soL "Köşebaşı + Gündem" - 8 Şubat 2026-


Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay- 

Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gün vakasını, halihazırda yürütülen siyasi operasyona yamamaya karar verdi. İddianame, yamanın tutmayacağını gösteriyor. Ama "iddianame bomboş" demek yeterli değil, neyin niye boş olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Yeniden siyasetin yargı eliyle dizayn edildiği “Ergenekon” günlerine döndük. Davaların, sanıkların, olayların, gerçeklerin, yalanların sayısı arttıkça kamuoyunun olgulara ilgisini yitirmesi, anlatıya odaklanması ve “temel mesajı” alması isteniyor.

Daha önce yazmıştık, Ergenekon davalarına kıyasla bugünkülerin temel bir farkı var: Ortada bir ideolojik hesaplaşma yok.

AKP-Fethullah ittifakının yıllar önceki hedefi, Cumhuriyet’le ve onun temsil ettikleriyle bir hesaplaşmaydı. Yargı ayağı sonunda patladı, ama rejim değişikliğinde kat edilen yol göz önünde bulundurulduğunda, işin ideolojik ayağının boşa gittiğini söylemek zor.

AKP-MHP ittifakının hedefi daha dar ve güncel. İdeolojik bir hesaplaşma yok, “bunlar hırsız, casus, namussuz” diye özetlenebilecek bir anlatı var ortada.

Zaten ideolojik bir hesaplaşma olması mümkün değil: Bugünkü yerel yönetim, bürokrasi, siyaset ve özel sektör arasındaki ilişkilerin doğurduğu hırsızlıkla, yolsuzlukla, namussuzlukla hesaplaşılmaya kalkılırsa, AKP’si MHP’si CHP’si, tüm düzen altında kalır.

O yüzden, iş basit tutuluyor: Bu İmamoğlu, bu CHP, bu muhalefet hırsız, yolsuz, namussuz. Bu anlatı halka kabul ettirilmek isteniyor.

İşte bu yazı dizisinde ele alacağımız “Casusluk iddianamesi”nin varlık sebebi tam da bu: Halk, “hırsızlık” anlatısını yeterince benimsemedi, üzerine “yabancı devletler için casusluk” eklenmek, böylece yurtseverlik hislerine oynanmak istendi.

İddianameyi yazı dizimizde enine boyuna inceleyeceğiz. 160 sayfa uzunluğundaki, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın “siyasal casusluk”la suçlandığı iddianame, kendi kendisine yalanlayan unsurlar dahil, üzerinde durulmaya muhtaç çok sayıda ayrıntı içeriyor.

Fakat, derinlere dalmadan önce, uzaktan bakıp, iddianamenin bağlamını zihinlerde oturtmalıyız. Bu ilk yazımızın konusu, bu.

Öyküdeki büyük eksiklerden biri, kronoloji. İddianame, ısrarla, olay örgüsünü ve kronolojiyi anlaşılmaz hale getirmek üzere daldan dala atlayarak, adeta okuyanın olayı kavrayamamasını amaçlıyor.

Biz önce iddianamenin içeriğinin değil, bizzat kendisinin ortaya çıkışının kronolojisine bakalım.

112'ye gelen arama

Tarih, 2 Mart 2025…

Yani, Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyon için savcılığın çalışması başlayalı aylar olmuş, artık sona gelinmiş. MASAK raporu bekleniyor. 19 Mart’ta düğmeye basılmasına iki hafta var.

Ümit Deniz Alaçam isimli bir vatandaş, 112’yi arıyor. “Benim” diyor, “annem öldü”. Annesi Seher Alaçam’ın bir dostu var, Hüseyin Gün. Bu adamın casus olduğunu söylüyor. Tek bir ülke de değil. İngiliz vatandaşı, ama ABD ve İsrail casusu. “Kriptolu telefonlarla görüşüyor” diyor, “yabancı ülkeleri karıştırmak için faaliyetler yürütüyor” diyor.

112 acil çağrı merkezi ihbarı Emniyet’e intikal ettiriyor. Emniyet, vatandaşı davet ediyor. 6 Mart’ta Ümit Deniz Alaçam polise uzun uzun annesinin dostu Hüseyin Gün’e dair şeyler anlatıyor. Ayrıca, Gün’ün öylece Alaçam’ın da erişimi bulunan evde bıraktığı yedi telefonu (ki ikisinin “kriptolu” olduğu öne sürülüyor, Gün reddediyor), iki bilgisayarı, sim kartları ve not defterlerini de polise teslim ediyor.

Sonra?

Sonra tam dört ay boyunca dosya bir kenarda bekletiliyor. Muhtemelen, bu sırada, Alaçam’ın teslim ettiği cihazlar inceleniyor, vaka anlamlandırılmaya çalışılıyor.

Bu arada Hüseyin Gün yurtdışına gidip geliyor. ABD’ye, Afrika ülkelerine, Yunanistan’a uçuyor. 30 Haziran’da, Yunanistan dönüşünde havalimanında gözaltına alınıyor.

19 Mart sonrası tablo

Polis, Gün’e uzun uzun soruyor. Çünkü telefonlardan, not defterlerinden çıkanlar sıradan değil. İngiliz Başbakanı’ndan geçmişte istihbarat işi yapmış çeşitli yabancılara ilişkiler var. Özbekistan’dan Libya’ya, Suriye’den Ruanda’ya ilginç ülkelerde ilginç faaliyetler var. Bir de, Fethullahçılarla sıradışı bir münasebet var, ki, bunu ayrıca uzun uzun irdeleyeceğiz ama, iddianamede savcıların el çabukluğuyla “Fetöcü” yaftası vurmaya çalışmasının aksine, devletle birlikte Fethullahçılarla mücadelede faaliyet yürüttüğüne işaret eden ayrıntılar var.

Gün, soruların büyük kısmını açıklıkla yanıtlıyor, bir kısmındaysa “söz konusu cihazı göremediğim için bilemiyorum” diyor.

Sonuçta tutuklanıyor.

Edindiğimiz bilgiye göre Ankara’ya götürülüyor, burada da—muhtemelen diğer devlet kurumlarınca—sorgulanıyor.

Burası, Temmuz ayı başı. O sıradaki siyasi durumu tekrar hatırlamamız lazım. 19 Mart’ta İBB operasyonu olmuş. İktidarın beklemediği, CHP’nin kendi kitlesini aşan bir halk tepkisi ortaya çıkmış. Hem CHP’nin bir düzen partisi olarak kaçınılmaz basiretsizliği hem de anlaşıldığı kadarıyla hükümet ve devletin CHP liderliğiyle temasları sonucunda akut kriz büyümeden yatıştırılmış, eylemler sönümlenmiş. Fakat siyasi davaya kamuoyu desteği, tüm anketlerin gösterdiği üzere düşük ve giderek düşme eğiliminde. Dışarıda—sonbahar itibariyle tam boy ABD’cilikte karar kılınarak aşılmaya çalışılacak—bir tıkanıklık ve tedirginlik var. İçeride—yine sonbahar itibariyle ayan beyan görünür hale gelecek—bir iktidar içi kavga hali var.

Bu arada, bir başka gelişme daha oluyor: 19 Mart’taki operasyonun ardından Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) yetkilileri, savcılığın talimatı üzerine, İBB’nin veritabanında inceleme yapmaya başladı. Bu incelemede, İBB’nin süper uygulaması İstanbul Senin kapsamında KVKK’ya aykırı biçimde vatandaşların gerçek kimlikleriyle anlık konum bilgilerinin ve sandık bilgilerinin eşleştirildiği, bu süreçte de verilerin depolama veya analiz için ilgili izinler alınmaksızın yurtdışındaki şirketlere gönderildiği anlaşıldı.

Bu meseleyi ve niye bu kadar kesin konuştuğumuzu 15 Kasım’da yayımlanan yazımızda ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk. 

Evet, iddianamede yer verilen bilgi ve kanıtlar, CHP’li belediyenin suç işlediğine işaret ediyordu. Öte yandan, suç, öz itibariyle bizzat devletin diğer kurumlarının da yıllardır işlediği çok ağır bir KVKK ihlaliydi ve kesinlikle iktidarın şu an yürüttüğü operasyonun yüzlerce kişinin yıllarca hapse atılmasına yol açacak bir karşılığı yoktu. Yargı sürekli kamuoyu algısını operasyon lehine değiştirmek için yandaş basına “verileri sızdırmışlar” haberleri yaptırıyordu, ama tek başına bu da yetmiyordu—tıpkı “yolsuzluk” öykülerinin halkta “e hepsi öyle zaten” hissi yaratması gibi, veri sızıntısı da kimsenin bam teline dokunmuyordu.

Kucağa düşen davayı operasyona yamama kararı

İşte bu tuhaf karakter, Hüseyin Gün, böyle bir zamanda “kucaklarına düştü”. Nereye çıkacağını kestirmesi zor ve her durumda incelenmesi gereken vakanın, süregiden ve sarpa sarma tehlikesi bulunan siyasi operasyona yamanmasına karar verildi.

Yine yaklaşık 4 ay sonra, 24 Ekim’de Tele1 basıldı, kanalın genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ gözaltına alındı. “Siyasi casusluk” operasyonu başlamıştı. 26 Ekim’de Yanardağ’ın yanı sıra zaten tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün adliyeye getirildi, savcılık ifadeleri alındı.

İfadeler ortaya çıkınca görüldü ki Hüseyin Gün’e Temmuz başında sorulan soruların bir kısmı tamamen bir kenara bırakılmıştı. Nitekim, bu hafta iddianamenin çıkmasıyla da bu durum teyit edilmiş oldu. Savcılık, olayı aydınlatmanın değil bir anlatı kurmanın peşindeydi.

Sonraki yazılarda irdeleyeceğiz nelerin dışarıda bırakıldığını veya yarım ifade edildiğini, ama bir örnek verelim: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla intibaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.

Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06:16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16:00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.

Şüpheli mi? Evet.

Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

'İddianame boş' demek yeterli mi?

Kronoloji, iddianamede, bilerek somutlaştırılmıyor. “İstanbul seçimlerini manipüle etti” deniyor, ama koca seçimin seyrini değiştirdiği öne sürülen—ve böylece zımnen İstanbul halkına ‘aptallar’ imasında bulunulan—bu “komplonun” ikinci tur seçime yalnızca iki hafta kala, 10 günlük bir süreçte yaşandığını söylemiyor. Seçimden sonra İBB’nin Hüseyin Gün’le çalışmamaya karar verdiğini, zaten Merdan Yanardağ’ın “talimatla CHP’yi etkilemeye çalışmak” suçuyla itham edilmesine yol açan olayın 2023’te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yaşandığını, bu aralıkta Gün’le İBB’nin ve CHP’nin hiçbir ilişkisi olmadığına işaret etmiyor.

Sonuçta Hüseyin Gün “sürprizi”, İBB’ye “siyasal casusluk” suçlaması yöneltmek, o arada da fırsat bu fırsat Tele1’e çökmek için kullanıldı.

Fakat, İBB iddianamesinin de zayıf karnı, tam da Hüseyin Gün’ün, “İmamoğlu suç örgütü”nün altı yöneticisinden biri olarak en tepeye adının yazılması oldu.

Çünkü yolsuzluk suçlamalarında yalanlar gibi gerçekler de var. “Dava siyasi, tüm arkadaşlarımız günahsız” savunması, Savcılık’la aynı oyunu oynayıp “halk kimin anlatısına ikna olacak” yarışına girmekten öteye geçemez.

“İddianame bomboş” demek de yetmiyor. Zira tüm bu operasyonu çökertecek olan, tam da iddianamede nerelerin ve niye boş olduğunu ortaya koymak.

Bu yazı dizisinde bunu yapmaya çalışacağız. 

/././

Küresel sermaye iktidarının sapkın aynası -Endam Köybaşı- 

Jeffrey Epstein dosyası, multimilyoner bir failin suç portresinden çok daha fazlasıdır. Bu dosya, küresel sermaye iktidarının kendini nasıl yeniden ürettiğini, ahlaki sınırların neden askıya alındığını ve egemen sınıfın para, suç, hukuksuzluk ve sessizlikle örülü dokunulmazlık rejiminin nasıl işlediğini gösteren karanlık bir haritadır.

Jeffrey Epstein kamuoyunda ilk kez “sapkın bir suçlu” olarak değil, Wall Street ve siyaset dünyasının küresel elitleriyle kurduğu sıradışı ilişkilerle tanındı. Resmi bir finans geçmişi, şeffaf bir servet hikâyesi ya da açık bir iş modeli olmamasına rağmen onlarca yıl boyunca ABD’nin ve Avrupa’nın en güçlü isimleriyle aynı masalarda oturdu. Aynı özel uçaklara bindi ve bu kişileri adasında ağırladı. Daha en başından itibaren asıl soru şuydu. Bu adam kimdi ve neden bu kadar varlıklı ve güçlüydü?

Bu gücün en simgesel mekanı Karayipler’deki özel adasıydı. Ultra-zenginlerin, siyasetçilerin ve seçilmiş misafirlerin ağırlandığı bu ada, lüksün ve statünün ardına gizlenmiş karanlık bir merkezdi. Epstein adaya “Little Saint James” adını vermişti. Bu adlandırma, sıradan bir mülkten ziyade erişilmez, korunmuş ve sorgulanamaz bir alan duygusu yaratıyordu. 75 dönüm büyüklüğünde, dağınık yerleşmiş kapalı alanları ve sıkı erişim kısıtlarıyla örülü ada, sadece bir zenginlik vitrini değil, dokunulmazlık altında gizlenen bir iktidar ve tahakküm alanıydı. Epstein’in adası, sermayenin kendini hukukun, etiğin ve kamusal denetimin dışına yerleştirdiği bir mikro-evren olarak işledi.

Hukuki zırh ve siyasi koruma koridoru

Epstein’e yönelik ilk ciddi dava 2000’lerin başında Florida’da açıldı. Reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuşa zorlama suçlamaları tanıklar ve maddi bulgularla dosyadaydı, buna rağmen 2008’de yapılan tartışmalı savcılık uzlaşısıyla Epstein fiilen cezasız kaldı. Bu anlaşma, yalnızca Epstein’i değil, onu koruyan yargı ve siyaset ağını da görünür kıldı.

2019’da New York’ta açılan federal dava bu dokunulmazlığı ilk kez ciddi biçimde sarstı. Sistematik cinsel sömürü ve insan ticareti suçlamaları gündeme geldi, ancak Epstein’in cezaevinde ölmesi (resmî kayıtlara göre intihar) dosyayı kapatmadı, geride adı açıklanmayan geniş bir ilişki ağı bıraktı. 

Bu ağın ABD siyasetinin her iki ana kanadına da uzandığı ortaya çıktı. Donald Trump’la eski ilişkileri ve Bill Clinton’ın Epstein’e ait uçakla yaptığı seyahatler belgelendi, mesele partiler üstü bir imtiyaz rejimi olarak görünür hale geldi. Uluslararası boyut Prince Andrew üzerinden ifşa oldu. Kraliyet ailesinin bu ilişkiler ağında yer alması, dosyanın basit bir Amerikan skandalı olmadığını gösterdi. Süreç, Trump’ın ilk başkanlık döneminde ilerledi, o dönemin Çalışma Bakanı Alexander Acosta’nın, Epstein’i koruyan 2008 uzlaşısının mimarı olması ve sonrasında istifa etmesi, dosyanın güncel siyasal iktidara uzanan bir kriz alanı olduğunu teyit etti.

Şeffaflık mı yoksa bilgi gürültüsü mü?

Bugün milyonlarca belgenin kamuoyuna açılması bu nedenle hem önemlidir hem de özellikle sorgulanmayı hak eder. Çünkü mesele yalnızca Epstein’in ne yaptığı değil, kimlerle, hangi koruma mekanizmaları altında yaptığıdır. Belgelerin açılması ilk bakışta bir şeffaflık hamlesi gibi sunulsa da zamanlaması ve kapsamı bunun aynı zamanda kontrollü bir açılma olabileceğini düşündürmektedir. 

Neden şimdi? Kamuoyundaki baskının yönetilmesi, yargı kurumlarına duyulan güvensizliğin yatıştırılması, artık korunmasına gerek kalmamış aktörlerin feda edilmesi, bazı siyasi aktörleri hizaya getirme çabası ya da asıl ilişkiler ağının bilgi fazlalığı içinde görünmez kılınması bu olasılıklar arasındadır. Milyonlarca belgenin bir anda dolaşıma sokulması, hakikati berraklaştırmaktan çok, onu gürültü içinde boğma işlevi de görebilir.

Bu kuşku, Epstein’in uluslararası ilişkiler ağı söz konusu olduğunda daha da derinleşmektedir. Uzun süredir kamuoyunda, Epstein’in İsrail’le ilişkileri ve bir tür istihbarat faaliyeti yürütmüş olabileceği yönünde iddialar dile getirilmektedir. Özellikle Mossad bağlantısına dair tartışmalar kesin biçimde kanıtlanmış olmasa da bu ihtimalin ısrarla gündem yapılması tesadüf değildir. Epstein’in kurduğu yapı, yalnızca cinsel sömürüyle sınırlı kalmayan, siyasal, ekonomik ve diplomatik nüfuz üretmeye elverişli bir şantaj ve bağımlılık ağı görünümü taşımaktadır. 

Bu nedenle Epstein dosyasını yalnızca Amerikan elitlerinin sapkın hayatlarını ifşa eden bir skandal olarak okumak yetersizdir. Ortada, dünyanın kaderini tayin eden karar süreçleriyle temas halinde olan bir iktidar aklı vardır, dosyayı asıl önemli kılan da budur.

Sapkın zihnin psikopolitik bir incelemesi

Bu noktada psikodinamik ayrımlar aydınlatıcıdır. Psikopati, empati yoksunluğu ve duygusal kayıtsızlıkla seyreder. Kişi yaptığı eylemin yanlış olduğunu bilir ama bundan vicdani bir rahatsızlık duymaz. Cinsel sadizmde, başkasına verilen acı bizzat haz kaynağıdır. Fail zarar verdiğinin farkındadır ve tam da bu hasar üzerinden tatmin olur. Pedofilide ise çocuklara yönelik cinsel ilgi, yoğun bilişsel çarpıtmalarla meşrulaştırılır. Onlar için ahlaka uygun olmayan bir davranış yoktur, çocuğun yıprandığı inkâr edilir, iğrenme duygusu belirgin biçimde zayıflamıştır.

Epstein vakasında bu örüntüler birbirine eklemlenir ancak merkezde daima güç, kontrol ve araçsallaştırma vardır. Epstein’in cinsel tercihinin ağırlıklı olarak ergenlik dönemindeki kız çocuklarına yönelmesi, onları para ve vaat yoluyla fuhşa zorlaması, suçluluk ya da pişmanlık değil, soğukkanlı bir hesapçılık sergilemesi bu tabloyu tamamlar. 

Epstein’in muhakeme yetisindeki sorun, bilişsel bir yetersizlik ya da aklın çalışmaması değildir. Burada psikiyatrik bir hastalığın yol açtığı bir düşünce bulanıklığı da yoktur. Psikotik bir kopuş, gerçeklikle temas kaybı ya da ağır bir zihinsel yetersizlikten söz edilemez. Aksine, düşünce süreçleri düzenli, planlaması dondurucudur. Kaldı ki bu kapasite kendisine ölümüne kadar geçen sürede yüz milyonlarca dolar servet oluşturmasını sağlamıştır. Sorun, ahlaki değerlendirme kapasitesinin bozulmuş olmasıdır.

Ahlaki muhakemenin çöküşündeki sınıfsal patoloji

Ahlaki muhakeme, kişinin kendi çıkarı ile bir başkasının haklarını ihlal etmeme yükümlülüğü arasında bir sınır koyabilme yetisidir. Epstein örneğinde bu sınır ortadan kalkmıştır. Ne yaptığını bilir, sonuçlarını öngörür ancak bu neticelerin kurban için ne anlama geldiği muhasebesine, onun zihinsel süreçlerine dahil olmaz. Burada mesele bir kontrol kaybından çok, ötekinin maruz kaldığı yıkımın bilerek ve isteyerek göze alınması, bundan çıkar sağlanmasıdır.

Bu tabloyu daha da ağırlaştıran ise mağdurların profilidir. Epstein’in hedef aldığı genç kızlar rastgele seçilmemiştir. Büyük bölümü yoksul ailelerden gelen, aile yapıları dağılmış, ebeveynlerinde madde bağımlılığı bulunan, daha önce ihmal veya cinsel saldırı yaşamış çocuklardır. Yani bu kişiler, hem yaşları hem de sınıfsal ve psikososyal kırılganlıkları nedeniyle savunmasızdır. Epstein’in kurduğu düzen, tam da bu zayıflık üzerinden işler.

Bu bozulma, bireysel bir patoloji olarak okunamaz. Çünkü Epstein’in değer yargıları, içinde hareket ettiği sınıfsal dünyanın mantığıyla bütünüyle uyumludur. Burjuva sınıfı, egemen bir sınıf olarak vicdani dengeyi baştan çarpıtan bir zeminde durur. Başkalarının emeğini, yoksulluğunu, güvencesizliğini ve hatta ölümünü kendi zenginliğinin doğal bedeli olarak gören bir yapı için, mağdurun uğradığı kayıp ruhsal bir engel olarak görülmez, olsa olsa yönetilmesi gereken bir maliyet başlığıdır.

Sistemin olağan işleyişi ve çıkış

Bu nedenle Epstein’in yaptığı şey, burjuva ahlakı açısından bir kopuş değil, onun ifadelerinden sadece bir tanesidir. Başka alanlarda ücretleri düşürerek, insanları açlığa mahkum ederek, doğayı ve kamusal varlıkları talan ederek, savaşlardan kâr devşirerek, nükleer silahla tehdit ederek işleyen mantık burada daha çıplak, daha korunmasız bedenler üzerinden çalışmış, sınıfın üyelerinin sapkın arzularını doyurmak üzere işlemiştir. Vicdani, ahlaki akıl yürütmenin felç olması tam olarak budur. Karşı tarafın yaşadığı tahribatın, çıkar hesabının ve alınan zevklerin uğruna göz ardı edilmesi ve bunun meşru sayılmasıdır. Sapkın uygulayıcı bir parçası olunmasa da yaşananlara sessiz kalınması, uygulayanların korunması da aynı derecede olup bitenlerden sorumlu ahlaksızlık örneğidir.

Epstein dosyasını asıl rahatsız edici kılan da budur. Karşımızda yalnızca bir fail değil, insani sınırlarını çoktan yitirmiş bir düzenin ve bu düzenin sahibi sınıfın en çıplak hali durmaktadır. Epstein ve onun çevresinde yer alan siyasetçiler, iş insanları ve ayrıcalıklı figürler, birer sapmadan çok egemen sınıfın olağan işleyişinin görünür hâle gelmiş biçimidir. Yoksulluk, güvencesizlik, savaş, istismar ve sapkınlık bu nedenle istisna değil aynı iktidar aklının farklı alanlardaki sonuçlarıdır. Epstein dosyası, dünyayı yöneten kararların, merhamet ve vicdan olmadan alındığını gösterdiği için de sarsıcıdır.

Bu düzen değişmez değildir. Bu egemenlik biçimi, bir taraftan yarattığı çelişkilerle aşınmaktadır. Bu noktada Epstein’in ceza almasında, direnen kadınların, haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmeyen insanların rolü de hesaba katılmalıdır. Gerçek umut, bireylerin teşhirinde değil, bu bireyleri “normal” kılan sınıfsal düzenin sorgulanmasında ve aşılmasındadır.

/././

Gülben Duru sokak ortasında katledilmişti: Görevini yapmayan polisler hakkında soruşturma izni -Aslı İnanmışık- 

İzmir'de çocuğunun okulu önünde bıçaklanarak öldürülen Gülben Duru için Kadın Dayanışma Komiteleri suç duyurusunda bulunmuştu. Kaymakamlık biri başkomiser iki polis hakkında soruşturma izni verdi.

Gülben Duru, daha önce birlikte yaşayıp ayrıldığı Asil Çamur tarafından 16 Ekim 2025'te İzmir'in Konak ilçesi Halkapınar Mahallesi'nde sokak ortasında bıçaklandı.

Çamur tarafından takip edilen 27 yaşındaki Duru, çocuğunun okuldan çıkışını bekliyordu. 

İhbar üzerine olay yerine gelen ambulansla Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı ancak kurtarılamadı.

Cinayetin ardından kaçan Asil Çamur suç aleti olan bıçakla metruk bir binada yakalandı. 2 gün sonra da tutuklandı.

Asil Çamur'un cinayet günü cezaevinden izinli çıktığı öğrenildi.

İki kere karakola gitmiş, 'can güvenliğim yok' demiş

Gülben Duru'nun ölümünden sonra yapılan soruşturmada güvenlik açığı ve ihmaller ortaya çıktı.

Duru'nun Hilal'de bulunan polis noktasına iki kez gidip faili gördüğü, canının tehlikede olduğunu söylediği ancak polislerin kendisiyle ilgilenmediği anlaşıldı.

Gülben Duru'nun polislerin kendisiyle ilgilenmemesi üzerine geri döndüğü öğrenildi.

Fotoğraf: DHA

KDK suç duyurusunda bulundu, ihmaller kayıtlarla belgelendi

Bunun üzerine Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) tarafından Gülben Duru’nun daha önce polise başvurduğu hatırlatılarak bir açıklama yapıldı. Açıklamada "Bu ülkede daha kaç kadın, kolluk kuvvetlerinden yardım istediği hâlde göz göre göre ölecek? Artık yeter" ifadelerine yer verildi. 

KDK, olayda ihmal bulunduğu iddiasıyla ilgili polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. 

KDK'nin suç duyurusu ve şikayeti üzerine savcılık inceleme yapılmasını istedi. İnceleme sonrası Duru'nun polis noktasına gittiği görgü tanıklarının ifadesi ve kamera kayıtları üzerinden de doğrulandı. 

Başkomiser ve polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı'ndan soruşturma izni 

Suç duyurusunun ardından Konak Kaymakamlığı biri başkomiser olmak üzere iki polisin soruşturulması için soruşturma izni verdi.

Kararın dün kendilerine tebliğ edildiğini belirten avukat Dicle Demirel, soruşturma izni verilmesinin çok önemli olduğunu söyledi. "Karar aslında, yeterince korunabilse Gülben'in şu an hayatta olabileceğini ve bu durumun idare tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Failin suçu yalnız başına işlemediğinin, mağdurların korunmamasının doğrudan suça ortak olmak anlamına geldiğinin bir tespiti yapıldı kararla bize göre" diye konuştu.

Demirel şunları söyledi: Faillerle birlikte faillerin bu suçları işlemesi için olanak tanıyanların, çanak tutanların sorumluluğunun soruşturulup, kusurları belirlenip yargılanmaları ve cezalandırılmalarının önünü açacak bir emsal olarak görüyoruz kararı.

Kaymakamlığın kararında "görevi kötüye kullanma" ile ilgili suç duyurusundan bahsedilirken de tanıkların ifadeleriyle durum ortaya konuldu.

'Korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır'

Kadın Dayanışma Komiteleri bir süredir "suçlusunuz" diyerek kadın cinayetlerine ve şiddet olaylarına sebep olanların faillerle sınırlı olmadığına işaret ediyor, iktidarın bu suçların meşrulaştırılmasındaki, kadınların korunmamasındaki payına dikkat çekiyordu.

Söz konusu soruşturma kararı bunun da bir itirafı niteliğinde.

Kadın Dayanışma Komiteleri'nin soruşturma sonrası paylaştığı açıklama şöyle:

"Suç Ortakları Korkun Ensenizdeyiz!

İzmir’de polis koruma noktasına sığınmasına rağmen öldürülen Gülben Duru cinayetinde ihmali olan kolluk güçleri hakkında yaptığımız görevi kötüye kullanma şikayeti sonrası başkomiser ve bir polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı tarafından soruşturma izni verildi.

Bu karar kadın cinayetlerinde tek suçlunun cinayeti işleyen olmadığına, görevini ihmal edenlerin suç ortağı olduğuna dair verdiğimiz ısrarlı mücadelenin sonucudur.

Kadınlar ölmemek için çırpınmalarına rağmen onları korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır. Kadın Dayanışma Komiteleri olarak göz göre göre işlenen bu cinayetlerin karşısında, suçluların ve suç ortaklarının ensesinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz!" 






Gülben Duru göz göre göre katledildi: KDK'dan kamu görevlileri hakkında suç duyurusu

https://haber.sol.org.tr/haber/gulben-duru-goz-gore-gore-katledildi-kdkdan-kamu-gorevlileri-hakkinda-suc-duyurusu-402462

***

Onlarca kişi toplanıp darbettiler, üstüne araç sürdüler, ambulans çağırmadılar: TÜVTÜRK'te saldırıya uğrayan polis hayatını kaybetti. 

Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki bir araç muayene istasyonunda çalışanlar tarafından darbedilen polis memuru Melih Okan Keskin, beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Olayla ilgili iki kişi tutuklanırken, İçişleri Bakanlığı müfettiş görevlendirdi.

Ankara’nın Yenimahalle ilçesi İvedikköy Mahallesi’nde bulunan TÜVTÜRK'e ait bir araç muayene istasyonunda 2 Şubat'ta meydana gelen olayda, Batıkent Şehit Ramazan Çağlar Polis Merkezi Amirliği’nde görevli 44 yaşındaki polis memuru Melih Okan Keskin hayatını kaybetti. 

Aracını rutin muayene kontrolüne götüren Keskin ile istasyon çalışanları arasında "park lambası" nedeniyle başlayan tartışma, kısa sürede saldırıya dönüştü. Darbedilmesinin ardından kendi imkanlarıyla hastaneye giden Keskin, beyin kanaması teşhisiyle ameliyata alındı ancak üç gün süren yaşam mücadelesini kaybetti.

'20-30 kişi toplanıp darbettiler'

Hayatını kaybeden polis memurunun eşi Emel Keskin, olayın gelişimine dair yaptığı açıklamada, tartışmanın basit bir teknik eksiklik iddiasıyla başladığını ifade etti. Keskin, eşinin kendisine anlattıklarını şu sözlerle aktardı:

"Aracın park lambasının yanmadığını söylüyorlar. Eşim tekrar dışarı çıkıp arabayı çalıştırdıktan sonra park lambasının yandığını görüyor ve tekrar içeri geliyor. 'Park lambam yanıyor' diyor. İçerideki görevli şahıslar ‘Artık geçti, burada kamera kaydı vardı; ama şu an yapacak bir şey yok. Dışarıdaki kamera bizi ilgilendirmez’ diyerek, eşimi gönderiyorlar. Ama alay eder bir şekilde ‘Geçmiş olsun, yarın tekrar gelirsiniz’ diyorlar. Eşim de 'Yetkili kimse yok mu' diye sorduğunda, ‘Burada bir bayan mühendisi var, onunla görüşebilirsin’ diye yönlendiriyorlar. Eşim bayanın yanına gidiyor, orada onunla konuşurken bir ağız dalaşı meydana geliyor ve sonucunda 20-30 kişi toplanıp eşimi darbetmeye başlıyorlar."

Hayatını kaybeden polis memuru Melih Okan Keskin'in eşi Emel Keskin. (Fotoğraf: AA)

Güvenlik kamerası görüntüleri saldırıyı belgeledi

Olay anına ilişkin ortaya çıkan güvenlik kamerası görüntülerinde, bir istasyon çalışanının otomobilini Melih Okan Keskin’in üzerine sürdüğü ve ardından araçtan inerek yumruk attığı görüldü. 

Emel Keskin, görüntülerdeki o anları, "Bu esnada biri eşimin üstüne doğru arabayı sürüyor. Hatta kamera kayıtlarında eşimin ayağının ezildiği gözüküyor. Sonra eşim 'Ne yapıyorsun' falan diye el kol hareketi yapıyor. Sonra eşim telefon görüşmesi yaparken araçtan inen şahıs şiddetli bir şekilde eşime bir yumruk atıyor. Eşim bu yumruk darbesiyle sarsılıyor, düşmüyor, kendini toparlıyor. Tekrar eşimin üzerine yürüyorlar" diyerek anlattı.

Eşinin hastaneye kendi aracıyla gittiğini ve ambulans çağrılmadığını belirten Keskin, "Benim eşim bir yumrukla hayatını kaybedecek bir insan değildi. Hayatının baharında gitti. Ardında 2 çocuğunu bıraktı. Hayallerimiz yarım kaldı. 2 çocuğum babasız kaldı. Eşim olay yerinden ambulansla sevk edilmedi. Kimse tarafından ambulans çağırılmadı. Kendi şahsi aracımıza binip hastaneye darp raporu almaya gitti" ifadelerini kullandı.

İki istasyon çalışanı tutuklandı

Olayın ardından başlatılan adli soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, araç muayene istasyonu çalışanlarından M.Y. ve S.A.’nın tutuklandığını duyurdu.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, olaya ilişkin sosyal medya hesaplarından açıklamalarda bulundu. 

Bakan Yerlikaya, "Bu üzücü olayla ilgili olarak Polis Başmüfettişi görevlendirilmiştir" derken, Bakan Tunç soruşturmanın sürdüğünü belirtti. 

Emniyet Genel Müdürlüğü ise yaptığı yazılı açıklamada, "Emniyet Genel Müdürlüğü olarak meslektaşımıza karşı gerçekleştirilen menfur saldırının adli ve idari süreçlerde takipçisi olacağımızı bildiririz" mesajını verdi. 

TÜVTÜRK tarafından yapılan açıklamada ise olayın tespit edilmesini takiben ilgili çalışanın iş akdinin sonlandırıldığı belirtildi.

***

Epstein sonrası İngiltere: Starmer için yolun sonu yaklaşıyor -Eren Korkmaz- 

İngiltere'de İşçi Partisi iktidarı ve Başbakan Keir Starmer, Epstein skandalı sonrası zor durumda. Sıkıntının merkezinde, geri çekmek zorunda kaldıkları ABD Büyükelçisi var. Ama yarık çok daha derin.

Britanya’da Keir Starmer hükümeti açısından yolun sonu görünmeye başladı. 

Yüzde 30 oyla mecliste çoğunluğu sağlayan İşçi Partisi hükümetinin parti içindeki solu kovduktan sonra ülkeyi rahatça yöneteceği bekleniyordu. Ancak beklendiği gibi olmuyor. 

Politik vizyonu olmayan ve heyecan yaratmayan Starmer’in anketlerde düşen oyları nedeniyle parti içinde bir liderlik yarışına neden olacağı bekleniyordu. Bunun için bahar aylarındaki yerel seçimlerin sonuçları belirleyici olacaktı. Ama bu kadar beklemeye gerek kalmadı. ABD’de Epstein belgelerinin açıklanmasının en ağır siyasi etkisi Britanya’da görüldü ve Starmer’ın sadece vizyonu değil siyasi tercih kapasitesi de sorgulanmaya başladı.

Sürecin merkezindeki isim, Britanya’da “karanlıklar prensi” olarak bilinen, “Yeni Labour”ın teorisyenlerinde ve Blairci kanadın en etkili isimlerinden olan, bugüne kadar İşçi Partisi hükümetlerinde görev alırken imza attığı skandallarla iki kez istifa etmek zorunda kalan, birçok uluslararası şirketle içli dışlı olan, sendika düşmanı ve savaş yanlısı Lord Mandelson oldu. 

Yıllarca gerçekleşen kehanet: 'Bu adam partinin başına büyük işler açacak'

Lord Mandelson partiye ilk girdiği dönemde, 1989’da Corbyn’in öncülü ve hocası olan Tony Benn’in de katıldığı bir toplantıda kısa bir konuşma yapıyor ve toplantının ardından Benn, arkadaşlarına bu adamın çok tehlikeli olduğunu ve partinin başına büyük işler açacağını söylüyor. Benn’in kehaneti bugüne kadar birçok kez karşılık buldu, bu nedenle Mandelson sol nezdinde bir nefret objesi ama ilk kez bir başbakanı düşürecek konuma geldi.

Mesele Trump yönetime geldiğinde Starmer’in deneyimli diplomatlardan birini görevlendirmek yerine Washington’a Lord Mandelson’u büyükelçi olarak ataması oldu. Britanya açısından Washington büyükelçisi elbette önemli bir karar ve bu pozisyona bu kişinin tercih edilmesi, o dönemde Financial Times gibi gazetelerde dahi şaşkınlıkla karşılanmıştı. FT karanlıklar prensinin sürekli geri gelişini sağlayan ilişki ağlarını sorgulayan geniş bir makale yayınlamıştı. 

Yayımlanan belgelerde Lord Mandelson’un Epstein ile çok yakın bir ilişkiye sahip olduğu net şekilde görülüyor. Kendisi ilk başta Epstein ile arkadaş olmasına karşın insan kaçaklığı gibi konuları görmediğini, kendisi eşcinsel olduğu için küçük kızlarla ilgili yaşananlardan haberdar olmadığını ve çok büyük şaşkınlık yaşadığını belirtmişti. Oysa fotoğraflarda iç çamaşırlarıyla ve bornozla verdiği pozlar, tüm sürecin ortasında yer aldığı kanıtlanmış oldu. 

Kendisinin Epstein hapishanedeyken ve çıktığında attığı mailleri de ortaya çıktı. Ama sadece bu da değil. Ticaret bakanıyken AB’nin ve Britanya hükümetinin aldığı kararları, örneğin kurtarma paketlerini birkaç gün öncesinde Epstein’e ilettiği, hükümet içinde istifa gibi gelişmeleri de resmi açıklama yapılmadan önce bildirdiği anlaşıldı. Ayrıca Epstein’in kendisine birkaç sefer 75 bin pound ödeme yaptığı da ortaya çıktı. Daha da ilginci Lord Mandelson bu ödemeleri parlamentoya bildirmemişti. Dolayısıyla işin içinde sadece arkadaşlık ilişkisi ve “networkçülük” yok, hem gizli bilgileri paylaştığı için hem de aldığı paraları bildirmediği için işlenen bir dizi suç var. Bu nedenle soruşturma açıldı ve 2 evi de Cuma günü polis tarafından arandı.

Mandelson’un büyükelçi görevindeyken sahibi olduğu danışmanlık firmasını yönetmeye devam ettiği, bu firmanın müşterileri arasında Trump destekçisi gözetim teknolojileri şirketi Palantir’in de olduğu ve Starmer ABD’yi ziyaret ederken resmi programının dışında, gizlice Palantir’in patronuyla toplantı ayarladığı ve ardından başta sağlık bakanlığı olmak üzere Palantir’e büyük iki ihale verdiği de basına yansıdı.

Hem bakanlık hem istihbarat uyardı, Starmer dinlemedi

Starmer’e dışişleri bakanlığı ve istihbarat tarafından Lord Mandelson’un Epstein ile ilişkisine dair bilginin vermesine rağmen Starmer’in bunu dikkate almaması da tepki çekti. Starmer uyarılara rağmen böyle bir insanı bu konuma atadığı için özür diledi ve Mandelson’un kendisine ısrarla yalan söylediğini öne sürdü. 

Bu yaklaşım kamuoyunda ve parti içinde kendisine olan tepkiyi daha da arttırdı. Starmer’in karar alma kapasitesi sorgulanmaya başlandı. Bu kararların arkasında Starmer’in özel kalemi olan Morgan McSweeney'nin olduğu dile getirildi ve bu kişinin işten atılması çağrısı yapıldı. Starmer’in ilk özel kalemi de başka bir skandal nedeniyle göreve geldiğinin ikinci ayında işten çıkarılmıştı. McSweeney’in en önemli özelliği Lord Mandelson'la çok yakın olması ve kendisini Mandelson’un yetiştirdiğinin ve mentörlük yaptığının bilinmesi ve bu atamada onun belirleyici olduğunun düşünülmesidir. 

Bu ikisinin en temel özellikleri Blairci ve İsrail yanlısı olmalarıdır. Starmer de vizyonsuz biri olarak bazı temel güç odaklarına (ABD, İsrail vb) bakıp kararlar almaya önem veriyor ve onun gözünde bu kişiler bu güç odaklarının cisimleşmiş hali olarak görüldüğü için rahatlıkla onların güdümünde hareket edebiliyor. 
Starmer her ne kadar habersiz olduğunu ve yalan söylendiğini iddia etse de Lord Mandelson tam da bu gizli ve karanlık ilişkileri nedeniyle bu göreve atandı.

Karanlık tarafa geçişte Trump etkisi

Mandelson’un bu göreve talip olmasının sebebi "Karanlıklar Prensi" olarak tanımlanmasına yol açan ilişkilere sahip olmasıdır. Britanya ABD’de Biden yanlısı bir hükümete dair beklenti içindeydi. Trump yönetimi de Britanya’nın resmi politikasını rahatsız eden, kaygı uyandıran politikalara sahipti. Bunlar esasen Rusya/Ukrayna, Çin ve serbest ticaret anlaşması gibi konulara odaklıydı. Örneğin Trump’un oldu bittiye getirip Rusya’yla anlaşmasından korkuluyordu.

Trump yönetimi Britanya’yı ve Avrupa’yı küçümsüyor, büyük güç mücadelelerinde onlara saygı duymadığını gösteriyordu. Britanya açısından bu ciddi meseleydi, çünkü Brexit sonrası ekonomik açıdan ABD ile bir serbest ticaret anlaşmasına bel bağlamıştı, Fransa’nın tersine nükleer silahlar açısından ABD’ye bağımlıydı, Ukrayna savaşında Britanya ordusu aktif şekilde yer alıyordu. Bunu aşmak açısından Trump ile kişisel ilişkilerin kurulmasına karar verildi. Trump’ın psikolojisini inceleyip strateji üretenler suyuna gitmeyi salık veriyorlardı. 

Tabii bu o dönemki eğilimdi. Şimdiki strateji güçlü durmak, itiraz etmek ama önce biraz beklemek, ani reaksiyon vermemek, şovunu bitirmesine izin vermek ve sonra müdahil olmak. Trump’ın kendisine net şekilde karşı durabilen Çin’e ve Rusya’ya gösterdiği hayranlığı bu şekilde yorumladılar.

Bu yaklaşımla Starmer “dostum Trump” söylemini geliştirdi, Kral Charles kendisini Londra’ya davet etti, o dönemin Dışişleri Bakanı Lammy, Trump’ın yardımcısı Vance ile haftasonu ailecek tatil yaptı, birlikte balık tuttular. Ama esas işi, tam da Trump’ı, çevresindeki sermaye ve güç gruplarını onlarca yıldır bilen, bu nedenle Epstein ile de içli dışlı olan karanlıklar prensine verdiler. O da gidip resmi diplomasinin dışında kişisel ilişkilerini kullandı, Trump destekçisi Palantir gibi gruplar için iş bağladı.

Ancak Mandelson büyükelçilikte istediği verimi sunamadı ve ABD yönetiminin talebiyle, Britanya açısından sıkıntılı bir şekilde görevden alındı. Bunda tam da yararlanılmak istenen kişisel ilişkileri ve Epstein gibi figürlerle bağlantıları tepki çekti. 

Bu belgeler ABD’de siyasi kutuplaşmanın ve kavganın merkezinde yer alıyor. Mandelson da başka ülkenin büyükelçisi olmasına rağmen bu kavganın içinde yer alan ve tanınan bir figür olarak Trump yönetiminde belirli kesimlerde tepki topladı. Trump’ın da ona pek saygı göstermediği anlaşıldı ve Britanya kendisinin Epstein ile ilişkisini bildiği için bu belgelerin açıklanmasından önce elçiyi değiştirmek zorunda kaldı.

Starmer isim arıyor ama parti güç kaybediyor

Starmer buradan yara aldı ama bu sadece Epstein ile ilgili değil. Seçim anketlerinde zaten kötü gidiyordu, popüler değildi. Parti içinde adaylar ortaya çıkmaya başladı. 

Bunlardan biri şu an sağlık bakanı olan, sağlıkta ticarileşmeyi savunan, Blairci ekipten olan ama Mandelson ile de dostluğu olan Wes Streeting. Starmer ile arasında kavga olsa da sermaye kesimi için, aynı ekonomik politikaları takip etmesi açısından en tercih edilir aday. 

İlk dönemde başbakan yardımcısı olan, sendika kökenli olup parti içi solla iletişim içinde olan ama aldığı evin vergisini az ödemek için yanlış beyan verdiği ortaya çıkınca istifa eden Angela Rayner da güçlü bir aday. 

Bir diğeri de Manchester Büyükşehir Belediye Başkanı olan Andy Burnham. Burnham partinin “soft left” (hafif sol) denilen kanadında, daha sol söylemler kullanıyor ama geçmişinde mecliste bakanlık yapan, Irak işgalini destekleyen bir figür. 

Burnham'ın aday olması için meclise girmesi gerekiyor. Bunun için 2 hafta önce Manchester vekillerinden biri sağlık sorunlarını gerekçe gösterip istifa etti. Burnham da aday olmak için başvurdu ama İşçi Partisi yönetimi bunu reddetti. Durduk yerde Manchester başkanlığı için yeni bir seçime gerek yok denildi. Ama bu vekilliği İşçi Partisi'nin alması da pek mümkün görünmüyor. Anketlere göre Reform ile Yeşiller yarışıyor. 

Uzun zamandır anketlerde Reform %30, Muhafazakarlar %20 bandında görünüyor. Yeşiller ve İşçi Partisi de %16-18 arasında gidip geliyor. Liberal Demokratlar ise %13. Ancak Reform’un bu oyla, her bölgeden en çok oyu alanın vekil seçildiği seçim sisteminde tek başına iktidar olması mümkün görünüyor. 

Reform'a yönelik sermaye kesimlerinden gelen eleştiri tek adam partisi olması, parasının ve kadrosunun olmamasıydı. Geçen yılın sonlarında bir partinin aldığı en yüksek bireysel bağışı alıp para sorununu çözdü. Ardından hem Britanya’da hem de İskoçya özelinde birçok önemli Muhafazakar Parti (Tory) vekili Reform'a katıldı. Özellikle Rishi Sunak ve Liz Truss dönemlerinde bakanlar kurulunda olanların hepsi Reform'a geçti. Bunlar arasında eğitim ve ekonomi bakanlığı yapan, YouGov anket şirketinin sahibi, Irak Kürtlerinden Nadhim Zahawi, Tory parti lider adaylarından ve sağın önemli figürlerinden Robert Jenrick ve eski bakan ve vekiller yer alıyor. Reform lideri Nigel Farage, bu kişilerin devlet yönetme deneyimi olduğunu ama o dönemin şartlarında gözlemledikleri değişimleri yapmalarının engellendiğini, bürokrasinin izin vermediğini ama iktidara geldiklerinde istedikleri değişiklikleri yapacaklarını belirtti.

Epstein skandalı Britanya’da bir süredir devam eden siyasi taraflaşmayı hızlandıran bir etki yarattı. 

/././

Pakistan'da Şii camisine saldırıda 36 kişi öldü: IŞİD üstlendi, hükümet Hindistan'a işaret etti. 

İslamabad’daki Şii camisini hedef alan bombalı saldırıyı IŞİD'li bir grup üstlendi. Pakistan Savunma Bakanı ise "Hindistan, vekilleri aracılığıyla savaş yürütüyor" dedi.

Pakistan'ın başkenti İslamabad'da dün cuma namazı sırasında bir camiye yönelik gerçekleştirilen intihar saldırısında 36 kişi hayatını kaybetti.

Yetkililer, hastanelerde tedavi altına alınan 169'u aşkın yaralıdan bazılarının durumunun kritik olduğunu ve ölü sayısının artabileceğini belirtti.

Saldırı, başkentin Shehzad Town bölgesinde bulunan ve Şiilere ait olduğu bilinen İmam Bargah Camisi'nde, cemaatin cuma namazı için toplandığı sırada meydana geldi. 

Dawn gazetesine konuşan kaynaklar, şüphelinin IŞİD bağlantılı olduğunun ve geçmişte birçok kez Afganistan'a seyahat ettiğinin tespit edildiğini bildirdi

AP'nin geçtiği haberdeyse saldırının doğrudan IŞİD bağlantılı bir grup tarafından üstlendiği bilgisi yer aldı.

Pakistan İçişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Talal Chaudhry, saldırganın kimliğine ilişkin yaptığı açıklamada, failin Afgan olmadığını ancak adli testlerin saldırganın Afganistan'a defalarca gittiğini kanıtladığını ifade etti.

'Hindistan, vekilleri aracılığıyla savaş yürütüyor'

Saldırının ardından hükümet kanadından sert açıklamalar geldi. Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, "Bu barbarlık bizi yıldırmayacak ve aşırılık yanlıları tüm sorumluluklarıyla hesap vereceklerdir" dedi.

Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari de yayımladığı mesajda, "Masum sivilleri hedef almak insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur" değerlendirmesinde bulundu.

Pakistan Savunma Bakanı Khavaja Muhammed Asıf, saldırganın güvenlik güçlerinin müdahalesi sonrası ateş açarak kendisini patlattığını kaydetti. Asıf, saldırının arkasında dış destek bulunduğunu belirterek şu paylaşımı yaptı: "Saldırıya karışan teröristin daha önce Afganistan'a gittiği kanıtlandı. Hindistan ve Afganistan arasındaki işbirliği ortaya çıkıyor. Hindistan, vekilleri aracılığıyla savaş yürütüyor."

Saldırıya "tam güçle" karşılık vereceklerini vurgulayan Savunma Bakanı, operasyonlarının kararlılıkla süreceğini belirtti.

***

Laikliği 'suç' sayan iktidar gericilere can suyu oldu: Ankara'nın birçok noktasına 'Laikliğe karşı şeriat' pankartları asıldı. 

Şeriata karşı laikliği savunanları ev hapsi ve gözaltılarla yıldırmaya çalışan iktidar, cihatçılara güç verdi. Hizb-ut Tahrir uzantılı bir grup, önce laikliği savunanları "Atina’ya sürmekle" tehdit etti, ardından Ankara'nın birçok noktasına "Laikliğe karşı şeriata bağlıyız" yazılı pankartlar astı.

Şeriata karşı laikliği savunduğu için gericiler tarafından hedef gösterilen SOL Parti üyeleri ev hapsine çarptırılmış, karara tepki gösterenler de gözaltına alınmıştı.

Yargının laikliği savunanlara verdiği ceza şeriatı yanlılarına daha da güç verdi.

Cihatçı Hizb-ut Tahrir adına faaliyet yürüten "Köklü Değişim" adlı yapı, Ankara'nın birçok noktasına "Laikliğe karşı şeriata bağlıyız" yazılı pankartlar astı.

Anayasanın birçok maddesini ihlal eden şeriat savunusu hiçbir engelle karşılaşmadığı gibi örgüt üyeleri pankartların fotoğraflarını sosyal medya hesaplarından "gururla" paylaştı.

Laikliği savunanları açıkça tehdit etmişlerdi

Hizb-ut Tahrir, tıpkı IŞİD gibi "İslami Hilafet Devleti"ni kurmayı hedefleyen laiklik karşıtı ve gerici bir yapılanma.

Laik cumhuriyeti "küfür sistemi" olarak nitelendiren, seçimlerde oy kullanmayı "haram" olarak gördüklerini açıkça ilan eden Hizb-ut Tahrir, Yargıtay tarafından "terör örgütü" olarak kabul edilmişti.

Ancak bu karara karşın Hizb-ut Tahrir, çeşitli dernekler ve yayın organları aracılığıyla eylemler, konferanslar, buluşmalar düzenleyerek açıkça örgütlenmeye devam ediyor.

Bu yapılardan biri olan "Köklü Değişim", geçtiğimiz günlerde SOL Parti üyelerini hedef aldığı açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı: "Bugün Ankara’da bağırarak, slogan atarak bu toprakların şeriatla olan bağını silebileceğini zannedenler büyük bir gaflet ve delalet içindedir. Bu toprakların İslam’la olan bağı ne sokak gürültüsüyle bastırılabilir ne de ideolojik hezeyanlarla ortadan kaldırılabilir. Kökü Batı'ya bağlı bir avuç laikin yeri Ankara değil, Atina'dır."

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Sefaköy’de “Şeriata karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet” pankartı asan üç SOL Partili, gerici provokasyon girişiminin ardından hedef gösterilerek gözaltına alınmıştı. 

"Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla mahkemeye sevk edilen SOL Partililere ev hapsi verilmişti. 

Bunun üzerine SOL Parti iktidarın ve gericilerin hedef tahtasına oturttuğu laiklik pankartını ülkenin dört bir yanına asmaya başlamıştı. 

Ardından İstanbul’da üç SOL Genç üyesi ile Balıkesir’de iki SOL Partili benzer gerekçelerle gözaltına alındı.

***

1 Şubat'ta ne oldu?-Berkay Kemal Önoğlu- 

İradi müdahale olmadan sosyalist siyaset olmaz. Yaratıcılıkla gerçekçiliğin birbirini beslediği, süreklilik taşıyan bir dinamizm şart.

Aşağı yukarı herkesin fark ettiği ve son yıllarda giderek daha fazla insanın adını koymaya başladığı koca bir boşluktan söz ediyoruz…

Kapitalizm Türkiye’de de dünyada da içinde en ufak bir ümit beslenebilir olmaktan çoktan çıktı. Eşitsizliklerin üzeri hiçbir biçimde örtülemiyor, yoksulluk derinleşiyor, güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i, son iki yılda yaratılan toplam servetin yaklaşık yüzde 60’ını tek başına aldı. Türkiye’de ise TÜİK verileri, en zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı payın yüzde 49’un üzerine çıktığını, en yoksul yüzde 20’nin payının yüzde 6’yı bile bulmadığını söylüyor.

İşte bu tablo içinde, çürümenin, alçalmanın ve ahlaki çözülmenin sınır tanımadığı koşullarda insanları esaslı bir değişime, umutlu ve güzel günlere taşıyacak gerçek ve iddialı bir siyasetin boşluğudur sözünü ettiğimiz. Bu boşluğun kıyısından köşesinden geçiliyor, etrafından dolanılmaya çalışılıyor; zor olduğu için çoğu zaman imkansız sayılıyor. Oysa adını koymak gerekiyor: Dünyada komünizmin bayrağının yeniden yükselmesi, eğer insanlığın bir geleceği olacaksa, artık tarihsel bir zorunluluk halini alıyor.

Peki bu boşluk nasıl ortaya çıktı?
Bu boşluk, iktidar perspektifinin geri çekilmesiyle oluştu. Sosyalizmin önce ayağını bastığı ülkelerde, ardından dünya ölçeğinde iktidarı alabileceğine dair inancın zayıflamasıyla, iddianın askıya alınmasıyla doğdu bu boşluk… 1990’lardan sonra “alternatifsizlik” söyleminin neredeyse evrensel kabul görmesi bunun somut göstergelerinden oldu. Türkiye de bu geri çekilişin toplumsal zemindeki sonuçlarından nasibini aldı.

Bunun nedenlerini, yapılan yanlışları, kopuşları, ihanetleri uzun uzun konuşabiliriz elbette. Ama bugüne, bugünün yakıcı ihtiyaçlarına dönelim ve kendi ülkemizden başlayalım.

Dünyada ve mutlaka Türkiye’de de sosyalizmin her zaman yeni bir ruha, canlılığa ve yaratıcılığa ihtiyaç duyduğu ortada. Bu konjonktürel bir arayış değil. “Şartlar değişti, biz de pozisyon alalım” meselesi hiç değil. Aksine, solun varlık sebebi ve var olabilme koşulu bu. İktidar perspektifiyle şekillenen bir amaç disiplini, sosyalist hareketin tutuculaşmaya karşı en güçlü güvencesi. Tarih de bunu söylüyor. İktidarı hedefleyen her sosyalist atılım, ister istemez kendi yaratıcılığını üretiyor. Teoriye kalıcı katkılar da ancak böyle dönemlerde ortaya çıkıyor. İktidar fikri olmadığında ise teori durumu açıklama rahatlığına sıkışıp kalıyor. İktidarın yolunu açmadığı gibi aylaklığın, tembelliğin de daimi mezesi haline getiriliyor.

Yıllar içinde sosyalist hareket “nesnel koşullar” söylemi içinde eriyip gitti. Bir yanda “gerçekçi” politikalardan söz edilirken diğer yanda gerçekliği değiştirmek yerine, gerçekliğin değiştirilemez olduğu kabul edilmiş oldu. Bunun sonuçlarıyla da en ağır şekilde yüzleşildi.

Oysa iradi müdahale olmadan sosyalist siyaset olmaz. Yaratıcılıkla gerçekçiliğin birbirini beslediği, süreklilik taşıyan bir dinamizm şart. 1 Şubat’ta TKP’nin düzenlediği büyük halk buluşması, tam da bu dinamizmin Türkiye’de mümkün olduğunu, sosyalizm iddiasını geri çekmeden de iddialı ve ilgi uyandıran bir siyasetin başarılı olabileceğini somut biçimde ortaya koyuyor. Nesnelliği inkâr etmeyen ama onu kader gibi de görmeyen, sosyalizmin iktidarını ciddiye alan ve bu nedenle de teoriyi ve pratiği birbirine feda etmeyen bir siyaset hattı… Boşluğu doldurmak için önce oraya doğru yürümek gerekir. TKP tam olarak bunu yapıyor.

Şimdi iddialı olunmayacak da ne zaman olunacak?
Kapitalizmin tarihsel meşruiyetini bu kadar açık biçimde yitirdiği, “başka bir yol yok” yalanının her gün daha fazla insanın zihninde tuzla buz olduğu bir dönemde, dünya ölçeğinde IMF’nin kendi raporları bile eşitsizliğin artık “yönetilebilir” olmaktan çıktığını kabul ederken iddia sahibi olmamak, aslında düzenin iddiasızlığına teslim olmak anlamına geliyor.

TKP iktidarı hedeflediğini saklamıyor, bunu uzun vadeli bir temenniye indirgeyip ertelemiyor. Kendine güveniyor; bu güven tarihsel bir hatta ve örgütlü bir birikime yaslanıyor. Daha da önemlisi, TKP dostlarına ve bu düzenden çıkış arayanlara da güven veriyor. Bu belirsizlik çağında belki de en kıymetli şey, netlik. Ne istediğini bilen, neye karşı durduğunu açıkça söyleyen, hedefini küçültmeyen bir siyaset.

1 Şubat’ta binlerce insan, “daha azına razı olma” çağrılarına değil, daha fazlasını isteme cesaretine kulak verdi. Ve biliyoruz ki, tereddüt edenler değil, daima iddia edenler kazanır.

/././

Boykot, Migros direnişini güçlendirir!-Atilla Özsever-

Migros depo işçilerinin sefalet zammını kabul etmeyen direnişi, 16 gündür devam ediyor. Patron Tuncay Özilhan’ın villası önünde toplanan işçiler, 3'ncü kez gözaltına alındı, geç saatlerde bırakıldı. Migros mağazalarındaki tüketim boykotunun daha etkili olması halinde direnişin kazanım sağlayabileceği belirtiliyor…

Migros depo işçilerinin yüzde 28’lik “sefalet zammı” dayatmasına karşı başlattıkları direniş 16'ncı gününü doldurdu. Bir kez daha Migros’un da bağlı olduğu Anadolu Grubu’nun sahibi Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde toplanan işçiler, önceki gün (6 Şubat 2026) üçüncü kez gözaltına alındı, gece saatlerinde serbest bırakıldı.

Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) öncülüğünde direnin işçiler, 6 Şubat günü “Hakkımız olanı istiyoruz” şeklinde sloganlar atarak patron Tuncay Özilhan’ın villasının önünde toplandı.

Migros depo işçilerinin direnişine desteğe gelen Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu,  burada yaptığı konuşmada, “Direnişimizin yaygınlaşması lazım. Vatandaşları, dayanışmaya çağırıyorum, Migros mağazalarında alışveriş yapmasınlar, kasa kilitleme eylemlerine başvursunlar” dedi.

DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar da “Bu direniş sadece Migros işçilerinin direnişi değildir. Biz kazanırsak milyonlarca emekçi de hak talepleri için ayağa kalkacaktır, konfederasyonların kapılarına gidecektir. Aynı zamanda halkımızın da somut dayanışmasına ihtiyacımız var” diye konuştu.

Emniyet güçleri daha sonra işçileri ablukaya aldı. DGD-SEN’den yapılan açıklamaya göre, polisin müdahalesi sonucu 60 kişi gözaltına alındı. Sendika Başkanı Neslihan Acar ile Umut-Sen’den Başaran Aksu da gözaltına alınanlar arasındaydı. 6 Şubat’ı 7 Şubat’a bağlayan gece yarısı gözaltına alınanlar serbest bırakıldı.

DGD-SEN’den yapılan son açıklamada, 8 Şubat günü Tuncay Özilhan’ın evinin önünde yapılacak eylemin Migros yönetimi ile müzakere zemininin gelişmesi üzerine 10 Şubat tarihine ertelendiği bildirildi.

Boykot yaygınlaşmalı

DİSK Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu da. Migros direnişi ile ilgili olarak DGD-SEN’in mücadelesine katkı yapmak için devreye girdi. Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Migros işvereninin avukatlarıyla yaptığı temaslarda, özellikle işten atılanların işe iadesi konusunda görüşme yürüttüklerini belirtti. Küçükosmanoğlu, çözüm için şu öneride bulundu:  

“Migros direnişinin daha etkili olması açısından tüketim boykotunun daha genişlemesi gerekiyor. İşveren, bu boykot karşısında satışının azalması üzerine DGD-SEN’i muhatap alabilir. Bunun için de boykotu çeşitli toplumsal kesimlerin katıldığı örgütlü bir boykota dönüştürmek gerekli olacaktır”.

Migros mağazalarındaki tüketim boykotunun ne kadar etkili olabileceği merak ediliyor. Çeşitli mağazalarda depolardan tedarik sağlanmadığı için birçok rafın boş olduğu, müşteri açısından da doluluk oranının giderek azaldığı dikkati çekiyor.

Bununla birlikte daha geniş bir boykot ve ürün satışında yaşanacak azalmanın, Migros işvereniyle müzakerelerde DGD-SEN’in elini güçlendirebileceği ifade ediliyor.

Kadıköy’de dolaştığımız Migros mağazalarında çalışan kimi market çalışanları, bu direnişin sadece depo işçilerinin sorunlarını ilgilendirmediğini, tüm çalışanları, yoksulluk çeken halkı ilgilendirdiğini belirterek CHP’nin yeterli desteği vermemesini de eleştirdiler.

Market çalışanları, “CHP, gerek genel başkan gerekse yöneticiler düzeyinde depolara gidip destek verseler, hem direniş daha güç kazanır, hem de partinin oyları artar” dediler.

İşkolu sorunu

DGD-SEN, 16.nolu gemi yapımı, deniz taşımacılığı ve antrepoculuk işkolunda yüzde 1’lik işkolu barajını aşamadığı için toplu sözleşme yapmaya yetkili bir sendika konumunda bulunamıyor.

Dolayısıyla Migros işvereni, DGD-SEN’i muhatap almak istemiyor. Sendika, son eylemler nedeniyle Kod 49’la (yani “hatırlatıldığı halde işçinin görevini yapmamakta ısrar etmesi” gerekçesiyle) işten çıkarılan 300 işçinin işe iadesini talep ediyor. İşveren ise, bu konuda bir protokol yapılmasına yanaşmıyor.

DGD-SEN, işe iade ile birlikte ücretlere yüzde 50 net zam, banka promosyonlarının işçiye ödenmesi gibi konularda ısrarlı bir duruş sergiliyor. Sendika avukatlarının işveren tarafı avukatları ile yaptıkları görüşmelerde, özellikle işten atılanların işe iadesi konusu gündeme geldi ancak işveren 300 işçinin tümünün işe geri alınması konusunda diretiyor.

Migros market çalışanları ile ilgili olarak 10.nolu ticaret, büro, eğitim işkolunda taraf ve yetkili olan sendika Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş Sendikası’dır. Son eylemler sonucunda Migros’un taşeron firmalarında çalışan 7 bin 800 depo çalışanı, kadroya alındı ancak işkolu değişikliği yapılarak bu çalışanlar 10.nolu işkoluna geçirildi.

Tez Koop-İş’in hamlesi

Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş Sendikası, 6 Şubat günü gazetelere verdiği ilanda, taşerondan Migros şirketi bünyesine alınan depo işçilerinin sendikalarına üye olması halinde yüzde 45 ile yüzde 54 oranında bir iyileştirme zammına sahip olacakları belirtildi.

Tez Koop-İş, Migros marketlerinde çalışan işçilerle ilgili olarak işverenle yeni toplu sözleşme görüşmelerinin de 20 Ocak 2026 tarihi itibariyle başlayıp sürdürüldüğünü hatırlattı. Sendikanın ilanında, yeni toplu sözleşme teklifinde 2026 yılı için yüzde 50,89’luk öneride bulunulduğu ifade edildi.  

Kadroya geçirilen 7 bin 800 işçiden kimi illerde çalışan belli sayıda emekçinin Tez Koop-İş’e geçişinin söz konusu olduğu bildirildi. Bu arada Tez Koop-İş’e üye olmadan da dayanışma aidatı yoluyla sözleşmedeki haklardan yararlanmak mümkün oluyor.

Aslında DGD-SEN’in depo işçilerinin direnişine öncülük etmesi sonucu Migros’ta kadroya geçirilmesi gerçekleşti, denebilir. Tabii ki kadroya geçmek önemli bir kazanımdır. DGD-SEN yöneticileri, Tez Koop-İş’in uzun yıllardır taşeronda çalışan işçilerin kadroya geçirilmesi konusunda gerekli çabayı göstermediğini belirtiyor. Migros işvereni ise, bu depo işçilerinin Tez Koop-İş Sendikası’na üye olmasını istiyor.

/././ 

Sovyetler’in sahibi var, kapitalizm aklayıcılarının yatacak yeri yok -Aydemir Güler- 

O hainler kazandı diye, kimse 20. yüzyılın büyük sosyalizm pratiğini sahipsiz zannetmesin. Doğrusuyla yanlışıyla, eksiğiyle fazlasıyla Sovyetler Birliği’nin sahibi var! Ama bunların yatacak yeri yok…

Dünya kapitalizminin tam kalbinden yükselen dayanılmaz kokuya, bir de, “aklayıcı” kalabalığı eşlik ediyor. Onların çıkardığı koku da az buz değil doğrusu!

Çok uzun olmayan bir süre önce, yani henüz son paket açılmamışken, Epstein dosyalarının “abartılmasının yanlış olabileceğini” söyleyenlere rast gelmiştim mesela. Bir haber programında konuşan Türk kadın siyaset bilimciye bakılırsa, olay zaten ABD’de de “fazla ciddiye alınmıyordu.” İddialar Demokrat Partili muhalif odakların “köpürtmesi” olabilirdi. Ne de olsa ABD’de yaşıyordu uzmanımız… Neyse ki, hanımefendi sözlerini kapatırken akıl etti de, apar topar, kadın ve çocuk tacizinden kendisinin de iğrendiğini vurguladı: O kadar ki, bu tür pasajları “okumaya bile” dayanamıyordu!

Son paket, bu tür girişimlerin sonunu getirir sanmıştım. Ne de olsa, kapitalistlerin azami kâr ve emperyalistlerin mutlak hegemonya arayışı, çocuklara tecavüz edilen odalarda vücut buluyordu ve bu bayağı çıplak bir gerçekti! Yine de bazı aklama denemeleri yapıldı. Örneğin rezillik ile sömürünün bağını karartmanın yolunu yamyamlık gibi fantastik şiddet öykülerinde arandı… Ama bunun da ters teptiği görülebiliyordu. Vahşet, mekanizmasının kapitalizme özgü özünü örtmek yerine, sistemle daha da özdeşleşiyordu… 

Böyle düşünmüştüm. Yanılmışım, beterin beteri varmış! 

3 Şubat’ta düzenin misyoner ruhlu gazetecisi Yıldıray Oğur “Çok iyi bir Epstein dünyası analizi” yorumuyla X’te bir değerlendirme aktardı. Ne de olsa kapitalizm aklayıcılığı, Türkiye’ye özgü bir meslek değildi. 

Jeffrey Epstein meselesi pedofiliyle ilgili bir skandal değil; Rusça bir kelime olan ‘blat’ ile ilgili. Blat, Sovyet dönemine ait bir kavram ve ‘kıt bulunan mal ve hizmetlere kişisel ilişkiler yoluyla ulaşmak, resmî prosedürleri dolanmak’ anlamına geliyor. Yani bu hikâye, bir yönetim biçimi hakkında. Sovyet döneminde, fabrikalarının resmî devlet tedarik sistemi dışında ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan çok sayıda blatnik vardı. Epstein de benzer biçimde, neoliberal devlet için çarkları yağlayan bir figürdü. Onun işi yönetişimdi. Bu ne anlama geliyor? Şu çok açık: Epstein, birden fazla kamusal ve özel bürokrasi arasında dolaşan girişimci bir aracıydı. Hukuk, iş dünyası, istihbarat ve siyaset elitleri arasında ‘masa altı’ anlaşmaların örgütlenmesine yardımcı oldu; böylece bu kesimler hukukun üstünlüğünden ve geleneksel çıkar çatışması sınırlamalarından kaçabildi. Bu, bir üst sınıfın formel kurallardan sistematik biçimde kaçabilmesini sağlayan bir devlet zanaatıydı.” 

Matthew Stoller imzalı bu “çok iyi” analiz, kokunun kaynağını kapitalizmin ötesine yayarak sistemi aklamayı deniyor. Mademki, rezillik her yerde, çürümenin kaynağı kapitalizm olamazdı (!) Bu iddiaya, mekanizmanın aslında sosyalizme içkin olduğu karalaması eşlik etmektedir. Ama bu teze, Oğur gibilerinin bile sahip çıkabilmesi için bir şey daha gerekmektedir: Dosyadaki pedofili skandalının “esası oluşturmadığının” kabulü... Devamını kestirmek de zor değil: Bir adım sonra, denecek ki, “sosyalizm ‘blatnik’ üretir; oysa kapitalizm, eğer kurumlar çalışırsa arızayı giderebilir.” 

Yazar bu son halkayı eklemeyi düşünmüş, ama pek değerli kurumların tepesi çamurdan görünmez olmuşken, zamansız bulmuş olmalıdır!

Her neyse, analizci bu şekilde kendi ahlaksızlık devresini tamamlamaktadır. Analizi beğenip aktaran daha az ahlaksız değildir! 

Bir kere pedofili, insan kaçakçılığı, cinayet ve yamyamlığı neden tali görecekmişiz? Sadece medyatik bir skandal, ikinci sayfa haberi değil ki bunlar. Epstein dosyaları bir ilan içeriyor: 21. yüzyılda, insanların eşit olduğunun varsayıldığı ve eşitlik mücadelesinin bir erdem olarak yüceltildiği tarihsel dönem kapanmış bulunmaktadır. 

Kapitalizm “zaten böyleydi” denemez; doğru olmaz. Kâr arayışının ahlak tanımazlığını, burjuvazinin kurumları değil, ama emekçilerin mücadelesi ve sosyalist ülkelerin somutladığı değerler baskılıyordu. Bir kez bu frenler ortadan kalkınca egemenlerin muktedirliğinin sınırları hızla genişledi. İnsana ait her şeye tecavüz edecek kadar “özgür”leştiler!

Hikâyede sosyalizmin yeri, ahlaksız bir sınıfa uyguladığımız baskıdan ibarettir. 

Epstein’in ağabeyleri, sosyalizmin çözülüşü sırasında, malum dosyaları kıyısından köşesinden çağrıştıran tek bir vakaya rastlasalardı, emin olun dünyanın burnundan getirirlerdi. Katlettikleri Çavuşeskuların “hazinesinin” izini bile bulamadılar! Sosyalist ülkelerde kuralların ve kurumların etrafından dolanmaya bakanlar ise, kapitalizme dönüşün başını çeken sosyalizm hainleridir.  

O hainler kazandı diye, kimse 20. yüzyılın büyük sosyalizm pratiğini sahipsiz zannetmesin. Doğrusuyla yanlışıyla, eksiğiyle fazlasıyla Sovyetler Birliği’nin sahibi var! Ama bunların yatacak yeri yok…


Not: Bundan iki yıl önce 4 Şubat 2024’te TKP üyesi Mehmet Altan’ı kaybetmiştik. Bugünkü köşe yazısında ondan, Mehmet’ten söz etmek geçiyordu aklımdan. Bilgisayarından çıkan notlara, politik yaşamını anlattığı kayıtlara göz atmıştım… Haftaya kaldı. Biliyorum, “sağlık olsun, takma kafana” derdi…



/././

ABD çöküyor mu?-Erhan Nalçacı- 

Evet, kapitalizm çürütür, önünde sonunda varacağı yer bir pislik çukurudur. Ancak eşitsiz gelişim yasasını unutmayalım. Çürüme de eşitsiz gelişir ve ABD’de yaşanan zirveye ulaşmış bir çürümedir. Emperyalist piramidin 75 yıldır başında olan bir devletin ultra pisliğe dönüşmesine şaşmamak gerekiyor.

Epstein dosyaları ile ortalığa dökülen ve aklın sınırlarını zorlayan kötülük bir dönemi kapatıyor. “ABD demokrasisi” diye allanan pullanan düzen işlediği bütün cinayetlere rağmen imajını koruyabiliyordu. Her ülkenin sermaye sınıfının işbirlikçiliği ve kendi çıkarından başka gözünün bir şey görmemesi yaratılan bu illüzyonun başlıca nedenlerinden biriydi.

Şimdi son dönemdeki başlıca patronları, Başkanları dâhil siyasilerini, kültür insanlarını, sanatçıları kapsayan bu ifşadan sonra ABD’nin 20. yüzyıla damgasını vuran bir emperyalist devlet olarak çöküşüne bir adım daha yaklaşmış bulunuyoruz.

Neden dosyalar şimdi açıklandı? Bir sürü komplo teorisi havalarda uçuşuyor. Komplo teorilerinin en zararlı yanı, düzenin bir akıl tarafından kontrol altında tutulduğuna bizi ikna etmesidir. Oysa ABD’de kontrolün ve aklın ucu kaçalı çok oldu. Emekçiler, bürokratlar, askerlerin içinde düzenden rahatsız olan çok sayıda insan var. İnsanların düzene iknası çözülmeye başlayınca her türlü sızıntı ve kaza olur, yakın geçmişte bunun birçok örneği yaşandı.

Evet, kapitalizm çürütür, önünde sonunda varacağı yer bir pislik çukurudur. Ancak eşitsiz gelişim yasasını unutmayalım. Çürüme de eşitsiz gelişir ve ABD’de yaşanan zirveye ulaşmış bir çürümedir. Emperyalist piramidin 75 yıldır başında olan bir devletin ultra pisliğe dönüşmesine şaşmamak gerekiyor. Ayrıca her yere ve ülkeye de bulaşıyor. Örneğin, Türkiye bağlantısını öfkeyle izliyoruz.

Daha geçen hafta ABD’de düzenin sonunu meşruiyet krizlerinin getireceğini ve ABD kentlerindeki ırkçılığa dayanan kolluk gücü baskısının emekçi halktan nasıl tepki gördüğünü yazmıştık

Öte yandan çöküşün bir maddi temeli olmalıdır. İktisadi gelişmeler olmadan tepedeki bir emperyalist devletin çöküşünü açıklayamazsınız. İktisat bize çöküş dinamiğinin temelini verir ama son sözü söyleyen hep siyasettir. Aşağıdaki ABD’nin toplam borcunu ve borcunun ulusal gelire oranını gösteren grafik bize çok şey anlatıyor.

Şekil 1: Kırmızı çizgi ve soldaki düşey eksen 1939 ve 2024 arasında ABD’nin borcunun nasıl değiştiğini gösteriyor. Mavi barlar ve sağdaki düşey eksen ise borcun ulusal gelire yüzde olarak oranını sunuyor. Borcun İkinci Dünya Savaşı yıllarında arttığını ama bu yıllarda ulusal gelirin küçük bir kısmını oluşturduğunu izliyoruz. 70’li yıllardan itibaren ise mutlak borç miktarı ve borcun ulusal gelire oranının sürekli bir artış içinde olduğu anlaşılıyor.

Şekilde izlendiği gibi ABD’nin borcu ve ulusal gelire oranı son 50 yıl içinde füze hızıyla artmış ve artmaya devam edecek gözüküyor. Grafiğin kapsamadığı 2025 yılında bu eğilim sürmüş, borç 37,6 trilyon dolara varmış, ulusal gelir ise 30,4 trilyon civarında kalmış. Dolayısı ile ABD’nin borcu ulusal gelirini aşarak %124 ulaşmış. Bu şu anlama geliyor, ABD ekonomisi ve ticari açığı ancak dış borç alınarak sürdürülebiliyor ve harcamaların önemli bir kısmı borç faizi ödemeye gidiyor. Hatta borç faizi ödemelerinin askeri harcamaları aştığı söyleniyor.

İkinci Dünya Savaşı esnasında doğal olarak borç miktarı yükselmiş gözüküyor, ancak ulusal gelir bunu fazlasıyla karşılıyor. Şimdi ise ABD’nin içine düştüğü durumu daha iyi anlıyoruz. Şu anda döndürülebilir bir ekonomi için eşik geçilmiş bulunuyor ve ABD’nin büyük karasal harekâtları içeren bir savaşı kaldırması mümkün gözükmüyor.

Şimdi pedofil sapıkların içinden neden Trump’ın başkan olarak seçildiğini anlayabiliyoruz. Bu bir çaresizlik! Sapık olmayan bir başkan bulma güçlüğünden bahsetmiyoruz, emperyalizmin tepe ülkesi olarak ABD’nin uzamış bir savaşı sürdürecek gücü yok, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasına rağmen.

Bu nedenle savaşmadan ABD’nin ekonomik sorunlarını çözeceğini iddia eden sapığı tercih ettiler. Venezuela’ya nokta operasyon, Grönland ve Kanada’ya göz koyma, ABD iç pazarına ulaşmayı bir şantaj unsuru olarak kullanma, Gazze’ye emlak projesi…

Olmuyor, çöküş sürüyor. Üretmeden iç pazarı pazarlayarak iktisadi sorunlar çözülemez.

1970’li yıllarda ABD Doların altın karşılığını kaldırdığını ilan ettiğinde savaşabilir bir devletti ve bütün diğer emperyalist devletlerin koşulsuz lideriydi. Emperyalist dünya ne kadar pis olursa olsun ABD diğer devletlerin sermaye sınıflarına güven veriyordu ve gerçek bir rakibi yoktu.

Şimdi her şey tepetaklak oldu.

ABD dolar egemenliğini bir silah gibi kullandı, devletlerin paralarına çöktüler, devletleri ekonomik abluka altına aldılar, para transferine bile izin vermediler. 

Büyük bir prestij kaybı oldu ABD için. Şimdi ortalığa yayılan görülmemiş çürüme katmenlendirecek güven kaybını.

Ve artık ABD’nin güçlü rakipleri var. 

Muhtemelen iki yıl önce yapılan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in konuşması yeni yayınlandı. Muhtemelen ABD’nin savaş gemilerini İran sularına yığmasının karşılığı olarak servis edildi.

Şi özetle küresel ölçekte rekabetçi finansal kurumlara olan ihtiyacı belirttikten sonra uluslararası ticaret, yatırım ve döviz piyasalarında Yuan’ın rezerv para statüsüne ulaşmasını hedeflediklerini söylemiş. Bu açık bir dolara meydan okuma, başka bir deyiş ile ABD’nin borçlanma yeteneğine bir darbe vurma niyeti olarak okunabilir.

Gerçekten 2000 yılında paraların içinde %71 olan doların rezerv para oranı 2024’te %58’e düşmüş. 

2013’te ABD devlet tahvillerinin en büyük sahibi 1,3 trilyon Dolar ile Çin’di ve ABD’yi finanse ediyordu. 2017’de tahvilleri elinden çıkarmaya başladı. Bugünlerde elindeki tahvillerin yarısından fazlasını satmış ve hızla altın alımına yönelmiş durumda.

Marksist olmayan iktisatçılar bu durumun farkında ama kimse altına yönelimin aynı zamanda bir savaş hazırlığı olduğunu söylemiyor.

Tekrar vurgulayalım, bütün bu gelişmeler ABD’nin altını oyuyor ancak son noktayı ABD emekçi sınıflarının siyasi müdahalesi koyacak.

Giderek daha çok hızlanan tarihe tarihi yapıcı olarak katılmak heyecan verici bir şey olacak hepimiz için.

/././

Nereden geldik? Neyiz? Nereye gidiyoruz?-Fide Lale Durak-

Gauguin, yerel kültürü idealize ederken onu çoğu zaman Batı’dan ödünç aldığı mitler ve imgelerle yeniden kurgulamış olsa da, tam da bu çelişkiler içinde, rengi, biçimi ve anlatıyı özgürleştiren radikal bir resim dili kurmuş; modern sanatın yönünü belirlemeyi başarmıştır.

Paul Gauguin’in, sembolizmi ve düz renk alanlarını cesurca kullanan resimleri, hem Matisse hem de Picasso üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Özellikle Matisse’in öncülüğünü yaptığı Fovistlerin renk anlayışında Gauguin’in doğrudan bir esin kaynağı olduğu söylenebilir. Genellikle Paris’ten ayrılarak “ilkelliği” aradığı Tahiti’ye yerleşmesiyle hatırlansa da, Gauguin’in yaşamı baştan sona kaçışlarla örülü bir hikâyedir. 1848’de, işçi sınıfı hareketlerinin Fransa’da en güçlü biçimde hissedildiği bir dönemde dünyaya gelen sanatçının aile geçmişi, hem Fransız devrimleriyle iç içe geçmiş hem de bu kaçma dürtüsünün temellerini atmış gibidir. Gauguin’in sanatı da bu ikili yapı içinde şekillenir: Modern hayattan uzaklaşma isteğiyle yola çıkarken, modern sanatın en temel biçimlerini ve renk anlayışını kuran bir üretime dönüşür.

Gauguin’in babası liberal görüşlere sahip bir gazeteci, annesi ise sosyalist yazar Flora Tristan’ın kızıdır. Flora Tristan’ın babası, Peru’da doğmuş bir İspanyol Donanması albayıdır. Tristan, henüz beş yaşındayken babasını kaybetmesi üzerine Fransız olan annesiyle birlikte Peru’dan ayrılarak Paris’e yerleşir. Özellikle kadınların özgürleşmesinin sosyalizmle mümkün olabileceğini savunan Tristan’ın Gauguin üzerindeki etkisi büyüktür. Anneannesine büyük bir hayranlık duyan Gauguin, onunla hiç tanışmamış olmasına rağmen eserlerini okumuş, düşüncelerini muhtemelen benimsemiş; ancak yaşamını bu fikirlerle birebir örtüşecek şekilde biçimlendirmemiştir.

Gauguin’in çocukluğunun beş yılı, anneannesininkine benzer biçimde Peru’da geçer. Paris’te çalıştığı gazeteden kovulan babası, kariyerini sürdürme umuduyla ailece Peru’ya taşınmaya karar verir; ancak yolculuk sırasında hayatını kaybeder. Peru’ya vardıklarında aileyi, Tristan’ın baba tarafındaki nüfuzlu akrabaları karşılar. O sırada henüz 18 aylık olan Gauguin, altı yaşına kadar hizmetçiler ve dadılarla çevrili, ayrıcalıklı bir yaşam sürer.

Bu erken dönem anılarının, Gauguin’in zihninde huzursuz bir hayalet gibi dolaşmasından olsa gerek, sanatçı 1882’de Paris borsasının çökmesiyle birlikte borsadaki ve sanat piyasasındaki simsarlık işlerini kaybettikten sonra mutluluğu ve tatmini hep egzotik coğrafyalarda arayacaktır. Otuzlu yaşlarının başında tamamen resme yönelmeye karar verdiğinde, bir süre arkadaşı ve akıl hocası ressam Pissarro ile Paris’te çalışır; ardından Fransa’nın sömürgeleri olan adalarda kendine yeni bir yaşam kurma arayışına girer.

Gauguin’in bu arayıştaki ilk durağı Pont-Aven olur. Burada geçirdiği iki yılın ardından, bir başka ressam arkadaşıyla birlikte Panama açıklarındaki Taboga’da arazi satın almaya karar verirler. Balık tuttukları, meyve yedikleri ve tüm gün resim yaptıkları sade bir hayatın hayaliyle yola çıkarlar. Ancak Taboga’ya ulaşamadan paraları tükenir ve Fransızların inşa etmekte olduğu Panama Kanalı’nda işçi olarak çalışmak zorunda kalırlar. Bu süreçte Taboga’daki arazilerin hayal ettiklerinden çok daha pahalı olduğunu da fark ederler. Üstelik Gauguin sarı humma ve sıtmaya yakalanarak ölümden döner; bunun üzerine adadan ayrılmaya karar verirler. O dönemde Fransız devletinin, parasız kalan vatandaşlarının herhangi bir koloni adasından Fransa’ya dönüş masraflarını karşıladığı bir politika vardır. Gauguin ve arkadaşı bu haktan yararlanarak yine bir Fransız sömürgesi olan Martinik’e geçerler.

Gauguin, Martinik’te bu kez dizanteri ve bataklık humması geçirir; ancak tüm bu hastalıklara rağmen altı ay içinde çok sayıda resim üretmeyi başarır. Adada yaptığı eserleri Paris’teki karısına gönderir ve eskiden iş insanı olarak yer aldığı sanat çevreleriyle olan ilişkilerini bu kez kendi resimleri için kullanmaya çalışır. Paris sanat piyasası henüz canlı olmasa da Van Gogh ve sanat dünyasının içinde yer alan kardeşi Theo, Gauguin’i fark ederek eserlerini satın almaya başlar. Van Gogh’un Gauguin’e duyduğu hayranlık, ikili arasında sanat üzerine bir mektuplaşmayı başlatır ve bu süreç, Gauguin’in Fransa’nın Arles kırsalında Van Gogh ile geçirdiği dokuz haftalık yoğun birliktelikle sonuçlanır.

Daha önce Van Gogh’un Arles’teki sarı evde resmettiği odadan söz etmiştik. İşte bu evde geçen dokuz hafta, birkaç nedenle sanat tarihine geçmiştir. Bunlardan biri, 23 Aralık 1888 akşamı Van Gogh’un, Gauguin’in Arles’ten ayrılma isteğine sokakta usturayla karşılık vermesidir. Van Gogh daha sonra eve tek başına döner, sol kulağını keser ve bir gazete kâğıdına sararak daha önce birlikte gittikleri bir genelevde çalışan bir kadına verir.1 Ertesi gün Van Gogh hastaneye kaldırılır ve Gauguin Arles’ten ayrılır.

Arles’te birlikte geçirilen çalkantılı dokuz hafta, her iki sanatçının da üretimini olgunlaştıran ve sanat felsefelerini derinleştiren bir sürece dönüşür. Bu dostluk, özellikle Gauguin’in sanat anlayışının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynar. Gauguin’in resminde empresyonizmden kopuş bu dönemde netleşir ve post-empresyonist olarak tanımlanabilecek kendine özgü üslubu belirginleşir. Koyu konturlarla çevrelenmiş figürler ve geniş, düz renk alanlarıyla karakterize edilen bu tarz, bir sanat eleştirmeni tarafından cloisonnism olarak adlandırılacaktır; Türkçede genellikle “bölmecilik” şeklinde çevrilse de bu kullanım yaygın değildir. Bu üslubun en çarpıcı örnekleri arasında Gauguin’in 1888 tarihli “Vaazdan Sonraki Görüntü: Yakup Melekle Güreşiyor” ile 1889’da yaptığı “Sarı İsa” adlı eserleri yer alır.

1Paul Gauguin, 1888, Vaazdan Sonraki Görüntü: Yakup Melekle Güreşiyor, İskoçya Ulusal Galerisi–Edinburgh

“Vaazdan Sonraki Görüntü: Yakup Melekle Güreşiyor”, aslında Pont-Aven’deki bir kilise için yapılmış olsa da, tamamlandıktan sonra kilisenin rahibi tarafından kabul edilmemiştir. Bu eser, Gauguin’in empresyonizm ve realizmle bağını kesin biçimde kopardığı bir dönüm noktası olarak öne çıkar. Düz kırmızıya boyanmış zemin, bu zemin üzerinde yalnızca birer motif gibi yerleştirilen kadınların beyaz başlıkları ve koyu konturlarla çevrelenen figürler, sanatçının yeni estetik anlayışını açıkça ortaya koyar. Gauguin, kompozisyonu bir ağaçla ikiye bölerek, bir tarafta dini anlatıyı, diğer tarafta ise vaazdan sonra af dileyen kadınları konumlandırır. Van Gogh’a yazdığı bir mektupta resme ilişkin düşüncesini şu sözlerle dile getirir: “Benim için manzara ve dövüş yalnızca vaazdan sonra dua eden insanların hayalinde vardır.”2

2Paul Gauguin, 1889, Sarı İsa, Albright Knox Sanat Galerisi-New York

1890 yılında Gauguin, bir sonraki durağı olarak Tahiti’yi bir proje gibi kurgulamaya başlar. 1891’de Paris’te düzenlenen bir müzayedede, dostu Pissarro’nun aracılığıyla yolculuğuna sponsor bulur. Gauguin, sponsoruna uygarlığa ait her şeyden kaçarak “ilkellikte” yeni bir soluk bulacağını ve bu solukla üreteceği resimlerin onu zengin bir adam yapacağını vaat eder.

Ancak Tahiti’de yerleştiği ilk yer olan Papeete’de büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Yazdığı ilk mektupta, geldiği coğrafyadan etkilendiğini ancak beklediği gibi dinsel ritüelleri sürdüren, yerel kıyafetler içinde yaşayan bir toplumla karşılaşmadığını dile getirir. Tahitililerin büyük bir kısmı Hristiyanlığa geçmiş, misyoner okullarında eğitim görmüş ve Avrupalı yaşam biçimine uyum sağlamıştır. Bunun üzerine Gauguin, Tahitililere yerel kıyafetler giydirerek kurgusal sahneler yaratmaya ve kendi bildiği dinsel anlatıları bu yeni bağlam içinde ele almaya başlar.3

3Paul Gauguin, 1891, Ia Orana Maria, Metropolitan Sanat Müzesi-New York

“Ia Orana Maria” adlı resimde, Hristiyanlığa ait Madonna ve çocuk anlatısı Tahitililer aracılığıyla yeniden kurgulanır. Ön plandaki meyveler, doğanın tasvirinde kullanılan gerçeküstü renkler ve figürlerin kıyafetleri resme belirgin bir egzotizm kazandırır. Arka planda, alışıldık olmayan renklerle betimlenen melek figürü de bu egzotik atmosferin sıra dışı bir parçası hâline gelir. Resim, Batılıların sadece kendilerinden bakarak tanımladıkları Doğu coğrafyalarında, kolonyal bir gözle bulmayı umdukları cenneti tasvir eder; Gauguin’in bakışı da bu yaklaşımın bütünüyle dışında değildir.

Resim, 1893 yılında Paris’te düzenlenen bir müzayedede, o güne dek satılan en pahalı Gauguin eseri olarak Degas’nın da tanıdığı bir koleksiyonere satılır. Bu satış Gauguin’i bir süre için mutlu eder; ardı ardına siparişler almaya başlar ve Paris’e döner. Tahiti temalı resimler üretmeye devam ederken, eserlerini fena sayılmayacak fiyatlara satar; Montparnasse’de kiraladığı dairede her hafta davetler düzenler. Giydiği Polinezya kıyafetleri ve özel yaşamıyla dönemin sanat çevrelerinde dikkat çeker. Ancak bu parlak dönem uzun sürmez: Çalıştığı galerinin desteğini kaybeder, eşiyle kesin olarak boşanır. 1895’te Tahiti’ye dönmek için yeniden fon toplamaya çalışsa da bu kez başarılı olamaz. Sonunda arkadaşlarının yardımıyla yolculuk masraflarını karşılar ve Tahiti’ye gider; bir daha Avrupa’ya dönemez.

Yazıyı bitirirken, Gauguin’in son büyük yapıtı olan “Nereden Geldik? Neyiz? Nereye Gidiyoruz?” adlı eserine değinmek istiyorum.

4Paul Gauguin, 1897, Nereden Geldik? Neyiz? Nereye Gidiyoruz? Boston Sanat Müzesi-Boston

Paul Gauguin’in "Nereden Geldik? Neyiz? Nereye Gidiyoruz?" adlı eseri, sanatçının hem düşünsel hem de sanatsal yolculuğunun doruk noktası olarak kabul edilir. Tahiti’de, yoğun kişisel ve ruhsal bir kriz döneminde üretilen bu büyük ölçekli tablo, Gauguin’in yaşam, ölüm ve insanın varoluşuna dair temel sorularını görsel bir felsefeye dönüştürdüğü bir tür sanatsal vasiyet gibidir. Post-empresyonist üslubunun tüm özelliklerini bir araya getiren eser, anlatıyı zamansal bir sıradan ziyade simgesel bir bütünlük içinde kurar ve insan yaşamını doğumdan ölüme uzanan evrensel bir döngü olarak ele alır. Gauguin burada ne yalnızca Tahiti’yi ne de “ilkel” bir cenneti betimler; aksine Batı uygarlığının değerlerine karşı geliştirdiği eleştiriyi, mitoloji, din ve kişisel deneyimlerle harmanlayarak insanın anlam arayışını resim düzlemine taşır. Bu yönüyle eser, Gauguin’in sanatını aşan, modern sanat tarihinde varoluşsal sorgulamanın en güçlü görsel ifadelerinden biri olarak özel bir yere sahiptir.

Gauguin, Batılı sömürgeci bakış açısından bütünüyle arınamamış olsa da Tahiti’yi yalnızca bir arka plan olarak değil, kendi varoluşsal sorgulamalarını taşıyan bir düşünce alanı olarak kullanmayı başarmıştır. Buradaki tek sorun egzotizm, oryantalizm ve idealizasyonun, sömürgeciliğin yarattığı tarihsel ve toplumsal dönüşümleri görünmez kılmasındadır. Gauguin, yerel kültürü idealize ederken onu çoğu zaman Batı’dan ödünç aldığı mitler ve imgelerle yeniden kurgulamış, bu yönüyle eleştiriye açık bir pozisyonda durmuştur. Ancak tam da bu çelişkiler içinde, rengi, biçimi ve anlatıyı özgürleştiren radikal bir resim dili kurmuş; modern sanatın yönünü belirlemeyi başarmıştır.

1 Martin Gayford, The Yellow House Van Gogh, Gauguin and Nine Turbulent Weeks in Arles, Hachette

Book Group, New York, 2009, S. 222-224

2 https://www.britannica.com/art/Post-Impressionism 

3 Maria Costantino, 1993, The Impressionists, Chartwell Books, Inc, S.98

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" - 8 Şubat 2026-

Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay-  Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gü...