Bugün yeni yılın ikinci günü.

Yeni yıla girerken dünyanın her tarafında milyarlarca insanın en büyük ortak dileği sağlık, mutluluk ve barıştı. Sağlık ve mutluluk biraz kişisel koşullara, yaşam biçimlerine ve içinde bulunduğu çevre ve ortamla sınırlı olurken barış ülkenin ve dünyanın durumuyla doğrudan bağlantılı. Geçmişten günümüze insanlığın en büyük ortak özlemi ve dileğinin barış olduğu söylenebilir. Zira kişisel durumu iyi olsa dahi, dünyanın ve ülkenin hali bu durumu doğrudan ya da dolaylı şekilde etkileyebiliyor.

Bu nedenle ülke ve dünyaya barış gelmeden, kişiye sınırsız bir huzurun gelmesi pek mümkün görünmüyor. Yeni yılın bu ikinci gününde dünyanın haline baktığımızda en büyük özlem olan barış konusunda ne yazık ki pek olumlu bir tablo bulunmuyor.

Geride bıraktığımız 2025, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaş ve çatışmaların zirve yaptığı bir yıl olarak tarihe yazıldı. Alman İstatistik Dairesinin internet sitesinde “1946’dan 2024’e kadar dünya çapında yaşanan savaş, iç savaş ve devletler arası çatışmalara” dair grafik bunu çarpıcı şekilde gösteriyor. Grafik üzerinde yıllara göre dolaştığımızda 1973’te dünya genelinde 25 olan savaş ve çatışma sayısı 1988’de 38’e çıkarken, 1991’de 53 ile dönemin zirvesini yapıyor. Bu arada, SSCB’nin dağıldığı, Berlin duvarının yıkıldığı, Yugoslavya’da halkların birbirini kırdığı döneme denk geliyor.

Sonra yine düşüş yılları yaşanıyor. Yeniden yükseliş dönemi ise asıl olarak 2012’de başlıyor. Bu yıl toplamda 33 olan dünyadaki savaş ve çatışma sayısı sonraki yıllarda istikrarlı şekilde artış sürecine giriyor ve 2024’te 61 ile, hem de 1991’deki zirveyi açık arayla geçerek rekora ulaşıyor.

Merkezi Almanya’nın Karlsruhe kentinde bulunan ve coğrafi veri sağlayıcısı Michael Bauer International’ın “2025 güvenlik bilançosu” başlığıyla kısa bir süre önce yayımladığı rapora göre, 2025’te toplam 31 ülkede çıkan, 35’i savaş, 54’ü sınırlı savaş olarak sınıflandırılan 89 savaş sürüyor. Aynı araştırmada bir de basına çok fazla yansıtılmayan, içinde sınıf savaşlarının da yer aldığı “siyasi çatışma” sayısı kayıtlara geçirilmiş ve bunlarla birlikte geride bıraktığımız yıl içinde küresel çatışmaların sayısının 1450 ile rekor düzeye ulaştığı tespit edilmiş. Geçmiş yıla göre 70 yeni çatışma ortaya çıkarken, 18’i son bulmuş.

1450’nin içinde örneğin Fransa’da hükümete karşı gerçekleşen grevler gibi, özünde sınıf savaşının parçası olan siyasi çatışmalar da dahil edilmiş. Ki bu, günümüzdeki savaşların sadece Ukrayna, Gazze, İran gibi büyük savaşlardan ile ibaret olmadığını gösteriyor, kendi içinde egemen olana karşı bir savaşımı barındırıyor.

Söz konusu “güvenlik bilançosu”nda siyasi çatışmalar beş gruba ayrılıyor. 30 Eylül 2025’e kadar 35 çatışma savaş olarak sınıflandırılırken, 54 çatışma ise “sınırlı savaş” olarak adlandırılmış. Bunlara ek olarak, savaş haline dönüşmemiş, ancak siyasi şiddetle bağlantılı 523 şiddet içeren kriz tespit edilmiş. Sosyal temelli protesto gösterileri bu grupta yer alıyor. Fransa’nın yanı sıra Meksika, Filipinler, Sırbistan gibi ülkelerde ortaya çıkan büyük gösteriler de bu grupta yer alıyor.

Bunlara bir de henüz şiddet içermeyen, 591 anlaşmazlık ve 246 kriz kaydetmiş. Anlaşmazlık ve şiddet içermeyen çatışmalar siyasi engellemeler, ekonomik yaptırımlar, kurumsal veya diplomatik çatışmalarla karakterize ediliyor. Bunlar artan bir şekilde daha sonraki şiddet olaylarının başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Devletlerin müdahil olduğu savaşların yarısı Burkina Faso, Nijerya ve Somali gibi Sahraaltı Afrika ülkelerinde yaşandı. Sudan’da iki yıl önce başlayan çatışmalarda en az 125 bin kişi hayatını kaybetti. Afrika, elinde silahı olanın karşısındakine savaş açtığı bir kıtaya dönüşmüş durumda.

2025’teki bu karanlık tablonun, belki de daha karanlık halinin 2026’da yaşanma olasılığı ise hiç de az değil. Dünyanın lideri kalmak için potansiyel bütün rakipleri düşman eden ABD emperyalizmi, Latin Amerika’yı dikensiz arka bahçe haline getirmek için Venezuela’ya savaş açmak için her türlü yola başvuruyor. Ukrayna savaşının bitip bitmeyeceği bir muamma. Afrika’da savaş ve çatışmaların sayısının artacağına dair yeni işaretler var. İran ile yarım kalan hesabın faturası bu yıl yeniden masaya konulabilir. Ve elbette henüz savaşa dönüşmemiş Çin-Tayvan (ABD ve müttefikleri) gerilimi başta olmak üzere, pek çok gerilim ve kriz sırada bekliyor...

Veriler, dünyanın gerçekten de içten içe kaynayan bir kazana dönüştüğünü gösteriyor. Savaş ve çatışmaların sayısının özellikle 2010 yılların başından bu yana yükselişe geçmesi elbette doğrudan emperyalist paylaşım mücadelesinin sertleşmesi, kapitalizmin krizlerinin derinleşmesiyle bağlantılı. Ekonomi ve askeri alandaki eğilim bu krizlerin derinleşerek süreceğini gösteriyor. Bu nedenle savaş ve çatışmalara neden olanların bunların sayısını düşürmesini beklemek boş bir hayaldir. Bu durumda barışı dileklerinin başına koyan milyonların, milyarların mevcut gidişata karşı çıkmasından, yeni bir dünya kurmasından başka bir seçenek bulunmuyor.

/././

Bilal Erdoğan için “eşkal” ve yüzde 15’lik siyasi senaryo 

Erdoğan sonrası için Bilal Erdoğan mı hazırlanıyor? Ankara kulislerine göre, “eşkal” benzerliği ve kemik tabanı korumaya yönelik yüzde 10–15’lik siyasi formül masada.

2025’in son aylarında Bilal Erdoğan’ın siyasi geleceği, Ankara kulislerinde giderek daha fazla konuşulmaya başlandı. Siyasi çevrelerde, bu konunun bilinçli olarak gündeme taşındığı ve kamuoyunda tartışmaya açıldığı yorumları yapılıyor. Son aylarda en çok konuşulan isimlerden biri Bilal Erdoğan oldu. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görev süresinin dolmasının ardından yerine Bilal Erdoğan’ın hazırlanabileceği yönündeki iddialar, aynı dönemde Bilal Erdoğan’ın medyadaki görünürlüğünün artmasıyla birlikte daha fazla tartışılır hale geldi.

Bu tartışmaların arka planına ilişkin kulis bilgileri, Nefes yazarı Nuray Babacan’ın köşe yazısında yer aldı.

“Eşkal” gerekçesi öne sürülüyor

Babacan’ın aktardığı iddiaya göre, Erdoğan ailesinin Bilal Erdoğan’ı tercih etmesinin nedenlerinden biri, Recep Tayyip Erdoğan’ın gençliğine olan benzerliği. Yazıda bu durum “eşkal aşkı” olarak tanımlanıyor.

Babacan, kulislerde dile getirilen görüşleri şu sözlerle aktardı:
“İslamcı taban, Tayyip Erdoğan’ın yerine ona benzeyen kişiyi tercih edebilir. Sesi, duruşu, konuşması ve İslamcı söylemleriyle Bilal Erdoğan, bu benzerlikten yararlanabilir. Son dönemlerde duyduğum en farklı yorum bu oldu.”

“Kemik tabanı tutması yeterli” senaryosu

Babacan’ın yazısında yer verdiği bir diğer değerlendirme ise, daha çok siyaset sosyolojisi perspektifinden yapılan analizlere dayanıyor. Buna göre, Bilal Erdoğan’ın başında olacağı bir siyasi yapının iktidar olması şart görülmüyor.

İddiaya göre, yüzde 10–15 bandında bir oy oranına sahip bir partinin, iktidar sonrasında ailenin hukukunu korumak ve sistem içinde söz sahibi olmak için yeterli olabileceği düşünülüyor. Yazıda, Bilal Erdoğan’ın daha muhafazakâr bir çizgiyle “kemik tabanı” elde tutmayı hedeflediği ve son yıllarda verdiği mesajların da bu amaca hizmet ettiği ileri sürülüyor. Babacan’ın aktardığı kulis yorumlarında şu ifadeler yer alıyor: “Yüzde 10–15 bandındaki bir parti onlara yeter. İktidarı kaybettikten sonra ailenin hukukunu koruyacak, sistemin içinde olacak ve söz söyleyecek birilerine ihtiyaç var. Aile, ne damatlara ne de yıllarca siyaset yapmış başka isimlere güveniyor. Bu nedenle en uygun adayın Bilal Erdoğan olduğu düşünülüyor.”

Öte yandan Babacan'ın aktardığına göre kulislerde dile getirilen değerlendirmelere göre, Bilal Erdoğan’ın öne çıkarılmasının partide yaratacağı olası çatlaklar ayrı bir tartışma konusu olurken, mevcut siyasi senaryoların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha aday olması varsayımı üzerinden kurgulandığı ifade ediliyor.

***

İşçi 2026 yılında en az iki ay devlete çalışacak -Duygu Ayber Gültekin-

Türkiye’de sert kemer sıkma programı uygulayan AKP iktidarı, 2026 yılında emekçilerin ödeyeceği doğrudan vergiyi artırdı. Ücret ve maaşlılar 2026 yılı içinde daha yüksek vergi dilimlerine hızla sürüklenecek.

Hazine ve Maliyet Bakanlığı 2026 yılı gelir vergisi tarifesini açıkladı. İlk vergi tarife dilimi yüzde 15 için 190 bin TL olarak belirlenirken, yüzde 20’lik ikinci vergi dilimi 400 bin TL’ye yükseltildi. Ancak yapılan artışlar, resmi enflasyonun ve asgari ücret artışının gerisinde kaldı. Böylece işçilerin net ücretleri yıl içinde daha hızlı düşecek; milyonlar daha erken ikinci ve üçüncü vergi dilimlerine girecek.

31 Aralık 2025 tarihli mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğe göre, yüzde 15’lik ilk dilim 158 binden 190 bin TL’ye çıktı. Artış oranı yüzde 20.25’te kaldı. İkinci dilim ise 330 binden 400 bin TL’ye yükseltildi ve artış yüzde 21.2 oldu.

DİSK-AR verilerine göre 2000 yılında asgari ücretin 22 katı olan ilk vergi dilimi, 2026 itibarıyla asgari ücretin yalnızca 5.8 katına geriledi. Bu tablo, işçilerin yılın ilk aylarından itibaren daha yüksek oranlı vergilere yakalanması anlamına geliyor.

2026’da yürürlüğe giren vergi tarifesi, özellikle düşük ve orta gelirli çalışanların alım gücünü daha da zayıflatacak.

Yılın iki ayında devlete çalışılacak

Yıl başında 40 bin TL seviyesinde olan net maaş, kümülatif vergi matrahındaki artış nedeniyle yıl sonunda 36 bin TL bandına kadar geriledi. Bir asgari ücretli kadar vergi muafiyeti tanınsa da, beyaz yakalı ve orta gelirli çalışanların vergi yükü yılın ikinci yarısında ağırlaşıyor.

Örneğin, 2026 yılında 50 bin TL brüt ücret (ocakta net 40 bin 207 TL) alan bir işçinin ocak ayından aralık ayına kadar olan gelir tablosu incelendiğinde, gelir vergisi kesintileri katlanacak.

Net ücrette 4 bin TL’lik kayıp

Yıla 40 bin 207 TL net ücretle başlayan bir işçi yıla yüzde 15 gelir vergisi ödeyerek başlayacak. Mayıs ayında vergi dilimi, yüzde 20’ye, ekim ayında ise yüzde 27’ye çıkacak. Böylece işçilerin ödediği doğrudan vergi yüzde 27’lik dilimde kalsalar dahi ekim ayında ocak ayına göre 1.8 kat artmış olacak.

Aralık ayına gelindiğinde, aynı brüt maaşa sahip işçinin eline geçen tutar 36 bin 511 TL’ye kadar düşecek. Bu durum, aynı işi yapan bir emekçinin yıl sonuna doğru aylık yaklaşık 3 bin 700 TL daha az aylık ücret elde edeceğini ortaya koyuyor.

Toplam vergi yükü ne kadar?

Brüt 50 bin TL ücreti olan bir işçi yıllık brüt 600 bin TL kazanırken, eline yalnızca 466 bin TL geçecek.

Yıllık toplam brüt kazanç: 600 bin TL

Ödenen toplam gelir vergisi: 100 bin 200 TL

Ödenen damga vergisi: 4 bin 554 TL

SGK ve işsizlik payı (İşçi): 90 bin TL

Net ele geçen toplam: 466 bin 135 TL

Her ne kadar devlet yıllık 60 bin 889 TL tutarında asgari ücret istisnası (vergi muafiyeti) uygulasa da, çalışanın brüt kazancının yaklaşık yüzde 22’si doğrudan vergi ve sosyal güvenlik kesintilerine gidecek. Yani işçi, her 100 TL’lik brüt kazancının 22.31 TL’sini vergi ve prim olarak devlete ödeyecek.

Kümülatif matrahın etkisi

Ocak ayında 42 bin 500 TL olan kümülatif vergi matrahı, aralık ayı sonunda 510 bin TL’ye ulaşıyor. Bu yükseliş, çalışanın sadece gelir vergisi kaleminde ocak ayında 6 bin 375 TL öderken, kasım ve aralık aylarında 11 bin 475 TL (neredeyse iki katı) vergi ödemesine neden oluyor.

Yıl ortasında yüzde 27’lik vergi şoku

Aylık 100 bin TL brüt ücreti olan bir işçinin ocak ayındaki vergi matrahı 85 bin TL (SGK ve İşsizlik payı düşüldükten sonra) seviyesinde olacak. Bu işçi:

Mart ayında: Kümülatif matrahı 190 bin TL’yi aşacağı için yüzde 20’lik ikinci dilime,

Haziran ayında: Kümülatif matrahı 400 bin TL’yi geçeceği için yüzde 27’lik üçüncü dilime giriş yapacak.

Bu hızlı geçişler, işçinin ocak ayında ödediği net gelir vergisinin yıl sonuna doğru yaklaşık 2 katına çıkması anlamına geliyor.

100 bin TL brüt maaşın 2026 karnesi

Yıllık toplam brüt kazancı 1 milyon 200 bin TL olan bir işçinin 2026 yılı sonundaki mali tablosu şu şekilde gerçekleşecek:

Kalem

Yıllık Toplam Tutar

Yıllık Toplam Brüt Kazanç

1.200.000 TL

Ödenen Toplam Gelir Vergisi (İstisna Sonrası)

~252.000 TL

SGK ve İşsizlik Payı (İşçi - %15)

180.000 TL

Damga Vergisi (İstisna Sonrası)

~8.000 TL

Yıllık Net Ele Geçen Toplam

~760.000 TL

 

YDO kadar artsaydı ilk dilim 190 bin TL değil, 521 bin TL olacaktı

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl, 2026 yılı gelir vergisi tarifesine ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Bingöl’e göre, ilk vergi dilimi yıllar içinde bilinçli olarak düşük tutuldu ve böylece milyonlarca emekçinin cebinden “gizli gizli” daha fazla vergi alındı.

Bingöl, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Gelir vergisi tarifesinin ilk dilimi bu yıl için 190 bin TL oldu. Oysa 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı (YDO) ‘kuruşu kuruşuna’ uygulansaydı bu yıl için ilk dilimin 190 bin TL değil, 521 bin 210 TL olması gerekirdi.”

Bingöl, asgari ücretle kıyasın da tabloyu daha çarpıcı hale getirdiğini kaydederek, “2000 yılında gelir vergisi tarifesinin ilk dilimi, bir aylık brüt asgari ücretin 21 katı iken bugün bu oran 5.7 kata kadar düşmüştür. Mevzuatın yanlış(!) kurgulanması ve sair sebeplerle yıllar içinde milyonlarca bordrolunun lokması dilim dilim alınmış, gizli gizli kırpılmıştır” ifadelerini kullandı.

Gelir dilimi

Vergi oranı

190.000 TL’ye kadar

%15

190.000 – 400.000 TL arası: 190.000 TL için 28.500 TL, fazlası

%20

400.000 – 1.000.000 TL arası: 400.000 TL için 70.500 TL, fazlası

%27

1.000.000 – 1.500.000 TL arası: 1.000.000 TL için 232.500 TL, fazlası

%35

1.500.000 – 5.300.000 TL arası: 1.500.000 TL için 367.500 TL, fazlası

%35

5.300.000 TL’den fazlasının 5.300.000 TL’si için 1.737.500 TL, fazlası

%40

 

Yıl

İlk Vergi Tarife Dilimi (TL)

Brüt Asgari Ücret (Aylık) (TL)

İlk Vergi Tarife Dilimi Brüt Asgari Ücretin Kaç Katı?

2000

2.500

114

21.9

2005

6.600

489

13.5

2010

8.800

745

11.8

2015

12.000

1.238

9.7

2020

22.000

2.943

7.5

2023

70.000

11.711

6.0

2024

110.000

20.003

5.5

2025

158.000

26.005

6.1

2026

190.000

33.030

5.8

Veri: DİSK-AR

Kabız -Arif Nacaroğlu- 

Asgari ücret tartışılmasın diye işçileri, emekçileri ilgilendirmeyen ne kadar konu varsa gündeme soktular.

Evini geçindiremeyen, çocuğuna harçlık veremeyen, tenceresine bırakın eti, sebze dahi koyamayan kadını hiç ilgilendirmeyen konuları her akşam 3 saat 5 saat televizyonlarda tartışıyorlar. Kim kimle nerede buluşmuş, ne halt karıştırmış, kılının analizinde ne tozu çıkmış?

Oysa emekçinin gündemi geçim, asgari ücret. İnce ince hesaplayıp bir rakam uydurmuşlar. Hayattan, dünyadan, ülkeden kopuk. Bu parayla ev kirası mı ödesin, karnını mı doyursun?

“Sofradan aç kalkın” dediler, “Açlık sınırı diye bir şey yoktur” dediler. Hatta ünlü milyardere “Ben de geçinemiyorum” bile dedirttiler. Yakında “Bebelerinize patates haşlaması yedirin. Yedirin ki kabız olsunlar. Kabız olsunlar ki az kaka yapsınlar. Bez masrafınız azalsın. Her bebeğe aynı beze 8 defa çiş yapma hakkı tanıyoruz” diyecekler de, halk sopayla kovalar diye korkuyorlar.

İşsizlik maaşına ne demeli?

Emekçi çalışırken aldığı maaşla güç bela kira ödeyip, boğazını doyururken, işsiz kalırsa maaşın yüzde 40’ı.

Neden?

İşsiz kalınca ev sahibi kiranın yüzde 40’ını mı alacak? 3 harfli marketlerde hesabın yüzde 40’ını mı ödeyecek? Elektrik ve doğal gaz, su faturasının yüzde 40’ı mı kesilecek? Hangi zibidi buldu bu yüzde 40’ı? Daha garibi işsizlik maaşında üst sınır. Asgari ücretin yüzde 80’i. İsten atılırken maaşın ne olursa olsun işsizlikte maaşın asgari ücretin yüzde 80’ini geçemez. Sanki kutsal kitap ayeti. Niye geçemez? Ölçü saçma sapan yüzdeler mi, işten atılan emekçinin ailesi ile insanca yaşamaya devam etmesi mi?

Biri bize yüzde 40’ın, yüzde 80’in bilimsel olarak nasıl hesaplandığını açıklasın, yeni yılın bu ilk gününde biz de ilkokula yeniden kayıt yaptıralım.

/././

Türkiye kapitalizminin iki aksı: Küresel koridorlar ve sömürge madenciliği -Kansu Yıldırım-

Emperyalist bloklar arasındaki rekabet 2025 yılında yoğunlaştı. Bununla birlikte dünya coğrafyası, askeri operasyonlar, finansal müdahaleler ve ticaret koridorları aracılığıyla yeni paylaşım mücadelelerine tanıklık etti. Ticaret savaşlarıyla birlikte yeni-merkantalist politikaların güçlendiği 2025 yılında sermayenin merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına ilişkin çeşitli yönelimler ortaya çıktı. Devletler arası iş birlikleri arttığı kadar üretim biçimleri ve üretim zincirlerini ticaret koridorlarıyla ve bölgesel birlikteliklerle bir araya getirme adımları da çoğaldı.

Türkiye kapitalizmi, hem Türk menşeli üretken sermayenin uluslararasılaşması için hem de ulusal üretim ölçeğinin küresel kapitalizme entegrasyonunu güçlendirmek için 2025 yılında iki alana odaklandı: Bir tanesi, küresel meta dolaşımındaki pozisyonu güçlendirmek; diğeri sermaye birikimini doğrudan besleyen sömürge madenciliği.

Küresel koridorlar, tedarik zincirleri ve ulaştırma politikaları

Küresel tedarik zincir finansmanının 2.3 trilyon dolara ulaştığı dönemde ticaret koridorları küresel kapitalizmi dinamik kılan bir faktör olduğu kadar, emperyalist sistemdeki çelişkileri ve kamplaşmayı hızlandırıcı özelliğe sahip. Bugün dünyada küresel koridor enflasyonu var denebilir.

Geçmiş yıllarda adımları atılan Çin’in Kuşak-Yol projesi, ABD öncülüğündeki Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesi, Avrupa Birliği tarafından başlatılan Küresel Geçit projesi, Türkiye ve Irak arasında planlanan Kalkınma Yolu, Türk Devletleri Teşkilatı ile Türkiye’nin yer aldığı Doğu-Batı Hazar Geçişli Orta Koridor projesi dışında 2025 yılında ABD öncülüğünde düğümlenen Zengezur Koridoru ile birlikte kapitalist arterlerin sayısı da arttı. Bu arterler, ekonomik ve ticari baskı kurarak ülkelerin dış politikalarını bağımlı kılmanın ve siyasi egemenliği kalıcılaştırmanın vasıtalarına dönüştü.

Türkiye kapitalizmi, 2025 yılında Çin’den Avrupa’ya doğu-batı ve Afrika’dan Rusya’ya kuzey-güney koridorlarında Türkiye’nin değer zincirlerindeki konumunu güçlendirmek için lojistik politikaları yeniden yapılandırdı.

Türkiye, IMEC haricinde, transit yük taşımacılığında kara yolu ve demir yolu trafiğinde lojistik kavşak niteliğine sahip olup, ulaştırma bakanının ifadesiyle “21 ülkeye doğrudan bağlanan ticaret omurgası”dır. Bu doğrultuda Ulaştırma Bakanlığının 2026 yılı bütçe sunumunda Avrasya lojistiğinde ön planda yer alan Çin-Türkiye-Avrupa güzergahlarını kapsayan Orta Koridor ve Kalkınma Yolu’na yönelik politikalara ağırlık verildiği görülmektedir. “2053 ulaştırma ve lojistik ana planı”na göre ise Asya ile Avrupa arasında yıllık ortalama 75 milyar dolar hacme sahip taşımacılık sektöründe söz sahibi olmak için lojistik ve ulaştırma politikası buna göre yapılandırılmaktadır.

Son yıllarda demir yolu taşımacılığının yük taşımacılığı maliyetlerini düşürmesi nedeniyle bu alana daha çok yatırım yapılmaktadır. Ulaştırma Bakanlığının 2025 verilerine göre demir yolu yatırımlarının ulaştırma yatırımları içindeki payı 2013 yılında yüzde 33 iken 2023 yılında yüzde 53’e, 2024 yılında ise yüzde 55’e yükseldi. Bakanlığın ulaştırma sektöründeki 488 milyar liralık toplam yatırımının 250.5 milyar liralık tutarı demir yolu yatırımı olup, Türkiye kapitalizmi koridorlar ve demir yolları aracılığıyla küresel meta dolaşım kanallarında söz sahibi olma iddiasındadır.

Planlanma aşamasında olan “İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi” (INRAIL) projesi kritik önemdedir. Orta Koridor hattı boyunca Türkiye’nin bölgesel lojistik üs olarak konumunu pekiştirmek olan INRAIL projesi, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havalimanı arasında demir yolu hattının yapılması ile kara yük taşımacılığının hava yük taşımacılığına entegrasyonunu ve ticaret hacmini artırmayı amaçlamaktadır. Çünkü Avrupa Uluslararası Havalimanları Konseyinin 2024 yıllık trafik raporuna göre İstanbul Havalimanı Avrupa’nın en yoğun hava kargo havalimanı olup -bir önceki yıla göre yüzde 39.6’lık artışla- 1.97 milyon ton kargo elleçlenmiştir.

Küresel sömürge madenciliği

2025 yılında öne çıkan bir diğer alan madencilik sektörü oldu. Türkiye’nin uluslararası iş bölümünde ticaret koridorları ve tedarik zincirinde konumlanması ile yakın ilişkili olan madencilik sektörü, sömürge madenciliği politikalara göre şekillendi.

Yer altı ve yer üstü doğal kaynaklarının satışına, özelleştirilmesine ve çıkarılan madenlerin uluslararası piyasalarda işletilmesini hedefleyen politikalar, Türkiye’yi madencilik alanında uluslararası tekellerin açık pazarına dönüştürdü.

Anadolu coğrafyası yerli veya yabancı ortaklı maden şirketleri arasında paylaşılmış durumdadır. Polen Ekoloji’nin çalışmasına göre, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) 2023 yılından bu yana Bursa genelinde 29 ayrı maden ruhsat sahasını ihaleye çıkardı. Bu sahalardan 16’sı, 23 farklı maden şirketine satıldı. Satışı yapılan ruhsatların toplam büyüklüğü 5 bin 914 hektara ulaşırken, alanların iki tanesinin 1000 hektarın üzerinde “mega maden” niteliğinde olduğu belirtildi. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi bilgilerine göre ise 2004 yılında 138 olan uluslararası sermayeli maden şirketi sayısı 2021 itibarıyla 773’e ulaştı.

Türkiye’den çıkarılan madenler çoğunlukla ulusal piyasada kalmadan Toronto, Londra (LSE ve AIM), Avustralya (ASX), New York (NSYE/AMEX), Hong Kong (HKEx) borsalarında işleme alınmaktadır.

Türkiye’nin uluslararası sistemde politik ve ekonomik güç temerküzü stratejisi için ‘sömürge madenciliği’nin araçsallaştırması ABD ve Çin arasında yoğunlaşan nadir toprak elementi ve enerji ham madde rekabetini de Türkiye’ye taşıdı.

Çin, havacılık, savunma ve uzay sanayisi, biyomedikal gibi alanlarda kullanılan 17 gruptaki nadir toprak elementi ticaretinde ve tedarik zincirinde hakimiyet sağlamış durumdadır. Çin Ticaret Bakanlığının ABD’nin “karşılıklı tarifeler” kapsamındaki gümrük vergisi artışına yanıt vermek amacıyla samaryum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, lütesyum, skandiyum, itriyum ve alaşımlarının olduğu 7 kategorideki nadir toprak elementini ihracat kontrol listesine alması ABD’de askeri endüstriyel üretimde sorunlara yol açtı. ABD bu tedarik zincirleri açısından özellikle savunmasız konumda.

ABD’nin askeri üstünlüğü ve askeri sınai kompleksi için kritik öneme sahip olan nadir toprak elementleri F-35 savaş uçakları, Virginia ve Columbia sınıfı denizaltılar, Tomahawk füzeleri, radar sistemleri, Predator insansız hava araçları ve Joint Direct Attack Munition serisi akıllı bombalar dahil olmak üzere çok sayıda askeri alanda kullanılıyor. Çin’in bu alanda üretimi ve tedariki tekeline alması ABD’yi silah teknolojilerinin üretiminde sorunlar yarattı.

Türkiye’nin uluslararası sistemde politik ve ekonomik güç temerküzü stratejisi için sömürge madenciliğine ağırlık vermesi ve ticaret koridorlarında söz sahibi olmak için emek coğrafyasını yeniden şekillendirmesi Anadolu’yu büyük bir yıkıma sürüklemektedir.

/././

Türkiye kapitalizminin dönüşümü: Büyümenin sınırları, bağımlılığın derinleşmesi -Uğur Zengin- 

Türkiye ekonomisinin son 20 yılı, yalnızca dalgalı büyüme oranlarıyla değil; üretim yapısının niteliğinde yaşanan sessiz ama derin dönüşümle okunmalı. Ortaya çıkan tablo; Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde yerini kalıcı biçimde güçlendiremediğini, buna karşılık üretimde ithalata ve dış kaynak girişine bağımlılığın yapısal hale geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin dünya gayrisafi yurt içi hasılasından (GSYH) aldığı pay 2003’te yüzde 0,8 iken 2013’te yüzde 1,2’ye çıktı; 2023’te ise yüzde 1,1’e geriledi. Türkiye kapitalizminin küresel GSYH’den aldığı pay 2024 yılında tekrar yükseldi ve yüzde 1,2’ye çıktı.

IMF tahminlerine göre Türkiye’nin 2025’te dünya GSYH’sinden aldığı payın yaklaşık yüzde 1,3–1,4 civarına yükselecek.

Kişi başına gelir 2003 ve 2025 arasında artmış görünse de Türkiye’nin dünya ortalamasına oranı 2013’te yüzde 117’den 2025’te yeniden dünya ortalamasının biraz üzerinde (yaklaşık yüzde 115) bir seviyeye çıkmış görünüyor.

Türkiye kapitalizmi nominal olarak büyürken, dünya ortalamasının üzerinde bir kalkınma ivmesi yakalayamadı; birçok ülke ile arasındaki mesafeyi kapatamadı. 2000’lerin başında Türkiye’nin kişi başına gelirinin dörtte birine sahip olan Çin’in bugün Türkiye’yi yakalama eşiğine gelmesi bu açıdan çarpıcı.

Sanayide tıkanan dönüşüm

İhracata dayalı büyüme stratejisi, 1980’lerden bu yana uygulandı. Ancak 2003’te dünya imalat sanayisinin yüzde 0,8’ine sahip olan Türkiye, 2023’te bu payı yalnızca yüzde 1,4’e çıkarabildi. Dünya ihracatındaki pay da yüzde 0,8’den yüzde 1,1’e yükseldi. Yani sıçrama değil, sınırlı bir genişleme yaşandı.

Üstelik sanayi içinde istenen teknolojik dönüşüm gerçekleşmedi. Yüksek teknolojili ürünlerin imalat ihracatındaki payı 2003’te yüzde 6,5 iken 2023’te yüzde 3,8’e geriledi. Aynı dönemde imalat sanayi çalışan başına katma değer dünya ortalamasını aşsa da Japonya, Almanya, Kore gibi ülkelerin yarısına bile yaklaşamıyor.

Üretim yapısında kaygan denge

2002–2023 arasında tarımın GSYH içindeki payı yüzde 10,7’den yüzde 7,1’e geriledi; sanayi yüzde 23,2’den yüzde 25,7’ye çıktı. Bu artışın tamamı imalat sanayinden geldi. Ancak katma değer oranlarında beklenen sıçrama yok: Oktay Küçükkiremitçi tarafından yapılan hesaplamalara göre; imalat sanayinin katma değer oranı yüzde 31,2’den yüzde 30,8’e düştü.

Daha dikkat çekici olan ise üretimde ithal girdi bağımlılığı. 2002’de yüzde 16,3 olan toplam ithal girdi oranı, 2023’te yüzde 22,2’ye yükseldi. Tarımda bu oran yüzde 6,9’dan yüzde 22,4’e fırladı. Tarımda bu yılın üçüncü çeyreğinde yaşanan yüzde 12,7’lik daralma bu açıdan çarpıcı. Yani yalnızca enerji ve ara malında değil, gıdada dahi dışa bağımlılık derinleşti.

İthal bağımlılığı en yüksek sektörlerin çoğunun imalat sanayi olması ve bu sektörlerin toplam katma değerin yüzde 8,8’ini, imalat katma değerinin ise yüzde 41’ini temsil etmeye başlaması; dışa bağımlılığın artık yapısal bir özellik kazandığını gösteriyor.

Uygulanan “IMF’siz IMF programı” kapsamında Türk Lirası dövizler karşısında reel değer kazanınca, bu bağımlılığın arttığını -henüz veriler görülmese de- söylemek mümkün.

Dışa açıklık ve borçlanma kıskacı

Türkiye, ithalat motoruyla dışa açılmaya devam etti. “Yüksek teknolojiye dayalı ihracat” hedefi kağıt üzerinde kaldı; dış ticaret açığının önemli bölümü kimya ve ana metal gibi ara malı üretiminde yoğunlaştı. Bu iki sektör, aynı zamanda her dönemde “anahtar sektör” sayılıyor — yani hem ekonomiyi sürüklüyor hem de en fazla dış açık üreten alanlar.

Türkiye kapitalizmi, büyümesini dışa açıklık–ithalat üzerinde kurdu. Sanayideki artış, teknolojik ve katma değerli bir sıçramaya dönüşmedi. İthal girdiye bağımlılık, tarım dahil her alanda yapısallaştı.

Dış ticaret açığı ve borçlanma, ekonomik kırılganlığın temel kaynağı oldu.

Bu tablo, yalnızca ekonomik göstergelerin dalgalanması değil; sermayenin tercih ettiği birikim modelinin sınırlarına dayanması anlamına geliyor. Üretimin niteliğini yükseltmeyen, emeği ucuzlaştıran ve dış kaynağa yaslanan bu model; krizleri derinleştirirken emeğin payını baskılamaya devam ederek ilerliyor. Öyle ki uluslararası sermayenin ücret zamlarına çizdiği yüzde 20-25 zam sınırı, ücretli emeğin artık daha ucuza çalışacağını gösteriyor.

Kağıtların göstermediği

Türkiye’de, otomotivden tekstile, beyaz eşyadan elektronik montajına kadar uzanan geniş bir sanayi ağı içinde çalışan milyonlarca işçi; Avrupa, ABD ve küresel Kuzey pazarları için ucuz ara malı ve nihai tüketim ürünleri üretiyor. Bursa’daki otomotiv fabrikalarında, Gaziantep’teki tekstil atölyelerinde, Manisa ve Eskişehir’deki beyaz eşya hatlarında ve İstanbul’un çevresindeki lojistik merkezlerinde çalışan işçiler; Renault, Bosch, MAN, Ford, Ikea, Zara, H&M ve daha birçok tekelin kârlarını büyüten “görünmez” bir emek zincirinin halkalarını oluşturuyor.

Peki bu devasa emeğin, şirketlerin bilançolarına ve perakende devlerinin kâr oranlarına yaptığı katkı ekonomik istatistiklerde nasıl görünür? GSYH tablolarına, ticaret istatistiklerine ve ana akım ekonomik anlatıya göre neredeyse hiç.

Çünkü Türkiye’deki fabrikaların büyük bölümü, tıpkı Çin’deki “bağımsız” tedarikçiler gibi, çoğunlukla fason üretim yapıyor. Küresel markalar üretim tesislerine doğrudan sahip değil; üretim riskini ve emek maliyetlerini taşerona bırakıyor. Dolayısıyla, klasik anlamda bir kâr transferi —yani ana merkeze doğrudan aktarılan fabrika kârları— istatistiklerde görünmüyor.

Rakamlar yalnızca işlem fiyatlarını kaydediyor: Türkiye’de üretilen bir tişörtün, bir araba parçasının ya da bir elektronik devrenin ihracat fiyatı —sanki yaratılan “katma değerin” tamamı bu kadarmış gibi— kayda geçiyor. Oysa aynı ürün, Berlin’de, Paris’te ya da New York’ta etiket değiştirip birkaç katına satıldığında oluşan devasa kâr, üretici işçinin emeğiyle başlayan değer yaratımını görünmez kılıyor.

Ekonomik verilerin standart yorumuna göre, sanki malın değeri yalnızca satış noktasında ortaya çıkıyor. Böylece, düşük ücretlerle çalışan Türkiyeli işçilerinin emeğiyle yaratılan zenginlik; markaların prestiji, pazarlama gücü ve perakende zincirlerinin “katma değeri” içinde eriyip gidiyor ve istatistiklerde bir sermaye akışı olarak bile görünmüyor.

Türkiye’de tekstil bu görünmezliğin en çarpıcı örneklerinden biri. Gaziantep, Adana, İstanbul ve Çorlu’daki atölyeler; Avrupa’nın hızlı moda zincirleri için gece gündüz üretim yapıyor. Bir tişört Türkiye’de birkaç dolara ihraç edilirken, aynı ürün Avrupa mağazasında yirmi katına satılabiliyor. Aradaki fark, muhasebe dilinde “marka primi” ve “perakende katma değeri” olarak adlandırılıyor; fakat gerçekte düşük ücretli işçilerin ürettiği değerin pazarda yeniden dağıtımı anlamına geliyor.

Benzer bir tablo otomotivde de görülüyor. Bursa’daki yan sanayi firmaları, Almanya ve Fransa’daki otomobil devleri için parça üretiyor. Parçalar Türkiye GSYH’sine “ihracat” olarak yazılıyor. Ancak nihai araç, Avrupa’da satıldığında elde edilen büyük kârlar; tedarik zincirinin başındaki işçinin emeğinden kaynaklandığı halde, Türkiye’ye yansımıyor.

Elektronikte de durum farklı değil. Küresel markalar, Türkiye’deki montaj tesislerini hem düşük maliyet hem de pazar yakınlığı için kullanıyor. Ancak ürün etiketi değiştiği anda, yaratılan değerin büyük kısmı —muhasebe oyunları, transfer fiyatlandırması ve marka gücü sayesinde— merkez ülkelere kayıyor.

Sonuç olarak, Türkiye’deki yüz binlerce işçi; uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesiz koşullarla, küresel şirketlerin kâr oranlarını besleyen bir sistemin parçası haline geliyor. Fakat bu zenginlik akışı, GSYH tablolarında ve geleneksel ekonomi anlatısında görünmez kalıyor.

Türkiye’nin “ihracat başarısı” olarak sunulan rakamlar, çoğu zaman aslında düşük ücretli emeğin küresel markalara sağladığı gizli sübvansiyonları perdeleyen, eksik bir hikaye anlatıyor.

Tüm bunlar Türkiye kapitalizminin son 20 yılda geldiği sınırı açık biçimde gösteriyor: Büyüme var, ama kalıcı bir güçlenme ve teknolojik sıçrama yok. Üretimin niteliği artmadığı için, ithal girdiye ve dış kaynak akımlarına bağımlılık derinleşiyor; ihracat genişlese bile değerin önemli kısmı küresel tekellerin hesaplarında birikiyor. Sanayide fasonlaşma, tarımda dışa bağımlılık ve kronik dış ticaret açığı, ekonomiyi kırılgan bir döngüye hapsediyor. Bu model, emeği ucuzlaştırarak ayakta duruyor; kriz potansiyelini yeniden üretiyor. Dolayısıyla asıl sorun, geçici dalgalanmalar değil; seçilmiş birikim stratejisinde yaşananlardır. Türkiye’nin dünya ekonomisindeki konumu görünürde büyüse bile, içerikte kırılgan ve bağımlı kalmaya mahkum görünüyor.

/././

EVRENSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-

Temel sorun ve mücadele alanı olarak kayyım ve özgürlük -Adnan Gümüş-  Yeni yıl geldi. 1 günü geçti bile, oldu 2 Ocak. 2025 hiç iyi geçmedi....