soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Ocak 2026-


Trump ikinci saldırıyla tehdit etti, ABD Venezuela’yı işgale hazırlanıyor 

Venezuela’yı ikinci saldırıyla tehdit eden Trump ABD haydutluğunda gelinen son noktayı ilan ederek “Ülkeyi biz yöneteceğiz” dedi. Venezuela’nın petrol altyapısının ABD şirketlerine devredileceğini savunan Trump ayrıca “ABD’nin petrol güvenliği için” ülkeye asker yerleştireceklerini açıkladı. Trump Küba’yı da tehdit etti.

ABD dün gece başlattığı saldırılar ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırmasının ardından Venezuela halkını şimdi de işgalle tehdit ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump Mar-a-Lago’daki malikanesinde saldırılarla ilgili düzenlediği basın toplantısında ikinci bir saldırıya hazır oldukları tehdidinde bulundu ve “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” dedi.

Trump ülkenin petrol zenginliklerine el koyacaklarını da açıkça dile getirdi. ABD’li petrol şirketlerinin Venezuela’nın enerji altyapısını devralmasına izin vermeyi planladığını söyleyen Trump, “ABD'nin petrol güvenliğini sağlamak için Venezuela'ya asker yerleştireceğini” belirtti. 

Petrolden elde edilen paranın “Maduro yönetimi altında zarara uğrayan Venezuelalılara ve ABD’ye tazminat için kullanılacağını” söyledi.

'İşgal masraflı olmayacak'

Trump Venezuela'yı işgal etmelerinin kendilerine "tek bir peniye bile mal olmayacağını", çünkü işgalin masraflarını "topraktan" yani Venezuela'nın yeraltı zenginliklerinden çıkaracaklarını da açıkça dile getirdi.

Venezuela halkının seçtiği Bolivarcı yönetimden birinin Maduro’nun yerine geçmesine izin vermeyeceklerini ilan eden Trump önce "(Venezuela) Güvenli, uygun ve makul geçiş yapabileceğimiz bir zamana kadar ülkeyi yönetmeye devam edeceğiz” dedi.

'Biz yöneteceğiz, arkamdaki insanlar'

Venezuela’yı kimin yöneteceği sorulan Trump, arkasındaki ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine’i işaret ederek “Bunlar büyük ölçüde bir süre arkamdaki insanlar olacak. Biz yöneteceğiz” dedi.

Trump daha sonra Rubio ve Hegseth’in "Venezuela halkıyla birlikte çalışarak Venezuela'nın doğru yolda olduğundan emin olmak için çalışan bir ekip" olacağını söyledi.

Gazetecilerin “Venezuela’da ABD yönetimi”nin nasıl işleyeceğini sorması üzerinde Trump “Bir grupla yöneteceğiz ve düzgün yönetildiğinden emin olacağız” dedi. Trump bunun nasıl işleyeceğine dair ayrıntılar sorulunca ise "Her şey şu anda yapılıyor. Kişiler belirliyoruz. Kişilerle görüşüyoruz. Çeşitli kişiler belirliyoruz. Ve bu kişilerin kim olduğunu size bildireceğiz” dedi.

Trump'tan Machado açıklaması: 'Lider olması zor, ülke içinde ona ne destek ne saygı var'

ABD’yi ülkesine müdahaleye çağıran, geçtiğimiz günlerde “Nobel Barış Ödülü” verilen ve son saldırıya da alkış tutan Venezuelalı “muhalif” lider Machado hakkında ise Trump’ın Venezuela’da yeterli desteğe sahip olmadığını söylemesiyse dikkat çekti. Trump Machado hakkında "Onun lider olması çok zor olur diye düşünüyorum. Ülke içinde ona ne destek ne de saygı var. Çok hoş bir kadın ama lider olmak için gereken saygıya sahip değil" diye konuştu.

'ABD askeri sahada olacak'

Ayrıca, gerekirse ABD askerlerinin sahada olmasından "korkmadığını" söyleyen Trump “Dün gece çok yüksek bir seviyede sahada askerlerimiz vardı. Bundan korkmuyoruz” diye konuştu.

Delcy Rodriguez iddiası: 'Her şeyi yapmaya istekli'

Trump ABD’nin Maduro’yu kaçırmasının ardından Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in görevi devraldığını ve Marco Rubio’nun kendisiyle görüştüğünü söyledi. 

Delcy Rodriguez bugün ABD saldırısı sonrası yaptığı açıklamada "Venezuela'nın tek devlet başkanı Maduro'dur" dedi.

Rodriguez’in işbirliği yaptığını iddia eden Trump “Marco onunla görüştü ve kendisi, Venezuela'yı yeniden büyük yapmak için gerekli olduğunu düşündüğümüz her şeyi yapmaya istekli” ifadelerini kullandı.

Ancak Delcy Rodríguez’in yaptığı açıklamalar Trump’ın iddiasını yalanlıyor. ABD saldırısının ardından yaptığı açıklamada Rodríguez’in Maduro'nun "Venezuela'nın tek devlet başkanı" olduğunu söyledi, “Bir daha asla sömürge olmayacağız” diyerek ABD’nin saldırısını kınadı.

Küba’ya tehdit: 'Konuşacağımız bir konu olacak'

Basın toplantısının kritik anlarından biri de Trump ile Rubio’nun Küba’ya tehdit savurduğu bölümdü.

Küba halkı ABD’yi protesto için Havana’da sokaktayken, Florida’daki malikanede Küba’ya tehdit mesajları verildi.

ABD’nin bir sonraki hedefinin Küba olup olmayacağına dair soruya Trump “Bence Küba, hakkında konuşacağımız bir konu olacak. Çünkü Küba şu anda çok kötü başarısızlığa uğramakta olan bir ülke” dedi.

Küba’nın içinde bulunduğu zorluklar on yıllardır devam eden ve Trump yönetiminde ağırlaştırılan ABD ablukasından kaynaklanıyor.

Trump Venezuela saldırısını “Biz insanlara yardım etmek istiyoruz” diye niteledi ve utanmazca “Küba'daki insanlara yardım etmek istememiz açısından çok benzer bir durum” ifadelerini kullandı, ardından Rubio’yu mikrofona çağırdı. Rubio açıkça Küba’yı tehdit etti ve “Eğer Havana’da yaşasaydım ve hükümette olsaydım, en azından biraz endişeli olurdum” dedi.

Kolombiya liderini de tehdit etti: Arkasını kollamalı

Trump Venezuela saldırısına tepki gösteren Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’yla ilgili bir soru üzerine, Petro’nun kokain imalalathaneleri” olduğunu iddia etti. Petro için “kokain fabrikaları var” diyen Trump “Arkasını kollamalı” diyerek Kolombiya’yı da tehdit etti.

‘Monroe Doktrini’ni aştık’ dedi

ABD’nin Venezuela’ya saldırıyla iki asır sonra tarihinin en kötü şöhretli politikalarından birini var gücüyle yeniden yürürlüğe soktuğunu yazmıştık: Monroe Doktrini.

Trump basın toplantısında daha da ileri giderek Venezuela saldırısıyla “Monroe Doktrini’ni aştıklarını” söyledi.

Trump “On yıllar boyunca diğer yönetimler Batı Yarımküre’deki bu giderek artan güvenlik tehditlerini ya ihmal etti ya da bunlara katkıda bulundu. Trump yönetimi altında, kendi bölgemizde Amerikan gücünü son derece güçlü bir şekilde yeniden tesis ediyoruz” dedi.

Venezuela’nın “bölgede daha fazla yabancı hasım”a ev sahipliği yaptığını öne sürdü ve ABD’yi tehdit edebilecek “ürkütücü saldırı silahlarını edindiğini” iddia etti.

“Tüm bu eylemler, iki yüzyılı aşkın bir süredir Amerikan dış politikasının temelini oluşturan ilkelerin ağır bir ihlaliydi. Artık değil” ifadesini kullanan Trump, ”Monroe Doktrini"ne ilişkin olarak, "Yeni ulusal güvenlik stratejimizle artık bunu unutmayacağız. Amerika'nın Batı Yarımküre'deki hakimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak” diye konuştu.

Venezuela petrolüne ambargo devam ediyor

Trump ayrıca ABD’nin Venezuela petrolüne yönelik ambargosunun devam ettiğini, Venezuela’ya karşı “ekonomik ve askeri baskı”yı sürdürdüklerini söyledi.

ABD donanmasının Venezuela kuşatmasının devam ettiğini belirten Trump “ABD’nin talepleri tamamen karşılanıncaya dek” tüm askeri seçenekleri saklı tuttuklarını söyledi.

Bolivarcı yetkililere tehdit

Venezuela halkının seçtiği Bolivarcı hükümet üyelerini de tehdit eden Trump “Venezuela’daki tüm siyasi ve askeri figürler Maduro’nun başına gelenin kendilerinin başına da gelebileceğini anlamalı” dedi.

Maduro İçin “diktator ve terörist” ifadesini kullanan Trump işgal tehdidinde bulunduğu, zenginliklerini çalacağını açıkça ilan ettiği Venezuela halkının artık “özgür” olduğunu iddia etti.

Baskında 150'den fazla hava aracı kullanıldı

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine de basın toplantısında yaptığı açıklamada dünkü saldırılara helikopterler dahil 150’den fazla hava aracıyla katıldıklarını söyledi. Caine ABD güçlerinin bölgede kalmaya devam edeceğini duyurdu.

Maduro ABD tekliflerini geri çevirmiş: 'Yabani bir adam gibi davranmayı seçti'

ABD Dışişleri Bakanı Rubio ise Maduro’ya çok kez iktidarı bırakma seçeneği sunduklarını ileri sürerek ancak Maduro’nun “yabani bir adam gibi davranarak etrafta oyun oynamayı seçtiğini” savundu.

'Yargılamalar New York ya da Miami'de olacak'

Trump Venezuela’ya düzenledikleri saldırıyı “İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmemiş bir askeri operasyon” olarak niteledi. 

Trump ayrıca Maduro ve eşi Cilia Flores'in "ABD ve vatandaşlarına karşı ölümcül narko-terörizm” iddiasıyla “yargılanacağını”, yargılamaların yeri için New York ve Miami arasında bir karar verileceğini söyledi.

***

AKP'nin 'yerli-milli' uydurması buraya kadar: ABD haydutluğuna Saray'dan yakılan yeşil ışık ne anlama geliyor? 

soL’da bir süredir AKP iktidarının son dönemde çok daha Amerikancı bir hatta yerleştiğine işaret ediyorduk. Bugün Venezeula’ya yönelik ABD’nin barbarca saldırısı sonrası AKP iktidarının verdiği görüntü bunun en açık kanıtlarından biri oldu. Yönetme krizini çözme arayışındaki AKP, ABD'ye sembolik dahi tepki vermeyerek Amerikancılıktaki rüştünü ispat etmeyi başardı.

“Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız!”

ABD emperyalizmi, Hugo Chavez’in iktidara gelip ABD’li petrol şirketlerini devletleştirmesinden bu yana büyük bir hınçla bu ülkeye saldırıyor.

Bu kapsamda defalarca kendi destekçileri eliyle Venezuela'da darbe yapmaya kalkmış, birçok kez saldırı düzenlemiş ama her seferinde hüsrana uğramıştı.

Öykünün bu kısmını soL'da detaylı şekilde aktarmıştık

Önceki gece bu saldırının son sahnesine şahitlik ettik ve Venezuela Devlet Başkanı  Maduro’nun haydutça kaçırıldığı bir günü geride bıraktık.

Bu saldırının ardındaki niyeti hiçbir şekilde gizleme gereği bile duymayan Trump, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” deyip, petrol şirketlerine işaret etti.

Şimdi başa dönelim, “Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız” çıkışına.

Bu söz, şu an MİT Başkanlığı yapan İbrahim Kalın tarafından, 2019 yılında paylaşılmıştı.

Kalın, 2019 yılında da Maduro’yu devirmeye çalışan ABD’ye karşı Erdoğan’ın Maduro’yu aradığını ve bu sözleri söylediğini dile getiriyordu.

Aradan 6 yıl geçti.

İnsanlık tarihinin gördüğü en haydutça saldırılarından biri gerçekleşti ve bir ülkenin egemenliğine çok ağır şekilde ihlal edildi.

Ancak yukardaki sözün sahibi Saray’dan tek bir kınama açıklaması dahi gelmedi.

Daha da tuhafı, henüz talimatı almadan Maduro’ya destek açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Danışmanı Cemil Ertem, “Başkan Maduro’nun yanındayız! Bu haydutluk cezasız kalmamalı” tweetini büyük bir hızla silmek zorunda kaldı.

Atılan ve silinen bu tweet aslında AKP iktidarının ABD emperyalizmi konusundaki pozisyonunu da en açık şekilde ortaya koymuş oldu.

Saray'da durum böyle, peki, bu konuda söz söylemek zorunda kalan Dışişleri Bakanlığı açıklaması?

Öyle bir açıklama, öyle bir korku ki, içinde ABD, Maduro, kaçırma, saldırı kelimelerine dahi yer almıyor...

Ortada şaşırılacak bir şey var mı?

soL’da uzun süredir AKP iktidarının yeniden ayağa kalmak adına Amerikancılığın gazına eskisinden çok daha büyük bir şekilde bastığına işaret ediyorduk.

İktidar yaşadığı büyük tıkanmayı ve yönetme krizini aşmak için bir kez daha sert bir Amerikancılıkla direksiyonu toparlama derdine düşmüştü.

Bu konuda önemli değerlendirmelerde bulunan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, hem bu tabloyu hem de Türkiye sağının genlerine işleyen Amerikancılığı 30 Ekim'de gazeteci Hilmi Hacaloğlu'na yaptığı açıklamada şu sözlerle dile getirmişti:

“Türkiye kapitalizminin kaderinde Batı ittifakı var, buradan kopmazlar. Köklü nedenleri var, başta ekonomik olmak üzere. Bunu unutmayalım. Türkiye döner dolaşır ABD ile ilişkiler tazelenir. Biz bunu Rusya ile en yakın ilişkiler sürdürüldüğünde de söyledik, bunun bir pazarlık olduğunu söyledik. Rusya da bunu biliyordu. Türkiye kapitalizmi NATO’dan çıkmaz, çıkamaz. Rusya da bunu hiç düşünmedi, düşünmez de. Türkiye sağı, bazı küçük eğilimler dışında ana akım muhafazakarlar, liberaller, islamcılar ve milliyetçiler, hepsi Amerikancıdır. Rotaları Amerikancılıktır, değişmez. Zaman zaman batı karşıtı söylemlerini ciddiye almamak gerekiyor. Türkiye sağından bir tepki var mı bu son dönemdeki güçlü Amerikancılıktan? Neredeyse Trump’ı da ABD karşıtı olarak yutturmaya çalışacaklar. Gıkları çıkmıyor.”

Evet, bugün de gıkları çıkmadı!

Muhaliflere karşı mangalda kül bırakmayan Saray’ın milliyetçi kanadından Oktay Saral’a bugün çok haklı olarak “sil bu tweeti” denildi, 2019’daki “#WeAreMADURO” paylaşımları hatırlatılarak.

Amerikancılıkta birleşenler...

Ne Erdoğan ne de AKP’nin hiçbir kurmayının unutmayacağı bir gün olarak tarihe geçmiş oldu 3 Ocak 2026.

Üstelik bu tablo AKP’ye de özel değil…

CHP'li İlhan Uzgel Venezuela'ya ABD saldırısıyla ilgili yaptığı değerlendirme sırasında "taraf tutmak"tan rahatsız olduğunu dile getirecek açıklamalar yaparken, "Maduro’yu beğenmeyin ama ABD’nin müdahale ettiği hiçbir ülkede tam bir istikrar kurulamadı. Bu bizi kötü bir çelişkiyle karşı karşıya bırakıyor" demişti.

Türkiye’de düzen siyaseti bir kez daha AKP’si ve CHP’siyle, “yerli ve millicileri” ve “batıcılarıyla” birlikte ABD’ye rüşt ispatına girişti; üstelik bunu Venezuela’daki haydutluk dahi durduramadı.

***

Chávez 17 yıl ne önce demişti: ‘ABD saldırganlığının nedeni petrol rezervidir, ben paranoyak değil gerçekçiyim!’ 

ABD emperyalizminin Karakas’ı bombalayıp Maduro’yu kaçırdığı haydutça saldırı, akıllara Bolivarcı Devrim’in lideri Hugo Chávez’in 2009 tarihli röportajını getirdi: “Bu bir paranoya değil, Latin Amerika’nın kanlı gerçeğidir.”

ABD emperyalizmi, bölgedeki işgalci ve darbeci siciline 3 Ocak 2026 tarihinde yeni bir kara leke daha ekledi. Karakas’ın bombalanması ve ardından Donald Trump’ın “Maduro ve eşini kaçırdık” açıklamasıyla tırmanan saldırganlık, Venezuela’nın egemenliğine yönelik en ağır ihlal olarak kayıtlara geçti.

Ancak bugün yaşanan bu haydutluk, yıllar öncesinden öngörülmüştü.

Bolivarcı Devrim’in lideri Hugo Chávez, 8 Ağustos 2009 tarihinde Miraflores Sarayı’nda Kolombiya medyası RCN’den gazeteci Victoria "Vicky" Dávila’ya verdiği röportajda, Washington’un karanlık ajandasını tüm çıplaklığıyla ifşa etmişti.

‘Saldırganlığın nedeni 100 yıllık petrol rezervidir’

Chávez, o dönemde kendisini “paranoyaklık” ile suçlayan medyaya ve emperyalist odaklara yanıt vermişti. ABD’nin Venezuela’ya yönelik bitmek bilmeyen saldırganlığının arkasında yatan temel motivasyonun “demokrasi” değil, enerji kaynaklarına çökme arzusu olduğunu vurgulayan Chávez, şu ifadeleri kullanmıştı:

“Venezuela, gezegendeki en büyük petrol rezervlerine sahip. Bu kaynak, bu ülkeye ve dünyaya 100 yıldan fazla yetebilir. Kendi petrolü tükenmekte olan ABD’nin temel amacı, burada Washington’a boyun eğen, petrolü emperyalizmin hizmetine sunacak bir kukla rejim kurmaktır.”

‘Eğer yapabiliyorsan, bu soruyu ABD’nin öldürdüğü liderlere sor’

Gazeteci Dávila’nın “ABD konusunda paranoyak mısınız?” sorusuna Chávez’in verdiği yanıt, Latin Amerika’nın emperyalizm tarafından kana bulanan tarihinin bir özeti niteliğindeydi. Chávez, parmağını Washington’un katlettiği liderlere uzatarak şöyle seslenmişti:

“Eğer yapabiliyorsan, bu soruyu sadece toprak reformu yapmak istediği için ABD tarafından devrilen Jacobo Árbenz'e sor. Şili’nin şehit başkanı Salvador Allende’ye, Dominik Cumhuriyeti'nin devrilen lideri Juan Bosch’a veya CIA tarafından katledilen General Omar Torrijos’a sor. Ama soramazsın, çünkü çoğu öldü. Ben paranoyak değil, gerçekçiyim.”

‘Atom bombasını atanlar terörizm dersi veremez’

Chávez, o dönem ABD’nin Venezuela’yı “terörist listesine” ekleme girişimlerine de sert tepki göstermişti.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce insanı katleden bir gücün kimseye “terörizm” dersi veremeyeceğini belirten devrimci lider, içerdeki işbirlikçileri de unutmamıştı.

“Pitiyanqui” (küçük yankeeler) olarak tanımladığı işbirlikçi burjuvaziyi ve sağcı kesimleri, “dünyanın değişmeyeceğine inanan aklını kaçırmışlar” olarak nitelendiren Chávez, bu sömürü düzeninin halkların direnişiyle eninde sonunda yıkılacağını ilan etmişti.

Bugünün tablosu: Chávez’in haklılığı

3 Ocak 2026’da Karakas semalarında patlayan bombalar ve Trump’ın “kaçırma” operasyonu, Chávez’in 17 yıl önce Miraflores’ten yükselen sesinin ne kadar tarihsel bir haklılığa dayandığını bir kez daha kanıtladı.

Emperyalist merkez, enerji kaynaklarını kontrol etmek ve iktidarı tasfiye etmek için her zamanki kirli yöntemlerine başvururken, Venezuela halkı ve dünyadaki tüm anti-emperyalist güçler, Chávez’in “bağımsızlık” mirasına sahip çıkıyor.

Venezuela halkı, 2009'da Chávez'in işaret ettiği o “gerçekçilikle”, bugün emperyalist kuşatmaya karşı direnişi örgütlüyor.

Venezuela'da dün yaşanan saldırganlığın tüm detaylarını canlı haber sayfamızdan takip edebilirsiniz. 

***

CHP’deki cehalet: Namık Tan politika önerisi raporunda ‘Chávez darbeyle iktidara geldi’ yazdı! 

CHP’nin dış politikasını emanet ettiği Namık Tan, partinin son ABD saldırısına dair tavrı için yazdığı öneri notunda inanılmaz bir gafa imza attı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politika konusunda korkunç durumda olduğu herkesin malumu.

AKP hükümeti New York’ta yolsuzluk ve rüşvete imza atınca “dış politikada hükümet eleştirilmez” der…

Özgür Özel Avrupa’ya gider gitmez emperyalist merkezleri över, “Bizi seçin” der…

Ekrem İmamoğlu hapisten Venezuela’nın işgalini savunan hain María Corina Machado’yu tebrik eder…

İlhan Uzgel, bugünkü ABD barbarlığını televizyonda değerlendirirken ABD’yi kınayacağına “Maalesef durum bizi taraf tutmaya zorluyor” diye hayıflanır…

CHP’de tablo bu.

Bugün, niye tablonun bu olduğunu açıkça ortaya koyan bir gelişme daha yaşandı.

CHP’nin dış politika alanındaki en yetkili isimlerinden Namık Tan, partinin ABD’nin Venezuela saldırısı ve Maduro ve eşinin kaçırılması gelişmeleri karşısında nasıl bir politika izlemesi gerektiğine dair bir bilgi notu hazırladı.

Tan, notunda, kendilerini ABD’nin yanında gördüklerini belirterek, tıpkı Uzgel gibi üzüntülerini dile getirdi:

“Yaşananların emperyalist bir müdahale olduğu şüphe götürmez bir gerçeklik olduğu gibi, demokratik devletler blokunun başındaki ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayarak böyle bir operasyonu gerçekleştirmesi, demokratik dünyanın geleceği açısından da kaygı vericidir.”

Ancak esas skandal, Tan’ın büyük bir gaf yapması oldu.

Bilgi notunda şöyle denildi:

“Chávez her ne kadar ülkesinin başına askeri bir darbeyle gelmiş olsa da, Venezuela’da halk destekli bir devrimi gerçekleştirmiş ve mevcut Bolivarcı rejimi kurmuştur.”

Amerikancı Namık Tan’ın aklında böyle kalmış olmasına rağmen, Hugo Chávez, Venezuela’da askeri darbeyle iktidara gelmedi. Chávez hâlâ orduda aktif olduğu 1992 yılında bir darbe girişiminde bulundu ancak girişim başarısız oldu. Chávez iki yıl hapiste yattı. Çıktıktan sonra siyasete girdi, parti kurdu ve 1998 yılında seçimi kazanarak Venezuela Devlet Başkanı seçildi.

Namık Tan, aynı metnin devamında, hiç sıkılmadan antiemperyalist solu şu ifadelerle "cehaletle" suçladı:

"Sosyal medyada, bilgi eksikliği ve ülkemizde hâlihazırda güçlü olan Amerikan karşıtı hissiyatın varlığı, sol çevrelerde birtakım hatalı paylaşımların da dolaşıma girmesine yol açmaktadır."

***

Venezuela, Türkiye ve emperyalizmin yalın hali -Berkay Kemal Önoğlu- 

Ya bağımlı olursun ya karşısında durursun. Hem Venezuela’da hem Türkiye’de asıl mesele bu.

ABD’nin Venezuela’ya dönük askeri saldırısı yalnızca Latin Amerika’yı ilgilendiren bir gelişme değil, emperyalist sistemin nasıl işlediğini ve sistem içinde yer alan ülkelerin gerçek konumlarını bir kez daha açığa çıkaran önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Caracas bombalanıp da egemen bir ülkenin Devlet Başkanı bir gece ansızın başkanlık konutundan alınıyorken aynı anda Ankara’da veya başka başkentlerde söylenegelen bütün o “stratejik ortaklık”, “müttefiklik”, “dostluk” masallarının ne kadar sakil, sinik bir hal almaya başladığı malum değil mi?

Öyle büyük bir namussuzluk ki bu, saatler saatleri kovalarken daha önce yakın dost olarak defalarca parlatılan Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılması olayına ilişkin iktidar kanadından tek bir açıklama dahi yapılamıyor. Yapılan paylaşımlar siliniyor. Bütün bir medya İran bombalanırken de gördüğümüz gibi hipnotize olmuş halde ABD’nin askeri kapasitesini öven yayınlarına devam ederken en küçük bir çatlak sese dahi müsaade edilmiyor. Ve nihayet Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan resmi açıklamada da "Venezuela Krizi" olarak isimlendirilen saldırının tüm taraflarına "itidal" çağrısında bulunulup geçiliyor...

Dostunuz Trump açıktan haydutluğa soyundu. Madem dostsunuz buyurun söylesenize yüzüne karşı yaptığı haydutluğu!

Ülkelerin egemenlik haklarını elini kolunu sallayarak çiğneyebilen, doğal kaynaklar üzerinde kafasına göre hak iddia edebilen ve insanlık dışı eylemlerine kılıf dahi aramayan bir emperyalist güçten söz ediyoruz. Ve ne yazık ki kendi ülkemizde böyle bir güçten “müttefik” diye söz edebilen omurgasızlığın kitabını yazmış bir iktidarla karşı karşıyayız. Ayağını bu sistem içine basan tüm “ittifakların” esasta emperyalist hiyerarşi içindeki ast-üst ilişkileri anlamına geldiğini bundan daha iyi anlatan bir fotoğraf olamaz. Buna rağmen hâlâ ABD ve NATO yanlısı pozisyonlarını açıktan sürdürenlerin vatanseverlik anlayışları ise elbette göz dolduruyor…

Venezuela’nın bombalanmasına giden sürece dikkatle bakalım. ABD önce Venezuela’nın meşru hükümetini tanımadığını ilan etti. Ardından petrol üzerinde açık açık hak iddia eden açıklamalar geldi. “Venezuela petrolü dünya piyasalarına kazandırılmalı”, “bu kaynaklar yanlış ellerde”, “ABD şirketleri bu zenginliklerden dışlanıyor” gibi ifadeler yalnızca diplomatik sınırları aşan cümleler değil, doğrudan doğruya egemenlik haklarının reddi anlamı taşıyordu. Bir ülkeyi fiilen sömürge muamelesine layık gören Trump bir de barış havariliğine soyunuyor, ardından ısmarlama Nobel Barış ödülü Venezuela’nın kukla muhalefetine layık görülüyordu. Sonra yaptırımlar ağırlaştırıldı, ekonomik kuşatma derinleşti, en sonunda da askeri zor devreye sokuldu. Önceden ilan edilmiş bir niyetin fiili uygulamasına geçildi.

Burada hukuk meselesi de bir kez daha açıklığa kavuşmuş oldu. Uluslararası hukukun emperyalistlerin iddia ettiği gibi tarafsız bir normlar bütünü olmadığı ve ancak verili bir güç dengesinin donmuş hâli anlamına geldiği yeniden ispatlandı. Denge varsa “hukuk” konuşur, denge bozulduğunda hukuk askıya çekilir. Venezuela örneğinde hukukun “ihlal” edildiğini değil hukukun aslında var olmadığını gördük. Kriz koşullarında emperyalizmin sözde kurallarla değil zorla hareket ettiği bir kez daha tescillendi.

Türkiye’den baktığınızda ne kadar ibretlik bir tablo değil mi?
Son yıllarda derinliği katlanarak artan Türkiye-ABD ilişkilerinin daima eşit müttefiklik söylemi üzerinden pazarlanma çabasını dinleyip durduk. Oysa egemenlik tanımayan, işine gelmediğinde bombalayan, adam kaçıran bir büyük güçle eşit ilişki iddiası her geçen gün daha gülünç olmaya başlıyordu. Böyle bir ilişki içinde kendinizi “müttefik” olarak tanımladığınızda ancak talimat alan tarafta olabileceğiniz gerçeği her yeni olayda biraz daha berraklaştı. Büyük ortağınızın sizi sürükleyeceği her tür politika karşısında ne kadar çaresiz olduğunuz ve itiraz geliştirebileceğiniz bütün dayanaklarınızın da aynı ilişki zemininde fiilen elinizden alınmış olduğu artık gizlenemez hale geldi.

İşte bugün bölgesel denklemde Türkiye’nin tam da bu aciz konuma itildiği görülüyor. ABD’nin Ortadoğu politikaları doğrultusunda manevra alanı giderek daraltılmış, askeri ve siyasal olarak bağımlı hale getirilmiş, ekonomisi çökertilmiş bir ülke tablosunun eşiğine kadar gelindi.

Evet, Washington’un bir yandan açık müdahalelerle ülkelerin egemenlik haklarını çiğnediği, diğer yandan “ittifak” adı altında ülkeleri hizaya soktuğu bu sistem içinde bağımsızlığın hiçbir maddi zemini kalmadığı artık alenen ortadadır. Venezuela’ya düşen bombalar da bu gerçeği tüm dünyadaki yurtseverlere bir kez daha ve en şiddetli biçimde hatırlatmalıdır.

AKP iktidarının hamaset dolu boş laflarını, omurgasız medya dilini, hiçbir karakter taşımayan dış politika çizgisini konuşmaya dahi gerek yok. Ama şu bilinmeli ki, bu açık haydutluk girişimine şu ya da bu nedenle sessiz kalanların ellerinde yarın benzer bir eylemin kendi ülkelerine yönelmeyeceğine dair hiçbir garanti yok. Bir yandan emperyalist sistemin içinde kalıp diğer yandan bu sistemin Türkiye’ye dayattığı bağımlı ve edilgen rolü görmezden gelmenin sınırına çoktan varıldı. Mızrak çuvala sığmıyor!

İşte bu nedenledir ki bizim de görevimiz yalnızca ABD’nin Venezuela’ya saldırısını mahkûm etmekle bitmiyor. Bu saldırının açığa çıkardığı emperyalizmin yalın gerçeğiyle toplumumuzu yüzleştirmek ve bütün reel-politik tezlerin ötesinde ilkesel, tutarlı bir anti-emperyalist pozisyonun toplumda güçlenmesini sağlamak gibi çok önemli sorumluluklarımız var. Gücü yetenin sözünün geçtiği, gücü yetmeyenin boyun eğdiği ya da hedef haline geldiği bu sistemde Türkiye’nin içine sürüklendiği konum bu sorumlulukların aciliyetini günden güne artırıyor.

Ya bağımlı olursun ya karşısında durursun. Hem Venezuela’da hem Türkiye’de asıl mesele bu.

Patria o muerte! - Ya vatan ya ölüm!

/././

İsviçre çakısı -Aydemir Güler- 

Hem IŞİD’i bir terör örgütü olarak bütün toplumun gündemine sokacaksın, hem de trafikte ehliyet sorarcasına mühimmat dolu evin kapısını çalacaksın! İsviçre çakısı, döndü AKP’ye battı…

İsviçre’de ünlü bir kayak merkezinde bir barda çıkan ve kırkın üstünde kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın değil konumuz. Bugünlerin her işi gören İsviçre çakısının adı IŞİD…

Ama hepimiz gibi, Crans Montana’daki yangınlı katliamın bir terör saldırısından kaynaklanmadığını ısrarla vurgulayan yetkililer de, muhtemelen Bolu Kartalkaya’yı hatırlamışlardır… Haberlere göre barda bir şampanya şişesinin üstüne doğum günü mumu yakılmış. Her yer ahşapmış ve çıkış yolları, koridorları, merdivenleri daracıkmış! İsviçre’de insan yaşamına Türkiye’den daha fazla değer verilmiyor olması, Le Constellation barı ile Grand Kanyon otelini artık kardeş kuruluşlar haline getirmiştir!

Batı’da kimi stratejik aklı evveller “bari IŞİD saldırısı olsaydı” diye düşünmüşse, doğrusu şaşırmam. Ne de olsa cihatçılığın yeniden parlamasından fayda umulan günlerden geçiyoruz. 

IŞİD’in nereden çıktığı çok konuşuldu. Emperyalizmin antikomünist, anti-Sovyet yeşil kuşak operasyonu işlevini tamamladıktan sonra, İslamcılık bu kez yine emperyalizmin “medeniyetler savaşında” işe alınmıştı. Arada kısmi kontrolsüzlükler yaşanması eşyanın tabiatına uygundur; sonuçta siyaset komplo teorisini içerse de, esasen güç mücadelesidir. Aktörler kendilerine biçilen kostümlerden dışarı taşabilirler zaman zaman. Örneğin Irak’ın işgalinden sonra direnişin islami renklere bürünmesine, aynı anlama gelmek üzere, İslamcılığın emperyalistlerin canını bir süreliğine sıkabilmesine tanık olunmuştu. Ama genel olarak dinci gericilik, özel olarak IŞİD bir İsviçre çakısıdır. Şişe açar, kâğıt keser, vida takar, tırnak törpüler!

IŞİD de emperyalizm adına Ortadoğu’yu hallaç pamuğu gibi attı. ABD’nin müdahaleleri için taze gerekçe oldu. Rojava’da iktidara gelen Kürt hareketi, Batı tarafından desteklenmesini IŞİD tehlikesine borçludur. 

Suriye’de 2024 Aralık ayında son bulan, o geçici ve ölümcül denge yıllarında IŞİD bir hapishane olgusuna dönüştü. O koşullarda bile körelmedi, iş görmeye devam etti. Zindanın kilidinin kimde olacağı tartışması da Suriye Demokratik Güçleri’ni meşrulaştırmaya yaradı. Şam’daki HTŞ iktidarının ise hangi geçmişten kopması gerektiğinin canlı modeliydi IŞİD. 

IŞİD hapishane dışında da birtakım şeyler yapmalıydı ki, geçmişte kalmadığı, temsil ettiği tehdidin güncel olduğu gösterilebilsin. Geçtiğimiz Aralık ayı ortasında iki Amerikan askeri ve bir sivil Palmira’da boşa ölmediler. Canlı bomba saldırısı “IŞİD’le kim baş edecek ihalesinin” açılışıdır. Saldırganın HTŞ ordusuyla bağlantısı açıktı. Tam da SDG’nin HTŞ’ye entagrasyonu tartışılıyordu… 

Ek olarak Suriye’de etnik kavgalar varsa ve sürecekse, dikkatlerin Şam veya Tel Aviv’den ziyade IŞİD bağlantılarına çekilmesi çok faydalı olacaktı... 

Türkiye’deki IŞİD örgütlenmesinin istihbarata havale edilemeyecek kadar aleni olduğunu biliyoruz. Emperyalist Türkiye’nin kuruculuğuna soyunan AKP’nin, Amerikalı ağababalarından aşağı kalmaması gerekirdi. Artık büyük politikacıların çok amaçlı çakısı mı, alelade bir hırsızın maymuncuğu mu olduğu belirsizleşse de, Türkiye’deki IŞİD örgütlenmesi geçmiş dönemlerde sahaya çok sürüldü. Bugünlerde ise IŞİD bir rekabet kızıştırıcısıdır. 

Kürt sorununun çözümünü din kardeşliğinde aramakla birlikte, Ortadoğu’nun en laik hareketi ilan edilen Apocu Kürt siyasetinin Suriye’deki mevzilerine “cihatçılığa geçit yok” pankartları asılmaktadır. Ankara bu gelişmenin seyirciliğiyle yetinemezdi. Yeni yıl yaklaşıyordu, demek ki, IŞİD üyelerinin kayıtlarda yazan ikametgâh adreslerinden toplanması için mevsim koşulları uygundu. Cihatçı denince, beklenti zaten Noel-Yılbaşı arasında orayı burayı patlatmaları oluyor. AKP iktidarı büyük operasyonlarıyla buna engel olacaktı işte… Dönüp Okyanus ötesine “PYD’yi alma beni al” demek üzere. 

Operasyonun bir de bonusu olacaktı. Bu ortamda laik kesimler de yeni yıl kutlamaktan cayarlardı herhalde! 

Bonus büyük ölçüde tuttu. Ama ne var ki, Yalova’da bu AKP tasarımına kan sıçradı! Daha doğrusu proje uçtu uçtu, bir fiyasko bataklığına düştü. 

Yandaş kanallarda ne şanlı öyküler anlatırlarsa anlatsınlar, resmin içinde emekliliği çoktan gelmiş bir polis memurunun cenazesi, yaralanan bir bekçi ve dahası var. Bunlar AKP’nin IŞİD öcüsünü başarıyla kullandığına yorulamaz. Hem IŞİD’i bir terör örgütü olarak bütün toplumun gündemine sokacaksın, hem de trafikte ehliyet sorarcasına mühimmat dolu evin kapısını çalacaksın! İsviçre çakısı, döndü AKP’ye battı…  

Batar tabii; çünkü AKP Türkiye’si emperyalisti oynamanın sınırına gelip dayanmıştır. Bir zamanlar Ortadoğu’ya “ılımlı İslam’ın” ilk örneğini sunan AKP artık ülkeyi yönetememektedir. Türkiye onun bunun dinamiklerine müdahale eden bir büyük güç değil, önüne gelenin müdahalesine karşı savunmasız bir çaresizlik ülkesine dönüşmektedir. 

Biri başkente kadar dron uçurur. Görünmez kazadır, uçak düşer. Kıbrıs’ta Rum çiftçiler tarım yapacağız diye traktörlerini kuzeye sürmek için tam bugünleri bulur. ABD de dalgasını geçer, Türkiye’deki vatandaşlarını “deprem olacak” diye uyarır… Hal böyleyken IŞİD emniyet güçlerine 6-7 saat direnmiş çok mu?

/././

Cumhuriyetçilerin birliği için kavramlar ailesi(IV): Ara aşama -Erhan Nalçacı- 

Cumhuriyet kurulurken piyasa ve planlı devlet ekonomisinin bir arada olduğu bir ara aşama yaşanacak mı? Yoksa Cumhuriyeti kuran devrim en baştan devletli planlamacı bir iktisat üzerinde mi yükselecek?

Tarihsel olarak çok kritik hale gelen Cumhuriyetçilerin birliği için tartışmalı kavramları ele almaya devam edeceğiz. Ancak şimdiye kadar geldiğimiz yeri kısaca hatırlayalım.

Dizinin ilkinde Cumhuriyetlerin devrimle kurulduğu ve karşı devrimle yıkıldığını işledik. 1923’ün önderleri olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının devrimci dokularının bugün anlaşılmadığını veya buna uygun davranılmadığını söyledik. 

Ve eğer Cumhuriyet bir karşı devrime teslim olduysa bunun bir nedeni de Cumhuriyet’in sağladığı konformizm içinde kadroların devrimciliklerini yitirmeleriydi.

İkinci ve üçüncü yazılarda ise demokratik cumhuriyet ve yurttaşların eşitliği kavramlarını ele aldık. Çok kısaca her iki yazıda da Cumhuriyet’in yönetime katılım ve yurttaşların eşitliği konusunda çok önemli bir ilerlemeye neden olduğu ancak hukuk önünde eşitliğin giderek artan mülkiyet eşitsizliği nedeniyle bozulduğunu, ortada ne hukukun ne demokrasinin ne Cumhuriyet’in kalmadığını irdeledik.

Cumhuriyet pratik olarak emperyalizme ve işbirlikçisi sermaye sınıfına karşı devrimle kurulacak, bunu anlıyoruz.

Şimdi başlıktaki konuya gelebiliriz. Cumhuriyetçilerin birliği önünde duran ve aşılması gereken bir sorun ara aşama meselesidir.

Yani, Cumhuriyet kurulurken piyasa ve planlı devlet ekonomisinin bir arada olduğu bir ara aşama yaşanacak mı? Yoksa Cumhuriyeti kuran devrim en baştan devletli planlamacı bir iktisat üzerinde mi yükselecek?

Bu soru Cumhuriyeti ayağa dikerken kimlerle ittifak içinde olunacağı ile doğrudan ilişkilidir. Hangi siyasi oluşumlar, hangi programlar?

Tarihin nasıl gelişeceğini ve kimlerin cephede yan yana geleceğini tam olarak şimdiden söyleyemeyiz. Ancak şu anki somut duruma bakınca siyasi oluşumların programları bize bu konuda sağlam bir fikir verir.
Bir programa bakınca şunları ararız:

Batı emperyalizmine, sembol olarak NATO’ya karşı mı? Ayrıca kategorik olarak emperyalizme karşı bir direnç ön görüyor mu?

Cumhuriyet’in yıkılmasına zemin sağlayan olgunun sermaye sınıfının devlete ait tüm fabrika, liman, maden ve ne varsa el koyması olduğunu daha önce işlemiştik. Ayrıca son 25 yılda yaratılan örgütsüz, kuralsız emek rejimine üşüşen yurtdışından gelen sermayeyi de eklemeliyiz. Bugün yaratılan burjuva diktatörlüğü rejimi tüm millici söylemlere rağmen uluslar arasında devinen sermayeye aittir.

Dolayısı ile ittifak için baktığınız bir siyasi programın emperyalizme karşı olmasının dışında Cumhuriyeti kurabilmek için geniş çaplı bir devletleştirmeyi içerip içermediğine bakmalıyız.

AKP’nin programını incelemeye gerek var mı? Ne yaptığı ortada!

Önceki siyasi yapılar ortamı hazırlamışlardı ancak Cumhuriyet’i yıkan o büyük mülk devri, Türkiye’nin bir piyasa diktatörlüğüne dönüşmesi AKP’nin marifeti ile gerçekleşti. AKP’nin bu icrasıyla programına bir kez bile göz atmadan tekelci sermayenin siyasi temsilcisi olduğunu söylüyoruz.

Burada bir parantez açalım: Terminolojiye yabancı okur tekelci sermaye denince içki/tütün üretimi ve ticareti yapan sermayeyi anlayabilir diye biz buna büyük sermaye diyelim. Yani hem üretimi hem ticareti hem bankaları elinde tutan ve uluslararası alanda faaliyet gösteren sermeye oluşumları.

Şimdi yeni elden geçirilen CHP’nin programına bakabiliriz:

İçerdiği olanca laf kalabalığı ve cambazlığına rağmen önerdiğimiz yöntem programın ne olduğunu ortaya koyacaktır. 

NATO ve Batı emperyalizminin diğer kurumlarına karşı mı, hayır. Bağımlılık ilişkisinin tam boy devam etmesini hatta geliştirilmesini öneriyor. Kategorik olarak emperyalizme karşı olma hiçbir şekilde tanımlanıyor.

İkinci olarak, sermaye tarafından yağmalanan topluma ait ve uluslararası sermaye yatırımlarıyla oluşan üretim araçlarının devletleştirilmesine yer veriyor mu program? Hayır.

Programda bahsedilen planlama ve kamu-piyasa iş birliği kocaman bir safsata. Başkasının malını hiçbir zaman planlı ekonomiye tabi tutamazsınız, buna izin vermezler. Kamu tarafına gelince, bir şey kalmadı ki, her şey sermayeye ait.

Bu iki maddeye dayanarak CHP’nin de büyük sermaye partisi olduğunu söyleyebiliriz. 

DEM de aynı şekilde savunduğu liberal ekonomi ve Batı emperyalizminin kurumlarıyla girdiği ilişki onu da büyük sermaye partisi yapıyor. Son dönemdeki İslamcılık propagandasının da sermaye sınıfıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz, çünkü dinin siyasi suistimali sermaye sınıfının başlıca bir taktiği olarak bu coğrafyada tercih edilmiştir.

Burada yine bir uyarıda bulunalım, AKP, CHP ve DEM’e oy verenleri kast etmiyoruz. Büyük sermayeye ait siyasi programlar emekçi halka çeşitli ideolojik mekanizmalarca benimsetilmezse işe yaramaz zaten.

Peki, büyük sermaye denince orta ve küçük sermaye de tanımlanabilir. 1960’larda sermaye gruplarına göre farklı programlardan bahsedilebilirdi, ama bugün böyle bir ayrım yapmak mümkün değil. Büyük sermaye banka kredileri, ara mal üretimi ve bayiliklerle orta ve küçük sermayeyi kendine bağlamış gözüküyor. Böyle olmasaydı, kendi partileri ve siyasi programları olurdu.

MHP ve diğer düzen partilerine değinmeye gerek yok, hepsi eninde sonunda büyük sermayenin araç çantası içindeler.

Öte yandan küçük burjuvazinin veya yoksul köylülüğün devrimci olabildiği dönemlerden gelen devrimci demokrat hareketler şu veya bu şekilde günümüzde yaşıyorlar. Ancak her seçim döneminde, DEM veya CHP’ye yanaşmaları onları güvenilir ve kararlı bir ittifak unsuru olarak görmeyi engelliyor.

Bu durumda toplum siyaseten bir azınlık olarak büyük sermaye ve geniş emekçi yığınları olarak bölündüyse, emperyalizm ve işbirlikçilerinden kurtulmayı başarmış bir Cumhuriyetçi ittifak neden Cumhuriyet’in canına ot tıkamış sermayeye yaşam alanı sunsun?

Bizi sömürsün, karşı devrimci ittifaklar yaratsın, emperyalizmle iş birliği yapsın diye mi?

Cumhuriyetçilerin birliği süreci bu kritik soruya doyurucu bir yanıt vermek üzere ele almalıdır.

/././

Tanıdıkça sevmeli…-Atilla Özsever- 

Romalı filozof Cicero, “ne çabuk sevmeli, ne de uygun olmayanı sevmeli” diyor. Sevilecek kişiyle önce dostluk kurmaktan söz ediyor. Amerikalı felsefe profesörü LaFollette de, sevmenin en iyi nedeninin kişinin karakter özellikleri olduğunu vurguluyor… 

Bu pazar günü yine biraz felsefi, insani konulara değinmek istiyorum. Konumuz sevmek üzerine… Bu sevgi anlayışı, duygusal, fiziksel nitelikte, yani bir sevgiliye duyulan sevgi çerçevesinde de olabilir ya da dostluk anlamında bir arkadaşa olan sevgi de olabilir.  

Öncelikle Roma İmparatorluğu döneminde yaşayan hatip, siyaset adamı ve filozof Cicero’nun İ. Ö 44 yılında yazdığı “Yaşlılık ve Dostluk” isimli kitabından söz etmek isterim. Cicero, diyor ki, “ne çabuk sevmeli, ne de uygun olmayanları sevmeli. Sevilecek olan kimseler dostluk kurmaya uygun olmalı”.

Cicero, insanın hem kendisini sevmesi gerektiğini hem de bir başkasını aradığını belirterek, “kişi, sanki iki ruhtan tek bir ruh yaratmak üzere ruhunu onunkiyle birleştirir. Dost, sevilen insan, sanki insanın ikinci bir kendisi gibidir”…

Cicero, dostlukta erdemli ve dürüst olmanın önemine de değindikten sonra şöyle diyor:

“Erdeme değer vermeden dost edindiklerini sanan insanlar, bir gün kötü bir olayla karşılaşmak zorunda kalırlarsa o zaman ne denli yanılmış olduklarını anlarlar”.  

Romalı filozof, sonucu da şöyle bağlıyor: “Bir kanıya vardıktan sonra sevmelisin, sevdikten sonra bir kanıya varmamalısın”.

Karakterin önemi

Dostluk kurduğumuz ya da sevdiğimiz insanların ilişkinin belli bir sürecinde hiç de hoş olmayan, uygun gelmeyen bir davranışı karşısında kimi zaman hayrete düşebiliyoruz. “Tanıdığım kadarı ile bu insan, böyle davranmaz” diye düşünebiliyoruz.

Kuşkusuz o davranışın altında yatan nedenleri anlamaya çalışıyoruz ya da ilk kez böyle davrandığı takdirde bir şans daha verebiliyoruz. Bu tür durumlar da, aslında o kişiyi yeterince tanımadığımız anlamına gelebilir.  

Sözlerden ziyade davranışlar, o insanın kişiliği hakkında daha net bilgiler verebilir. Davranışlar da aslında o kişinin karakter yapısı hakkındaki önemli izlenimlerdir.  

Sevgi, kişisel ilişkiler, dostluk ve ahlak üzerine çalışmaları olan Amerikalı felsefe profesörü Hugh LaFollette’nin “Kişisel İlişkiler” isimli kitabında bu konulara ilişkin örnekler mevcut.

LaFollette, bir insanı sevmenin en iyi nedenleri arasında kişinin karakter özellikleri olduğuna dikkati çekiyor. Felsefe profesörü diyor ki, “sevginin nedeni, sevilen kişinin en önemli karakter özelliklerine dayanmalıdır... para, ün, toplumsal mevki vb. sevgi için birer neden olamaz”.

Davranış: 'Turnusol kağıdı'

Aslında LaFollette’nin “para, ün, statü”nün sevgi için önemli bir neden olmaması gerektiğini ifade etmesi, son derece isabetli. Çünkü içinde yaşadığımız kapitalist toplumda, bu değerler maalesef çok ön planda bulunuyor.

Diğer yandan kişinin karakter özellikleri de, mutlaka bir ilişkinin belli bir sürecinde ortaya çıkıyor. Başlangıçta insanlar, karşısındaki kişiye iyi taraflarını göstermeye çalışıyor ya da karşı tarafı elde edebilmek için onun beğenilerine uygun davranmayı yeğliyor.

Oysa kişiyi en iyi tanıtan durum, süreç içindeki davranışlarıdır. Davranışlar, duyguların da “turnusol kağıdı” gibidir. Eğer kişinin söyledikleriyle davranışları birbirine uymuyorsa o zaman o kişinin duyguları konusunda da kuşkuya düşmemiz normaldir.

Burada yine Amerikalı felsefeci LaFollette’ye referans yapalım: “Davranış yalnızca duygunun bir sonucu ya da tesadüfen duyguya eşlik eden bir unsur değildir, bizzat duygunun yapısında bulunur. Yani, duygu sadece davranıştan ibaret değildir, onu ortaya koyan karakteristik davranış büyük ölçüde onun ne olduğunu belirler”.

Görüldüğü gibi sevgide de, dostlukta da söz ve davranışın uyum içinde olması önem kazanıyor. O zaman Cicero’nun “tanıdıkça sevmeliyiz” sözüne bu çerçeveden de bakılabilir.

'İlk görüşte aşk'?

Kuşkusuz burada, “ilk görüşte aşk” düşüncesini ya da kısa sürede fiziksel, cinsel, duygusal etkilenmeyi ikinci plana atan bir anlayış söz konusudur, diyebilirsiniz. “İnsan duygularına nasıl ket vurabilir” şeklinde itirazda bulunabilirsiniz.

Bir anlamda haklısınız ama ilişki sürecinde kriz yaşandığı zaman ya aşırı tepki verip ilişkiyi düzeltme imkanımız olmaz ya da fazla önemsemeden “zararlı” bir ilişki içine girebiliriz.

Onun için aşktaki “yanılgıların” önemli bir nedeni de, karşımızdaki kişiyi yeterince tanımadan yakın ve derinliğine bir ilişkiye girmek, sonrasında da - eğer kişilik özelliklerimizin uyum sağlamaması halinde - “hüsrana” uğramaktır, denebilir.  

İnsanın yalnızlığı, bir başkasına olan ihtiyacı, cinsel istekleri, aşık olmasını kolaylaştırıyor, tabii ki bu doğal bir durum ancak çabuk kazanılan sevgi, çabuk aşık olunan bir süreç de çabuk sonlanabiliyor. Onun için zamana bırakmak, emek harcamak, karşımızdakini iyice tanımak, gerekli hale geliyor.

Birbirlerinin kişisel özelliklerini yeterince tanıyıp bu özelliklerin karşımızdaki insanın karakter yapısının esasını oluşturduğuna kanaat getirilirse sevginin ve dostluğun da temeli atılmış olur.  

Gerek kişisel anlamda “yoldaşlık aşkı”nı yaşayabilmek açısından olsun, gerekse de kolektif bir mücadele için olsun, birbirimizi iyi tanıyarak yaşamımızı sürdürmenin daha uygun olduğu söylenebilir… 

/././

Yeni sorulara yeni cevaplar - Fide Lale Durak-

Kıtalar arası bomba yağıyor, ucuz işçi ihtiyacı için insanların göç etmesinin koşulları yaratılıyor, göz göre göre bir ülkenin başkanı kaçırılıyor. Oysa bugünün sorusunu anlamak da ona cevap üretmek de mümkün. 

Bu köşede Eylül ayından beri amaçlı bir kronoloji izliyoruz. Modern resmin oluşumunu tarihsel koşulları içerisinde ele alarak anlamaya ve bir temenni olarak bugünün sanatını değerlendirebilmek için iyi bir zemin oluşturmaya çalışıyoruz. Konu modernizm olunca kaçınılmaz olarak odağımız, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ülkeler ve genel olarak Avrupa oldu.  Modern sanat anlatısında geldiğimiz yıllar, kapitalizmin ilerlemesinin etkilerini de gözden kaçırmamayı gerektiriyor. Kıtalar arası ticaretteki artış, sanattaki etkileşimi de beraberinde getirecek ve Avrupa sanatında gördüğümüz yeniliklerin azımsanmayacak kısmı ilhamını Doğu ülkelerinde bulacaktır. 

20. yüzyıla yaklaşırken modern sanata ivme veren etkilerden biri, Avrupa dışındaki sanatı görebilmenin olanaklarının artmasıdır. Örneğin Romantik dönemde ve öncesinde, sanatçıların başka ülkelerin sanatlarını keşfedebilmek için o ülkeye gitmesi gerekmekteyken artık ticaret ve benzeri yollarla çeşitli ülkelerin sanatsal eserleri kendi ülkelerine ulaşabilmekteydi. 

Modern sanatı etkileyen bir diğer önemli etki ise fotoğraf makinesinin icadı ve yaygın kullanılmaya başlanması oldu. Örneğin fotoğrafını çektirmek varken portre resmini yaptırmak çok az kişinin tercih ettiği bir geleneğe dönüştü. Fotoğraf makinesinin resim sanatından çaldığı roller onu kendine yeni roller aramaya itti. Tam da bu arayış sırasında Avrupa’daki izlenimci ressamlar, kıtalar arası ticaretin yaygınlaşmasıyla karşılarına çıkan Japon ahşap baskı sanatını (estamp) keşfettiler.

Japon estamp sanatı, köklerini Çin baskı sanatından alsa da 15. yüzyıl itibariyle ondan ayrılmış ve kendine özgü dili oluşturabilmiş bir sanat dalıdır. Kendine özgülüğü yaratan en önemli unsur ise 1600’lerin ortası itibariyle Japonya’nın içe kapalı yönetimidir. Japonya’da, Portekizli tüccarlar ülkeden kovulduktan sonra tüm bölgeler tek bir hanedana bağlanır. Bunun bir sonucu olarak dışarıdan gelen kültürel akış da durur. Bu yüzden Japon estamp sanatı tamamen iç dinamiklerden beslenerek gelişir. Konusunu giderek zenginleşmeye ve daha görünür olmaya başlayan burjuvaziden, onun eğlence hayatından, geyşalardan, geleneksel sumo güreşlerinden, festivallerden alır. 

Japonya, içe kapalı geçirdiği 200 yıla yakın zamanın ardından kendi burjuvazisinin de gelişmesiyle, 1800’ler itibariyle Avrupa’yla ticaret ilişkisi kurmaya başlar. Özellikle İngiltere’ye, Fransa’ya ve Hollanda’ya seramik, çay ve benzeri ürünler ihraç eder. Ürünlerin kırılmasını önlemek amacıyla seramikleri kağıtlara sararak gönderir. İşte o kağıtlar üzerindeki resimler Avrupa’daki sanatçıları etkileyecektir. Ağırbaşlı ve geleneksel resimlere alışkın olan Japon halkı açısından gündelik hayatı konu alan bu ahşap baskılar daha aşağı bir janrdır. O yüzden ticari ürünlerin sarılması amacıyla kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Ancak baskı resimlerin Avrupa’daki etkisi Japonya’dakinden farklı olmuştur. Sadece bu ambalaj kağıtlara sarılı ürünlerin satıldığı dükkanlar açılmış, kağıtların / baskı resimlerin koleksiyonunu yapanlar olmuş ve birçok ünlü sanatçı bu dükkanların müdavimi haline gelmiştir.

Peki nedir Avrupalı sanatçıları bu kadar etkileyen? 

Örneğin estamp sanatının dikkat çeken isimlerinden Kitagawa Utamara’nın “İpek Lifi Üretimi” resminde kadınlar bir çalışma anında, ayakları çıplak, işlerine odaklı ve sıradandır. “Erik Çiçeklerini Görmek İçin Perdeyi Açarken” resminde ise sanatçı, perdenin arkasında kaldığı için yarısı görünen figürler yapacak kadar cesur ve yenilikçidir. Resimlerde gölge yoktur. Avrupa Akademi sanatında bilinen birçok kurala hem içerik hem teknik bakımdan aykırıdır.

Kitagawa Utamara, 1790’lar, İpek Lifi Üretimi, Metropolitan Müzesi
Kitagawa Utamara, 1790’lar, Erik Çiçeklerini Görmek İçin Perdeyi Açarken
Katsushika Hokusai, 1831, Kanagawa Açıklarındaki Büyük Dalga

Estamp sanatının diğer önemli ustalarından Katsushika Hokusai’nin “Büyük Dalga” olarak bilinen baskısı, Fuji Dağı’nı arka planda bırakan çarpıcı bir iştir. Hokusai’nin bir seri olarak yaptığı ve “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” adını verdiği baskı işlerinin 1800’lerde Avrupa’ya gelen ambalaj kağıtlarından biriyken 2020’lerde açık artırmada milyon dolarla satılması da ayrıca sanat piyasasına dair çarpıcı bir örnektir. Konuya dönersek, en azından bir görüşe göre, Japon estamp sanatçıları olmasa Avrupa’da İzlenimciliğin ortaya çıkmayacağı iddia edilir. Aralarında bu kadar neden sonuç ilişkisi olup olmamasından bağımsız olarak, etkileşimin açık olduğu bahis götürmeyen Degas’nın ve Van Gogh’un eserlerine göz atmak gerekir.

Edgar Degas, 1897-1901, Dansçılar
Edgar Degas, 1880, Dans Sınavı

Degas, izlenimcilerin birçok görüşünü benimsemekle birlikte belli başlı konularda onlardan ayrılır. Klasik resme olan bağlılığını figür bazında sürdürür, ancak akademik sanatı aşma tutkusu onu farklı arayışlara yönlendirir. Figürlerini beklenmedik açılardan göstermenin peşindedir, bu yüzden kontrollü bir deney alanı olarak kendisine bale stüdyolarını seçer. Bale stüdyolarında sahnenin içinden, seyirci koltuklarından, balkondan istediği açıdan çalışmaları izleyebilir ve figürleri bazen tamamen kompozisyonun içinde bazen de rastgele kesilmiş biçimde resmeder. Böylece Kitagawa Utamara’nın kompozisyonlarındaki yarım figür yapma cesareti, Degas’da izlenimci bir üslupla yeniden karşımıza çıkar.

Van Gogh, 1887, Köprüde Yağmur, Van Gogh Müzesi 

Van Gogh’un “Köprüde Yağmur” resmi doğrudan Utagawa Hiroshige adlı bir Japon estamp sanatçısının röprodüksiyonudur. Genel olarak Japon sanatından etkilenmiş olan Van Gogh, kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda bu resimlerin sadeliğinden ve figürlerin birkaç anlamlı fırça ile nasıl basitçe oluşturulduğuna hayran olduğundan bahseder. Tablolarının Japon sanatındaki gibi doğrudan ve güçlü bir etkiye sahip olmasını ister. Van Gogh kendi özgün üslubunda hem İzlenimciliği, hem Noktacılığı hem de Japon sanatını buluşturmayı başarır.

Kapitalizmin ilerlemesi ile kıtalar arası ticaretin zorunlu hale gelmesi ve farklı kültürlerin ülkeden ülkeye taşınması, modern sanat açısından önemli esin kaynakları yaratmıştı. Aynı zamanda zorunluluklar da yeni olanın denenmesi için önemli bir motivasyon oluşturuyordu. Fotoğraf makinesi resim sanatının yerini almasa belki de resim sanatı kendi konfor alanını terk etmeyecekti. Artık portreyi fotoğraf makinesi çekiyorsa resim ne yapmalıydı? Sanat yeni sorulara yeni cevaplar bulmuştu.

Peki bugünün soruları?

Bugünün soruları ya sanatı yeterince zor durumda bırakmıyor ya da sanatçı artık duymuyor, görmüyor, işitmiyor… Kapitalizm artık ilerlemiyor, sadece çürütüyor. Kıtalar arası bomba yağıyor, ucuz işçi ihtiyacı için insanların göç etmesinin koşulları yaratılıyor, göz göre göre bir ülkenin başkanı kaçırılıyor.
Oysa bugünün sorusunu anlamak da ona cevap üretmek de mümkün. 

Mümkün olmayan tek şey bunu yalnız başına yapmak.

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ocak 2026-

Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez -Özge Güneş-  2026’ya Karakas’ta patlama haberi ve Maduro ile eşinin kaçırılması haberiyle başladı...