soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-


Kapanan tekstil atölyeleri, büyüyen sokak çeteleri: 'İlk kez 17 yaşında birini öldürdüm, devlet desteği var tabii!'-Ali Ufuk Arıkan- 

Türkiye tarihinde sokak çetelerinin en fazla konuşulduğu yılı geride bırakırken, bu karanlık manzaranın içerisindeki isimlerle, sokak çetelerinin üyeleriyle konuştuk. Anlatılanlar, sanılandan çok daha derin ve sarsıcı bir gerçekliğe işaret ediyor. Kapanan bir tekstil atölyesiyle bir sokak çetesine katılan çocuğun öyküsü o kadar iç içe ki...

Bir tekstil atölyesinin kapanması nasıl olur da sokak çetelerinin işine yarar?

Gelin bu sorunun peşinden giderek Türkiye’nin sokak çetesi öyküsüne yakından bakalım.

“Bizim oralarda, Esenler'de, her merdiven altı bir tekstil atölyesiydi. Çocuk yaştan beri oralarda çalıştım. Bu sayede kurtardım kendimi galiba. Şimdi kapandı bu atölyelerin hepsi. Buralar kapanınca kimsenin başka şansı da kalmadı. Pandemi ve sonrasında daha da kötü oldu. Kardeşim ve kuzenim çok küçük yaşta sokak çetelerine katıldı. Hepsinin nedeni yoksulluk işte, başka bir şansın olmaması…”

Bu sözler Filiz’e* ait.

Kuzeni şimdi uyuşturucudan cezaevinde, kardeşi de tutuklanır mı diye endişeli, bugün değilse yarın bunun olacağından emin.

İstanbul Esenler’de doğdu, yaşadığı mahalledeki tüm çocuklar gibi o da sokak çeteleriyle içli dışlı büyüdü.

Her köşe başında torbacılar, çete üyeleri vardı.

Korkuyla geçilen sokaklar, tanık olunan hesaplaşmalar, uyuşturucu ticareti... 

Bunlar çocukluk günlerinin en olağan ve belirgin anılarıydı.

Çocukluğunda perde gerisinden izlediği, saçlarından sürüklenip sokağa atılan bir kadının öyküsünü unutmuyor örneğin hiç. Onu kaçırıp istismar eden ve döverek ailesinin evinin önüne atan çeteyi de, eve kabul etmeyip aynı şekilde sokağa atan ailesini de...

Çok olurdu böyle şeyler, alışmıştık” diyor.

Şimdi Filiz’in bu çocukluk hatıralarının izinden, büyüdüğü mahalledeki çocukların öyküsüne uzanalım, Türkiye’nin çarpıcı sokak çeteleri öyküsünün "kahramanlarına" bakalım.

‘Çeteye dahil olmamızın nedeni geçim sıkıntısı, daha iyi bir yaşam isteği…’

“26 yaşındayım. 17 yaşında başladım bu işlere. Dahil olmamın nedeni para hırsı, geçim sıkıntısı, daha iyi bir yaşam isteği. Doğup büyüdüğümüz semtte fazla iyi bir hayatımız yoktu, ailemiz varlıklı bir aile değildi.”

Neden bu işin bir parçasısın sorusuna bu yanıtı veriyor Ferhat.*

Çeteyle tanışması ailesiyle başlıyor, bu hayatın dışında bir ufku olmamış hiç:

“Ailemde de var bu işler. Babam bu tarz işler yapıyordu, amcam da. Şu an yapmıyorlar, yaşlandılar.”

Bir çeteye katılmak için kimseye ulaşma ihtiyacı duymuyor haliyle, yaşadığı mahalle üzerinden, aile bağları üzerinden parçası oluyor sokak çetelerinin.

Çete de demiyor, “abi” dediği insanların yanında olduğunu söylüyor.

Aile olunduğunun ana göstergesi “abi” ifadesi. “Abi” denilen kişi için ölünür, öldürülür, yoluna baş koyulur... Öyle diyorlar.

O da 17 yaşında bu anlamıyla bir “abi”ye sahip oluyor.

'Şu anda 13 yaşındaki bir çocuk bile çeteye katılıp iş yapıyor, gözlerimle şahit oluyorum'

Bu kadar küçük yaşta bir çeteye nasıl katılabildiğini soruyoruz.

Biraz itirazla, biraz da sitemle devam ediyor konuşmaya:

“Bizim zamanımızda farklıydı bu işler. Bundan 10 sene önce bu yaşlar 16, 17’ydi. Şu anda 13 yaşındaki bir çocuk bile çeteye katılıp iş yapıyor. Gözümle şahit oluyorum, bunun en büyük nedeni özenti hayat.”

Özenti hayat derken neyi kastettiğini soruyoruz:

"Bu yeni gruplar var ya... Televizyonların da dilinde. Hepsini biliyorsunuz işte. [Daltonlar, Redkitler, Casperlar adlı çeteleri kastediyor] Bu gruplardaki kişilerin sosyal medya paylaşımları, yedikleri, içtiklerini görüyorlar. Katılanların neler yaptıklarını görüyor, bunlara özeniyorlar. Yeni jenerasyonda özentilik çok fazla. 13, 14 yaşındaki çok fazla çocuk katılıyor, biliyorum, görüyorum her gün.”

Çocukları önce bağımlı, sonra da 15 yaşında torbacı yapıyorlar

Çocukların madde bağımlısı haline getirilmesinin bunda önemli bir etkisi olduğunu söylüyor Ferhat, maddeye ulaşmanın çok kolay olduğunu, daha 15 yaşında torbacılık yapıldığını ekliyor.

Konuştuğumuz diğer sokak çeteleri üyeleri gibi o da uyuşturucu işlerinden uzak durduğunu söylüyor.

'İnsanlara para karşılığında zarar verme ve tetikçilikle başladım, sonra dolandırıcılıkta yükseldim'

17-18 yaşlarında bağımlı olduğunu, şimdi ise haftada birkaç gün uyuşturucu madde kullandığını ama ticaretini yapmadığını belirterek, karıştığı işleri sıralıyor:

“Tetikçilik dediğimiz işler, dükkanlara vesaire ya da insanlara para karşılığında zarar verme. İlk başta sadece araç kullanıyordum, sonra kendim de yapmaya başladım. Sonra dolandırıcılık işlerine girdim, burada yükseldim. Sanal dolandırıcılık, bilgisayar üzerinden erişim, çağrı üzerine erişim. Uyuşturucu satıcılığı hariç çoğu suçu işledim.”

Bir çete üyesinin sitemi: Suç işleyip serbest kalanlar devletin eksikliği biraz

Yaşadığı bu hayatta onu en çok tedirgin eden şeyi soruyoruz, yanıtı şöyle:

“Şu an canımı sıkan durumlardan birisi ardımızda bıraktığımız dosyalar. Hapishaneye girdim daha önce, berbat yerler. İstinafta yüksek cezalar var beni bekleyen, onlar canımı çok sıkıyor. Bizim gibi yaşantısı olan insanların yarın başına ne geleceği belli değil, kaçmak zorunda kalabiliyoruz. Ailenin başına bir şey gelir diye korkuyoruz.”

Peki, Türkiye’deki cezasızlık hali hızla cezaevinden çıkmaya neden olmuyor mu, sürekli yeni af ve düşük cezalar konuşuluyor” diye araya giriyoruz, şöyle devam ediyor:

“Bunun rahatlığı oluyor mu, oluyor. Bir sene önce ruhsatsız silah taşımanın cezası yoktu mesela. Silahı yakalattığın zaman ifade verip, para cezasını ödeyip çıkıyordun. Rahattı. Şimdi silah yakalattığında cezaevine girebiliyorsun. 

Suç işleyip serbest kalanlar, devletin eksikliği biraz. Çok büyük suçlar için çok küçük cezalar yatılıyor, bu da cesaret veriyor tabii, zaten cezası ne ki deniliyor. Cüzdan çalan 3-4 yıl hapis cezası alıyor, daha ağır suçlarda da aynı ceza var sonuçta.”

'Bilinen bir grupta liderdim, cezaevine girdim'

Ferhat’ın ardından kendisini “grup lideri” olarak tanımlayan bir sokak çetesi lideriyle konuşuyoruz.

Sıklıkla “grup” diyorlar çeteye ve yine sık sık “aile” tabirini kullanıyorlar kendilerine ilişkin.

Diyar* çeteye katıldığında yaşının 16 olduğunu söylüyor.

Öyküsü sokak çetelerine katılan diğer binlerce çocuğunkine çok benzer.

Yoksulluk, aile tarafından dışlanma, kafasını kaldırdığında başka bir hayat, başka bir çıkış imkanı görememe.

Şu anda Türkiye’nin çok konuşulan birçok sokak çetesiyle yakından tanışıyor, hepsiyle bir şekilde teması da olan bir isim.

Buraya gelmeden önce, onun hikâyesini dinliyoruz, kendi öyküsünü:

“Ben Bağcılar’da doğdum, sokaklarda büyüdüm. O dönem arkadaşlarım bazı gruplara takılmaya başladı, sonra ben de katıldım. O gruplar adına yaralama, cinayet işlemeye başladım, adam kaldırma gibi. Bilinen bir grupta liderdim, cezaevine girdim. Çıkınca bazı şeyleri bırakmam gerekti. Kendi grubumu kurdum, kardeşlerimi çektim yanıma, çete değil, aile gibi bir şey olduk.”

'Genelde gariban kesimdeki, gözü yüksekte olan çocukları seçiyorlar, cesaret hapları veriyorlar'

16 yaşında sokak çetesine katılmış olan Diyar’a, çocukların çetelere nasıl alındığını soruyoruz. 

Kendi dönemini değil, şu anı anlatarak başlıyor ve o da geçmişle bugünü kıyaslıyor:

“Bu gruplar şu anda sosyal medyadan lüks hayata özendiriyor. Çocuklar özeniyor. Namla, şöhretle, parayla bir merak uyandırıyorlar. Bu gruplar genelde 15, 16 yaşındakilerden seçiyorlar katılacak kişileri. Bu eskiden böyle değildi. Bu yaştaki çocuklara bir şey yaptırılmazdı önceden. 15, 16 yaşındaki çocukları yanlarına çekiyorlar, bunlar az ceza alacak diye. Genelde gariban kesimdeki, gözü yüksekte olan çocukları seçiyorlar. Bu çocukların yüzde 100’üne cesaret verici haplar, uyuşturucu veriliyor, hepsini bağımlı yapıyorlar."

"Bizim zamanımızdaki gruplar biraz daha adildi, vicdanlıydı. Hasmını gider kendi vururdu, aileye dokunulmazdı, garibana çökülmezdi, evi arabası istenmezdi. Tahsilat yapar, zenginlerden alırdık. Kimsenin ekmek teknesine çökmezdik. Bizim şahıslarla işimiz olurdu. Şimdi araba, ev kurşunlanıyor, ailesiyle tehdit ediliyor insanlar. O zaman yapılan şey biraz daha şerefliydi.”

Kendisinin hâlâ yönettiği bir grup olduğunu söylüyor Diyar ve uyuşturucu işine karşı olduklarını belirtiyor.

Şu an medyadan ismine alıştığımız çetelerle yaptığı görüşmeleri aktarıyor Diyar. 15-16 yaşındaki çocukların artık kullanıp atılacak şeyler olarak görüldüğünü, eskiden birbirine sahip çıkan aile görüntüsünden çıkıldığını, her şeyin para olduğunu anlatıyor.

Sözünü ettiği çetelerin çoğunun liderinin kendini yurt dışına atmasının nedeninin de bu tarzları olduğunu belirtiyor Diyar: "Onlar lüks hayat sürüyor, kullandıkları çocuklar bir bir harcanıyor."

'Yaşadığım şeyi çaresizlik olarak tanımlıyorum'

"Peki, kendisi de 16 yaşında bir çetenin parçası olan Diyar, o zamandan bu zamana yaşadıklarını nasıl tanımlıyor?" bunu soruyoruz ve şu yanıtı alıyoruz:

“Yaşadığım şeyi çaresizlik olarak tanımlıyorum. Bir düzenim olsa bu işlere girmezdim, bir ailem olsun isterdim açıkçası. Benim 12-13 senem cezaevinde geçti. Bana vadedilen hiçbir şey olmadı. O yüzden de benim yaşantım bu, sokaktan geldim ben. Diğerleri ana kuzusu, özenti olarak katılıyorlar.”

'Devlet desteği olmadan hiçbir grup yürüyemez, ben de emniyetten destek aldım'

Çarpıcı bir yere gelip, bir sokak çetesinde liderlik yapan isme, Türkiye’de bu işlerin nasıl bu kadar kolay olduğunu soruyoruz, yanıtı dikkat çekici:

“Bunu durdurmak imkansız bir şey. Şunu söylemek istiyorum, devlet desteği olmadan hiçbir grup yürüyemez. Mutlaka yanında bir destek olmalı. Mutlaka ya bir emniyet amiri ya da başka bir şey olmalı. Bunları uyandıran, ayıktıran birileri olmalı. Mutlaka devlet desteği var, benim de var. Aksi takdirde yürüyemeyiz, adım bile atamayız. Devlet en fazla bir grubu bitirmek için başka bir grubu salar üstüne. Baksanıza ortalık 56. Ben de aldım destek, emniyet içinden aldım, başka türlü olmaz ki.”

'Giriş var, çıkış yok'

"Çeteye giren, çıkabilir mi peki?" diye soruyoruz:

“Kolay kolay çıkamazsın. Grubun içine girdiğinde her şeyi öğreniyorsun. Çıktığında o grup zulaları, yerleri, her şeyi değişmek zorunda ama işleri biliyorsun. Çıkmak istersen infaz da olur, suç da atarlar. Çıkmak isterseniz siz en büyük tehlikesiniz onlar için.”

'17 yaşında birini vurdum, Allah’ın verdiği canı para için aldık, en zoruma giden şey bu'

"Aradan yıllar geçti, 16 yaşında bir çeteye katıldı ve şimdi geriye baktığında en çok neden pişmanlık duyuyor?" Bu sorumuza verdiği yanıt şöyle Diyar'ın:

“Para için adam öldürmek…”

Bu yanıt sonrasında ilk kez büyük bir sessizlik oluyor, sonra toparlayıp soruyoruz, “kaç yaşındaydın?” diye:

“17… Allah’ın verdiği canı para için aldık, en zoruma giden şey bu!

Çete lideri anlatıyor: Devletin desteği olmasa bu limanlardan bu kadar uyuşturucu girebilir mi Türkiye’ye? 

Sokak çetelerine dair en fazla konuşulmasını istediği şeyi söyleyerek sonlandırıyor Diyar anlattıklarını:

Bütün ailelerin bilinçli olmalarını, evlatları ne yaparsa yapsın yanlarında olmalarını söylemek isterim sadece. Evlatları bir hata yaptığında onların arkasında olsunlar ne olursa olsun. Güllük gülistanlık bir hayat yok buraya katılanlar için. 15 milyona bir cinayet işi alınır, 10 küsür milyonunu cebine atar lider denilen kişi, kardeşim dedikleri kişi de yanar gider, gerekirse kendileri de yakarlar.

Türkiye’de uyuşturucu işi bitmez, bitiremezler. Neden derseniz, bundan herkes para kazanıyor. Gruplar kazanıyor, polis kazanıyor, siyasiler kazanıyor. Herkes kazanıyor. O yüzden Türkiye’de uyuşturucu işi kesinlikle bitmez. Devletin desteği olmasa bu limanlardan bu kadar uyuşturucu girebilir mi Türkiye’ye? Van’da bir arabaya 5 kilo eroin koyarlar ve o arabayı yakalatırlar. Arkadaki araçta 5 ton eroin vardır… Öndeki araç yakalatılır, onun da reklamı yapılır. Devlet desteği olmasa bu kadar uyuşturucu Türkiye’ye giremez. Bugün a.m. dedikleri maddeyi yurtdışından Türkiye’ye getiriyorlar, bununla her şeyi yapıyorlar, tüm uyuşturucu maddeleri yapıyorlar. Devlet Bahçeli gibi birisi Sedat Şahin denilen bir adamın elini sıkıyor, bu adam mafya, siyasi değil ki. Siz bunları böyle gösterirseniz bu işler büyür.

'Kendi hayatımı kurtarayım, kendi ayaklarımın üstünde durayım diye dahil oldum'

Konuştuğumuz tüm isimlerin ortak bir öyküsü var.

Esenler, Bağcılar hattında yaşanan derin yoksullukla sokak çeteleri arasında kurulan bağ o kadar iç içe ki...

Kadir* de aynı öyküyü anlatıyor, çok benzer detaylarla:

"Esenler’de doğdum, hep tek başıma bir yol izledim. Şu anda abi dediğim bir insanla, yoluna başımı koyduğum bir isimle birlikteyim.

Neden bu işlere dahil oldum… Aile yüzünden. Aileye bir şeyler sunmak, destek olmak istedim. Ailem bir şeylere sahip olsun, kendi hayatımı kurtarayım, kendi ayaklarımın üstünde durayım diye dahil oldum. Yaptığım iş silah ticareti ve adam vurmak, şoförlük.

Casperlar, Daltonlar gibi değiliz biz… Biz aileyiz. Yurtdışında vurulan Furkan benim mahalle arkadaşımdı, ne oldu, bedavadan vuruldu. Bu tarz gruplarda uyuşturucu işi var, bu bize göre değil. Ben 14 yaşından bu yana bu işin içindeyim, sokak hayatındaydım hep."

'Bir cinayet işi 8 milyon, 10 milyon, 50 milyon, adamına göre değişir'

İşlerin kendilerine nasıl geldiğini anlatıyor Kadir.

Düzenin neden olduğu o kadar derin bir çürüme var ki, her şeyin tarifesi oluşmuş durumda:

"Bu işlerde her zaman bir aracı olur, seni tanıyan, güvenen insanlar olur. Der ki, şu adam vurulacak. Sen de dersin ki araba veriyor musun, motor veriyor musun, silah veriyor musun, yoksa hepsi bizden mi diye… Telefonda konuşulmaz, adres belirlenir. Paranın yarısı peşin alınır, kalanı ise yanlarına biri bırakılır, işin videosu, sonucu iletilir, öyle teslim alınır. Sonra kurulan tüm bağlantılar kesilir. Yakalanıp yakalanmamak kişiyle ilgilidir, isim veremezsiniz, canınızdan olursunuz bu olursa.

Şu an bir cinayet için üstü açık rakamlar var, bakıyorsun iş adamı ona göre para isteniyor. 8 milyon, 10 milyon, 50 milyon… İsme göre değişiyor. Motor, araç, cihaz veriliyorsa, buna göre de yaralamanın bedeli değişiyor. 600 bin de oluyor, isme göre de milyonlara doğru gidiyor. Dükkan vurma meselesi de 300 ile 500 arası değişiyor. Bazı gruplar kardeşim dediği isimlere bunu 50 bine bile yaptırıyorlar."

Kadir çocukların çetelere nasıl bu kadar kolay dahil olduğuna ilişkin sorumuza yanıt veriyor, detaylarıyla ve diğer isimleri doğrulayan ifadelerle:

"Casperlar, Daltonlar hepsinden arkadaşlarımız var… İnsanlar ailesinden sevgi görmüyor, dışa itiliyor. Çoğunlukla da yaşadığı ortam, insan çevresi. Uyuşturucuya alıştırılır çocuklar, paraları da yok zaten. Para kazanmak ister misin deyip buralara sokuluyor çocuklar. Ev veriliyor, silah veriliyor bunun için de şunlar yapılmalı deniyor."

'Burada doğmasak, daha yüksek gelirli bir ailemiz olsa tabii bu işlere yönelmezdik'

Kadir ilk kez 17 yaşında para için birini bıçaklamış, 22 yaşında da silahla vurmuş. Pişmanlık duyuyor mu peki, nasıl bakıyor geride kalan yıllara:

"Burada doğmasak, daha yüksek gelirli bir ailemiz olsa tabii bu işlere yönelmezdik. En çok zorlandığım an, ilk tetiğe bastığım andı, ilk birini vurduğum zaman. İlk kez 17 yaşında birini yaraladım, 22 yaşımda da birini vurdum."

Evet, hep aynı öykü...

Kapanan bir tekstil atölyesiyle bir çocuğun sokak çetesinde tetikçi ya da torbacı olması arasındaki mesafe o kadar kısa ki.

Bu kısa mesafenin yaratıcısı bu çocuklar değil, bu çocukları bunun dışında bir çıkışın olmadığına ikna eden çürüme, o çürümenin kaynağı olan düzen...

Yaşadığımız ağır tablonun kaynağını cesaretle göstermeden, üstüne gitmeden bu öykülere her gün yenileri eklenmeye devam edecek.

*Bu haberde görüştüğümüz isimlerin kimlik bilgileri taşıdıklarını belirttikleri hayati tehlike nedeniyle açık şekilde kullanılmamıştır. Tümüyle sesli olarak görüştüğümüz isimlerin bir bölümü gerçek kimlik bilgilerini bizimle paylaşmayı reddetmiş, anlattıklarının gerçekliği ayrı kaynaklardan teyit edilmiştir. 

/././

Erdoğan gitti film seti bitti: Hatay 2026'nın ilk günlerinde yine karanlığa gömüldü -Özkan Öztaş- 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti sırasında "ışıl ışıl" fotoğrafların servis edildiği Hatay’da, kameraların ve protokolün arkasındaki gerçek bambaşka. Depremin üzerinden geçen üç yıla rağmen Hataylılar yeni yıla karanlıkta ve soğukta girdi. Elektrik kesintileri nedeniyle ısınamayan yurttaşlar, çareyi konteynerlerde piknik tüpü yakmakta arıyor.

6 Şubat depremlerinin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Takvimler 2026'yı gösterirken Hatay'da barınma sorununun yanına kronikleşen altyapı yetersizlikleri eklendi. Kentte günlerdir süren elektrik kesintileri, kışın en sert günlerinde depremzedeleri çaresiz bıraktı. Özellikle ısınma ihtiyacını elektrikli sistemler ve ısı pompalarıyla karşılayan yurttaşlar, enerjinin kesilmesiyle birlikte soğuğa mahkum oldu.

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, konteyner kentlerde ve hasarlı mahallelerde yaşayan vatandaşların ısınmak için piknik tüplerini kullandığı görüldü. Deprem ve yangın riskinin yüksek olduğu geçici barınma alanlarında tüple ısınmaya çalışılması, yaşanan çaresizliği gözler önüne serdi.

Protokol yolu aydınlık, halkın sokağı karanlık

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açılışlar nedeniyle kente yaptığı ziyarette, medyaya "Işıl ışıl bir Hatay" görselleri servis edilmişti. Ancak yerel kaynaklar ve mahalle sakinleri, bu ışıltının sadece protokolün geçtiği yollar ve açılış alanlarıyla sınırlı kaldığını belirtiyor.

Hataylılar, "ışıltılı" görsellerin hemen arkasındaki sokaklarda ve yaşam alanlarında günlerdir elektrik olmadığını ifade ediyor. Yurttaşlar, "şov için Antakya’ya gidip 'Antakya ışıl ışıl' diye tweet atanlar, bu soğukta insanların evlerinde donduğunu görmüyor" diyerek duruma tepki gösterdi.

20 mahallede elektrik yok: TEDAŞ ve Toroslar EDAŞ sessiz

Kesintilerin özellikle Defne, Samandağ ve Antakya ilçelerinde yoğunlaştığı bildiriliyor. Edinilen bilgilere göre Harbiye'de kesintiler sürerken, Gümüşgöze'de elektrikler iki gündür gidip geliyor. Aknehir Mahallesi'nde ise durum daha vahim; mahalle sakinleri günlerdir elektriksiz.

Aknehir'de bir trafonun arızalanması sonucu yaklaşık 50 ailenin mağdur olduğu, günün ilerleyen saatlerine rağmen sorunun çözülemediği öğrenildi. Geceyi karanlıkta ve soğukta geçiren yurttaşlar Toroslar Elektrik Dağıtım A.Ş.'yi aradıklarında telefonlara yanıt alamazken, TEDAŞ yetkilileri Defne ilçesinde en az 20 mahallede kesinti yaşandığını teyit ediyor ancak çözüm için net bir süre veremiyor.

Defne Halk Temsilcileri Meclisi: 3 yıl geçti, sabır kalmadı

Konuya dair soL'a konuşan Defne Halk Temsilcileri Meclisi'nden Hizam Hasırcı, depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen temel sorunların çözülememesine tepki gösterdi.

Hasırcı, sürecin artık "hoş görülebilir" sınırları aştığını belirterek şunları söyledi:  "Şubat ayında depremin üzerinden tam 3 yıl geçmiş olacak. En başta büyük bir felaket yaşandığı için aksaklıklara daha hoşgörülü yaklaşabiliyorduk. Fakat 3 yıl normal bir süre değil. Sorunlar gerçekten çözülmek istenseydi, bu sürede çözülmüş olması gerekirdi. Şu anda neredeyse bütün mahallelerden şikayet alıyoruz. Antakya, Defne ve Samandağ'da 3 günü bulan kesintiler yaşıyoruz."

'Psikolojik baskı artıyor'

Bölgede ısınmanın büyük oranda elektriğe bağlı olduğunu hatırlatan Hasırcı, kesintilerin sadece aydınlanma değil, yaşamsal bir ısınma sorununa dönüştüğünü vurguladı: "İnsanlarımız burada ısınmayı genellikle ısı pompasıyla hallediyor. Elektrik gittiği zaman ciddi anlamda sorun yaşıyorlar. Hava çok soğuk, bu sene kış şartları normalden daha sert geçiyor, yıllar sonra kar yağdı. Vatandaşların şikayetleri ciddiye alınmıyor. Ancak çok ses çıkarırsak gelip bir şeyler yapıyorlar."

Hasırcı, altyapı sorunlarının deprem travmasını tetiklediğine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı: "Bu durum halk açısından artık çok yorucu bir hal aldı. Depremin psikolojik baskıları hâlâ yoğun bir şekilde hissedilirken; elektrik, yol, su gibi temel sorunlarla karşılaşmak insanları umutsuzluğa sevk ediyor. Normal illerde konuşulmayan konular, burada yaşamsal bir mücadele haline gelmiş durumda. Yetkililerden artık duyarlılık değil, görevlerini yapmalarını ve bu sorunları çözmelerini bekliyoruz."

/././ 

Hatay’da ‘Erdoğan vitrini’nin faturası ağır oldu: Sadece vinçleri saklamanın bedeli milyonlarca lira -Özkan Öztaş- 

Erdoğan’ın Hatay ziyareti için kent adeta bir film setine çevrilmiş, inşaatlar posterlerle, nehirler resimlerle gizlenmişti. soL, "inşaat görüntüsü olmasın" diye sökülen kule vinçlerin maliyetini araştırdı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Hatay ziyareti geride büyük bir kamu zararı bıraktı. 

Erdoğan’ın geçeceği protokol güzergahı adeta bir "film seti" gibi kurgulanmış, kaba inşaat halindeki binaların üzerine bitmiş apartman görselleri giydirilmiş, Asi Nehri üzerindeki köprünün korkulukları akarsu resimleriyle kapatılmış ve konteyner kentlerin sefaleti brandalarla gizlenmişti. Hatta sokağı bile olmayan yollara çizilen "bisiklet yolları", yağan ilk yağmurla silinip gitmişti.

Ancak bu "makyaj" çalışmasının en maliyetli kalemi, göze çarpmayan bir detayda gizliydi. Kentteki yoğun inşaat görüntüsünü Erdoğan’ın kadrajından uzak tutmak amacıyla, faal durumdaki çok sayıda kule vinç söküldü.

Yukarıdaki fotoğraf ile aşağıdaki fotoğraf aynı yere ait. Yalnızca bir gün arayla çekilen bu iki fotoğrafta yağan yağmur ile yapılan bisiklet yolunun silindiğini, boyaların aktığı görülüyor. 

Bir vincin sökülüp takılması yüz binlerce liraya mal oluyor

soL, Erdoğan’ın ziyareti sırasında "görüntü kirliliği" yaratmaması adına sökülen ve ziyaret sonrası tekrar kurulacak olan kule vinçlerin maliyetini araştırdı. Kule vinç operatörlerinin verdiği bilgiler, yapılan işlemin faturasının ne kadar ağır olduğunu gözler önüne serdi.

Süreç, söküm ve takım olmak üzere iki aşamalı işliyor ve her biri ayrı maliyet kalemleri oluşturuyor:

Söküm maliyeti: Bu işi üstlenen firmalar, ortalama bir kule vincin sökümü için 100 bin ila 150 bin lira arasında bir ücret talep ediyor.
Mobil vinç kirası: Kule vinci sökebilmek için devasa bir mobil vinç kiralanmak zorunda. Bu araçların günlük kirası ise 40 bin ila 50 bin lira arasında değişiyor.

Yani tek bir kule vincin sadece sökülmesi işlemi, en iyimser tabloyla 140 bin lira ile 200 bin lira arasında bir maliyet yaratıyor.

Günübirlik sökülen vinçler Hatay'da yerel sosyal medya hesaplarında gündem olmuştu. 

Fiyat ikiye katlanıyor: 3-4 milyon liralık 'manzara' harcaması

İşlem sökümle bitmiyor. İnşaatların devam etmesi için sökülen vinçlerin, ziyaretin hemen ardından aynı yere yeniden kurulması gerekiyor. Bu da aynı maliyetin (mobil vinç kirası ve ekip ücreti) tekrar ödenmesi demek.

Hesaplamalara göre tek bir kule vincin sökülüp takılma maliyeti 300 bin ila 400 bin lirayı buluyor.

Hatay genelinde Erdoğan’ın güzergahı üzerindeki inşaat sahalarında, 10 kule vincin bu amaçla söküldüğü takdirde dahi milyonlarca lira harcanıyor. Bu da sadece vinç operasyonu için en az 3 ila 4 milyon lira arasında bir paranın, sırf "Erdoğan inşaat görmesin" diye harcandığı anlamına geliyor.

Erdoğan ziyareti öncesinde inşaatların önü apartman görselleri ile kapatılmıştı.

Paralar depremzedelerin ihtiyaçları yerine vinç sökümüne gitti

İktidarın sürekli "tasarruf" çağrısı yaptığı, bütçe kısıntılarıyla övündüğü bir dönemde, tek seferlik bir açılış görseli için harcanan bu milyonlar, depremzedelerin gerçek ihtiyaçlarıyla kıyaslandığında tablo daha da vahimleşiyor.

Sadece vinçlerin sökülüp takılmasına harcanan milyonlarca lirayla, binlerce depremzede çocuğa okullarda bir öğün yemek verilebilir, öğrencilerin kırtasiye masrafları karşılanabilir, üniversite öğrencilerine barınma ve gıda bursu sağlanabilirdi.

Bisiklet yolları, brandalar, afişler ve vinç operasyonları alt alta toplandığında, Hatay’daki bu bir günlük "şovun" maliyeti devasa bir kamu zararına dönüşüyor.

Hataylılar tepkili: 'Madem Erdoğan gelince yapılıyor...'

Günübirlik makyaj çalışmalarına ve harcanan paralara tepki gösteren depremzedelerse durumu eleştiriyor. Konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar, yapılan harcamalara ve geçici düzenlemelere şu sözlerle tepki gösteriyor:

"Madem Erdoğan gelince bir şeyler yapılıyor, yollar düzeliyor, o zaman her gün gelsin. Yoksa Hatay'daki bu şantiye alanı ve toz toprak hiç bitmeyecek."

/././ 

‘Burjuva devriminin tereddütlü ilerleyişinin istisnası yoktur’-Ali Rıza Aydın- 

“Yeni yıla girerken istiyoruz ki çökmekte olan binanın enkazı altında daha fazla emekçi ezilmesin. Türkiye işçi sınıfı adaletsizliğin, yoksulluğun, ahlaksızlık ve namussuzluğun pençesinde bir gün daha yaşamak zorunda kalmasın. Kapitalizmin bu topraklardaki ömrü artık ebediyen son bulsun…” Sömürüden kurtuluş ve sömürüsüz düzenin kuruluşu emekçi halkın elinde, beyninde, örgütlü emek gücünde.

Yeni yılın, eskisinde yaşanan tüm olumsuzlukların yolcu edilip en güzel dileklerin sıralandığı bir geceyle başlatılması gelenekselleşmiş bir durum. Bu hoş ve umut dolu gelenek, yılın ilk gününün eski yıldan kalanları aynen taşıması gerçeğini değiştirmiyor.

Sevgili Nevzat Evrim Önal’ın 2025’in son Perşembe yazısını “Değerli soL okurları, önümüzdeki hafta Perşembe günü 1 Ocak’a denk geliyor. İnsanların benim sevimsiz yazılarımı okumaktan daha güzel meşguliyetleri olacağını tahmin ediyor ve umuyor, bu yüzden ben de bir haftalık izin kullanıyorum” diyerek bağlaması bu gerçeği işaret ediyor. “Kurtuluş”un ilkelerini oya gibi işleyen o “sevimsiz yazılar”a fazlasıyla gereksinimimiz var. Bir ucundan tutarak ilerlemeye çalışayım. 

Kapitalizmin felaketlerinden, karanlıktan, çürümeden burjuva düzeni içinde kurtulma olanağının bulunmadığının anlatılarından biri yukarıdaki “Burjuva devriminin tereddütlü ilerleyişinin istisnası yoktur” başlığı. Türkiye Komünist Partisi tarafından hazırlanan “Parti Tarihi”nin 3. Kitabında “Devrimci Demokrasi Nedir?” kutu anlatımı içinde geçiyor.

Farklı coğrafyalarda farklı durumlar ortaya çıksa da burjuva düzeninde genel yapı ortak başlıkları içeriyor.  Dinsel ve etnik kurumların yurttaş kimliğinin önünde engel oluşturması, toprakta feodal mülkiyetin sürmesi, demokratik temsil mekanizmalarının güdük kalması, genel oy hakkına saldırılar, tüm insanların eşit haklara sahip olacağı bir devrim çağına karşın emekçilerin bu dönüşümden paylarını alamaması, devlet ve hukukun sömürücü ilişkilerin ürünü olması, topraktan kopup kentlere yığılan milyonların yeni sefaletlere batması, burjuvazinin gerici ve sömürücülerle uzlaşması ve katlanarak artan sorunlarıyla sömürü halkın üzerine artarak yığılıyor. Emperyalizmin işgalleri ve katliamları hız kesmeden devam ederken, çözüm süreçlerine el atması da seçeneksiz gibi gösteriliyor.

Barış maskeleriyle perdelenen sömürü düzeninin sığındığı limanlar da kapitalizmin felaketlerinin çaresizliğini gösteriyor. Önce “Cumhuriyetin reddi”yle başlanıyor. Cumhuriyetin reddi öyle öne sürüldüğü gibi biçimsellikle, kurumsallıkla, kimi tanımlamaları değiştirerek anayasaya yazma önerisiyle yapılmıyor. Liberal tavra dayanan ret, cumhuriyetin gerçek anlamı üzerine kurulu, kamuculuğun, toplumculuğun, halkın egemenliği ve iktidarının reddi.

Sığınılan limanlar; “demokratik İslam” (DEM ve Öcalan), “ümmet bilinci” (HÜDAPAR), Yeni Osmanlıcı gericilik ve Türk-Kürt-Arap kardeşliği (AKP)… Saldırılan limanlar; Cumhuriyet ve Marksizm… 

Sömürücü ve gerici düzen sürecek, bu düzende ve bu düzenin planlamasıyla “terörsüz Türkiye” hedeflenecek derken IŞİD ben buradayım deyiverdi.

Hayli öğünülen 1961 Anayasasına sahiptik ama özgün hali 1971 değişikliğine kadar dayanabildi, ömrü de 12 Eylül 1980 darbesiyle sona erdirildi. 1946-1960 arası öyle bir dönem yaşandı ki 1961 Anayasası sığınılacak liman oldu. O liman kurtuluş ve kuruluş Cumhuriyetinin üç temel ilkesini, halkçılık, devrimcilik ve bağımsızlığı yutan bir limandı; Ulus adına yalnızca TBMM tarafından kullanılan egemenlik hakkını TBMM ile yürütme organı arasında paylaştıran limandı.

Sömürücü ve gerici düzen sürecek ama demokratik toplum düzeni, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı olacak… Maddi eşitsizlikler sürecek ama kanun önünde eşitlik, adalet ve özgürlük olacak… Olmaz, olamaz.

Burjuva düzeninde tereddütlü ilerleyişler, tercihli ve kararlı değişikliklerle birlikte yürüyor hep. Koşullar gereği zaman zaman kendi içinde atılan ilkeli tavır ve siyaset adımlarında da süreklilik değil eksiklik ve geçicilik hakim, liberalizm hakim. Marksist-Leninist ilkelere saldırı, komünist düşmanlığı da buraya oturuyor.

Sömürüsüz Türkiye geleceği geciktirildikçe, düzenin kurumlarından medet umuldukça yeni yıla giriş heyecanı yılın ilk gününde sönmeye mahkum.

Türkiye Komünist Partisinin yeni yıl açıklamasında belirtildiği gibi: “Yeni yıla girerken istiyoruz ki çökmekte olan binanın enkazı altında daha fazla emekçi ezilmesin. Türkiye işçi sınıfı adaletsizliğin, yoksulluğun, ahlaksızlık ve namussuzluğun pençesinde bir gün daha yaşamak zorunda kalmasın. Kapitalizmin bu topraklardaki ömrü artık ebediyen son bulsun…”

Sömürüden kurtuluş ve sömürüsüz düzenin kuruluşu emekçi halkın elinde, beyninde, örgütlü emek gücünde.

/././

İzmir'in çöple imtihanı: Katı atık krizi nasıl ortaya çıktı, şimdi ne olacak?-Aslı İnanmışık- 

İzmir'de yönetilemeyen çöp toplama ve bertaraf etme işi, işçi maaşlarının ödenmemesinden CHP içi gerilime, halk sağlığı problemlerine kapı aralanmasından İzBB'nin iktidarla olan mesafesinin kapanmasına kadar pek çok sonuca yol açtı. İzmirliler, Harmandalı'nın kapanması ve kalıcı çözüm bulunamamasıyla yine bir çöp kriziyle karşı karşıya kalmanın eşiğinde.

Kent yaşamında atık bertarafı sanıldığından daha önemli bir yer tutuyor.

Nüfusu 5 milyonu bulduğu tahmin edilen İzmir'de kent genelinden günlük 5 bin 500 ton çöp çıkıyor. Ancak bu çöplerin toplanması ve nereye döküleceği bir süredir tartışma konusu. 

Yıllardır kentin yapısına ve nüfusuna uygun çöp depolama alanı yaratılmadığı için çok yetersiz ve riskli hale gelen Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Alanı (DKADA), iktidar ve İzmir Büyükşehir Belediyesi (İzBB) işbirliğiyle Danıştay'ın karşı çıkmasına rağmen kullanıldı. Toplama alanı sorunu, her zaman önce işçiyi gözden çıkaran belediyelerin ödemediği maaşlar nedeniyle büyüdü ve İzmir'de bir çöp krizi meydana geldi.

Kriz çözülebilmiş değil. 

Kalıcı çözümler bulabilmek için de daha kamucu yaklaşımlara ihtiyaç olduğu, ancak henüz geçtiğimiz haftalarda kentin en büyük arıtma tesisini özelleştiren büyükşehir belediyesinin bu anlayıştan çok uzakta durduğu açık.

Peki İzmir'de çöp toplama hizmeti nasıl bir kriz haline geldi?

İzmir, geçtiğimiz yazdan bu yana çöp depolama sorunuyla boğuşuyor.

Çiğli ilçesinde bulunan ve 1992 yılında 15 yıllık kapasiteyle kurulan Harmandalı Katı Atık Depolama Tesisi’nin 33 yıl kullanılması ve artık kapasitesinin çok üzerinde kullanımı, bölgede yaşayanlar için bir halk sağlığı sorunu haline geldi.

Yalnızca koku, hastalık, haşere, kamyonlar nedeniyle oluşan trafik gibi sorunlar değil; bölgede heyelan riski de tehlike yaratmaya başladı. Yurttaşların başvurusu üzerine tesis Danıştay kapatma kararı verdi.

Bu sırada kalıcı çözümler arandığına ilişkin açıklamalar ara ara yapıldı.

Yamanlar, Naldöken gibi yerleşimlerde yeni tesisler yapılacağı konuşuldu. Ortaya atılan bazı ilçelerde CHP'li ilçe başkanları ve belediye yöneticileri ile İzBB Başkanı Cemil Tugay arasında zaman zaman gerginlikler de yaşandı. Bu konu CHP'de bir iç gerilim başlığı haline dönüştü.

"Gerekirse Bakanlık kapısında da yatarım" diyen Cemil Tugay yılmadı ve İzBB, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile anlaştı. Harmandalı için 31 Ekim 2025’e kadar geçici kullanım izni aldı. Sonra bu izin 31 Aralık 2025'e kadar uzatıldı.

Dolayısıyla bu sürenin dolmasıyla, geçici çözümlerle ilerlemeye devam edilmesi takdirde İzmir'de yeni bir çöp krizi yolda demektir.

Katı atık depolama krizi belediyelerde ödenmeyen işçi maaşları ve eylemler de kesişmiş ve Karşıyaka, Konak, Buca gibi kent merkezindeki ilçelerde çöp yığınları meydana gelmişti.

Atık bertarafından anladığımız: Çöp yığma alanına dönüştürme

Yapıldığında Türkiye’nin ilk düzenli katı atık depolama alanı olan Harmandalı aslında içerisinde çöpteki organik maddeleri gübreye dönüştüren, yani çöpten kompost üreten iki tesisi de barındırıyordu. Ancak düzensiz kentleşme ve aşırı kapasite artışı gibi nedenlerle Harmandalı giderek bir çöp yığma alanına dönüştürüldü.

Şimdi belediye sürekli çöp bertarafıyla ilgili "kalıcı" adımlar atacağını açıklayıp duruyor. Tugay, "Her şey yolunda giderse önümüzdeki en az 20-25 yıl İzmir'de çöp konusunun sorun olmayacağı bir sistem kuracağız" iddiasında bulunuyor. Öte yandan kamuoyuyla detaylı olarak paylaşılan bir planlama olduğunu söylemek güç.

Bergama ve Ödemiş'teki mevcut tesislerin isimleri geçiyor. "Kendi tesislerimizi yapacağız" diyen Cemil Tugay geçici olarak Manisa'nın da kullanılacağını söylüyor ama net bir çerçeve çizilmiş değil.

Belliyse de biz bilmiyoruz çünkü Tugay, bakanlığın "İzBB’nin geri dönüşüm projesine de olumlu baktığını, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ve Bakan Murat Bey'le (Kurum) de görüştüklerini, onların da olumlu yaklaştığını" söylüyor. Ara sokaklardaki çöp dağlarına rağmen bir iddiası da var: "İzmir’in çöp ve geri dönüşüm konusunda Türkiye’ye örnek olacak şehirlerden birisi olma ihtimali çok yüksek."Bugün İzBB sınırları içerisinde birisi kuzeyde Bergama, diğeri güneyde Ödemiş olmak üzere 2 adet "Entegre Katı Atık Yönetim Tesisi" faaliyette. Bunların toplam kapasitesi yaklaşık günlük 2 bin ton. Yani bugün İzBB sınırları içerisinde oluşan katı atığın ancak maksimum yüzde 43’ünü bertaraf edebilecek kapasitede. Fotoğraf: Bergama

Harmandalı krizi nasıl büyüdü?

Çöp krizinin temel nedenini sorduğumuz Çevre Mühendisi Mehmet Faruk İşgenç de Harmandalı'nın kapatılmasına ve diğer iki tesisin kentin atıklarına yetmemesine işaret ediyor. İzmir'de çöp toplamadan bertaraf etmeye kadar çoklu bir krizle karşı karşıya olduğumuzu vurguluyor.

Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Alanı'ndaki tehlikenin çöp dökülmese sürdüğü de bir gerçek. İşgenç şöyle diyor: 

Harmandalı DKADA'nın kuzey yamaçlarında, ciddi bir heyelan olgusu var. Bu heyelan nedeniyle kullanılamaz hale gelmiş konutlar var. Harmandalı, ülkemizin ilk projeli DKADA ama 1990 yılından bugüne de bu depolama alanının hemen alt kotlarında yapılaşmaya izin verilmiş ve bu nedenle nüfus olağanüstü artmış. Ayrıca artan çöp miktarına bağlı olarak, giderek mahallelerin içerisinden geçen çöp kamyonu trafiği giderek artmış. Sonuç olarak Harmandalı, hem heyelan, hem çöp tırları trafiği hem de sinek-koku problemleriyle önemli bir çevre, sağlık ve can güvenliği riski haline gelmiş bir çöp depolama alanı.

Harmandalı Çöplüğü'nün kapatılması için Çiğli Halk Temsilcileri öncülüğünde yurttaşlar aylarca mücadele etti.

Sağlıklı bir çöp bertarafı mümkün değil mi?

İzmir yaklaşık 5 milyonluk nüfusu 12 bin km karelik alanı ve 30 ilçesi ile çok büyük bir il.

Çevre Mühendisi Mehmet Faruk İşgenç Harmandalı DKADA gibi çok büyük kapasiteli ve az sayıda tesis ile bu sorunu çözmeye çalışmanın yüksek taşıma maliyetlerine de dikkat çekiyor.

Çözüm olaraksa daha küçük ve çok sayıda tesisi gösteriyor: "İzmir'de katı atık bertarafının orta- küçük ölçekli, 6 ile 8 adet tesisle, hem çevresel ve sosyal açıdan hem ekonomik olarak çözülmesi doğru ve mümkün olacaktır."

Sağlık riskleri minimize edilmiş bir atık yönetimi hedefinin koyulması gerektiğini vurgulayan İşgenç, aslında hiç konuşmadığımız atık yönetiminin ilk ve temel yaklaşımı "atık oluşumunu önleme" konusuna dikkat çekiyor. 

Düzensiz çöp toplamanın kente maliyeti artıyor: 'Kamuoyunu derhal bilgilendirin'

Çöplerin bertarafının aksamasıyla kent merkezleri dahil aylardır pek çok ilçede zaman zaman artan bir çöp toplama sorunu oluştu.

Bu sorun haşereleri, kötü kokuyu artırdı. Üstüne eklenen su kesintileriyle henüz bulaşıcı hastalıklara ulaşan bir boyuta varmasa da kenti büyük halk sağlığı ve çevre sorunlarının beklediği ortada.

Harmandalı'nın kapatılması için başından bu yana yurttaşlarla birlikte mücadele veren, imza toplayıp belediyeye ulaştıran Çiğli Halk Temsilcileri Meclisi Harmandalı için belirlenen geçici sürenin dolmasıyla bir açıklama yaptı. Sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na seslenen Çiğli Halk Temsilcileri Meclisi, "İzmir ili Entegre Atık Yönetimi Planı’nızı halka açıklayın ve Harmandalı Çöplüğü’nün akıbetine ilişkin derhal kamuoyunu bilgilendirin" diyerek halkın oyalandığını vurguladı.

Çiğli Halk Temsilcileri Meclisi'nin de altını çizdiği gibi çöplüğün akıbetine ilişkin "derhal kamuoyunun bilgilendirilmesi" şart.

https://x.com/CigliMeclisi/status/2006763788914274371

/././

Kirli para ve ilişkilerle büyüyen servet, saymakla bitmeyen suçlar: AKP'li yılların suç örgütü lideri Galip Öztürk 

AKP iktidarında her dönemin adamı olan Galip Öztürk, kirli parayla yükselişin özeti adeta. Suç örgütü kurmak, kasten adam öldürmek, borsa manipülasyonu gibi suçlardan yargılanan ve elini kolunu sallayarak ülkede gezen Öztürk, haber uçurulunca Gürcistan'a firar etti. Gürcistan'da da hapse girip çıkan Öztürk'ün kirli hayat hikayesi Tatlıses ziyaretiyle yeniden gündemde.

Metro Turizm’in kurucusu, Metro Şirketler Grubu'nun sahibi patron Galip Öztürk.

Türkiye’de yargılandığı bir cinayet davası sonucunda müebbet hapis cezası aldıktan sonra Gürcistan’a kaçmıştı. 

Batum kentinde 2022 yılının Mayıs ayında şirketlerine yönelik yapılan operasyon sonrası hakkında tutuklama kararı çıktı. Metro Şirketler Grubu'nun sahibi Öztürk'e, 2023 yılının Şubat ayında Batum Şehir Mahkemesi tarafından 8 yıl hapis cezası verildi.

Fakat cezaevinde uzun kalmadı. Geçtiğimiz Haziran ayında tahliye oldu.

O günden beri de sosyal medya hesaplarında paylaşımlar yapıyor.

Dün yaptığı paylaşım ülkemizde gündem oldu. Paylaşımında 19 çocuk ve 3 kadınla birlikte İbrahim Tatlıses'le poz veren Galip Öztürk, "İmparator ziyaretimize geldi" diye yazdı.

Tatlıses'in hesabından da aynı fotoğraf "Galip Öztürk kardeşimi Batum’da evinde ziyaret ettim … Çocukları ile birlikte iyi seneleri olsun inşallah" notuyla paylaşıldı.

Galip Öztürk'ün kirli hikayesi

Türkiye'de cezaevine girip çıkan, hakkında çok sayıda suçlama olmasına rağmen Gürcistan'a firar eden Galip Öztürk'ün yükselişi tanıdık bir AKP dönemi kirli para serveti büyütme hikayesi.

1980’li yıllarda İstanbul’a gelerek Topkapı Otogarı’nda çay ocağı işletmeciliği yapan Öztürk'ün yolu, haftalardır ülkenin tartıştığı çürüme başlıklarının neredeyse tamamından geçiyor. Kirli ilişkilerle, uyuşturucu ve çek-senet mafyalığıyla adı anılan Öztürk aslında tam bir "suç örgütü" kuruyor. 

Hayatını değiştiren en büyük adım uyuşturucu kaçakçısı Hurşit Yavaş ile ortaklığı oluyor. 

"Star Turizm" adlı otobüs firması ile yolcu taşımacılığına başlayan ikilinin şirketi, Yavaş'ın 1994’te İtalya’da uyuşturucu kaçakçılığı suçlaması ile yakalanıp cezaevine girmesiyle, devletin mallarına el koyması korkusuyla Öztürk'ün üzerine geçiyor. Ve her şey böyle başlıyor.

Yavaş'ın şirketini geri vermeyen Öztürk, kendisine İtalya'da cezaevinden yapılan 100 milyon dolar talebini de kabul ediyor. Ancak bu para ödenmiyor.

Öztürk Metro Turizm'i kuruyor ve işleri büyütüyor.

2009 "borsa manipülasyonu" operasyonuyla bir silkelenen Galip Öztürk bu dönem gözaltına alınıp bırakılıyor. Kendisine ait şirketlerin halka arzında usulsüzlükler yaptığı defalarca kez gündeme geliyor. 2011'de bir kez daha narkotik ekiplerinde gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ve Erdoğan'a, AKP'ye bağlılığı böylece başlıyor.

Erdoğan'ın pek çok açıklamasına hemen "Reis istesin yaparız" diye yanıt veren, AKP'ye oy isteyen Öztürk, televizyonlarda Cemaat’in "Kimse Yok Mu?" derneği için düzenlediği bağış gecesiyle boy gösterdi. Söz konusu gecede “suçları bağışlanan” pek çok isim Cemaat’e ve Erdoğan’a yaranmak için bağış yarışına girmişti.

Türkiye’nin en büyük sermayelerinden bir olan Doğuş grubunun 750 bin lira bağışta bulunduğu gecede Galip Öztürk, AKP’nin o dönem gözde müteahhitlerinden olan Ali Ağaoğlu’nu da geçerek 500 bin lira bağışta bulunmuştu.

Yıl 2012. Gazetelerde çıkan bir haberde, polisin “çaycı” adını verdiği operasyonla Metro Turizm’in sahibi Galip Öztürk’ün de aralarında bulunduğu şirketin üst düzey yöneticilerinin gözaltına alındığı duyuruldu. Öztürk 6 kişiyi öldürmeye azmettirmekle suçlandı.

Bu dönem Öztürk'ün Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı'ndan Mehmet Ağar'a kadar geniş bir ilişki ağı kurduğu, herkesin kapısını çaldığı iddia edilmişti.

Gökhan Töre, Erdoğan ve Galip Öztürk TÜGVA buluşmasında. Yıl 2017.

'Ben yapmadım Cemaat yaptı'

Çok sayıda kez hakim önüne çıkan, cezaevine girip salıverilen Öztürk suçlamalardan bir şekilde yırttı. Son suçlamasının ardından da başına ne geldiyse ya "teröristlerden" ya da "FETÖ'cülerden" geldiğini söylüyordu.

MİT'e otobüs ve kamyon verdiklerini söyleyen Galip Öztürk, Soma'daki maden faciası ile ilgili "sabotaj" yorumu yapmış, "Zamanlama manidar" demişti.

Metro Turizm: İşçi düşmanlığı, zorbalık, istismar, kazalar

Metro Turizm otobüsleriyse o dönem karıştığı kazalarla sürekli gündemdeydi. Firma, ülkenin ulaşım sektöründe en çok kazaya imza atan şirket olarak tarihe ismini altın harflerle yazdırdı. Kazaları bile Cemaat'e bağlayan Öztürk şirketi, daha sonra bir yandan güvencesiz çalışma ve sömürü ile bir yandan da otobüste yolcuya cinsel istismarla skandalların odağındaydı.

Galip Öztürk'ün, yıllar önce işten attığı müdürüne kıdem tazminatı ödememek için kafasına silah dayayarak zorla senet imzalattığı ortaya çıkmıştı.

soL’un ortaya çıkardığı haberde, Öztürk'ü savcılığa şikayet eden mağdur müdür ve avukatı, savcının "Koskoca Galip Öztürk öyle şey yapar mı" yanıtıyla karşılaştığı öğrenilmişti.

Galip Öztürk’ün 2007 senesinde kurulan Metro Kargo isimli iflas eden firmasında da benzer skandallar yaşandı. Ülke genelinde 600’e yakın çalışana 3-4 ay boyunca maaşları ödenmemiş, şirket çalışanları uzun süre muhatap bulamamıştı.

Haber uçuruldu, Gürcistan'a firar etti

2015'te Gürcistan'a giden Galip Öztürk, Erdoğan’a mektup gönderen Öztürk, Cemaat'in yurtdışı eğitim faaliyetlerine karşılık olarak uygulamaya alacağı Maarif Vakfı Projesine destek olacağına dair söz verdi. 

Ardından Koza-İpek Grubu’nun mallarına talip olduğunu açıkladı. Koza İpek Holding'e Metro Holding'in talip olması sonrası hakkında "FETÖ" kapsamında yakalama kararı bulunan patron Akın İpek ile Metro Holding'in patronu Galip Öztürk sosyal medyada birbirlerine girdi.

Galip Öztürk sonra Türkiye'ye geri döndü.

Dönüşüyle de “adaletin tecelli ettiğini” savunup, kendi yargılamasına ilişkin “paralel yapı” ifadesini kullanmaktan çekinmedi.

Öztürk, Kuvvet Köseoğlu cinayetindeki müebbet cezasının Yargıtay tarafından onandığını önceden öğrenerek 2018 yılında Gürcistan'a temelli firar etti.

Gürcistan'dan Türkiye'deki işlerini yönetmeye devam etti.

O dönem Erdoğan’ın Başdanışmanı olan Hidayet Türkoğlu ile Galip Öztürk aynı masadayken Gürcistan'da çekildiği öne sürülen fotoğrafı AKP'li Samsun Ayvacık Belediye Başkanı Halil Kalaycı Instagram hesabından paylaşmıştı. Yıl 2019.

Hakkında rüşvet, para aklama gibi pek çok iddiada da bulunulan Öztürk, bu suçlamalardan yargılanmadı.

Galip Öztürk, Batum’da yaşarken hakkında "kırmızı bülten" çıkarılsa da pek dikkate alan olmadı. Zira Öztürk’ün Türkiye’de kurduğu "iyi ilişkiler"i Batum’da da kurmuştu.

Ülkede yüz milyonlarca dolarlık yatırımı olduğu, eski bakanların da araalrında olduğu bazı isimlerle ortak iş yaptığı konuşulmuştu.

Gürcistan'da da hapse girip çıktı

Batum şehrinde Metro City adlı otelde Gürcistan Özel Kuvvetler Polisi’nin düzenlediği operasyon ile 2022'de gözaltına alındı.

Gürcistan Başsavcılığı’nın yazılı açıklamasında, "Vergi kaçakçılığı, sahte ödeme belgelerinin hazırlanması ve kullanılması, kara para aklama gibi muhtemel olaylarla bağlantılı malzemeler ile 7 kilo 215,9 gram uyuşturucu kokain ele geçirildi” denildi. Öztürk aynı gün tutuklandı.

20 yıla kadar hapsi istendi, avukatı suçlamaları reddetti. Fakat hapse girmekten kurtulamadı. 8 yıl ceza aldı.

Tarih 30 Haziran 2025'i gösterdiğindeyse Galip Öztürk'ün salıverildiği haberleri Türkiye'de de yankı buldu. Denetimli serbestlik şartı ile tahliye edilen Öztürk, cezaevi çıkışında yakınları tarafından kapıda karşılandı.

Özel hayatı ile gündemde

Galip Öztürk serbest kaldıktan sonra sosyal medyadan paylaşımlarına devam etti.

O günden beri de özel hayatı ve çocukları ile gündemde.

Eşi Rus asıllı Gürcistanlı 29 yaşındaki Kristina Öztürk, ailesinin videosunu çekmesiyle 2023 yılında gazetelerin ilgi odağı oldu. Biri önceki evliliğinden olan 22 çocuk annesi Kristina Öztürk videoda çocuklarının 20'sinin 2020 yılında doğduğunu belirtmişti. 

Haber Dailymail gazetesinin de ilgisini çekti. Gazetenin sorularını yanıtlayan anne, "taşıyıcı annelik" yöntemiyle çocuk sahibi olduğunu açıklamıştı.

Haberde 61 yaşındaki Galip Öztürk'ten "milyoner kocası" olarak bahsedilerek şöyle denilmişti:

Kristina, Galip ile 105'e kadar biyolojik çocuk sahibi olmak istediğini söyledi. Galip, bu yılın başlarında yasadışı uyuşturucu madde satın alma ve bulundurma suçundan sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Anne Kristina Öztürk, "batumi mama" isimli Instagram hesabında "Öztürk çocukları" diyerek çok sayıda paylaşım yapıyor.

***

İran’da protestolar sertleşirken monarşi yanlısı söylemler artıyor -Hakkı Hacınebioğlu- 

İran’da daha önce yaşanan protesto dalgalarında rejimin kalelerine eylemlerin yayılması ve monarşi yanlısı söylemlerin görülmesi eylemlerin sönümleneceğinin işareti olurdu. Bu sefer bunlar erken bir aşamada oldukça yüksek tonda görülüyor. Eylemlerin en sert günü olan beşinci günde 7 protestocunun hayatını kaybettiği iddia edildi. Hamaney'in sessizliğiyse dikkat çekiyor.

İran’ın 2017 sonundan bu yana içinde olduğu toplumsal protestolar sarmalının son dalgası beşinci gününü geride bıraktı. Başkent Tahran’ın Büyük Çarşı esnafının başlattığı protestolar ülke sathına yayılmış durumda. Beşinci gün itibariyle protestolarda eylem ve sloganlar sertleşmiş görünüyor.

Hükümet liberal politikalar için bahane yaratıyor

Uzun yıllardır ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik sorunlarıyla boğuşan İran’da İran Riyali'nin (veya Tümeni'nin) ABD Doları karşısında hızlı değer kaybı yaşaması Tahran çarşı esnafı için bardağı taşıran son damla oldu. Resmi para biriminin hızlı değer kaybından en çok etkilenen kesim olan elektronik eşya ve cep telefonu satıcılarının başlattığı kepenk kapatma ve protesto eylemleri önce tüm çarşı esnafına yayıldı.Çarşı esnafını Tahran’ın tamamındaki esnaf takip etti. Üniversite öğrencilerinden ve diğer halk kesimlerinden de ilk günlerde protestolara katılım gözlendi. Eylemlerin bu ilk aşamasında protestoların inisiyatifi esnafın elinde görünüyordu.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan şu ana kadar son derece ılımlı bir tavır takınmış durumda. Reformist bir siyasetçi olan Pezeşkiyan kendi seçmenlerini de oluşturan protestocu kitleyle karşı karşıya gelmek istemiyor. Pezeşkiyan, halkı anladığını ve sorunlarını çözmek için yoğun çaba sarf etmeleri gerektiğini belirten açıklamalarda bulundu. Güvenlik güçlerine de halka sert davranmamaları gerektiğini söyledi.

Düşük profilli bir siyasetçi ve devlet adamı olan Pezeşkiyan’ın çarşı esnafının taleplerine karşı ise iki tip söylemi bulunuyor. Birincisinde Pezeşkiyan, devlet dairelerindeki israfa dikkat çekiyor. Elektrik ve doğalgaz kullanımının nasıl gereksiz derecede olduğunu anlatıyor. İran’ın içinde bulunduğu ekonomik sorunlar ile bağlantıları belirsiz bu söylemler çözüme dair bir programa da işaret etmiyor.

Lakin reformist hükümet bu manası belirsiz lafların ardına gerçek bir iktisadi program yerleştirmeye çalışmaktan da geri durmuyor. Pezeşkiyan liderliğindeki reformist hükümet çözümü neoliberal politikalarda aramakta. Büyük umutların ardından aynı oranda bir başarısızlıkla sonuçlanan Hasan Ruhani hükümetinin merkez bankası başkanı tekrar göreve getirildi.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin 6. yıldönümünde Tahran'da düzenlenen anma töreninde. (AA)

Ruhani hükümetinin neo liberal politikalarının prenslerinden olan Abdulnasır Himmeti böylece yeniden merkez bankası başkanı oldu. Himmeti, aynı zamanda reformist siyasetin de önemli isimlerinden biri ve eski cumhurbaşkanı adayı.

Serbest piyasayı ve Tahran Menkul Kıymetler Borsası’nı destekleme sözü veren Himmeti sorunun kaynağını çoklu kur rejiminde görüyor. İran’da başta dış ticaret için olmak üzere serbest piyasadan bağımsız, sabitlenmiş çoklu kur rejimi uygulanıyor. Bu durum sabitlenmiş döviz fiyatlarıyla serbest piyasadaki fiyatlar arasında uyumsuzluk arttığında spekülatif sorunlar yaratıyor. Ayrıca bu durumun döviz karaborsasına neden olduğu da zaman zaman görülüyor.

Ancak çoklu kur rejiminin halkı ekonomik dalgalanmalardan korumayı hedefleyen bir yönü de var. Temel ihtiyaç maddelerinin ithalatında belirlenen düşük döviz kuru halkın temel ihtiyaç maddelerine erişiminin zorlaşmasını engellemeyi hedefliyor.

Himmeti gibi liberal iktisatçılar sorunu halka verilmek zorunda kalınan bu tür tavizlerde görüyor. Zaten Himmeti merkez bankasına atanır atanmaz bu uygulamayı kaldırma kararı aldı. Pezeşkiyan ilgili sübvansiyonun kaldırılmasını savunurken bu sübvansiyona aktarılan kaynağın doğrudan halka harcanacağını belirtti. Pezeşkiyan’ın bununla neyi kastettiği bilinmiyor.

Yeni merkez bankası başkanı atamasının hemen ardından dolar kurunda yaşanan gerileme Himmeti’nin destekleme sözü verdiği serbest piyasanın bu atamayı beğendiğini düşündürüyor.

Eylemlerde sertlik ve monarşi yanlısı söylemler artıyor

Beşinci gün itibariyle eylemlerde katılım ve inisiyatif Tahran çarşı esnafından çıkmış durumda. Ülke sathına yayılan protestolarda göstericiler sertlik dozunu artırdı. Göstericiler güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelmeyi bilhassa tercih ediyorlar.

On iki imam şiiliğinin iki ekol merkezinden biri ve müesses nizamın en müstahkem kalelerinden olan Kum şehrinde bile protestolara katılım gözlendi. Her açıdan rejimin kalelerinden olan Kum’da protestocular bir medreseyi ateşe verecek derecede cüretkar davrandılar.

İsfahan'da dünkü eylemlere dair bir sosyal medya videosundan ekran görüntüsü.

İsfahan’da bir futbol maçının ardından göstericilerin “Rıza Şah ruhun şad olsun!” ve “Cavid Şah! (ebedi şah)” sloganları attığı görüldü. İsfahan’a bağlı bir başka şehirde ise göstericilerin “Bu son kavga olacak, Pehleviler geri dönecek!” şeklinde slogan attıkları görülüyor.

Protestoların beşinci gününde hemen hemen tüm protestolarda monarşi yanlısı sloganlar neredeyse egemen olmuş durumda. İran’da daha önce yaşanan protesto dalgalarında rejimin kalelerine eylemlerin yayılması ve monarşi yanlısı söylemlerin görülmesi eylemlerin sönümleneceğinin işareti olurdu. Bu sefer bunlar erken bir aşamada oldukça yüksek tonda görülüyor.

İran’da bilhassa Fars gençler arasında rejim karşıtlığının Fars-Aryen milliyetçiliğini tetiklediği epey bir süredir gözleniyor. Son dönemde buna monarşizmin de eklendiği söylenebilir.

Ayrıca eylemlerin en sert günü olan beşinci günde yedi protestocunun hayatını kaybettiği iddia edildi.

Müesses nizam ne yapacak?

Müesses nizam şu ana kadar itidalini korumuş durumda. Muhafazakar siyasetçiler ekonomik sorunların nedeni olarak reformist hükümeti işaret ediyorlar. Önde gelen muhafazakar siyasetçilerden olan Muhammed Bakır Galibaf ekonomik sorunlar karşısında hükümetin etkisizliği devam ederse bakanlar hakkında gensoru verilebileceği tehdidinde bulundu.

Hamaney protestoların başından bu yana hiçbir açıklama yapmadı. Şimdilik müesses nizam olan biteni mümkün olduğu kadar itidalli bir şekilde izlemeye ve sorumluluğu reformist hükümete yıkmaya çalışıyor.

İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in sessizliği de dikkat çekiyor. Hamaney protestoların başlangıcından bu yana hiçbir konuda hiçbir açıklama yapmadı.

Hükümet her ne kadar protestoculara karşı sert davranılmasına karşı çıksa da bu konuda asıl önemli olanın müesses nizamın kararı olduğu biliniyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları Ordusu üzerinde hükümetin hiçbir yetkisi bulunmuyor. İki ordu da doğrudan devrim rehberine bağlı. Hükümetin içişleri bakanlığı üzerinden polis teşkilatı üzerinde yetkisi muhakkak var. Ancak polis teşkilatının yüksek bürokrasisi de muhafazakarların elinde.

Şimdilik müesses nizam olan biteni mümkün olduğu kadar itidalli bir şekilde izlemeye ve sorumluluğu reformist hükümete yıkmaya çalışıyor. Ancak rejim tehlikenin büyüdüğünü düşünürse sertleşmeyi tercih edebilir. Böyle bir karar karşısında hükümetin yapabileceği pek bir şey yok.

İran halkı ülkenin büyük kronik sorunları ve ağır baskıyla cebelleşiyor. Bu sırada emperyalistler, monarşistler, rejim içi liberal reformcular ve 1979’dan beri İran’ın iliğini kurutmakla meşgul olan teokratik rejim kendi çıkarlarını gözeten hamleler organize ediyor. İran halkının yıllardır devam eden direngenliğini tarihin doğru yönünde kararlı ve örgütlü bir hatta yerleştirmesinden başka bir şansı bulunmuyor.

/././

Friedrich Merz ve Almanya'da çevrimiçi ifade özgürlüğüne saldırı -Armağan Sarp Kazezoğlu- 

Almanya’da son yıllarda “çevrimiçi hakaret” gerekçesiyle açılan davalarda belirgin bir artış yaşanıyor. Alman basınına yansıyan son belgeler, Almanya Başbakanı Friedrich Merz hakkında yürütülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Almanya’da son yıllarda “çevrimiçi hakaret” gerekçesiyle açılan davalarda belirgin bir artış yaşanıyor. 2021’den itibaren özellikle siyasetçilere yönelik sosyal medya paylaşımlarını hedef alan bu davalar, 2024 ve 2025 boyunca hem sayı hem de uygulanan adli tedbirler açısından genişledi. Arama, el koyma ve polis müdahaleleri gibi ağır ceza muhakemesi yöntemlerinin daha sık kullanılması, ifade özgürlüğünün sınırlarına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bu çerçevede Alman basınına yansıyan son belgeler, Almanya Başbakanı Friedrich Merz hakkında yürütülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Die Welt'in açığa çıkardığı belgeler, Almanya Başbakanı Friedrich Merz'in 2021'den bu yana “çevrimiçi hakaret” iddiasıyla binlerce suç duyurusunda bulunduğunu gösteriyor.1 Kayıtlara göre bu suç duyuruları sembolik kalmadı. Birkaç vakada polisin ev baskınları düzenlediği ve kişisel telefonlara el koyduğu belirtildi.

En az bir vakada, mahkeme daha sonra arama emrinin hukuksuz olduğuna karar verdi. Mahkemenin bu kararı, en başta neden bu kadar aşırı önlemler alınmasına izin verildiğini göstermiyor.

Alman hukukunda hakaret suçu (Beleidigung), Ceza Kanunu'nun 185. maddesinde düzenlenmiştir. Her ne kadar bir suç olsa da en azından kağıt üstünde özellikle siyasi şahsiyetlerle ilgili söylemler söz konusu olduğunda ifade özgürlüğünü korumaya yönelik anayasal maddeler olduğu düşünülür. Mahkemeler uzun süredir siyasi figürlerin özel şahıslara göre daha sert eleştirilere tahammül etmesi gerektiği görüşündedir ve orantılılığın esas alınması gerekildiği düşünülür.

Bu nedenle, hakaret davalarında arama emirleri ve el koymalar istisnai, hatta olağanüstü olarak kabul edilir. Alman yurttaşlarının en temel haklarının ihlali anlamına gelen bu önlemler istendiğinde yine orantılılık esas alınmalıdır. Ancak belgeler, bu tür önlemlerin Merz tarafından talep edildiğini ve en az bir mahkeme müdahale edip bunları hukuksuz ilan edene kadar defalarca onaylandığını göstermektedir.

Çevrimiçi ifade özgürlüğü yargılanıyor

Die Welt'e göre Merz, sosyal medyada kendisine “küçük Nazi”, "pislik" veya “pis sarhoş” gibi ifadeler kullanıldığı için şikayette bulunmuştur. Bir vakada, polis, Merz'e “küçük Nazi” diyen yaşlı bir kadının telefonuna el koymuştur. “Pis sarhoş” ifadesiyle ilgili olarak çıkarılan başka bir arama emri, daha sonra mahkeme tarafından hukuksuz bulunmuştur.

Merz'in sadece birkaç kere insanları söylemleri nedeniyle dava ettiğini de söyleyemeyiz. Merz'i temsil eden hukuk firması tarafından hazırlanan bir belgede, 4 bin 999 numaralı ceza şikayetine kadar olan davalar sıralı olarak listeleniyor. Alman Şansölyesinin bu tutumu, Almanya'da ifade özgürlüğünün durumu ve siyasilerin yargı sopasıyla aykırı söylemleri bastırma hevesi hakkında sorular sormamızı gerektiriyor.

Binlerce Alman vatandaşı, çevrimiçi eleştiriler nedeniyle soruşturmalar, aramalar veya el koymalarla karşı karşıya kalırken, aykırı ve muhalif seslerin Alman demokrasisinde ne kadar güvenli olduğu da bir başka soru.

'So Done' firması ve sermaye-yargı-siyaset ilişkisi

Die Welt'in haberindeki bir diğer ayrıntı ise özellikle dikkat çekici. Die Welt'e göre Merz'in açtığı hakaret davaları, davalardan elde edilen tazminat ve ceza ödemelerinin yarısını alan "So Done" adlı özel bir hukuk firması tarafından yürütülüyor. Firmanın, Hür Demokratik Parti'den (FDP) bir politikacı ile bağlantılı olduğu ve CDU ile Yeşiller'den politikacılar için de çalıştığı bildirilmektedir.

"So Done" firmasının merkezinde olduğu bu tertip, mümkün olabildiğince fazla davayı agresif bir şekilde takip etmek için mali bir teşvik de yaratıyor. Siyasi bağlantıları olan özel bir firmanın online söylemlerin polis ve yargı tarafından baskılanmasında kar elde edebiliyor olması Alman demokrasisinin işleyişinde sermayenin oynadığı kritik rolü de gösteriyor.

Bu firmayı kimin kurduğu, kimin finanse ettiği, siyasi bağlantılarının ne kadar derin olduğu ve Alman siyasetçileri tarafından ne kadar sık kullanıldığı ise Alman medyası tarafından henüz detaylı bir şekilde araştırılmamış gibi gözüküyor.

Tanıdık bir model

Sadece 2023 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 6 bin 879 ayrı dava açtı. Türkiye'de hakaret yasaları, uzun zaman önce onur kırıcı ithamların caydırılması işlevini görmeyi bıraktı. Bu yasalar, gazetecileri, aktivistleri ve sıradan yurttaşları disipline etmek için sistematik bir sopa haline geldi ve siyasi iktidarla uyumlu mahkemeler ve polis tarafından bu şekilde uygulamaya konuldu. Nihai amaç, Türkiye yurttaşlarını siyasette özne olma ve ona müdahale etme hakkından mahrum bırakmaktı.

Güç, sınıf ve ifade özgürlüğü

Die Welt'in ifşa ettiği skandalın göz ardı edilemeyecek bir sınıf boyutu da var. Siyasi figürler ve sermaye, zengin hukuk firmalarına, polis gücüne ve yargı sopasına erişebilirken, sıradan vatandaşlar erişemiyor. Bu da otoriterleşmeye ve ifade özgürlüğünün bastırılmasına sebep olan kaçınılmaz bir eğilime yol açıyor.

Sonuç

2026 yılının ilk günlerinde ortaya çıkan tablo, Almanya’da online ifade özgürlüğüne ilişkin açılan davaların geçici bir uygulama olmadığını, kalıcı bir yargı pratiğine dönüşme eğilimi taşıdığını gösteriyor. Hukuk çevrelerinde, bu davaların 2026 yılında da benzer biçimde devam edip etmeyeceği tartışılırken, özellikle orantılılık ilkesi ve anayasal haklara yönelik yargısal denetimin zayıfladığına dikkat çekiliyor. Uzmanlara göre, siyaset ve yargının bu alandaki yaklaşımı, Almanya’da dijital kamusal alanın ne ölçüde özgür kalacağını belirleyecek. 2026’nın ifade özgürlüğü açısından bir düzeltme yılı mı, yoksa daha dar bir hukuki çerçevenin başlangıcı mı olacağı ise önümüzdeki süreçte netlik kazanacak.

1(1)    https://www.welt.de/politik/deutschland/article6931d59611f914c89b853254/vorwurf-politiker-beleidigung-hunderte-strafantraege-merz-ausuferndes-agieren-in-eigener-sache.html

Almanya'da ‘polis devleti’ adımı: Berlin polisine evlere gizlice girip casus yazılım yükleme yetkisi

https://haber.sol.org.tr/haber/almanyada-polis-devleti-adimi-berlin-polisine-evlere-gizlice-girip-casus-yazilim-yukleme

/././

2025’in gericilik örnekleri -Rıfat Okçabol- 

Gericileşme, cumhuriyet rejiminin güvencesi ve barış içinde yaşamanın önkoşulu olan laik anlayış ve uygulamaları tehdit emektedir. Gerici olaylarda yargı devre dışı kaldığına göre, laik anlayış ve uygulamaları koruma görevi yurttaşlara düşüyor.

2025 yılında yazılı ve görsel basında yer alan gerici söylem ve eylemler aşağıda örneklenmektedir:

İstanbul Esenyurt’ta bir ortaokulda 7’nci sınıf öğrencilerine Kâbe maketi tavaf ettirildi! (3 Ocak)

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), MHP’nin Ülkü Ocakları ile protokol imzaladı! (6 Ocak

Eskişehir İl Milli Eğitim Müdürü kendisini ziyaret edip şikayetlerini dile getiren kadın öğretmenlere, “Meslekten ayrılıp, evde oturabilirsiniz. Benim hanım da çalışmıyor. Siz de çalışmayabilirsiniz” dediği iddia edildi!(3 Şubat)

Milli Eğitim Akademisi’nde öğretmenlere ne öğretileceği sorusuna, eğitim bakanı Y. Tekin, “Biz çocuklarımıza, gençlerimize ne öğretmek istiyoruz, akademi buna odaklanacak” diye yanıt verdi.(5 Şubat)

Kadıköy ve Tuzla ilçe milli eğitim müdürlüklerinden gönderilen yazıda, Ramazan ayında öğrencilerin oruç tutmaya, sınıf ve veli iftarlarına katılmaya ve teravih namazı kılmaya yönlendirilmesi istendi! (28 Şubat)

İstanbul Çekmeköy İlçe Milli Eğitim Müdürü, bekar öğretmenlerin okullardaki iftara katılımını zorunlu kıldı! (1 Mart)

Y. Tekin’in isteği üzerine bazı okullarda iftar yemeği düzenlendi ve bunlardan birine bakan da katıldı! (1 Mart)

Diyanet, kamu kurum ve kuruluşlarında Kuran kursu açılabileceğini bildirdi! (25 Mart)

Aydın Karacasu’da bir ilkokulun öğrencileri arasında oruç yarışması düzenlendi. Bir ay boyunca sınıflarında en çok oruç tutan öğrencilere "ödül" verildi! (29 Mart)

Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu’na atanan yeni üyeler arasında din toplumunu özleyenler bulunuyor! (10 Nisan)

Türkiye genelinde ‘proje okulları’nda 20 binden fazla öğretmen kadro dışı bırakıldı! (11 Nisan)

Kültür ve Turizm Bakanlığında, bakanlık personeline çevrimiçi olarak Kuran, Siyer, İlmihal, ve Hadis gibi konularda etkinlik düzenlendi! (18 Nisan)

Diyanet’in Cuma hutbesinde, Viyana’da "Barış, merhamet ve iyilik" Türkiye’de ise "zina ve eşcinsellik" konularına değinildi! (4 Mayıs)

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan bir imam hatip ortaokulu müdürü, "başı açık" diye 10 yaşındaki bir çocuğun kaydını yapmadı! (20 Mayıs)

Çocuk yaşta evliliği savunan ilahiyatçı Nurettin Yıldız, Boğaziçi Üniversitesi’'nde konferans verdi! (13 Mayıs) Yıldız, Karaman Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nde de konferans verdi! (22 Mayıs)

İstanbul Bağcılar’da bir ilkokul öğretmeninin çocuklara, “Müslüman şort giyer mi, biz buralarımızı gösterir miyiz insanlara? Siz Müslüman’ın çocuğu değil misiniz?” gibi sorular sorduğu anlaşıldı! (22 Mayıs)

Diyanet, “Düğünlerde tesettüre uymayan kıyafetlerin, dine aykırı olduğunu” açıkladı! (13 Haziran) 

Yeni Akit’in bir yazarı, gençlerin spor yapmasını “PKK kadar tehlikeli” bulduğunu yazdı! (20 Haziran)

MEB, Peygamber Sevdalıları Vakfı’nın ardından TÜGVA’ya da okullarda etkinlik yapma izni verdi (29 Haziran)!

AKP’nin eski milletvekillerinden biri, “Kanlı 1923 darbesi” ve Cumhuriyet Türkiye’si için “Çamuristan” gibi ifadelerde bulundu! (7 Temmuz)

MEB, gerici Şam yönetimiyle “Eğitim İş Birliği Protokolü” imzaladı! (10 Temmuz)

MEB, yönetmelik değişikliği ile ‘proje okullarının’ tarikatlara teslim edilmesini kolaylaştıracak "hami" uygulamasını başlattı! (22 Temmuz)

Erzurum valisi, TÜGVA'nın öğrencileri götürdüğü cami etkinliğinde Kuran okudu! (1 Ağustos)

Akademik liselere 131,4 milyon TL harcayan MEB, imam hatip ve mesleki eğitim okulları için 1,1 milyar TL harcadı! (2 Ağustos)

Y. Tekin, “1,5 milyon TL’ye özel okul mu olur?” diyen velilere, “Biz size seçenek sunuyoruz, 600 bin liranın altında ücreti olan okullar var” diyerek velileri tarikat okullarına yönlendirdi! (14 Eylül)

Ara tatil, okullarda öğrenci olmaması için 10 Kasım'ı içeren haftaya denk getirildi! (26 Eylül)

Bursa'da bir ortaokulda yapılan sınavda öğretmen sınav kağıdı üzerine ''Hak Din ve Şeriat İslamdır'' yazılarak öğrencilere şeriat propagandası yaptı! (6 Ekim)

Eşine şiddet uyguladığı için altı ay hapis cezası alan bir AKP eski milletvekilinin, Konya Belediyesi’nin etkinliğinde "Aile Güvenliği" konulu konferans vereceği açıklandı! (15 Ekim)

İsmailağa cemaatine bağlı bir vakıf, medrese öğrencilerine özgün kıyafetleri ile Fatih’te yürüyüş yaptırdı! (20 Ekim)

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, okul yöneticilerini Öğretmenler Günü Haftası’nda laik ve karma eğitim karşıtı Nurettin Topçu’nun mezarını ziyarete çağırdı! (31 Ekim)

Medreseleri için eylül ayından bu yana duyuru yapan Hiranur Vakfı, Sultanbeyli’de çocukların da katıldığı bir etkinlik gerçekleştirdi! (21 Kasım)

İzmir’de bir ilkokulda, "umre ödüllü" yarışma yapıldığı ve öğrencilere “Aranızda ateist var mı?” diye sorulduğu anlaşıldı! (28 Kasım)

Ankara Mamak’taki bir ortaokulda, ÇEDES Projesi kapsamında öğrenciler camiye götürüldü! (2 Aralık)

MEB’in, doğuda bazı illerde düzenlediği "Maziden Atiye" adlı toplantılarda kız öğrencilere “Kadının yeri; evi ve görevi; ailesine hizmettir” ifadeleri kullanıldı! (2 Aralık)

Menderes Adliyesi’ndeki bir hakim “Cuma namazı” gerekçesiyle duruşmaya ara verdi! (11 Aralık)

Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü, çocuk evliliğini savunan Nureddin Yıldız’ın imam hatiplerde ders vermesine izin verdi! (18 Aralık)

Bilindiği gibi yukarıda örneklenen gerici söylem ve eylemler, basına yansıyanların bir bölümüdür. Basına yansımayan ya da basında yer bulmayan gerici söylem ve eylemler çok daha fazladır. 2025’te ve önceki yıllarda yaşananlar, bu tür gerici söylem ve eylemlerin 2026’da da artarak devam edeceğini göstermektedir. Yine bilindiği gibi yukarıda örneklenen söylem ve eylemlerin öğrencilerle/çocuklarla ilgili olanları, yasal mevzuatla bağdaşmamaktadır. Ancak neredeyse barış, hak ve adalet gibi sözcüklerden teröre destek suçlaması yaratan yargı organları, gerici söylem ve eylemleri görmezden gelmektedir. Oysa gericileşme, yasalara aykırı olduğu gibi, farklı inançta ve kimlikte olanlara düşmanca yaklaşılma olasılığını artırdığında, halk egemenliğine dayalı cumhuriyet rejiminin güvencesi ve barış içinde yaşamanın önkoşulu olan laik anlayış ve uygulamaları da tehdit emektedir.

Gerici olaylarda yargı devre dışı kaldığına göre, laik anlayış ve uygulamaları koruma görevi yurttaşlara düşüyor. Bu nedenle özellikle velilerden de, çocuklarının insan haklarına saygılı bir birey olarak yetişmesi için, onları olabildiğince gerici içerikli etkinliklerden uzak tutmaları, bu konuda birbirlerini uyarıp birbirlerine destek vermeleri bekleniyor.

Son pişmanlık bir işe yaramıyor.

/././

Türkiye’nin başına ne geldi?-Alpaslan Savaş- 

Birlikte yeni bir ülke kuracaksak, konumuz artık Kürtlerle Türklerin arasında barışın nasıl olacağı değil, yeni bir birlikte kuruluşun nasıl sağlanacağıdır. Üniter yapıyı hedefleyen, güçlü bir sınıfsal birliğe ihtiyacı var hem Kürtlerin hem Türklerin. Bunun birleştirici tek zemini ise sosyalizmdir. Yeni yılın ilk gününde 2026 için dileğimiz bu zeminin güçlenmesi olsun. Çabamız dileğimizin ötesine geçsin. Yeni yılınız kutlu olsun.

Geride bıraktığımız yılın sadece son birkaç ayına bakalım yeter.

Futbolda bahis operasyonu dediler, sonra herkesin işin içinde olduğu ortaya çıktı. Kulüp başkanı, federasyonu, alt liginden üst ligine, şampiyonundan küme düşenine kadar futbol topunu hileli zara çevirmeyenin kalmadığı anlaşıldı.

Uyuşturucu operasyonu bir magazine dönüştü. Şimdi saç teli testinde kokain çıkan Kulüp Başkanı Saran kahraman, kulübü yönetmeye heveslenen Bilal ele yüze bulaşmış operasyondan şaşkın, yargı paketiyle cezaevlerinden salınan torbacılar keyifli.

Yaptığı haber için Barış’ı aldılar. Başka bir şey yapamadıkları, bahis organizatörlerine, uyuşturucu kartellerine değil gazetecilere, Enver’e, Barış’a, Merdan’a güçleri yettiği için durup durup onları alıyorlar. Bir de başka bir tuhaflık da eşlik etti almaya bu kez, köy olmayan Bakırköy’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı operasyonları polisle değil jandarmayla yürüttü. Çünkü Türkiye’nin en sansasyonel soruşturmalarını yürüten savcı ile içişleri bakanı arasında bir savaş sürüyor.

19 Mart’ta cumhurbaşkanının en güçlü rakibini, İstanbul belediye başkanını da almışlardı, onu tutukladılar. Sonra o gün bugündür tutuklamalar da suçlamalar da sıradanlaştı. Adalet önce sulandı, sonra buharlaştı.

Yolsuzlukla, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadele AKP’yi iktidara taşıyan sloganlardı. Yirmi üç yıldan geriye yolsuz, yoksul, adaletsiz bir ülke, çürümüş bir iktidar kaldı. Türkiye’nin başına gelenlerin kısa özetidir.

İktidar içindeki boğazlaşma dizi film izlenir gibi kamuoyu önünde. Pay edemedikleri zenginlik o kadar büyük ki kavga da o ölçüde şiddetli ve aleni. Hesap kaçmış, kılıçlar çekilmiş. Ortada farklı ideolojik ağırlıklara sahip aktörler de yok artık. ABD ile yakınlaşmanın ayarlı olmasına çalışanı, pazarlıkçısı, yerlisi ya da millisi kalmadı. Tamamı Trump’ın hizasına dizildi, tam boy NATO’cu ve Amerikancılıkta ortaklaştı. Aynı gemiye bindiler ama aralarındaki kavga ortadan kalkmadığı gibi daha da şiddetlendi. Hiçbir ilkeye sahip olmadıkları için kavganın konusu bir şirket gibi belledikleri ülkenin pastasından kimin daha büyük payı alacağı.

Şimdi bu itiş kakışın içinde Kürt sorunu çözülecek, barış iklimi sağlanacak, kimisi demokratik cumhuriyete kimisi güçlü Türkiye’ye kavuşacak öyle mi? Önce Öcalan’ın ardından DEM eş başkanının çözüm zemini olarak tanımladığı demokratik İslam mı özgürleştirecek Kürt yurttaşları? Önüne arkasına ‘demokrasi’ eklendiğinde İslam, siyasal İslam olmaktan çıkıyor mu? Siyasal İslamcıların, mukaddesatçı milliyetçilerin ve Kürt milliyetçilerinin kol kola girdiği Kürt-Türk-Arap ittifakıyla Yeni Osmanlıcılık kapısından Mezopotamya’ya barış ve kardeşlik taşınacağı mı sanılıyor? Üstelik Ortadoğu ABD emperyalizminin gözetiminde, İsrail sopasıyla ve cihatçılar eliyle parça parça edilirken.

Yönetemiyorlar ve çözüm süreci tıkanıyor. Çünkü laiklik, cumhuriyetçilik ve ulus devlet ayağına dolanıyor bu İslam kardeşliğinin. Yeni Osmanlıcı, demokratik İslamcı zeminin milliyetçiliğe yeni anlam katma çabası dönüp dolaşıp Atatürkçülüğe tosluyor. Mesele sadece Anayasa’dan iki kelimeyi çıkarmak değil ki, bu ülkenin ne olacağı. 1923 referanslarından kurtulmak istiyorlar artık, tümden. Oysa tarihte sabit, hiçbir karşı devrimden özgürlük çıkmıyor.

Barış ve kardeşlik değerli kavramlar. Türkiye’nin egemen sınıfının bu kavramlarla uzaktan yakından bağlantısı yok. Türkiye bu sınıfın hedefleri doğrultusunda emperyalistleşme sancısı çeken bir ülkedir artık. Ekonomi politiği 24 Ocak kararlarında, siyasası 12 Eylül darbesindedir. Demirel, Özal, sonra tekrar Demirel ve Erdoğan. Erdoğan’la başlamadı, hedefi koyan sermaye sınıfından kurtulmadıkça onun gidişiyle de sonlanmayacak. 45 yıllık bir süreklilikten bahsediyoruz.

Bu süreklilik sömürünün sürekliliğidir, istikrarın değil. İstikrarı bir türlü yakalayamayan Türkiye kapitalizmi, şimdi girdiği uğursuz emperyalistleşme macerasını yeni bir aşamaya taşımaya çalışıyor. Üstelik yönetme becerisi aşınmış bir iktidar eşliğinde.

Türkiye sermaye sınıfı Türkiye’nin bir bölge gücü olmasını istiyor. Bölge gücü olmak, başka ülkelerin iç işlerine müdahale etme becerisi kazanmadır. Türkiye uzundur bu yeteneğe sahip. Fakat bu yetenek emperyalist dünyanın acımasız rekabetinde kendi içine müdahale edilme riskini de arttırıyor. Tepende başka ülkelerin SİHA’ları uçmaya, konuk ettiğin ülke yetkililerini taşıyan uçaklar başkentte düşmeye, güç olmaya çalışırken kullandığın cihatçı teröristler silahı sana doğrulmaya başlıyor. Türkiye bulunduğu bölgede bir güç haline gelirken daha fazla kırılganlaşıyor.

Türkiye’nin başına gelen iş değil, girilen yol yol değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği bölgede genişleyerek sağlanamaz. Kürtler herhangi bir İslamcı projenin parçası olarak özgürleşemez. Türk, Kürt ya da Arap, kimlikler üzerine kurulu hiçbir projeden birlik çıkmaz.

Birlikte yeni bir ülke kuracaksak, konumuz artık Kürtlerle Türklerin arasında barışın nasıl olacağı değil, yeni bir birlikte kuruluşun nasıl sağlanacağıdır. Üniter yapıyı hedefleyen, güçlü bir sınıfsal birliğe ihtiyacı var hem Kürtlerin hem Türklerin. Bunun birleştirici tek zemini ise sosyalizmdir. Yeni yılın ilk gününde 2026 için dileğimiz bu zeminin güçlenmesi olsun. Çabamız dileğimizin ötesine geçsin. Yeni yılınız kutlu olsun.

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-

Kapanan tekstil atölyeleri, büyüyen sokak çeteleri: 'İlk kez 17 yaşında birini öldürdüm, devlet desteği var tabii!'-Ali Ufuk Arıkan-...