Venezuela’da petrol için savaşın yolu nasıl döşendi?-Kavel Alpaslan-
Beklenilen oldu ve ABD, uzun süren tehditlerin ardından Venezuela’nın başkenti Caracas’ı havadan bombaladı. Petrol zengini Latin Amerika ülkesi Venezuela, Ağustos ayından bu yana ABD’nin kuşatması altındaydı. 3 Ocak sabahı bu kuşatma gerçek bir bombardımana dönüştü. Venezuela hükümetinden yapılan açıklamalara göre petrol tesisleri ve stratejik noktalar hedef alındı. Dahası ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Maduro'nun evinden alınarak ülke dışına çıkarıldığını açıkladı.
Peki ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin göz göre göre açtığı bu savaşın ardından gelecek süreç nasıl işleyecek? Bu soruyu düşünmeden önce 3 Ocak saldırılarına nasıl gelindiğini hatırlamak gerekiyor.
Uzun soluklu kuşatma
ABD, uzun yıllardır Venezuela’ya yönelik ağır ekonomik yaptırımlar uyguluyordu. Ağustos ayında Beyaz Saray, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu cılız gerekçelerle kurulmuş bir uyuşturucu karteli lideri olarak nitelendirdi. Bu kararın ardından destroyerler, nükleer denizaltılar ve uçak gemilerinden oluşan dev bir ABD filosu Venezuela karasularının hemen yanı başına demirledi.
Altı ay içerisinde Bölgeye 15 bin ABD askeri sevkedildi, bombardıman uçakları Venezuela sınırında devriyeye başladı, Karayipler’deki ABD üsleri bakıma alındı, Venezuela’nın yanı başındaki Trinidad ve Tobago’ya radar üsleri inşa edilmeye başlandı. Trump ise Venezuela’ya yönelik saldırı tehditlerini geri adım atmadan sürdürdü.
ABD yığınağı sadece bir gövde gösterisinden ibaret değildi. ABD ordusu, Pasifik ve Karayip Denizinde onlarca tekneye ‘uyuşturucu kaçakçısı’ olduğu iddiasıyla bombalı saldırı düzenledi. Venezuela’nın yanı sıra Meksika ve Kolombiya gibi bölge ülkeleri uluslararası sularda gerçekleşen ve ölümlerle sonuçlanan bu saldırıları ‘suçluluğu kesinleşmemiş kimselere yönelik yargısız infaz’ şeklinde tanımladı ve ‘hukuksuz’ olduğunu dile getirdi.
Venezuela petrolünde hak iddiası
Beyaz Saray bu süreçte casus belli olarak görünürde ‘uyuşturucu kaçakçılığını’ seçse de Venezuela Hükümeti, ülkenin petrol kaynaklarının hedeflendiğini savundu. Nitekim geçtiğimiz ay Trump da ağzındaki baklayı çıkartarak Venezuela petrolleri üzerinde açıkça hak iddia etti. Venezuela’nın petrol rezervlerinden bahsederken ‘kendilerine ait olanı geri istediklerini’ söyledi.
Aralık ayında Karayip Denizinde Venezuela petrolü taşıyan iki gemiyi ABD’nin askeri bir operasyonla ele geçirmesi, ablukanın asıl nedenini net bir şekilde gösterdi. Üstelik Trump, el koydukları petrolü ‘belki satacaklarını, belki kendilerine saklayacaklarını, kısacası diledikleri gibi kullanacaklarını’ ifade etti.
Kas gücünün dokunulmazlığı
Korsanlıktan uluslararası sularda yargısız infazlara, tehditten hava saldırılarına... ABD’nin uluslararası deniz hukukundan Birleşmiş Milletler (BM) Tüzüğüne pek çok açıdan hukuksuz sayılabilecek işlediği tüm suçlar büyük bir sessizlik içerisinde gerçekleşti. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro BM kürsüsünden Trump’ın Latin Amerika işlediği suçlardan dolayı cezalandırılması gerektiğini söylemiş, ardından bir dizi tehditle de kendisi karşılaşmıştı.
Hatta adına ‘uluslararası kamuoyu’ denilen fakat fiilen ‘emperyalist uydular ekseni’ olarak görülebilecek alanda işgale alkış tutan çarpıcı gelişmeler yaşandı. Örneğin prestijini çoktan kaybetmiş Nobel Barış Ödülü bu sene Venezuela burjuvazisinin en vahşi figürlerinden birine, aşırı-sağcı Trump müttefiki Corina Machado’ya verildi. Kendi ülkesine yönelik ABD’nin askeri saldırılarını canı gönülden ve açıkça savunan Machado’nun işbirlikçiliği işgale yol yapmakla da sınırlı kalmadı; kendi iktidarlarında Venezuela petrollerini özelleştirerek başta ABD olmak üzere dünya pazarına açacaklarını ‘müjdeledi’.
Hatta 3 Ocak saldırılarından sonra Gazze’deki soykırımı ele alış şeklini çok iyi bildiğimiz Batı merkezli burjuva medyanın haberlerinde özne silinerek “ABD hava saldırıları” yerine “Caracas’ta patlamalar” ifadeleri manşetlere çekildi. Sanki nedeni, faili bilinmeyen bir dizi olay yaşanmış gibi!
ABD petrolü yok pahasına ele geçirmek istiyor
Evrensel Gazetesi’nde Cuma günü, yani saldırıların başlamasından hemen önce York Üniversitesinde uluslararası siyasi ekonomi alanında çalışan Guyanalı Öğretim Üyesi Dr. Tamanisha John ile yaptığımız bir söyleşi bize ABD’nin Venezuela’dan beklentisine “Rejim değişikliği baskılarının bir parçası da Venezuela’dan neredeyse bedavaya veya doğrudan bedavaya ağır ham petrol elde etmektir” sözleriyle dikkat çekiyordu.
John, ABD’nin ürettiği petrolle Venezuela’nın petrolü arasında farka dikkat çekerek Washington’un ağzını sulandıranın ‘ağır ham petrol’ olduğunu dile getiriyor: “Kısa süre önce öğrendim ki ABD, her ne kadar petrole sahip olsa da’ aslında petrollü şeyl üretiyor. Bu da hem daha hafif hem de ABD’li tüketicilerin ödemek istediğinden daha maliyetli. ABD’nin sahip olduğu işleme tesislerinin çoğu ise aslında Venezuela’nın ürettiği gibi ağır ham petrolü işliyor ve bu da tüketicilerin cüzdanına çok daha uygun.”
Şimdi ne olacak?
Saldırıların en sıcak anlarında geleceğe dair büyük ve iddialı öngörüler son derece tehlikelidir. Biz de bu hataya düşmemeye çalışarak yaşanan ABD bombardımanını ele almaya çalışalım.
Uzmanlar ABD’nin Venezuela topraklarında askeri bir saldırıya girişmesini Ağustos ayından bu yana tartışıyordu. Giderek daha ciddi bir ihtimale dönüşen savaş ihtimali konusunda herkes hem fikir olsa da bu savaşın nasıl bir savaş olacağı ya da emperyalist saldırganlık karşısında Maduro hükümetinin teslim olup olmayacağı tartışma konusuydu.
En sık şekilde dile getirilen ihtimal, ABD’nin Haziran ayındaki İran-İsrail Savaşı’na bizzat dahil olup İran’da yaptığı saldırılara benzer şekilde uzaktan müdahalede bulunabileceğiydi. Zira bölgedeki 15 bin civarı ABD askeri personeli her ne kadar çok olsa da Venezuela gibi büyük bir ülkede düzenlenecek geniş çaplı bir kara harekatı için yüz binlerin gerektiği vurgulandı.
ABD son bir yıl içerisinde Yemen, Nijerya, İran, Suriye gibi pek çok noktada saldırılar düzenledi. Bu yıl emperyalist savaş gündeminin tüm dünyada sıcaklığını arttıracağı da tahminler arasındaydı. Şimdilik Venezuela özelinde nereye varacağını kestirmek güç ancak uzun bir süre gözümüz kulağımız ABD’nin kendi ‘arka bahçesi’ olarak gördüğü Latin Amerika’da olacak.
/././
ABD’den Venezuela'ya emperyalist darbe -Ela Ava-
ABD’nin Venezuela’ya saldırılarında Karakas’ta kritik noktalar vurulurken OHAL ilan edildi. Doç. Dr. Ertan Erol, operasyonun içeriden destekle ve nokta atışı biçimde yürütüldüğünü söyledi.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri tehditleri sürerken, süreç bu sabah başkent Karakas’a düzenlenen saldırılarla sonuçlandı. Dün devlet televizyonuna açıklamalarda bulunan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD’nin uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele konusunda bir anlaşma müzakere etmek istemesi halinde ülkesinin buna hazır olduğunu belirtmişti. Ancak saldırıların ardından açıklama yapan ABD Başkanı Trump, Devlet Başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’in evlerinden alınarak ülke dışına çıkarıldığını duyurdu. Venezuela hükümeti ise saldırıların petrol tesislerini ve stratejik kaynakları hedef aldığını belirterek ülke genelinde olağanüstü hal (OHAL) ilan etti.
“Maduro içeriden teslim edildi”
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro; Catia La Mar’daki dağ kışlası, ana limanlar ve uluslararası havalimanlarını korumakla görevli olan en az yedi stratejik noktanın vurulduğunu bildirdi. Venezuela’daki son durumu değerlendiren Doç. Dr. Ertan Erol, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Büyük ihtimalle rejimin içerisinden bir grup, mevcut sürecin sürdürülebilir olmadığını düşünerek; belirli tavizler ve güvenceler karşılığında Maduro’yu ABD’ye teslim etmiş gibi görünüyor.”
Maduro ve eşinin alıkonulmasına dair ise Erol, “ABD’nin bu kadar nokta atışı bir operasyonu, hiç asker kaybetmeden ve Kongre’den izin almadan gerçekleştirebilmesi; sürecin içeriden, oldukça garantici bir biçimde örüldüğünü gösteriyor” dedi.
“Beklenenden daha kapsamlı bir saldırıydı”
Doç. Dr. Erol, Maduro’nun cuma günü yaptığı “Anlaşmaya hazırız” çağrısının hemen ardından gelen saldırıyı şöyle yorumladı: “Aslında Maduro diyalog meselesini uzun zamandır gündeme getiriyordu; yani diyalog talebi yeni bir durum değil. Diğer yandan, böyle bir hava harekatı ihtimali de Venezuela muhalefeti tarafından aylardır beklenen bir gelişmeydi. Ancak saldırılar, beklenenden çok daha kapsamlı bir biçimde gerçekleşti.”
Pasifik ve Atlantik’te Çin tasfiyesi
Erol, ABD’nin yeni stratejisi açısından Venezuela’daki gelişmelerin kritik bir öneme sahip olduğunu şu sözlerle vurguladı: “ABD, bu süreçte Pasifik ve Atlantik’teki askeri gücünü tahkim ederek ciddi bir yatırım yaptı. Buradaki temel hedef, Çin’in bölgedeki ticaret yollarındaki varlığını ortadan kaldırmaktır. ABD’nin bu askeri varlığıyla Çin’in bölgede dengelendiğini, hatta tasfiye edildiğini söyleyebiliriz.”
Latin Amerika’da sağcılar memnun
Erol, bu durumun kıta genelinde önemli bir siyasi süreci tetikleyeceğini belirtti: “Latin Amerika’da yükselen sağ ve aşırı sağ iktidarlar, ABD’nin bölgeye daha fazla müdahil olmasını olumlu karşılayacaktır. Ancak merkez partiler, sol ve sosyal demokrat hükümetler için bu durum büyük bir problem teşkil ediyor. Çünkü bu müdahale, kamuoyuna sanki sadece ‘narkotrafik’ (uyuşturucu kaçakçılığı) ile mücadele amacıyla yapılıyormuş gibi servis ediliyor.”
/././
2025 savaşla bitti, 2026 savaşla başladı; 2028’de genel grev olur mu?-Aras Coşkun Tuncel-
ABD Noel arifesinde Venezuela topraklarını insansız hava araçlarıyla bombaladıktan iki hafta, Venezuela açıklarına askeri yığınak yapmaya başladıktan ise sadece birkaç ay sonra başkent ve çevresindeki eyaletlerde askeri ve sivil birçok hedefi bombalayıp, ülkenin seçilmiş meşru Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini kaçırdı. ABD ağustos ayından beri Venezuela açıklarında 30’u aşkın saldırıda 100’ün üzerinde sivili öldürüp iki petrol tankerini kaçırmıştı. Ekim ayı başında ABD’nin askeri yığınağı sürerken Washington’un kukla darbecilerinden Maria Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilince, “ABD Venezuela’yı bombalamaya hazırlanıyor” diye yazmıştım. O günden bugüne ABD Venezuela’da kukla bir yönetimi başa getirmek ve ülkenin yer altı kaynaklarını yağmalamak amacıyla başlattığı saldırılarını Maduro ve eşini bombalar eşliğinde kaçırmaya vardırdı. İlk haberlere göre, başkan yardımcısı ve bakanlar ülkede aktif olarak görevlerine devam ediyor ve ülkede acil durum ve seferberlik ilan edildi. Görünen o ki ABD, saldırılarına ve askeri-ekonomik ablukaya, istediğini alana kadar devam edecek. Geçtiğimiz ay yayımlanan ulusal güvenlik belgesi ABD’nin Güney Amerika’da askeri varlığını tekrar arttıracağının; Çin’in bölgede artan nüfuzuna karşı koyacağının; başta Venezuela ve Küba olmak üzere bölgede bağımsız politika izlemeye çalışan tüm ülkelerin payına şiddet ve şantaj düşeceğinin sinyallerini veriyordu. Venezuela’ya karşı girişilen bu son savaş tıpkı bu belgenin öngördüğü gibi ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler’de savaş, yıkım ve hilelerle dolu müdahale tarihinin son örneği. Bu saldırı başta Küba ve Kolombiya’yı ardından da İran’ı ve Afrika’da Sahel Devletleri İttifakını direkt hedefe koyuyor.
CBS’nin Trump yönetimine dayandırdığı habere göre ABD aslında Venezuela’yı Noel günü bombalamayı planlamış, ancak hava şartları elvermeyince o gün Nijerya’yı bombalamakta karar kılmışlar, üstelik artık çok tanıdık IŞİD bahanesi ile ve yine çok tanıdık Tomahawk füzeleriyle. Bu saldırı Trump’ın kasım ayında geniş ham petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip Nijerya’yı “Hristiyan soykırımı oluyor” gibi uyduruk bir gerekçeyle işgal etme tehdidinden sonra ve iş birlikçi Nijerya yönetiminin yardımıyla gerçekleşti. Nijerya Afrika’nın en büyük petrol üreticisi ve sadece bu ülke üzerindeki ABD-Çin nüfuz mücadelesinin değil, yer altı kaynakları açısından bu en zengin kıta üzerindeki emperyalist çekişmenin de merkezlerinden biri. Burkina Faso, Mali ve Nijer, Sahel Devletleri İttifakını kurup ABD ve Fransa egemenliğinden çıkmak için adımlar attıkça Nijerya ABD emperyalizminin doğal kaynak zengini ve stratejik Sahel bölgesindeki çıkarları için çok kritik bir noktaya geldi. ABD Burkina Faso, Mali ve Nijer’de de tıpkı Nijerya’daki gibi iş birlikçi bir yönetim için çabalayacaktır ve Venezuela’da giriştiği son saldırının sonuçlarına göre buralarda da benzer operasyonlara girişebilir.
* * *
29 Aralık’ta Netanyahu yine ABD’yi ziyaret etti ve Trump’la Florida’da Trump’ın özel malikanesinde görüştü. Filistin’de süregiden soykırım, etnik temizlik, işgal ve apartheid rejiminin bugünkü bu iki lideri, haberlere göre “Birlikte oldukları zamanın büyük bir bölümünü birbirlerine iltifat ederek geçirdiler ve ilişkilerinin her zamankinden daha iyi olduğunu göstermeye çalıştılar.” Netanyahu FIFA’nın Trump’a özel uydurduğu “barış ödülü”nü kıskanmış olacak ki İsrail’in de artık “barış ödülü” vereceğini ve ilk sahibinin de Trump olacağını duyurdu. Ödül için “Gerçekten şaşırtıcı ve çok takdire şayan” diye konuşan Trump, Netanyahu’yu “savaş zamanı lideri” diye övdü. İkili Filistin direnişini ve İran’ı tehdit edip durdu ve Gazze’de etnik temizliği savundu. Bu arada İsrail ateşkes örtüsü altında saldırılarına devam ediyor; imzalandığı günden beri ateşkesi 969 kez ihlal edip 400’ün üzerinde sivil öldürdü, binin üzerinde sivili de yaraladı. Netanyahu’nun ziyaretinden hemen sonra, yılın son günü ise İsrail medyası merkez komutanlığının açıklamalarına dayanarak ordunun İran, Lübnan ve Batı Şeria’ya karşı savaş hazırlıklarında olduğunu yazdı. ABD Venezuela’da yaptığı saldırının bir benzerini İran’da deneyecekse İsrail aracılığı ile deneyecek.
***
Savaş gündemi dışında ABD’nin hakim sınıfları içerisindeki çürümüşlük de içerideki gündemlerden biri. Kongreden geçen ilgili yasa gereği Adalet Bakanlığı, Noel’den bir gün önce, 23 Aralık’ta, pedofili ağı sahibi Jeffrey Epstein ile ilgili 11 bin belge daha yayımladı. Karman çorman ve sansürlü şekilde yayımlanan belgelerin gösterdiği, bu pedofili ağının parçası olan kapitalist seçkinlerin ve yardakçılarının hâlâ korunuyor olduğu. Örneğin tutarsızlıklarla ve sansürle dolu ve yığın halinde yayımlanan belgelere bakanlık “Bu belgelerin bazıları Başkan Trump’a karşı yapılan gerçek dışı ve sansasyonel iddiaları içermektedir. Açıkça belirtmek gerekirse, bu iddialar temelsiz ve yanlıştır…” diye siyasi bir beyan bile düşmüş
Bir yandan da ABD medyasında tekelleşme ve açık sansür örnekleri devam ediyor. Örneğin Medya devi Paramount Siyonist David Ellison’un Skydance Media şirketi tarafından satın alındıktan sonra Paramount’a bağlı ülkenin önemli televizyon ve radyo ağı CBS’te Trump yönetimini eleştiren bir belgesel yayından kaldırılırken İsrail ve Trump iktidarı yanlısı yayınlar her gün artıyor.
Genel grev çağrısı
Soykırım, savaş ve emperyalist müdahaleler gündemi ortasında işçi sınıfına saldırılar da devam ediyor. Birçok sektörde yılın son günlerinde binlerce kişi işten çıkarıldı. General Motors’un Detroit’teki fabrikası 5 Ocak’ta tek vardiya olarak işbaşı yapacak; 1100 işçi isten çıkarıldı. Bir elektrikli araç ve batarya modelini komple üretimden kaldıran Ford’da da toplam 1500’den fazla işçi yeni yılda işbaşı yapamayacak. Kârına kâr katan UPS geçtiğimiz yıl 48 bin işçiyi çıkarırken 2026 yılının ilk günlerinde isten çıkarmalar hâlâ devam ediyor. Amazon, Verizon, Intel, HP gibi birçok şirket de yıl boyu benzer şekilde binlerce işçiyi isten çıkardı.
Bütün bu pisliği ancak genel grev ve direnişler durdurur. Ve 2026 savaş karşıtı hareketin yanında büyük işçi eylem ve mücadelelerine sahne olabilir. Bu yıl imalattan kamuya eğitimden eğlence sektörüne kadar hemen her sektörde çok önemli toplu sözleşmelerin bitiş yılı, ve sözleşme yenilenme görüşmelerinin grevler üreteceği kuvvetle muhtemel. Yaklaşık 30 bin çelik işçisini kapsayan ulusal petrol rafinerisi toplu iş sözleşmesi ocak ayı sonunda; Orta Batı diye adlandırılan bölgedeki çelik fabrikalarında çalışan yaklaşık 25 bin çelik işçinin sözleşmeleri eylülde; Kuzeydoğuda 20 bin Verizon çalışanını kapsayan sözleşme ağustosta; New York Belediyesine bagli yaklaşık 300 bin çalışanın sozlesmesi yıl sonunda; New York eyaletine bağlı yaklaşık 50 bin çalışanın sözleşmeleri nisan ayında; Yine New York eyaletinde yaklaşık 80 bin sağlık çalışanının sözleşmesi eylülde; Kaliforniya eyaletinde çalışan 96 bin Hizmet Çalışanları Sendikası üyesinin sözleşmesi 30 Haziran’da; 200 bin posta çalışanının sözleşmesi mayıs ayında bitiyor ve liste daha uzun.
2023 yılında otomotiv sektöründeki büyük grevlerden sonra Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası Başkanı Shawn Fain, işçileri ve tüm sendikaları 1 Mayıs 2028’de genel grev örgütlemeye çağırmıştı ve bu çağrı hâlâ gündemde; ABD’de bir genel grev örgütleme fikri birçoğuna imkansız gelse de ABD işçi hareketinin bu amaçla çalışmaktan ve örgütlenmekten başka şansı görünmüyor.
/././
Cizre, Gazze, Basra veya Venezuela -Serdar M. Değirmencioğlu
11 Ocak yaklaşıyor. Barış isteyen ve gördüklerine duyduklarına katlanamayan akademisyenlerin bir ağızdan, “Bu suça ortak olmayacağız!” demelerinin 10. yıl dönümü yaklaşırken, o günleri düşünmek ve konuşmak büyük önem taşıyor. Taşıyor çünkü barış çok önemli.
Barış isteyen akademisyenlerin imzaladıkları metin bir barış çağrısıydı. Barış çağrısının bir öbek insanın, oldukça cılız bir talebi olduğu söylendi. Barışı yüksek sesle dile getirenler, sanki bir suç işlemiş gibi soruşturmalara uğratılarak topluma korku dayatıldı. Barışı isteyenlerin susturulması gerektiğini söyleyenler, barışın kitlelerin talebi olduğunu yadsıyanlar, tepeden barışma sözleri edilmeye başlayınca hemen tutum değiştirdiler. Orkestra şefini çok iyi tanıdıkları için artık barış ister oldular.
7 Haziran 2015 seçimleri ardından barış isteyen kitlelerin sesinin duyulmadığı, yani duyurulmadığı ortadaydı. Tam da bu nedenle, Barış Akademisyenlerinin bildirisi hem çok ses getirdi, hem de en tepeden yönetilen bir linç girişimiyle karşı karşıya kaldı. Bu linç sürecini aktarmak, Barış Akademisyenleri sayıca çok olduğu ve giderek farklılaştırılan yöntemlerle eziyete uğratıldıkları için kolay değil. Bu nedenle benzer bir linç sürecini, Öğretmen Ayşe Çelik’e yönelik saldırıları anımsamakta yarar var.
“Bu suça ortak olmayacağız!” bildirisinden hemen önce, 8 Ocak 2016’da Beyaz Show’a Diyarbakır’dan telefonla canlı olarak katılan Ayşe Çelik, “Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız? Burada yaşananlar medyada çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Yazık! İnsanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın,” demişti.
Ayşe Çelik, tıpkı Barış Akademisyenleri gibi, gerçekleri gayet açık ve göze batacak bir şekilde dile getirmişti. İnsanların öldürülmesini istememek, ocak 2016’da bir suça dönüştürülmüştü. Barışa ilişkin güçlü iki laf edenler, “terör örgütü propagandası” yapmış sayılıyordu. Ayşe Öğretmen hızla bir hedefe dönüştürüldü. Ona önce Beyaz sırtını döndü. Canlı yayında, “Elimizden geldiğince biz de duyurmaya gayret ediyoruz. Söyledikleriniz bize ders oldu. Daha fazlasını yapmaya çalışacağız,” diyen Beyaz, hızla “Beni kimse politikaya malzeme etmesin!” söylemine geçti. Bu söylem, soruşturma açılması ardından hızla “vatan-millet” söylemine evrildi. Beyaz savcılıkta verdiği ifadede “Söylediklerini tam olarak duymadım, aklımdan şehitler geçti,” demekten kaçınmadı.
Ocak 2016’da yaratılmak istenen korku iklimiydi. Barış çağrısının duyulmasına istemeden araç olanlar bile cezalandırılmalıydı. Beyaz’ın “vatan-millet” söylemi, Beyaz Show’u kurtaramadı. 16 Ocak akşamı, yine canlı yayın sırasında, bu kez bir grup izleyici pankart açtı; kitlelerin içlerinden geçirdiğini, “Ayşe Öğretmen yalnız değildir!” sloganları atarak dile getirdi. Program yarıda kesildi ve kısa süre sonra yayından kaldırıldı.
Ayşe Öğretmen’in suçu barıştı ve yargılandı. İlk duruşması 23 Eylül 2016’da yapılan davanın sonucu baştan belliydi. Ayşe Öğretmen “terör propagandası” suçunu işlemişti. Ona 15 ay hapis cezası verildi. Türkiye’de artık OHAL, yani tanımlanamaz hukuksuzluk dönemi başlamıştı. Korku iklimi acımasızlığı, Ayşe Öğretmen’i 20 Nisan 2018’de, altı aylık bebeğiyle birlikte cezaevine koymayı gerektiriyordu. Ayşe Öğretmen’in suçsuz olduğu ortadaydı. Tıpkı Barış Akademisyenleri için olduğu gibi, ortada suç olmadığını karara bağlamak Anayasa Mahkemesine düştü. Mahkeme, Ayşe Çelik’in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini 9 Mayıs 2019 tarihinde saptadı ve kendisine tazminat ödenmesine karar verdi.
Ayşe Öğretmen’e, Barış Akademisyenlerine ve diğer barış suçunu işleyenlere yapılanların yanlış olduğu, Anayasa Mahkemesinin kararında belirtildiği üzere “İfade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı” apaçık ortada.
Barış çağrılarından “suç” üretenler, bugün barıştan söz ediyorlar. Yandaş medyada da artık barıştan söz ediliyor. Ayşe Öğretmen mesleğini yapabiliyor mu, ona değinilmiyor. Barış Akademisyenlerinin idare mahkemelerinde, istinaf ve Danıştay sürecinde karşılaştıkları özel muameleden, yani hukuk dışı uygulamalardan hiç söz edilmiyor.
Türkiye tarihi özel görevli mahkemelerle dolu. Bu mahkemeler ne derse desinler, dünyanın her yerinde çocuklar için, tüm toplum için barış gerekiyor. Kendilerini çocuklara adamış öğretmenler, kendilerini bilime ve insanlığa adamış akademisyenler barış istiyorlar. Bu cılız değil, güçlü ve kitlesel bir talep. Cizre’de veya Gazze’de, Basra’da veya Hiroşima’da, Suriye’de saldırı altındaki Alevi mahallelerinde, bugün saldırı altındaki Venezuela’da ısrarla barış istiyoruz.
/././
Yılbaşı miskinliğinden Galata Köprüsü’ndeki duaya: Sınırlar, çitlemeler ve sınıflandırmalar -Nuray Sancar-
Yeni yıla Türkiye bir kar örtüsüyle uyandı. Yolları açan kar makinelerinin, küreyicilerin, tuzlama araçlarının gürültüsüne karın keyfini çıkaran çocukların ve büyüklerin şen sesleri karıştı. Kar neşesiyle insan ve araç trafiğinin düzeni için dakika başı yapılan uyarılar, evden çıkmama telkinleri iç içe geçti. Mevcut önlemlerle okulların ve bazı iş yerlerinin hafta başına kadar kapatılıp kapatılmayacağı ile ilgili olası önlemler konuşulurken siyasi hava durumunun da bu tablodan farklı olduğu söylenemez.
Yeni yıla üç gün kala IŞİD’e yönelik 21 ilde yapılan operasyonda 357 kişi yakalanmıştı, Yalova’da operasyonda üç polis ve 6 IŞİD militanı öldü. Kapı kıran koç başlarının, silahlı çatışmanın gürültüsü ‘Yılbaşında eylem yapacaklardı’ dehşetine eşlik etti. Resmi kaynaklar IŞİD operasyonlarını geçmiş canlı bomba olaylarını saklayan hafızanın kapısını açarak yeni bir yıla ne kadar umutla girilebileceğinin ölçüsünü belirlemek üzere de kullandılar.
Yılbaşından bir gün önce kent meydanlarına çıkan yolların araç trafiğine kapatılması yeni yılı sokakta kutlamak isteyen insan sayısına da ister istemez sınır koydu. Böylece zorlu hava koşulları, siyasi iklim, devletin kente verdiği stratejik düzen hepsi birden yeni yıla özel veya denk getirilmiş biyopolitik nizamın unsurlarını oluşturdular. 1 Ocak günü, üç yıldır neredeyse bir gelenek haline gelen Gazze mitingi için Galata Köprüsü’ne yapılan çağrı ile bir araya gelen devlet-millet ve güdümlü STK’ler birliği de bu nizamın taçlandırılması anlamına geliyordu.
500 bin kişinin katıldığı mitingin katılımcılarının da yer yer dile getirdiği, pek de gizli olmayan söylemi ‘Yılbaşı için sabahlara kadar eğlenerek sefahat aleminde kendi bencil heveslerini tatmin eden sonra da ertesi günü miskinlikle geçiren’ nüfusla Galata’daki kitle arasında sınır çizmekti. Sabahın köründe alanda toplanarak bir insanlık ve İslam davası olarak algılanan Gazze Katliamı’nı daha doğrusu İsrail’i telin eden mitingin muteber kitlesi resmi zevat tarafından da topluca takdis edilmiş oluyordu. Resmi STK’lerin mütevelli heyetlerinden çok ünvanlı oğulun babanın halefi olup olmayacağı tartışmasını da köpürten bir ortamdı bu. Mitingde birçok bakan vardı ama Bilal Erdoğan ile makam yarışı yapanlar bu toplu törene katılmamışlardı; dualar, sloganlar ve senaların oluşturduğu ruhani ortamda oğul bir kez daha kutsanmaktaydı.
Kendine göre bir İsrail nefreti
İsrail zulmü zirvedeyken bu ülkeye Türkiye limanlarından kalkan gemilerin taşıdığı lojistik, gıda, ham ve mamul savaş malzemeleri açlıktan kırılan Gazzeli çocukların kaderini fena halde belirleyici bir rol oynadı. Kamuoyundan gizli kalamayan bu ticareti AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi ‘Eyvallah İsrail’in yaptığı bebek katliamını nefretle kınıyoruz. Ama İsrail serbest ticaret anlaşmamızın olduğu bir ülke. 6 satıp 1 aldığımız bir ülke” diye savunmuştu.
Gazze’de iki yıldır soykırım yapan faşist Netanyahu’nun ülkesine karşı öfkesinin bilendiği topluluğun duygusuyla milli birliğin Galata Köprüsü’nde boy veren veya vermeyen resmi temsilcilerinin İsrail nefreti arasında aslında büyük bir fark var. İsrail ile serbest ticaret anlaşmasının gereğinden uzun süre vazgeçmeyen ve ancak kamuoyu baskısıyla geri adım atan iktidar mensupları için Gazzeli çocuklar için gözyaşı döküp ticaretten alınan parayı saymak birbiriyle çelişmiyordu. Dünün ticaret ortağı İsrail bugün Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilişkin bütün ticari ve siyasi girişimlerine takoz koyan ülke durumunda.
İsrail çıpası Doğu Akdeniz’den Afrika’ya Arap ülkelerinden İran’a kadar etrafından yeni dünya düzeninin kurulduğu bir eksen oluşturuyor. Deniz ticaret yolları, Doğu Akdeniz’de-Kıbrıs çevresindeki doğal gaz, ABD’nin lojistik güvenliği nihayet Somali’nin bir parçasının bir sayfiye adı verilerek (Somaliland) ikiye bölünmesinden sonra Yemen’e sıçrama noktası yapılan bölge de İsrail’den soruluyor. Suriye’nin içişlerinin düzenlenirken Kürtlerin hamiliğine soyunarak özerk bölgenin elini yükselttiği gerekçesiyle de Türk nefretinin objesi haline geldi. Bu duygu Netanyahu tarafında da karşılıksız değil.
Galata Köprüsü’nde ‘denizden nehire özgür Filistin’ sloganı attıran kürsü organizatörleri, Mescidi Aksa’nın kurtuluşu vaadiyle yoksul ve yoksun kitlelerin kurtuluş beklentisini özdeşleştirirken aslında kitlenin birikmiş öfkesini jeopolitik hırsın önündeki en önemli ve tehditkar hedefe yönlendirmekteydiler. Gazzeli ölü çocukların imgesi nüfuz, hegemonya ve ticaret gemisinde bir armaydı adeta.
Öfkenin nedenindeki farklılaşmaya rağmen devletin, kendisini zaten tehdit altında hisseden milletin yerine koyduğu Galata Köprüsü’nde yılbaşı miskinleri ile hazırdaki kitle arasına çizilen sınır mitingin bilinen çıktısı oldu. Ama bir sınır daha vardı: İsrail’e malzeme taşıyan ZIM şirketi ve petrol ulaştıran SOCAR’ı protesto eden dövizlerle gelen gençler mitinge alınmadı. Önceki gün Evrensel’e miting izlenimi yazan Nisa Sude Demirel’in görüştüğü miting katılımcılarından biri ‘Ortadoğu’da oynanan büyük oyunlar’ sözünü etmekteydi. Sıradan faninin aklının büyük oyunlar alanında hangi firmanın boykot edilip hangisinin neden edilmeyeceğine ermesi zor. Onu devletin jeostratejik aklı bilir. Etkili ve yetkili şahısların tek olduklarında yüzüne bile bakmadığı emekçilerden oluşan topluluğun ‘onurlu’, duası bu büyük oyunları bozmaya yarayacak ‘mazlum’ ve tarihe vicdan kaydı düşen’ insan topluluğu olarak kutsanması ve bu kitleye resmi güvenlik konforu sağlayarak araçsal bir rol yüklemesi yeter de artar bile!
Bir yıl sonu-yılbaşı aksiyonu böyle yaşandı. Nüfus ve nüfuz düzenlemesi, saflaştırma ve ayrıştırma, korku ve öfkenin yönetilmesi, biyopolitik sınırlamalar, siyasi çitlemeler ve aynılarla ayrıların belirlenmesiyle 2026 devlet tarafından karşılandı.
/././
Ukrayna savaşı: Değişen dengeler, yok olan kırmızı çizgiler -Yücel Özdemir-
Önümüzdeki 22 Şubat’ta dördüncü yılını doldurarak, beşinci yılına girecek Ukrayna savaşının ne zaman ve nasıl biteceği henüz net olarak görünmüyor. Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasından sonra, savaşın bitirilmesi adına pek çok adımın atıldığı söylenebilir. Rusya ile ABD arasında açık-gizli pazarlıkların ardından oluşturulan 28 maddelik barış planı, 14-15 Aralık’ta Berlin’de ABD, Ukrayna ve Avrupa arasında yapılan görüşmelerde 20 maddeye düşürüldü. “Barış” adına eldeki tek somut sonuç 20 maddelik plan, aynı zamanda bu yıl içinde Batı, Ukrayna ve Rusya arasında üzerinde pazarlıkların yapılacağı tek belge olma özelliğini taşıyor.
Savaşın askeri ve mali yükü Avrupa’ya
20 maddelik planı, Trump tarafından sürekli pazarlık masasının dışında tutulmaya çalışılan Avrupa için ABD’de karşısında mevzi elde etme bakımından bir başarısı olarak değerlendirmek mümkün. Ancak bu savaşın askeri ve ekonomik faturasının Avrupa’ya ihale edilmesi karşılığında başarıldı. Berlin toplantısında Avrupa çok uluslu bir askeri güçle Ukrayna’ya güvenlik garantisi verilirken, birkaç gün sonra Brüksel’de düzenlene AB zirvesinde iki yıl boyunca 90 milyar avroluk bir fon ayrılmasına karar verildi. Avrupa’da dondurulan Rus varlıklarından 90 milyar avronun Ukrayna’nın yeniden inşası adı altında verilmesine onay verilmedi. Böylece, ABD Ukrayna savaşının iki yıllık maliyetinin Avrupa’ya faturalandırılmasını başarmış oldu.
Bu arada, Fransa ve İngiltere öncülüğünde 15 bin kişilik birçok uluslu askeri güç oluşturma girişimleri de başladı. Alman Die Welt gazetesinde yer alan habere göre, Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantileri kapsamında İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinin askeri uzmanları tarafından ayrıntılı bir plan hazırlandı.
Ukrayna’nın nadir elementlerinin yarısına baskı ve şantajla el koyan ABD için bundan sonra en önemli sorun ya da beklenti, sorunsuz şekilde nadir elementlere ulaşma, enerji kaynaklarına el koymak. Ukrayna savaşıyla hedeflediklerinin önemli bir bölümüne ulaşmayı başaran ABD’nin, Trump’ın Putin ile kurduğu ilişki sayesinde, Ukrayna savaşını bitirmeye çok fazla acelesinin kalmadığı söylenebilir. En büyük sorun, el konulan nadir elementler ve enerji kaynaklarını kullanamaması.
Trump, savaşan taraflar üzerinde kurduğu baskı ve yarattığı ilişkiler sayesinde savaşın bundan sonra kontrollü şekilde devam etmesinin koşullarını da yaratmış görünüyor. Bu aynı zamanda savaştan beslenen tekellerin de işine yarıyor. Artık çok fazla ilerleyemeyen ancak tehdit oluşturmaya devam eden düşman Rusya algısı, uzun bir süre daha Avrupalıların ABD’nin peşinde hizalanmasının koşullarını da içinde barındırıyor.
Bu şartlarda belki de ateşkesin ilan edildiği, ki o da emperyalistler açısından çok önemli değil, pazarlıkların sürdüğü düşük yoğunluklu bir savaş evresi de tercih edilebilir. En azından Avrupa ülkelerinin en büyük temennisi bu yönde. Ateşkesi de Ukrayna’yı yeniden eğitip donatmak için bir fırsat aralığı olarak görüyorlar. Bunun farkında olan Rusya, anlaşma olmadan ateşkese yanaşmayacak. Zira 20 maddelik planda da anlaşma durumunda ateşkesin olacağı belirtiliyor.
Ukrayna’ya toprak kaybı kabul ettirildi
Dört yıllık savaşta gelinen aşamanın en önemli sonuçlarından birisi önce Ukrayna sonra da onu bu savaşa iten Batılı müttefiklerinin toprak kaybını kabullenmesi. Savaşla Ukrayna’ya 2014’den bu yana Rusya’nın parçası olan Kırım’ı ve Rusya’nın desteğiyle bağımsızlıklarını ilan eden Donetsk ve Luhansk bölgelerini geri alma sözü veren Batılı emperyalist devletler, 20 maddelik planla, toprak kaybını da resmen kabul etmiş oldular. Böylece, toprak kaybı “kırmızı çizgi” olmaktan çıkarıldı. Savaşın belli bir aşamasından sonra gündeme getirilen “toprak kaybı karşılığına NATO üyeliği” de şimdilik gündemde değil. Geriye, bir tek içi henüz tam olarak doldurulamayan “AB, ABD ve NATO tarafından verilen güvenlik garantileri” kaldı. Ancak bunun ne kadarının Rusya tarafından kabul edileceği de belirsiz.
Yeni yıl dolayısıyla görüntülü bir mesaj yayımlayan Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodemir Zelenskiy, 20 madde üzerinde yapılan pazarlıkları kast ederek “Barış anlaşmasının yüzde 90’ı tamam, sadece yüzde 10’u kaldı” diyerek zaman istedi ve ekledi: “Bu yüzde 10 barışın, Ukrayna’nın ve Avrupa’nın kaderini belirleyecek.” (Spiegel Online, 01.01.2026)
Kastedilen elbette Batı’nın Ukrayna’ya vereceği “güvenlik garantileri.” ABD, verilecek güvenlik garantilerinin 15 yıl ile sınırlı olmasını gündeme getirdi. Öyle görünüyor ki; bu yıl uzun bir süre Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantilerinin içeriği ve biçimi pazarlıklardaki düğümü oluşturacak. Topraklarına yeni toprak katan Rusya ise savaştan zaferle çıktığını propaganda yapmaya başladı. Putin’in yeni yıl dolayısıyla zafere hazırlandıklarını ifade etmesi boşuna değil.
Bir ABD stratejisi olarak Avrupa-Rusya düşmanlığı
Ukrayna savaşının 2026’da bitip bitmeyeceğinden, liderlerin buluşup barış anlaşması imzalayıp imzalamayacağından bağımsız olarak, Ukrayna savaşı özellikle Avrupa ile Rusya arasında önemli kırılmalara yol açtı. Bu aslında ABD’nin uzun bir süre üzerinde çalıştığı bir stratejinin parçasıydı. Özellikle Almanya’nın Kuzey Akımı doğal gaz hatlarıyla Rusya ile kurduğu stratejik iş birliği, yönetimde kimin olduğundan bağımsız olarak ABD’yi hem rahatsız hem de tedirgin eden bir durumdu. Trump’ın Dönemin Şansölyesi Angela Merkel’e bu konuda yoğun bir baskı yaptığı arşivlerde duruyor. Siyasi baskı ve ekonomik tehditle başarılamayan Rusya ile iş birliğinin bitirilmesi hedefine Ukrayna savaşıyla ulaşıldı. Almanya’ya doğrudan doğal gaz ulaştıran Kuzey Akımı hatlarına düzenlenen sabotaj ise bunun zirvesi olmuştu. Son dört yıl içinde Alman-Rus ilişkilerinde kırılma yaşanırken, Trump ile birlikte ABD-Rusya ilişkilerinde kısmen yeni bir normalleşme dönemi başladı. Bu yakınlaşmanın asıl hedefi Rusya’nın ABD’nin küresel güç olarak kalmasına yardımcı olmasını sağlamak...
Avrupa, sessiz ve seyirci mi kalacak?
Ukrayna savaşının askeri ve mali yükünü üstlenen Almanya, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere Avrupalı emperyalist devletlerin, Trump’ın Rusya’ya dair planlarına karşı ne türden hamleler yapacağı bu yılın ve önümüzdeki yılların en önemli gündemi olacak. Emperyalist paylaşım planlarını, Rusya’yı her geçen gün daha fazla düşmanlaştırılarak, bölgeye askeri yığınak yapma üzerinde kuran Avrupa, Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelmek için adeta gün sayıyor. Stratejistler bunun için 2029’u işaret ediyor. Ancak, Ukrayna’da barış anlaşmasının imzalanması, Moskova-Washington hattında normalleşme ve yakınlaşmanın olması durumunda sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda yeni belirsizlikler oluşuyor. Zira, Trump’ın Rusya’yı düşmanlar listesinden çıkarması durumunda Avrupa’nın tek başına hareket edip etmeyeceği sorusunu da beraberinde getiriyor.
Bu nedenle, Avrupa’da, belirtilen koşullar oluşmadan, Rusya ile doğrudan bir AB ve NATO ülkesine saldırı üzerinde karşı karşıya gelme, dolayısıyla Moskova-Washington yakınlaşmasını engelleme senaryoları dolaşıyor. Yılın son gününde Süddeutsche Zeitung’da Hubert Wetzel imzasıyla yayınlanan “Rusya 2026’da NATO’ya saldırabilir mi?” başlıklı yazıda, “Askeri kapasite açısından, Rus ordusunun Ukrayna cephesine bağlı kalmaktan kurtulduktan ve birkaç yıl içinde yeniden güç topladıktan sonra NATO’ya saldırabileceğine neredeyse hiç şüphe yok” deniliyor. Buna dayanak olarak Putin’in Avrupa’yı zaman zaman nükleer silahla tehdit etmesi gösteriliyor.
Maddi koşullar açısından bakıldığında ise Rusya’nın NATO ve AB ile savaşma koşulları ve nedenleri bulunmuyor. Ama NATO ve AB’nin yıllardır izlemiş olduğu doğuya genişleme, Rusya sınırına dayanma stratejisinin, nihai olarak Rusya’nın enerji, ham madde ve pazarına sahip olmak istediği sır değil. Putin’in emperyalist hayalleri, Çarlık Rusya’sının topraklarına ulaşmak olabilir. Ancak, bunun kolay ve gerçekçi olmadığı da Ukrayna’da görüldü.
/././
Yalova'dan ülke geneline uzanan IŞİD tablosu -Dilan Temiz-
AKP’nin Suriye’de yıllardır izlediği mezhepçi, iş birlikçi ve gerici politikalar, bugün hem Suriye’deki yıkımın hem de Türkiye’de büyüyen IŞİD tehdidinin başlıca nedenlerinden biri.
IŞİD operasyonuyla başlayan haftayı, operasyonun yankıları ve sorularla kapatıyoruz. Irak ve Suriye dahil yıllardır Türkiye’de de faaliyet gösteren; geçmişte çok sayıda katliama imza atan IŞİD’e yönelik son haftalarda birçok ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. Operasyonlar 29 Aralık sabahı Yalova’nın Elmalık köyünde yaşanan çatışma nedeniyle ülke gündemine oturdu.
Yılbaşı öncesi saldırı hazırlığında olduğu belirtilen IŞİD’lilere yönelik Yalova’daki operasyonda çıkan çatışma yaklaşık 8 saat sürdü. 3 polis hayatını kaybetti, 8 polis ve 1 bekçi yaralandı. Çatışmada Türkiye vatandaşı 6 IŞİD’li öldürüldü.
Önceden bilinen bir tehdit
Ankara İl Jandarma Komutanlığının 19 Aralık tarihli iç yazışmasında IŞİD’in yılbaşı öncesi saldırılar düzenleyebileceğine dair uyarılar; tehdidin istihbarat birimleri tarafından bilindiğini bir kez daha ortaya koydu.
Peki operasyonla ilgili neler biliniyor, neler yaşandı? Gece 02.00’de başlayan ve sabah saatlerine kadar devam eden çatışmayla bölgeye Bursa’dan özel harekat polislerinin takviye edildiği aktarıldı. Yalova’daki evde son bir yıldır üç kişilik bir ailenin yaşadığı, ancak operasyon gecesi evin oldukça kalabalık olduğu öğrenildi. Aynı adrese dört ay önce de polis baskını yapıldığı, IŞİD şüphelisinin kırdığı cep telefonlarına el konulduğu bilgisi paylaşıldı. Buna rağmen yapı dağıtılmadı, faaliyetlerin sürdüğü görüldü.
Gazeteci İsmail Saymaz’a göre, çatışmada öldürülen ve kimlikleri açıklanmayan dört kişi Musa, Mehmet Cami ve Lütfi Sordabak kardeşler ile İbrahim Yaman’dı. Hücrenin merkezinde yer alan Sordabak ailesi, Bitlis Güroymak’tan Yalova’ya göç etmiş. Sordabak ailesinde Musa Sordabak’la başlayan selefi yönelim, “Ahlak ve Sünnet dergisi” çevresi ve “İstikamet Kitabevi” üzerinden derinleşti; aile bölündü, IŞİD’li olmayanlar “kafir” ilan edildi. Hücre 2024’te tespit edildi. Dinlemeler yapıldı, yurt dışı çıkış yasakları konuldu. 6 Şubat 2025’te iddianame düzenlendi ancak sanıklar 21 Ekim 2025’te “yasa dışı örgüt üyeliği” suçundan beraat etti ve süreç çatışmayla sonuçlandı.
‘Gitmeyen’ IŞİD
Yalova operasyonu, “Zafiyet mi var” ve “IŞİD geri mi döndü” sorularını gündeme getirdi. Ancak yaşananlar, asıl sorunun “IŞİD hiç gitti mi?” olduğunu gösteriyor. Üstelik yalnızca 2025 yılında değil, 2024 yılında da operasyonlar gerçekleştiriliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına göre 2024 yılında IŞİD’e yönelik 1399 operasyon yapıldı. Bu sayı, örgütün Türkiye’de yaygın ve canlı bir ağ yapısına sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye, IŞİD’in en kanlı saldırılarına sahne olmuş ülkelerden biri. Suruç, Ankara Gar, Diyarbakır HDP mitingi, Sultanahmet, Atatürk Havalimanı, Gaziantep düğün ve Reina Katliamları yüzlerce insanın hayatına mal oldu. Uzun bir aradan sonra örgütün üstlendiği son saldırı ise Ocak 2024’te İstanbul Sarıyer’deki Santa Maria Kilisesi’ne yönelik saldırı oldu.
482 gözaltı, Yalova’da 26 tutuklama
Yalova’daki çatışmanın ardından 30 Aralık’ta 21 ilde düzenlenen operasyonlarda 357, 31 Aralık’ta 25 ilde yapılan baskınlarda ise 125 IŞİD şüphelisi gözaltına alındı. Yalova merkezli soruşturma kapsamında gözaltına alınan 42 kişiden 26’sı tutuklanırken, 16’sı adli kontrolle serbest bırakıldı.
Bu veriler, IŞİD tehdidinin yalnızca Suriye’den “ithal” edilen bir sorun olmadığını; Türkiye içinde kök salmış, yıllardır bilinen ve takip edilen bir yapı olduğunu gösteriyor. Nitekim Yalova merkezli Ahlak ve Sünnet dergisi çevresinde örgütlenen yapının, iddianamelerde IŞİD’e silah ve eleman temin eden bir ağ olarak geçtiği biliniyor. Öyle ki, Yalova’daki yapıya dair iki yıl önce CHP’nin verdiği Meclis araştırması önergesi de işleme konulmamıştı. Bu yapı içerisinde yer alan ve “Mahmud el Kurdi” kod adıyla anılan IŞİD Yöneticisi Osman Akın’ın, 2023’te tutuklandıktan yaklaşık 350 gün sonra tahliye edilmesi de cezasızlık politikasının somut örneklerinden biri.
Siyasi tercihler ve cezasızlık
Ortaya çıkan tablo, iktidarın IŞİD tehdidini nasıl gördüğü ve yönettiği sorusunu gündeme getiriyor. Yıllar boyunca istihbarat raporlarına rağmen dosyaların rafa kaldırılması, örgüt üyelerinin “Eylem yok” gerekçesiyle serbest bırakılması ve yargı süreçlerinin etkin şekilde yürütülmemesi, IŞİD’in Türkiye’de varlığını sürdürmesini kolaylaştırdı. Finans, lojistik ve insan kaynağı ağlarına sistematik biçimde dokunulmadı. 10 Ekim Ankara Gar Katliamı başta olmak üzere birçok dosyadaki, MİT’e ve yargı süreçlerine ilişkin ciddi ihmaller ve örtbas iddiaları hâlâ aydınlatılmış değil. Bu siyasi tercihler, bugünkü operasyonların, yıllar sonra ve ancak can kayıpları yaşandıktan sonra gündeme gelmesinde de belirleyici.
Suriye hesaplarıyla paralel
Son dönemde IŞİD’e yönelik artan operasyonlar, Saray rejiminin yalnızca “terörle mücadele” başlığıyla açıklanamayacak bir siyasal bağlama sahip. Bu adımların, Suriye’deki dengelerle; özellikle HTŞ’nin Uluslararası IŞİD Karşıtı Koalisyona dahil edilmesi ve SDG’nin statü kazanmasının engellenmesi hedefiyle de ilişkili olduğu görülüyor. Erdoğan iktidarı, HTŞ’yi ABD ve İsrail’in beklentilerine uyumlu hale getirerek, SDG’ye duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmayı hesaplıyor.
Cumhur İttifakı ortağı Devlet Bahçeli’nin çatışma sonrası yaptığı açıklamalar da bunu doğruluyor. İlk açıklamasında IŞİD’in “Kiralık katil olarak sahaya sürüldüğünü” öne süren Bahçeli, ikinci açıklamasında ise SDG’yi hedef aldı. “Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin güvenlik damarını tarumar edecek her münafık mülahaza ve müzmin hazırlığın sonu fail ve figüranları için vahim olacaktır” dedi ve hemen ardından “IŞİD’in uyuyan hücrelerinin uyandırılmasının dikkatle takip edilmesini” istedi.
AKP’nin Suriye’de yıllardır izlediği mezhepçi, iş birlikçi ve gerici politikalar, bugün hem Suriye’deki yıkımın hem de Türkiye’de büyüyen IŞİD tehdidinin başlıca nedenlerinden biri. Bu yaklaşım, gerçek bir “güvenlik” sağlamadığı gibi, yeni riskler ve tehditler üretiyor.
Yalova’da yaşananlar istisna değil, yıllardır sürdürülen siyasi tercihler, cezasızlık ve görmezden gelme politikalarının bir sonucu. IŞİD’le gerçek mücadelenin, örgütün Türkiye’deki tüm bağlantılarını ve bu bağlantılara göz yuman siyasi sorumluluğu da kapsaması gerekiyor. Aksi halde benzer tabloların yeniden yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
/././
EVRENSEL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder