Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün İstanbul'daki jeomanyetik gözlemevindeki ölçümlerin yapılaşma ve gürültü gibi nedenlerle İznik'e taşınması 17 yılın ardından ABD'li bir araştırmacının sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla gündem oldu.
Arizona Üniversitesi’nden jeofizik doktoru Richard Cordaro önceki gün X hesabından yaptığı paylaşımda, bir kullanıcının Marmara Denizi’nde deprem olup olmayacağına dair sorusuna verdiği yanıtta, fay hattının kuzey ve güneyinde iki istasyon bulunduğunu, bunlardan birinin İstanbul’da diğerinin İznik’te olduğunu belirterek “Talihsiz bir kararla, Kandilli Gözlemevi İstanbul istasyonunu kapatmaya karar verdi” yazmıştı.
“Şimdi sadece bir istasyonla, sinyallerin Marmara Denizi içinden gelip gelmediğini bilemiyoruz. Umarım yetkili birileri Kandilli’yi İstanbul İstasyonunu yeniden açmaya ikna edebilir” diye yazan Cordaro’nun paylaşımı sonrası, Kandilli’deki istasyonda ölçüm yapılmamasının depremin önceden kestiriminde engel oluşturduğuna dair bilimsel dayanağı olmayan iddialar ortaya atıldı.
Kandilli'den açıklama: Yapılaşma ve gürültü nedeniyle İznik'e taşındı
Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü de bir açıklama yaparak mevcut bilimsel bilgi birikimi ve teknoloji düzeyi çerçevesinde, yalnızca jeomanyetik veriler kullanılarak yer, zaman ve büyüklük bilgilerini içeren güvenilir bir deprem tahmini yapılmasının mümkün olmadığını, bu yöndeki spekülatif iddiaların bilimsel bir dayanak taşımadığını bildirdi.
Açıklamada İstanbul’daki gözlemevinin “sistemlerinin kapatılmadığı”, ölçümlerin yapılaşma ve gürültü gibi çevresel manyetik kirliliğe bağlı nedenlerle İznik’e taşındığını ifade edildi.
Rasathanenin açıklamasına göre 1947’de kurulan İstanbul–Kandilli (ISK) Jeomanyetik Gözlemevi, 1997 yılında Uluslararası Gerçek Zamanlı Manyetik Gözlemevleri Ağı’na (INTERMAGNET) dahil edildi.
Ancak İstanbul’da zamanla artan yapılaşma, yoğun araç trafiği ve çevresel metalik unsurların oluşturduğu yapay manyetik gürültü, gözlemevinde yürütülen ölçümlerin uluslararası hassasiyet standartlarını karşılamasını sürdürülemez hale getirdi.
Bu nedenle ISK istasyonunun INTERMAGNET üyeliği 2004 yılında zorunlu olarak sonlandı.
Enstitü tarafından manyetik kirlilikten uzak ve daha izole bir bölgede, İznik’te (IZN) Jeomanyetik Gözlemevi kuruldu.
İstanbul'daki gözlemevinden son veri 2009'da paylaşıldı
Geçiş sürecinde her iki istasyon (ISK ve IZN) bir süre paralel çalıştı, ISK verileri de 2009 yılı sonuna kadar uluslararası veri merkeziyle paylaşılmaya devam etti.
Yani Cordaro’nun talihsiz bir kararla kapatıldığını söylediği ISK verilerinin uluslararası veri merkezi ile paylaşılmamasının 17 yıllık bir geçmişi var.
Kandilli İznik’teki gözlemevinin 2007 yılından beri INTERMAGNET üyesi olduğunu belirtirken, taşınma sürecinin bir kapatma değil, bilimsel gereklilikler doğrultusunda gerçekleştirilen bir modernizasyon ve yer değişikliği çalışması olduğunu aktarıyor.
Konuyla ilgili soL’un edindiği bilgiye göre her iki istasyonun da çalışır durumda olması bir zorunluluk değil. Zira INTERMAGNET’in internet sitesindeki Asya haritasına bakıldığında tek bir gözlemevinin bulunmadığı Uzak Asya’ya uzanan geniş bir coğrafya görülüyor.

Karabulut: Bu istasyonların amacı sadece deprem kestirimi değil
soL’a konuşan jeoloji mühendisi Doç. Dr. Savaş Karabulut da dünyadaki manyetik istasyonların standartları olduğunu ve buralarda yerin manyetik alanının değişimlerinin, iç ve dış kaynaklarının incelendiğini, bunların mühendislik alanında, eğitimlerde kullanıldığını, bu istasyonların amacının sadece deprem kestirimi olmadığını dile getirdi.
Arizona Üniversitesi’nden söz konusu paylaşımı yapan araştırmacının manyetik alandaki değişimlere bakarak depremlerin kestirimleriyle ilgili kendi görüşleri olduğunu ifade eden Karabulut ancak yer manyetik alanındaki parametrelerin tek başına kullanımının deprem kestirimi için yeterli olmadığını kaydetti.
Deprem öncesinde yeraltı sularında değişim, gaz çıkışı veya küçük depremler gibi birçok farklı parametreye bakıldığını ancak bunlara bakarak da tek başına depremlerin olacağının söylenemeyeceğini ifade eden Karabulut, yer manyetik alanındaki ani değişimlerin iç ya da dış kaynaklı pek çok nedeni olabileceğini belirtti.
'Çevresinde manyetik bir çivinin bile olmaması gerekiyor'
Karabulut burada önemli olanın şehirdeki rant yüzünden bir istasyonun atıl kalması olduğunu dile getirdi.
Kandilli’deki rasathane ilk kurulduğunda burasının yerleşimin olmadığı çok ıssız bir yer olduğunu dile getiren Karabulut, manyometrelerin çalıştığı yerlerde manyetik kalkan olması gerektiğini ifade etti: Mesela orada kullanılan çiviler bile pirinç çiviler, metal çiviler kullanılmaz. Yani manyetik alan ölçümlerinin yapıldığı yerde kesinlikle bir manyetik elektrik alanının, bir manyetik çivinin bile olmaması gerekiyor.
Yurtdışındaki laboratuvarların yüzde 99'unun manyetik kalkanla korunduğu söyleyen Karabulut “İçinde metal hiçbir şey bulamazsınız. Ve genellikle bunlar orman alanları içerisinde ıssız yerlere kurulur ki çevresel gürültülerden etkilenmesin” diye konuştu.
'Aynı şey İznik'in başına de gelecek'
Gürültüden kastedilenin burada elektrik alanlar, kablolar, binalar, her türlü metalik, elektrik ve manyetik alan olduğunu dile getiren Karabulut “Onun için ben rantsal bir dönüşümden dolayı böyle olduğunu söyledim. Zamanında orasını açmasalardı yerleşime. Fakat İznik'te bulunan rasathane etrafında şu an böyle bir gürültü yok. O yüzden de orası şu anda kullanılıyor. Fakat gelecekte aynı şey İznik’in başına da gelecek. Çünkü yine yapılaşmaya açılacak. Bu böyle gidecek” dedi.
Rasathaneyi kullanılamaz hale getiren rant hırsı
Aynı şeyin deprem kayıt istasyonları için de geçerli olduğunu dile getiren Karabulut bilim insanlarının bu “sessizlik isteyen ortamları”na kimsenin gürültü yaparak engel olmaması gerektiğini ifade ederek “Gürültü de rant hırsı oluyor. Bu işi buradan okumak gerekiyor” dedi.
Uluslararası bir kuruma veri sağlayan Kandilli Rasathanesi’nin atıl kalmasının nedeninin oradaki bilim insanları ya da cihaz değil çevresine yapılan yerleşim olduğunu vurgulayan Karabulut “Keşke zamanında buralar yerleşime, imara açılmasaydı. Durum bundan ibaret. Oraya yapılan yoğun yerleşimle rasathaneyi kullanılamaz hale getirdiler” diye belirtti.
ABD'li araştırmacıya tavsiye: Fay bölgelerine geçici istasyon kurabilir
Karabulut, Arizona Üniversitesi’nden konuyu gündeme getiren araştırmacıya dairse şunları söyledi: Bu kişinin verilere ihtiyacı var galiba. Amerikalı arkadaş bir çalışma yapmak istiyorsa yapacağı şu olmalı. Normalde deprem beklenen fayların olduğu bölgeye geçici istasyon kurması gerekiyor. Faya dik şekilde. Örneğin şu anda Marmara Denizi'de kırılma olacak. Kendisinin o zaman adalara, Marmara'nın güneyine, kuzeyine ve hatta daha fazla deniz dibine gerekirse, istasyonlar kurup yer manyetik alanında değişimin anomalisini yakalaması gerekiyor. Yani sadece Kandilli Rasathanesi’ndeki bir istasyonla bunu başaramaz.
/././
Sandık iradesi pazar tezgahına çıkarsa: Milyonlarca yurttaşın oyu çöpe gitti -Özkan Öztaş-
2024 yerel seçimlerinden bu yana parti değiştiren ya da AKP iktidarı tarafından kayyım atanan belediye sayısı 80'e dayandı. Siyasetin ilkesiz bir matematik hesabına ya da pazarlıklara teslim edildiği düzende, 2,5 milyonu aşkın seçmenin oyu transfer borsasında harcandı.
2024 yerel seçimlerini kazanan, sonrasında ise AKP'ye ya da farklı bir partiye geçen veya kayyım atanan belediyelerin sayısı 80'e dayandı.
Bu durum Ankara Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın CHP'den istifa etmesi sonrası yeniden tartışma konusu oldu.
soL, belediye geçişlerinin, "boşa giden oyların" ve seçim darbelerinin listesini çıkardı.
Kimler yok ki aralarında...
CHP, Yeniden Refah Partisi, DEVA Partisi, İYİP, DEM Parti ve bağımsız adaylar...
Her birinden seçim sonrası AKP'ye transferler oldu.
Bu transfer haberlerinin yanına iktidarın seçim darbeleri de eklenince 80'e yakın örnekte "oyu boşa düşen" seçmen sayısı 2 milyon 551 bin 453'e ulaştı.
2,5 milyondan fazla oy, siyasetin matematik hesabına ya da AKP darbesine kurban gitti.
İhtimaldir ki listeye alınmayan örnekler de vardır, zira sayı o kadar fazla ki hem listesini tutmak hem de takibini yapmak imkansızlaşıyor artık.
Hizmet bahanesi, milli hassasiyet kılıfı ve feodal baskılar...
Parti değiştirenlerin gerekçeleri birbirinin kopyası. Burada sıklıkla karşılaşılan birkaç doğrultuyu hatırlatalım.
Örneğin Erzurum Aziziye Belediye Başkanı Emrullah Akpunar, "Belediye hizmetleri aksamasın" diye açıklama yapanlar arasında. Akpunar, merkezi hükümetin yatırım imkanlarından daha fazla faydalanmak için bu adımı attığını belirtiyor.
DEM Parti'den istifa eden Urfa Birecik Belediye Başkanı ise yaşadığı görüş ayrılıklarını ve yerel halkın "milli hassasiyetlerini" gerekçe göstererek istifa etmişti. Ağrı Taşlıçay Belediye Başkanı da yine DEM Parti'den istifasını parti içindeki "feodal yapıların ve baskıların" sonucu diye tarif etmişti.
Tüm bu isimlerin ötesinde yankı uyandıran kişi ise "topuklu efe" yani Özlem Çerçioğlu'ydu. Çerçioğlu istifa ederken, "Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı olarak ben ve üç belediye başkanımız; Cumhuriyet Halk Partisi içinde yaşadığımız sorunlar konusunda defalarca partinin yetkili makamlarında çözüm aramamıza rağmen maalesef bir sonuca ulaşamadık" diyordu.
Siyaset meydanı sirke dönüşürse
Bu çürümüşlükte kabahat, sadece "hain" damgası yiyerek gidenlerde değil; siyaseti ilke ve program temelinde değil, "kahramalarla" yapan düzen siyasetinde. Zira adı geçen her örnekteki belediye başkanı parti değiştirene kadar "makbul", değiştirdikten sonra suçlu olmuş oldu.
Tarihsel bir ders olarak önümüzde duruyor: Programa ve ilkeye dayanmayan her oy, gün gelir sahibine karşı silaha dönüşür. Bugün yaşanan tam da bu.
Tarihsel hatırlatma: Kanla kazanılan hak ucuza satılırken
İngiliz işçileri oy hakkı için barikatlarda can verdi, Fransız emekçiler burjuvazinin top ateşine tutuldu. Tarihin en kanlı kazanımlarından biri olan "genel oy hakkı", bugünün Türkiyesi'nde milletvekili pazarında bir takas aracına dönüşmüş durumda.
Siyasetin bir "matematik hesabı"na indirgendiği, ilkelerin yerini koltuk sayılarının aldığı bir düzeni normalleştirmeye çalışıyorlar. Ne yazık ki bu hesabın faturası, sandığa giden yurttaşa kesiliyor.
Halka sürekli olarak "oylar boşa gitmesin" deniliyor ancak halkın oylarının götürülüp teslim edildiği adaylar, çıkarları gereği bir anda parti değiştirip, iktidar partisine kapağı atıyor. Bu dönemde tam 65 belediye başkanı AKP'ye geçti.
Halkın oyu işte böyle çöpe atılıyor.
İşte saf değiştiren ve kayyım atanan belediyelerin listesi
- Cömert Özen - Adana / Feke (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mahmut Dal - Adana / Saimbeyli (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Haydar Sert - Adıyaman / Besni Suvarlı Belde (Eski: DEVA Partisi - Yeni: AKP)
- İsmet Aslan - Ağrı / Hamur (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mehmet Ali Budak - Ağrı / Taşlıçay (Eski: DEM Parti - Yeni: AKP)
- Selahattin Aysu - Ağrı / Eleşkirt Yayladüzü Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- İlhami Zeyrek - Ağrı / Eleşkirt Yücekapı Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- İsmail Akpınar - Aksaray / Merkez Yeşiltepe Belde (Eski: İYİP - Yeni: AKP)
- Mesut Özarslan - Ankara / Keçiören (Eski: CHP - Yeni: Bağımsız)
- İsa Yıldırım - Antalya / Aksu (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Gökhan Budak - Ardahan / Göle (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Özlem Çerçioğlu - Aydın / Büyükşehir (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Mustafa İberya Arıkan - Aydın / Söke (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Osman Yıldırımkaya - Aydın / Sultanhisar (Eski: CHP - Yeni: AKPi)
- Malik Ercan - Aydın / Yenipazar (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Alpaslan Karabulut - Batman / Beşiri (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Halil İbrahim Karabulut - Batman / Beşiri İkiköprü Belde (Eski: DEM Parti - Yeni: AKP)
- Hamit Tutuş - Batman / Hasankeyf (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Gülistan Sönük - Batman / Merkez (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- İmadeddin Ekmiş - Batman / Merkez Balpınar Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Eşref Varol - Bingöl / Ilıcalar Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Hayrettin Çiçek - Bingöl / Sancak Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Sedat Uçar - Bingöl / Yedisu (Eski: İYİP - Yeni: AKP)
- İbrahim Ergün - Bitlis / Adilcevaz Aydınlar Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Ayhan Çavuş - Çankırı / Orta Yaylakent Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Şenol Öncül - Çorum / Ortaköy Aşdağul Belde (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Ali Açmaz - Elazığ / Arıcak Bükardı Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Ramazan Aydın - Elazığ / Karakoçan Sarıcan Belde (Eski: Saadet Partisi - Yeni: AKP)
- Bayram Öztürk - Elazığ / Palu Beyhan Belde (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Ebubekir Irmak - Elazığ / Sivrice (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Adem Gümüş - Erzincan / Tercan Kargın Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Emrullah Akpunar - Erzurum / Aziziye (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Hayrettin Özdemir - Erzurum / Horasan (Eski: İYİP - Yeni: AKP)
- Nevzat Karasu - Erzurum / Köprüköy (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mustafa Güzel - Gaziantep / Karkamış (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Umut Yılmaz - Gaziantep / Şehitkamil (Eski: CHP - Yeni: Bağımsız)
- Soner Erkan - Giresun / Eynesil Ören Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Abdulbaki Kara - Gümüşhane / Şiran (Eski: Demokrat Parti - Yeni: AKP)
- Mehmet Sıddık Akış - Hakkari / Merkez (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Mustafa Kodal - Isparta / Yalvaç (Eski: İYİP - Yeni: AKP)
- Özlem Vural Gürzel - İstanbul / Beykoz (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Ahmet Özer - İstanbul / Esenyurt (Eski: CHP - Yeni: Kayyım atandı)
- Şükrü Genç - İstanbul / Sarıyer (Eski: CHP - Yeni: Bağımsız)
- Resul Emrah Şahan - İstanbul / Şişli (Eski: CHP - Yeni: Kayyım atandı)
- Mehmet Alkan - Kars / Kağızman (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Muammer Yanık - Kastamonu / Bozkurt (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Ahmet Sungur - Kırıkkale / Yahşihan (Eski: AKP- Yeni: Bağımsız)
- Mustafa Duran - Kırşehir / Çiçekdağı Köseli Belde (Eski: Demokrat Parti - Yeni: AKP)
- Ali Üzlük - Konya / Ahırlı (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Fatih Recep Orhan - Konya / Altınekin (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mehmet Aydın - Konya / Çumra (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Ali Öztoklu - Konya / Doğanhisar (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mesut Mertcan - Konya / Emirgazi (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Sadık Sefer - Konya / Hüyük (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Necati Koç - Konya / Sarayönü (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Hasan Ustaoğlu - Konya / Seydişehir (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Mehmet Ali Yılmaz - Konya / Yalıhüyük (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Cumali Öztürk - Kütahya / Gediz Yenikent Belde (Eski: İYİP - Yeni: AKP)
- Ahmet Türk - Mardin / Büyükşehir (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Hoşyar Sarıyıldız - Mersin / Akdeniz (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Abit Özdemir - Muş / Bulanık Rüstemgedik Belde (Eski: DEVA Partisi - Yeni: AKP)
- Maşuk Ataş - Muş / Bulanık Sarıpınar Belde (Eski: DEVA Partisi - Yeni: AKP)
- Fehim Kaya - Muş / Bulanık Yoncalı Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Ömer Faruk Yenilmez - Muş / Merkez Yeşilova Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mesut Karayiğit - Ordu / Çaybaşı (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Refahattin Şencan - Samsun / Ayvacık (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Adnan Topal - Samsun / Ladik (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Sofya Alağaş - Siirt / Merkez (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Sezai Çelikten - Sivas / Gemerek (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Ali Aydemir - Sivas / Merkez Yıldız Belde (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Mehmet Begit - Şanlıurfa / Birecik (Eski: DEM Parti - Yeni: AKP)
- Mehmet Kasım Gülpınar - Şanlıurfa / Büyükşehir (Eski: Yeniden Refah - Yeni: Bağımsız)
- Mehmet Karayılan - Şanlıurfa / Halfeti (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Hasan Turgut - Şırnak / İdil Karalar Belde (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Hamza Bilgin - Trabzon / Arsin (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
- Fuat Koçal - Trabzon / Vakfıkebir (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Mustafa Bıyık - Trabzon / Yomra (Eski: İYİP - Yeni: CHP)
- Cevdet Konak - Tunceli / Merkez (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Mustafa Sarıgül - Tunceli / Ovacık (Eski: CHP - Yeni: Kayyım atandı)
- Zafer Arpacı - Uşak / Banaz (Eski: Bağımsız - Yeni: AKP)
- Ayvaz Hazır - Van / Bahçesaray (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Abdullah Zeydan - Van / Büyükşehir (Eski: DEM Parti - Yeni: Kayyım atandı)
- Yasemin Fazlaca - Yalova / Altınova (Eski: CHP - Yeni: AKP)
- Davut Karadavut - Yozgat / Kadışehri (Eski: Yeniden Refah - Yeni: AKP)
1934 yılında Diyarbakır'ın Lice ilçesinde, yoksulluğun ve geri kalmışlığın tam ortasında doğan Mehmet Emin Bozarslan, medrese eğitiminden gelmesine rağmen yüzünü aydınlığa ve halkın gerçek sorunlarına döndü. 1956'da başladığı müftülük görevinde alışılagelmiş bir din memuru gibi değil, bir aydın olarak hareket etti.
Bozarslan'ın entelektüel üretimi, sadece bir dilbilimcinin ya da çevirmenin teknik uğraşlarından ibaret değildi. Onun çalışmaları, özellikle 1960'lı yılların Türkiyesi'nde yükselen sınıf mücadelesinin ve toplumcu gerçekçi dalganın Kürt coğrafyasındaki sınıfsal karşılığını arayan devrimci bir çabanın ürünüydü. Bozarslan, medrese kökenli biri olmasına karşın, dinsel kurumların ve feodal ilişkilerin halkın üzerindeki sömürücü niteliğini sınıf analiziyle deşifre etmişti.
Bozarslan'ın 1964 yılında yayımlanan İslamiyet açısından şeyhlik-ağalık kitabı, bölgedeki üretim ilişkilerini anlamak bakımından önemlidir. Kitapta ele alınan temel mesele, şeyhlik kurumunun sadece inançsal bir otorite değil, ağalık sistemiyle iç içe geçmiş bir mülkiyet ve sömürü aygıtı olduğudur. Bozarslan'a göre şeyh, manevi bir önderden ziyade köylünün emeğine el koyan, ağa ile ortaklaşa çalışan bir feodal mülk sahibidir.
Bu eserinde Bozarslan, dinin mülk sahibi sınıflar tarafından nasıl bir ideolojik baskı aracına dönüştürüldüğünü anlatır. Kürt köylüsünün yoksulluğunun kader olmadığını, bu yoksulluğun temelinde yatanın toprak mülkiyeti ve bu mülkiyeti kutsallaştıran dinsel gericilik olduğunu açıkça ifade eder. Müftülük görevinden bu kitap nedeniyle uzaklaştırılması, çalışmasının bir sınıfsal teşhir olarak düzenin tekerine soktuğu çomağın etkisinden kaynaklanmaktadır.
Bozarslan’ın görevden alınma gerekçelerinin "Kürtçülük ve solculuk" olarak bir arada sunulması tesadüf değildir.
Düzen, onun şahsında emekçilerin sınıfsal uyanışından korkmuştur. Müftü Bozarslan, cami kürsüsünden veya yazdığı kitaplardan köylüye kaderine razı olmasını değil, toprak ağalarına ve dinsel sömürüye karşı aklını kullanmasını öğütlediği için hedef olur.
Diyarbakır Doğu Devrimci Kültür Ocakları davasından (1971-72) bir kare; açık renk hırkalı Faruk Aras, yanındaki kravatlı Ankara DDKO Başkanı Yümnü Budak, Budak’ın yanında İbrahim Güçlü, Aras’ın arkasındaki Hasan Acar, solunda Ferit Uzun, İsa Geçit, Uzun ile Acar arasında Mehmet Emin Bozaslan, Bozaslan’ın arkasında Musa Anter. Kaynak: SaradistributionSovyetler Birliği'nden Türkiye'ye uzanan alfabetik devrim
Bozarslan'ın mücadelesi sadece politik düzlemde değil aynı zamanda dilbilimsel ve kültürel alanda da arayışı somutluyordu.
Sovyetler Birliği'nde 1917 Ekim Devrimi'yle birlikte ezilen halklar için açılan o eşit ve özgür sayfanın, Kürt alfabesi konusundaki kazanımlarını Türkiye'ye taşıyan isim oldu.
Erebê Şemo ve İsahak Maragulov'un Sovyet Ermenistanı'nda hazırladığı Latin grafikli alfabenin izinden giderek, 15 Mayıs 1935'te Şam'da tamamı Latin harflerinden oluşan ilk dergi olan Hawar'ın devamında, 1968'de Türkiye'nin ilk Latin harfli Kürtçe alfabesini yayımladı.
Bu, bir halkın modern dünyayla bağ kurma çabasıydı ve bedeli ağır oldu. Kitabı yayımlandığı gün toplatıldı, kendisi ise "bölücülük" suçlamasıyla Diyarbakır Cezaevi'nin karanlık koğuşlarına gönderildi. 12 Mart karanlığının ardından gelen baskılar, onu 1978'de zorunlu bir sürgün hayatına itti.
Bozarslan'ın kaleme aldığı eserlerden biri olan Alfabe kitabı, Türkiye'de Latin harfleri ile üretilen ilk Kürtçe metin olmuştu. 1968Sürgünde kesintisiz üretim
Bozarslan'ın Ahmed-i Hanî'nin Mem û Zîn eserini Türkçeye çevirmesi ya da Jîn dergisini Latinize etmesi, sadece bir arşivcilik faaliyeti olmanın ötesinde çalışmalardı. Bu çalışmaların sınıfsal bir amacı vardı: Kültürel mirası dar ve zengin bir zümrenin ve ulemanın elinden alıp, onu halkın, emekçilerin ve gençlerin erişebileceği bir alana taşımak. Bozarslan için dil ve alfabe mücadelesi, halkın aydınlanması için zorunlu bir araçtı. Alfabê çalışması, okuma yazmanın önündeki engelleri kaldırarak Kürt emekçilerinin modern dünya ile bağ kurmasını sağlamayı amaçladı.
Bozarslan bilginin zengin bir elitin değil, emekçi halkın ulaşabileceği bir düzlemde olmasını savunmuştur.
Klasiklerin halk diline yaklaştırılması ve herkesçe anlaşılabilir kılınması, Arap harflerinin Latinize edilmesi, sınıfsal bir bilinç inşasının temelini oluşturur. Bozarslan'ın çevirileri sayesinde Kürt klasikleri, "arkaik" anlatılar olmaktan çıkıp, bir halkın ortak estetik ve politik değerleri haline gelmiştir.
İsveç'e yerleşen Bozarslan, sürgün yıllarını bir duraklama değil, üretimin daha da kitleselleştiği bir döneme evrildi. Burada gerçekleştirdiği çalışmalar, Kürt kültürünün yok sayan yaklaşımlara karşı bir kültürel inşa örneğidir.
Bozarslan Ahmed-î Xanî'nin ölümsüz eseri Mem û Zîn'i Türkçeye kazandırarak halklar arasında kültürel bir köprü kurdu. 1900'lerin başında çıkan Jîn dergisi ve Kurdistan gazetesi koleksiyonlarını Arap harflerinden Latin harflerine aktararak tarihin tozlu raflarından indirdi. Hazırladığı Kürtçe-Türkçe sözlük ve çocuk masalları derlemeleriyle dilin savunuculuğunu üstlendi.
Bozarslan'ın beslediği o ilerici damar, kitaplarında ve çalışmalarında vücut bulur. Aynı zamanda Kürt aydınlanma tarihinin kıymetli örneklerinden biri olan Sovyetler Birliği'ndeki Celil ailesi gibi Bozarslan ailesi de Mehmet Emin Bozarslan'ın açtığı bu yolda üretimler yaptı ve Türkiye'de Kürt emekçilerinin aydınlanma, eşitlik ve özgürlük mücadelesine katkı yapan üretimler yaptı, çeviriler kazandırdı.
O, medresenin içinden çıkıp gericiliğe karşı bilimi, laikliği ve sanatı savunan bir kültür emekçisiydi. 9 Şubat 2026 tarihinde, doğduğu topraklardan uzakta, sürgünde hayata veda eden Mehmet Emin Bozarslan'ı uğurlarken, onun şeyhlerle ve ağalarla olan hesabının, yani aydınlanma mücadelesinin hala güncelliğini koruduğunu bir kez daha görüyoruz.
https://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-gokdemir/molla-halid-bulvarinin-kadersizleri-387843
/././
Kemal Okuyan: Piyasayla cumhuriyetçilik yan yana gelmez
Kapitalizm ile cumhuriyetçiliğin bir arada olamayacağını vurgulayan Okuyan, "Piyasayla cumhuriyetçilik yan yana gelmez" diyerek cumhuriyetçilerin birliği için hesaplaşmanın şart olduğunu belirtti.
soL TV'de yayınlanan Komünist Bakış programında bu akşam gündem TKP’nin 1 Şubat'ta Ankara'da gerçekleştirdiği büyük buluşmanın yansımalarıydı.
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'a, Ankara'daki buluşmada kullandığı "sahte Cumhuriyetçiler" ifadesini hatırlatan Nevzat Evrim Önal, programı "'Sahte Cumhuriyetçiler' ifadesi ile kim kastedildi?" sorusuyla açtı.
Cumhuriyetçiler tanımının toplumun çok geniş kesimlerini içerdiğini vurgulayan Okuyan, buna karşın kapitalizm koşullarında cumhuriyetçilik iddiasında bulunmanın mümkün olmayacağının altını çizdi.
"Cumhuriyetçi kesim içerisinde bir bölüm ya gelişmiş kapitalist ülkelere öykünüyor ya da bugünkü mevcut toplumsal sistem içerisinde Türkiye'nin bağımsız, laik bir ülke olabileceğine dair arkaik bir düşünce içerisinde. Aktif siyasetle ilgilenen ya da düşünce dünyası içerisinde olan herhangi birisi kapitalizm koşullarında cumhuriyetçilik iddia ediyorsa yalancıdır. Piyasayla cumhuriyetçilik yan yana gelmez."
Cumhuriyetçilerin birliğinin sağlanması için bir hesaplaşmanın şart olduğunu kaydeden Kemal Okuyan, "Bu işin aması fakatı yok. Yumuşak yürüyemez bu mücadele. Batı'da da Türkiye'de de her boyutuyla ortaya çıkan çürüme ağır sömürü değil mi? İşçi cinayetleri, çocuk istismarı... Bu sistem artık hayatı taşıyamıyor. Türkiye'de ne yazık ki yurttaşlarımızın çok büyük bir bölümü bugünkü düzenin değişmeyeceğine dair bir kanaatten hareket ediyorlar. Biz bu düşünceyi değiştirmeye çalışıyoruz" dedi.
'Ulus devletlere saldırılar emperyalizmin saldırılarının en önemli halkası'
Okuyan'ın Ankara'daki konuşmasında dile getirdiği "Ayrı bir Kürt devleti ne gerçekçidir ne de iyi bir şeydir" çıkışı da ses getirmişti. Bu çıkışa yönelik eleştirileri aktaran Nevzat Evrim Önal, "Herkesin devleti var, neden Kürtler devlet kurmasın?" sorusunu yöneltti.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönemin dinamikleriyle bugünün şartları arasındaki farklılıklara değinen Kemal Okuyan, "Mesele 'Herkesin hakkı var, Kürtlerin hakkı yok' meselesi değil. Bu dönem ulus devletlere dönük saldırılar emperyalizmin saldırılarının en önemli halkası. Mesele burada. Dünyada şu anda ortaya çıkan yeni parçalanmaların, yeni devletçiklerin hiçbirisinde bir hayır yok" diye konuştu.
'TKP bıkmadan 'bu düzen yıkılmalıdır' demeye devam edecek'
Türkiye Komünist Partisi'nin işçi sınıfı iktidarını kurmayı hedefleyen siyasetinin aslında "kadraj daraltmak" anlamına geldiği yönündeki eleştirilere yanıt veren Kemal Okuyan, emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi her başlıkta gündeme getirmenin TKP'nin bir görevi olduğunu vurgulayarak şöyle konuştu:
"12 Eylül'den itibaren Türkiye'de işçi sınıfı sistematik bir şekilde siyasi, kültürel, ideolojik alandan dışarı ittirildi. Adalet ekseni, demokrasi ekseni, özgürlük ekseni. Buralarda ayrım yapmaya çalışıyorlar. Ama aslında bu ayrımların hepsi son derece silik ya da bu sözünü ettiğimiz ayrımlar ancak emek-sermaye çelişkisi ekseninde bir anlam kazanabilir. Çünkü bütün her şeyin temelinde o var.
Bu kadın meselesinde, Kürt sorununda da geçerli. Deprem konusu, yangın konusu... Hepsi için geçerli bu. Emek-sermaye çelişkisini biz her şeyin altından çıkarmak zorundayız, göstermek zorundayız.
Türkiye Komünist Partisi bıkmadan 'bu düzen yıkılmalıdır' demeye devam edecek. Bu düzen dediğimiz şey ise sermaye düzeni. Sadece AKP'nin düzeni, Saray düzeninden falan söz etmiyoruz."
'TKP, CHP'ye ayna tutuyor'
Nevzat Evrim Önal, TKP'nin CHP gölgesinde siyaset yapmayacağını söyleyen Okuyan'a "CHP tabanı TKP’ye kızmıyor mu?" ve "TKP'nin hedef kitlesi CHP tabanı mıdır?" sorularını yöneltti.
Toplumsal ve sınıfsal ayrımlara göre hedef belirlemenin daha doğru olacağını kaydeden Okuyan, "Biz toplumdaki muhafazakar birikime de hitap ediyoruz. O muhafazakar birikimin bir bölümünün cumhuriyetçi olduğunu biliyoruz. Öte yandan da o muhafazakar kesimler içerisindeki yoksulları da dönüştürmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla öncelik CHP midir, muhafazakar kesimler midir sorusuna artık yanıt vermemekte yarar var" dedi.
TKP'nin CHP'ye bir ayna tuttuğunu söyleyen Kemal Okuyan, konuşmasına şöyle devam etti:
"TKP'ye kızanlar var ama aslında o kızgınlık kendi partilerine dönük bir kızgınlık. O aynadan rahatsız oluyorlar. Çünkü toplum o kadar örgütsüzleştirilmiş, çaresizleştirilmiş durumda ki sığındıkları limanın arızalarını görmek istemiyorlar. Şimdi buradaki mesele şu. Biz insanların son kalan tutundukları dalı da kırarak insanlara kötülük mü ediyoruz? O dalın kopacağını ve o dala tutunurlarsa derede boğulacaklarını anlatarak iyilik yapıyoruz. Çünkü biz başka bir dal uzatıyoruz.
AKP'nin ya da yandaş medyanın yaptığı gibi CHP'ye dönük belden aşağı ya da saçma sapan şeyler ileri sürmüyoruz ki. Bundan uzak durmayı da becerebildiğimiz için farklılığımız hissedilmeye başlandı. Ama CHP'yi eleştirmemek, CHP'nin gerçek misyonunu ortaya koymamak bize yakışmaz. Buna mecburuz. Zaten eğer bunu yapmayacaksak Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılalım."
'Sağ partilerden CHP'ye neden gittiler?'
CHP'li Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın AKP'ye transferine değinen TKP Genel Sekreteri, söz konusu transferin halkın iradesini gasp etmek anlamına geldiğini söyledi. Okuyan, CHP'yi ise şu sözlerle eleştirdi:
"Sağ partilerden Cumhuriyet Halk Partisi'ne gelen milletvekilleri ya da seçilen belediye başkanları CHP'ye gelirken çok mu kişiliklilerdi? Neye geldiler bunlar? İkbale gelmediler mi? Önlerine bazı olanaklar kondu, ona gelmediler mi? Ya da AKP'de küme düştükleri, MHP'de pek yüz verilmedikleri için başka arayışlara girmediler mi? O zaman bu insanları niye el üzerinde tuttunuz?"
Altılı Masa örneğini hatırlatan Okuyan, "Bu siyaset tarzı AKP'den kurtuluşun stratejisi, derin aklı olarak pazarlandı. Mesela Halk TV'deki programlarda İyi Parti'ye, Saadet Partisi'ne laf söylendiğinde mutsuz oluyorlardı. AKP'yi böyle yenilgiye uğratacağız diyorlardı. Yenilgiye uğrayan ne oldu şimdi? Ahlak gitti. Halkın iradesi gitti. İnsanların umudu gitti" dedi.
'TKP Meclis'e girmek için ilkelerini ayaklar altına almaz'
Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun, CHP'ye, aralarında TKP'nin de yer aldığı üç partiyi Meclis'e taşıması yönündeki çağrısını aktaran Nevzat Evrim Önal, TKP'nin bu konudaki tutumunu sordu.
TKP'ye yönelik daha önce de benzer yönde somut girişimlerde bulunulduğunu belirten Kemal Okuyan, sözlerine şöyle devam etti:
"Biz yokuz. Başkalarına yapabilirsiniz bu teklifi. Bu TKP açısından kapanmış bir konudur. Bir nedeni ahlak meselesi. Başka bir partiye oy verenlerin oyuyla Meclis'e girmiş olacağız. O başka partiye oy verenlerin içerisinde bayağı bir kesim TKP'yi de kendi partisi gibi görüyor olabilir. Biz onların o zaman TKP'yi tercih etmelerini isteriz.
Biz emek-sermaye çelişkisini öne çıkartmaya çalışıyoruz ve bunun siyasal alana yerleşmesi için uğraşıyoruz. Bunu yaparken amalar, fakatlar ve toplumda tereddüt uyandıracak yaklaşımlar bize zarar verir. Bize vereceği zarar Meclis'teki temsiliyetten daha fazladır."
TKP'nin seçim barajının ortadan kalkması için mücadele ettiğini kaydeden Okuyan, "Türkiye Komünist Partisi Meclis'e girmek için herhangi bir partiyle siyasal işbirliğinin, ittifakın parçası olmaz. Sadece şunu söyleyeyim. Desinler ki baraj ittifakı. Çünkü biliyorsun ittifak barajdan kurtulmak için de kullanılıyor. Baraj ittifakına dahil oluruz. Bütün partiler barajı sıfırlamak için anlaşsınlar. Dolayısıyla Meclis'e giren bütün partiler, aldıkları oy oranında Meclis'te temsil edilsinler. Ona varız. Başka hiçbir siyasi formülasyonla Türkiye Komünist Partisi Meclis'e girmek için bugünkü ilkelerini ayaklar altına almaz" ifadelerini kullandı.
'Örgütlülüğün en önemli işlevi hazır olmaktır'
Son olarak "TKP’nin gündeminde ne var?" sorusu yöneltilen TKP Genel Sekreteri, şu yanıtı verdi:
"Bir yandan doğrudan emek-sermaye çelişkisinin ifadesi olan kimi başlıklara dönük daha kuvvetli çıkışlar yapmayı planlıyoruz. Toplumda emek-sermaye çelişkisinin doğrudan ifadesi olan bir mesele bir patlama noktasına doğru gidiyor. O da yoksulluk. Sürdürülebilir olmaktan çıkan bir yoksulluk var. Bir şey sürdürülemiyorsa bir yere çıkması lazım. O çıkış yolunu daha fazla işaret eden çok somut başlıklarda daha güçlü, daha etkili çalışmalar yürütmeye çalışacağız.
Cumhuriyetçiler konusunda Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi'nin bir yeni toplantısı olacak. Cumhuriyetçiler Kurultayı devam ediyor. Birtakım başlıklarda çözüm önerileri hazırladılar. Çözüm süreci denilen sürece ilişkin yaklaşımlarımızı zaman zaman toplumla paylaşıyoruz. Tabii ki bunlara devam edeceğiz.
Ama Türkiye planlı çalışmak için uygun bir ülke değil. Dünya da öyle değil. Örgütlülüğün bizim açımızdan en önemli işlevi hazır olmaktır."
/././
Son yönetmeliğin ardından: Bu ülkede konut gerçekten kimin için üretiliyor?-Canan Işık-
4 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6306 sayılı Kanun Uygulama Yönetmeliğinde yapılan değişiklik ilan edildi. Bu değişikliği, uzun süredir inşa edilen konut rejiminin teknik bir devamı değil, onun olgunlaşmış ve çıplaklaşmış hâli olarak okumalıyız.
AKP iktidarı boyunca konutun, yurttaşın barınma hakkını güvence altına alan bir sosyal politika alanı olmaktan çıkarıldığını, sermaye birikiminin, rant transferinin ve siyasal sadakat üretiminin merkezi aracına dönüştürülmüş olduğunu biliyoruz. Çıkarılan son yönetmelik, AKP’nin “konut, konut, konut” söylemiyle pazarladığı politikanın, halk açısından neyi kaybettirdiğini artık gizlemeden ortaya koyuyor.
Türkiye’de konut politikalarını tekil yasal düzenlemeler üzerinden okumak çoğu zaman yanıltıcıdır. Asıl anlam, bu düzenlemelerin hangi tarihsel ve sınıfsal bağlamda ortaya çıktığına bakıldığında belirginleşir. 4 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Kentsel Dönüşüm Başkanlığından 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik değişikliği de bu bağlamdan bağımsız ele alınamaz. Bu değişiklik, AKP döneminde şekillenen konut rejiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Yönetmelik değişikliği bize ne anlatıyor?
Yıllardır aynı kelimeyi duyuyoruz: “Konut”
Her seçimde, her depremden sonra, her kriz anında konut yapılıyor, konut dağıtılıyor, konut üretiliyor deniyor. Ama nedense bu ülkede milyonlarca insan için konut, her geçen gün daha ulaşılamaz, daha güvencesiz, daha geçici hale geliyor.
4 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğine baktığımda, bu çelişkinin artık gizlenmediğini görüyorum. Bu bir “teknik düzenleme” gibi sunuluyor ama aslında AKP’nin 20 yılı aşkın konut siyasetinin küçük bir özeti gibi duruyor.
Eskiden konut, barınma demekti.
Şimdi ise konut, karar alınacak bir varlık, satılacak bir pay, dönüştürülecek bir metrekare. Yeni düzenlemeyle bir binada yüzde 50+1 çoğunluk sağlandığında, kalanların ne düşündüğünün artık pek bir anlamı kalmıyor. İtiraz edebilirsiniz ama süreç ilerliyor. Kabul etmeyebilirsiniz ama arsa payınız satışa çıkarılabiliyor.
Burada durup sormak gerekiyor: Bu “hız” kimin için? Deprem ülkesi olduğumuz doğru. Ama hızlanan şey gerçekten güvenli yaşam mı, yoksa sermayenin hareket kabiliyeti mi?
AKP iktidarı boyunca konut politikalarının ortak bir özelliği oldu ve konut hiçbir zaman kamusal bir hak olarak ele alınmadı. Hep bir “sektör”, hep bir “çarpan”, hep bir “büyüme motoru” olarak görüldü. TOKİ eliyle üretilen yapılar, bir sosyal devlet pratiği olmaktan çok, borçlandırılmış yurttaş modelinin mekânsal karşılığına dönüştü.
Ev sahibi oldunuz denildi. Ama:
* 20–25 yıl borçlandınız,
* işinizi kaybettiğinizde ilk risk konutunuz oldu,
* dönüşüm geldiğinde “yerinde kalma” bir temenniye dönüştü.
Şimdi bu yeni yönetmelik, bu sürecin hukuki zeminini biraz daha sertleştiriyor. Asıl dikkat çekici olan şu, bu düzenlemede kiracılar yok, mahalle yok, komşuluk yok, yerinde yaşam hakkı yok.
Sadece, parsel var, arsa payı var, çoğunluk var, satış var.
Konutun içindeki hayat tamamen silinmiş durumda. Deprem gerekçesiyle yapılan her düzenleme, sanki tartışılmazmış gibi sunuluyor. Ama bu ülkede depremden sonra ne oldu, hafızamız taze:
* İmar afları çıktı,
* riskli alanlar rant alanına dönüştü,
* güvenli konut değil, değerli konut üretildi.
Şimdi 4 Şubat 2026 yönetmeliğiyle birlikte şunu daha net görüyoruz: Devlet, konutu koruyan değil, konutu dolaşıma sokan bir aktör olarak konumlanıyor.
Bütün bunları yan yana koyduğumda, bu düzenlemenin tek başına bir yönetmelik olmadığını düşünüyorum. Bu, bir konut rejiminin belgesi. Bu rejimde konut, barınma değil, yatırım bile değil elden çıkarılabilir bir varlık sadece… Ve bu rejimde yurttaş, hak sahibi değil, ikna edilmesi gereken ya da devre dışı bırakılabilen bir unsur.
Bu ülkede konut gerçekten kimin için üretiliyor?
AKP iktidarı boyunca konut, sosyal politika alanından sistemli biçimde çekilmiştir. Devletin rolü, barınma hakkını güvence altına alan bir aktör olmaktan ziyade, konut piyasasını düzenleyen ve hızlandıran bir aracı konumuna evrilmiştir. Bu süreçte konut, finansal bir varlık, borçlandırma mekanizması, kentsel rantın ana taşıyıcısı haline gelmiştir.
4 Şubat 2026 yönetmelik değişikliği, bu dönüşümün hukuki altyapısını güçlendirmektedir. Özellikle çoğunluk kararının belirleyici hale gelmesi, mülkiyetin kolektif niteliğini zayıflatmaktadır. Azınlık maliklerin itiraz ve müzakere kapasitesi daralırken, mülkiyet giderek devredilebilir ve tasfiye edilebilir bir unsur olarak ele alınmaktadır.
Bu noktada dikkat çekici olan, düzenlemenin “hız” vurgusudur. Ancak bu hız, toplumsal ihtiyaçlardan çok, sermaye dolaşımının sürekliliğiyle ilişkilidir. AKP’nin konut politikalarında deprem olgusu, çoğu zaman önleyici planlama yerine, sonradan müdahale edilen bir meşruiyet alanı olarak kullanılmıştır.
Deprem güvenliği söylemiyle birlikte:
* yerinden edilme,
* mülkiyet kaybı,
* mekânsal ayrışma normalleştirilmiştir.
Yeni yönetmelik, bu süreci daha az müzakere, daha az katılım ve daha fazla idari güç üzerinden kurmaktadır. Bu çerçevede 4 Şubat 2026 düzenlemesi, yalnızca bir uygulama yönetmeliği değildir. Bu metin, konutun artık yaşam alanı değil, ekonomik birim olarak ele alındığını göstermektedir. Konut politikası, burada bir sosyal hak meselesi olmaktan çıkmakta ve sermaye birikiminin mekânsal aracı haline gelmektedir.
Türkiye’de son yirmi yılda konut üzerine konuşurken aynı kelimeleri tekrar ettiğimizi fark ediyorum: kentsel dönüşüm, deprem, güvenli yapı, sosyal konut, arz-talep dengesi…
Ama aynı dönemde şunu da görüyoruz, konut hiç olmadığı kadar pahalı, barınma hiç olmadığı kadar güvencesiz, yerinde yaşamak hiç olmadığı kadar zor. Bu çelişki tesadüf değil.
Çelişki örtülemez noktaya geldi
6306 sayılı Kanun’un uygulamasını yeniden düzenleyen yönetmelik değişikliğine baktığımda, bu çelişkinin artık örtülmediğini düşünüyorum. Bu düzenleme, tek başına bir “hukuk tekniği” metni değil, uzun süredir kurulan bir konut rejiminin küçük ama anlamlı bir parçası gibi duruyor.
AKP iktidarı boyunca konut, hiçbir zaman yalnızca barınma meselesi olarak ele alınmadı.
Konut, büyümenin motoru olarak görüldü, inşaat sektörü, ekonominin lokomotifi ilan edildi.
TOKİ, sosyal devletin simgesi gibi sunuldu. Ama ortaya çıkan tabloya baktığımızda, konutun sosyal niteliğinden çok ekonomik dolaşımı öne çıkıyor.
Ev sahibi olmak, güvence değil, uzun vadeli borçlanmanın başka bir adı haline geldi.
Dönüşüm, yerinde iyileştirme değil, yerinden edilmenin makul bir gerekçesi olarak kuruldu.
Salt çoğunluk sağlandığında, kalanların itirazı sürecin doğal bir parçası olmaktan çıkıyor. Kabul etmeyenlerin paylarının satışa konu edilmesi, mülkiyetin korunmasından çok tasfiye edilmesine işaret ediyor. Bu noktada sıkça kullanılan “hız” kavramı dikkat çekici. Dönüşüm hızlanmalı deniyor.
Peki kimin için?
Bu soruya yanıt vermeden önce neler olduğuna dikkatle bakmak gerekiyor. Neler oluyor… Konut piyasasında hızlanan şey çoğu zaman güvenli yaşam olmuyor, sermaye dolaşımı oluyor, arsa değerleniyor, proje başlıyor, finansman dönüyor.
Ama o süreçte mahalle çözülüyor. Kiracılar görünmez oluyor. Yerinde yaşama ihtimali zayıflıyor. AKP döneminde deprem, kamusal planlamayı güçlendiren bir eşik olmaktan çok, istisna rejimini meşrulaştıran bir araç olarak kullanıldı. Afet gerekçesiyle olağan hukuk askıya alındı, piyasa lehine kararlar hızla alındı. 4 Şubat 2026 yönetmeliği de bu çizginin dışında durmuyor. Daha az müzakere, daha az katılım, daha fazla idari takdir… Bunların hepsi, konutun artık bir yaşam alanı değil, ekonomik birim olarak ele alındığının fotoğrafı oluyor.
4 Şubat 2026 yönetmeliği aşağıdaki soruların artık ertelenemediğini gösteriyor.
Barınma hakkı nasıl korunacak?
Bu yönetmelik değişikliği, Türkiye’de konutun artık nasıl bir rejim içinde ele alındığını göstermektedir. Bu metin, konutu yaşam alanı olarak değil, ekonomik dolaşımın bir unsuru olarak konumlandıran anlayışın hukuki ifadesi olarak okunması gerekliliğini ve alınabilecek önlemlerin ne olduğunu tartışmamızın zamanını gösteriyor.
Bu noktada mesele, tekil bir yönetmelikten ziyade, konutun hangi toplumsal ilişkiler içinde üretildiği ve kimin yararına işlediğinin yanıtını net olarak ortaya koymamızın zorunluluğunu gösteriyor.
Bu noktada kesin yargılardan çok, şu soruların peşine düşmek gerekiyor:
* Konutun piyasa içindeki rolü bu şekilde genişlerken, barınma hakkı nasıl korunacaktır?
* Dönüşüm süreçlerinde katılım ve rıza hangi noktada anlamını yitirmektedir?
* Devlet, mülkiyeti koruyan mı yoksa dolaşıma sokan mı bir aktör haline gelmiştir? Ve bel ki de en çok sorulacak soru, bu ülkede konut kimin için üretiliyor? Olmalıdır.
* Konut politikası, barınma hakkını mı, yoksa sermaye birikimini mi öncelediğinde daha “başarılı” sayılıyor?
* Devlet, mülkiyeti koruyan bir aktör olmaktan ne zaman, nasıl vazgeçti?
Konutun finansallaşması
Uluslararası literatürde konutun finansallaşması, barınma ihtiyacının piyasa mekanizmalarına tâbi kılınması süreci olarak tanımlanmaktadır (Aalbers, 2016). Harvey’nin (2008) vurguladığı üzere, kent mekânı bu süreçte sermaye fazlasının soğurulduğu temel alanlardan biri haline gelir. Türkiye’de bu süreç, güçlü bir devlet müdahalesi eşliğinde ilerlemiş; konut piyasası doğrudan kamu eliyle yapılandırılmıştır.
AKP dönemi konut politikalarının ana hatlarına bakıldığında, AKP iktidarı boyunca: TOKİ merkezi bir aktör haline gelmiş, konut üretimi niceliksel olarak artmış, ancak bu artış barınma hakkı ile doğrudan ilişkilendirilmemiştir. Konut, sosyal refahın unsuru olmaktan ziyade, kredi mekanizmalarıyla geniş kitlelerin borçlandırıldığı bir araç olarak işlev görmüştür (Buğra & Savaşkan, 2014).
6306 sayılı Kanun, afet riskini gerekçe göstererek olağan mülkiyet ve planlama rejiminin dışına çıkan bir çerçeve sunmaktadır. 4 Şubat 2026 yönetmelik değişikliği, bu çerçeveyi daha da merkezileştirmekte ve karar alma süreçlerini hızlandırmaktadır.
Özellikle çoğunluk esasının güçlendirilmesi, mülkiyetin kolektif niteliğini zayıflatmakta, azınlık maliklerin pazarlık gücünü sınırlamaktadır.
Burada tartışma açılması gereken en önemli konu hız, rıza ve mülkiyet üçgeninde, yönetmelikte öne çıkan “hız” vurgusu, neoliberal kentleşme literatüründe sıkça tartışılan bir temaya işaret etmektedir. Süreçlerin hızlandırılmasının, çoğu zaman demokratik katılımın ve müzakerenin daralması pahasına gerçekleşmekte olduğunu son üç yıldır yaşadığımız gerçeğinden uzaklaşmadan yeni gelen değişiklikle yapılan düzenlemelerde konutun kullanım değerinden çok değişim değerine odaklanıldığı açıktır.
Sonuç olarak; depremi sürekli referans alan ama depremle yüzleşmeyen bir çerçeve sunan bu yönetmelik değişikliği ile risk kavramı teknik bir mesele olmaktan çıkmış, mülkiyetin yeniden dağıtılmasının anahtarına dönüştürülmüştür. İşte 4 Şubat 2026 tarihli yönetmelik değişikliği de bu çerçevenin içinde okunmalıdır.
Bu düzenleme, afet anını ya da afet tehdidini gerekçe göstererek, karar alma süreçlerini merkezileştirmiş, rızayı çoğunluk hesabına indirmiş ve itiraz etmeyi gecikme olarak kodlamış ve böylece depremi yalnızca yapıları değil, hakları da sarsan bir işleve büründürmüştür.
Burada dikkat çekici olan, afetin sürekli bir olağanüstülük hâline dönüştürülmesi değil midir? Deprem riski geçici değil, kalıcı bir gerekçe haline getirilmiş ve bu durum şu sonucun doğmasına neden olmayacak mıdır:
* Kent, sürekli müdahale edilebilir bir alan,
* konut, sürekli el değiştirebilir bir varlık,
* yurttaş, sürekli ikna edilmesi gereken bir engel olarak görülmesine...
Bu çerçevede afet yönetimi ile kent yönetimi arasındaki sınır giderek silikleşiyor, afet artık yalnızca kriz anı değil siyasal ve ekonomik kararların normalleştirildiği bir zemin oluyor ve bu zemin üzerinde planlama askıya alınıyor, katılım daralıyor, mülkiyet güvencesi esniyor.
Maalesef “deprem” AKP iktidarında karşımıza; yalnızca bir gerçeklik değil aynı zamanda bir söylem, bir yönetim tekniği, bir hukuki hızlandırıcı olarak karşımıza çıkıyor. Belki de artık şu soruyu daha açık sormak gerekiyor:
* Afetle mücadele mi ediliyor, yoksa afet üzerinden yeni bir konut rejimi mi inşa ediliyor?
* Konut gerçekten daha güvenli mi oluyor, yoksa yalnızca daha kolay el değiştirir hale mi geliyor?
Bu soruların cevabı, tek bir yönetmelikte değil ama her yeni düzenlemede biraz daha görünür hale geliyor.
/././
Keçiören krizinde dikkatlerden kaçan 'PM kontenjanı' gerçeği: Kılıç, Yavaş ve Özarslan üçgeni
Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın istifasıyla sarsılan CHP’de, Genel Başkan Özgür Özel’in “Dürüst çocuk diye PM’ye koydum” dediği ismin Berk Kılıç olduğu kesinleşti. İddialar, Kılıç’ın belediye personelinden PM üyeliğine uzanan yükselişinde Mansur Yavaş ve Özarslan’ın belirleyici rol oynadığını gösteriyor.
“Dürüst adamdır diye bana söylediğin çocuğu bile PM’ye koydum.”
Partisinden istifa ederek AKP veya MHP’ye katılması beklenen Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’aydı bu sözler, sözlerin sahibiyse CHP Genel Başkanı Özgür Özel.
Özel’in attığı mesajlar olay ortaya çıktığından bu yana gündemde. Ancak gözlerden kaçan önemli nokta Özarslan tavsiyesiyle Parti Meclisi’ne (PM) giren kişinin kim olduğu sorusunun yanıtı.
Parti Meclisi, bir partinin kurultaydan sonraki en yüksek karar organı ve tüzük gereği partinin siyasi hattını, adaylarını ve stratejisini belirleyen bir "mutfak". Mesut Özarslan’ın AKP-MHP bloğuna geçiş hazırlığı yaptığı süreçte patlak veren mesaj krizi, CHP yönetimindeki "kişiye özel" kadrolaşmayı ifşa etti.
Ankara’da Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan CHP’den istifasını duyurmasının ardından CNN Türk canlı yayınına bağlanmış ve bahsedilen kişinin Berk Kılıç olduğunu doğrulamıştı:
“(…)Evvelsi gece sayın genel başkanım beni aradı. Mesut, dedi sakın yapma, sen ne istediysen ben seni dikkate aldım, elimden geleni yaptım, dedi. Hatta, dedi, o çocuğu da aldım, senin için PM üyesi yaptım, dedi. Bizim Berk Kılıç’tan bahsediyor.(…)”
Kanal Alternatif’in Genel Yayın Yönetmeni Celal Eren Çelik de Özel’in bahsettiği kişinin Berk Kılıç olduğunu söyledi.
Şu an Parti Meclisi’nde olan Kılıç, CHP Keçiören İlçe Başkanlığı yapmış bir isim.
Çelik’in iddialarına göre Kılıç, Ankara'da Çankaya Belediyesi'nde personel olarak çalışırken Mansur Yavaş üzerinden kurduğu ilişkiler sonrasında önce Keçiören ilçe başkanı yapıldı.
Bu süreçte Mesut Özarslan ile ilişkileri gelişen Kılıç, Keçiören Belediye Başkanıyla muhtar ziyaretleri, örgüt toplantıları, dernek etkinlerinde hep yan yana oldu. Çelik, PM üyeliğinin yalnızca Özarslan’ın önermesiyle olamayacağını, Kılıç'ın, Yavaş’ın PM kadrosu içerisindeki kontenjanı dahilinde girdiğini savundu.
Çelik, Yavaş’ın kontenjan stratejisini tarif ederken bir kısım ismi kendisinin ilettiğini bir kısım ismi de bu örnekte olduğu gibi başkalarına söylettiğini aktardı.
PM üyeliğinin liyakat veya ideolojik yetkinlik yerine, belediye başkanları arasındaki “kontenjan pazarlıkları” ve “önermeler” üzerinden belirlenmesi, siyasetin halka değil, kişisel ikbal ağlarına dayandığının kanıtı gibi.
Kılıç: İhanete ne siyaseten, ne de özel olarak ilk kez rastlamadık
Berk Kılıç’ın adı Mesut Özarslan’ın istifa sonrası açıklamalarında geçiyordu.
Kendisine ulaşılamamasının söz konusu olmadığını söyleyen Özarslan, telefonda konuştuğu kişilerin adını verirken “Keçiören bölgesinin Parti Meclis üyesi Berk Kılıç bana ulaştı” demişti.
Özgür Özel’in "hatır için" PM üyesi yaptığını söylediği Berk Kılıç, kendisinin atamasını sağlayan kişiyi "ihanetle" suçladı. CHP Parti Meclisi üyesi Berk Kılıç, Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifasının ardından şu mesajı paylaştı: “Biz Baba Ocağımızın bacasını tüttürmeye, mücadele etmeye, partimizi Genel Başkanımız @eczozgurozel öncülüğünde iktidara taşımak için sokak sokak çalışmaya devam edeceğiz. İhanete ne siyaseten, ne de özel olarak ilk kez rastlamadık bu da son olmayacak. Verdiği oyun hesabını, sokakta vatandaşımızla birlikte gelecek ilk sandıkta hep birlikte soracağız.”
***
Bu kadar 'temizlik' fazla geldi: Turgay Ciner ve Cihan Ekşioğlu kararı ne anlama geliyor?-Ali Ufuk Arıkan-
Mesele AKP içindeki yönetme krizi, koltuk kavgası ve pasta kapışmasıyla doğrudan ilişkiliydi. Mesajını alanlar, yerini değiştirenler, güçlü dostlarını devreye sokanlar özgürlüklerine kavuştular hızlıca. Geriye ise yandaşların bıraktığı iddialı köşe yazıları kaldı, "temiz eller" temalı...
Sermaye sınıfının öyküsü devletle kurulan kirli ilişkiler, yağmalanan kamu kaynakları ve işçinin sırtından biriktirilen servetlerden ibaret. Turgay Ciner’in medyadan madenlere uzanan serüveni de bu tablonun bir örneği. Bugün hakkında yakalama kararı çıkarılmış olsa da düne kadar iktidarın en gözde patronlarından biri olarak anılıyordu.
Burada adı geçen isimlerin, operasyona konu olan şirketlerin en büyük kesişim noktası AKP iktidarı. Bu isimler iktidarın çeşitli bloklarıyla yakın ilişkileri olan isimler. Sadece Cihan Ekşioğlu’nu ziyaret eden AKP’lilerin listesi bile başlı başına bir haber konusu.
AKP’nin yargı operasyonları bir tür “temiz eller” öyküsüyle paketlenip satılmaya çalışılırken, soL’da bunları yazmıştık.
Büyük bir gürültüyle önümüze konulan bu isimlerden ilki hakkındaki yakalama kararı önceki günlerde kaldırıldı, diğeri ise üst üste iki tahliye kararının ardından dün serbest kaldı.
Peki, nasıl oldu bu?
Gelin öyküye yakından bakalım…
Operasyonların arkasındaki asıl gerekçe neydi?
AKP’nin CHP’ye yönelik operasyonları tüm hızıyla devam ederken birdenbire gündeme Can Holding operasyonu düştü.
Adı yıllarca kaçakçılık ve uyuşturucu iddialarıyla anılmış bir aile, sessiz sedasız Ciner’in sahibi olduğu Habertürk’ü satın almıştı.
Bu satın alımın üzerinden de hayli süre geçmişti.
Şimdi neden böyle bir operasyon yapılıyordu ki?
Onlarca iddia ortaya atıldı, hiçbirine ilişkin ne doğrulama ne de yalanlama geldi.
İddia o ki, Hakan Fidan kendi medya dünyasını kurmak istiyordu; Habertürk de burada rol oynayacaktı.
Dolayısıyla operasyonun bir nedeni de Fidan’ın medya hamlesinin önünü kesmekti.
Bu iddialar çok konuşuldu ama tek bir açıklama gelmedi.
Sonra?
AKP’nin eski vekili Şamil Tayyar çıkıp İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in önünün kesilmek istendiğini söyledi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’u hedef gösterdi.
Burada karşılıklı atışmalar oldu ama ateş bir noktada kesildi.
Peki, gerçekten neler oluyordu?
soL’da uzun uzun bu öyküyü anlattık, gördüğümüz AKP içindeki yönetme krizinin dışa yansımasıydı. Erdoğan sonrasına ilişkin partide öne çıkan aktörler, rakip gördükleri isimlerin üzerine dolaylı yollardan gidiyordu. Can Holding operasyonu da Turgay Ciner hakkındaki yakalama kararı da, atanan kayyımlar da bununla ilgiliydi.
Kopan gümbürtünün ne Turgay Ciner hakkındaki karanlık iddiaların üzerine gidilmesiyle ilgisi vardı, ne de tankla otel basan Cihan Ekşioğlu’yla.
Mesele içerideki hesaplaşma, liderlik ve pasta kavgasıyla doğrudan ilgiliydi.
Turgay Ciner’i kıskaçtan ne kurtardı?
Turgay Ciner’in kim olduğunu, nasıl bu kadar yükseldiğini ayrıntılı şekilde aktarmıştık. Düzenin birilerini nasıl göklere çıkardığını anlamak adına çok yararlı olan bu öyküyü okurlarımıza yeniden hatırlatıp devam edelim.
Eskiden bu tip öyküler sadece bizim gündemimizdi, şimdi yandaşlar sayfa sayfa Ciner’in marifetlerini yazdı, kara para iddialarını, ne dolaplar çevirdiğini ve dahasını…
Şirketlerine kayyım atanmasının ne kadar doğru olduğunu dahi detaylarıyla aktardılar.
Can Holding’in 350 milyon doları çantalar içinde taşıyıp Ciner’e teslim edişini Sabah gazetesinden öğrendik örneğin…
Sonrasında bir gün Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Ali Koç’un, Silivri Cezaevi’ni ziyaret ettiği haberini okuduk.
Ali Koç kara para soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Turgay Ciner’in oğlu Atilla Ciner’i ziyaret etmişti.
Belli ki patronlar dünyasının diplomasi trafiği başlamıştı.
Sonrasında Atilla Ciner tahliye edildi.
Şaşıran olmadı.
Ardından hakkında yakalama kararı olan Turgay Ciner’e ait Park Holding'e kayyım kararı kaldırıldı, şirket yeniden Ciner’in kontrolüne geçti.
Belli ki AKP içindeki kavgaya kurban giden Turgay Ciner, kendini affettirmenin formülünü bulmuştu.
Ve ardından beklenen haber dün geldi, hakkında uzun süredir yakalama kararı bulunan Ciner hakkındaki karar da dün kaldırıldı.

Geriye ne mi kaldı?
Can-Tekdağ-Ciner operasyonu, son yılların en büyük ve kritik operasyonudur. Aslına bakarsanız bu konudaki kişisel fikrimi çok da beyan etmeme gerek yok. Telefonla bağlandığım Habertürk yayınını hatırlarsanız, bugün ortalığa dökülen kirli çamaşırların bazılarını 5 yıl önce yüzlerine vurduğumu görebilirsiniz. Yargının bu operasyonu, sadece bir kara para operasyonu olmayabilir. Kolları ahtapot gibi kirli paradan, FETÖ'ye, oradan çıkar amaçlı suç örgütüne kadar uzanan derin bir yapılanmanın söz konusu olabileceği kanaatindeyim. Örneğin, Turgay Ciner'in bugününü anlamak için, özellikle FETÖ'cü geçmişini hatırlamak gerek.
Bu sözler yandaş yazar Hilal Kaplan’a ait…
Türkiye'de Turgay Ciner'in sahibi olduğu, TMSF yönetimine geçen şirketlerin birçoğunun hikayesi Ciner Glass gibi… İçleri boş, holding bünyesine alınıp, eritilmiş… Turgay Ciner operasyondan önce birçok şirketinin merkezini Londra'ya taşımış. İşlerini yabancı şirket statüsünde yürüterek, kendisine koruma kalkanı oluşturmuş… Bu şirketlerin içlerinde dönen dolapları bilmiyoruz.
O nedenle soruşturma nereye evrilir, zaman gösterecek. Fakat Ciner'in yurtdışındaki mal varlıklarıyla ilgili de hukuki anlamda araştırmaların başlatıldığını öğrendim.
Velhasıl, demem o ki…
Bizim kafamızın çok da almadığı Turgay Ciner'in 'alış-veriş'lerini daha epey zaman konuşuruz…
Bu sözler ise bir diğer Sabah yazarı Dilek Güngör’e.
İkisi de Ciner’e ilişkin çok büyük öyküler anlattılar.
AKP’nin nasıl da kararlı şekilde bu karanlık adamın üzerine gittiğini yazıp durdular.
Şimdi hangi öyküyü anlatacaklar merak konusu gerçekten.
Alt tarafı tankla otel bastı
Türkiye’de neler yaşandığını anlamak için yandaş yazarların sözleri zaman zaman fazlasıyla kolaylaştırıcı oluyor.
Okurun sabrına sığınarak bir örnek daha: İmamoğlu operasyonu, Investco ve Verusa Holding operasyonu, Assan Grup Askeri Casusluk operasyonu, Can Holding operasyonu, İstanbul Altın Rafinerisi operasyonu, Kapalıçarşı döviz büroları operasyonu, eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı operasyonu ve unutuldu sanılan Paramount Otel operasyonu…
Sabah yazarı Mahmut Övür, AKP içi kavganın merkezinde olduğu operasyonlara ilişkin bunları söylemişti.
Berat Albayrak’ın abisinin gazetesinde “unutuldu sanılan Paramount Otel operasyonu…” hatırlatmasının hedeflerinden birinin Süleyman Soylu olduğu açık sanıyoruz.
Peki, unutuldu sanılan bu operasyonun hedefinde kim vardı?
Sezgin Baran Korkmaz zaten AKP yönlendirmesiyle yurtdışına çoktan kaçmıştı, kendi anlatımı böyle.
Diğer isim Cihan Ekşioğlu’ydu.
Otelin eski sahibinin kızı, Ekşioğlu’nun devletin tankıyla otele çöktüğünü anlatıyordu.
Tankla otele çöken bu isim AKP içinde çok fazla bağlantıya sahipti. Hepsini soL’da ayrıntılarıyla yazmıştık.
Şimdi bu isim de kısa süreli tutukluluğunun ardından dün özgürlüğüne kavuştu.
Kopan onca kıyamete, Ekşioğlu’nun adının karıştığı onca karanlık işe rağmen hızlıca tahliye olmasında da şaşırtıcı bir şey yok.
Tıpkı Ciner kararında olduğu gibi.

Kararların arkasında ne var?
Başından bu yana yargı operasyonlarının “hukuki” gerekçelerle, "temiz eller" niyetiyle yapılmadığını yazmıştık. Bu isimlerle ilgili hukuki gerekçelerle atılacak adım yok diye değil, niyetin başka olmasıyla ilgiliydi bu.
Hepsi de iktidarla karanlık ve akçeli işlere giren kişilerdi.
Öyküleri bunun üzerine kuruluydu, kimisinin karanlık bağlantıları AKP döneminin dahi ötesine uzanıyordu.
Peki, mesele neydi?
Mesele AKP içindeki yönetme krizi, koltuk kavgası ve pasta kapışmasıyla doğrudan ilişkiliydi.
Mesajını alanlar, yerini değiştirenler, güçlü dostlarını devreye sokanlar özgürlüklerine kavuştular hızlıca.
Geriye ise yandaşların bıraktığı iddialı köşe yazıları kaldı, "temiz eller" temalı...
/././
Kapitalizmin Janus yüzü parçalandı mı?-Sinan Sönmez-
Janus’un bir yüzü geçmişi simgelerken, diğer yüzü de geleceği temsil ettiğine göre dünya düzeninde değişen nedir sorusunu sormak gerekiyor.
Janus iki yüze sahip Roma tanrısı olarak bilinmektedir. Yüzlerden biri geçmişe, diğeri geleceğe dönüktür. Her platformda sürekli olarak eski küresel düzenin sona erdiği ve yeni bir düzenin kurulma sürecinde olduğu düşüncesi dile getirilmektedir. Janus’un bir yüzü geçmişi simgelerken, diğer yüzü de geleceği temsil ettiğine göre dünya düzeninde değişen nedir sorusunu sormak gerekiyor. Eski düzendeki kapitalist-emperyalist düzen mi son bulmuştur? Yoksa söz konusu düzen çerçevesinde yeni bir hegemonya mücadelesi mi gündemdedir? Uluslararası arenada ABD ve Çin arasında bir mücadelenin olduğu biliniyor. ABD Trump ile birlikte saldırgan ve tehditkâr bir pozisyon alarak ekonomik olanaklarını kullanmanın, askeri müdahale silahını tehdit aracı olarak kullanmanın yanısıra bizzat fiilen silahlı saldırıda bulunmaktan (İran, Venezuela) çekinmemektedir. Çin Tayvan çevresinde gövde gösterisi yapmanın ötesine geçmemekte, kendi toprakları dışındaki coğrafyada (Asya, Latin Amerika, Ortadoğu, Afrika, hatta Avrupa) tek başına veya ortak yatırımlar yoluyla ekonomik ilişkilere ağırlık vermektedir. Rusya oyunda ikincil bir taraf olarak gözükmekte ve Ukrayna sorununda ABD ile uzlaşma arayışında olduğu izlenimi vermektedir.
Geçmiş; 2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist blokta kurulan düzende hegemon devlet olan ABD sistemin koruyucusu ve kollayıcısı rolünü üstlenmiştir. SSCB’nin dağılmasına kadar uzanan döneme yeni sömürgeci politikalar ve emperyalizm damga vurmuş, bu bağlamda sermayenin uluslararasılaşması, ÇUŞ’ların güç kazanması ve faaliyet alanını genişletmesi dünya ekonomisinin şekillenmesine yön vermiştir. SSCB’nin ve Avrupa’daki sosyalist ülkelerin kapitalist piyasa ekonomisine geçiş süreciyle birlikte bilindiği üzere kapitalizmin zafere ulaştığı ilan edilmiştir. Neoliberal düşünce ve politikaların damga vurduğu küreselleşme emperyalizmin yeni yüzü olmuştur. Küreselleşme sürecinde merkezde yer alan devletler ile bütünleşen tekelci veya oligopolcü sermayeye geniş bir sömürü ve hegemonya alanı açılmıştır. Hegemonik ilişkiler temelinde çevre ülkelerden artık tümüyle merkez odaklı büyük sermayeye olabildiğince kapılarını ardına kadar açmaları, bu doğrultuda gerekli yasal ve kurumsal düzenlemeleri yapmaları söz konusu olmuştur. Bu bağlamda ulus-devletler temelinde yapılacak bir emperyalizm çözümlemesi de küreselleşmenin emperyalizm ile iç içe bulunduğu veya emperyalizmin son versiyonunun küreselleşme olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Küreselleşme geri dönülmez bir süreç ve gelinen son durak olarak nitelendirilmiştir. Küreselleştirmeyi eleştirmek ve gerçek yüzünü sergilemek adeta tabuya dönüştürülmüştür. Bu satırların yazarı ulusal ve uluslararası akademik toplantılarda söz konusu tavrın birçok kez muhatabı olmuştur. Niyetler açıkça sergilenmiş ve dile getirilmiştir.
Nitekim ulus-devletlerin kural koyma ve bağımsız iktisat politikaları uygulama yetkisinin dolaylı ve/veya dolaysız yoldan kısıtlandığı veya ellerinden alındığı görülmüştür. K. Ohmae’nin nostaljik kurgu olarak nitelendirdiği, George W. Bush’a yakın düşünce kuruluşunun etkin ismi Grover Norquist’in “ulus-devleti küvette boğabilecek boyuta indirgenmesini” önerdiği, neoliberalizmin önde gelen ideolog ve mimarlarından Wilhelm Röpke’nin ulusal egemenlik ilkesini düşman ilan ettiği dikkate alındığında, ulus-devleti zayıflatma ve edilgen konuma indirgeme politikası sonucunda bir dizi devleti parçalama ve zayıflamış küçük devletler, hatta devletçikler oluşturma noktasına sürüklediği saptanmaktadır. Ulus-devlet varlığını sürdürmektedir ancak dönüşmüştür. Üstelik yalnızca küreselleşme sürecinde değil daha önce yeni-sömürgeci emperyalist politikalarla egemen kapitalist-emperyalist düzene uyumlu bir dizi ulus-devletler oluşturulmuştur.
Küreselleşmeden artık geri adım atılmayacağı savunulurken, şimdilerde küreselleşmenin sona erdiği adeta resmi söylem haline getirilmektedir. Sormak gerekiyor: Neoliberal politikalardan vazgeçilmiş midir? Serbest ticaretin artık geçerli olmadığı, ABD’nin getirdiği yüksek gümrük tarifeleri ve ticari yaptırımların neoliberal politikaların üçlü sacayağından birini kırdığı savunulabilir. Nereye kadar yükseltilmiş tarife politikasına devam edileceği sorusunun net bir yanıtı yoktur. Çünkü birçok çalışmada irdelendiği ve somut olarak gösterildiği üzere yüksek tarifeler ABD’de üretim ve tüketimi, bir bütün olarak ekonomiyi olumsuz etkilemektedir. Küresel düzeyde ise temel dengesizlikler mevcudiyetini korumaktadır. Neoliberal politikaların diğer iki ayağını oluşturan içeride ve uluslararası piyasalarda finansal serbestlik ise sürmektedir. Yabancı sermayeye açılım, özelleştirme ve deregülasyona (piyasa düzenlemesi) devam edilmekte ve ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte kamusal nitelikteki hizmet sektörü ticarileştirilmektedir.
Trump’ın uygulamaya koyduğu politikaları dikkate alarak dünya düzenindeki değişiklikten söz ederken kapitalist sömürü ilişkileri ve emperyalizmin temel niteliklerinin değişmediğini, küresel çapta sömürü düzeninin yoğunluğunu artırarak sürdürüldüğünü vurgulamak gerekiyor. Hiç mi değişen bir şey yok? Durağan bir dünya ekonomisi ve ilişkiler ağının mevcut olduğu savunulamaz ancak özünü korumakla birlikte sömürü ve emperyalist politikalar yeni biçimler alabilmektadir. Bu bağlamda ABD’de John Hopkins Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler bölümünde araştırmacı olan tarihçi Anne Appleboom Beyaz Saray’ı kuşatan yolsuzluk sarmalı üzerinde durarak Donald Trump’ın kleptoraksiye (çalma, hırsızlık) dayalı bir devlet yapısı oluşturmaya soyunduğunu belirtmektedir. Merkez sol eğilimli Center for American Progress’e göre Trump ve aile çevresi ikinci kez seçildikten sonra 1,8 milyar doların üzerinde bir gelir/servet elde etmiştir. Appleboom’a göre dış politikayı da kapsamak üzere kendi ve yakın çevresinin çıkarları doğrultusunda kararlar almaktadır. Bu doğrultuda kleptoraksinin yerleşmesi doğrultusunda kararlar almaktadır. ABD tarihinde başkanlık yüksek bürokrasisinin bu denli rüşvet aldığı görülmemiştir. Büyük işletmeler finansman için parasal destek vermeleri durumunda faaliyetlerini kısıtlayıcı kamusal düzenlemelerin kaldırılacağını bilmektedir. Örneğin Başkandan randevu almanın bedeli vardır. Beyaz Saray’daki balo salonunun maliyetinin finansmanına katılım karşılığında bir ödüllendirme elde edilebilmektedir. Yazara göre Trump yönetimi otokratik olma özelliğine sahiptir ve hukuk devleti normlarının tersine, normlar çiğnenerek politika uygulanırken tek amaç daha da zenginleşmektir. Dış politika diplomat olamayan iş adamları tarafından yürütülmektedir. Örneğin Ukrayna için öngörülen “barış” planı kleptoraksiyi sergilemektedir. Şöyle ki, Trump’ın kârlı işlerde ortak olduğu emlak sektöründen Steve Witkoff ve damat Jared Kushner “barış görüşmeleri”ni Rus Varlık Fonu başkanı Kirill Dimitriev ile yürütmektedir. Görüşmeler savaşı sonlandırmaya değil Ukrayna ve Rusya topraklarındaki nadir toprak mineralleri için sürdürülmektedir, kısacası pazarlık yapılmaktadır. Appleboom Kremlin’in amacın farkında olduğu için “barış”ı satın almayı hedeflediğini, Rus tarafının farklı ödünler elde etmeye çalıştığını ve planlarının da işlediğini belirtmektedir. Çünkü ABD tarafı Ukrayna’ya Donetsk gibi Rusya’nın kontrolündeki (kent olarak Donetsk ve mücavir dört bölge) toprakları bırakmasını talep etmektedir.
Yeni dünya düzenine ilişkin küçük bir kesit kapitalizmin sömürüde hiçbir sınır tanımadığını, siyasi gücü eline geçiren küçük bir azınlığın uluslararası politikaya hakim olduğunu, ülke içinde hukuk normlarını bir kenara bırakarak otokratik bir düzen kurmada hızla ilerlediğini ve fazlaca yol aldığını kanıtlamaktadır. Şaşırtıcı mı? Hayır eski küresel düzenin son halkası veya yeni bir versiyonu söz konusu.
/././
Resmi Gazete'de yayımlandı: Enstitü kuruldu, hacamatın önü daha da açıldı
Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle birlikte Türkiye Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Enstitüsü kuruldu. Böylece hacamat, sülük ve homeopati gibi bilim dışı uygulamaların yaygınlaşmasının önü açıldı.
Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) bünyesinde “Türkiye Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Enstitüsü" (TÜGET) kurulmasına ilişkin yönetmelik Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
BirGün'den Sibel Bahçetepe'nin aktardığına göre yönetmelikle birlikte "geleneksel ve tamamlayıcı tıp" adı altında hacamat, sülük ve homeopati gibi uygulamaların geniş bir alanda desteklenmesinin önü açıldı.
Yeni düzenlemeyle birlikte kurulan enstitüye, "geleneksel ve tamamlayıcı tıp" alanında teşhis ve tedavi standartları belirleme, eğitim ve sertifikasyon programları düzenleme, AR-GE çalışmaları, insan kaynağı yetiştirme ve geliştirilen ürünleri ticari değere dönüştürme gibi yetkiler tanındı.
Yönetmelikte, kamu kaynaklarıyla geliştirilen yöntemlerin lisanslanması, özel sektörle paylaşılması ve bu amaçla şirket kurulması için teklif sunulabileceği de yer aldı.
***
soL













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder