T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı mı?-Bekir Ağırdır- 

Türkiye’de ekonomik ve siyasal gerilimlerin ötesine geçen derin bir duygusal yorgunluk yaşanıyor. Beklentiler küçülürken, toplum nefes alacak alanlar arıyor; gülmek ve mizah da bu arayışın önemli bir parçası haline geliyor. Araştırmalar, gülmeye duyulan ihtiyacın arttığını ancak mizahın kamusal alanının daraldığını gösteriyor. Yanlış anlaşılma korkusu ve toplumsal baskılar mizahı kırılganlaştırıyor...

Televizyonun siyah beyaz olduğu yıllarda izlediğim bir film vardı; Houdini’yi, yani meşhur kaçış ustasını anlatıyordu. Tony Curtis’in oynadığı bu filmde Houdini, deli gömleğiyle bir çuvala giriyor, ardından bir sandığa kilitleniyor ve hepsinden kendi başına kurtuluyordu. En büyük numara ise bu sandıkla birlikte buz tutmuş bir nehrin üzerinde açılan bir delikten suya bırakılmasıydı.

Gerçekte nasıldı bilmiyorum ama filmde Houdini sandıktan çıkmayı başarıyor, ancak buzda açılmış o deliği bulamıyordu. Kurtarılmayı beklerken, suyla buzun arasındaki birkaç santimetrelik boşluklara burnunu dayayarak nefes almaya çalışıyordu.

Çocukluğumdan beri bu sahne aklımdan hiç çıkmadı. Çünkü en sıkışık anlarda bile insanın nefes alacak küçük aralıklara ihtiyacı olduğunu, bazen o aralıkları kendimizin yaratması, bazen de arayıp bulması gerektiğini düşündürüyordu bana…

Türkiye uzun süredir ekonomik krizlerin, siyasi kutuplaşmaların, iktidar içi gerilimlerin ve toplumsal dokudaki çözülmenin içinden geçiyor. Yaşadığımız artık yalnızca politik ya da ekonomik bir sorun değil; toplumsal bir çaresizlik ve derin bir duygusal yorgunluk hâli. Beklentiler küçülüyor, umutlar daralıyor, nefes almak zorlaşıyor.

Toplumun hayatta kalabilmek için aradığı nefes aralıklarından biri de gülmek ve mizah. Veri Enstitüsü’nün ocak ayı Veri Pusulası araştırması bu nedenle gülme ve mizaha odaklandı. Gülmeyi unuttuğumuza dair pek çok gözlemimiz olsa da bu çalışma, meseleyi sosyolojik boyutuyla ele alan ilk örneklerden biri. Bulgular, mizahın bireysel bir özellikten çok sosyal bir deneyim olduğunu, gülmenin paylaşıldıkça çoğaldığını gösteriyor.

Gülmek çoğu zaman hafife alınsa da toplumsal ruh halini anlamak için önemli ipuçları taşıyor. İnsanların neye, ne zaman ve kiminle güldükleri; hem bireysel tercihleri hem de yaşadıkları dönemin gerilimlerini ve nefes alma ihtiyacını yansıtıyor. Araştırmada gülmenin bir ihtiyaç olarak nasıl görüldüğünü, mizahın neden geçmişe kıyasla daha temkinli bir alana sıkıştığını ve hangi koşullarda güçlendiğini anlamaya çalıştık. Bulgular, mizahın eğlencenin ötesinde; duygusal dayanıklılık, hayatla baş etme ve sosyal bağ üreten bir mekanizma olduğunu doğruluyor.

Mutluluk arayışının mottosu: Daha azını isteyerek ayakta kalma

Bulgular birlikte değerlendirildiğinde toplumsal tablo daha net görünüyor. Gülmeye olan ihtiyaç artıyor ama gülmenin alanı daralıyor. Bilgiye erişim genişliyor ama güven azalıyor. Birlikte yaşamaya mecburuz ama birbirimize temkinliyiz. Bu tabloyu artık sadece “kutuplaşma”, “ekonomi” ya da “siyaset” kavramlarıyla açıklamak mümkün değil. Sorunlar, bireysel duygu dünyalarından başlayıp kamusal alana uzanan bir zincirin her halkasında birikmiş durumda.

Araştırmanın ilk bulgusu, toplumun neredeyse yarısının (yüzde 46) iki yıl öncesine göre daha mutsuz olduğunu gösteriyor. Üstelik bu artış yüksek gelir gruplarında bile görülüyor. Bu durum, ekonomik koşulların ötesinde daha yapısal bir duygu krizi yaşandığını düşündürüyor. Buna karşılık mutluluğun kaynakları değişmiyor: Sağlık, aile ve maddi güvence.

Bu üçlü, toplumun hâlâ temel güvenlik ihtiyacına tutunduğunu gösteriyor. İnsanlar daha iyi bir hayat hayal etmekten vazgeçmiş değil; ancak gündelik hayatın ağırlığı altında beklentilerini küçültüyor. Büyük idealler yerini küçük ferahlıklara bırakıyor: “Bari bir akşam rahat uyuyayım”, “Bari çocuğum sağlıklı olsun.” Türkiye bugün daha iyiyi aramaktan çok, eldekini kaybetmeme çabasıyla yaşıyor.

Toplumun yüzde 82’si gülmeyi bir ihtiyaç olarak görürken, yüzde 70’i mizahın geçmişe göre daha dar ve temkinli bir alana sıkıştığını düşünüyor. Bu paradoks önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Gülmeye duyulan ihtiyaç artarken, yanlış anlaşılma ve kırılma korkusu gülmenin alanını daraltıyor.

Gülme ihtiyacı artıyor gülme cesareti azalıyor

Araştırma, mizahın artık hafif bir eğlenceden çok bir baş etme stratejisi ve toplumsal nefes alma alanı hâline geldiğini gösteriyor. Ancak bu ihtiyaç büyürken mizahın güvenli sınırları daralıyor. Toplum gergin, kutuplaşma yüksek ve yanlış anlaşılma kaygısı yaygın.

Bu daralmanın arkasında pek çok unsur var: İktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğü, yargı ve güvenlik bürokrasisinin sert tutumu, dijital dünyadaki örgütlü linç kültürü ve toplumsal kabullerin ürettiği baskılar.

“Bir kadın toplum içinde gülerken kontrollü olmalıdır” görüşüne toplumun yüzde 50’sinin katılması, kadın neşesinin hâlâ denetlenmesi gereken bir davranış olarak görüldüğünü gösteriyor. Yaş ve muhafazakârlık arttıkça bu norm güçleniyor, eğitim düzeyi yükseldikçe zayıflıyor. Kadınlar için gülmek, böylece duygusal bir ifadeden çok ahlaki ve sınıfsal kodlarla sınırlandırılan bir davranışa dönüşüyor.

“Karı gibi gülme” ifadesine karşı çıkanların oranı yüksek olsa da (yüzde 55) bu söylemin özellikle eğitimsiz ve geleneksel gruplarda hâlâ karşılık bulması, erkeklik normlarının sertlik, kontrollü gülme ve duygusuzluk üzerinden kurulduğunu gösteriyor. Bir anlamda erkeğin gülüşü bile maskülenliğe uygunluk filtresinden geçiyor.

“Yüksek sesle gülmek beni küçük düşürebilir” hissi de dindarlık ve hayat tarzına göre değişiyor. Hatta toplumun yaklaşık üçte biri siyasetçilerin ciddiyetini güçle ilişkilendiriyor. Tüm bu kabuller, kamusal alanda gülmenin özellikle bazı hayat tarzlarında ahlaki bir performans olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.

Mizahın sınırlarını din, kimlik ve adalet duygusu çiziyor

Toplumun yüzde 79’u “Her şeyin şakası yapılmaz” diyor. Şaka yapılmaması gereken konuların başında dini değerler (yüzde 58) geliyor. Onu engellilik (yüzde 55), çocuk istismarı (yüzde 53) ve kimlik temelli başlıklar (yüzde 52) izliyor. Sosyal dinleme analizleri de özellikle din konusunda mizahın “sınır” değil, “sınır ihlali” olarak algılandığını ve çoğunlukla negatif duygu ürettiğini gösteriyor.

Bu sınırlamalar iki durumu aynı anda anlatıyor: Toplum bir yandan dezavantajlı gruplara ve çocuklara dair empati alanını korumak istiyor, öte yandan din ve kimlik konularında son derece yüksek bir hassasiyet sergiliyor. Din odaklı mizahın eğlence değil “saygısızlık” ve “provokasyon” olarak kodlanması da bu yüzden.

Nitekim dini mizah, ifade özgürlüğü tartışmalarının en çok düğümlendiği alanlardan biri haline gelmiş durumda. Bulgular, dinle ilgili şakaların ortak bir gülme yaratmaktan çok kimlik ve adalet tartışmalarını tetiklediğini gösteriyor.

Tüm bu ataerkil kabuller ve toplumsal sınırlamalar birleştiğinde, gülmenin bazı durumlarda kamusal bir risk haline geldiği görülüyor. Özellikle kadınlar için kamusal alanda gülmek hâlâ görünmez kurallarla sınırlandırılıyor. Dijital ortamda sınırlar kısmen gevşese de yanlış anlaşılma ve linç kültürü nedeniyle dijital alan da güvenli değil; kırılgan ve gergin bir kamusal zemin sunuyor.

Mizahın psikolojik fonksiyonu: Hayatla başa çıkma

Mizah ve gülme çoğu zaman hafif konular gibi görülür. Oysa araştırma, mizahın toplum için bir denge arayışı ve baş etme biçimi olduğunu gösteriyor. İnsanlar neye güldüklerini ya da nerede susmayı tercih ettiklerini anlatırken, aslında yaşadıkları dönemin sınırlarını tarif ediyorlar.

Veriler mizahın iki işleve büründüğünü söylüyor. İlki, günlük stres içinde kısa bir rahatlama, bir nefes aralığı olarak mizah. Bir dizi sahnesi, bir stand-up gösterisi ya da kısa bir skeç küçük ama iyileştirici anlar yaratıyor.

İkincisi ise “ağlanacak halimize gülüyoruz” hali. Bu gülme artık neşeden çok çaresizliğe verilen bir tepki. Öfke, korku ya da isyan yerine gülerek karşılık verme… Duygusal yorgunluk, tepkilerimizin repertuvarını değiştirmiş durumda.

Bu iki mizah türü, toplumun ruh halinin iki yüzü gibi: Aynı anda nefes almaya çalışmak ve aynı anda nefessiz kalmak.

Mizahın tüketildiği mecralar da bu tabloyu doğruluyor: Instagram (yüzde 64), YouTube (yüzde 53)ve televizyon (yüzde 63). Bu durum, mizahın giderek daha kısa, hızlı ve algoritmaların yön verdiği bir forma büründüğünü gösteriyor. En çok sevilen türler skeç, durum komedisi ve stand-up. Tercihleri belirleyen en güçlü kriter ise zekice mizah yapabilmek (yüzde 86).

Mizah bir ihtiyaç ama kırılgan bir alan

Bulguların temel mesajı net: Toplumun gülmeye ihtiyacı artıyor ama mizahın kamusal güvenlik alanı daralıyor. Bu daralma; toplumsal gerilim ve belirsizlikten, özellikle kadınlar ve “kutsal” alanlar etrafında şekillenen sosyal normlardan ve kurumlara duyulan düşük güvenden besleniyor.

Mizah hâlâ güçlü bir sosyal yapıştırıcı. Ancak herkesin aynı şeylere gülebildiği ortak alan giderek küçülüyor. Türkiye’de mizah kaybolmuş değil; fakat siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar, güvensizlik ve ruh hâlindeki kırılganlık nedeniyle daralmış bir kamusal zeminde varlığını sürdürüyor. Bu yüzden mizah, kimi için dayanıklılık aracı, kimi için ise mayınlı bir alan hâline geliyor.

Geleceğe, kurumlara ve gidişata duyulan güvensizlik derinleştikçe, bu güvensizlik birbirimize duyduğumuz güveni de aşındırıyor. Toplumsal dayanıklılık zayıflıyor. Ve bu durumdan çıkışın sorumluluğu yalnızca siyasilere ait değil; toplumsal esenlik tüm kamusal aktörlerin ortak sorumluluğu.

Bugünün Türkiye’sinde siyasetçiler, sivil toplum, sanatçılar ve ekonomik aktörler aynı toplumsal gerilimi soluyor. Çözüm tek bir aktörde değil. Herkes kendi payına düşeni yapabilir. O pay da gürültüyü artırmak ya da kutuplaşmanın savaşçıları olmak değil; toplumun nefes alma alanlarını genişletmek olmalı.

Toplumsal esenlik için

Bugün toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey, tansiyonu düşüren bir iletişim. Bağırmadan konuşmak. Büyük vaatler yerine küçük güvenceler vermek. Hiddetle değil, sakinlikle yaklaşmak.

İnsanların en temel ihtiyacı duyulmak; dinlenildiğinden ve dikkate alındığından emin olmak. Muhatabından “Seni dinliyorum” cümlesini duymak. Bu cümle, politikadan iletişime, sanattan markalara kadar her alan için ortak bir iyileştirici araç.

Toplum mizahı seviyor, özlüyor ve ona muhtaç. Katıla katıla gülmeyi, birlikte gülebilmeyi istiyor. Toplumun duygu haritası, insanların yorgun olduğunu ama umudunu tümden yitirmediğini gösteriyor. Gülme ihtiyacı yüksek, alanı ise dar.

Belki de bu yüzden, toplumun bugün büyük sözlerden önce küçük temaslara, küçük etkileşimlere, küçük gülümsemelere ihtiyacı var. Çünkü araştırmanın en önemli bulgularından biri, gülmenin başkalarıyla birlikteyken arttığını gösteriyor. “Başkalarıyla birlikteyken, tek başıma olduğum zamana kıyasla daha çok gülerim” ifadesine itiraz edenlerin oranı yalnızca yüzde 10. Bu da gülmenin esasen sosyal bir deneyim olduğunu hatırlatıyor.

Oksijen'den alınmıştır.

/././

Çocukları rahat bırakın -Mehmet Y.Yılmaz- 

Ezbercilikle dindar olunamayacağını Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki deneyimiyle öğrendik sayılır. Birçok ülke de geçmişte böyle bir  endoktrinasyon deneyimi yaşadı. Bugün o ülkelerde, o öğretilerin esamesi bile okunmuyor...

yusuf tekin

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 81 ildeki bütün okullara yazı göndermiş, 4 – 6 yaş grubundaki çocuklar Ramazan boyunca camilere götürülecekmiş. 

Çocuklara sahur, iftar, oruç gibi kavramlar öğretilecek, konuyla ilgili söyleşiler düzenlenecekmiş. 

Bilmiyorum hatırlayan kaldı mı ama siyasal İslamcıların Türkiye’de henüz iktidar olmadıkları günlerde “insanların çocuklarını istedikleri gibi eğitme hakkından” sıkça söz edilirdi.

Kuran kurslarının bazılarının “kaçak olduğu” yıllardı, devletin çocuğuna Kuran öğretmek isteyen ebeveynlerin işine karışmaması gerektiğinden söz edilirdi. 

O günler geride kaldı, böyle bir haktan söz eden de kalmadı. 

Millî Eğitim Bakanlığı, belli ki “dindar nesiller yetiştirme projesi” çerçevesinde şimdi de doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek yaştaki çocukları endoktrine etmeyi hedefliyor. 

Ebeveynlerine sorma gereği duymadan çocukları camilere götürüp, pedagojik formasyona sahip olmayan imamlar marifetiyle endoktrine edecekler. 

Ebeveynlere sorulmuyor çünkü biliyorlar ki soracak olurlarsa ailelerin çok büyük bölümü bunu kabul etmeyecek. 

Türkiye’nin en az yarısının Müslümanlık anlayışı ile bugünkü rejimin Müslümanlık anlayışı örtüşmüyor çünkü. 

Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın da altını çizdiği gibi rejimin çizdiği dindar insan portresi nedeniyle “dindarlık şu anda herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Millet Müslümanlığı bıraktı. Başörtüsünü terk ediyor.” 

Araştırmacı Selim Koru’nun paylaştığı bir araştırma sonucuna göre “Din insanlarına güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 22,4. 

Yani soracak olsalar beş kişiden dördü, çocuklarının camilerdeki “güvenmedikleri” din insanları tarafından eğitilmesini istemeyecek. 

Geçen gün de sözünü etmiştim, IPSOS’un 30 ülkede gerçekleştirdiği ‘Eğitim Monitörü 2025’ araştırması gösteriyor ki Türkiye de dahil ülkelerin tümünde en az tercih edilen dersler din dersleri. 

Türkiye’de “din derslerini tercih eden” kitle dünya ortalamasının (yüzde 7) üzerinde ama sadece yüzde 12! 

Bu araştırmanın tümüne bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  

İstanbul Valisi de geçen gün 4 – 6 yaş grubu çocuklar için Kuran Kursları açılacağını söylemişti. 

Türkçe okuma yazma öğrenmeden, Kuran-ı Kerim ezberletme projesi sanırım bu. 

O yaştaki çocuklar Türkçe okuma yazmayı bile öğrenmemiş oluyorlar. 

Vali Bey’in projesiyle de ne anlama geldiğini bilemeyecekleri Arapça Kuran-I Kerim’i ezberleterek bu çocukları “dindar” yapacaklarını zannediyorlar sanırım. 

Ezbercilikle dindar olunamayacağını Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki deneyimiyle öğrendik sayılır. 

Birçok ülke geçmişte böyle bir endoktrinasyon deneyimi yaşadı. 

Bugün o ülkelerde, o öğretilerin esamesi bile okunmuyor. 

Türkiye’de de böyle olacak ama kaybedilen yıllar geri gelmeyecek. 

Türkiye’nin sanayi devrimini kaçırmasında bağnazlığın da rolü küçümsenemez. 

Öyle görünüyor ki benzeri bir bağnazlık yüzünden yapay zekâ devrimini de kaçıracağız. 

/././ 

Don ve kuralık çıkmazı: Bakanlar birbirine düştü!..-Yalçın Doğan- 

Gıda fiyatlarındaki anormal artışı Cevdet Yılmaz, Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan “don ve kuraklığa” bağlıyor.  “Don ve kuraklık” varsa, Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı’nın deyimiyle, “son altı çeyrekte”, yani son bir buçuk yılda nasıl oluyor da tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız?..

Koro üç solistten oluşuyor:

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan. Üçü de, aynı noktaya atış yapıyor:

“Gıda fiyatlarındaki artışın nedeni soğuk hava, don ve kuraklıktır."

Cevdet Yılmaz biraz daha açıyor:

“Ocak ayında enflasyon beklentilerin üstünde geldi, burada özellikle gıdanın rolünü görüyoruz. Geçen yıl hem don, hem kuraklık yaşadık. Tarım sektörümüz küçüldü, enflasyonu olumsuz etkiledi."

Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne göre, Ekim 2024 - Eylül 2025 arasında yağışlar son otuz yılın ortalamasından yüzde 26 daha düşük.

Sıcaklık verilerine gelince, 1950 - 2025 arasında yıllık ortalama sıcaklık 15.6 derece. 2025 ortalaması ise, 12.2 derece. Yani, tarımsal üretimde “don” etkisi epey sınırlı.

AKP’nin gıda fiyat karnesi

Ocak ayında gıda fiyatlarında yıllık artış yüzde 31.69, çok yüksek. Dolayısıyla, tartışma bitmiyor.

Zaten...

AKP’nin gıda fiyatları karnesi kırık.

2004 - 2026 arasında gıda enflasyonu ortalama yüzde 20.52.

Kasım 2022’de yüzde 102.55 artışla, tüm zamanların rekorun kırıyor.

Nisan 2016 ise, yüzde 1.38 ile en düşük seviyeye iniyor.

Merkez Bankası raporu

Geçen hafta Fatih Karahan 2026 yılı ilk enflasyon raporunu açıklıyor.

Daha önce açıklandığı gibi, enflasyon hedefi yine yüzde 5.

Ama, tahmin yüzde 16 iken, daha şimdiden yüzde 15 - 21 aralığına yükseltiyor.

Hedef hala yüzde 5!..

Dalga geçer gibi!..

Normali hedefin ve tahminin birbirini tutması iken, ne hedef tutuyor, ne tahmin. Bu sıradan bir hata değil, çalışanlara ve emeklilere yansıması ağır:

Ücret artışları böyle sınırlanıyor.

Neden tutmuyor?

Merkez Bankası raporuna göre, geçen yıl hedefte ve tahminde sapmanın nedenleri, sırasıyla:

1-İthal fiyatlarındaki artış,

2-Enflasyonun ana eğilimi,

3-Yönetilen fiyatlar,

4-Gıda fiyatlarındaki artış.

İlki hariç, diğer üçü neden hükümetin beceriksizliğinin göstergesi.

“Ana eğilimi” dediği, enflasyonun düşmeyeceğine ilişkin halktaki beklenti. Bu yıl piyasada, reel sektörde ve halkta beklenti, enflasyonun yine tahminlerin üstünde gerçekleşeceği yönünde.

“Yöneltilen fiyatlar”, doğalgaz, benzin, mazot ve elektriğe yapılan zamlar.

“Gıda fiyatları artışını” ise, don ve kuraklık üzerinden tarım üretimindeki düşüşe bağlıyor.

Tarım Bakanı: Rekor kırdık

İşte, şimdi tam şenlik!..

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı ise, Gaziantep’te bir törende tam tersine, “bitkisel ve hayvansal üretimde Cumhuriyet Tarihinin rekorlarını kırdık” diyor ve ekliyor:

“Sebze ve meyve üretiminde dünyada dördüncü sıraya çıktık. Bugün tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız. Türkiye tarımda 32.6 milyar dolarla net ihracatçı bir ülkedir. Tarım sektörümüz son altı çeyrektir aralıksız büyüyor."

Daha üç gün önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz:

“Tarım sektörümüz küçüldü, enflasyonu olumsuz etkiledi."

Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası da Cevdet Yılmaz gibi düşünüyor!..

Kim doğru söylüyor?..

Pazarların dili

Kaldı ki, Tarım Bakanının dediği gibi:

-Sebze ve meyvede madem akıllara durgunluk veren üretim rekoru kırıyoruz, o fiyatlar günden güne neden artıyor?..

-Madem “ihracatçı ülkeyiz”, ihracat neden kısılmıyor, içerde arzı artırarak, fiyatlar neden dizginlenmiyor?..

-Madem “ihracatçı ülkeyiz” mercimekten kuru fasulyeye, patatesten pirince, buğdaya, pamuğa, pirince kadar pek çok ürünü neden ithal ediyoruz, “Arjantin Elması, Belçika Zeytini, Rus Portakalı, Kazak Soğanı’nın” pazarlarda işi ne?..

Birbirlerini yalanlıyorlar

Gıda fiyatlarındaki anormal artışı Yılmaz, Şimşek ve Karahan “don ve kuraklığa” bağlıyor ya...

“Don ve kuraklık” varsa, Yumaklı’nın deyimiyle, “son altı çeyrekte” yani, son bir buçuk yılda, nasıl oluyor da, “tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız?..”

Ya Tarım Bakanı palavra atıyor, birinci, yedinci falan değiliz...

“Don ve kuraklık” yoksa, gıda fiyatları neden durmuyor?..

Ya da diğerleri palavra atıyor!..

Onlar birbirine düşüyor da, Kayahan’ın dediği gibi, bu yıl:

“Eyvah, yine bana hüsran, (...) yine bana esmer günler düştü."

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı mı?-Bekir Ağırdır-  Türkiye’de ekonomik v...