Perakende sektöründe sermayenin ve emeğin durumu: Ücretler perakende, sömürü toptan!-Kansu Yıldırım-
Türkiye emek hareketi 2026 yılına market ve depo işçilerinin mücadelesi ile başladı. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) ile günlerdir direnen Migros işçileri ve sendika yöneticileri, net yüzde 50 zam, banka promosyonlarının eksiksiz ödenmesi, iş kolu değişikliği yapılmaksızın taşeron işçilere kadro talep ettikleri için tam üç kez gözaltına alındılar. 10’dan fazla ilde 10’dan fazla depoda devam eden hak mücadelesi tüm baskılara rağmen önce BİM’in Van, İstanbul, Erzurum ve Iğdır’daki depolarında, daha sonra ŞOK’un Trabzon’daki deposunda yüzde 27’lik zam dayatmasına karşı işçi mücadelesinin ateşini yaktı.
Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 31 bin TL’yi, bekar bir işçinin aylık yaşam maliyetinin 41 bin TL’yi geçtiği, yıllık gıda enflasyonunun Avrupa ülkeleri ortalamasının 11.7 katına çıktığı dönemde işçilerin ekmek kavgasının kızışmaması da kaçınılmaz. Market ve depo işçileri insanca yaşamak istiyor ve bunun için direniyor. Ne var ki, Türkiye perakende sektöründeki despotik emek rejimi üzerinden beslenenler, işçileri ve taleplerini yok sayarak, onları gözaltına aldırarak, DGD-SEN’i kriminalize ederek bu mücadeleyi sönümlendirmeye çalışıyor.
Sektörün anatomik yapısını sermaye kompozisyonundan çalışma rejimine dek parçalara ayırarak inceleyebiliriz.
Zincirleme şubeleşme
TÜSİAD’ın “Türkiye perakende pazar değerlendirmesi raporu”na göre perakende ve toptan ticaret sektörü imalat sektöründen sonra 7.5 trilyon TL ile GSYH’ye en yüksek katkı sağlayan ikinci sektördür. Ulaştırma ve depolama sektörüyle birlikte perakende ve ilişkili sektörlerin toplam GSYH’ye katkısı 2019’da yüzde 22’den 2024’te yüzde 24 seviyesine çıkmıştır.
“Perakende raporu 2025”e göre 2024 yılında toplam perakende gıda mağazası sayısı bir önceki yıla göre yüzde 6.65 oranında artışla 55 bin 737’ye ulaştı. 2014-2024 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde şube sayısı beş ve üzerinde olan zincir marketlerin toplam mağaza sayısı yüzde 193 arttı. Son 10 yılda 36 bin 726 yeni marketin açıldığı sektörde önümüzdeki 7 yılda yaklaşık 25 bin yeni marketin açılması öngörülüyor.[1] Tarım Kredi Market ve File gibi yeni şirketlerin sektöre girişi, Migros’un mağaza açılış hızını artırması ve CarrefourSA’nın başlattığı bayilik sistemi sektörün hacmini genişleten başlıca faktörlerdir.
Borsada işlem gören BİM, Migros, ŞOK, CarrefourSA, Gimat Gross, Mopaş ve Kim Market zincirleri üzerinden yapılan araştırmalara göre 2024’ün ilk çeyreğinden 2025’in ilk çeyreğine kadar olan bir yıllık dönemde bu şirketler şubeleşme hızını ortalama yüzde 3.7 artırmıştır.[2]
2024’ün ve 2025’in ilk çeyrekleri arasında karşılaştırma yapıldığında BİM yüzde 5.22’lik artışla 12 bin 568 şubeye; Migros yüzde 5.53’lük artışla 3 bin 730 şubeye; ŞOK yüzde 1’lik artışla 11 bin 57 şubeye; CarrefourSA yüzde 2.96’lık artışla 1219 şubeye sahiptir.
Aynı karşılaştırma bazında şube başı günlük cirolara baktığımızda BİM yüzde 33.36’lık artışla günlük 118 bin 472 TL; Migros yüzde 39’luk artışla 251 bin 668 TL; ŞOK yüzde 1.9’luk artışla 59 bin 616 TL; CarrefourSA yüzde 26.69’luk artışla 170 bin 356 TL ciro ile günü kapatmıştır.
Zincirleme büyüme
Her şirket için olduğu gibi organize gıda perakende sektöründe de önemli olan kârlılık göstergeleridir. MÜSİAD’ın 2025 yılında hazırladığı “gıda perakendeciliği sektör araştırma raporu”na göre sektörün küresel net marj aralığı yüzde 1 ila yüzde 3 arasındadır. Diğer sektörlere göre marjın düşük görünmesine yol açan etken, sektörün yüksek stok devir hızına yani adetli satışlara bağlı olmasıdır.[3] Basit bir ifadeyle sektör, yüksek fiyatlı bir ürünün tek seferde satışından yüksek kâr etmek yerine, işlem adedi itibarıyla aynı ürünün daha çok satışına odaklı bir yapıdadır. Brüt kâr marjları genelde satışların yüzde 20 ila yüzde 30’u kadar olup ortalama reel net kâr marjı yüzde 2 civarındadır. İşçilerin zam taleplerine karşılık vermek amacıyla şirket kârlılığının düşük oluşunu bahane edenler gerçekleri çarpıtmaktadır çünkü perakende sektöründe yüzde 2 kâr marjı bile şirketlerin büyümesi ve sermaye birikimi için yeterlidir.
ŞİRKET | CİRO (MİLYAR TL) | REEL BÜYÜME (%) |
BİM | 512,8 | 4,69 |
Migros | 298 | 7,2 |
ŞOK | 199 | 3,4 |
TOPLAM | 1.009,8 | (2025 İlk 9 Ay) |
BİM, 2025 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla 512.77 milyar TL net satış gerçekleştirdi. Aynı dönemde şirketin net kârı 11.25 milyar TL oldu. Migros, 2025’in ikinci çeyreğinde satışlarını 92 milyar TL’ye, brüt kârını 21.9 milyar TL’ye, faaliyet kârını ise 5.2 milyar TL’ye yükseltti. BİM’in net kâr marjı yüzde 3.99, Migros’un 1.99 oranındadır.
Perakende sektörünün organik büyüme oranını ölçen LFL (Like-for-Like) göstergesine göre 2025 yılının ilk 9 aylık döneminde Migros yüzde 39, BİM yüzde 32, CarrefourSA yüzde 28, ŞOK yüzde 2.5 büyüme göstermiştir. Enflasyon etkisinden arındırılmış reel büyüme oranları Migros için yüzde 7.2; BİM için yüzde 4.69; ŞOK için yüzde 4.34’tür.[4]
Zincirleme sömürü
Şirketler şubeleşme hızını artırırken iş yerlerinde sömürüyü de aynı oranda yoğunlaştırır. Ne kadar çok sektöre ucuz emek dahil edilir, ne kadar çok artık değere el konursa sektörün devamlılığı ve şubeleşme performansı da o kadar artar.
2024 yılı itibarıyla perakende ve depolama gibi bağlantılı sektörler, Türkiye’de toplam istihdamın yaklaşık yüzde 19’u olup, sektörde 6.4 milyon işçi çalışıyor. Perakende hizmet sektörü çok işin, az işçiyle yapıldığı emek yoğun cehennemlerin başında gelir.
Türkiye Perakendeciler Federasyonunun 2025 yılı “perakende sektörü istihdam raporu”nda da belirtildiği üzere ulusal zincir marketlerde bir mağazada ortalama “2-3 işçi çalışma modeli” yaygındır çünkü “Bu model mağaza sayısını hızla çoğaltmayı kolaylaştırır.” Şubeleşme hızını artırmak ve mağaza ağını genişletmek isteyen şirketler, işçilik maliyetlerini düşük tutmak amacıyla bir işçinin hem kasiyer hem reyon sorumlusu hem nakliyeci hem depo görevlisi hem temizlik personeli hem güvenlik görevlisi hem tamirci olduğu iş organizasyonunu yaygınlaştırır.
Çalışma rejiminde fonksiyonel esnekliğin, sayısal esnekliğin ve ücret esnekliğinin aynı anda bulunduğu bu modelde şirketler işçilerin üzerinde mutlak denetim kurma imkanı yakalar. Çok işi az işçiyle yaparak şube ağını genişletme stratejisi, güvencesiz çalışma biçimini de olağan ve formel hale getirmeye hizmet eder. İş yerindeki iş bölümü ve uzmanlaşma ortadan kalktıkça güvencesiz çalışma da kalıcılaşır; işten çıkarmalar ve ücretler üzerinde baskı kurmak daha fazla kolaylaşır.
ŞOK’un “ŞOK daha ucuzu yok” sloganı perakende ve depolama sektöründeki ücretlerin özeti niteliğindedir. Yılda en az 30 milyar TL kâr büyüklüğüne sahip sektörde çalışma koşulları ağır, emek ucuzdur. Kariyer sitelerinin verilerine göre 2026 yılında market işçileri aylık en düşük 30 bin TL ücret alırken, ortalama ücretler 35 bin TL bandındadır. Ücretler deneyim ve çalışma süresine göre değişirken, bir yıldan az çalışan işçilerin ücretleri ortalama 28 bin TL, 2-4 yıl arasındakilerin 34 bin TL’dir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. ILO’nun ilgili bir raporunda da belirtildiği üzere sektörde ağırlıklı olarak çalışan yaş grubu 30 yaş altı olup, “turnover” olarak ifade edilen işçi “devir hızı” diğer sektörlere göre daha yüksektir. 2 yılı gören çalışan sayısı az olduğundan ötürü ücretlerin genel seviyesi asgari ücrete çok yakındır. Sektör raporlarında da değinildiği gibi buralar hem ücret hem çalışma tipi bakımından “geçici iş” olarak görülür.
Zincirleme kuralsızlık
Çalışma koşullarının ağırlığı işçi sirkülasyonunu hızlandıran diğer etkenlerdendir. Esnek çalışmanın kalıcılaşmasına paralel günlük çalışma süresi 10 saati geçer. İş yerinin tüm işlerinden sorumlu hale getirilen bir işçi fizyolojik ve psikolojik açıdan tükenmişlik aşamasına gelir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 2017 yılındaki “ulusal ve yerel zı̇ncı̇r market ı̇ş yerlerı̇nde çalışma koşullarının iyileştirilmesi programlı teftiş sonuç raporu” ihlallerin ve hak gasplarının resmi olarak kayıtlara geçmesi açısından önemlidir.
4857 sayılı İş Kanunu ve ilgili mevzuata aykırılıkların ve noksanların ağırlıklı olarak çalışma gün ve sürelerine ilişkin olduğu ifade ediliyor. İşin niteliği gereği haftanın 7 günü olmak üzere günde 12-15 saat faaliyet gösteren iş yerlerinde çalışan işçilerin bu çalışmalarını yürütmelerinde günlük ve haftalık çalışma sürelerine uyulmadığı; fazla çalışma ücretinin ödenmediği/eksik ödendiği ve serbest zaman kullanımına ilişkin mevzuatta öngörülmeyen uygulamalarla ihlallerin oluştuğu; gece çalışması koşullarına riayet edilmediği; hafta tatili izni ve ücreti konusunda ihlallerin yaşandığı; çalışılarak ya da çalışılmaksızın geçirilen ulusal bayram ve genel tatil günlerine ilişkin mutlak emredici düzenlemelerin dışında uygulamaların olduğu ve ara dinlenme sürelerinin ihlal edildiği belirlenmiştir.[5]
Kıralım zincirleri!
İş Yatırım, 2025 yılı “perakende sektör raporu”nun girişinde “Kâr marjları verimlilik sayesinde korunuyor” ifadesine yer vermiştir. Sermaye açısından en önemli verimlilik kalemi emek verimliliği olup, bir işçinin belirli bir süredeki mal veya hizmet üretiminin ekonomik değeri anlamına gelir. Ne var ki, üretkenlik artışı emeğin milli gelirden aldığı payı artırmıyor ve ücretlerinde iyileşmeye yol açmıyorsa bunun tek anlamı sömürünün artışı; artık değere daha fazla el konulmasıdır. Perakende sektörü sayısal ve ekonomik olarak büyürken işçilerin ücretleri eriyor ve yaşam koşulları geriliyorsa bu sermayeyi besleyen bir verimlilik demektir.
Bugün Migros’ta, BİM’de, ŞOK’ta mücadeleye devam eden işçiler, bu eşitsizliği ve haksızlığı durdurmak için işaret fişeğini ateşleyenlerdir. Selam olsun!
Dipnotlar:
1- Perakende büyümeye devam ediyor: 2024’te 3 bin 478 yeni market açıldı, https://shorturl.at/RfFc9
2- Selim Kılıç, Türkiye Gıda Perakende Sektörü 2024-2025 yılı ilk 9 aylık Büyüme, Verimlilik ve Karlılık Analizi, https://shorturl.at/kt8Ng
3- MÜSİAD, “Gıda Perakendeciliği Sektör Araştırma Raporu”, 2025
4- Türkiye Gıda Perakendesi Rekabet Analizi, 2025
5- “Ulusal ve Yerel Zı̇ncı̇r Market İşyerlerı̇nde Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi Programlı Teftiş Sonuç Raporu”, 2017
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Dün dündür, bugün bugün” demişti. Diyalektikçi değildi, tarihselliği ve değişimin sürekliliğini anlatmak istememişti tabii. Üstünde durduğu kıvraklıktı, yalan üstüne yalan söylemeyi adet edinmiş burjuva politikacının kıvraklık zorunluluğu.
Bir açık sözlülük örneğiydi. Burjuva politikacı dün dediğinin tersini bugün söylemekle kalmaz yapabilir, yapmak durumundadır. Burjuvazi ve politikacısında tutarlılık öngörmek ve aramak beyhudedir. Demirel’in sözü bunun veciz ifadesiydi.
Hele dış politika söz konusu olduğunda burjuva politikacının bu genel doğrusuna bir vecize daha eklenir. “Dış politikada doğru ve yanlış olmadığı, çıkarlar olduğu” söylenir.
Şüphesiz yalnızca dış politikada değil iç politikada da çıkarlar belirleyicidir. Başlıca sınıf çıkarları. Her sınıf kendi politikasını yapar. Burjuvazi politikalarını yalan ve çarpıtma üzerine kurar ve -sömürüyü derinleştirmeye uğraşır ama sömürülen yığınlara kendilerini ne kadar çok sevdiğini söylerken kaçınılmaz olarak buna- mecburken devrimci işçi politikalarını gerçekler üzerine inşa eder. Yoksa “çıkar” denen şey, dün öyle bugün tam tersi ve böyle, işine geleni koşullamaz ya da koşullar ama bu yalan politikasıdır.
Erdoğan, dün kadar yakın bir süre önce Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Başkonsolosluğunda hunharca öldürülmesinin ardından, Suudi Veliaht Prensi Salman’ı işaret ederek, açıkça cinayet emrinin “En üst düzeyden geldiğini” söylemiş, “Kimse bu meselenin kapatılacağını aklından bile geçirmesin” demişti. Yıl 2018’di ve o tarihte Türkiye-Suudi ilişkileri epey gergindi. Suudiler Türkiye’nin topraklarında askeri üs kurup asker göndererek desteklediği ortağı Katar’a ambargo uygulamakla kalmıyor, tehditlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Türkiye’den hacca gidilmesini bile yasaklamıştı. Sorun “Müslüman Kardeşler” sorunuydu. Erdoğan, aynı nedenle Mısır’da darbe yapıp Müslüman Kardeş Eski Cumhurbaşkanı Mursi’yi asan Sisi’yle de kopuşmuştu.
Şimdi Suudi Arabistan’dan başlayarak Mısır’da bitirdiği gezisinde Prens Salman ve Sisi’yle birbirlerine sarılarak öpüşüp koklaştılar.
Ne oldu, ne değişti, çıkarlar nerede farklılaştı? Müslüman Kardeşlik on yıllarca politika sahnesini belirleyecek değildi. Olan olmuş, asılan asılmış, köprülerin altından sular akmıştı.
Türkiye birkaç yıl tüm dünyayı Suudi Prensi Salman’a karşı kışkırtmış, BM ve CIA birer rapor bile hazırlamış, Suudiler baskılar karşısında olayın failleri olarak bazı kişileri yargılamak ve hatta 5’ine idam cezası vermek zorunda kalmış, ama Erdoğan’ın zorlukları, çıkarları farklılaştırmıştı. 2021 başında Suudilerle Körfez Emirlikleri Katar’a uyguladıkları ambargoyu sonlandırırken Türkiye de bu ülkelere yönelik politikasını değiştirmeye yöneldi. Aynı yılın sonuna doğru Türkiye’de ekonomik kriz baş gösterdi ve “ekonomist” Erdoğan faizleri indirtmeye başladı. Mecburiyetin gözü kör olsun! Erdoğan’ın kapanan Suudi ve BAE pazarlarına olduğu kadar açacakları kredilere de yaşamsal ihtiyacı vardı. Önce BAE Veliaht Prensi Zayed Türkiye’ye teşrif etti, ardından Erdoğan Riyad’a buyur edildi. Aynı süreçte Sisi’yle de el sıkışıldı. Arada, mahkeme Türkiye’de duruşmaları başlayan Kaşıkçı dosyasının delillerle birlikte Suudilere gönderilmesine karar vermişti!
Yeni ziyaretlerin nedeni bir yanıyla hâlâ parasal. Kredi ve Suudilerin Türkiye’de mülk satın almalarının teşvik edilmesi. Ama öte yandan tüm Ortadoğu’nun yeniden dizayn masasında olduğu ve bölgenin hemen her gün operasyondan geçirildiği biliniyor. Bir gün apandisiti alınırken bir başka gün karaciğer transplantasyonu yapılıyor! Dolayısıyla hele Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölge gücü olma iddialı ülkeler sık sık gözden geçirdikleri politikalarında yenilemeler yapma ihtiyacı hissediyor. Bugün, anılan üç ülke birbirlerine yakın durmaları gerekerek “büyük patron” ABD ile aynı saftalar. İsrail’in de katılımıyla koordineli politikalar izliyorlar. Suriye’de yeni iktidar sahibi HTŞ ile SDG arasındaki anlaşmazlıkta böyle yaptılar örneğin. Oysa önceden hem Suudiler hem de İsrail Kürt sorununu “kaşıyıp” Suriye Kürtlerine belirli bir destek sağlayarak Türkiye’yi çelmeleme çabasındaydı.
Şimdi sorun İran ve yine tümü birlik halinde. Tabii ki başkomutan yine Trump! Sürekli İran’ı tehdit ediyor. Üstelik yalnızca konuşarak tehdit etmiyor, eli hep tetikte. Basra Körfezi girişinde Lincoln uçak gemisi, F-35’ler ve bombardıman uçaklarıyla, destroyerlerin eşliğinde turluyor. Askeri üslerini takviye ettiği bölgeye en az 60 bin asker yığdı.
Zamanında İngiltere Başbakanı Blair’le ABD Başkanı Bush kitle imha silahları yığınağı yaptığı iddiasıyla Irak’a saldırıp işgal etmişlerdi. Burjuva politikası ve politikacılarında yalanın bini bir para. Şimdi Trump ayağa kalkan halkları pek sevip destekliyormuş ve sanki ABD’de göçmen karşıtı polis gücü ICE kendi emriyle protestoculara saldırıp öldürmüyormuş gibi, İran rejiminin ülkesindeki göstericileri öldürmesini gerekçe edinmeye çalışarak, “Öldürürseniz saldırırım!” tehdidini savurarak başladı. Ortadoğu’da hemen tek Amerikan karşıtı güç olarak kalan İran’ı çoktan hedefe koydu, gerekçe yaratma peşinde.
İran da gerekçeleri geçersizleştirme çabasında. Gerçekten pervasız zor kullandığı gösterici katliamını durdurdu. Ancak sadece o değil, nükleer yakıt üretimi bir başka gerekçe ve “durdur” tehdidi durmadan yineleniyor. Başkaları da var.
Türkiye, selefi olan Osmanlı’nın epey çatıştıktan sonra, iki ülkenin birbirine diş geçiremeyeceği anlaşıldığında 1600’lerde imzaladığı Kasrı Şirin Anlaşması’ndan bu yana İran’la çatışmıyor, ama iki bölge gücü rekabetlerini de sürdüregeldi. Punduna getirse üstesinden gelmek için atağa kalkmaktan kaçınmayacak olsa bile, çekiniyor da.
Ancak şimdi tek başına değil ve cepheyi açan bölgedeki dayanaklarını da seferber eden Amerikan emperyalizmi. Erdoğan “ara buluculuk” diyerek İran’ın arkasından dolanmaya çalıştı. İstanbul’daki zirvede buluşma kararlaştırılmıştı da. Fidan Arakçi ile görüşmüş, “Tarafları müzakere masasına çağırıyoruz” açıklaması yaparak gerçekte ABD’nin İran politikasını dile getirmişti. İran uzun süre baskı altında müzakereye yanaşmamışken, Trump “Ya müzakere masası ya da vururum” diyerek, savaşın kendisine vereceği zararlardan kaçınmak amacıyla müzakere yoluyla boyun eğdirme yolunu denemekteydi. Olmazsa silaha başvuracaktı. Güç politikası izlediği tartışmasız; görünüşte barışçıl ya da zorla boyun eğdirme!
İran’ın ilk yanıtı ya da “çalımı” Erdoğan’a oldu. “Türkiye tarafsız değil” diyerek İstanbul’da buluşmayı reddetti ve Umman’ın başkenti Maskat’ı işaret etti.
İran hâlâ hedefte ve her ülke diğerlerinin safını iyi biliyor!
/././
Trump: Nihai ABD başkanı -Aras Coşkuntuncel-
Bütün Trump dönemlerine girmeyeceğim; sadece son bir haftaya bakalım: Trump geçen hafta sosyal medya hesabından Obamaları maymun şeklinde gösteren ırkçı bir paylaşım yaptı; Küba’ya (ve Küba ile ticaret yapan ülkelere) tehditlerine ve abluka ve ambargoyu ağırlaştırmaya devam etti; İran’la nükleer görüşmelere başlarken de yine tehditlerine ve Körfez’deki askeri yığınağına devam etti; kendisi dahil bütün kapitalist seçkinlerin içinde isminin geçtiği Epstein pedofili ağıyla ilgili belgeler için “Geçelim bunları. Artık başka bir şeye odaklanmak lazım. Bir şey çıkmadı” dedi ve soruyu soran kadın gazeteciye cevap vermektense “Sen niye hiç gülümsemiyorsun diye dakikalarca çıkıştı; göçmen polisi ICE’ın gözaltına aldığı bazı Filistinlileri ocak ayının son günlerinde bileklerinden ve ayaklarından kelepçeli şekilde siyonist bir iş adamının özel jetiyle Arizona’dan İsrail’e yolladığı ortaya çıktı. Irkçılık, beyazların üstünlüğü savunusu, faşizan eylem ve söylemler, kuduz bir antikomünizm, D sınıfı bir şovmenlik, emperyalist savaş ve müdahaleler, etnik temizlik ve soykırım: Yani tam, en, nihai bir Amerikan başkanı. Bunlar istisnai değil, tarihsel olarak Amerikan başkanlığının özellikleri.
Geçtiğimiz perşembe günü Trump “Truth Social” isimli kendisinin sahibi olduğu sosyal medya platformundan 2020 seçimlerinde kendisine karşı hile yapıldığını iddia eden ve sonunda da Barack ve Michelle Obama’yı maymun olarak gösteren bir video paylaştı. Cuma günü ise gelen tepkilerden sonra video silindi, ama özür dilemeyi reddetti. Trump yönetimi ilk döneminden beri özellikle göçmenlere karşı ırkçı ve dışlayıcı eylem, politika ve söylemlerine devam ediyor. Daha ilk döneminde federal kurumlarda ırkçılık üzerine verilen eğitimleri durdurdu ve tüm federal kurumlarda ırk ve cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili eğitimler verilmesini yasakladı.
Venezuela’nın meşru başkanını ve eşini kaçırıp ülkeyi ABD petrol şirketleri lehine özelleştirmelere zorlayan Trump yönetimi, 29 Ocak’ta bir başkanlık kararnamesiyle Küba’yı “alışılmadık ve olağanüstü tehdit” olarak tanımladı. Kararname ABD’nin on yıllardır süregelen “rejim değişikliği” çabalarında ambargoyu daha da katılaştırıp Küba’nın petrol ithalatını imkansızlaştırmayı, Kübalıları elektriksiz ve aç bırakmayı hedefliyor. Geçtiğimiz günlerde Trump’a yakın Temsilciler Meclisi üyelerinden Maria Salazar “Küba’da rejim değişikliği için annelerin ve çocukların çektiği acılar ödenmeye değer bir bedel” diye açıklama yaptı. Dışişleri Bakanı Küba asıllı Marco Rubio zaten bütün kariyerini Küba düşmanlığı üzerine kurmuş azılı bir antikomünist.[1]
Cuma günü ABD ve İran Umman’da nükleer müzakerelere başladı. Haziran ayındaki “12 gün savaşı”ndan sonra ilk kez başlayan direkt görüşmelere ABD’nin Körfez’de devam eden askeri yığınağı da eşlik ediyor. Bu görüşmelere rağmen, hatta bu görüşmelerle birlikte medyada hükümet kaynaklı haberlerde artık “ABD İran’ı bombalar mı?” değil “Ne zaman bombalar?” tartışmaları yapılıyor. Drop Site’nin haberine göre bazı Arap devletlerine danışmanlık yapan eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi “Bu mesele nükleer silahlar veya füze programı ile ilgili değil. Bu rejim değişikligi ile ilgili” deyip, “ABD’de bu savaşı planlayanların İran’daki nükleer, balistik ve diğer askeri tesisleri hedef alan saldırılar planladığını, ancak aynı zamanda İran hükümetini ve özellikle de Devrim Muhafızlarını ortadan kaldırmayı amaçladıklarını” söylemiş.[2] Belki de İran 12 gün savaşında füzelerini yollamayı hiç bırakmamalıydı.
ICE ekipleri şehirleri terörize etmeye devam ederken perşembe günü Guardian’ın özel haberinden öğrendik ki Trump kafasına göre ICE’ın gözaltında tuttuğu 8 Filistinliyi yakın arkadaşı bir iş adamının özel bir jetiyle Arizona’dan Tel Aviv’e yollamış. İsrailliler de Filistinlileri bir süre gözaltında tuttuktan sonra mahkum kıyafetleriyle Bati Şeria’daki bir kontrol noktasında yol kenarına bırakmış.[3] Trump yönetimi İsrail’e askeri yardımlarına da devam ediyor. Aynı günlerde Dışişleri Bakanlığı İsrail’e Apache saldırı helikopterleri ve zırhlı araçlar da dahil olmak üzere 6.5 milyar dolardan fazla silah yardımı göndereceğini duyurdu.
Trump’ı ABD tarihinde bir istisna gören, ya da Hitler’le kıyaslayan “ABD’ye faşizm geliyor” anlatıları oldukça yaygınlaştı. Trump ve kliğinin temsil ettiği tehdidi küçümseyemeyiz ancak bu analizler ABD’nin yerli soykırımı tarihini, Siyahların köleliği tarihini, ya da beyaz üstünlükçü tarihini atlıyor. Hitler faşizminin ABD’nin ırk yasalarını ve yerlilere uyguladığı sistematik yok etme politika ve araçlarını ithal ettiğini, örnek aldığını da atlıyor.[4] Haberlere göre Trump’ın en sevdiği başkan Andrew Jackson.[5] “Kızılderili katili” olarak bilinen Jackson soykırımcı ve aynı zamanda yüzlerce köle sahibi bir köle tüccarıydı; “ABD tarihinde yerleşimci projesinin en acımasız ve şiddet yanlısı uygulayıcılarından biriydi.”[6] Jackson’dan Trump’a uzun ama kopmaz bir hat var.
Dipnotlar:
- ^ Ailesinin Batista donemi ülkeden kaçmış olmasına rağmen Castro sonrası kaçtıkları yalanını uydurmasıyla da biliniyor Rubio.
- ^ https://shorturl.at/9yufM
- ^ https://shorturl.at/wAy1D
- ^ Whitman, James Q., Hitler’s American Model: The United States and the Making of Nazi Race Law
- ^ https://shorturl.at/JiKRe
- ^ Horn, Gerald and Anthony Ballas. 2025. “What American Fascism was already Looked Like,” Pece, Land, and Bread, 5.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder