soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gericiler emperyalizme kalkan olmuştu: Kanlı Pazar’ın 57. yıldönümü 

Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’ya karşı 57 yıl önce bugün “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlendi. Gericilerin yürüyüşe saldırısında iki devrimci işçi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. TÜSTAV 2022’de Kanlı Pazar’ın görüntülerini paylaşmıştı.

Türkiye tarihinde, 31 Mart Olayından sonra yaşanan en büyük gerici ayaklanma olarak nitelenen ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen saldırı, 6. Filo’nun Türkiye’ye gelişini protesto eden antiemperyalistlere karşı yapılmıştı. 1967 yılından itibaren Türkiye’ye gelmeye başlayan Amerikan 6. Filo’sunun her ziyaretinde, öğrenciler antiemperyalist protestolar düzenlemişlerdi. ‘Kanlı Pazar’ da, böyle bir gündü…

1969 yılının 10 Şubat’ında Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’nun temsil ettiği ABD emperyalizmine karşı, yurtsever öğrenci eylemleri başlatılır. 16 Şubat Pazar günü, “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlenir.

Yürüyüşe sadece öğrenciler değil, işçi sendikaları, meslek kuruluşları ve sosyalistler de katılacaktır. Aynı zamanda, gerici örgütlenmelerin sosyalistlere açıktan saldırı çalışmaları da sürmektedir.

Provokasyon hazırlıkları

14 Şubat’ta yapılan “Bayrağa saygı” mitingi, gericilerin gövde gösterisine dönüşür ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin Başkanı İlhan Darendelioğlu, Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) Cağaloğlu’ndaki merkezinde “… Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin…” der. Öğrencilerin 1968’de öldürülen Vedat Demircioğlu anısına düzenlediği eylemler de yine gericiler tarafından hedef gösterilir.

Dönemin siyasal İslamcıları ise 6. Filo’ya karşı şükür namazı kıldılar.

Öğrenciler, 10 Şubat’ta Dolmabahçe Rıhtımı gönderine, 11 Şubat günü ise İstanbul Beyazıt Yangın Kulesi’ne Demircioğlu anısına bayrak çekerler. Gerici basında bu olay, “Kuleye kızıl bayrak çekildi” olarak verilir. Abdullah Gül, o dönem MTTB İcra Kurulu Başkanı’dır.

Bugün gazetesinde sosyalistleri, yurtseverleri açıktan hedef gösteren yazılar yazan Mehmet Şevki Eygi, “ihtilal”e karşı İslamcı kitleleri “sopa, balta ve taşını alarak vazifesini yapmaya” çağırır. 15 Şubat’ta Adapazarı’ndan, Bolu’dan otobüslerle getirilen kitleye, sopa ve bıçaklar dağıtılarak, işçi yürüyüşüne yapılacak saldırının son hazırlıkları da tamamlanır.

Beyazıt’tan Taksim’e antiemperyalist yürüyüş

16 Şubat’ta saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanan 30 bin kişi, Sultanahmet, Sirkeci, Karaköy, Tophane üzerinden Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Yürüyüş esnasında sayı 40 bini bulurken, “Emperyalizme Hayır, Sosyalizme Evet”, “Köylüye Toprak Yok, Amerikan Üslerine Toprak Çok”, “Vietnam’da Barınamayan Türkiye’de Tutunamaz” sloganlarıyla ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri hedef alınmaktadır.

Polis gözetiminde saldırı


Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi önünden Taksim’e doğru yürünürken, grubun küçük bir kısmının Taksim Meydanı’na girmesinin ardından, polis, bombalar atarak kalan kitleyi dağıtır. O esnada, Dolmabahçe Camii’nden Taksim Parkı’na gelerek hazır bekleyen gerici grup, alana giren antiemperyalist yürüyüşçülere saldırır. 1500 polisin gözleri önünde yaşanan saldırı esnasında, yaralananlar bir de polis tarafından dövülür ve gözaltına alınır.

Saldırı esnasında, TİP üyesi Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçiler öldürülürken, yüzlerce kişi de yaralanır. Saldırının ardından, gerici kitle alanda miting yaptıktan sonra Saraçhane’ye kadar bir yürüyüş gerçekleştirir.

Vali: Taksim’de ani bir karşılaşma oluyor


O dönem İstanbul Valisi olan Vefa Poyraz, 20 yıl sonra “Kanlı Pazar”la ilgili olarak, “Kanlı Pazar olayı İrticai bir hareket değil, sol bir hareketti. 171 sayılı kanuna göre sol yürüyor, bu yürüyüşe mani olmak isteniyor, İdare de bunları önlemek istiyor. Ama Taksim’de ani bir halk hareketi, ani bir karşılaşma oluyor, iki kişi maalesef hayatını kaybediyor. Olay öncesi de Bugün Gazetesi’nde çıkan Mehmet Şevket Eygi Bey’in yazıları, toplu namazlar, filan... Namaz kılıyorlar, ama bunlar kendi içlerinde maksatlı olabilir, camiye gidip insanları yargılayamazsınız” değerlendirmesi yapar.

“Solcuların soluk alışlarını bile izliyorum” diyen İçişleri Bakanı Faruk Sükan ise, olayı “tamamen komünistlerin tertibi olarak” niteler ve “tam bir ihtilal provasıydı o. Eğer tedbir almamış olsaydık, büyük hadiseler olacaktı” der.

Ceza alan yok!

İki kişinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı saldırıyla ilgili olarak cezalandırılan kimse yoktur. Öldürülen Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklanma anını gösteren fotoğraftaki bıçaklı kişi ve izleyen polis sorgulanır. “Bıçağı yerde buldum” diyen Seyit Atmaca serbest kalırken, polis Haşim Bozkurt önce tutuklanır daha sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

Öğrenci Gazetesi: Düpedüz oyundu bu

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği’nin 21 Şubat’ta yayınladığı “Kanlı Pazar” gazetesinde olayla ilgili şu değerlendirme yer alır: "Düpedüz oyundu bu. Amerika'nın işbirliğini övdüğü iktidarın, polisleri ve çember sakallıları yurtseverlere karşı saldırttığı bir oyundu. Yakasında bayrak olmayan herkese vuruyorlardı... Ve ‘Anti-Toplum’ polisleri, suçlu diye yaralı, dövülmüş yurtsever yürüyüşçüleri nezarete götürüyorlardı. Bu saldırı olurken 6. Filo'dan kalkan bir helikopter, alay eder gibi olayları havadan izliyor, Amerikalılar otellerde içki ve kadın âlemleri yapıyor, iktidar da AP'nin kuruluşunu baloyla kutluyordu.”

TÜSTAV, Kanlı Pazar’ın 53. yıldönümü olan 16 Şubat 2022’de, Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü olarak Beyazıt'ta başlayan ve Taksim'de kolluk kuvvetleri ve gericilerin saldırısıyla Kanlı Pazar'a dönüşen eylemden görüntüleri paylaşmıştı:

https://youtu.be/L5OHlb_1iMk

***

Tükenişten örgütlenmeye: Bize yeni hikayeler gerek -Gamze Yücesan Özdemir- 

Bugün önümüzdeki soru şudur: Sosyal medya, sınıf mücadelesinin ilerlediği bir zemin mi olacak yoksa sınıf bilincinin soğurulduğu bir ara alan mı? Yanıt, teknolojide değil sınıfın kendi hikayesini örgütlü olarak yazma iradesindedir.

Son yıllarda sosyal medya platformları, emekçilerin görünmez kılınmış hayatlarının görünür olduğu bir alana dönüştü. Emekçiler artık yalnızca çalışmıyor, aynı zamanda kendi yaşamlarına dair hikayeleri paylaşıyor: zorlu çalışma koşulları, işyerinde yaşanan haksızlıklar, uzun mesailer… Emekçilerin deneyimleri yalnızca kantin masalarında ya da servis yolculuklarında konuşulmuyor, ekranlara taşınıyor. Bireysel içerik üreticileri aracılığıyla sınıfsal deneyimler dijital alanda bir hikaye akışına dönüşüyor. Akan bu hikayeler de benzer hikayeleri olanların anlam dünyasına akıyor. 

Söz konusu sosyal medya paylaşımları çarpıcı gerçekten. Geçen yılın Ağustos ayında TikTok’ta öne çıkan bir şarkı güncel bir akım yarattı. Emekçilerin video paylaşımlarının arkasında fon müziği ve görüntülerin sözü oldu. İlk olarak bir garson çalışırken yere yığılıyor. Ardından bir kasiyer müşterilerin gözleri önünde bayılıyor. Sonra bir reyon görevlisinin üstüne transpalet devriliyor. Görüntüler farklı ama anlatılan hikaye aynı: ağır çalışma koşulları, tükenen bedenler. Hepsinin arkaplanında aynı şarkı ve aynı dize var: “Belki de şarjın bitti ya da biz bittik.”

Emekçilerin paylaşımları, sermayenin hız ve verimlilik buyruğuna karşı sessiz ama sarsıcı bir tanıklık üretiyor. Bu görüntüler, tekil anlatılar değil, güvencesizliğin, aşırı çalışmanın ve örgütsüz bırakılmışlığın kolektif fotoğrafıdır. Elbette kimse bir videonun tek başına çalışma rejimini sarsacağını sanmıyor. Beklenti düşük, umut temkinli. Ama yine de paylaşıyorlar. Çünkü o birkaç saniyelik görüntü, içine sıkıştırıldıkları hayatı görünür kılmanın en çıplak, en dolaysız yolu. Bu hikayeler, tıkanmış hayatlara, güvencesizlikle kuşatılmış bir geleceğe, yön duygusu elinden alınmış bir kuşağa ait. Aynı anda hem görünür olma çabası hem çağrı: “Gör beni”, “bu düzene bak.” Çünkü görünür olmak, yok sayılmaya karşı atılmış ilk siyasal adımdır.

Peki bu görünürlük, gerçekten yeni bir sınıfsal mevzi midir?

Öncelikle şunun altını çizmek önemli: Sosyal medya, emekçilerin gündelik yaşam deneyimlerini ve itirazlarını görünür kılan yeni bir zemin sunuyor. Deneyimler, artık eşzamanlı olarak farklı kentlerdeki, farklı sektörlerdeki işçiler tarafından paylaşılabiliyor. Parçalı deneyimler, birbirini tanıyabiliyor. Sömürü biçimlerinin tekrar tekrar görüntülenmesi, ortak bir dil üretme imkanı taşıyor. İşçiyle-işveren arasında tekilmiş gibi görünen ilişkinin, işçilerle işverenler arasındaki kolektif ilişkinin bir parçası olduğunu vurguluyor: Orada bayılan işçi genç, sizin çocuğunuz da olabilirdi!

Diğer yandan sosyal medya, işçi sınıfı kültürünü kolektif değerlerden bireysel temsillere doğru iten güçlü eğilimler barındırıyor. Kişisel hikayeler, bireysel dayanma stratejileri, “başarı” anlatıları… Sınıfsal tepki ve öfke çoğu zaman bireysel varoluş mücadelelerine indirgeniyor. Bu indirgeme, öfkenin yönünü değiştiriyor. Düzeni hedef alması gereken itirazı, bireyin kendi “yetersizliğine” kilitleyen bir ideolojik kuşatma yaratıyor.

Şüphesiz ki bireyselleştirilen ve yönü değiştirilen öfkenin dolaşıma girdiği dijital alan, sermayeden bağımsız bir özgürlük mekanı değil. Platformlar, algoritmalar hangi sesin yükseleceğine, hangisinin görünmez kalacağına karar veriyor. Beğeni, izlenme ve paylaşım sayıları yalnızca niceliksel veriler değildir, aynı zamanda yeni sömürü ve denetim mekanizmalarıdır. Sermaye yalnızca üretim alanında değil, dolaşım ve temsil alanında da belirleyicidir.

Dolayısıyla dijital alan, sınıf mücadeleyle yeniden kurulması gereken bir alandır. Nerede işçi sınıfı varsa, işçi hareketi de orada olmak zorundadır. Bugün işçi sınıfı dijital alandaysa, mücadele de dijital alanda örgütlenmek zorundadır. Ama bu, dijitalleşmeye teslim olma değil onu dönüştürme iddiasıdır. Bireysel hikayeleri kolektif bir mücadele zeminine bağlamak ve dağınık öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek tam da bu iddianın parçasıdır.

Öncelikle, dijital alanın yalnızlaştırıcı kodlarına karşı sınıf kültürünü yaratacak imkanlar üzerine düşünmeliyiz. Sınıf kültürü, sosyal medyada “bireysel hikaye”lerin ötesinde, işçilerin ortak deneyimlerini görünür ve birbirine bağlanır kıldığında filizlenebilir. Bu alan, emekçilerin yalnız olmadıklarını fark ettikleri, kendi hayatlarının neden böyle olduğunu sorgulamaya başladıkları bir karşı hat olarak işlev gördüğünde anlam kazanır. Sosyal medyada sınıf kültürü yaratmak, parçalanmış deneyimleri ortaklaştırmaktır.

Ardından, dijital alanı sermayenin hız, rekabet ve itaat rejiminin uzantısı olmaktan çıkarıp, işçi sınıfının kendi sözünü kurabildiği işçi kamusallığına nasıl dönüştürebiliriz? İşçi kamusallıkları, emekçilerin yalnız bireyler olarak değil, sınıfın üyeleri olarak yan yana gelebildikleri, deneyimlerini, öfkelerini ve taleplerini ortaklaştırabildikleri zaman ve mekanlardır. Bu kamusallıklar, sermayenin dayattığı zamana ve mekana karşı işçilerin kendi zamanını ve mekanını örgütleme iradesinin ifadesidir. Dijital mecralar bugün emekçilerin yalnızlıklarını derinleştiren, deneyimlerini parçalayarak görünürlük yarışına hapseden bir işleyişe sahip. Oysa bu alanlar, işçilerin gündelik sömürü biçimlerini, güvencesizlik deneyimlerini ve öfke birikimlerini paylaştıkları dijital mekan ve dijital zaman olarak inşa edilebilir. 

Ve biliyoruz ki, bu düzen örgütlü olmayan her sesi, her görüntüyü yok eder. Bireysel kalan paylaşımlar, gösteriyor ki işçiler hayatlarında örgütlü yapılarla ya buluşamıyor ya karşılaşamıyor ya da uzak duruyor. Yine gösteriyor ki, örgütlü yapılar da işçi sınıfının bu kesimine ulaşmada güçlük çekiyor. Mahallelerde, işyerlerinde örgütlü yapıların zayıflığının sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Var edilmesi gereken ise işyerlerinden dijital alanlara uzanan bağlarla, sınıfın dağılmış parçalarını sermaye karşısında bir araya getiren örgütlülüktür. Dijital alan da ancak siyasal hatlarla ve örgütlü mücadeleyle birleştiği ölçüde gerçek bir mevziye dönüşebilir. Siyasallaşamayan, kolektif eylemliliğe yönelmeyen dijital görünürlük, görünür olma olarak kalır. Görünür olma, örgütlenmeyle birleşmediğinde soğurulur, sınıf bilinci algoritmalar tarafından yok edilir.

Bugün önümüzdeki soru şudur: Sosyal medya, sınıf mücadelesinin ilerlediği bir zemin mi olacak yoksa sınıf bilincinin soğurulduğu bir ara alan mı? Yanıt, teknolojide değil sınıfın kendi hikayesini örgütlü olarak yazma iradesindedir.

/././

Sanatta yeni kurucu irade -Fide Lale Durak- 

Bu ülkenin yurtsever, antiemperyalist aydın sanatçılara ihtiyacı var.
 Aydın sanatçı yeniden saygın olmalıdır.
 Sanatını bir araç olarak kullanmaktan çekinmemelidir.

Cumhuriyet’in yüz yılı aşkın tarihine baktığımızda, özellikle ilk on beş yılının güçlü devrimci adımlar içerdiğini görürüz. 1923’te kurulan yeni devletin en önemli misyonlarından biri, bu toprakların insanından bir ulus yaratmaktı. Sanat ise bu ulusa kimlik kazandıracak, kültürünü yükseltecek temel araçlardan biri olarak görülüyordu.

Okuma yazma oranının düşük olduğu bir ülkede yurttaşların ileriye taşınabilmesi için görsel ve işitsel sanatlara ihtiyaç vardı. Bu nedenle devlet öncülüğünde kültür alanında planlı ve devrimci adımlar atıldı.

1926 yılında Sanayi-i Nefise Müdürlüğü ve Encümenliği’nin kurulması bu atılımların en önemlilerindendi. Encümen, devlet ile Güzel Sanatlar Mektebi arasında danışmanlık görevi üstleniyor, hazırladığı raporlarla Cumhuriyet’in sanat politikasını şekillendirmeyi amaçlıyordu.

Cumhuriyet’in nitelikli sanatçılara ihtiyacı vardı. Sanatçı yetiştirme görevi Milli Eğitim Bakanlığı’na verilmişti. Bu doğrultuda Sanayi-i Nefise Mektebi modern bir anlayışla yeniden yapılandırıldı ve 1928’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. Bu yalnızca bir isim değişikliği değil, bakış açısında köklü bir dönüşümdü.

1933’te Akademi Müdürü olan ve Encümen’de yer alan Namık İsmail’in hazırladığı rapor bu dönemin ruhunu açık biçimde yansıtır. Raporda, Milli Mücadele’yi anlatan resimlerin yapılması, orijinallerinin müzede sergilenmesi, kopyalarının ise okul ve hastane gibi kamusal alanlara asılarak halkın bilinçlendirilmesi önerilir. Sanatçı yalnızca üretici değil, Cumhuriyet devrimlerinin taşıyıcısıdır.

Ancak ortada henüz bir sanat müzesi yoktur.

Bu eksiklik, erken Cumhuriyet’in önemli tartışma başlıklarından biridir. Akademi sanatçıları “Yarım Asırlık Türk Resmi” sergisini düzenler. Mustafa Kemal’in de katıldığı açılış, beklenen etkiyi yaratır ve İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin kurulma kararı alınır. Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi kamulaştırılır. Böylece sanat, sarayın veliaht odasından çıkıp yurttaşın erişimine açık kamusal bir mekâna taşınır.

Bu, sembolik olduğu kadar siyasal bir dönüşümdür.

1932’de SSCB ile karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilir. Muhsin Ertuğrul, Abidin Dino gibi isimlerin bulunduğu heyetler kültür alanındaki planlı ilerleyişe katkı sunar. Devlet Tiyatroları ve Halkevleri kurulur.

1938–1943 arasında 48 sanatçı 63 ile gönderilir. Sanatçılar Anadolu’da üretir, sergiler açar ve eserler Ankara’ya ulaştırılır. Kültür, merkezden çevreye planlı biçimde taşınır.

Ancak bu kurucu kültür politikası kalıcılaşamaz.

1940’ların sonu ve 1950’lerle birlikte devlet, sanatı ve sanatçıyı himaye etmekten geri çekilmeye başlar. Sanat giderek piyasa koşullarına bırakılır. Soğuk Savaş atmosferi içinde, CIA destekli soyut dışavurumculuğun rüzgarı hissedilir. Bireysel sanatçı imgesi öne çıkarılır.

Buna rağmen 1960’lar ve 1970’lerde sanat güçlü biçimde politiktir. Toplumcu konular yükselişe geçer, figüratif resim güç kazanır. 1961 Anayasası’nın tanıdığı görece özgürlük alanı, 1971 Muhtırası ile daraltılır. Artık sanatçı, rejimin kültürel temsilcisi değil; çoğu zaman muhalif bir figürdür.

1980 ise kırılma noktasıdır. Depolitizasyon ve bireyselleşme süreci başlar. Kimlik, beden, birey ve varoluş temaları öne çıkar. Devlet kültür alanından çekilirken sermaye belirleyici güç hâline gelir. 1987’de başlayan İstanbul Bienali bu dönüşümün simgesel göstergelerindendir.

2000’lerde sanat alanı büyük ölçüde banka, vakıf ve koleksiyonerlerin belirleyiciliğine bırakılır. Müze ve kurumlar özel sermaye eliyle kurulur. Bienaller uluslararası küratörlerle çalışır. Sanat artık “ulusal” değil, “küresel”dir.

Peki bunun ne zararı vardır?

Zararı şudur: Küresel olan sermayedir ve onun kuralları işler. Sanat eseri, kapitalizmdeki pek çok şey gibi bir yatırım aracına dönüşür. Satılabilirlik temel ölçüt hâline gelir. Değer, sanatın içsel ölçütleriyle değil; satın alma gücüne sahip sınıfın estetik tercihleriyle belirlenir. Sonuç olarak sanat, çoğu zaman dekoratif olana indirgenir. Kiçleşme burada başlar.

İkinci zarar ise ideolojiktir. Düzen, sanatı kendi meşruiyetini üretmek için kullanır. Kentsel dönüşüm, yıkım, hafıza ve mekân gibi temalar görünürde eleştirel bir dil taşırken; sermayenin dönüştürdüğü kentlerin estetik çerçevesini üretir. Ulus devletlerin aşındırılması ve toplumsal bağların çözülmesi, sermayenin ihtiyaçlarıyla bağlantılıdır.

Sanat, özgürlük ve bireysellik söylemi içinde liberal ideolojinin üretim merkezlerinden birine dönüşür.

Yapılması gereken açıktır: Cumhuriyet’in yarım bıraktığı yerden devam etmek.

Ulus ölçeğinde ısrar etmeliyiz.
Sanatı yeniden halka ait hâle getirmeliyiz.
Ulus ölçeğinde ısrar etmek, uluslararası dayanışmaya karşı olmak demek değildir. Sınırları aşan bir emek birliği mümkündür. Ancak kültürel egemenlik teslim edilemez.

Yıllar önce Namık İsmail’in raporunda “ehil sanatçı” tanımı yapılmıştı: Akademi mezunu, vatanını seven, devrimleri halka yayma sorumluluğu taşıyan birey. Bugün bunu farklı adlandırabiliriz: aydın sanatçı.

Bu ülkenin yurtsever, antiemperyalist aydın sanatçılara ihtiyacı var.

Aydın sanatçı yeniden saygın olmalıdır.

Sanatını bir araç olarak kullanmaktan çekinmemelidir.

Sanat her dönemde bir propaganda aracıdır. Kaybettiğimiz bir Cumhuriyet’in propagandasını yapamayız. Ama kazanacağımız eşit ve özgür bir düzenin propagandasını yapabiliriz.

Sanat yeniden kurucu olabilir.

Kurucu irade yeniden doğabilir.

Sanat yeniden halkın olabilir.

Bu amaçlarla, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Görsel Sanatlar İnisiyatifi Ankara'da yaptığı kuruluş toplantısıyla yola çıktı. Tüm Türkiye’den sanatçıların katılımıyla büyümeye, örgütlü gücüyle yeni bir Cumhuriyet’in kurucu iradesi olmaya doğru ilerliyor.

Yolu açık olsun.

/././

Falsifikasyon(II) – Omaha Sahili’nde ölen adamlar neden öldüler?-Serdal Bahçe- 

II. Savaş’ın tarihi yeniden yazılmalıdır ve ortak kabul gören tarihi şekillendiren emperyalist falsifikasyonlar temizlenmelidir.

Tarih şiddetle yazılır bir yerde, şiddeti daha çok uygulayanlar harfleri daha derinden kazırlar taş blokların üstüne. Şiddet hem tarih yazımının hem de hafıza yazımının öznesidir. Tarihi kazananların yazması da bu sebeptendir, çünkü onlar daha çok şiddet uygulamışlardır. Şiddet en kolay hafızayı yeniden şekillendirir. Yoğun ve derin şiddet dönemlerinde geçmiş de yeniden yazılır hafızada ve tarihte. Örneğin AKP rejimi Osmanlıya ve Cumhuriyet’e dair yeni bir hafıza üretme peşindedir, neyse ki pek mahir değiller. Tarihi yeniden yazmak da ustalık gerektirir çünkü.

II. Dünya Savaşı’na yönelik toplumsal tarihsel hafıza özellikle Sovyetlerin çöküşünden bu yana yeniden ve yeniden yazılıyor. Devler cüceleştiriliyor, cüceler ise devleştiriliyor. Bu yeni hafızanın birkaç ana ekseni var. Bunlardan birincisi Nazizmin/faşizmin iktidar olmasının faili olarak Komünistleri göstermek. İkinci amaç ise II. Savaş’taki zaferde Sovyetlerin katkısını olabildiğince küçültmek, buna mukabil Batının şanlı ama ikiyüzlü liberal demokrasilerinin rollerini abartmak. Bu nedenle Normandiya Çıkarması hakkında sürekli görsel ve yazılı materyal üretilmektedir. Üretilen materyal haliyle Amerikan-İngiliz tümenlerinin Avrupa’yı Nazi işgalinden kurtardığı masalını yayıyor.

Bu masal aynı zamanda Amerikan yardımını da bir tür kurtarıcı Mesih’e dönüştürüyor. Bu masalda rakamlarla oynanıyor, abartılıyor. İşin ilginci bu rakamların şişirilmesinde en büyük aktörler bugünün kapitalist Rusya’sının gerici tarihçileri. Masal bu haliyle şunu anlatıyor: Amerikan yardımı Sovyet askeri direnişini yaratan en önemli unsurlardan birisidir. İngilizce adıyla Land-Lease Aid olan bu yardımlar sadece Sovyetlere verilmediler. 42 ülkeye birden verildiler. Aslan payını İngiltere aldı. Sovyetlere yardımların yüzde 40’ı askeri malzeme, yüzde 20’si ise gıda idi. Kuşku yok bu yardımlar özellikle 1941 ile 1942’de sürekli gerileyen ve endüstriyel bölgeleri düşmana kaptıran Sovyetler açısından önemliydi. Ama bu yeni masalın abarttığı kadar önemli değildi. 

Peki Sovyetler bugünün parasıyla milyarlarca dolar tutan bu yardımların karşılığını nasıl ödedi? Asıl ödeme Sovyet insanının ve Kızılordu askerlerinin kanıyla canıyla yapıldı. Sovyetlerin savaş kayıplarının 20 ile 25 milyon arasında olduğu kabul edilmektedir. Savaş uçağı, tank, makineli tüfek, bunlar elbette ki gerekliydi. Ancak asıl gereken bunları kullanacak mangal gibi yüreğe sahip yiğit proleter bir halktı; işte kapitalist ABD’nin yollayamadığı tek şey de buydu. Kursk Savaşı’nda, Stalingrad Kuşatması’nda savaşan Amerikan lokomotifleri ya da Amerikan tereyağı değildi, Kızılordu idi.

Tüm bu Normandiya çıkarması saçmalığının arkasında ne yatmaktadır? Normandiya çıkarması ne kadar başarılıdır? Askeri adıyla Operation Overlord, bilinen adıyla Normandiya Çıkarması 6 Haziran 1944’te başladı; binlerce gemi yaklaşık bir milyona yakın Amerikalıyı, İngiliz’i, Kanadalıyı, Polonyalıyı ve Fransız’ı Normandiya sahillerine sabah saatleri itibariyle çıkardı. Beş ayrı noktaya yapılan çıkarmada gruplar arası bağlantı altı gün boyunca kurulamadı.1 Sonrasında ise Almanya’ya doğru ilelerken büyük direnişle karşılaştılar. Bu nedenle yavaş ilerlediler. Oysa hızlı ilerlemek istiyorlardı, çünkü Kızılordu hızlı ilerliyordu. Aslında çıkarma hedefleri dikkate alındığında başarılı bile değildi.

Amerikan ve İngiliz yönetimleri savaş boyunca ve hatta savaştan önce Sovyetlerin Doğu Avrupa’da ve Kıta Avrupası’nın genelindeki askeri egemenliğinden her zaman korktular. Müttefik olarak birlikte savaşırken bile korku giderilemedi, tam tersine Kızılordu’nun başarılarıyla birlikte arttı.

1941 sonu itibariyle Sovyetlerin askeri durumu pek de iç açıcı değildi. Leningrad uzun bir kuşatmanın altına girmişti. Wehrmacht Moskova’nın varoşlarına kadar gelmişti. Moskova Operasyonu Nazilerin Moskova’yı da düşürerek Sovyet direncini kırma operasyonuydu aslında. Defalarca denediler, olmadı. Kremlin’e 20 km kalaya kadar yaklaştılar, SBKP politbürosu toplantılarını Alman bombardımanın kaba gürültüsü altında yapmaya alışmıştı. Olmadı işte, hem Kızılordu çok dirençli çıktı hem de Napolyon ordularının başına gelen Nazilerin başına da geldi; zorlu ve sert bir kış geldi. Sıcaklığın -35, -40'lara kadar düştüğü bir kış mevsimiydi. Ve Alman ordusunun lojistik hatları hem partizanların saldırıları altında kesilmişti, tedarik akışı durmuştu; hem de Hitler ve Genelkurmay’ın aptalca hayallerine (Sovyetlerin işinin kış gelmeden bitirileceği beklentisi) uygun olarak sayıları milyonlarla ifade edilen Alman askerlerinin teçhizatları ve giyimleri bu derece ağır bir kışa uygun değildi; sinekler gibi ölmeye başladılar. Gelebilecekleri son nokta buydu.

Sonrasında Kızılordu bir karşı saldırı başlattı ama bu saldırı etkisiz oldu. Nazilerle Kızılordu arasındaki savaş hattı görece sabitlendi. Bu arada Alman ordularının Güney grubu Doğu Ukrayna’dan çıkarak ve Kırım’daki son Kızılordu direnişini de kırarak Don ve Volga ırmaklarının buluştuğu noktaya doğru harekete geçti. Bu harekatın hedefi konusunda Alman Genelkurmayı ile Hitler ayrı düştüler. Genelkurmay akılcı olanın Kafkasya’ya, daha güneye doğru yürütülecek bir askeri operasyon olduğunu, bunun Kafkas petrollerine gidecek yolu açacağını iddia ediyordu. Hitler ise bu kadar ekonomik düşünemiyordu, harekâtın Kızılordu’nun moral ve fiziksel gücünü kırma amacını taşıması gerektiği tezine sarıldı. Bu anlamda düşmesi gereken yer Stalin’in adıyla anılan kent olmalıydı; Stalingrad.

Stalingrad savunması 1943 Şubat’ında Kızılordu’nun zaferiyle sonuçlandı. Kuşatan Alman ordusunun kendisi kuşatıldı. Hatta tarihte zor görülebilecek bir durum ortaya çıktı. Stalingrad’daki Kızılordu birlikleri Alman birlikleri tarafından, Stalingrad’ı kuşatan Alman birlikleri de en dıştan Kızılordu tarafından kuşatıldı. Wehrmacht (Alman Ordusu) çok uzunca bir direnişten sonra 1943 Şubatında teslim oldu; çok ağır bir darbeydi. Alman ordusunun dört yıldır keyfini sürdüğü yenilmezlik miti Volga’nın kıyılarında yok oldu. Aynı anda Kuzeyde başlatılan harekat Alman Ordularını gerisin geriye, Almanya’ya doğru sürmeye başladı. Bir tarih verelim 1942 sonu ile 1943 başı aslında savaşın kaderinin müttefikler lehine yeniden yazılmaya başlandığı kırılma noktasıdır; ve kırılmayı yaratan Kızılordu’dur.

1943 yazında tarihin en büyük tank savaşlarından biri Kursk’ta verildi. Daracık Kursk kıstağında yaklaşık sekiz bin tank ölümcül bir savaş verdiler. Alman savaş makinesinin savaşın ilk üç yılındaki yenilmezlik mitini yaratan asli unsur ünlü panzer ve tank tümenleriydi. Almanların üç bin tankı, Sovyetlerin beş bin tankına karşı daracık bir alanda ölüm kalım mücadelesi verdi. Kızılordu yenilmez gibi görünen Alman panzer tümenlerini zahmetli ve insani maliyeti yüksek bir mücadeleden sonra yendi. Böylece Orta Avrupa yolunu açtı; ve ayrıca Almanları bir daha saldırmayacak hale getirdi. Savaşın başından beri inisiyatif ilk defa Kızılordu’ya geçti.

1943 sonu ile 1944 Mayıs’ı arasında Kızılordu yaklaşık iki milyon asker ile Dinyeper-Karpatlar Harekatını başlattı. Bu harekâtın hedefi tüm güney cephesini, başta Ukrayna’yı başta, Alman askerlerinden temizlemekti. Bu harekat önemliydi, Kiev kurtarıldı. Ukrayna bütünüyle temizlendi. Kızılordu güney cephesinde faşist Romanya’nın sınırına dayandı. Kuzeyde ise Polonya sınırına varıldı. Kızılordu artık süpürme makinesi gibi hareket ediyordu. Hızla süpürerek Nazileri Almanya’ya doğru itiyordu. 1944 yazı itibarıyla çoktan Sovyet topraklarını temizlemiş ve Avrupa’yı temizleme aşamasına gelmişti Kızılordu. Bu hız tahminen Amerikan ve İngiliz askeri istihbaratlarını çok korkutmuştu.

1944 Yazı, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulacak dünya ve Avrupa açısından çok belirleyiciydi. Öncelikle galiplerin maliye, ekonomi bakanları ve merkez bankası bürokrasisi küçük bir kasabada Bretton Woods’da toplanarak savaş sonrası dünyanın (daha doğrusu kapitalist dünyanın) ekonomik ve finansal mimarisinin temel yapı bloklarını kurdular. Bu konferans Haziran’da başladı, Temmuz’da bitti. İkincisi, bahsedildi, Haziran’da Normandiya Çıkarması gerçekleşti. Üçüncüsü Kızılordu Sovyet topraklarını tamamen temizleyerek, ve Polonya sınırını aşarak hızla Vistül nehrine doğru akmaya başladı. Orta Avrupa’da Macaristan ve Avusturya, Çekoslovakya pek yakın bir menzil içine girdiler. Güneyde ise Romanya sınırı aşıldı. Artık müttefikler birbirleriyle yarışıyorlardı.

Birlikte gibi görünüyorlardı, hatta iyi anlaşıyor gibi görünüyorlardı. Oysa bu zorunlu bir birliktelikti. Bu birliktelik için Sovyet sosyalizmi, Amerikan ve İngiliz emperyalizmlerinin ödediği bedelden daha büyük bir bedel ödedi (örneğin savaşın sonrasında Komünist Enternasyonal iyice işlevsizleştirildi ve sonunda sadece bir enformasyon bürosuna, Kominform’a dönüştürüldü).

Sovyet hariciyesinin ve Stalin’in güvensizliklerinin haklı nedenleri vardı. En başta şu “ikinci cephe” vaadi vardı. Bu birliktelik resmen kurulduğu andan itibaren Stalin Avrupa’nın batısında, Atlantik kıyılarında bir ikinci cephe açmaları için müttefiklerini baskı altına aldı. Bu haklı bir talepti. 1941 Haziran’ı ile 1944 Haziran’ı arasında tam üç yıl Alman ordusu ile sadece Kızılordu savaştı. Tek istisna İtalya’nın kurtarılmasıydı.

Gerçi İtalya’yı kimden kurtardılar belli değildi açıkçası. Nazilerin işgalinden mi, İtalyan direnişçi partizanların olası bir devriminden mi? II. Savaş’ın tarihi yeniden yazılmalıdır ve ortak kabul gören tarihi şekillendiren emperyalist falsifikasyonlar temizlenmelidir. İtalya’yı, özellikle de kuzeyini müttefikler mi kurtarmıştı, partizanlar mı? Mussolini’yi yarı çıplak bir şekilde tepe aşağı kim astı?

1941 Haziran ile 1944 Haziran’ı arasında Kızılordu tek başına savaştı işin açığı. Peki ikinci cephenin açılması neden gecikti? Molotov ve Zhukov’un anıları Sovyet hariciyesinde ve askeriyesinde sürekli olarak oyalandıklarına dair bir kaygıyı tespit etmektedirler. Dahası Amerikan ve İngiliz hariciyesinde o dönem çalışanların anıları da Amerikan ve İngiliz yönetimlerinin bu konudaki isteksizliklerini teyit etmektedir. Örneğin kayıtlar Roosevelt’in bunu istediğini ancak sürekli olarak Churchill tarafından caydırıldığını göstermektedir. Churchill hazır olmadıkları tezini öne sürmüş sürekli. Hazır değiller miydi? Sahi neden beklediler o kadar? Doğru soru, doğru cevaptan daha zihin açıcıdır. Neden beklediler?

Sorunun cevabı Amerikalıların anlaşılır tavrından daha çok İngilizlerin anlaşılması güç stratejilerinde yatıyor. Amerikalıların bekleme yapmasının bir nedeni vardı; Uzak Doğu ve Pasifik’te Japonlarla tayin edici bir savaş yürütüyordu ABD. Üstelik 1941 Aralık’ı (yani Pearl Harbor saldırısı) ile 1943 başları arasında işler onlar için de iyi gitmemişti. Filipinleri ve pek çok adayı kaybetmişlerdi. Ve Amerikan emperyalizmi açısından geleneksel olarak Pasifik arenası Avrupa’dan daha önemliydi.

Oysa İngilizler Dunkirk’te tabanları yağladıklarından beri denizdeki savaş dışında doğru dürüst savaşmamışlardı. İngilizler için kendi sömürgeleri her zaman daha önemli oldu. Hindistan tehdit altına girince Japonlarla, Mısır tehdit edilince Almanlarla savaşmak için sahaya döndüler. Onun dışında Amerikan yönetimine de baskı yaparak ikinci cephenin açılmasını geciktirdiler. Neden? Gerçekten hazır değiller miydi yoksa Kızılordu ile Alman ordusu birbirini iyice hırpalasın diye mi beklediler? Soru ortadadır.

Yeniden tekrar edelim 1944 Haziran’ına kadar ikinci cephe açılmamıştır. Neden açılmadığını konuştuk, şimdi asıl soru neden 1944 Haziran’ında açıldı? Neden, Kızılordu’nun Sovyet topraklarından Avrupa içlerine akmaya başlaması olabilir mi? Artık beklemek Avrupa’yı Sovyetlere terk etmek anlamına geldiği için olabilir mi? Bu soruları bir kenara bırakalım şimdilik, ama Avrupa’yı Normandiya Çıkarması’nın ve Omaha Sahilinde ölen adamların kurtarmadığı açıktır. Bu onur Kızılordu’ya aittir.

Bu hafta bitirirken iki Alman generalinden söz ederek bitirelim. Birbirlerini takip ederek Genelkurmay Başkanı oldular. Wilhelm Keitel, Wehrmacht Yüksek Komutanlığı görevini 1945'te, savaşın bitmesine yakın Alfred Jodl’a teslim etti. Her ikisi de savaş sonrasında Nuremberg’de yargılandılar ve asıldılar. Aslında katildiler, katliamcıydılar, diğer pek çok Alman generali gibi. Ama o katliamcıların büyük bir bölümü affedilirken bu ikisi idam edildiler. Elbette ki asılmalarını haklı kılacak suçları vardı ama esas suçları başkaydı Amerikan ve İngiliz yüksek komuta kademesi için. Normandiya Çıkarması’ndan sonra Batı cephesini savunmak için Doğudaki tümenlerin bir bölümünü batıya kaydırmıştı bu ikisi. Böylece Kızılordu’nun daha hızlı ilerlemesine, Normandiya’ya çıkarma yapanların ise güçlü bir direnişle karşılaşmalarına yol açmışlardı. Suçlarının arasında en büyüğü buydu. Belki de katliamcı ve katil oldukları için değil, Kızılordu’nun yolunu kolaylaştırdıkları için asıldılar; kim bilir?(Devamı haftaya…)

1Her bir çıkarma noktasına bir isim verdiler, o noktalardan birinin adı Omaha Sahili idi.

/././

ABD ve AB’nin maraz aşkında son gelişmeler -Engin Solakoğlu- 

Rubio açıkça yeni bir sömürgecilik dönemi için kuralsız saldırganlık ve savaş çağrısı yapıyor. Bir anlamda uygarlık tarihini geriye doğru götürmeyi öneriyor ve Avrupalı muhataplarına bunun mümkün olduğu mesajını veriyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma tartışılıyor.

Rubio’nun ne menem bir yaratık olduğunu anımsatmazsak konuşmaya dair söylenecekler eksik kalır. Marco Rubio Küba kökenli bir ABD’li siyasetçi. Babası ve annesi 1956’da yani Küba Devrimi’nden önce, ABD yanlısı Diktatör Batista döneminde halen geniş bir Kübalı nüfus barındıran Miami’ye göçmüşler. Rubio ABD doğumlu. Buna rağmen Rubio’nun anlatmayı en çok sevdiği öykü ailesinin Kübalı komünistler yüzünden ABD’ye göçmeye zorlandıkları. Yalanı yüzüne vurulunca hikâyeyi “memleketlerine döneceklerdi ama komünistler yüzünden dönemediler”e çevirmiş. Rubio birçok benzeri gibi yalancı, ilkel ve ahlaksız bir anti-komünist.

Öte yandan, Trump yönetiminin Küba’ya karşı geleneksel ABD saldırganlığının şu sıralar vites yükseltmesinde Rubio ve içinden çıktığı Miami Küba mafyasının önemli payı olduğunu da es geçmeyelim. Bu mafya ABD’nin geri alarak yeniden batakhaneye çevireceği bir Küba’da kompradorluk rolünü üstlenme rolüne çoktandır hazırlanıyor.

Yeri gelmişken anımsatayım. Küba’ya yönelik Yanki haydutluğuna karşı insanlığın sesini duyurmak ve insanlığı savunmak için hazırlanan şu bildiri imzalarınızı bekliyor.

Konumuza dönelim. Rubio’nun bir özelliği de Çin ve ÇKP düşmanlığı. Çin karşıtı açıklamaları sebebiyle 2020 yılında Çin’e girişi yasaklanmış. Bu yasağın devam edip etmediğini bulamadım ama Trump’ın söylediği gibi Nisan ayında Şi Jinping’in ABD ziyareti gerçekleştikten sonra ABD Başkanı iade-i ziyaret yapmak isterse Dışişleri Bakanı Rubio’yu yanında götüremeyebilir. Aslında daha güzeli, geldiği uçakla geri postalanması olur.

Rubio, Cumhuriyetçi Parti’nin erken parlayan yıldızlarından. Genç yaşına karşın, 2011-2025 yılları arasında kesintisiz olarak bu partiden Florida Senatörlüğü yapmış. 2015’te Trump’a karşı Cumhuriyetçilerin Başkanlık adayı olmuş ama kaybetmiş. Bu arada, 2028’deki Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilerin adayı olması yüksek bir olasılık olarak değerlendiriliyor.

Rubio her zaman Cumhuriyetçilerin Latin Amerika konusundaki etkili isimlerinden olmuş. Bu arada ABD’nin ilk Latin kökenli Dışişleri Bakanı olduğunu da ekleyelim. Ailesi Katolik, kendisi ise yine diğer benzerleri gibi “ABD Doları Kilisesi”ne mensup.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Mühih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma bilmem kaçıncı kez “ABD’nin kurallara dayalı uluslararası sistemin sona erdiğini ilan ettiği” şeklinde yorumlandı.

Konuşmasının bir bölümünde mealen şunları söyledi:

“Batı beş yüzyıl boyunca, misyonerleri, hacıları (pilgrims), askerleri ve kaşifleriyle yeni kıtalara açıldı ve geniş imparatorluklar kurdu. 1945’ten itibaren ise, Kristof Kolomb döneminden bu yana ilk kez gerilemeye başladı. Avrupa harabeye dönmüştü ve halkın yarısı Demir Perde gerisinde kaldı. Batının büyük imparatorlukları, Allahsız Komünist Devrimler ve sömürgeciliğe karşı ayaklanmalar yüzünden nihai çöküş dönemine girdiler. Bu gerileme dünyayı değiştirdi ve haritanın geniş kesimlerinin kızıl orak çekiçle kaplanmasına yol açtı.

Birçok kişi Batının hakimiyetinin sona erdiğini düşündüler. Oysa bu bir seçim meselesiydi. Başkan Trump ve ABD, sizlerle birlikte, geçmişte yapabildiklerimizi yeniden gerçekleştirebilmek istiyor.”

Rubio konuşmasında açıkça bir tür asr-ı saadet özlemini dile getiriyor ve sömürgecilik döneminin geri gelmesi için Avrupa’ya birlikte çalışmayı arzu ettiklerini dile getiriyor. O arada şanlı tarihten, asil ve muhteşem Batı medeniyetinden, bunlarla gurur duyma gereğinden dem vuruyor. Konuşmasını yazanlardan biri olsam iki paragrafın arasına bir de Yahya Kemal’in şu beytini iliştirirdim:

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik”

Marco Rubio, insanlık tarihinin en görkemli medeniyeti olarak nitelediği Batı uygarlığının gerilemesinin terbiyeli ve kurallı bir yaklaşımla önlenemeyeceğini de belirtmeyi ihmal etmiyor. O arada savaştan, iklim değişikliğinden ve teknolojiden korkmamak gerektiğini de araya sıkıştırıyor.

Konuşmayı yerinde izleyen kimi basın mensuplarının izlenimlerini okudum. Kimisi Batılı liderlerin Rubio’yu yürekten alkışladıklarını söylerken, Gideon Rachman gibi kıdemli gazeteciler ise Avrupalı siyasetçilerin, konuşmayı yeni bir meydan okumaya çağrıdan ziyade, iyi hazırlanmış bir mersiye, yani ölünün ardından yapılan edebi dozu yüksek övgü konuşması olarak değerlendirdiklerini aktarıyor.

Rubio açıkça yeni bir sömürgecilik dönemi için kuralsız saldırganlık ve savaş çağrısı yapıyor. Bir anlamda uygarlık tarihini geriye doğru götürmeyi öneriyor ve Avrupalı muhataplarına bunun mümkün olduğu mesajını veriyor. Ne var ki Kolomb’un deniz açıldığı dünya ile bugünkü arasında devasa farklar bulunduğunu herkes biliyor.

Öncelikle ekonomik ve ticari odağın, daha da önemli genel anlamıyla değer üretiminin Atlantik’ten Pasifik'e kaydığı bir dünyada yaşıyoruz. Sömürgeciliği yeniden canlandırmaya kalkışmanın Batı için ağır bir maliyeti olur. ABD yönetimi bu maliyeti göze almaya niyetlense de, Avrupa’nın takip edeceği veya istese de edebileceği kesin değil. 

Bu noktada bir parantez açıp Rubio’nun konuşmasıyla birlikte ABD’nin Avrupa’yı terk ettiği, ikincisinin özerk bir güç hale gelmek zorunda olduğu türünden spekülasyonlara da bir göz atalım. ABD Avrupa’yı terk filan etmiyor. Rubio’nun konuşması ve ABD’nin genel eğilimi Avrupa’yı elini daha fazla cebine atan bir tabi bölge, bir vasal konumuna getirmek. Rubio, Avrupa’nın konvansiyonel bağlamda silahlanma çabalarını arttırması gerektiğini belirtiyor. Bunları ABD’den temin etmesi de bir başka beklenti. Ancak ABD’nin nükleer şemsiyesinin ortadan kalkacağını veya NATO’nun dağılacağını filan söylemiyor.

O arada yaptığı bir vurgu da Rubio’nun mensup olduğu primat türünü ortaya koyar nitelikte. O sözleri nedense bizdeki ABD ve “Batıseverlerin” dikkatini çekmemiş. Rubio Avrupalılara sosyal güvenliğe para harcamayın silahlanmaya harcayın diyor. Bir anlamda haklı, “eninde sonunda cepheye sürüp öldürteceğiniz Avrupa halklarına sosyal güvence sağlayıp ne yapacaksınız ?” demiş oluyor.

Avrupa böyle bir düzeni gerçekten kurabilir mi? Yanıt evet. Bunun için Avrupa sermaye düzeninin daha fazla aşırı sağa ihtiyacı var. Yoksullaştırılacak halkın öfkesinin sermaye dışındaki hedeflere yöneltilmesi şart. Genel eğilim ve büyük sermayenin kontrolündeki medya gruplarının çabası zaten bu yönde. Fransa’da Bolloré, İngiltere’de Murdoch gibi büyük basın tekelleri bunun için var güçleriyle uğraşıyorlar. Aşırı sağcı siyasetçiler sürekli buralarda boy gösteriyor. Trump yönetimi de aşırı sağcı hareketleri açıktan destekliyor.

Biz Rubio’nun konuşmasının çizdiği görünüme iyi tarafından bakalım. Kendi adıma mevcut Cumhuriyetçi çetenin bu dürüstlüğünden memnunum. Demokratlar gibi numara yapmıyorlar. İnsan hakları, demokrasi filan gibi sakızları çiğnemiyorlar. Sömürgelerimizi kaybettiğimiz için zayıfladık, geri almamız gerek diyorlar. Biz komünistler ve yurtseverler için ilave bir zorluk yok. Aksine, emperyalizmin borazanlığını yaparak geçinenler için zor günler bunlar. “Hür dünya”nın olmayan erdemlerini, halklara koklatılmayan nimetlerini pazarlayarak, akademyada veya medyada yer edinenlerin işi güçleşiyor.

Rubio’nun anlatısında eksikler var elbette ama bunu yadırgamıyorum. Ailesinin hayat hikayesini bile hastalıklı bir yalan üzerine kuran bir zihniyetin tarihi doğru anlatmasını bekleyecek kadar saf değiliz.

Marco Rubio, 1945’i sömürgecilik çağının kapandığı bir dönüm noktası olarak anlatıyor. Doğal olarak Yeni Sömürgecilik dediğimiz, işgali ve talanı orduların değil uluslararası şirketlerin gerçekleştirdiği dönemi yok sayıyor. Ancak bunun ötesinde bir ayrıntı daha var atladığı. 1948’de İsrail’in kurulması. Birileri "ama SSCB de..." diye atlamadan notu düşeyim. Bana göre, buna izin vermesi Sovyetler Birliği’nin en ölümcül diplomatik hatalarından biri.

Başka bir deyişle, bir yandan eski anlamda sömürgecilik tasfiye edilirken bir yandan da o anlayışı bire bir yansıtan yeni bir sömürge kurulmuş 1948’de. ABD ve şimdi Rubio sömürgeciliğin erdemlerinden söz etti diye onu görünüşte ayıplayan Avrupa yönetici sınıfının koşulsuz desteğiyle varlığını genişleyerek sürdürüyor.

İsrail, eski sömürgeciliğin bitişinin ilan edildiği bir dönemde kuruluyor ama bal gibi de bir sömürgecilik projesi. İsrail’in sömürgecilik konusunda bugün geldiği nokta insanlık tarihinde kaydedilmiş gaddarlık seviyesi bakımından Güney Afrika’nın ırkçı rejiminden dahi ileride.

Rubio’nun haklı olarak gerilemesinden şikayetçi olduğu ve yeniden tesisini istediği yüksek medeniyetin ya da Batı hegemonyasının eserlerinden sadece biri İsrail. Macron’un, Starmer’ın, Merz’in, Von Der Leyen’in kılına zarar gelmesin diye önüne yattığı, uğruna Avrupa yurttaşlarını sokaklarda patakladığı İsrail.

Sadece bu örnek bile Rubio ve benzerleriyle mücadeleyi yükseltmek için yeterli sebep. 2026 yılında hâlâ ABD’den ve AB’den hayır bekleyen, “ne yapsak da Von Der Leyen’in soykırımcı Avrupasıyla yakınlaşsak” diye klavye eskiten zihniyetle de elbette.

/././

Nazi çavuşunun koleksiyonundan açık artırmaya: 200 Yunan komünistin son kahramanlık anları belgelendi. 

Nazilerin 1 Mayıs 1944’te Atina'da kurşuna dizdiği 200 Yunan komünistin son anlarını belgeleyen fotoğraflar bir Nazi çavuşunun koleksiyonundan e-Bay’de açık artırmaya sunulmasıyla ortaya çıktı. YKP Genel Sekreteri Kutsumbas “Bunlar KKE'nin kahramanları, üyeleri ve kadrolarıdır. Bu fotoğraflar tüccarların veya özel kişilerin elinde olamaz” diyerek fotoğrafların Yunanistan halkına verilmesi gerektiğini belirtti.

Yunanistan’ın başkenti Atina'nın Kaisariani semtinde 1 Mayıs 1944’te Nazilerin idam ettiği 200 Yunan komünistin son anlarına dair şoke edici fotoğraf belgeleri yakın zamanda gün yüzüne çıktı.

Fotoğraflar, Belçika merkezli bir satıcı tarafından eBay'de açık artırmaya sunuldu. Görüntüler, Attika bölgesinde konuşlanmış bir Nazi taburunda görev yapan Alman çavuş Hermann Hoyer'in koleksiyonundan geliyor.

İşgalci naziler ve ölüm karşısında gururla ve korkusuzca duran 200 komünist savaşçının görüntüleri ilk kez bu şekilde ortaya çıktı.

Kutsumbas: Bunlar 200 KKE üyesinin son kahramanlık anlarını yakalayan şoke edici belgeler

Yunanistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Dimitris Kutsumbas partisinin gençlik örgütü KNE’nin 1. Kongresi’nin 50. yıldönümü için düzenlenen "Komünizm dünyanın gençliğidir, KNE bizim örgütümüzdür" başlıklı etkinlikte bir gazetecinin konuyla ilgili sorusunu yanıtladı.

Kaisariani'deki 200 komünistin infazına dair fotoğraf belgeleriyle ilgili soruya yanıt veren Kutsumbas "Bunlar şok edici belgeler, çünkü Haidari kampından (Nazi işgali sırasındaki toplama kampı -ç.) Kaisariani'deki infaz alanına götürülen ve Nazi işgalcileri tarafından infaz edilen KKE'nin 200 üyesi ve kadrosunun son kahramanlık anlarını yakalıyorlar. Bunlar KKE'nin kahramanları, üyeleri, kadroları ve bu fotoğraflar tüccarların, özel kişilerin elinde olamaz. Bunlar Yunan halkına atfedilmelidir" dedi.

Kutsumbas "KKE, devletin, Yunan Parlamentosunun bunları Kaisariani belediyesine, Haidari belediyesine, KKE'ye atfetmesi ve böylece tarihi hafıza ve bilginin canlı tutulması için gerekli siyasi ve diğer girişimlerde bulunacaktır" açıklamasını yaptı.

***

Tatar Çölü ile Yası Yaşamak -Ayşe Şule Süzük- 

Evrenin köşesi ve kalbi yoksa da insanın var: kuytusu, kalbi, dileği, onuru, haysiyeti ve insanca yaşama arzusu…

Her zaman olmuyor, daha doğrusu geçmişten pek azını hatırlıyorum. Karmaşık duygusal salınışlar içinde tam da kederli ruh hâlime uygun bir kitabın, hatta iki, kucağıma düşüvermesi ve onların kılavuzluğunda duygularımın incelerek minik bir dere gibi yatağını bulup çağıldaması. İyi duygular, kötü duygular; keder, neşe, öfke, hınç, elem, sevinç, sıkıntı, endişe, korku, yeis… hepsi bize ait, hepsi insana dair.

Bugünlerde yeis içinde hissediyorum kendimi yani umutsuzluktan kaynaklı bir karamsarlık ve kırılganlık içindeyim. Nedenleri hakkında fikrim var elbette. Uzak değilsiniz, belki daha katmanlısını sizler de yaşıyorsunuz. Belki benim penceremden daha koyu görünüyor karanlık, belki ateş böceklerini görmekte şimdilik zorlanıyorum, belki siz yolunuz için cebinize çakıl taşları dolduruyorsunuz, heyecanlısınız ama umutsuz değil. Kaygılısınız ama henüz yorgun değil. Bazen böyle, hiçbir ışık yokmuş gibi görünür. Bazen tamamen kendinize dönmek, susmak, düşünmek, hareketsiz kalmak, saklanmak, uzaklaşmak ve kaçmak istersiniz. 
Böyle yazmamalıyım oysa. Ama elem arası da verilmemeli mi a canım, şu cânım hayatta? Elemliyim işte, ıstırap içindeyim ve öfkeliyim.

Sustum. Ruh hâlleri bulaşıcıdır. Karamsarlık bulaştırmak istemem. Sustum.
Ama başka susması gerekenler var. Sonsuza dek susması ve yok olması gerekenler onlar. Onlar susana kadar da ruhlarımız huzur bulmayacak. Abluka altına alınıp kıyıcı ambargoyla imha edilmesi gereken onlar. Yoksa Küba değil. Kübalı çocuklar değil. Küba devrimi değil ve dünyada iyi, doğru, kazanılmış, uğruna mücadele edilerek hak edilmiş onca şey değil.

Susun. Yoruldum. İnsanlığın göz göre göre yok sayılmasına tanık olmak yordu beni. Bir büyük yenilgi hissiyle kıvranıyorum. Közümü, için için yanan nikbinliğimi korumak için inanın çok çaba harcıyorum. Çabalamazsam düşerim, düşeceğimi biliyorum. Ola ki düşersem yanımda beni tutacak dostlara ihtiyaç duyacağımın da farkındayım. Biraz böyle bir zamandan geçiyoruz: “Bazı anlar vardır. Gökyüzünde yıldızlar parlamaz.” Karanlıkta ıslık çalmak ve el ele tutuşmak gerekir.

Sussunlar

Ajans haberleri susabilir mesela. Adaletsizliğin, kibrin, narsisizmin, pedofilinin, şatafatın, gösterişin, canavarlığın, sömürünün, barbarlığın kralları sussun. Sessizlik. İnsanlık için bu korkunç hengâme ve utanç çağının mimarları susun biraz. Zebaniler çağının çocuk kanına doymayan, dişleri kamaşmış, gözleri kendi bencilliklerinden ve saçma hırslarından başka bir şey görmeyen, kapitalist barbarlığın para tapıcıları tarikatının zehirli gorgoları susun artık. 

Sessizliğe ve dinginliğe ihtiyacım var.

Yazının başında sözünü ettiğim gibi. Bu duygu karmaşası içinde iki kitabı yutarcasına okudum. Biri eskiden beri adını duyup bir türlü okuyamadığım Dino Buzzati’ye ait “Tatar Çölü” ve kütüphanede adı hoşuma gittiği için meraklandığım “Modern Mitler”. Biri bir roman, ötekisi evreni toz ve gaz bulutundan başlayarak bilimsel girdilerle anlatan “Modern Mitler” adlı kitap.

Zamana, insan tekininin umutlarına, hayattaki beklentilerine ve yaşamın akışına dair, sessiz ve son derece dokunaklı bir roman “Tatar Çölü”. Hikâye öyle yalın ki…  Genç subay Giovanni Drogo’nun; ıssız, kimsenin gitmek istemeyeceği, sınır bölgesinde eski, unutulmuş Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla başlar roman. Kaledeki söylenti, aynı zamanda orada yaşayan askerler için bir gelecek umudu vaat eder: bu vaat, bir gün düşman diye bilinen Tatarların kaleye saldıracağıdır. Kalenin kalın, sararmış, yer yer kararmış, yalnız duvarları genç subaylara belki de yüzyıllardır aynı yavan hikâyeyi fısıldar. Bu yavanlıkta, bir anlam ve yaşama dair bir beklenti de vardır. Ancak zaman umuda sarmalanmış kocaman hiçlik içindeki bu beklentiyi hızla yok eder. Drogo, atandığı kaleden hemen tayinini aldırmak niyetiyle gelmiştir oysa görünce bu kuyu yaşantısını.

Sahi, hayat nedir? Hayatlarımız, yaşantılarımız ne anlama gelir? Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık… Anlam nerededir?

Uzunca olacak ama “Tatar Çölü”nden:

“Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp orada durmak isteriz. Sonra kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.

İnsan böylelikle kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır. 

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız. 

Belli bir zamanda arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.” (49)

Drogo’nun hayatı nasıl akacaktır? Bizlerin hayatı nasıl akıyor?

Ajans haberlerini sustursak şansla yakalanan ya da zorunluluktan doğan insan tekinin evrenin kaderine tutturulmuş o müthiş yolculuğunda daha derine, daha olağanüstü ve bize yakışanına doğru yürüyüşe çıksak…

Bu bölüm de “Modern Mitler”den:

“Evren, yaklaşık 13,799 milyar yıl önce doğdu. Bir tavuktan, parçalanmış bir cesetten veya âşıkların birbirinden koparılmasıyla değil, bir Büyük Patlama ile ortaya çıktı. Hem de yaratılan tek şey bizim yerimiz ve göğümüz değildi: Güneş sistemimiz, milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiye aittir ve bu galaksi de milyarlarca galaksiden sadece biridir. Büyük ölçeklerde, galaksiler aynıdır: Evrenin bir köşesi ve kalbi yoktur.” (29)

Evrenin köşesi ve kalbi yoksa da insanın var: kuytusu, kalbi, dileği, onuru, haysiyeti ve insanca yaşama arzusu… Ateşin bulunması ve kullanılmaya başlanması insanın toplumsallaşma adımlarından en kritiği. Grup içinde yaşama ve değer üretme pratiği ise pek çok yara almış da olsa bugünkü uygarlığı yarattı. Kişisel hikâyemiz ile evrenin ve dünyamızın bizleri derin düşüncelere gark eden muhteşem seyri nihayetinde bir bütün. Öfke, karamsarlık, isyan, değiştirme isteği, korku, endişe hepsi bize dair.

“Ateşin başında toplanmış atalarımız, dönüşümden geçmişti. Beraber barış içinde yaşamak için güven geliştirmekten başka çareleri yoktu. Böylece suç, sayıları çoğaldıkça da ceza doğdu. Empati ve birlik algısı da doğdu. Ego ağır ağır, bir havuzdaki dalgacıklar gibi genişleyen daireler halinde, ötekine yer açtı. Ve genler, hormonlar, fizyolojiler, anatomiler, kültürle ebedi bir geribesleme içinde evrimleşirken, büyük metamorfoz sarsıcı bir biçimde ortaya çıktı: Biliş söylemi doğurdu, beraberlik zihin okumayı, empati ahlakı, hafıza ise yarın ihtimalini beraberinde getirdi.”

Evet, bir ihtimal daha var: Yarın ihtimali… Bir ufak ihtimal parıltısı bile yasın haşin karanlığını aralıyor. Aralamak zorunda. Başka türlü nasıl nefes alınır?

/././

‘Ölü muayeneye niye gelmedi’ cezası -Atilla Özsever- 

Aile hekimleri dernek ve sendikaları, dün Kadıköy’de “Eziyet Yönetmeliği”nden kaynaklanan sorunlarını dile getirdiler. Ölü olduğu halde muayene gelmediği gerekçesiyle hekimlerin ücretlerinden kesinti yapılması gündeme getirildi…

Sağlık emekçileri, 1 Kasım 2024 tarihinde yürürlüğe giren “Aile Hekimliği Ödeme ve Sözleşme Yönetmeliği”ni “Eziyet Yönetmeliği” olarak niteleyerek dün (15 Şubat 2026) Kadıköy İskele Meydanı’nda bir araya geldi ve sorunlarını ortaya koydu.

Basın açıklaması toplantısına İstanbul Tabip Odası ile birlikte çok sayıda aile hekimi, hemşire ve sağlık çalışanları dernekleri ve sendikaları katıldı. Siyasi partiler, emekli sendikaları, UİD-DER (Uluslararası İşçi Dayanışma Derneği) gibi kuruluşlar da basın açıklamasına destek verdi.  

Basın toplantısına katılan 10’a yakın örgüt temsilcisi konuşma yaptı. Emek Partisi (EMEP) İstanbul milletvekili İskender Bayhan da, bir konuşma yaparak sağlıktaki özelleştirme politikalarını eleştirdi.

Ölü için ceza?

“Eziyet Yönetmeliği”ne göre, (önce altı aydı, sonra bir yıla çıkarıldı) bir yıl içinde Aile Sağlık Merkezi’nde (ASM) görevli aile hekimine muayeneye gelmeyen hasta nedeniyle hem aile hekiminin, hem hemşirenin, hem de ebenin ücretlerinden kesinti yapılıyor.

Toplantıdaki en ilgi çekici açıklama şöyleydi: Öldüğü için Sağlık Bakanlığı’nın sisteminde ölü olarak görünen bir hastanın ASM’ye gidip muayene olmadığı gerekçesiyle aile hekimi ve diğer sağlık çalışanlarının ücretinden bir kesinti yapılıp yapılmadığı sorgulandı.

Konuyu gündeme getiren sağlık çalışanı, “Maaşlarımızdan kesinti oluyor. Ölü olduğu halde muayeneye gelmedi diye ücretlerimizin kesintiye uğradığından kuşkulanıyoruz. Sağlık Bakanlığı bu konuda açıklama yapmalı” diye konuştu.

Vekil için ceza

Toplantıda görüştüğümüz bir hemşire de, İstanbul’da ikamet edip ASM’ye kayıtlı görünen bir milletvekilinin muayeneye gelmediği için ücretinden kesintiye uğradığını söyledi. Toplantıda yine “Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, kaç kere aile hekimine gitti” diye de soruldu.

Bu arada bir aile hekimi sendikası yöneticisi de, “Ev hapsi alan vatandaş ASM’ye gelmedi diye bizim ücretimizden kesinti yapılıyor. Mahkeme öyle karar vermiş, biz o vatandaşı nasıl ASM’ye getirebiliriz? Polis miyiz, savcı mıyız” diye sorunu ortaya koydu.

Bilgi veren aile hekimleri, ölen ya da yurt dışına giden kişilerin kayıtlarının sistemden düşülmesinin kendi inisiyatiflerinde olmadığı için bu tür ücret kesilme cezası ile karşı karşıya kaldıklarını belirttiler.

Gebelik iznine de ceza

İstanbul Aile Hekimleri Derneği Başkanı Dr. Sercan Uluç, sorunlarını şöyle sıraladı:

*Aylık gelirimizin sadece üçte biri garanti gelir haline getiriliyor, gerisi 17-18 farklı performans kriterine bağlı olarak kesintiye uğruyor.

*Yeni doğum yapan bir arkadaşımızın 4 aylık gebelik izni boyunca aylık geliri yüzde 65 oranında azalıyor, yani adeta anne olduğu için cezalandırılıyor.

*Kanser olup çalışamayan arkadaşımız yine üçte birlik bir maaşa mahkum edilip daha da kanser hastası haline getiriliyor.

*Bir sonraki ay ne kadar maaş alacağımız konusunda hiçbir fikri olmayan bir meslek grubu olduk.

*Öte yandan hastanedeki uzman hekim için randevu alma sekreteri haline getirildik, dakikalarca sistemden randevu arayıp hastayla gün ve saat pazarlığı yapmaya mecbur bırakılıyoruz.

*İki yılda bir sözleşmemiz yeniliyoruz ama yenileme kararı müdürlükteki komisyonun iki dudağı arasına bırakılıyor yani iş güvencemiz de artık yok.

*Aşı reddedenlerin, aşısına gelmeyenin, yine son 1 yılda bize başvurmayanın  peşinden koşup dedektiflik yapmaya zorlanıyoruz.

*Kamuya ait olmayan, depreme dayanıksız binalarda hizmet verip mal sahipleriyle kira kavgası ediyoruz, davalık oluyoruz.

*TÜİK in sözde enflasyon rakamlarıyla zam alıp bunun 2-3 katı oranda zam gelen ASM giderlerimizi karşılamaya çalışıyoruz.

*Kirası ödenemediği için kapanan hastane bulunmazken sırf bu sebeple aile sağlığı merkezleri kapanıyor ve hastalar mağdur oluyor.                                     

7 ve 14 Mart eylemi                                                                                             Sağlık emekçilerinin basın açıklaması sırasında atılan çeşitli sloganlar da şöyleydi: “Susma haykır, eziyete hayır”, “Sağlık Bakanı istifa”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz”.

İstanbul Tabip Odası Başkanı Osman Küçükosmanoğlu, esas sorunun sağlık sisteminde olduğunu belirterek kamu sağlık sisteminin çökertildiğini ve sonuçta vatandaşların özel hastanelere yönlendirildiğini söyledi.

Dr. Osman Küçükosmanoğlu, “Eziyet Yönetmeliği”nin geri çekilmesini, sorunlarıyla ilgili olarak da 7 Mart 2026’da Haydarpaşa’dan Kadıköy’e bir yürüyüş yapacaklarını ve 14 Mart’ta da Ankara Sıhhiye Meydanı’nda sağlık örgütlerinin katılacağı bir miting düzenleyeceklerini bildirdi.

/././

Bir emekçi cumhuriyetinde gündelik hayat -Erhan Nalçacı

Bir emekçi cumhuriyetinde tek bir kaygı olacaktır, emekçi halk nasıl daha iyi ve refah içinde yaşar.

Son dönemde düzenin pislikleri ve halk düşmanlığı ortaya döküldükçe içimiz karardı: Küba’nın halkını yok etmek üzere ABD tarafından ablukaya alınması, Epstein kanalizasyonunun patlaması, Venezuela, İran operasyonları vb.

Bu gelişmelerin zıtlarını da aktive ettiği ve emekçi halkların önünde olanaklar açtığı yazdık. Yine de biraz yüzümüzü aydınlatacak bir şeylere ihtiyaç var.

Üstelik 2026 önemli bir yıl olacak Cumhuriyetçilerin Birliği için.

Bu yıl gerçekleşecek Cumhuriyetçiler Kurultayı öncesinde ve sonrasında halkımızla birlikte çaplı bir zihin egzersizi yapacağız. Her hücresinden akılsızlık, kötülük, gericilik ve halk düşmanlığı akan düzenin yerine ayağa kaldırılan bir emekçi cumhuriyetinin nasıl olacağını ve neye benzeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız. Bu egzersiz düzenin dar ve insanlığa bir gelecek vaat etmeyen ufkunu aşmamızı kolaylaştıracak, çok daha umutlu, kalabalık ve istekli olarak Cumhuriyet mücadelesine katılacağız.

Bugün büyük olaylardan bahsetmeyelim, devletçilik, planlama, sanayi, tarım, ticaret vb. 

Gündelik yaşantımızda bize artık çok normal gelen olayların değişebileceğine ilişkin bazı konuları gözden geçirelim.

Basit ve küçük değişiklikler…

Örneğin, büyük şehirlerde yaşayan herkesin cebinde metro/otobüs kartı bulunuyor, turnikeler veya kart basma makineleri yaşamımızın doğal parçası haline geldi.

Peki, bir emekçi cumhuriyetinde bunlara gereksinim olacak mı?

Bugünle karşılaştırıldığında çok daha gelişkin bir genel ulaşım neden ücretli olsun, insanlar çalışmaya gidip gelirlerken neden kendi ücretlerinin bir kısmını yola versinler?

Düşünün bir metronun geniş kapılarından içeri girerken turnike demirlerine gövdenizi çarpmadan geçtiğinizi.

Ayrıca bir emekçi cumhuriyetinde o kadar fazla yolcu da olmaz. Bugünkü kalabalık düzenin yarattığı kaostan doğuyor. İnsanlar sürekli evsiz ve işsiz kalarak yaşıyorlar. Eğer devlet işle birlikte ev de sağlıyorsa o zaman her mesaiye başlama ve bitirme saatinde dev kitlelerin bir kentte oradan oraya yer değiştirmesine gerek olmayacak demektir.

Ev demişken yaşamımızın ayrılmaz parçası olan emlakçı, depozito ve kira meselelerine bakalım. 

Bir emekçi cumhuriyetinde ev yatırım aracı olabilir mi? Bazılarının birçok evi varken çoğu emekçinin barınma sorunu yaşamasına nasıl izin veririz?

Cumhuriyeti yıkanlar lojmanları da ortadan kaldıranlardı.

Oysa iş aynı zamanda lojman demektir. Lojman demek işle bütünleşmiş, parkı, kreşi, yemekhanesi, kütüphanesi ile bir yaşam alanıdır. 

Çok zor mu bunu hayal etmek ve sonra gerçekleştirmek?

Böyle bir yaşam yeni bir kent demektir.

Şimdi ise yolda yürümekten bile nefret ediyorsunuz.

Kaldırımlar dar ve arabalar tarafından işgal edilmiş, evlerin otoparkları için Cumhuriyet’in diktiği güzelim orman ağaçlarının kesilmesine belediyeler göz yummuş, bir sokakta üç sıra araba park etmiş.

Hele bizim orada ünlü bir pastane var, müşteriler arabalarını park etsin diye kaldırım neredeyse 45 derece eğilimli. İnsanın başı dönüyor, denge duyusu bozuluyor yürürken.

Hani Cumhuriyet halkın egemenliğiydi? Egemen olanın uluslararası alanda faaliyet gösteren otomobil tekellerinin patronları olduğu anlaşılıyor. Türkiye’yi bir pazara çevirmekle kalmadılar, bütün yaşamımızı daha çok araba bir kente sığsın diye düzenlediler.

Bir emekçi cumhuriyetinde tek bir kaygı olacaktır, emekçi halk nasıl daha iyi ve refah içinde yaşar.

Tabi bir uygarlık aracı olarak uçaklar ulaşımda kullanılacak.

Sizce uçuş tarihi yaklaştıkça biletin fiyatı artar mı? Yoksa neyse yolculuğun bedeli fiyat sabit mi kalır? Bu alçaklık sermayenin çıkarları kokmuyor mu?

İnsani olmayan iki koltuk sırası arasındaki mesafe, bariz toplumsal farklılığı yansıtan business ve ekonomi sınıfı diye ayrılan bölümlerdeki farklılaşan hizmetler… Şirketlere sattığı bileti başkalarına da satma hakkı veren yasa!

Bir emekçi cumhuriyetinde çocuklarımıza bunları anlatınca kulaklarına inanamayacaklar.

Tabi ki internet ulaşımı ve bilgisayar teknolojileri yaygın şekilde kullanılacak.

Ama bugün nedir o, bir habere bakacaksınız, önünüzü sürekli olarak reklamlar kesiyor. Haberi okuyabilmek için reklamın bir köşesine tıklamanız gerekiyor. 

Ama sefil bir akıl reklama daha uzun süre maruz kalmanız için fikir geliştiriyor belli ki, tıklanacak nokta geç çıkıyor veya alışmadığınız bir yerde bulup tıklamanız gerekiyor.

Hele sosyal medya kullanımında sürekli olarak elle ekranı kaydırma hareketi.

Bu hareket şimdi ne kadar yaşamın doğal parçası gibi geliyor. 2000 sonrası doğumlular bir insanın kulağı burnu olması gibi bunsuz bir öncesi ve sonrası bir tarihsel dönem olmamış, olmayacak gibi düşünüyorlar.

Oysa bu eylem teknoloji ve sosyal medya tekellerinin bir bağımlılık yaratma taktiğinden başka bir şey değil. Kısa süreli ve kontrol edemediğiniz veya ettiğinizi sandığınız uyarılar özellikle üretiliyor. Her bir uyarı beyninizde bir dopamin salgılanması yaratıyor.

Üstelik milyarlarca insanı kendilerine bağımlı hale getirirken siyasi olarak yönlendiriyorlar, toplumsal davranış eğilimlerini depolayıp insanları kategorize ediyorlar. 

Bir emekçi cumhuriyeti insanların çok yönlü gelişmelerine, yaşamın birçok yönünden zevk almalarına, gelişkin bir üretim sürecinin içinde bulunmalarına özen gösterir.

Geçenlerde genç bir bilim insanının yaşamına son vermesi ile sarsıldık. Ne o, kumar bağımlılığı.

İnternetten bu kadar kolay ulaşılabilen kumar siteleri olabilir mi bir Cumhuriyette? Devlet insanlarını bu kadar korumasız bırakabilir mi?

Cumhuriyet’in bir sermaye diktatörlüğü rejimine döndüğünü fark ediyoruz nereye baksak.

Bu yıl tüm halkımızı Nasıl bir emekçi Cumhuriyeti? tartışmasına katkı koymaya davet ediyoruz. Nasıl yaşamak istediğimiz nasıl bir irade yükselteceğimizle ilişkili çünkü.

/././

Küba dostlarından imza kampanyası: Abluka açık bir soykırım politikasına dönüştü, Küba'dan elinizi çekin! 

ABD’nin Küba’ya yönelik kuşatmayı petrol sevkiyatını engelleyerek derinleştirmesine karşı José Martí Küba Dostluk Derneği geniş kapsamlı bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, ablukanın artık bir soykırım politikasına dönüştüğü vurgulanarak dayanışma çağrısı yapıldı.

Türkiye'de Küba'yla dayanışma faaliyetini sürdüren ve örgütleyen José Martí Küba Dostluk Derneği (JMKDD), ABD'nin Küba'ya yönelik artan saldırganlığına karşı kapsamlı bir imza kampanyası başlattı.

Özellikle enerji ve temel ihtiyaç maddeleri üzerinden Küba halkını teslim alma girişimine yanıt olarak hazırlanan imza metni, ABD Başkanlığına hitaben kaleme alındı. Dernek, Türkiye’deki Küba dostlarını ve emperyalizm karşıtlarını, sosyalist Küba’nın direnişine omuz vermeye çağırdı.

'Abluka artık açık bir soykırım politikasıdır'

İmza metninde, 1960’lı yıllardan bu yana devam eden ablukanın son dönemde yeni ve tehlikeli bir aşamaya geçtiği kaydedildi. ABD yönetiminin ekonomik kuşatmayı bir kitle imha silahı gibi kullandığına dikkat çekilen açıklamada şu ifadelere yer verildi: "60 yılı aşkın süredir Küba’ya karşı sürdürdüğünüz sistematik saldırganlığın yeni ve tehlikeli bir aşamaya ulaştığına tanık olmaktayız. ABD Başkanı’nın Ocak ayı sonunda imzaladığı ve Küba’ya petrol ihracını fiilen imkânsız hale getiren kararname; ülkenin hastanelerini, okullarını ve üretim alanlarını doğrudan hedef almaktadır. Bu karar, Küba yurttaşlarının sağlık hizmetlerine erişimini kısıtlamakta, Kübalı çocukların eğitim hakkını gasp etmekte ve ülkenin kalkınma olanaklarını bilinçli biçimde tahrip etmektedir."

Açıklamada, ABD'nin bu hamlelerinin uluslararası hukuku hiçe saydığı ve doğrudan sivil halkın yaşamını hedef aldığı belirtilerek, "Küba halkına karşı on yıllardır sürdürdüğünüz abluka artık açık bir soykırım politikasına dönüşmüştür" denildi.

Küba insanlığın onurunu savunuyor

José Martí Küba Dostluk Derneği, Küba’nın direnişinin sadece bir savunma değil, aynı zamanda evrensel bir haysiyet mücadelesi olduğunu vurguladı. 

Sosyalist Küba’nın ABD emperyalizmine karşı geri adım atmayan tutumunun tüm dünya halkları için bir kutup yıldızı olduğu ifade edilen açıklamada "Vatanını kanının son damlasına kadar savunmaya kararlı Küba halkı, karşınızda yalnızca kendi yaşam hakkını ve egemenliğini değil, insanlığın onurunu da savunmaktadır. Küba tüm insanlık adına ABD emperyalizmine direnmektedir" ifadeleri kullanıldı.

Türkiye’deki ilerici güçleri ve Küba dostlarını bu saldırılar karşısında sessiz kalmayaya davet eden JMKDD, şu çağrıda bulundu: "Bu direnişe destek olmak boynumuzun borcudur. Biz, Küba’nın dostları olarak, insanlık dışı abluka politikalarının derhal son bulmasını talep ediyor; sosyalist Küba’yı savunmak için tüm gücümüzle elimizden geleni yapacağımızı ilan ediyoruz. Küba yalnız değildir, asla yalnız kalmayacaktır."

'Küba’nın yalnız olmadığını göstermeye çağırıyoruz'

José Martí Küba Dostluk Derneği'nin dayanışma çağrısına şimdiden 500'den fazla akademisyen, hukukçu, gazeteci, sanatçı ve aydın imzasıyla destek verdi.

ABD kuşatmasına karşı dayanışma sesini büyütmek isteyen yurttaşlar, derneğin internet sitesinde yer alan form aracılığıyla kampanyaya destek vermeye davet edildi.

İmzacı listesi ve imza formuna şu adresten ulaşabilirsiniz.

https://x.com/kubadostluk/status/2022746839221407823 

***

Küba için…-Berkay Kemal Önoğlu- 

Afrika’ya, Latin Amerika’ya, gerektiğinde her yere doktor orduları gönderen, paylaşan, yaşatan, dayanışan bu halka bizim de borcumuz var.

Karayip Denizi’nin ortasında uzanmış Kuzey Amerika'yı izleyen küçük bir timsahı andıran Ada hiçbir zaman deniz, kum ve güneşten ibaret olmadı. Küba yüzyıllar boyunca dünya piyasalarının en tatlı ama en kanlı dişlilerinden birinin, şekerin merkezi konumundaydı. Küba’nın modern tarihi de böylece, şeker kamışı plantasyonlarında ter döken kölelerin, topraksız köylülerin ve liman işçilerinin ellerinde yazılmaya başlandı. Koloniciler adaya ayak bastıkları andan itibaren, diğer pek çok yerde de örneğini sergiledikleri gibi, Küba'yı bir arka bahçe, her şeyini alıp hiçbir şey vermedikleri bir hammadde deposu olarak adım adım dönüştürdüler.

Yüzyıllar boyunca İspanyol kalyonları, ardından da Amerikan şilepleri Havana Limanı’na yanaştı. Küba büyük kapitalist ülkelerin sanayisi, serveti, mutluluğu ve refahı için şeker ve tütün gibi ucuz hammaddeler üretecek, karşılığında ise pahalı mamul mallar satın alacaktı. Baştan kaderi çizilmişti, razı olacak, boynundaki kementle yaşamaya alışacaktı. Zaten Karayipler'deki bir küçük ada ülkesinin dünya üzerindeki rolü daha başka ne olabilirdi ki?

1898’deki İspanyol-Amerikan Savaşı sonucunda İspanya Küba üzerindeki egemenliğini kaybederken ada fiilen ABD’nin kontrolüne geçmiş oluyordu. Sömürü kılık değiştirmişti. ABD başlangıçta Küba’nın bağımsızlığını desteklediğini ilan ederken 1901’de Küba Anayasası’na Platt Değişikliği’nin maddelerinin eklenmesini şart koştu. Böylece de Küba siyaseten sözde bağımsız, iktisaden ise tam bağımlı bir sömürge hâline getirilmişti.

1950’lere gelindiğinde artık Havana, Amerikan mafyasının, kumarhane sahiplerinin, burjuva âlemcilerinin eğlence parkına çoktan dönüşmüş bulunuyordu. Şehrin ışıltılı sokaklarının hemen ardında, kırsalda korkunç bir yoksulluk hüküm sürüyor; toprakların %75’i nüfusun %10’undan azının, özellikle de Amerikan United Fruit Company gibi dev tekellerin elinde birikiyordu. Diktatör Batista, bu sömürü çarkının bekçisi, yerli işbirlikçi burjuvazinin silahlı gölgesiydi. Kübalının ürettiği her ne varsa artık New York Borsası’ndaki hissedarların kâr hanesine yazılmaktaydı.

Ve sonra Küba Devrimi… Bir zaferle değil, çok ağır bir askerî bozgunla başladı ama bozgunu takip eden dönemde alınan bu yenilgi aynı zamanda bir siyasî zafere dönüşüyordu. 26 Temmuz 1953’te Fidel ve yoldaşları, diktatörlüğün en güçlü kalesi Moncada Kışlası’na saldırdıklarında amaçları uyuyan Küba halkını sarsmak ve bir genel ayaklanmanın zeminini oluşturmaktı. Askerî olarak yenildiler. Ancak mahkemede Fidel’in yaptığı “Tarih Beni Beraat Ettirecektir” savunması aslında burjuva hukukuna karşı okunmuş bir manifesto idi. Fidel orada sadece Batista’yı suçlamadı; topraksız köylünün, işsiz gencin, tedavi edilmeyen hastanın durumunu, yani bizzat kapitalizmin kendisini yargıladı. Bu savunma devrimin ideolojik omurgasını oluşturacaktı.

Meksika’daki sürgün ve hazırlık döneminden sonra 1956’da Granma yatıyla Küba’ya dönen 82 devrimci, üç gün içinde Alegría de Pío’da ordunun pususuna düştü. Geriye sadece 15 kişi ve 7 tüfek kaldı. Hayatta kalmak için Sierra Maestra Dağları’nın derinliklerine çekildiler. Burada ise Küba’da sürmekte olan sömürünün belki de en ağır sonuçlarıyla yüzleşen en yoksul köylülerin kaderiyle bütünleştiler. Sadece savaşmıyor, köylüye okuma yazma öğretiyor, çocuklarını tedavi ediyor, onların sorunlarını çözüyorlardı. 1958’de Fidel stratejik bir hamle yaptı. Che Guevara ve Camilo Cienfuegos komutasındaki kolları dağlardan ovalara, Las Villas’a gönderdi. Amaç adayı ortadan ikiye bölmek, Batista’nın ikmal hatlarını kesmek ve savaşı şehirlere taşımaktı. Bu hamle, kırsal gerilla savaşı ile şehirdeki grev dalgasını birleştirme stratejisinin ürünüydü. Santa Clara Savaşı'nda bu strateji sonuca ulaşmış ve Che’nin, Batista’nın son umudu olan zırhlı bir askerî ikmal trenini raydan çıkarıp ele geçirmesi ile rejimin askerî belkemiği kırılmış oldu.

1 Ocak 1959 sadece bir takvim yaprağı değil, Küba halkının geleceğini eline aldığı gün olarak kayıtlara geçti. Ancak belki de asıl savaş yeni başlıyordu.

Küba devrimcileri eski devlet mekanizmasını devralıp kullanmadılar, onu parçaladılar. Batista’nın ordusu lağvedildi. Polis teşkilatı dağıtıldı. Suç işlemiş bürokratlar yargılandı. Onların yerine silahlanmış halk milisleri ve devrimci komiteler geçti. Toplum tepeden tırnağa örgütlenmeye başlıyordu. Önce Birinci Toprak Reformu Yasası ilan edildi, ardından daha kapsamlı bir devletleştirme dalgası ile uluslararası tekeller birer birer Küba’dan kovulmaya başlandı.

Emperyalizm kâr musluklarının kesilmesini elbette hazmedemez. Domuzlar Körfezi’ndeki askerî işgal denemesi aslında kaybedilen pazarları geri alma girişimiydi. Başarısız olunca da silahların yerini tarihin en uzun ve en acımasız ekonomik kuşatması aldı: Abluka. Küba ekonomisini boğmayı, halkı açlıkla terbiye etmeyi ve “başka bir yol mümkündür” diyen bu tehlikeli örneği yok etmeyi istediler. 65 yıldır da bunu sürdürüyorlar…

SSCB çözüldüğünde liberal ideologlar Küba’nın haftalar içinde çökeceğini buyurmuşlardı. “Küba, petrolsüz, traktörsüz, gübresiz kaldı. GSYİH’si %35 düştü.” diye zil takıp oynamadıkları kalmıştı. Fakat Küba halkı okullarını ve hastanelerini kapatmadı. Kaynakları azdı ama olanı akılcı kullandılar, "özel dönem"de küllerinden yeniden doğdular. Dünyanın en büyük emperyalist haydudunun dibinde, ABD’nin efendiliğini reddederek, onursuzluğu ellerinin tersiyle iterek direndiler. Bu, liberal ekonomistlerin başka bir alternatif olmadığı iddialarına karşı verilmiş etten ve kemikten bir cevaptır.

Bugün Küba, tarihindeki en zorlu dönemlerden birini, belki de en zorunu yaşıyor. Önce 243 ek yaptırım uyguladılar, pandemi ada turizmine çok ağır darbe vurdu, küresel enflasyon yükseldi ve bunların tetiklediği enerji krizleri, ilaç sıkıntıları yaşandı.

Küba her zaman bir yol buldu.

ABD, “Terörü Destekleyen Ülkeler Listesi”ne aldı, dünya ile finansal bağlarını bütünüyle koparmaya çalıştı.

Küba her zaman bir yol buldu.

Şimdi bütün enerji ikmal hatlarını kesmeye kalkıyorlar; daha yeni Gazze’de bütün dünyanın gözü önünde işledikleri soykırım cürmünü Küba’ya da taşımanın hazırlıklarını yapıyorlar. Bu onurlu halkı teslim almak için her türlü barbarca yöntemi kullanabileceklerini hiç gizlemeden açıkça ilan ediyorlar.

Küba bir yol bulur ve bulacaktır! Ancak bugün Küba’nın ayakta kalması da yalnızca 11 milyon Kübalının meselesi değildir.

Küba kâr hırsının değil, insanca yaşam hakkının merkeze alındığı bir sistemin en ağır kuşatma altında bile yaşatılabileceğinin kanıtıdır. Sağlığın ve eğitimin bir meta değil, bir hak olduğu gerçeğini tüm dünyaya haykıran yaşayan bir örnektir. Afrika’ya, Latin Amerika’ya, gerektiğinde her yere doktor orduları gönderen, paylaşan, yaşatan, dayanışan bu halka bizim de borcumuz var.

ABD’nin yasadışı ticari ve finansal ablukası derhâl kaldırılmalıdır. Küba’nın “Terörü Destekleyen Ülkeler” listesinden çıkarılması sağlanmalıdır. İlaç, gıda ve enerji altyapısı için yürütülen somut yardım kampanyaları mutlaka büyütülmelidir.

Hikâyenin sonu henüz yazılmadı. Küba’ya karşı sorumluluğumuz, daha güzel bir geleceğe, sömürüsüz bir dünyaya olan inancımızdan ileri geliyor. O dünya için mücadele vermezsek sorumluluğumuzu da hakkıyla yerine getiremeyiz. Dünya bu kadere boyun eğmeyecek. Yeni bir devrimler çağı mutlaka açılacak. İnsanlığı boğamayacaklar, Küba’yı boğamayacaklar!

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı mı?-Bekir Ağırdır-  Türkiye’de ekonomik v...