Ülke 20 yıldır talan ediliyor
CHP Lideri Özel, Cumhurbaşkanlığı’na verilen acele kamulaştırma yetkisine ilişkin konuştu. Özel, “80 yılda bin 360 maden ruhsatı verilmişken son 20 yılda 365 bin, yani 365 katı maden ruhsatı vermişler” dedi.
Partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan CHP lideri Özel, kendisini hedef alan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yanıt verdi. İnşa edilen konutların ödeme planına ilişkin depremzedelere imzalatılan senetleri paylaşan Özel, Burada iftira varsa Murat Kurum’dadır. Burada hezeyan varsa ‘ittifak ortağıyım’ diyen şahsiyetinizin siyasetinin adıdır. Ya o senetleri size yaktıracağım ya da iktidar olup ben yakacağım" dedi. Özel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e de mal varlığını açıklama çağrısını yineledi.
Özel konuşmasına Akbelen’deki direnişe ilişkin mesajlarla başladı. CHP lideri Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) hukuka, akla, vicdana uygun bir karar vermesini beklediklerini söyledi. Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde 9 işçinin toprak altında kalarak yaşamını yitirdiği heyelana ilişkin davanın devam ettiğine dikkati çeken Özel, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’a tepki gösterdi. Özel, "İliç’in kanı Murat Kurum’un üzerindedir" ifadesini kullandı.
O SENETLERİ YAKTIRACAĞIM
Devamla, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kendisini deprem bölgesine yönelik açıklamaları üzerinden hedef aldığını anımsatan Özel, "Sayın Bahçeli; bununla ilgili verilecek çok sert cevaplar var. Bir kelime edemeyeceğim. (Depremzedelere imzalatılan afet borçlandırma senedini gösterdi) Burada iftira varsa Murat Kurum’dadır. Burada hezeyan varsa ‘ittifak ortağıyım’ diyen şahsiyetinizin siyasetinin adıdır" dedi. Özel, şöyle devam etti: "Ya o senetleri size yaktıracağım ya da iktidar olup ben yakacağım!"
ERDOĞAN’I HALKA ŞİKÂYET EDİYORUM
Özel, sözlerini şöyle sürdürdü: “Akbelen köylüler elinde bastonlu 90 yaşındaki dedeler, nineler, gencecik torunlarıyla birlikte direniyorlar. Sebebi dünyanın en güzel coğrafyasına verilen maden ruhsatı verilmesi ve o ruhsatın genişletilmesi, milyonlarca ağacın yeniden kesilmesi. Zeytin ağaçlarını kanun koruyordu gelip kanun çıkardı. Akbelen ormanlarındaki 100’ün üzerindeki farklı bitki, 200’ün üzerindeki hayvan ve kuş türü kulağını kabartmış; Anayasa Mahkemesi’nin hukuka, akla, vicdana uygun bir karar vermesini bekliyor. Bizde bunu Anayasa Mahkemesine götürdük, mahkeme önünde bekliyor. Biz de Anayasa Mahkemesi’nden bir an önce bunu görüşmesini ve durdurmasını bekliyoruz. Yapacak mı? ” dedi.
Cumhurbaşkanlığına verilen acele kamulaştırma yetkisine ilişkin konuşan Özel, şunları söyledi; “Duymayan kalmasın, bilmeyen kalmasın ki Erdoğan verilen bu yetkiyi bir şirket AYM kararı çıkmadan bütün zeytinleri kessin, ortaklık bitsin diye kullandı. Bunun için buradan hem milletimize Recep Tayyip Erdoğan’ı şikayet ediyorum hem de Anayasa Mahkemesi’ne; geciktiğiniz her gün ölen hayvanlar, kesilen ağaçlar, ortadan kalkan bitki örtüsü ve talan edilen doğa demektir, lütfen elinizi çabuk tutun diyorum. 80 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca 1360 maden ruhsatı verilmişken, son 20 yılda 365 bin; yani 365 katı maden ruhsatı vermişler dörtte biri zamanda. Bir gözü dönmüşlükle karşı karşıyayız. Ordu’nun, Giresun’un yüzde 70’ini, 80’ini, Muğla’nın yüzde 65’ini maden ruhsatına açmış, en güzel yerleri maden ruhsatına açmış bir talan girişimiyle karşı karşıyayız.”
BİLAL’E SERBEST CHP’YE YASAK
İstanbul’da köprülerin özelleştirilmesine karşı CHP’nin yapmak istediği yürüyüşe polis engel oldu. Ortaköy’den Arnavutköy’e karşı yürümek isteyen CHP’liler toplandı. Valiliğin yasakladığı yürüyüş öncesi Ortaköy polis ablukasına alındı. CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik valiliğin kararını kabul etmediklerini belirterek yürüyüşün planlandığı şekilde yapılacağını bildirdi. CHP İl Başkanı Çelik Ortaköy’de basın açıklamasını okudu. Çelik, "Güvenlik güçleriyle maksatlı bir biçimde karşı karşıya getiriliyoruz. Bizim güvenlik güçleriyle derdimiz yok ama milli iradeye darbe yapanlarla bir derdimiz var. Biz basın açıklamamızı burada gerçekleştireceğiz. Emniyet güçlerine sesleniyorum; bu barikatları kaldırın" dedi. İktidarın bugüne kadar yaptığı özelleştirmelerden örnekler veren Çelik, “Soygun garantisi olan bir sistem kurdular. Gitmediğimiz yolların faturasını bize kesiyorlar” diye konuştu.
SEÇİM YATIRIMI
Köprü ve otoyolların vergilerinin yurttaşlar tarafından ödendiğini vurgulayan Çelik, Siz kimin malının kime satmaya çalışıyorsunuz” şeklinde konuştu. Kuzey Amerikalı şirkete fizibilite çalışması yaptırmışlar. AKP’nin kamu varlıklarını satarak seçim yatırımı yapmak istediğini söyleyen Çelik, “Milletin malını yandaş şirketlere peşkeş çekmek istiyorlar” dedi. Çelik, "İki köprünün yıllık kârı 112 milyon dolar. Otoyolların kârı 179 milyon dolar. Bir yılda toplam kâr 288 milyon dolar. Köprülerin 25 yıllık kârı 15 milyar dolar yapıyor. İstanbul’daki köprülerin tüm gelirlerinin yüzde 96’sı devlete kalıyor. Altın yumurtlayan tavuklar neden özelleştirilmek isteniyor? Bu bir seçim yatırımıdır. Köprüleri özelleştirilerek seçime kaynak yaratmak istiyorlar" diye konuştu. Çelik’in konuşmasının ardından CHP’liler Arnavutköy’e yürümek üzere harekete geçti. Ancak polis CHP’lilerin yürüyüşüne izin vermedi.
BAHÇELİ CHP’Yİ HEDEF ALDI
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Bahçeli, "Muhalefetin sahip olduğu imkanları kullanmaya yanaşmadan Meclis’i karıştırması, yasal ve anayasal bir hakkı engellemeye çalışması yeni sürüm bir siyasi eşkıyalık değilse nedir? Ali kıran baş kesen misiniz? Nesiniz, kimsiniz?" dedi.
***
Diyanet’in ‘FETÖ’ dosyaları: Erbaş’ın kızına işlem yapılmadı -Mustafa Bildircin-
Eski Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın kızı Merve Likoğlu'nun, “Elimizden Zaman Gazetesi düşmezdi” ve “Her şeyi çok açık söylüyor hocaefendi” paylaşımlarıyla ilgili şikayetlerin sümen altı edildiği öne sürüldü. Şikayetlerle ilgili işlem yapmayan birimin başındaki ismin Erbaş’ın özel kalemi olarak görev yaptığı belirtildi.
Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kızı Merve Safa Erbaş Likoğlu’nun 17-25 Aralık sürecinin öncesinde ve sonrasında yaptığı paylaşımlar açığa çıktı. Likoğlu’nun 3 Ocak 2013 tarihli paylaşımında, “Elimizden Zaman Gazetesi düşmezdi. Teşekkürler Zaman Gazetesi, Teşekkürler Yeni Bahar” ifadelerini kullandığı görüldü. Merve Safa Erbaş Likoğlu’nun öte yandan, 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından yalnızca beş gün önce, “Kimse Yok Mu Derneği” ile ilgili paylaşım yaptığı da öğrenildi. Likoğlu’nun paylaşımında, “Kimse Yok Mu Derneği Suriye'de, Filipin’de, Van’da. Ben ulaşamadım, oralara gidemedim diyemeyiz. Hepsi bizim insanımız” diye yazdığı belirlendi.
DİKKATİ ÇEKEN PAYLAŞIMLAR
Likoğlu’nun, “FETÖ paylaşımları” bunlarla da sınırlı kalmadı. Bir başka paylaşımında Likoğlu, “FETÖ iltisaklı” olduğu için erişim engeli getirilen, “Herkül” için “Abi Herkül Nağme’yi takip etmiyor musun? Her şeyi çok açık söylüyor hocaefendi. Hatta bu kadar açık konuştuğunu görmemiştim” ifadelerini kullandı. Paylaşımların sosyal medyada gündem olmasının ardından Likoğlu, sosyal medya hesabının kullanıcı adını değiştirdi, bazı paylaşımlarını sildi.
SORUŞTURMA SÜMEN ALTI
Diyanet kaynakları, Merve Safa Likoğlu’nun 17-25 Aralık öncesinde Konya’da görevli olduğu dönemde, “FETÖ lehine propaganda yaptığını” iddia etti. Likoğlu’na yönelik şikayetlerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na iletildiği ancak şikayetlerin dikkate alınmayarak sümen altı edildiği savunuldu. Paylaşımlarla ilgili şikayetlerin yapıldığı ve şikayetlerin sümen altı edildiği dönemde, soruşturmaları yapan birimin başında Hasan Güçlü’nün bulunduğu bildirildi. Güçlü’nün Erbaş döneminde Teftiş Başkanlığı ve Özel Kalem olarak görev yapması dikkati çekti.
“ADALET TECELLİ ETMELİ”
Başkanlık kaynakları, "Soruşturma yapılmaması görevi kötüye kullanmak olduğu için büyük suç" diyerek Safi Arpaguş döneminde üzerine gidilmesi gereken konuların başında, “FETÖ dosyaları” olduğunu kaydetti. Bazı paylaşımların halen internet ortamında durduğunun altını çizen başkanlık kaynakları, “Umarım adalet tecelli eder. Babasının kanatları altındaydı. Şimdi ise koruma kalkanı yok. Adalet artık tecelli etmeli. Diyanet o zaman güvenilen kurumlar arasına girecektir. Diyanet'te FETÖ ile ciddi mücadele edilmedi. Üst düzey göreve getirilenlerin kendileri ya da en yakınlarında FETÖ bağlantılarının olması normal değil" diye konuştu.
***
İtirafçı ortağının otelinde çalıştay: MEB’den 24,1 milyon TL’lik organizasyon -Mustafa Bildircin-
MEB, bünyesindeki tesislere karşın lüks otellerde gerçekleştirdiği organizasyonlara bir yenisini daha ekledi. MEB’in, “Eğitim Altyapısının Güçlendirilmesi” başlıklı çalıştay için “AKP’nin kamp oteli” olarak nitelendirilen ve Aziz İhsan Aktaş’ın ortağına ait olan Eliz Otel ile 24,1 milyon TL’lik anlaşma yaptığı ortaya çıktı.
Mülkiyetindeki onlarca tesise karşın hemen her yıl beş yıldızlı otellerde organizasyonlar gerçekleştiren Milli Eğitim Bakanlığı’nın lüks otel toplantılarına bir yenisi daha eklendi. AKP ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın defalarca tercih ettiği Kızılcahamam Eliz Otel’in misafiri bu kez MEB kafilesi oldu. Bakanlığın, “ Eğitim Altyapısının Güçlendirilmesine Yönelik Değerlendirme ve Planlama Çalıştayı” için beş yıldızlı Eliz Otel ile anlaşıldığı öğrenildi. MEB 12 Şubat’ta, “Eğitim Altyapısının Güçlendirilmesine Yönelik Değerlendirme ve Planlama Çalıştayı Organizasyonu” ihalesi düzenledi. İhale kapsamında organizasyon için Solid İletişim Anonim Şirketi ile sözleşme imzalandı.
İHSAN AKTAŞ DETAYI
Bakanlık ile şirket arasında imzalanan sözleşmenin bedelinin, 24 milyon 198 bin 800 bin TL olduğu bildirildi. Organizasyon için tercih edilen otel ise kamuoyunda, “AKP’nin kamp oteli” olarak nitelendirilen Eliz Otel oldu. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlardaki kilit isim ve itirafçı Aziz İhsan Aktaş’ın ortağı Gürkan Dölekli’ye ait olan oteldeki organizasyonun dört gün süreceği belirtildi.
MİSAFİRLER AYNI
AKP’nin kamplarına ev sahipliği yapan otelde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da çok sayıda toplantı yaptığı kaydedildi. 2023 yılında Hac kafilesi yöneticileri ile gerçekleştirilen ve 2025 yılında Diyanet Vakfı’ndaki burslu öğrencilere yönelik gerçekleştirilen toplantıların da Eliz Otel’de düzenlendiği dile getirildi.
***
Başarısızlığın resmi itirafı: Yoksulluk, kadına şiddet, işsizlik -Mustafa Bildircin-
Aile Bakanlığı’nın raporlarında, “AKP’nin başarısızlığının itirafı” niteliğindeki tespitlere yer verildi. Bakanlığın, “Türkiye fotoğrafı” olarak nitelendirilen raporlarında, dar gelirli ailelerin kreş ücretlerini karşılayamadığı, kadına şiddetin sorun olmaya devam ettiği ve işsizlik nedeniyle yardıma muhtaçlığın arttığı belirtildi.
AKP hükümetleri döneminde Türkiye, en temel alanlarda geriye gitti. Eğitimden yargıya, sağlıktan kültür sanata kadar çok sayıda alanda büyük tahribatlar yaşandı. Siyasi iktidarın ekonomi politikası ise Türkiye’deki on milyonlarca yurttaşı adeta yoksulluk sarmalına hapsetti. Saray ve kabinesi, geriye giden tüm göstergelere karşın yurttaşlara pembe tablolar çizdi. Bakanlıkların faaliyet raporlarında, yurttaşın Anayasal hakkı olan hizmetler dahi, “Başarı” olarak anlatıldı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2026, 2027 ve 2028 yıllarına yönelik stratejik planları ise gerçek tabloyu açığa çıkardı.
DAR GELİRLİLER
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2026-2028 dönemine yönelik hedefleri ile 2024-205 dönemi tespitlerini içeren Stratejik Plan raporunda, yurttaşların şikâyetlerinin haklılığı ortaya konuldu. Tespitler itibarıyla “İtiraf” niteliği taşıyan raporda, “Dar gelirli aileler mevcut kreş ve gündüz bakımevlerinin ücretlerini karşılamada zorluk yaşamaktadırlar” denildi. Öte yandan bakanlık, özel kreş ve gündüz bakımevlerinin ücretsiz hizmet sunan kontenjanlarının yetersiz olduğunu da kabul etti.
KADINA YÖNELİK ŞİDDET
Raporda, Türkiye’nin kanayan yarası olan kadına yönelik erkek şiddeti ile ilgili tespitlere de sıralandı. Kadına yönelik şiddetin, “Tüm dünyada olduğu gibi” Türkiye’de de sorun olmaya devam ettiğini belirten bakanlığın raporunda, “Kadına yönelik şiddet yalnızca şiddet mağduru olan kadınları değil çocukları da olumsuz etkilemektedir” ifadesi kullanıldı. Kadınların karar alma mekanizmalarında temsilinin düşük kalması da bakanlığın raporuna yazıldı.
İŞSİZLİK
Türkiye’nin en önemli sorunları arasında yer alan işsizlik de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın raporuna girdi. Raporda, işsizlikteki artış nedeniyle sosyal yardım gereksiniminin de arttığı ve “Sosyal yardım-istihdam ilişkisinin yeterince güçlü olmadığı” kaydedildi.
***
Halktan kaçırılan siyaset -Berkant Gültekin-
Türkiye’nin asla normal olmaması gereken “yeni normalleri” tüm ağırlığıyla toplumun üstüne çökmüş durumda. Hayat pahalılığı, eriyen alım gücü, yoksullaşma, geleceksizlik; geniş halk kesimlerinin borç ve faiz yüküyle yaşayabildiği ülkede artık kronik sorunlar haline geldi. Üstelik bu sorunlar sadece muhalifler tarafından da dile getirilmiyor. AKP siyasetinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edebileceğimiz MÜSİAD bile ekonomideki sorunların kronikleştiğini, bu yapısal sorunların kemer sıkma gibi politikalarla çözülemeyeceğini belirtiyor.
AKP’nin sermayeden yana olan ideolojik aklı, yıllar boyunca adım adım çalışan milyonların aleyhine bir düzen inşa etti ve bugünkü krizi ortaya çıkardı. Mevcut eşitsizliği TÜİK’in raporları bile ortaya koyuyor. Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimin geliri, en yoksul yüzde 20’lik kesimin gelirinin yaklaşık 7,5 katı. Toplam gelirin yaklaşık yarısı, en zengin yüzde 20’nin elinde. Asıl uçurum ise servet tarafında yaşanıyor; ülkede en zengin yüzde 1, toplam milli servetin yaklaşık yüzde 42’sine sahip. Geriye kalan yüzde 99, yüzde 58’lik serveti (tabii ki yine eşitsiz şekilde) paylaşıyor. Bu oran Türkiye’yi dünyada servet eşitsizliğinin en yüksek olduğu 15 ülkeden biri yapıyor. Nüfusumuzun yaklaşık yüzde 71’inin toplam serveti 10 bin doların altında.
Vergi politikası, var olan eşitsizliği daha da keskinleştiriyor. Çünkü verginin de adaleti yok ve terazisi bozuk. Devletin vergi toplama tercihleri en çok orta ve dar gelirli yurttaşları vuruyor. Vergi gelirlerinin yüzde 60’tan fazlası dolaylı vergilerden oluşuyor ve ödenen vergiler emeğiyle geçinen halkın bütçesinde daha fazla yer kaplıyor. Türkiye, ücretli çalışanlardan en çok vergi alan ülkelerin başında geliyor. TEPAV’ın son araştırmasına göre toplam gelir vergisinin yüzde 65,4’ünü çalışanlar ödüyor. Yani gelir vergisinde de aslan payı sermaye sahipleri, holding patronları ve rantiyecilerde değil, günde 8-10 saat mesai yapan bordrolu çalışanlarda… Üstelik bu pay yıllar geçtikte artıyor.
Bu tablo kendiliğinden oluşmadı; bizzat AKP tarafından yaratıldı. Memleket bu noktaya, iktidarın 23 yıldır verdiği politik kararların neticesinde geldi. Dünyada kapitalist sistem halkları yoksullaştırıp emekçilerin sahip olduğu kamusal hakları bir bir ellerinden alırken, AKP sistemin Türkiye şubesi gibi faaliyet gösterdi. Ancak iktidarın en büyük avantajı, karşısında kendisine bunun siyasi maliyetini ödetecek örgütlü bir halk hareketinin bulunmaması oldu. Kimlik siyasetine yaslanarak toplumu kutuplaştıran AKP, ne demokrasi ne de hukuk tanıyan baskıcı uygulamalarıyla ve buna eşlik eden türlü hile hurdayla gücünü yıllar boyunca muhafaza etti.
İktidar bunu yaparken, siyasal alanı da kendi düzeninin devamlılığını sağlayacak şekilde biçimlendirdi. Kendi kimlikler üzerinden siyaset yaparken, muhalefeti de kimlik temsiliyetinin sınırlarına hapsetti. Sonunda iktidar karşısında birleşemeyen, çıkarları farklılaşıp rejime karşı pozisyon alışı ikincil mesele olarak gören ve birey/lider merkezli çıkışları aşamayan bir muhalefet hattı şekillendirdi. Kurumsal siyaseti, tabanın beklentilerinden ve adaletsiz düzenin sorunlarından böylece büyük ölçüde kopardı. Bugün de benzer bir konsept etrafında hareket ediyor.
Kürt hareketiyle yürütülen süreç hem Kürt hareketini yeniden biçimlendirmeyi hem de CHP’yi geleneksel sınırlarına çekmeyi amaçlıyor. DEM Parti’nin muhalefet kampından koparılması ve tarafsızlaştırılması, Öcalan’ın parti kadroları ve tabanı üzerindeki etkisi üzerinden gerçekleştirilmek isteniyor. Ortada demokrasi ve özgürlükler anlamında geliştirici bir perspektif yok, sadece birtakım vaatler, geleceğe dönük temenniler var. “Türk-Kürt ittifakı” demokratik, eşitlikçi bir bakışa ve etiğe değil, AKP ile MHP’nin aklına emanet ediliyor. Buna razı gelen, bundan memnuniyet duyan bir sola -“taktik” gereği de olsa- diyecek bir şey yok.
Peki siyaset tepede iktidarın devamlılığını sağlayacak şekilde kurulurken, aynı iktidarın yarattığı düzende nefes almaya çalışan milyonlar buna razı gelecek mi? Bu dayatma, siyasette bir kırılma yaratmayacak mı? Ülkenin gizlenen gerçek sorunları, yukarıdan üretilen kurgu içinde usulca yok edilebilecek mi? Mesele bu çöküşün içinden yeni bir Türkiye hikâyesi çıkarabilmek. Muhalefet, bölüşüm/paylaşım denklemini dert edinen, küçülen ekmeği ve çalınan yarınları mücadelenin merkezine koyan, emeğin hakkını duygusal değil sınıf eksenli yaklaşımla savunan bir siyaseti, buna her yönden uygun kadrolarla halkın talepleriyle buluşturabilirse, iktidarın kurduğu tuzağı boşa düşürebilir. Bu heyecanı ve umudu açığa çıkaramadıkça değişim iddiası da bir hayal olarak kalacak.
/././
Okullar ideoloji alanı olamaz
MEB’in Ramazan genelgesi kapsamında öğrencilerin okulları süslediği, davul çaldığı görüntüler tepki çekti. Eğitim sendikaları dava açacaklarını belirtirken Alevi örgütleri bunun ideolojik bir müdahale olduğunu vurguladı.
AKP iktidarı eliyle eğitimin gericileştirilmesine yönelik tepkiler sürerken Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) okullardaki gerici uygulamaları devam ediyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in 81 ile gönderdiği "Ramazan Genelgesi" kapsamında tüm kademelerde başlattığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” temasıyla birçok okulun girişlerinin süslendiği görüldü. Bakanlığın sosyal medya hesabından yapılan paylaşımlarda, okulların süslendiği, öğrencilerin okulda ve sokakta davul çaldığı görüntüler yer aldı. İlkokul öğrencilerinin "Oruç size misafir geliyor, onu iyi ağırlayın. O da sizi ahirette ağırlayacak" yazılarıyla çekilen görüntüleri dikkat çekerken okulları öğrencilerin süslediği de görüldü.
SENDİKALARDAN ÇAĞRI
İl Milli Eğitim Müdürlüklerince paylaşılan görüntlerde ise "Maarif ailesi olarak; kalplerimizi iyiliğe, sofralarımızı paylaşmaya, gönüllerimizi duaya açıyoruz", "Ramazan’ın bereketi eğitim yuvalarımızda hep birlikte hissediliyor" ifadeleri yer aldı. Bakanlığın uygulamalarına karşı eğitim sendikalarının tepkileri ise sürüyor. Eğitim-İş ve Eğitim Sen uygulamanın laik eğitim ilkesine ve mevzuata aykırı olduğunu savunarak öğretmenlerin re’sen görevlendirmeleri kabul etmeyeceğini açıkladı. Eğitim-İş genelgeye karşı dava açmaya hazırlanırken her iki sendika da üyelerini hukuka aykırı görevlendirmelere karşı yasal haklarını kullanmaya çağırdı. Sendikalar, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” başlığı altında eğitim kurumlarının dini etkinliklerle şekillendirilmesine ve öğretmenlerin mesai saatleri dışındaki zamanlarına müdahale edilmesine itiraz ettiklerini duyurdu.
Eğitim Sen’den yapılan açıklamada, MEB tarafından okullara gönderilen talimata göre söz konusu etkinliklerin dayandırıldığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve ilgili Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin müfredatta yer almayan dinî içerikli faaliyetlere izin vermediğine dikkat çekildi. Açıklamada, "Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla bu durum laiklik ilkesine temelden aykırılık teşkil etmektedir. ‘Gönüllülük’ adı altında yürütülen bu süreçte, etkinliğe katılmayan öğrencilerin ve öğretmenlerin fişlenmesi, öğrencilerin akran zorbalığına maruz kalması ve toplumsal dışlanma yaşamaları kaçınılmazdır" denildi.
İDEOLOJİK MÜDAHALE
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür DerneğiAlevi Bektaşi Federasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve çok sayıda Alevi kurumu da genelgeye tepki gösterdi. Yapılan açıklamalarda, etkinliklerin “tekçi ve Sünni-İslam merkezli bir anlayışın dayatması” olarak nitelendirilirken "bunun pedagojik değil ideolojik bir müdahale olduğu" belirtildi. Açıklamada özetle şöyle denildi: “Bu uygulama, başta Alevi çocukları olmak üzere; farklı inanç gruplarını, inançsızları ve tüm çoğul toplumsal yapıyı yok sayan, tekçi ve Sünni-İslam merkezli bir anlayışın devlet eliyle dayatılmasıdır. Bu bir eğitim politikası değil; açık bir asimilasyon ve kimlik silme girişimidir."
***
Yasağı tanımıyorlar: İsmailağa Cemaati bir medrese daha açtı
İsmailağa Cemaati Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na göre yasak olmasına rağmen bir medrese daha açtı. Cemaatin sosyal medya hesabından yapılan duyuruya göre açılışa cemaatin lideri Fikri Doğan da katıldı.
Cemaatler Cumhuriyet'i ve kanunlarını tanımıyor. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na göre yasak olmasına rağmen İsmailağa Cemaati bir medrese daha açtı. Daha önce de pek çok medrese açan cemaat açılışı sosyal medya hesabından duyurdu. Açılışa cemaatin lideri Fİkri Doğan da katıldı.
"İHTİYAÇ KARŞILANACAK"
Cemaatin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda şunlar denildi: "Hasan Efendi Kız Tekâmül Medresemizin açılışı, dün Şeyhimiz Fikri Efendi Hazretlerimizin teşrifleri ve kıymetli hocalarımızın iştirakleriyle, duâlarla gerçekleşti. Geleceğin hanım hocalarını yetiştirecek olan bu eser, ümmet-i Muhammed’in ilmî ve manevî gelişimine hizmet edecek. Medrese mezunu, icazetli 150 hanım hocanın yüksek ilim tahsil edeceği Kız Tekâmül Medresemizin mezunlarıyla, Arapça ve Hafızlık medreselerinin hanım hoca ihtiyacı karşılanacak."
BİRÇOK MEDRESELERİ VAR
Cemaatin başta İstanbul olmak üzere pek çok ilde 10'a yakın medresesi bulunuyor. Cemaat açtığı bu medreselerle küçük yaştan itibaren çocukları eğitimden koparıyor. Ancak yasaya aykırı olmasına rağmen bu medreselere Bakanlıklar tarafından müdahale edilmiyor.
***
Çocuğa silah zoruyla istismar -Ayça Söylemez-
Yeni nesil çetelerden “Taşlar” adlı suç örgütüne yeni bir dava açıldı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, liderliğini Ümit lakabıyla bilinen Ramazan Taş’ın yaptığı ve 4 yöneticisi daha bulunan örgütün, İstanbul’un Esenler ilçesi başta olmak üzere birçok ilçede işledikleri suçlara ilişkin tespit edilen 16 ayrı eylem sıralanıyor.
Davada 15’i tutuklu, bir kısmı aranan toplam 37 sanık var. Suçlamalar sürpriz değil: “Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti, Kasten Öldürmeye Teşebbüs, Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma, Silahla Kasten Yaralama, Tehdit, Mala Zarar Verme, Ruhsatsız Ateşli Silah Bulundurma ve Kullanma, Yasadışı Bahis…”
İddianamede çete yöneticilerinin “husumetli oldukları gruplara karşı silahlı eylemler gerçekleştirdikleri, kendi meselelerini kendilerinin halletmeye çalıştıkları, kendilerini kanun koyucu yerine koydukları” ifade edildi.
İŞKENCE, İSTİSMAR, TEHDİT
Bu iddianamede suçlamalara “Çocuğun Cinsel İstismarı” da eklenmiş durumda.
Mağdur çocuklar, detaylarını yazmayacağım ifadelerinde silahla tehdit edilerek işkence ve cinsel istismara maruz kaldıklarını, bu eylemlerin de videoya çekildiğini anlatıyor: “Y.A. video çekimi sırasında bize ‘Dayıya yanlış yapılmaz, biz dayıya hata yapmışız, dayıya yanlış yapanın sonu ölüm olur’ dedirterek video kaydı aldı. Şikâyetçi olursak bizi ve ailemizi öldüreceğini söylediler. Beni darp ettiklerinden sonra korktuğum için bir yere başvurup muayene olmadım, rapor almadım. Aileme de olayı söyleyemedim ve düştüğümü söyledim.”
‘VİDEOLARINIZ ELİMİZDE’
Diğer mağdur da “Bizi bırakmadan önce silahla tehdit ederek ‘Hiçbir yere gidip şikâyetçi olmayın, eğer olursanız başta siz ve sonra aileniz için çok kötü şeyler olur, videolarınız elimizde’ diyerek tehdit ettiler. Ben yaşadığım bu olaydan sonra şoka girdim ve psikolojim bozuldu, evden çıkamadım ve geceleri uyuyamadım” dedi.
İddianamedeki değerlendirme şöyle: “Olay tarihinde 18 yaşından küçük olan müştekiler, silahla tehditle Bayrampaşa Otoban kenarında bulunan bir boşluk alana götürülerek önce sopa ve silah kabzası ile dövülerek yaralandıkları, ardından şüphelilerin video kaydı çekerek müştekilerin kıyafetlerini çıkararak birbirlerine karşı zorla cinsel istismar yapmalarını istedikleri, bu şekilde şüphelilerin müştekileri döverek ve silah göstererek müştekilere karşı zorla cinsel istismarda bulunduklarının anlaşıldığı…”
Şüpheli Y.A.’nın telefonunda yapılan incelemede, mağdur çocukların yarı çıplak şekilde fotoğrafları ve videoları bulundu.
Başka bir olayda da darp edilerek rakip çete Çapkanlar’a küfretmesini istedikleri müştekinin videosu çete üyeleri arasında paylaşılarak yayıldı: “Bu olaydan sonra tekrardan beni darp ederler diye korktuğum için babamın dükkânına gittim, babama üzülür diye bir şey söylemedim.”
‘FAZLA YATIRMAZLAR’
İddianamedeki bir tape’de, şüphelilerin cezaevinde uzun süre kalmayacakları inancı taşıdığı görülüyor.
Biri Metris’te tutuklu bulunan, diğeri dışarıda olan şüphelinin telefon konuşması şöyle:
Kafana takma çıkarsın aslanlar gibi yat, aslanlar gibi çık.
Yok abi yok yatırsa ne olacak en fazla bir sene yatırsın sıkıntı yok ya.
Tabi tabi fazla yatırmazlar sizi inşallah.
En baba 6 ay abi...
Savcılığın tespitinde de eylemlerini sosyal medyada yayımlamalarına rağmen aynı eylemlere devam ettiklerine değiniliyor: “…şüphelilerin aleni şekilde faaliyetlerine devam etmesi, gerçekleştirdikleri eylemleri özellikle sosyal medya platformlarında düzenli olarak paylaşmaları neticesinde haklarında adli işlem yapılsa dahi faaliyetlerine çok kısa sürede devam etmeleri neticesinde kamu düzenini sarsacak eylemlerin yoğunluk kazandığı…”
INSTAGRAM HİZMETİ, DOLAR DESTELERİ
İddianamede, çetenin sosyal medya faaliyetlerine dair ayrıntılı bir inceleme ve onlarca sosyal medya paylaşımı yer alıyor. Bir çete üyesi, örgüt yöneticisine “Dayıcım artık Instagram’da da hizmet vermekteyiz, Füzeyle bile paylaşım yapabiliriz, fotoları bekliyorum” yazıyor, örneğin.
Çetenin farklı platformlarda otomatik tabancalarla birçok paylaşımı ve tehdit videoları bulunuyor. Cezaevi çıkışındaki kalabalık karşılamalar ve dolar desteleriyle fotoğraflar da bu paylaşımlardan bazıları…
Bir şüphelinin galerisindeki fotoğrafta da, kurşun geçirmez balistik yelek, el bombaları, MP5 otomatik tabanca ve dört ayrı diğer tabancanın görüntüsü var.
/././
Toryum meselesi -Özgür Gürbüz-
Erke Dönergeci’ni hatırlayan var mı? Sonsuz enerji üreteceği iddia edilen Erke Dönergeci, sessizce tarihin sayfalarında kayboldu. Bor, petrol, altın ve gaz erke dönergecine göre daha elle tutulur “mucizeler” elbette ama onların da kaderi aynı olacak. Türkiye’nin fosil yakıt rezervleri (petrol, kömür ve gaz) ülkenin kaderini değiştirecek büyüklükte olmadığı gibi dünyanın geleceği de bu yakıtlar üzerinde inşa edilmeyecek.
Ne desek boş. Memlekette komplo teorileri ile enerji mucizeleri hiç bitmiyor. Toryumla ilgili yazılıp çizilenler de biraz doğru biraz yanlış; bu alana düşüyor. Bundan üç yıl önce de gazetemizde benzer bir yazı yazmıştım ama Çin’deki prototip toryum reaktörüyle ilgili çıkan haberler yeni bir yazıyı gerekli kıldı.
Türkiye’de toryumla ilgili çalışmalar yürüten Prof. Dr. Engin Arık ve arkadaşlarının uçak kazasında ölmesi de komplo teorisi sevenlere bir fırsat verdi. Arık profesör olduğunda yıl 1988’di. ABD’de toryumu yakıt olarak kullanmayı amaçlayan araştırma programı 1960’larda başladı. 1977’de plütonyumla çalışan hızlı üretken reaktörleri toryuma tercih ederek programı sonlandırdı. 1980’lerde ticari reaktörlerde toryum kullanma denemeleri de finansal facialara neden oldu. Danimarka’dan Hindistan ve Almanya’ya birçok araştırma daha var. Bilim elbette durmaz ve Arık’ın da bu konuda elbette çok değerli çalışmaları olacaktı ama toryum meselesi Arık’ın çalışmalarından önce hiç bilinmiyordu gibi yazılar yazılması yanlış. Toryum denenmiş ve başarısız olmuş bir fikirdi.
***
Gelelim toryuma… Toryum kömür gibi bir maden değil, kazana atıp yakamazsınız. Dünyada çalışabilir durumda 400’ün üzerinde ticari nükleer reaktör var, bunların hiçbirinde de toryumu nükleer yakıt olarak kullanamazsınız. Hepsi zenginleştirilmiş uranyumla çalışır. Çünkü toryum bölünebilir bir madde değil, tek başına bir nükleer reaksiyon başlatamaz. Nükleer reaksiyonu başlatabilmesi için bir tetikleyiciye (nötrona) gereksinim duyar. Toryumu uranyum-235 ya da plütonyum 239’la birlikte kullanmak zorundasınız. Bu sayede birkaç değişiklikten sonra bölünebilir (fisil), uranyum 233 elde edebilirsiniz. Dönüp dolaşıp yine uranyum kullanırsınız. Aslında elektrik üretecek ısıyı yine uranyum kaynaklı reaksiyondan alırısınız. O yüzden de birçok uzman “toryum reaktörü” diye bir şeyin olmadığının altını çizer.
Çin’deki erimiş tuz reaktörü ticari bir reaktör değil. 2 megavat büyüklüğünde bir prototip. Buradaki sonuçlar toryum reaktörünün ticari bir geleceği olup olmadığını gösterebilir, susuz soğutma yapan bir reaktör olması da önemli ancak boyut çok küçük. Toryum yakıtlı reaktör konusu da çok yeni değil. Toryum katkılı yakıtla çalışan reaktörler, yıllar önce birçok ülkede denendi ve hem teknik hem de ekonomik nedenlerle bu süreçler ilerlemedi. Çin’in araştırmasının da aynı şekilde bitmesi ve laboratuvarda kalması muhtemel.
İkinci yanlış bilinen ise toryum reaktörlerinin atık üretmediği veya kaza riski olmadığı inancı. Bu da doğru değil, bu reaktörler olur da rüştünü ispat eder ticari üretime başlara yine nükleer atık ve nükleer kaza gibi bir derdimiz olacak. Atıkların arasında plütonyum olmayacak ama yine uzun ömürlü nükleer atık sorunuyla boğuşacağız. Yukarıda da açıkladığım gibi aslında bir uranyum reaktöründen bahsediyoruz, sonuçları da haliyle aynı. Toryumdan uranyum elde etmeye çalışıyor, bunun için de süreci uzatıp, ek teknik zorluklar ekliyorsunuz.
***
Doğada toryum uranyumdan daha fazla var ancak toryumun yakıta çevrilmesi daha külfetli. Kaldı ki aradaki fark da dağalar kadar değil. Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin daha fazla toryuma sahip olduğu için bu konuya eğilmeleri biraz da politik bir söylem. Uranyum yok ama toryum milli yakıt demek istiyorlar ancak bu da kömürü çıkarıp, kazanından jeneratörüne kadar her şeyi ithal bir santralde yakmaya benziyor. Bir kaynağı milli yapan en önemli kıstas o ülkede yaşayanlara ne kadar faydalı olduğudur.
Toryum karışımı yakıtla çalışacak reaktörlerin uranyumla çalışanlardan ucuz olacağına dair herhangi bir işaret yok. Daha da trajik olan ise şu: İster toryum ister uranyum olsun, nükleer reaktörlerin bugün güneşten, rüzgardan ve daha birçok enerji kaynağından daha pahalıya elektrik ürettiğini biliyoruz. Atık ve kaza sorununu çözmeyen, daha ucuza elektrik üretmeyen elektrik üretim yöntemini mucize gibi anlatmanın bir anlamı var mı?
/././
Kanlı düzen arayışları
İşgalci İsrail, Hamas’a ‘silah bırakmak’ için 60 gün süre tanırken Trump’ın Gazze vesilesiyle kurduğu Barış Kurulu bugün Washington’da ilk kez toplanıyor. İran ve ABD arasındaki ikinci tur görüşme de gerçekleşti.
Gazze'yi kana bulayan, Batı Şeria'da ise işgalini yaygınlaştıran İsrail, Hamas hareketine tamamen silah bırakması için 60 gün süre tanıyacağını, aksi halde ordunun Gazze Şeridi’ndeki askeri operasyonlara yeniden başlayarak “görevi tamamlayacağını” açıkladı. İsrail Bakanlar Kurulu Sekreteri Yossi Fuchs, yaptığı açıklamada bu sürenin perşembe günü başlayabileceğini söyledi. Bunun, Washington’da yapılacak ilk “Barış Kurulu” toplantısıyla aynı zamana denk geleceğini belirtti.
TEHDİT VE GÖZDAĞI
Fuchs, Kudüs’te yaptığı açıklamada ABD yönetiminin 60 günlük süre talep ettiğini ve İsrail’in de bu talebe saygı duyduğunu söyledi. Fuchs şöyle konuştu: “Bu süre içinde Hamas tüm silahlarını bırakmalı. Biz sonucu değerlendireceğiz. Başarılı olursa çok iyi olur, aksi halde İsrail ordusu görevi tamamlamak zorunda kalacak.” Fuchs ayrıca bu dosyanın, İsrail’de bu yıl Haziran ayında yapılması beklenen seçimlerden önce sonuçlandırılması gerektiğini belirtti. Sürecin bir parçası olarak Hamas’a ait çok sayıda tünelin de imha edilmesinin gerekli olduğunu kaydetti.Hamas ise silah bırakmayacağını açıklıyor.
ATEŞKESE UYMUYOR
Binyamin Netanyahu yönetimi 10 Ekim’de Hamas ile yapılan anlaşmaya rağmen saldırılarını sürdürüyor. Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre ateşkesin başlamasından bu yana 600’den fazla Filistinli, İsrail güçleri tarafından öldürüldü. İsrail ise aynı sürede dört askerinin Filistinli silahlı gruplar tarafından öldürüldüğünü ileri sürdü.
TRUMP’IN KURULU BUGÜN
ABD Başkanı Donald Trump tarafından belirlenen üyelerden oluşan Barış Kurulu’nun ilk resmi toplantısının yarın Washington’da, en az 20 ülkenin temsilcisinin katılımıyla yapılması planlanıyor. Kurulun oluşturulması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla onaylandı. Bu adım, Trump yönetiminin Gazze'yi Filistinlilerden arındırma planının bir parçası olduğunu ve Hamas’ın silahsızlandırılmasını öngörüyor.
YENİDEN İNŞA YIKIMI
Trump, Barış Kurulu’na katılan ülkelerin Gazze’ye insani yardım ve yeniden imar için 5 milyar dolardan fazla kaynak sözü verdiğini açıkladı. Ayrıca kurul üyelerinin, Gazze’nin güvenliğini sağlamak amacıyla bir istikrar gücü oluşturmak için “binlerce personel” taahhüt ettiğini söyledi. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, İsrail ve Endonezya’nın kurula katıldığı belirtilirken, bazı büyük dünya güçleri ve ABD’nin Batılı müttefiklerinin sürece temkinli yaklaştığı ifade ediliyor.
MÜZAKERELERDE İLERLEME VAR ANLAŞMA YOK
İran ile ABD arasında, Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen nükleer müzakerelerin ikinci turu İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleşti. Görüşmelerde İran heyetini Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, ABD tarafını ise Başkan Donald Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile danışmanı Jared Kushner temsil etti. Görüşmeler ABD’nin bölgedeki askeri yığınağı ve İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’ndaki tatbikatlarının gölgesinde yapılırken uranyum zenginleştirme ve balistik füze yapımına yönelik anlaşmazlıkta bir sonuca ulaşılamadı. Arakçi’den görüşme sonrası, "ABD ile temel ilkeler konusunda mutabakata varıldı" açıklaması geldi. Arakçi, kaydedilen ilerlemenin, Tahran’ın nükleer programı konusunda ABD ile kısa sürede bir anlaşmaya varacağı anlamına gelmediğini söyledi.
***
Merkez’in gıda fiyatları hakkında söylemedikleri -Güldem Atabay-
TCMB geçen hafta açıkladığı 2026’nın ilk Enflasyon Raporu’nda sene sonu hedefini %16 olarak korurken, beklenti aralığını %13-19’dan %15-21’e çıkardı. Raporun içinde dezenflasyon sürse de sebze-et fiyatlarındaki oynaklığın gıda fiyatları enflasyonunu üzerinde riskler oluşturduğunu vurguladı. 2025’te %28,3 olarak gerçekleşen gıda fiyatları enflasyonu için 2026 beklentisini %18’den %19’a güncelledi ve 2027 için beklentisini %11 ilan etti.
Bu “kısa vadeli” çerçeveyi okuyunca TCMB’nin risk listesinde taze meyve-sebze, ekmek-tahıl gibi kalemler ile meteoroloji/iklim göstergelerinin açıkça yer almasının gıdanın para politikası açısından “öngörülemez bir oynak kalem” olmadığını, makro patikayı bozan sistematik bir risk kanalı olduğunu görüyoruz.
Ocak 2026 dağılımı meseleyi çıplaklaştırıyor: Manşet %4,8 enflasyona karşılık gıdada aylık artış %6,6 iken işlenmemiş gıda aylık %11,8, taze meyve-sebze %22 artıyor. Yani enflasyonu yukarı iten kısım “paketli raf ürünleri” değil, arzın kırılgan ve lojistiğin hassas olduğu kalemler. Bu tablo, “Gıda enflasyonu neden kalıcı?” sorusuna cevap ararken odağı doğrudan tarımın üretim ve pazarlama kapasitesine çeviriyor zaten.
İklim şoku kanalı artık tek seferlik değil. TCMB blog analizi daha sıcak ve daha az yağışlı dönemlerin arzı düşürüp maliyetleri artırarak özellikle taze meyve-sebze fiyatlarına yansıdığını, sulama ihtiyacının ve tarımsal elektrik kullanımının arttığını göstermişti. Bu, “hava kötüydü” demekten daha yapısal bir değişim: iklim oynaklığı kalıcılaştıkça, dayanıklılığı zayıf bir tarım yapısı her sezonda yeni bir fiyat şokunu “normal” hale getiriyor.
***
Tarımın temel yapısal açmazı, üretimin küçük ölçekli yapıya dayanması. TÜİK tarım işletmesi sayısını 3,1 milyon veriyor. İşletmelerin %65’i 50 dekar ve altı araziye sahipken ortalama arazi büyüklüğü 20 dekar civarında. Böyle bir ölçekte modern sulama, depolama, soğuk zincir, mekanizasyon ve kalite standardizasyonu gibi yatırımların birim maliyeti yükseliyor; verim artışı “teknik bilgi” kadar sermaye ve ölçek meselesine dönüşüyor.
Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın tarımda teknoloji raporu da küçük işletme büyüklüğü ve parçalı arazi yapısının tarım teknolojilerinin etkin ve yaygın uygulanmasını güçleştirdiğini açıkça söylüyor. Düşük verim nedeniyle modernizasyon yatırımları geride kalıyor, bu durum yüksek birim maliyet yaratıyor. Sonuçta da, sıklaşan arz şokları fiyatlara daha yüksek hızla yansıyor.
Üretici “küçük ve dağınık”, alıcı ise çoğu zaman “büyük ve örgütlü” olunca, fiyat üreticinin lehine oluşmuyor; fiyat tarlada değil zincirde belirleniyor. Rekabet Kurumu verisine göre yaş sebze-meyve ticaretinin yaklaşık yarısı hal kanalı dışında gerçekleşmekte. Bu durum Ticaret Bakanlığı’nın, yani devletin kendisinin tespit ettiği üzere “şeffaflık açığı” yaratıyor.
Bu zincir sorununun etkisi sadece çiftçi aleyhine “aracıda biriken kâr” değil; aynı zamanda fire, lojistik maliyet, kalite kaybı ve fiyat keşfi problemleri. 23 yıldır iktidarda olan AKP’nin, tarımda tedarik zincirini çiftçi lehine yeniden yapılandırma konusunda; yalnızca verim artışını değil, üretim sonrası depolama, lojistik ve pazarlama süreçlerinin etkinliğini artırma ve üretici örgütlenmesini güçlendirme alanlarında da kayda değer bir mesafe kat edememesi, bugün karşımıza kalıcı ve yüksek gıda enflasyonu olarak çıkıyor. Üretici örgütleri zayıf kaldıkça, dalgalanmalar tüketici fiyatına daha sert yansıyor.
***
Ocak 2026’da enerji, gübre ve yem gibi girdileri kapsayan Tarım‑ÜFE’nin aylık %8,5 sıçramasıyla yıllık %43,58 olması, tarımın maliyet tarafında hâlâ çok yüksek bir enflasyon taşıdığını gösteriyor. Bu maliyetlerin önemli bir kısmı döviz/enerji/ithalat kanallarına duyarlı. Bunun alamı da tarım arzının aynı zamanda makro şoklara da açık yapısı. Nitekim USDA Foreign Agricultural Service raporu, iklim koşullarının hububat arzını zayıflattığı dönemlerde yem talebinin arttığını; arz açığı karşısında ithalat kolaylaştırma adımlarının devreye girdiğini kaydediyor. Bunun anlamı Türkiye’de hayvansal gıda maliyetlerinin “yapısal bir yem riski” taşıyor olması.
Bu maliyet şokları, BDDK’nın verilerinden izlenen çiftçi borçlanma dinamiğiyle birleşince, gıda fiyatları enflasyonunun “yapışkan” olma nedenini tamamlanıyor: Çiftçilerin bankalara toplam borcu Aralık 2024’te 889,6 milyar TL iken yaklaşık %41,3 artışla Aralık 2025’te 1,3 trilyon TL’ye vardı. Takipteki kredilerin son bir yılda dörde katlanarak 12 milyar olması da şaşılmayacak bir durum. Borçla dönen üretim; yatırımın ertelenmesi, teknoloji kullanımının sınırlanması ve “bir sonraki şoka daha kırılgan girilmesi” demek.
Bu yüzden gıda enflasyonu Türkiye’de çoğu zaman “geçici arz şoku” değil, arz şoklarını sürekli üreten bir yapının sonucu halinde. AKP hükümetleri soframıza gelen gıdanın güvenliğini sağlayacak politikalar yerine ithalat ile aracıları zenginleştirmeyi tercih ettikçe, Merkez Bankası’nın da gıda fiyatları beklentisinde yanılma payı yüksek.
/././
Gelecek umudu eridi -Sibel Bahçetepe-
TÜİK’e göre yurttaşın gelecek umudu 22 yılda eridi. 2003’te “Bir yıl sonra daha iyi olacak” diyenlerin oranı yüzde 44’ten yüzde 25,2’ye geriledi. “Daha kötüye gidecek” diyenler ise yüzde 9,2’den yüzde 25,3’e çıktı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarını açıkladı. Araştırma, AKP hükümeti ile birlikte 22 yıllık tabloda “daha iyi olacak” diyenlerin oranı yarı yarıya düşerken, “Daha kötü olacak” diyenlerin oranı ise üç kat arttı. Araştırma ayrıca toplumun en büyük sorununun yüzde 31,3 ile hayat pahalılığı olduğunu da gösterdi.
TÜİK’in 1-30 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen alan uygulaması sonuçlarına göre, 18 ve üzeri yaştaki bireyler arasında mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı, 2024 yılındaki yüzde 49,6 seviyesinden 3,7 puanlık bir artışla yüzde 53,3’e yükseldiğini gösterse de gelecek umudunun aynı oranda olumlu yöne gitmediği görüldü. Bir yıl sonrası için genel yaşama ilişkin beklentilere bakıldığında 2003’te “Bir yıl sonra daha iyi olacak” diyenlerin oranı yüzde 44’ten 2025’te yüzde 25,2’ye düştü. “Daha kötü olacak” diyenler ise yüzde 9,2’den yüzde 25,3’e çıktı. Araştırmada dikkat çeken bir başka veri ise ortalama yaşam memnuniyeti puanı oldu. Bu tablo 2024’te olduğu gibi 2025’te de 5,7’lerde kaldı. Yani genel memnuniyet ortalaması yerinde saydı. Toplumun en önemli sorunları sıralamasında ekonomik göstergeler ilk sıralardaki yerini korudu. Katılımcıların yüzde 31,3’ü ülkenin en önemli sorunu olarak hayat pahalılığını işaret ederken, yoksulluk yüzde 16,5 ile ikinci, eğitim ise yüzde 16,1 ile üçüncü sırada yer aldı. Yurttaşların kamu hizmetlerinden memnuniyetinde eğitim son sırada geldi.
22 YILDA TABLO VAHİMLEŞTİ
Yurttaşların bir yıl sonrasına için genel olarak yaşama ilişkin beklentileri:
| Beklenti | 2003 | 2013 | 2020 | 2025 (%) |
| Daha İyi | 44 | 33,8 | 29 | 25,2 |
| Daha Kötü | 9,2 | 11,2 | 21,1 | 25,3 |
| Değişmeyecek | 34,2 | 39,2 | 39,6 | 42,5 |
1 YILDA NE DEĞİŞTİ?
Sağlık alanındaki memnuniyet artışı ise tartışma yarattı. Devlet hastanelerinde memnuniyet oranı yüzde 64’ten yüzde 71’e, üniversite hastanelerinde yüzde 65’ten yüzde 70’e, özel hastanelerde yüzde 49’dan yüzde 56’ya yükseldi. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’ndan Kubilay Yalçınkaya, artışı “tarihe geçecek düzeyde” diye nitelendirerek “21 yılda 2 puanlık değişim yaşanmışken bir yılda bu sıçrama nasıl oldu? AKP bir yılda devrim mi yaptı?” diye sordu.
***
Kıyağın ‘Uysal’ı -İsmail Arı-
AKP’li Sultanbeyli Belediyesi, MHP Milletvekili Levent Uysal’ın kurduğu Nişantaşı Üniversitesi ile protokol imzalamak için yetki aldı. Protokol kapsamında sosyal sorumluluk projelerinde de işbirliği yapılacağı belirtildi.
İstanbul’da, AKP’li Ali Tombaş’ın yönettiği Sultanbeyli Belediyesi yine dikkati çeken bir karar imza attı. Sultanbeyli Belediye Meclisi’nin Şubat ayı oturumunda Hukuk Komisyonu’nun “Nişantaşı Üniversitesi ile iş birliği protokolü imzalanması” teklifi görüşüldü. Teklifte, “Belediyemiz ile Nişantaşı Üniversitesi Rektörlüğü arasında; eğitim, araştırma, staj, sosyal sorumluluk ve proje geliştirme faaliyetlerinin yürütülmesi ve toplumsal faydayı artırmaya yönelik sosyal hizmet uygulamalarının hayata geçirilmesi amacıyla ortak işbirliğine gidilmesi planlanmaktadır. Bu kapsamda; 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 75’inci maddesi uyarınca Sultanbeyli Belediyesi ile Nişantaşı Üniversitesi arasında ortak işbirliği protokolünün imzalanması ve uygulanması için Belediye Başkanı’na yetki verilmesi...” ifadelerine yer verildi. Belediye Meclisi’nde teklifin oy birliğiyle kabul edildiği bildirildi. AKP’li belediyenin protokol imzalayacağı Nişantaşı Üniversitesi ise MHP Mersin Milletvekili Levent Uysal’ın kurduğu Nişantaşı Eğitim Vakfı (NEV) tarafından kuruldu.
MHP’LİLER BİLE DESTEK VERMİŞTİ
MHP’li Uysal daha önce de tartışmalara neden olmuştu. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sarıyer’de Atatürk Kent Ormanı’nın bir parçası olan yaklaşık 10 dönümlük araziyi 21 yıllığına kiralamak için 31 Ağustos 2023 tarihinde ihale düzenlemişti. Yurttaşlar, arazinin yapılaşmaya açılmaması için binlerce imza toplayıp basın açıklaması düzenlese de o dönem imar planlarına “turizm alanı” olarak işlenen arazinin ihalesini MHP’li Levent Uysal’ın kurduğu Nişantaşı Eğitim Vakfı aldı. Ancak yerel seçimden kısa bir süre önce turizm alanından park alanına dönüştürüldüğü ortaya çıktı. Hatta karar, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi’nde o dönem çoğunlukta olan Cumhur İttifakı’nın ortakları AKP’li ve MHP’li meclis üyelerinin desteğiyle alındı. AKP’li ve MHP’li meclis üyelerinin, yapılaşmaya açılmasına engel oldukları arazinin MHP’li Levent Uysal’a ait olduğunu fark etmediği anlaşıldı. Öte yandan önceki dönem İstanbul’un tek MHP’li belediyesi olan Silivri Belediyesi’nin dört ayrı parseldeki binalarını Nişantaşı Üniversitesi’ne tahsis ettiği ortaya çıkmıştı.
***
Bütçede öncelik gıda değil silah -Havva Gümüşkaya-
Geçim krizi derinleşirken bütçe daha ‘güvenlikçi’ bir hatta kaydı. Güvenlik ve savunma harcamaları yıllık %160 genişlerken burs ve harçlık, eğitim, sağlık, yiyecek ve barınma amaçlı transfer yalnızca yüzde 21 arttı.
Güvenlik ve savunma harcamaları bütçede olağanüstü bir genişleme ile öne çıktı. Ocak 2025’te 2 milyar 960 milyon TL olan harcama, bu yıl Ocak ayında 7 milyar 710 milyon TL’ye yükseldi. Harcamadaki yüzde 160’lık artış iktidarın bütçe tercihlerinin bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.
Güvenlik ve savunma harcamalarındaki artış, ekonomide derinleşen geçim krizinin gölgesinde ayrıca anlam kazandı. Ücretlerin enflasyon karşısında eridiği, vergi yükünün geniş kesimlerin sırtına bindiği bir tabloda kamu kaynakları, sosyal harcama yerine ‘güvenlik ve savunmaya’ aktı.
Güvenlik ve Savunmaya Yönelik Mal, Malzeme ve Hizmet Alımları, Yapımları ve Giderleri alt kalemlerinde yaşanan artış bütçenin daha ‘güvenlikçi’ bir hatta kaydığını gösterdi. Harcamaların büyük bölümünü mühimmat alımları oluşturdu. Analitik bütçe rehberinde bu alımlar, güvenlik ve savunmaya yönelik her türlü silah, araç, gereç ve savaş teçhizatında kullanılan mühimmat olarak tanımlanırken 2025 Ocak ayında 58 milyon 678 bin TL olan harcama, 2 milyar 322 milyon 747 bin TL’ye fırladı. Geçen yılın aynı dönemine göre artış yaklaşık yüzde 3 bin 858 oldu.
Ayrıca gayrimenkul yapım giderleri 323 milyon 811 bin TL’den 1 milyar 953 milyon 85 bin TL’ye çıkarak yüzde 503 arttı. NATO altyapısına ilişkin gayrimenkul yapım giderleri de 22 bin TL’den 8 milyon 318 bin TL’ye yükseldi.
SOSYAL TRANSFER CİMRİSİ
2025 yılının tamamında toplam 192 milyar 231 milyon liralık güvenlik ve savunma harcamasına imza atılmıştı. Yıllık toplam harcamanın büyüklüğü zaten bütçede güvenlik ve savunmanın ağırlığını gösterirken, yeni yılın daha ilk ayında görülen bu sert yükseliş, 2026 boyunca benzer bir eğilimin süreceğine işaret etti.
Güvenlik ve savunmaya yönelik harcamalardaki devasa artışa karşın bütçede birçok sosyal transfer buna yaklaşamadı. Burs ve harçlıklar yüzde 35 arttı. Eğitim amaçlı transferler yüzde 372 artmış olmasına rağmen tutar olarak düşük kalmaya devam etti. Ocak 2025’te 74,4 milyon olan eğitim amaçlı transfer, 351,3 milyon liraya ulaştı. Yiyecek amaçlı transferler yüzde 96 arttı. Dikkat çeken ise sağlık ve barınma amaçlı yardımlarındaki gelişmeler oldu. Sağlık amaçlı transferler, Ocak 2026’da bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 22 düştü. Barınma amaçlı transferde yüzde 59’luk düşüş yaşandı. Burs ve harçlık, eğitim, sağlık, yiyecek ve barınma amaçlı transfer Ocak 2026’da toplam 4 milyar 913 milyon lira oldu. Ocak 2025’te bu tutar, 4 milyar 51 milyon liraydı. Güvenlik ve savunmaya yönelik harcamalarda geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 160 artış yaşanırken bu beş kalemdeki transferler yalnızca yüzde 21 oranında yükseldi.
***
Cumhuriyetin ‘Doğu Üniversitesi’ -Şükrü Aslan-
1930’lar Cumhuriyetin kimlik siyaseti bakımından, ‘Doğu’ ile özel olarak ilgilendiği yıllardı. Eğitim bu ilgide en önemli alandı ve Atatürk’ün Kasım 1937’de gerçekleşen son Doğu gezisine de yansımıştı. Bu gezinin Elazığ durağında, henüz yeni kurulan Elazığ Kız Enstitüsü öğrencileri de Atatürk’ü karşılamış; o sıralar Dersim harekatında görevli Tuğbay Şemsi Erkuş’un kızı Yaşar Erkuş, Enstitü adına Atatürk’e bir buket çiçek vermişti. Dersimli kız çocukları aynı okulun yatılı öğrencileriydi.
Elazığ Kız Enstitüsünün kuruluşu, eğitim politikaları açısından radikal bir dönüşüme işaret ediyordu. İlkokuldan başlayarak Türkçenin tüm ülkede konuşulması ve bunu destekleyecek biçimde diğer dillerin tasfiyesi temel hedefti. ‘Doğu Üniversitesi’ fikri bu süreçte gündeme girmişti. Üniversite öncelikle bölgede kurulmakta olan okullar için öğretmen yetiştirecek ve memleketin ‘kültür hayatı’ ile ilgili görevler yapacaktı. Kültür, ‘Türklük’ ve ‘medeniyet’ ile ilişkili biçimde o yıllarda politik söylemin en önemli kavramıydı.
1934’de çıkarılan ‘İskan Kanunu’na benzer biçimde Türkiye, üç kültür bölgesine ayrılmıştı. 1 Kasım 1937’de TBMM’de Atatürk’ün paylaştığı gibi, her ‘kültür bölgesi’ merkezinde bir üniversite olacaktı. Batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi, merkezi bölgeler için Ankara ve ‘Doğu’ için de Doğu Üniversitesi olacaktı. Atatürk bu beklentisini 1938’e girerken, yılbaşı nutkunda yeniden dile getirmişti.
Bu direktiften sonra dönemin Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, ‘Doğu Üniversitesi’ için Bitlis, Van, Diyarbakır, Siirt, Muş, Kars ve Erzurum’da tetkikler yapmıştı. Sonuçta 16 Temmuz 1938 tarihli bir raporda, Van veya Ahlat civarında yatılı-burslu gençlerin okuyacakları bir üniversitenin kurulması öngörülmüştü. Ancak olasılıkla Atatürk’ün ölümü başta olmak üzere bir dizi faktör bu girişimin ertelenmesine neden olmuştu.
‘Doğu Üniversitesi’ fikrinde somutlaştığı gibi, üniversitelerin ‘asli vazifelerinden biri ilmi-kültürü yaymak ve memleketin ihtiyaçlarını üniversitenin çalışma konuları haline getirmekti.’ Esasen Doğu’nun demografik yapısını dönüştürmeyi amaçlayan bu görev İstanbul ve Ankara Üniversitelerince bir ölçüde yerine getirilmişti. Her iki üniversite 1940 yılı itibarıyla, her yıl başka bir ilde gerçekleştirilmek üzere ‘Üniversite Haftası’ etkinlikleri düzenlemişlerdi. ‘Doğu’nun kültür hayatı’ o kadar önemliydi ki İstanbul Üniversitesinin beş etkinliğinden dördü, Ankara Üniversitesinin dört etkinliğinden ikisi Doğu illerinde yapılmıştı.
Bu etkinliklerin özellikle ‘Doğu’da yapılması, kurulması öngörülen üniversite projesi ile ilgiliydi. 1950’li yıllarda bu girişim yeniden hızlandırılmış ve 1957’de Erzurum’da ülkenin altıncı üniversitesi olan Atatürk Üniversitesi kurulmuştu. Artık ‘Doğunun kültür hayatıyla’ doğrudan bu üniversite ilgilenecekti. Üniversitenin bu görevi nasıl ‘yerine getirdiğini’ gösteren tipik örneklerden birisi herhalde o üniversitenin hocası olarak İsmail Beşikçi’nin maruz kaldığı muameleydi. Üniversite ‘doğunun kültürel hayatını’ anlamaya değil, gerçeğine aykırı tanımlamaya-dönüştürmeye odaklanmıştı.
Atatürk Üniversitesi’ni takip eden yıllarda çok sayıda yeni Doğu Üniversitesi kuruldu. Dicle ve Fırat bunların başında geliyordu. 2008’de ‘Üniversitesiz il kalmasın’ kararı gereği bütün illere birer üniversite kurulunca, artık ‘Doğu Üniversitelerine’ geçilmiş; her ilin en az bir üniversitesi olmuştu. Ayrıca sosyal bilimlerin pek çok bölümü de vardı ve ‘Doğu’nun kültürel hayatına’ odaklanmak artık çok daha mümkündü.
Peki bu üniversiteler ‘Doğu’nun demografik dokusunu bilimsel bir perspektiften çalışabildiler mi? Bazı kıymetli bireysel girişimler dışında hayır! Bunun temel nedeni elbette kuruluş yıllarında, demografik yapıyı anlamayı değil, dönüştürmeyi amaçlayan ilk ‘doğu Üniversitesi’ tahayyülü ile yüzleşilmemiş olmasıdır. Gerçekte o tahayyül, adına ‘Doğu’ denilen coğrafyanın çoğul sosyolojisini tespit-kabul yerine, tasfiyesine imkan sunan tekleştirici siyaseti referans almıştı. Üniversiteler bilimsel çalışma yerine büyük ölçüde bu siyasete uygun ‘akademik üretim’ yapmışlardı. İşte bu yüzden üniversitelerin hafızası, sadece akademinin değil, ülkenin politik hafızasını anlamaya da ciddi imkân sunuyor.
/././
BİRGÜN














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder