Jet ÇED ile Karadeniz Cengiz'in çöplüğü olacak -Gökay Başcan / Birgün-
Mardin’den Samsun’a kurulan yıkım hattında Cengiz Holding’in 653 sayfalık ÇED dosyası bir günde kabul edildi. Yılda 2 milyon ton atığın Karadeniz’e dökülmesiyle, derin deniz deşarjı yöntemi ekosistemi geri dönülmez bir kırıma sürükleyecek.
1974’de kamuya ait Etibank bünyesinde kurulan Mardin Mazıdağı Fosfat Tesisleri, 1994 yılında Tansu Çiller döneminde ‘zarar ediyor’ gerekçesiyle kapatıldı. Eski genel müdürü Mehmet Ateş’in "Burası özelleştirilmeseydi devlet kazanacaktı. Gelecek kâr bütün millete gidecekti ancak şimdi ise bir şahsa gidiyor" dediği tesisi 2011 yılına kadar atıl şekilde bırakıldı. Daha sonra 2011 yılında, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle özelleştirme ihalesine çıkartılan tesis satıldı. İhalede en düşük teklif 380 milyon 615 bin lira olmasına rağmen ihale 489 milyon 637 bin liraya Cengiz İnşaat’a verildi. Fabrikayı, 2018’de Eti Bakır A.Ş. Mazıdağı Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’ne dönüştüren Cengiz, alanı genişletmek isteyince bölge halkıyla karşı karşıya geldi. Köylülerin açtığı davalara ve verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen yurttaşlar kamulaştırma kararlarıyla topraklarından edildi, bölgedeki faaliyetler nedeniyle üzüm bağları kurudu. Bölge halkı ve uzmanlar bölgede uranyum madenciliğinin de yapıldığına ilişkin önemli iddialar ortaya attı.
TÜM ENGELLER KALDIRILDI
Mazıdağı’nda uzun yıllar ekolojik yıkım yaratan Cengiz, aynı zamanda Samsun’da 2011 yılında aldığı ÇED olumlu kararıyla Fosforik Asit Üretim tesisini 2025 yılında faaliyete geçirdi. Denizin 117 bin 647 metrekarelik bölümünü doldurarak tesis kurmayı planlayan şirket, ÇED sürecini tamamlamasının ardından imar başvurusunda da bulundu. Bakanlık tarafından projeye özel hazırlanan imar planıyla toplam 184 bin 240 metrekarelik alan ‘liman’ fonksiyonuyla planlandı. Bunun 177 bin 641 metrekaresi deniz dolgusu, 6 bin 627 metrekarelik kısmı ise ‘imar alanı’na dönüştürüldü. Böylece fosforik asit üretimin hammaddesi olan fosfat kayasını Mardin Mazıdağı işletmesinden kara ve deniz yoluyla temin etmeye başladı.
Projenin önündeki tüm engelleri kaldıran iktidarın Cengiz’e kıyağı bu kadarla da sınırlı kalmadı. Bölgedeki 241 hektarlık alan iktidar tarafından ‘özel endüstri bölgesi’ ilan edildi. Bu statüyle birlikte şirket ruhsat, emlak ve damga vergilerinden muaf tutuldu, kamu arazilerinin 49 yıllığına tahsis edebilmesinin ve bölgenin altyapısının Bakanlık tarafından karşılanmasının önü açıldı.
2021 yılında hazırladığı ÇED raporunda tahminleri tutmayan Cengiz, fosforik asit üretiminden kaynakları ortaya çıkan 250 bin ton kalsiyum sülfatı Samsun’daki tesiste depoladı. Cengiz şimdi ise binlerce ton biriken ve tesis çalıştığı sürece yenileri meydana gelen kalsiyum sülfat atığını Karadeniz’e dökmek için harekete geçti. 4 milyar 300 milyon TL bedel belirlenen proje kapsamında atıklar 260 metre derinliğe deşarj edilecek. Şirketin yılda 2 milyon ton denize deşarj etmeyi planladığı proje kapsamında 14,9-20,9 kilometre aralarında değişen 3 farklı alternatif belirlendi. İzinler çıktığı taktirde Karadeniz’e kilometrelerce mesafede devasa borular döşenecek.
EKOSİSTEM ZARAR GÖRÜR
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat Kapıkıran Karadeniz'e kalsiyum sülfatın deşarj edilmesinin, Marmara deniz ekosisteminin ekokırımına neden olan derin deniz deşarjı yöntemi ve anlayışıyla farklı olmadığını ifade etti. Kapıkıran, “Kalsiyum sülfat, uygun formda esas olarak bitkilere kalsiyum ve kükürt sağlayan doğal ve çevre dostu bir gübre olarak bilinir. Yaygın adıyla jips veya alçı taşı denmektedir. Toprak düzenleyici görevi görmektedir toprağın su tutma kapasitesini, dona mukavemetini artırır, denize deşarj etmek yerine faydalı bir ürüne dönüştürmek daha değerli bir kamu yararı oluşturacakken denize deşarj etmek hem kamu zararı hem de deniz ekosistemi tahribatına neden olacaktır” diye konuştu.
***
İhaleye açılanlar İstanbul’u geçti -İlayda Sorku / Birgün-
MAPEG’in ihaleye açtığı 485 maden sahasında toplam alan 548 bin hektarı geçti, İstanbul’un yüzölçümünü geride bıraktı. İhaleye çıkan alanlardan biri de 9 işçiye mezar olan İliç’teki madene 5 kilometre mesafede.
Ülkenin neredeyse yarısını madenlere ruhsatlayan AKP iktidarı, yurdun dört bir yanında toprağı ve yaşamı sermayeye altın tepside sunmakta ısrarcı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı MAPEG, Türkiye genelinde 485 maden sahasını ihaleye çıkardı. İhaleye açılan alanın toplam büyüklüğü 548 bin 696 hektara ulaşarak İstanbul’un yüzölçümünü geride bıraktı. Sahaların 166 bin 319 hektarı ise orman, tarım, mera ve su havzası olması nedeniyle Tarım ve Orman Bakanlığı ve bağlı kurumların iznine tabi tutuldu.
İhale listesi, madenciliğin artık “dağ başında” yapılmadığını gösterdi. Sahalar ülke geneline dağılmadı, belirli bölgelerde öbekleşti. İhalelerle birlikte Muğla Milas ve Yatağan, Balıkesir–Çanakkale hattı, Ordu, Artvin, Rize kıyıları, İzmir Bergama, Antalya Demre ve Hatay Antakya çevresi madencilik kuşaklarına dönüşecek.
İhale edilecek sahaların büyük bölümü 4. grup madenlerden oluştu. Altın, bakır, kurşun, çinko ve gümüş gibi metalik madenleri kapsayan bu grup, açık ocak işletmeleri, siyanür ve ağır kimyasal kullanımı, yüksek su tüketimi ve geniş ormansızlaşma riskiyle biliniyor. Antalya Demre, Muğla Milas ve Yatağan’da da çok sayıda 2. ve 4. grup saha ihale edilecek.
İLİÇ’TEN DERS ALINMADI
Dikkat çeken sahalardan biri Erzincan İliç'te yer aldı. 9 işçiyi hayattan koparan Anagold Madencilik'e ait Çöpler Altın Madeni’ne yaklaşık 5 kilometre mesafede yeni bir maden sahasının daha ihale edileceği öğrenildi. Facianın ardından Anagold’un madeninin, kısa süre içinde yeniden faaliyete geçeceği kamuoyunda tepki toplamıştı.
KARADENİZ’DE KÖYLER FEDA
Karadeniz’de köyler doğrudan ruhsat sahasının içinde kaldı. Rize’de Çayeli’nde 13 ve Ardeşen’de 9 olmak üzere 22 köy maden sahaları içinde yer aldı. Yüzde 74’ü madene ruhsatlanan Ordu’da sahalar Camaş ve Ulubey ilçe merkezlerine kadar dayandı. Ayrıca Fatsa'nın devrimci belediye başkanı Fikri Sönmez’in köyü olan Kabakdağı da ruhsat sahası içinde yer aldı. Artvin Borçka’da Karagöl çevresi ruhsat sahası olurken kent genelinde Borçka, Merkez, Yusufeli, Şavşat ve Ardanuç’ta toplam 13 adet 4. grup maden sahası ihaleye çıkacak.
İVRİNDİ MADENE TESLİM
Ege’de ise alan büyüklükleri dikkat çekti. İzmir Bergama’da 7 bin 183 hektar ihale listesine girdi. Balıkesir İvrindi’de ilçenin 81 bin 800 dönümlük yüzölçümüne karşılık 10 bin 936 dönüm maden sahası açıldı. Bu oran, ilçenin yaklaşık yüzde 13’ünün tek kalemde madenciliğe ayrıldığını ortaya koydu. Balya, Burhaniye, Gönen ve Çanakkale Yenice’de sahaların neredeyse tamamı 4. grup madenlerden oluştu ve her biri 2 bin hektara yaklaşan büyüklüklere ulaştı.
Deprem sonrası yeniden yapılanma sürecindeki Hatay Antakya’da ise, kent merkezinin hemen yanında 4. grup maden sahaları yer aldı. Halk sağlığı ve ekosistem açısından ciddi riskler doğuran metal madenciliği, su havzaları ve yerleşim alanlarına yakın mesafede konumlandı.
***
BU İLK KIYAK DEĞİL
Son duyurulan ihaleler AKP iktidarının, iştahları kabaran ulusal ve uluslararası maden şirketlerine yaptığı ilk kıyak değil. 2025 yazında, kamuoyunda ‘işgal yasası’ olarak bilinen kanun değişikliğinin gündeme gelmesiyle başlayan ruhsat furyasıyla sermayenin yüzü gülmüş, yalnızca iki ayda şirketlere verilen maden arama ruhsatı sayısı 104’ü bulmuştu. 40 farklı kentte doğa sermayeye açılırken ruhsatların 15’ini altın madeni arama ruhsatı oluşturmuştu.
15 KENTİN YÜZDE 62’Sİ RUHSATLI
TEMA Vakfı’nın 2021 tarihli raporuna göre Türkiye’de 15 kentin yüzde 62’si maden için ruhsatlandırılmış durumda. Ruhsatların en yoğun olduğu bölgelerin başında yüzde 79 ile Kaz Dağları gelirken Artvin, Eskişehir, Zonguldak-Bartın, Ordu ruhsatlılık oranının yüzde 70’in üstünde olduğu kentler olarak dikkat çekiyor. Ormanların ortalama yüzde 58’i, tarım alanlarının yüzde 60’ı madenlere ruhsatlanmış durumda.
***
Şirket 'mimledi', SGK maaş kesti! -Özer Akdemir / Evrensel-
Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanlarını sermayenin talanına karşı savunanlar, yalnızca biber gazı veya gözaltılarla değil, yaşamları ve en temel haklarının gasp edilmesiyle de sınanıyor. Doğayı koruma mücadelesi verirken katledilen Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu, Metin Lokumcu, Avukat Cihan Eren gibi isimlerin yanında, evlerine 50 metre uzaklıktaki madene karşı çıktıkları için, maden çalışanlarının silahlı saldırısından yara almadan kurtulan Çine Topçam köylüleri Ali-Cennet Coşkun bir bakıma şanslı sayılırlar.
Yaşam alanlarını koruma mücadelesi verenlere yönelik baskı, sindirme ve ‘burun sürtme’ çabalarının en son örneği, Muğla Çevre Platformu (MUÇEP), Ekoloji birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Kent Politikaları Derneği gibi ekoloji örgütlerinde aktif olarak çalışan Halime Şaman’ın başına gelenler oldu. Özellikle Marmaris Kızılbük Koyu’nda Sinpaş’ın yürüttüğü usulsüz projelere karşı nöbet alanlarından mahkeme salonlarına kadar uzanan direnişin simge isimlerinden biri olan Şaman, bugün bürokratik bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya.
Şirket tehdidinden SGK kararına giden yol
Halime Şaman’a yönelik süreç, ekoloji mücadelesi veren kadınların nasıl özel olarak hedeflendiğini de açıkça gösteriyor. Yaşananlar ve gelişmelere bakıldığında Şaman’ın yaşadığı mağduriyet zincirinin, tesadüfi bir bürokratik hata değil, adeta bir "mimleme" sürecinin sonucu olduğu açıkça görülüyor.
Geçtiğimiz yıl bir çekim sırasında Sinpaş yetkilisinin kameralar önünde Şaman’a, "Sizi tanıyorum, siz malulen emekli bir hanımefendisiniz" demesi, aslında yaklaşan tehlikenin habercisiydi. Bu sözlü tacizin hemen ardından, isimsiz bir CİMER ihbarı devreye girdi ve Şaman’ın 2004 yılından beri sahip olduğu malulen emeklilik hakkı ve maaşı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından kesildi.
Bürokrasinin labirentinde hak gaspı
Şaman, tıbbi olarak, hücrelerin enerji üretme merkezi olan mitokondrilerdeki fonksiyon bozuklukları veya genetik mutasyonlar sonucu ortaya çıkan bir kas hastalığı, "mitokondriyal miyopati" hastası. İlerleyici, geri dönüşü olmayan ve hastanın yürüme fonksiyonlarından günlük yaşam aktivitelerine kadar ciddi kısıtlılıklar yaşamasına neden olan bu hastalık nedeniyle 2/3 işgöremez raporu bulunan Şaman, bu raporla malulen emekli oldu. Sinpaş yöneticisinin “senin malulen emekli olduğunu biliyoruz” şeklindeki üstü örtülü tehdidinin ardından, isimsiz bir CİMER ihbarı sonrası maaşı kesilen Şaman, sağlık sorununu kanıtlamak için yeniden hastaneye sevk edildi.
Bu noktadan sonra yaşananlar ise Şaman’ın bilinçli bir “cezalandırma”, “burun sürtme” süreci ile karşı karşıya olduğunu gösterirken, hasta bir insanın engelli maaşını kestirme noktasına kadar “düşen” sermaye sisteminin de içler acısı durumuna ışık tuttu. Şaman, hasta olduğunu kanıtlamak için hastaneler arasında mekik dokurken, onun yaşamı savunma kararlılığı karşısında aciz kalan sistem ise 60 yaşındaki, hasta bir kadının işini zorlaştırmak için elinden geleni ardına koymaktan çekinmiyor.
SGK tarafından sevk edildiği Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Hastanesi, 27 Mart 2025 tarihli raporunda Şaman’ın hastalığını ve buna bağlı olarak "üçte iki işgücü kaybı" olduğunu teyit etti. Bu verilen rapor, maluliyet mevzuatına da tamamen uygundu.
Ancak SGK, kendi sevk ettiği hastanenin bu raporunu kabul etmeyerek Şaman’ı bu kez Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderdi.
Ege Üniversitesi’nin 25 Eylül 2025 tarihli raporunda, hastalık açıkça tanılanmış olsa da, bu hastalığın çalışma gücüne etkisine dair bir oran belirtilmedi. Ege Üniversitesi Hastanesinin aynı hastalığı kabul edip, maluliyet oranı vermemesi nedeniyle, raporlar arasında izah edilemeyen bir çelişki ortaya çıktı.
Sonuç olarak Yüksek Sağlık Kurulu, lehe olan ve işgücü kaybını belgeleyen ilk raporu görmezden gelerek, oran belirtilmeyen ikinci raporu baz aldı ve Şaman’ın emekli maaşını bağlamadı. Bu karar, kazanılmış bir hakkın ihlali olduğu kadar, hukuksal denetimden uzak, keyfi bir cezalandırma yöntemi aynı zamanda.
Ekoloji mücadelesini yıldırmak
Halime Şaman’ın yaşadığı bu süreç, yaşam savunucuları için açık bir mesaj barındırmakta: Şirketlerin çıkarlarına çomak sokan, kaçak yapılarla ve doğa talanıyla mücadele eden herkes; "ekmekleri" ve sağlık hakları üzerinden ciddi bir riskle karşı karşıya! İsimsiz ihbarlarla yıllar önce kazanılmış hakları yok ettirerek maaş kestirmek, sermayenin ve onunla işbirliği içindeki mekanizmaların ne kadar "küçüldüğünün" de bir göstergesi aynı zamanda.
Malullük aylığı gibi kişinin yaşamını sürdürmesi için elzem olan, sosyal güvenlik hakkının özünü oluşturan bir hakkın gaspı, sadece hukuki bir uyuşmazlık değil, politik bir baskı aracıdır. Halime Şaman’ın emek verdiği, içinde mücadele ettiği, kimisinde eş sözcü, kimisinde yürütme kurulu üyeliği yaptığı ekoloji örgütleri bu haksızlığa karşı bir kampanya başlattılar. Muğla Çevre Platformu, Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu’nun ilk imzacısı olduğu bir metinle çevre-ekoloji örgütleri Şaman’ın şahsında yapılan bu yıldırma politikasına karşı dayanışma çağrısında bulunuyorlar.
Haksızlıklara ve baskılara karşı ortak duruş
Sermaye iktidarı, yaşam alanlarını koruma mücadelesi içinde çıkarlarına dokunan ‘engellere’ kimi zaman tuttukları kiralık katillerle, kimi zaman orantısızca güç kullandırdığı kolluk güçleriyle, kimi zaman şirketin paralı tetikçileri ile yaşamlarına kastedecek kadar düşmanca ve pervasızca saldırılara yönelebiliyorlar. Bu saldırılar sonrası gelişen cezasızlık iklimi bir sonraki saldırının da azmettiricisi olurken, doğa koruma mücadelesi verenlere yönelik de tehdidin, baskı çemberinin biraz daha artması anlamını taşıyor.
Halime Şaman’ın malulen emekli aylığının kestirilmesi ise onu rantlarının önünde bir engel olarak gören sermaye güçlerinin devletin denetim mekanizmalarını manipüle ederek kişiyi ekonomik ve psikolojik olarak tüketme çabalarının bir sonucudur. Buradaki amaç "haklı çıkmak" değil, doğayı savunan kişi/kişileri baskı altına alarak mücadele edemez hale getirmektir.
Bu baskı çemberini kırmanın yolu ise Şaman’ın uğradığı haksızlığa karşı başta tüm çevre-ekoloji örgütleri olmak üzere, doğadan, emekten, yaşamdan yana olan tüm kesimlerin bir araya gelerek ortak ses çıkarmasından geçiyor.
/././




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder