Erdoğan laikliği savunanları hedef aldı, Okuyan yanıtladı: Laiklik ‘ne zıkkım içiyorsan iç’ özgürlüğü değildir!
Aralarında yazar, sanatçı ve akademisyenlerin bulunduğu 168 isim geçtiğimiz gün "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bir bildiri yayımladı.
Dün Saray'da valilere hitap eden AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu bildiri üzerinden laikliği hedef aldı. Konuşmasında yaklaşan Ramazan ayına ve okullardaki dini etkinliklere değinen Erdoğan, bildiriyi imzalayanları "nifak sokmakla" suçladı.
'Hayat tarzlarına 23 yıldır hiçbir müdahale olmadı'
23 yıllık iktidarları boyunca kimsenin hayat tarzına müdahale edilmediğini savunan Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:
"Kendi hayat tarzlarına 23 yıldır hiçbir müdahale olmadığı, Türkiye'de laiklik tartışması yokken özgürlük alanları hiçbir surette kısıtlanmadığı halde milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen azgın güruhun hezeyanlarına kulak asmadan doğru bildiğimizden asla ayrılmayacağız. Yayımladıkları bildirilerle 86 milyonun ramazan sevincine gölge düşürmek isteyenlerin, milletimizin arasına nifak sokmasına, birlik ve kardeşlik ayı Ramazan-ı Şerif'te insanımızı kutuplaştırmasına eyvallah demeyeceğiz."
Kemal Okuyan: Laiklik 'zıkkım iç' özgürlüğü değildir
Erdoğan'ın açıklamaları sonrası Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan'dan açıklama geldi.
Okuyan, laikliğin günümüzde iktidar ve bazı kesimler tarafından yanlış tanımlandığını, meselenin sadece bir "yaşam tarzı" tartışmasına sıkıştırıldığını belirtti.
Laikliğin özünün dinsel kuralların kamusal alandan tasfiyesi olduğunu hatırlatan Okuyan, değerlendirmesinde şu noktaların altını çizdi:
"Bugün laiklik, 'yaşam tarzına karışmama' ve 'hoşgörü'ye indirgenmiş durumda. Oysa böyle bir laiklik tanımı yok. Laiklik, dinsel kural ve referansların siyasal alanın ve kamu yönetiminin dışında tutulmasıdır. Başka bir laiklik tanımı yoktur, olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğünün de laiklikle bir ilgisi bulunmamaktadır. İnanç ve ibadet özgürlüğü temel insan haklarındandır, dokunulamaz."
Okuyan, "yaşam tarzına müdahale edilmiyor" söyleminin bir lütuf gibi sunulmasını da eleştirdi. Laikliğin toplumsal ve siyasal yapıda büyük bir yara aldığını ifade eden Okuyan, şu mesajı paylaştı:
"‘Kimsenin yaşam tarzına karışılmaması’ ise iktidarın bir lütfu olarak önümüze konmaktadır. İnsanların yaşam tarzına karışılıp karışılmadığı çok tartışmalı bir konudur. İktidar tarafından içki ve etek giymeye daraltılan yaşam tarzı, eğitimden kamusal düzenlemelere varıncaya kadar çok geniş bir alanı ilgilendirmektedir. O geniş alanda laiklik tamamen tahrip edilmiş ama yurttaşlarımızın bir bölümüne 'ne zıkkım içiyorsan iç' özgürlüğü verilmiş ve buna laiklik denmiştir!"
https://x.com/OkuyanKemal/status/2024155787254206678
***
Küba’dan elinizi çekin!-Ali Rıza Aydın-
Küba’dan, Filistin’den, ezilen ve sömürülen tüm halklardan elinizi çekin! Bu uyarı sömürülen, yoksulluğa itilen bütün halkların, bayrağı elinden bırakmayan bütün devrimcilerindir. Kapitalist/emperyalist, gerici hiçbir baskı ve şiddet, hiçbir hukuk, hiçbir güç hakları ve insanlıkları için, sömürüsüz toplum için savaşım veren, boyun eğmeyen halkla başa çıkamaz.
“Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına,
60 yılı aşkın süredir Küba’ya karşı sürdürdüğünüz sistematik saldırganlığın yeni ve tehlikeli bir aşamaya ulaştığına tanık olmaktayız.
ABD Başkanı’nın Ocak ayı sonunda imzaladığı ve Küba’ya petrol ihracını fiilen imkânsız hale getiren kararname; ülkenin hastanelerini, okullarını ve üretim alanlarını doğrudan hedef almaktadır. Bu karar, Küba yurttaşlarının sağlık hizmetlerine erişimini kısıtlamakta, Kübalı çocukların eğitim hakkını gasp etmekte ve ülkenin kalkınma olanaklarını bilinçli biçimde tahrip etmektedir.
Küba halkına karşı on yıllardır sürdürdüğünüz abluka artık açık bir soykırım politikasına dönüşmüştür. Vatanını kanının son damlasına kadar savunmaya kararlı Küba halkı, karşınızda yalnızca kendi yaşam hakkını ve egemenliğini değil, insanlığın onurunu da savunmaktadır. Küba tüm insanlık adına ABD emperyalizmine direnmektedir.
Bu direnişe destek olmak boynumuzun borcudur.
Biz, Küba’nın dostları olarak, insanlık dışı abluka politikalarının derhal son bulmasını talep ediyor; sosyalist Küba’yı savunmak için tüm gücümüzle elimizden geleni yapacağımızı ilan ediyoruz.
Küba yalnız değildir, asla yalnız kalmayacaktır.”
José Martí Küba Dostluk Derneği'nin ABD’nin insanlık dışı ablukasına direnen Küba'ya destek için yukarıdaki tarihsel mektupla başlattığı imza kampanyası büyüyor (https://kubadostluk.org/kubadan-elinizi-cekin/ ). “Küba’ya uygulanan ABD ablukası hiçbir zaman basit bir yaptırımlar dizisinden ibaret olmadı. Abluka, ABD’nin sosyalizmden vazgeçmeyen bir halkı hile ve zor yoluyla teslim almak için yürüttüğü kapsamlı bir saldırı planının adıydı. ABD, bağımsız ve egemen bir ülke olarak başka ülkelerle ticaret yapma hakkına sahip olan Küba ile ilişkileri yalnızca ABD menşeli şirketler için yasaklamakla kalmadı, tüm dünyayı muazzam yaptırımlarla tehdit ederek Küba ile ekonomik, finansal ve ticari ilişki kurulmasını neredeyse tamamen engelledi.” saptamasıyla açıklama yapan Türkiye Komünist Partisi, dün de (18 Şubat Çarşamba) ABD Büyükelçiliğinin önünde dostlarıyla birlikte “Kübay’ı yenemeyecekler” eylemini gerçekleştirdi.
Kapitalist/emperyalist kara yıkım ve çürümüşlük Türkiye’de ve dünyada insanlığı ve doğayı boğazına kadar batağa gömmüşken Filistinlilerin soykırımının yanına Küba gibi “emek, onur ve hümanizm temelinde, yurttaşlarının özgürlük tutkusu, hak, adalet, eşitlik ve dayanışma ahlakıyla, halkının bireysel ve kolektif refahı ve mutluluğunu amaçlayan, herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenmiş, üniter ve bölünmez bir cumhuriyet olarak, sosyal adalet ve hukukun hüküm sürdüğü demokratik, bağımsız ve egemen bir sosyalist devlet”in (Küba Cumhuriyeti Anayasası) eklenmesi sömürücülerin vahşetinin insanlık tanımayan amacını gösteriyor.
Fidel Castro Ruz’un 1959 Küba Devriminden önce 1953 yılında Moncada Kışlası baskının ardından yargılandığı davada yaptığı savunmasında dediği gibi, “hukuktan ve insanlıktan nasibini almamış zalim bir despotluktan” hukuk ve insanlık beklenebilir mi?
“Ellerinde kan, yüreklerinde korku var. Ne kadar haktan, hukuktan, insani koşullardan yoksun bırakılsak da, tecrit edilsek de yılmayacağımızı çok iyi biliyorlar” diyen Fidel, devrim için savaşan yoldaşlarının ne yaptılarsa “Küba’nın bağımsızlığı için” yaptıklarını, bundan dolayı da hiç pişman olmadıklarını, asıl suçluların kendilerini suçlu diye mahkemeye çıkartanlar” olduğunun ortaya çıktığını söyler aynı savunmada.
Fidel, “Halkı ezmekte olan ve anayasal olmadığı aşikar olan” Küba’daki diktatörlük “Cumhuriyet Anayasasını bizzat çiğneyip sanki anayasal bir organmışçasına gelip tepemize oturdu. Anayasa, halkın doğrudan kendi özgür iradesini ifade edebildiği sürece meşru sayılabilir” vurgusunu da yaparak “Beni tarih aklayacaktır!” tümcesiyle bitirir savunmasını. Haklı çıkar.
Utanmadan “kararname” imzalayarak, hukuksal meşruiyet sahteliklerini yutturmaya çalışıyorlar şimdi. Bir Küba şiirinde dile getirildiği gibi; “hiddetlerinin bataklığında / Küba’nın düşmanları dur durak bilmiyor, / Ve gökyüzü Küba için daha mavi olduğunda / Onlar daha da huzursuzlanıyorlar.”1
Fidel’in yetmiş üç yıl önceki vurgulamaları insanlığa, emekçilere düşman tüm hukuk garabetleri için geçerli.
Halkın doğrudan iradesi olmadan, halka karşı hukuk meşru olmaz.
Halka karşı işgal meşru olmaz.
Çürümenin, liberallerce halkın payına düştüğü savlanan sömürü ve yoksulluğun sorumlusu, kafalarını kuma sokup saklandığını sanan işbirlikçilerin ve etnik/dinsel gericilerin de içinde olduğu, sermaye düzenidir.
Küba’dan, Filistin’den, ezilen ve sömürülen tüm halklardan elinizi çekin!
Bu uyarı sömürülen, yoksulluğa itilen bütün halkların, bayrağı elinden bırakmayan bütün devrimcilerindir.
Kapitalist/emperyalist, gerici hiçbir baskı ve şiddet, hiçbir hukuk, hiçbir güç hakları ve insanlıkları için, sömürüsüz toplum için savaşım veren, boyun eğmeyen halkla başa çıkamaz.
1José Canton Navarro, Küba Tarihi Bir Halkın Biyografisi, Çeviri: Gözde Kök – Ali Somel, Yazılama Yayınevi, Üçüncü Baskı 2015, s.399-400, “Elian İçin Yeni Yıl” başlıklı şiirden.
/././
CHP'ye 'mutlak butlan' sopası: 'Fabrika ayarlarına döneceğiz' çıkışı ve Kılıçdaroğlu övgüsü
CHP'ye yönelik "mutlak butlan" tartışmaları ve Kılıçdaroğlu dönecek" iddiaları dillendirilmeye devam ediyor. Televizyonlarda gazeteciler bu iddiayı arka arkaya tekrarlarken, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kılıçdaroğlu dönemini övdü. Bir süredir sessiz kalan kayyım Gürsel Tekin de birden ortaya çıktı, "Partiyi fabrika ayarlarına döndüreceğiz" dedi.
CHP'ye "mutlak butlan" tartışması ve "Kemal Kılıçdaroğlu geri geliyor" haberleri bir süredir yeniden gündemde.
AKP'nin CHP'ye yönelik mutlak butlan sopasını neden raftan indirdiğini, "Kılıçdaroğlu'nun bayram sonrası partinin başına geçeceği" iddialarını ve bu tartışmanın asıl sebebini soL'da Ali Ufuk Arikan yazmıştı.
soL'un dikkat çektiği bu gelişmelerin ardından 2 günde yaşananlara bakalım.
'Kılıçdaroğlu döneminde herhangi bir sıkıntı yaşamadık'
Bu tartışmalar sürerken AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan dikkat çeken açıklamalar yaptı. Erdoğan, CHP'nin "farklı bir kıskacın içinde olduğunu" savunurken, "Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet çeteleri bir yandan, beceriksiz ve liyakatsiz siyasetin ete kemiğe bürünmüş hali figüranlar öbür taraftan CHP’yi kuşatmış durumda" dedi.
Erdoğan önceki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'ndan da bahsederek, şunları söyledi:
"Sayın Kılıçdaroğlu'nun dönemine bakıyoruz. Bu dönemden çok daha farklı. O dönemde de CHP ile siyaset zemininde kıyasıya yarıştık. Milletimizin desteğiyle de hamdolsun biz bu yarışların hepsinde de ipi göğüsledik. Herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Fakat şimdi CHP'nin içine düştüğü durum siyasetin dinamikleriyle açıklanamayacak kadar karmakarışık. Ayak oyunları, malum hançerler, parti içi komplolar, CHP'nin siyasette oturduğu zemini bir hayli kaydırdı. Bunu sadece vizyonsuzluk, beceriksizlik ve basiretsizlik olarak açıklamak mümkün değil. Ama ortalık gerçekten kötüye gidiyor."
Özgür Özel için "Sayın Genel Başkan gittiği her yerde sadece şahsıma ve arkadaşlarıma hakaret üstüne hakaretler yağdırıyor. Bu hakaretlerle sen bir yere varamazsın" sözlerini sarf eden Erdoğan, "Biz CHP'nin içine düştüğü bataklıkla ilgilenmiyoruz" diye de ekledi.
Kayyım Tekin ortaya çıktı: 'Partimizi fabrikaya ayarlarına döndüreceğiz'
CHP İstanbul İl Başkanlığına kayyım olarak atanan ve CHP’den ihraç edilen Gürsel Tekin de dün Şile’de birden ortaya çıktı.
Tekin yaptığı konuşmada, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından Mecliste çıkan kavgayı eleştirdi. Gürlek ile ilgili açıklama yapmayan Tekin, CHP’nin kürsü işgali için “Neden kürsü işgali yaparak bu yöntemi kullandılar bilmiyorum, o tabi genel merkezin almış olduğu bir karardır. Ama görüntüler çok hoş bir görüntü olmadı. Siyasette bir tutarlılık olur. Arka tarafta sigara böreği yiyeceksiniz, ön tarafta Mahmut Tanal’ı dövdüreceksiniz. Bu ikiyüzlü siyaset CHP'nin geleneğinde olmayanın bir siyasettir. TBMM bir ring alanı değildir, insanların birbirlerine saldırma alanı değildir. Çıkarsınız kürsüye, kürsüde meramınızı en sert şekilde anlatırsınız” ifadelerini kullandı.
Tekin, “Geriye dönüp partimizi fabrikaya ayarlarına döndüreceğiz” dedi.
'Butlan kararı yolda' iddiası: 'O delilleri CHP'nin avukatları da görüyor'
Yandaş basın başta olmak üzere, televizyon kanallarında da "mutlak butlan" sopasını yeniden çıkarıldı.
AKP’nin öne çıkan kalemlerinden biri haline gelen TGRT Haber Ankara Temsilcisi Fatih Atik, “İstinaf, Kılıçdaroğlu’nun listesini istedi. CHP'ye çağrı heyeti atanabilir” demiş, Kılıçdaroğlu’nun bayramdan sonra mutlak butlan kararıyla CHP’nin başına geçeceğini öne sürmüştü.
Ulusal Kanal'da konuşan gazeteci Nuray Başaran ise kurultay sürecine dair yaptığı değerlendirmede, ''Bu yolsuzlukların ana sebebi; Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akbolat ile Ekrem İmamoğlu arasındaki genel başkanlık koltuğu mücadelesidir. İlk usulsüzlükler CHP İstanbul İl binasının alınmasıyla, o meşhur 'para kuleleri' ile başladı. CHP'lilerin deyişiyle Atatürk'ün koltuğunun nasıl parayla satın alındığını görüyoruz. Bu sadece basit bir delege oyu meselesi değil, bir milli güvenlik sorunudur'' dedi.
Başaran, ''Dosyalara, delillere baktığımda ilk günden beri mutlak butlan kararının çıkacağını söylüyorum. O delilleri Cumhuriyet Halk Partisi'nin avukatları da görüyor" ifadelerini kullandı.
***
AKP'nin iç savaşından 'Gürlek' sızıntıları: Akın Gürlek’in malvarlığına dair neler biliyoruz?
Önümüzdeki hafta açıklanması beklenen Gürlek belgelerinin önemli bir bölümü zaten uzun süredir CHP’nin elinde bulunuyor. Bu belgelerin AKP içindeki iç kavgadan sızdığı da bizzat Özgür Özel tarafından dile getirildi. Peki bu neden önemli?
AKP’nin siyasi davalarını yürütürken hakkında çok sayıda iddia gündeme gelmiş, kimileri de belli ki "zamanı değil" diye ya da "başka" nedenlerle gizlenmişti.
Şimdi o dosyaların bir bölümü yeniden açılıyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, dün yaptığı partisinin grup toplantısı konuşmasında, Akın Gürlek’e süre vererek malvarlığını açıklamasını istedi.
Özel'in bu açıklaması sadece gündemin değişmesine yol açmadı, aynı zamanda akıllarda soru işaretlerine de neden oldu.
Şimdi gelin hem Gürlek’in bilinen malvarlığına hem de bu soru işaretlerinin yanıtlarına bakalım.
Eti Maden usulsüzlüğü ve derin sessizlik
Akın Gürlek’in Bakanlık serüveni yeni başlamadı.
Gürlek, savcılıktan önce bakan yardımcılığı görevine atanmış, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yapılmış ve muhalefete yönelik operasyonların düğmesine basmıştı.
Eti Maden usulsüzlüğü de bu geçiş sürecinde yaşanmıştı.
Hatırlatalım.
Gürlek Bakan Yardımcılığı görevindeyken, AKP’li bakanlarda sık görülen şekilde bir şirketin yönetim kuruluna ek maaş alabilmesi için atanmıştı.

2 Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanan Gürlek’in böyle bir görevde bulunması açık bir usulsüzlüktü.
Ancak sadece soL'un işaret ettiği bir gerçek daha vardı, bu süreçteki tek usulsüzlük bu değildi.
Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Gürlek’in Eti Maden yöneticiliğinin ortaya çıkması sonrası soL’a yaptığı açıklamada önemli bir vurgu yapmış, Akın Gürlek’in Eti Maden'in yurtdışı işletmesinin yönetimine ne zaman atandığının, ne zaman istifa ettiğinin hiçbir önemi olmadığına işaret etmişti: Akın Gürlek’in Bakan Yardımcılığı bir idari görev. İdari görevde yargıç ve savcı hükümlerine tabi olmaya devam ediyordu. Bu tip isimler ister bakan yardımcısı olsun, ister yargıç ve savcı olsun fark etmiyor. Anayasa’da hüküm çok açık, her durumda aynı hükümlere tabiler. Bu nedenle hiçbir biçimde resmi ve özel bir kurumun yönetiminde görev alamazlar.
Beklendiği üzere bu usulsüzlüğün üzeri kapatıldı.
Gürlek toplamda ne kadar maaş aldığına, benzer başka görevlendirmeler olup olmadığına ve malvarlığı durumuna ilişkin hiçbir açıklama yapmadı.
Lüks yat, boğazda ev…
Akın Gürlek’in 87 yıl boyunca alacağı bütün maaşları harcamayıp biriktirse alabileceği bir lüks yat ile gezdiğini biliyorum. İnkâr etsin bekliyorum, açıklayacağım.
Akın Gürlek’in ‘korunması gereken kültür varlığı’ olarak geçen, Maliye Hazinesi’ne kayıtlı, İstanbul Öngörünüm Boğaziçi bölgesinde, ‘İmar mevzuatına aykırı ekleri var’ diye tutanak tutulmuş bir evin kendisine tahsis edildiğini, aşırı lüks döşendiğini, kurşun geçirmez camlarla donatıldığını, projede olmayan havuz yapıldığını, yakınları, korumaları, şoförleri için kaçak müştemilat inşaatı yapıldığını biliyorum, inkar etsin, açıklamayı bekliyorum. Hodri meydan. Bu kadar açık, bu kadar net. Tuz kokmuş diyeceğim. Tuz kokmamış, kokmuş bir şeyi tuzluğun içine koymuşlar, tuz diye yutturmaya çalışıyorlar.
Bu açıklamalar da yine Özgür Özel’e aitti.
Yani Akın Gürlek’in lüks yaşamına dair iddiaların neredeyse tamamını kamuoyuna taşıyan isim Özgür Özel’di.
Peki, Özel’e bu belgeler ve bilgiler nereden geliyordu?
AKP’nin iç savaşından Akın Gürlek sızıntıları
Yukarıdaki sorunun yanıtını yine Özgür Özel’den dinleyelim: AKP'den bazı arkadaşlara söylüyorum. Yok başsavcıya ait MASAK raporu, yok mal varlığı, yok villa tapusu, yok yüz milyonluk villa almaya niyet, yok Lüksemburg’daki çift maaş, yok efendim senfoniler ıvırlar zıvırlar. Arkadaşlar ben mi atadım savcıyı? Bu bilgileri bana yollayıp benim söylememi söylüyorsunuz. Akın Gürlek’i atayana gidin konuşun. Yok Akın Gürlek Adalet Bakanı olacakmış, yok bunlar konuşulsun. Benim umrumda değil Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması, sizin iç meseleleriniz benim umrumda değil. Akın Bey de ne zaman isterse bize ulaştırılan belgelerin hepsini ona verelim.
Özel bu açıklamayı Akın Gürlek Adalet Bakanı olmadan iki ay önce yaptı.
Yani Gürlek’in Adalet Bakanı olacağını ilk öğrenen isimlerden biri Özel’di.
soL’da uzun süredir işaret ettiğimiz üzere, AKP içinde ciddi bir iç kriz var. Bu krizin yansıma alanlarından biri de Gürlek üzerinden ilerleyen davalar olmuştu. Bu davalara parti içinde destek veren ekipler de var, partiye zarar verdiğini söyleyen de. Tüm bu çıkarımlar ve gerilimler doğrudan doğruya Erdoğan sonrasına ilişkin AKP içi liderlik savaşıyla bağlantılı.
Özel'e gelen belgeler de bu iç kavganın ürünüydü. Özel'in açıkça dile getirdiği üzere, belgeler AKP'den geliyordu.
Özel'in açıklamadığı belgeler ve Gürlek'in malvarlığı
Ancak Özel’in 8 Aralık 2025 tarihli açıklamasında ilginç bir taraf daha vardı.
Daha önce Gürlek’le ilgili belgeleri ve bilgileri kamuoyuna açıklayan Özel, bu kez duyurmamayı tercih etmiş, CHP sadece sessiz sedasız bir suç duyurusunda bulunmakla yetinmişti.
Peki, bu belgelerde neler vardı?
O dönem belgelere ilişkin bir yayın yapan ve bir kısmını paylaşan gazeteci Serdar Akinan, Özel’in Gürlek’le anlaştığı iddiasını dile getirmiş, şu ifadeleri kullanmıştı: Dün mitingde 6 ay önce olmuş üst arama hikayesini gündeme getiriyor ama senin elinde el bombası gibi evraklar var, bunları niye tutuyorsun? Diyor ki CHP’li isim, ‘Özgür Özel, Akın Gürlek ile anlaştı, ipe un sürüyor arkanı topla diye. Özel’in elinde Akın Gürlek’e ait ses kayıtları, tanık bildirimleri, tapu devir işlemleri, milyon dolarlık altın transfer belgesi bulunmaktadır. Korumaları bu onlarca belgeyi saklamaktadır. Bu belgeler rüşvet çarkını ispatlayan belgeler ve Özel pazarlık yaptığı için açıklamıyor. Gürlek’in resmi noter onaylı alım satım işlemleri önemli değil mi, neden bir genel başkan bu belgeleri yayınlamaktan imtina eder.
İlgili belgelere ilişkin yani Gürlek’in malvarlığına ilişkin ise şu ifadeler kullanılmıştı:
*4 Ocak 2024’te TEMA İstanbul 2 Projesi’nden Gürlek’in bir daire aldığı, 30 milyonluk daireyi 9 milyona almış gibi gösterdiği öne sürüldü.
*Senfoni Etiler’de ev alma sözleşmesi yapıyor, 95 milyon. Bu taşınmazın satın alma girişimi evrakının belgesi.
Bunların yanı sıra ses kayıtları, tanık bildirimleri, tapu devir işlemleri, milyon dolarlık altın transfer belgesinin Özel’de bulunduğu iddialar arasındaydı.
Özel’in dünkü açıklamasından sızanlar
Özel’in Gürlek’e verdiği bir haftalık süre sonrası açıklayacağı belgelerin ve bilgilerin önemli bir bölümünün AKP içinden Özel’e ulaştırılan bu belgeler olması bekleniyor.
Ancak belli ki Özel’e AKP içinden gelen yeni belgeler var.
*İstanbul’da 118 milyona satılan ev,
*RTÜK’te görevli bir polis memurunun üzerindeki taşınmazları,
*Ankara Çayyolu’ndaki bir avukat bürosuna ait taşınmazları.
Özel, dün bu çarpıcı iddiaları dile getirdi.
Daha önce AKP içindeki taht kavgasına girmeyeceğini, isterse belgeleri Akın Gürlek’e iletebileceğini söyleyen Özel, belli ki fikir değişikliğine gitmiş.
Neden önemli?
Önümüzdeki hafta açıklanması beklenen Gürlek belgelerinin önemli bir bölümü zaten uzun süredir CHP’nin elinde bulunuyor. Bu belgelerin AKP içindeki iç kavgadan sızdığı da bizzat Özgür Özel tarafından dile getirildi.
Peki bu neden önemli?
Çünkü ülkenin en kritik siyasi davalarını yürüten isim hakkında çok sayıda usulsüzlük iddiası var ve bu sızıntının kaynağı, bizzat iktidarın kendi iç çatışmaları. Dahası, bu belgeleri zaman zaman açıklayan, zaman zaman "elinde tutan" bir muhalefet pratiğiyle karşı karşıyayız.
Yaşananlar, düzen siyasetinin nasıl bir koltuk pazarlığı alanına dönüştüğünü ve halkın çıkarlarının bu hesapların tamamen dışında kaldığını bir kez daha tüm açıklığıyla göstermiyor mu?
***
MESEM öğretmeni anlatıyor: 'Kendimi eğitimci değil gardiyan gibi hissediyorum'-Özkan Öztaş-
Yirmi yıllık bir meslek lisesi öğretmeni, çocuk emeği sömürüsünü, okulların nasıl "açık cezaevine" dönüştüğünü, öğrencilerin eğitimden nasıl koparıldığını ve içeriden çürüyen sistemin çıplak gerçeğini anlatıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hayata geçirilen MESEM projesi, lise çağındaki öğrencileri haftanın dört günü iş yerlerine, yalnızca bir günü okula gönderen bir sistem olarak işliyor. Yirmi yıllık mesleki eğitim tecrübesine sahip Mehmet* öğretmenin anlattıkları, bu projenin eğitimden ziyade bir sömürü çarkı yarattığını gözler önüne seriyor.
Projenin ilk başladığı dönemde örgün eğitimdeki öğrenci sayısının neredeyse yarı yarıya düştüğünü, mevcudu otuz olan sınıfların on beş kişiye indiğini belirten Mehmet öğretmen, meselenin sınıfsal boyutunu kendi ifadeleriyle şöyle özetliyor: "Toplumda gerçekten süzüle süzüle en alt katmanda yer alan kesimlerin çocukları bunlar. Yoksul kesimin, yaz tatillerinde bile sürekli çalışmak zorunda kalan çocuklarından bahsediyoruz. Aile, normal bir liseye göndereceğime işe gönderirim, hem orada işini öğrenir hem maaşını alır hem de geçimimize katkı sağlar şeklinde bakıyor."
Mehmet öğretmenin aktardığına göre, okula kalemsiz ve deftersiz gelen, en temel sosyal etkinliklerden tamamen kopuk bir öğrenci grubuyla karşı karşıya kalınıyor. Örgün eğitimdeki akranları gezilere gidip sosyal projelere katılırken, bu çocukların hayatında çalışmak dışında hiçbir şey bulunmuyor.
Teneffüsün yerini alan mola
Yıllarını eğitime vermiş bir öğretmenin kendi mesleğine dair hissettiği yabancılaşma, sistemin okullarda yarattığı tahribatın en net özetini sunuyor.
Öğrencilerin okulla kurdukları ilişkinin nasıl koptuğunu anlatan Mehmet öğretmen, durumu çok çarpıcı bir gözlemle dile getiriyor: Çocuk seni öğretmen olarak hissetmiyor zaten. Kendini de öğrenci olarak görmüyor. O yüzden de bir öğretmen geçiyormuş, sigaramı atayım demiyor. Öğrenci artık psikolojik olarak teneffüse çıkmıyor, molaya çıkıyor. Okula da ziyarete geldiği bir mekan gibi bakıyor."
Ortada gerçek bir teorik eğitim bulunmadığını belirten Mehmet öğretmen, kendi mesleki deformasyonunu şu acı sözlerle ifade ediyor: "Meslek lisesinde çalışan öğretmenlerin büyük bir bölümü, ben de dahil olmak üzere, orada kendimizi eğitimci gibi değil, bir gardiyan gibi hissediyoruz. Çocuğu dersten bırakmak, diplomasını almasına engel olmak vicdanıma elvermiyor. Sınavdan önce on tane soru veriyorsam, o on tanesini soruyorum. Çünkü çocuk zaten haftanın dört günü iş yerinde ciddi bir sömürü mekanizmasına tabi tutuluyor. Çoğu öğretmen de benzer şeyleri yapıyor, biz buna mecbur bırakılmış durumdayız."
İş yerlerinde bitmeyen mesai ve istismar: 'Çocuğuma bak, büroyu temizle'
Öğrencilerin hayatının büyük bölümünü geçirdiği iş yerleri, denetimsiz ve kuralsız birer sömürü alanına dönüşüyor.
İşletmelerin sadece on beş dakikalık bir sınavla usta öğreticilik belgesi alabilmesi, çocukların tamamen savunmasız bırakılmasına yol açıyor. Sonuçta işyerleri için "Eğitim verebilir mi? Öğrencilerle iyi ilişki kurabilir mi?" soruları boşa düşüyor ve "İşyeri açma ruhsatı, vergili mükellefiyeti veya usta öğretici belgesi" gibi evrakların varlığı belirliyor bu mevzuyu.
Mehmet öğretmen, bu tehlikenin boyutlarını şu şekilde aktarıyor: "Yaş kriteri on dört, on beş nihayetinde. Bunların pedagojik ortamdan uzaklaştırılıp hiçbir pedagojik eğitimi olmayan insanların eline verilmesi ciddi sıkıntı. Bize bazı örneklerde zaman zaman gelen ama başka okullardan da sıkça duyduğumuz oluyor; taciz var, madde bağımlılığı var, şiddet var, dayak yiyorlar gittikleri yerde. Kumar öğreniyorlar."
Sorunlar bununla bitmiyor. Üstelik genelde sorunlar sanayi iş kollarında yaşansa da büro yönetimi, ofis, muhasebe ya da finansman gibi bölümlerde de benzer sorunlar, sömürü ve istismar devam ediyor. Mali müşavirler veya avukatlar gibi nispeten daha bilinçli meslek gruplarının yanında bile ağır suistimaller yaşanıyor. Hani insan bir avukattır bir muhasebecidir, en azından yüksekokul mezunudur diye düşünüyor. Ama öyle değil maalesef. Büro yönetimi alanında staj yapan bir kız öğrencimiz, yanında staj yaptığı avukat tarafından evindeki çocukların bakımı için kullanıldı mesela. Hani tamam biz tutanağını tuttuk ve kişiyi bu stajyeri kapsamından çıkardık. Ama bunun duyulmayan, görülmeyen örnekleri var. Uzayan mesaiyi falan saymıyorum bile. Pazarlama alanında staja giden çocukların işletmelerin depolarında akşam dokuza kadar çalıştırıldığı, normal şartlarda çocukların tatil günü olan cuma günleri bile iş yerine çağrıldığı örnekler var. Sömestr ve yaz tatillerinde bile sömürülmeye devam edilen çocukların emeği, işletmelerin insafına terk ediliyor."
'Kaç okul müdürünün çocuğu MESEM'e gidiyor?'
Sistemin yarattığı bu karanlık tabloya rağmen eğitim camiasındaki genel tepkisizlik ve suçlu arayışına dikkat çekiyor Mehmet öğretmen.
Mehmet öğretmenin ifadesine göre, öğretmenlerin büyük bir kısmı duruma ses çıkarmak, itiraz etmek yerine, yaşanan sorunların kaynağı olarak okulla bağı zayıf olan yoksul çocukları görüyor. Öğretmenler odasında çocukların arkasından edilen hakaretler, sorunu çözmeyecek öğretmenlerin tesellisine dönüşüyor.
Mehmet öğretmen sendikaların da bu konuda ciddi bir eylem planı olmadığını belirtiyor. Kendi kaderine terk edilmiş bu öğrenciler genellikle bir iş cinayeti yaşandığında hatırlanıyor.
İdarecilerin tutumu ise sistemin en çelişkili yanını barındırıyor. Mehmet öğretmen, projenin ilk başladığı dönemde okul idaresiyle yaşadığı çatışmayı şöyle anlatıyor: "Pandemi dönemi civarıydı, bir gecede okullara öğrencilere MESEM reklamı yapın diye yazı geldi. Ben propagandasını yapmadım. Okul müdürü beni çağırdı, neden olumsuz propaganda yapıyorsunuz dedi. Ben olumsuz yapmıyorum, doğru olanı yapıyorum dedim. Bugün sizin de çocuğunuz var lise 1'e giden, madem çok övüyorsanız kendi çocuğunuzu yollayın dedim. İddia ediyorum. Bugün istatistik kurumu açıklasın bakalım. Sayılsın. Kaç okul müdürünün, kaç şube müdürünün çocuğu MESEM'e gidiyor? Geçtim bu ünvanları. Kaç öğretmen çocuğunu MESEM'e yolluyor. Çocuğunu göndermekten imtina ettikleri yerlerden gelecek mi bekliyoruz?"
Patronlara sunulan dikensiz gül bahçesi
Sistem, protokollerin doğrudan patronlarla imzalandığı, işverenler için her türlü maliyetten arındırılmış bir ucuz iş gücü kaynağı yaratıyor.
Öğrenci bir taraf bile değil esasında. MEB ile patronlar arasındaki sözleşmenin bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza MESEM'li öğrenciler.
Çocukların iş kazası ve meslek hastalığı sigortalarının tamamen devlet tarafından karşılanması, işletmelerin sırtındaki yükü sıfıra indiriyor. Yasal olarak ödenmesi gereken asgari ücretin üçte biri dahi, meslek öğretmenin bir lütuf olduğunu düşünen bazı işverenler tarafından ödenmek istenmiyor.
Mehmet öğretmen bir diğer ayrıntıya daha dikkat çekiyor. Hak gaspına uğrayan çocukların üye olup mücadele edebilecekleri hiçbir sendikal örgütlülük bulunmuyor.
Bu durumun işverenler açısından yarattığı fırsatı Mehmet öğretmen şu sözlerle özetliyor: "Protokol patronlarla imzalandı. Çocuğu hem çalıştırıyorsun hem para vermiyorsun hem sigorta primlerini karşılamıyorsun. Çocuğun hak arayabileceği bir örgütlülüğü de yok. İşverenler o yüzden ellerini ovuşturuyorlar."
Dikensiz gül bahçesini daha da büyütmek isteyen işveren temsilcilerinin baskısıyla, MESEM sistemi şu an pilot illerde ortaokul seviyesine indirilmiş durumda. Üstelik gelecek yıldan itibaren normal örgün eğitimde de stajın on ikinci sınıftan on birinci sınıfa çekilmesi planlanıyor. Yani meslek liselerindeki tüm örgün eğitimler de MESEM'leştirilmek isteniyor.
Tüm bu adımlar, eğitim sisteminin adım adım tamamen işverenlerin talepleri doğrultusunda ucuz iş gücü sağlayan merkezlere dönüştürüleceğinin tehlikeli sinyallerini veriyor.
*Öğretmenin adı talebi üzerine değiştirilmiştir.
/././
Yolları ayırma zamanı: Şimdi değilse ne zaman?-Alpaslan Savaş-
İşçiler çarkları döndürsün, gece gündüz çalışsın, patron onun ürettiği malları satıp milyonlarca dolar ihracat geliriyle zenginliğine zenginlik katsın, bunun karşılığında asgari ücretin bir buçuk katı ücret alsın. Türkiye burjuvazisinin ülkede yaşayan milyonlarca gencin hayallerini süslemesini istediği şey böyle bir kölelik.
TÜİK’e referans vermek pek içimize sinmese de, bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir deyip kurumun önceki gün yayınladığı 2025 yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması’nın sonucuna şöyle bir göz atabiliriz. TÜİK bu araştırmada, ülkenin en önemli sorununun “hayat pahalılığı” olduğu tespit etmiş. Aynı araştırmaya on yıl önce verilen cevaplarda ilk sırada ‘terör sorunu’ yer alıyordu. Aradan geçen on yılda memleketin esas meselesinin yüksek enflasyon, yoksulluk, bozuk gelir dağılımı olduğunu TÜİK de saklayamaz hale gelmiş.
Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Hayat pahalı, insanlar geçinemiyor ve yoksullaşmaya devam ediyor. İktidar hangi istatistiği yayınlarsa yayınlasın açlık sınırına ulaşamayan asgari ücreti, paylaşımlı ucuz otel odalarında barınan emeklileri, bir yerde çalışmadan okuyamayan gençleri, semt pazarlarında çöplere atılmış sebzeleri toplayan insanları saklamak mümkün olmuyor.
Öte taraftan ülkede büyük bir zenginlik hüküm sürüyor. Nüfusunun yüzde 1’lik bir kesimi, toplam gelirin yüzde 40’ını çökmüş. Asgari ücrete erişemeyen milyonların yanında bir avuç dolar milyonerimiz var. Holdinglerin ve şirketlerin sahibi aileler büyük bir zenginliği ellerinde tutuyor.
Başka sorunları da var ülkenin. Yolsuzluk, ahlaksızlık, uyuşturucu, adaletsizlik, kadın cinayetleri, iş cinayetleri… İktidara göre bunlar muhalefetin uydurması. Muhalefete göre bütün bu sorunların nedeni iktidarın kendini ve çevresini zenginleştirmesi, demokrasiden uzaklaşması, çoğunlukla da liyakatsizlik ve beceriksizlik.
Peki böyle midir gerçekten? Mesele liyakatsiz yöneticiler, eğitimsiz toplum, hoşgörüsüzlük ve demokrasi kültürünün yeterince sindirilememesi midir?
Hafta başında Türkiye Komünist Partisi bir bildiri yayınladı. “Yolları ayırma zamanı” başlıklı bildiride ülkenin sözünü ettiğimiz güncel sorunları sıralanıyor ve bu sorunlara neyin kaynaklık ettiğine işaret ediliyor:
“Kapitalizm iğrenç bir toplumsal sistemdir ve bütün kötülüklerin kaynağıdır”.
TKP’nin dediği bu.
Türkiye’nin temel sorunlarının kaynağında kapitalist düzenin yarattığı eşitsizlik yer almaktadır. Bununla yüzleşmeden hiçbir sorunu çözmek mümkün değildir.
Çok mu kestirme?
Hayır, sade…
“Türkiye, ülkenin bütün zenginliklerine çöken hırsız sermaye sınıfından bir an önce kurtulmalıdır. Bunun için yapılması gereken ilk iş, bu düzenin iyileştirilebileceği yalanına karşı siyasal alanda güçlü bir karşı koyuş örgütlenmesidir. Demokrasi adına, saray rejimine son verme adına bu yalana ortak olmak suçtur. Bu düzen iyileştirilemez”
Gerçekten sermaye sınıfından kurtulmadan ülkenin sorunlarını çözebilir miyiz? Ya da herhangi bir sorunda iyileştirme sağlayabilir miyiz? Gelin yanıtı, söz konusu sınıfın temsilcilerinden bir holding patronunun önceki gün ekonomideki sorunları ele aldığı söyleşisine kulak vererek değerlendirmeye çalışalım. Sözünü ettiğim kişi Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkan vekili Çetin Tecedelioğlu. Babadan sanayici bu holding patronu pek çok meslektaşı gibi son dönem artan maliyetlerden ve rekabet gücünün zayıflamasından şikâyet ediyor. Enflasyonun nedeni biz değiliz diyor. Oysa son yılların yüksek enflasyonun temel nedeninin maliyetlerin mal fiyatlarına derhal yansıtılması ile garantili şirket karları olduğu artık uluslararası kuruluşlar tarafından da kabul ediliyor. Finansman kolaylığı arıyor, teşviklerin artmasını istiyor, yatırım kolaylığı bekliyor. Ama esas derdi işçiler. Ona göre “gençler sanayiyi sevmiyor”. Bunun için sanayide bir kariyer planlaması olabilmeli ve işçiler bu kariyer planında belli bir maaş mertebesine gelebilmeli. Önerdiği ‘mertebe’ ise şöyle:
“Çalışma, Ticaret ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortak çalışmasıyla meslek liselerinden mezun olanların asgari ücret çarpı 1.2, 1.3, 1.5 gibi bir çarpanla iş bulacağı garanti edilmeli. Gençler ben bu liseye gidersem asgari ücretin üstünde bir para alabilirim diyebilmeli. Onların sanayi ile ilgili hayal kurmalarını sağlamamız lazım”
İşçiler çarkları döndürsün, gece gündüz çalışsın, patron onun ürettiği malları satıp milyonlarca dolar ihracat geliriyle zenginliğine zenginlik katsın, bunun karşılığında asgari ücretin bir buçuk katı ücret alsın. Türkiye burjuvazisinin ülkede yaşayan milyonlarca gencin hayallerini süslemesini istediği şey böyle bir kölelik.
Eşitsizliğin kaynağı onlar. Onların borusunun öttüğü bu düzende emekçi halkın derdi bitmez.
Sizce ülkenin bu sınıfla yollarını ayırmasının zamanı gelmedi mi? Peki bu şimdi değilse ne zaman?
/././
İmamoğlu 5 gündür milletvekilleriyle görüştürülmüyor: İzinler iptal edildi, talepler yanıtsız kaldı .
Adalet Bakanlığı'nda Akın Gürlek dönemi engellerle başladı. Ekrem İmamoğlu ile görüşmek isteyen CHP'li vekillerin başvuruları reddedilirken, Bakan Gürlek tutukluların avukatlarıyla görüşmelerine kısıtlama getirecek yeni bir yasal düzenlemenin sinyalini verdi.
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ile görüşmelerin engellendiğini duyurdu.
Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından beş gündür Ekrem İmamoğlu'nun vekillerle görüştürülmediğini söyleyen Günaydın, şu ifadeleri kullandı: "Adalet Bakanı değişti. Ceza ve Tevkifevleri izinlerine artık Mehmet Yılmaz bakıyor. Ekrem İmamoğlu’nun yanına beş gündür bir tek milletvekili sokulmadı. Siz tecrit ederek, izole ederek Ekrem Başkanı ve arkadaşlarını halktan kopartabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Bu zalimlikleriniz elinizde patlar. Hiçbir arkadaşımızı betonların içine terk etmeyeceğiz ve bunların hesabını birer birer sizden soracağız."
Konuya ilişkin Adalet Bakanlığından henüz bir açıklama yapılmadı.
Halk TV yazarı İsmail Saymaz'ın aktardığına göre İstanbul Milletvekili Namık Tan'ın İmamoğlu ile görüşmek için aldığı izin iptal edildi. Aydın Milletvekili Bülent Tezcan, Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer ve İstanbul Milletvekili Gökan Zeybek'in başvuruları yanıtsız kaldı. Ankara Milletvekili Gamze Taşcıer'ın başvurusu ise reddedildi. Yalnızca Ankara Milletvekili Umut Akdoğan ile İzmir Milletvekili Gökçe Gökçen'in, İBB davasında tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe ve Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık için izin alabildiği ifade edildi.
Avukatlarla görüşmeler de kısıtlanabilir
Saymaz, Cuma gününe kadar üç yeni bakan yardımcısının atanacağı ve bu yetkinin Mehmet Yılmaz'dan da alınabileceğinin "söylendiğini" yazarak, bakan yardımcıları ve yetkileri netleşene kadar İmamoğlu ile görüşme kısıtlamasının sürebileceğini kaydetti. Ayrıca Bakan Gürlek'in geçen hafta A Haber yayınında tutukluların avukatlarla görüşmelerine kısıtlama getirmek için adım atacağını söylediğini hatırlattı.
Gürlek: Yasal düzenleme yapacağız
Akın Gürlek, A Haber yayınında, tutuklularla avukat görüşmelerine ilişkin bir düzenleme hazırlığında olduklarını ve konuyla ilgili bir talimat verdiğini duyurmuştu. Gürlek burada yaptığı açıklamada bir mevzuat boşluğu olduğunu savunmuş ve görüşmelere yönelik düzenlemeler yapılacağını işaret ederek şu sözleri kullanmıştı: "Bir yasal düzenleme yapacağız. Tutuklu ve hükümlü ayrımı var. Tutuklularda cezaevinde avukatlar istediği zaman görüşebilir. Gece 3'te de avukatı gitse tutukluyla görüşebilir ama hükümlülerde böyle bir şey yok. Özellikle tutuklularda böyle bir boşluk var. Avukatlar rahat bir şekilde görüşebiliyor, ona şahsi notlarını, mektubunu verebiliyor. Kanunda düzenleme yapılması gerekiyor. Özellikle tutuklularla avukatların görüşmesi, birbirlerine not vermesi, bunların rahat bir şekilde dışarı gitmesi konusunda bir eksiklik var. Normalde bütün mektuplar, notlar cezaevi idaresi tarafından 'görüldü' kaşesi yapılıyor. Eğer uygun değilse bunlar gönderilmiyor ama tutuklularda yasal mevzuat boşluğu olduğu için notlar rahat bir şekilde avukatlara verilebiliyor, avukatlar aracılığıyla diğer şahıslara verilebiliyor. Bununla ilgili inşallah kısa sürede bir çalışma yapıp Meclise sunmayı düşünüyoruz."
***
TİGEM'e bağlı Sultan Suyu işletmesinde yüz milyon liralık atlar kayboldu: 'Çalındı demeye dilim varmıyor'
TİGEM'e bağlı Sultan Suyu Tarım İşletmesi’nde değeri yüz milyon lirayı bulan yarış atlarının kaybolduğu iddiaları Meclis’e taşındı. Milletvekili Alp, müfettiş raporlarının halktan gizlendiğini ifade etti.
Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğüne bağlı işletmelerde yaşanan skandal, kamu kaynaklarının ve değerlerinin nasıl denetimsiz bırakıldığını bir kez daha gösterdi. Meclis gündemine taşınan iddialara göre, Sultan Suyu Tarım İşletmesi'nde bulunan ve piyasa değeri yüz milyon lirayı bulan yarış atlarının akıbeti bilinmiyor.
Sultan Suyu Tarım İşletmesi'nde milyonluk atlar buharlaştı
CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda gündeme getirilen iddialar, kamu kurumlarındaki yolsuzlukları tekrar gözler önüne serdi.
Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü'ne (TİGEM) bağlı Malatya'daki Sultan Suyu Tarım İşletmesi’nde piyasa değeri yaklaşık yüz milyon lira olan yarış atlarının kayıp olduğu belirtilirken, konuya ilişkin henüz sağlıklı bir açıklama yapılmadı. Alp, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada atların çalındığına dair şüphelerini dile getirirken, mülkiyeti halka ait olan bu değerlerin nasıl ortadan kaybolduğunun hesabının verilmesini istedi.
Müfettiş raporları kamuoyundan gizleniyor
Skandalın boyutları sadece atların kaybıyla sınırlı kalmıyor; sürecin üzerindeki sis perdesi de dikkat çekiyor.
Konuya dair bir müfettiş görevlendirildiği bilinmesine rağmen hazırlanan teftiş raporunun içeriği kamuoyuyla paylaşılmıyor. TİGEM Genel Müdürü’nün işletmeye giderek temaslarda bulunduğu aktarılırken, bu ziyaretlerin ardından atların akıbetine dair kurumsal bir sessizliğe bürünülmesi tepki çekiyor. İlgili bakanlığa sunulan soru önergelerinin de yanıtsız kalması, kamu kaynaklarının nasıl birilerine peşkeş çekildiğini de gözler önüne seriyor.
Sorumlular sessizliğini koruyor
Yaşanan bu belirsizlik karşısında yetkili makamların iki aydır herhangi bir itirafta bulunmaması veya açıklama yapmaması eleştirilerin odak noktasını oluşturuyor. Kamusal bir işletmedeki yarış atlarının birer birer eksilmesi ve buna dair yürütülen soruşturmaların şeffaf bir şekilde neticelendirilmemesi, kurum içindeki denetim mekanizmalarının işlevsizleştiği eleştirilerine sebep oluyor.
Mecliste yaptığı konuşmada "Atlar çalınmış demek istemiyorum. Ama atlar yok. Ben bakana soru önergesi veriyorum. Atlar nerede diyorum? İki aydır atları çaldırdığını itiraf da edemiyor. Atların akıbeti araştırılsın efendim” diyen İnan Akgün Alp sürecin takipçisi olacağını belirtti.
***
Milyonluk atlar 'kaybolmuştu': TİGEM yönecileri görevden alındı.
CHP Kars Milletvekili Alp'in Meclis'e taşıdığı kayıp atlar skandalının ardından TİGEM'de bürokratlar görevden alındı. İdari tasfiyeleri yetersiz bulan Alp, Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü'nün de istifasını talep etti.
Sultansuyu Tarım İşletmesi'ndeki yüz milyon liralık kayıp atların Meclis gündemine taşınmasının ardından Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünde üst düzey görevden almalar başladı. CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp’in geçtiğimiz gün Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda, Sultansuyu Tarım İşletmesi'nde değeri yüz milyon lirayı bulan yarış atlarının kaybolduğunu açıklamasının hemen ardından kurumda dikkat çeken bir tasfiye yaşandı. TİGEM genel müdür yardımcısı, at yetiştiriciliği daire başkanı, hayvancılık daire başkanı ve atların kaybolduğu Sultansuyu Tarım İşletmesi müdürü başta olmak üzere çok sayıda bürokrat görevden alındı.
Et ve Süt Kurumu genel müdürü için istifa çağrısı
Yaşanan görevden almaların ardından Meclis Genel Kurulu'nda yeni bir değerlendirme yapan CHP'li Alp şöyle konuştu:
"Sayın Bakana teşekkür ediyorum ilgisinden dolayı fakat memleket hayvancılığını ithalata mahkum etmiş, Macaristan'da şirket kurup Türkiye'ye ticaret yapmış Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü orada oturduğu müddetçe Kars'ta hayvancılık yapan hemşehrilerimin de Türkiye'deki çiftçilerin de içi rahat etmeyecektir. Türkiye'yi ithalata mahkum eden Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Mücahid Taylan'ın görevden alınmasını talep ediyoruz."
***
Migros direnişi dersleri -Atilla Özsever-
DGD-SEN öncülüğündeki Migros direnişinde en önemli kazanım, depo işçilerinin kadroya geçirilmesidir. 23 günlük direniş günlerine ait ücretlerin ödenmesi ve SGK primlerinin yatırılması da önemli bir kazanımdır. İşten çıkarılanların ne kadarının işe iadesi henüz netlik kazanmamıştır. Bu eylemden Tez Koop-İş de faydalanmıştır. DGD-SEN’in de kendi işkolundaki yüzde 1’lik barajı geçmesi gereklidir.
Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası’nın (DGD-SEN) öncülüğünde Migros’a bağlı taşeron şirketlerinin depolarında çalışan işçilerin yüzde 28’lik “sefalet zammı” ve kötü çalışma koşullarına karşı başlattığı iş bırakma eylemi, birçok kazanımla sonuçlandı.
23 Ocak 2026 tarihinde başlayan ve 23 gün süren direnişe 10 ildeki 14 depoda çalışan beş bine yakın işçi katıldı. DGD-SEN öncülüğünde direnişe geçen depo işçilerin başlıca talepleri, ücretlerine yüzde 50 net zam, vergi yükünün işveren tarafından karşılanması, güvenceli iş (Migros’ta kadroya geçiş) ve bankalar tarafından verilen promosyonların işçiye ödenmesi şeklindeydi.
Grev niteliğindeki iş bırakma eylemi sürerken Migros işvereni, 7 bin 875 depo işçisinin kadroya geçirildiğini açıkladı. Bu arada 303 işçi de Kod 49’la tazminatsız olarak işten çıkarıldı. Sendika bu kez, mevcut taleplerine ilaveten işten çıkarılan tüm işçilerin de işe iadesi konusunu gündeme getirdi.
Depolarda iş bırakma eylemlerinin yanı sıra direnişe toplum kesiminden de büyük destek geldi. Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler destek bildirileri yayınlarken birçok yurttaş da Migros’tan alışveriş yapmayarak boykot eylemine katıldı.
Bu gelişmeler sürerken Migros işvereni ile sendika yetkilileri, önce 9 Şubat’ta bir araya geldi, sonra o hafta içinde üç kez daha toplandılar, özellikle tüm işten çıkarılanların işe iadesi meselesi önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Direniş, 14 Şubat günü taraflar arasında varılan mutabakatla son buldu.
Kadro kazanımı
7 bin 875 depo işçisinin taşeron firmalarından Migros’ta kadroya geçirilmesi önemli bir kazanımdır. Taşeron firmalarındaki güvencesiz çalışma yerine kadrolu bir işe geçiş sağlanmıştır.
Sendikanın ikinci talebi olarak ücretlerin net yüzde 50 artırılması konusu da çözüme bağlanmıştır. DGD-SEN tarafından yapılan açıklamada, depo işçilerinin Aralık 2025’teki ücretlerine yüzde 28 zam yapılıp meydana gelen kök ücrete de Ocak 2026 itibariyle başlayan toplu sözleşme sürecinde ilave bir artış daha yapılacaktır.
Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş Sendikasının bağıtlayacağı bu sözleşmeyle depo işçilerinin ücretleri yüzde 50’nin de üzerinde bir artış olanağına kavuşmuş olacaktır.
Diğer önemli bir kazanım ise, 23 günlük direniş sırasındaki ücret ve sosyal hakların ödenmesiyle birlikte SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) primlerinin de yatırılmasının sağlanmış olmasıdır. Yani direniş yapan depo işçilerine direniş günlerine ait ücret ve diğer sosyal hakları da ödenmiş olacaktır.
Bunun şu anlamı da vardır: Direniş yapanların bir ücret ve sosyal hak kaybına uğraması söz konusu olmamıştır. Bu konu, bundan sonra direniş yapacaklar için de önemli bir örnek oluşturuyor. Aslında yasal anlamda grevde geçen süreler için ücret ve SGK prim ödenmesi söz konusu değildir. Direnişle bu imkan da sağlanmıştır.
Promosyon ve vergi konusu
Lojistik sektöründe sevk zinciri, özellikle gıda ve zorunlu ihtiyaç malzemelerinin tedariki açısından son derece önemlidir. Depolardan Migros mağazalarına başta gıda olmak üzere toplumun ihtiyaç duyduğu zorunlu ürünlerin ulaşmaması kritik öneme haizdir.
Depo işçileri, bu hizmetin aksayabileceğini göstermek suretiyle işçi sınıfının üretimden gelen gücünün ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Migros işverenini zor durumda bırakmıştır. Direnişin dördüncü kazanımı da budur.
İşçilerin bankalara yatırılan ücretleri karşılığında bankaların promosyon ödemesinin işverene değil işçilere ödenmesi konusu da, bundan böyle imzalanacak toplu sözleşmeyle garanti altına alınmış olacaktır. Aslında teamül olarak genel uygulama zaten bu yöndedir, işverenler bu ödemeyi işçiye vermekle yükümlüdür.
Vergi yükünün işveren tarafından karşılanması meselesi ise, makro düzeyde çözümlenecek bir sorundur. Daha çok yasal uygulamayı öngören bir meseledir. Gerek Türk-İş, gerekse DİSK, vergi yükünün çalışanlar açısından azaltılması yönündeki yasa önerilerini TBMM’ye iletmişlerse de şu ana kadar bir sonuç alınamamıştır. Bu mesele, daha üst düzeydeki bir mücadeleyle çözümlenecek bir konudur.
İşe iade sorunu
DGD-SEN ile Migros işvereni arasındaki temel anlaşmazlık konusu ise, işten çıkarılanların tümünün işe iade konusuydu. Bu konuda sendikanın açıklamasında şöyle deniyor:
“Atılan 303 işçi için özgür ayrılma hakkı ve talep edenlerin iş başı yapacağı konusunda mutabakata varılmıştır. Ayrılmak isteyen her bir işçinin kıdem-ihbar tazminatı hakları ve ek olarak işçilerin çalışma süreleriyle orantılı olarak ek menfaatlerle ayrılabileceği kararlaştırılmıştır. İşten çıkış kodları işsizlik maaşına hak kazanacak şekilde düzeltilecektir. Buna ek olarak kıdem yıllarına bağlı olarak kademeli şekilde sendikal tazminat ödenecektir.”
İşten çıkarılanlar açısından tazminatsız fesih meselesi gündemden kalkmıştır, bu işçiler kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra ek sosyal ödemelerle birlikte kıdemine göre bir yıl için 12 aylık maaş karşılığındaki bir sendikal tazminat ödenmesine hak kazanmışlardır.
Bu arada belli bir grup işçi açısından işe iadesi konusunun gerçekleşmediği, öte yandan çalışmak istemeyip ayrılma koşullarını daha cazip gören kimi işçilerin de bulunduğu dikkate alındığında, işten ayrılacakların sayısı ve işe iade edileceklerin durumu halen netlik kazanmamıştır. Sendika avukatı ve yetkilileri, işçilerle toplantılar yaparak önümüzdeki cumartesi gününe kadar (21 Şubat 2026) bu konunun kesinlik kazanmasına çalışıyorlar.
Tez-Koop-İş’in avantajı
Öte yandan Migros işvereninin 7 bin 875 işçiyi Tez Koop-İş’in örgütlü olduğu 10.nolu işkolunda kadroya geçirmesi, bu sendikanın işine yaramıştır. DGD-SEN, 18.nolu işkolunda örgütlüdür ancak yüzde 1’lik işkolu barajını geçemediği için yetkili sendika konumunda değildir.
Depo işçilerinin market işçilerinin bağlı olduğu 10.nolu işkoluna geçmesi sonucu, bu işkolundaki toplu sözleşmelerden yararlanmaları ancak o işkolundaki sendikalara üye olmak ya da dayanışma aidatı ödemek suretiyle mümkün olabilmektedir.
Zaten DGD-SEN ile Migros işvereni arasında varılan mutabakatta şöyle denilmiştir: “Migros işvereninin herhangi bir sendikal yönlendirme yapmayacağına; işçinin ilgili işkolunda bulunan herhangi bir sendikaya, dayanışma aidatı ödeyerek üye olabileceğine dair güvence verilmiştir”.
Bu durumda kadroya geçen depo işçileri, ya Tez Koop-İş’e üye olacaklar ya da üye olmadan dayanışma aidatı ile toplu iş sözleşmesinden yararlanacaklardır.
Tez Koop-İş Sendikası da, depo işçilerinin Migros’ta kadroya geçirilmesi sonrasında basına verdiği ilanlarda, bu işçilerin kendi sendikalarına üye olması yönünde bir davet yapmıştır. Sonuçta, Tez Koop-İş Sendikası’nın bu mücadeleye doğrudan bir katkısı olmamasına rağmen bu eylemden yarar sağladığı söylenebilir.
DGD-SEN, barajı aşmalı
Türkiye’de işkolu meselesi, önemli bir sorundur. Hem baraj meselesi (yabancı ülkelerde toplu sözleşme yapmak için bir baraj yoktur), hem de bir işkolunun hangi işleri kapsayıp kapsamayacağı, işlerin birbirine geçişi, bağlantısı sorun oluşturuyor. Market işçileri ile marketlere tedarik sağlayan depo işçilerinin farklı işkollarında olması, bu anlamdaki sorunların başında geliyor.
10.nolu işkolu, market işçilerinin de örgütlü olduğu ticaret, büro ve eğitim sektörüne ait bir işkoludur. Ocak 2026 işkolu istatistiklerine göre; 4 milyon 375 bin 904 işçinin bulunduğu bu işkolunda Tez Koop-İş, 117 bin 292 üyeyle, yani yüzde 2,7’lik bir oranla yüzde 1’lik işkolu barajını geçmektedir.
DGD-SEN’in bulunduğu 18.nolu işkolu ise, gemi yapımı, deniz taşımacılığı ve antrepoculuk alanında çalışan işçileri kapsamaktadır. Bu işkolunda çalışan işçi sayısı, 241 bin 958’dir. İşkolu istatistiğinde DGD-SEN’in 462 üyesi gözükmektedir.
Bu işkolundaki yüzde 1’lik baraj, 2 bin 420 kişidir. DGD-SEN’in kendi işkolundaki bu barajı geçmesi, yasal anlamda yetkili sendika olabilmek için önem kazanmaktadır. Üye yapabilmenin sıkıntıları vardır. Büyük ve yetkili sendikalar, yeni üyelerin noter masraflarını sendika bütçesinden karşılamaktadırlar.
DGD-SEN’in böyle bir imkanı yoktur, gönüllülük ve dayanışma esasına göre faaliyet gösterebilmektedir. Bununla birlikte direnişteki başarısı nedeniyle işçinin güvenini kazandığı için önümüzdeki dönemde barajı geçme konusunda daha şanslı bir konumda olabilir.
Mücadeleci sendikacılık
Sonuç olarak DGD-SEN, bütün olanaksızlıklara rağmen 23 günlük direnişiyle işçi sınıfı tarihinde önemli bir başarı kazanmış, militan ve mücadeleci sendikacılığın zor koşullarda bile neler yapabileceğini ortaya koymuştur. Fiili ve meşru bir mücadele ile hak elde edilmesi sağlanmıştır.
Tabii ki burada beş bine yakın Migros depo işçisinin kararlı mücadelesi, başroldedir. Sol siyasi partilerin, diğer sendikaların, gençlerin, aydınların, sanatçıların, akademisyenlerin ve Migros ürünlerini boykot eden yurttaşların da katkısı büyüktür. Zafer, direnen işçinin olacaktır…
/././
Baş aşağı gerçeklik ve zorbalık -Nevzat Evrim Önal-
Bugün kapitalizmi savunan, dünyaya baktığında emperyalist ABD saldırganlığını, Epstein adasındaki tecavüzleri, Akdeniz’de boğulan göçmenleri, Kongo’da kobalt madenlerinde göçük altında ölen çocuk işçileri, Pasifik Okyanusu’nda gezen, Türkiye’nin yüzölçümünün iki katından daha geniş çöp kıtasını; Türkiye’ye baktığında iş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, tarikat yuvalarındaki çocuk istismarlarını, mafyalaşmayı, özelleştirmeleri, üç gram altın çıkartmak için sökülen zeytinlikleri savunmak zorunda. Bunlar savunulabilir şeyler olmadığı için, gerçeklik baş aşağı edilmeli, yalan sürekli büyütülmeli.
Geçtiğimiz günlerde, Arjantin’in liberal başkanı Milei’nin Marx hakkında atıp tuttuğu bir video, onun ülkemizdeki şubesi olan bir holding profesörü tarafından dolaşıma sokuldu. Milei bu videoda Marksizm hakkında tek kelime etmiyor ama Marx hakkında Akit Gazetesi usulü birtakım dedikodular yapıyor. Videonun en azından paylaşılan kısmı “Marx hayatında bir gün çalışmamış bir orospu çocuğuydu” diye başlıyor.
Küfür için kusura bakmayın, cümleyi bu konuya döneceğim için alıntılamak durumundayım ve terbiyesiz lümpenleri sansürlemek gibi bir görevim olduğunu düşünmüyorum. Bilhassa da bu kişiler devlet başkanıysa…
Ama başlarken ilk olarak, sık sorduğumuz bir soruyu tekrar soralım: İki lafından biri “komünizm bitti” diğeri “işçi sınıfı bitti” olan liberaller niye kendisini terk eden sevgilisinin arkasından konuşup duran takıntılı tipler gibi konuyu ha bire Marksizme getirir?
Çünkü Marksizm, içinde yaşadığımız kapitalist ekonomik düzenin mümkün olan en derin eleştirisidir ve daha önemlisi, onun nasıl yıkılıp daha iyiye doğru aşılacağının reçetesidir. Dolayısıyla kapitalizm var olduğu müddetçe onu savunanlar, dünyada tek bir sosyalist ülke kalmasa bile Marksizmle kavga etmek zorunda olacak. İşleri bu. “Komünizm bitti” ise yalnızca Sovyetler Birliği yıkıldığından bu yana bu işi yapmak için kullandıkları bir argüman.
Peki, bu heyecan niye?
Çünkü bu günlerde hayatını kapitalizmi ve emperyalizmi savunarak kazananların, kapıkulu oldukları zenginlerden aldıkları maaşın hakkını vermeleri kolay değil. Emperyalizmin egemen ülkesi ABD bazı “müttefikleri” dahil dünyanın her tarafına ekonomik ve askeri tehditler savuruyor, bir ülkenin devlet başkanını kaçırıp rehin alıyor. Öte yandan bu habis “özgürlükler” ülkesinde zenginlerin çocuklara tecavüz etme özgürlüğü olduğu anlaşılıyor; yüksek duvarlı, etrafı denizlerle çevrili malikanelerinden çocuk çığlıkları geliyor. Bu yüzden, nasıl İsrail Filistin’de on yıllardır sürdürdüğü soykırımı her şiddetlendirdiğinde ağlak bir Yahudi soykırımı filmi çekip herkese izletmek gerekiyorsa; kapitalizmin insanlık dışı bir sistem olduğunu ortaya döken böyle rezillikler sırasında da Marksizme, komünizme iyice kudurarak, aklı kenara koyarak ve herkesin aklına hakaret ederek saldırmak gerekiyor.
Bu öyle bir ipten kazıktan kurtulma hali ki, holding profesörü (adet edindiği üzere sonradan sildiği) bir tweetinde Marx’tan “sözde komünist” diye bahsediyor.
***
Öte yandan, sadece bir ölçüsüzlükle değil, sermayenin ideolojisinde nasıl her şeyin baş aşağı edildiğini gösteren çok güzel bir örnekle karşı karşıyayız. Açalım…
Marx “hayatı boyunca bir gün bile çalışmamış bir aylak” mıydı?
Yazdıklarıyla kendisinden sonraki tüm düşünce dünyasını belirlemiş, sadece felsefe ve bilimde değil, gündelik düşüncede dahi başka hiçbir düşünürün sahip olmadığı bir etkiye sahip bir kişinin nasıl “hayatı boyunca çalışmadığı” düşünülür?
Çünkü liberallerin kıt ufkunda çalışmak para kazanmakla eş anlamlıdır, ne kadar çok kazanıyorsan o kadar çok çalışıyorsundur.
Oysa gerçek hayatta durum tam tersidir. İçinde yaşadığımız dünyada en çok çalışanlar işçilerdir (örneğin geçtiğimiz günlerde Milei Arjantin’de günlük azami çalışma süresini 12 saate çıkarttı) ama bunun karşılığında belki geçinebilecekleri kadar, hatta sık sık “açlık ücreti” denen, geçinmeye dahi yetmeyecek ücretler alırlar. İçinde yaşadığımız toplumun gerçek aylakları ise birikmiş sermayeye varis olarak doğan burjuva çocuklarıdır. Şirketleri profesyonel CEO’lar yönetir, kârını bunlar yer; hatta kendileri yönetmeye kalkıştıklarında genelde zarar ederler. Milei ya da onun papağanı holding profesörü gibiler bu zenginlere hizmet eder, yatırım tavsiyeleri verir, onların yerine şirketleri ve ülkeleri yönetir ve sürekli zengini daha zengin eden düzeni allayıp pullar.
Annelerinin mesleğinden bağımsız biçimde, “hayatları boyunca bir gün bile çalışmamış” olanlar bu mirasyedilerdir. Ne var ki, sermayenin baş aşağı ideoloji dünyasında, en çok para kazanan bunlar olduğu için, en çalışkan da bunlardır.
Bu baş aşağı düşünce öyle çelişkilidir ki, aynı anda hem komünistleri aylaklığı övmekle suçlar, hem komünizmin iktidara geldiği ülkelerde mülklerine el konduğu için çalışmak zorunda kalan zenginlere zulmedildiğini savunur.
Anlaşılacağı üzere bu sıradan bir çelişki değil, bir yansıtma. Birilerinin hiç çalışmadan zengin olması için başkalarının anlamsız derecede çok çalışması gerektiğini bilen liberal, toplumsal refah için gereken çalışmanın herkesçe paylaşılmasını, böylece herkesin makul miktarda çalışmasını savunan komünisti “aylaklığı övmekle” suçluyor. Çünkü başkaları çalışırken yatma özgürlüğü olsun istiyor.
***
Gerçeğin baş aşağı edilmesi yöntemi yeni değil. Kapitalizmin şapa oturduğu her dönemde bu yöntem kullanıldı. En bilinen örneklerinden biri 1929 Büyük Buhranı içinde yükselen Nazi Almanyasıydı ve halkı aldatmak için uygulanacak prensibi Hitler Kavgam’da aşağıdaki satırlarla çerçevelemişti:
Bir milletin geniş kitleleri, bilinçli veya gönüllü olarak değil, duygusal yapılarının daha derin katmanlarında her zaman daha kolay yozlaştırılır; böylece zihinlerinin ilkel sadeliği içinde, küçük yalanlardan ziyade büyük yalanlara daha kolay kurban olurlar. Çünkü önemsiz meselelerde kendileri de sık sık ufak tefek yalanlar söyler ama büyük çaplı sahtekarlıklara başvurmaktan utanırlar.1
Ve tabii ki, aynı baş aşağı gerçeklik prensibi çerçevesinde bu yöntemi “Yahudilere ve onların silah arkadaşı Marksistlere” atfediyordu.
Bu yöntemle bir milleti, onun en ilkel, en aşağı dürtülerini ajite ede ede kudurttular. Onu, mitinglerde “daha çok tereyağı mı, daha çok tank mı istiyorsunuz?” sorusunu sorup “tank istiyoruz!” diye bağırttılar2 ve insanlığın ilerlemesine sayısız katkısı olmuş Almanya’yı bir ülke olmaktan çıkartıp öldürülmeden durdurulamayacak bir canavara dönüştürdüler.
İnsanlık adına bu işi yapmak da komünistlere düştü.
Ve Kızıl Ordu Almanya’ya girerken, soykırımcı Nazi rejiminin Führer’i “Alman halkının yok edilmesi çağrısı yapıyorlar” diye ağlıyor3; başyalancısı Goebbels “Alman kadınlarına tecavüz edilmesini emrediyorlar” diye uyduruyordu4. Gerçeği baş aşağı çevirmeyi ve bizzat işlediği suçların iftirasını düşmanlarına atmayı meslek edinmiş olan Goebbels kendi yalanlarına öyle inanmıştı ki, sefil hayatında yaptığı son şey, Sovyet askerleri tarafından bulunsalar diğer Alman sivillerinden farklı bir muameleye kesinlikle uğramayacak olan altı öz çocuğunu zehirletmek oldu. Bu dünyadan sadece bir yalancı ve soykırımcı değil aynı zamanda evlat katili olarak göçüp gitti.
Peki sonra?
Sonra, bilhassa Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, komünistler dünyayı Nazizmden kurtarırken oturup seyretmiş, sadece Kızıl Ordu Lizbon’da değil Berlin’de dursun diye müdahale etmiş olan emperyalistler tarihi de bağ aşağı etti. Siyonist Spielberg’in çektiği yedi Oscar’lı Schindler’in Listesi’nde Yahudileri soykırımdan kurtarma payesi Nazi ordusuna mühimmat üreten fabrikalarında Yahudi çocukları çalıştıran bir Alman sermayedara verildi. Amerika’dan İsrail’e taşınıp yerleşmiş bir başka Siyonist Tarantino’nun Soysuzlar Çetesi filminde Hitler’i Yahudi asıllı Amerikan askerleri öldürdü. ABD tarafından savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne borç olarak verilen ve savaştan sonra bedeli tahsil edilen askeri yardımların bile karşılıksız olduğu iddia edildi. Bazen gerçekler çarpıtıldı, bazen dümdüz yalan söylendi, bazen “yahu bu kadar da olmaz” dendiğinde “sanatsal kurgu canım, belgesel değil sonuçta” diye ağız eğe eğe konuşuldu ve insanlığı faşizm belasından komünistlerin kurtardığı gerçeği baş aşağı edildi.
***
Bugün kapitalizmi savunan, dünyaya baktığında emperyalist ABD saldırganlığını, Epstein adasındaki tecavüzleri, Akdeniz’de boğulan göçmenleri, Kongo’da kobalt madenlerinde göçük altında ölen çocuk işçileri, Pasifik Okyanusu’nda gezen, Türkiye’nin yüzölçümünün iki katından daha geniş çöp kıtasını; Türkiye’ye baktığında iş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, tarikat yuvalarındaki çocuk istismarlarını, mafyalaşmayı, özelleştirmeleri, üç gram altın çıkartmak için sökülen zeytinlikleri savunmak zorunda.
Bunlar savunulabilir şeyler olmadığı için, gerçeklik baş aşağı edilmeli, yalan sürekli büyütülmeli.
Dolayısıyla, bir insanın mesleği kapitalizmi savunmaksa, söylediği hiçbir şeye inanmayın. Marx’ı, Marksizmi, komünizmi böyle insanların anlattığı şeyler zannetmeyin. Söylediğimiz gibi, kapitalizm var olduğu müddetçe onu devirmeye yönelik sosyalizm mücadelesi de var olacak ve kapitalistler bu mücadeleyi ne yalanlarla karalamayı bırakacak ne de zorbalıkla ezmekten geri duracak.
Bu yüzden Küba’yı da boğmaya çalışıyor ve işgal etmeye hazırlanıyorlar. Çünkü küçücük bir adada dahi, emperyalist ablukaya rağmen, komünizm onların bencilliğe dayalı uygarlığından ne kadar üstün olduğunu ispatlıyor. Bu bencilliği seven ve savunanlar emperyalist haydutluğu göz ardı edip “Küba çok yoksul” diyor ama Birleşmiş Milletler verilerine göre 2015-2020 periyodunda Küba’da bebek ölümü sayısı 1000 bebekte 4,49 iken ABD’de onca sermaye birikimine, ölçüsüz zenginliğe rağmen 5,82’ydi (bu arada Türkiye’de 8,90’dı)5.
Daldan dala atlamıyoruz, tek bir şeyden bahsediyoruz. Bir tarafta bu dünyadaki en önemli şeyin zenginlerin servetinin büyümesinin olduğunu, diğer tarafta ise halkın refahının artması olduğunu savunan iki sistem var. Bu iki sistem birbiriyle mücadele ediyor. Kapitalizm sıkıştıkça, yaldızları döküldükçe, sosyalist alternatife saldırıyor ve bunu yaparken, onu düşünsel olarak çürütmek pek mümkün olmadığı için ya yalan söylüyor ya zorbalığa başvuruyor.
İnsanlık bu yalanları ve zorbalığı, Nazi işgali gibi püskürtüp yenebilirse kazanacak ve bunu yapamazsa, kaybedecek.
1Adolf Hitler, Kavgam, Cilt 1, Bölüm 10.
2Deutsche Allgemeine Zeitung, 18 Ocak 1936.
3Akt. Jochen Hellbeck, “‘The Diaries of Fritzes and the Letters of Gretchens’: Personal Writings from the German-Soviet War and Their Readers”, Fascination and Enmity: Russia and Germany as Entangled Histories, 1914–1945 içinde (ed. Michael David-Fox, Peter Holquist ve Alexander M. Martin), Pittsburg Üniversitesi Yayınları, 2012, s.145.
4Anthony Beevor, Berlin: The Downfall, 1945, Londra: Penguin, 2007.
5https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_infant_and_under-five_mortality_rates#Infant_mortality_from_the_United_Nations_population_division_(from_birth_to_1_year-olds_only).
/././
Liberal otoriterizm -Burak Gürbüz-
"Nedir bu liberalleri demokrasiden soğutan? Ve nedir liberalleri otoriterizme yönelten? Çok kısa ve net bir cevap vermemiz gerekirse yükselen sol muhalif hareketleridir. Kapitalizm her zaman için yönetebildiği ölçüde sol muhalif hareketlere izin vermiştir."
Liberal otoriterizm 1932 yılında ilk Almanya'da kendini göstermiştir. O dönem Almanya’da 1929 krizinin ekonomik buhranı sürmektedir. Naziler büyük yükseliş içindedir. Mart-Nisan aylarında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Adolf Hitler, Paul von Hindenburg’a karşı ikinci turda yenilse de Alman siyasetinde büyük bir güç kazanır. Hatta sonrasında von Hindenburg Hitler’i 1933 yılının Ocak ayında Şansölye olarak atayacaktır.
Temmuz 1932 parlamento seçimlerinde yüzde 37,5 oy oranı ile Naziler Almanya’da birinci parti olurlar. Her şey Nazilerin ve Adolf Hitler’in lehine işlemektedir, bir yıl sonra yani 1933’te Weimar Cumhuriyeti sona erecek ve Nazilerin işbaşına geldiği tek parti rejimine geçilecektir.
İşte bu yıllarda Alman liberalleri arasında önemli bir isim olan Carl Schmitt, Nazilere destek çıkıp otoriter liberalizmin teorisini yapacaktır. Aslında Schmitt yükselen Nazizmi görüp liberalizmi bu yeni yükselen ideolojiye uydurmak istemiştir. Ona göre hep solcuların işine geldiğini düşündüğü çoğulcu demokrasiyi askıya alabilecek güçlü bir devlet mekanizmasının kurulması gerekir. Daha sonra 1938 yılında neoliberallerin buluşmasına sahne olacak Lippmann konferansında da hep bu parlamenter demokrasi eleştirisi devam edecektir.
Nedir bu liberalleri demokrasiden soğutan? Ve nedir liberalleri otoriterizme yönelten?
Çok kısa ve net bir cevap vermemiz gerekirse yükselen sol muhalif hareketleridir. Kapitalizm her zaman için yönetebildiği ölçüde sol muhalif hareketlere izin vermiştir. Kapitalizmin büyüme ve refah dönemleri sol hareketlerin de demokratik siyaset sahnesinde daha fazla meşruiyet ve önem kazandığı dönemler olmuştur. Kapitalizmin kriz dönemlerindeyse liberaller tarafından tersine sol muhalif hareketler, ekonomik ve toplumsal buhranın başlıca sorumlusu olarak görülüp siyaset sahnesinden uzaklaştırılma, yasaklanma isteği kuvvet kazanmaya başlar.
Sol açısından bakmamız gerekirse kapitalizmin refah dönemleri devrimciler hariç sosyal demokrat-sol hareketlerin de düzenle daha fazla uyum sağladığı, düzenin avantajlarından nemalandığı zamanları temsil eder. Sosyalist sol da bu dönemlerde çok daha fazla örgütlenme şansı bulacak ve gelişmesini sürdürecektir. Krizde ise kapitalizm önce kendi solunu (sosyal demokrasiyi) tasfiye etme sürecine girer ve bu tutum sosyalist solun dayanışmacı kimliği sebebiyle sesini yükseltip meydanlara daha fazla çıkmasına yol açar.
İşte tam burada liberalizm otoriterleşir. Liberalizm ile ilgili, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" veya özgürlükler, bireysel tercihler vs… gibi tüm bilgileri unuturuz… çünkü ortada solun sorumlu tutulduğu kapitalizm krizi vardır. O zaman liberalizm içinde otoriterizm mubahtır. Bu fikrin babalarından biri olan yukarıda bahsettiğimiz hukuk hocası Carl Schmitt demokrasinin demokrasi karşıtı sol partilerin güçlenmesine vesile olduğu için eleştirir ve yükselen Nazi ideolojisine destek verir. Ona göre liberalizm Nazizm ile olağan dışı sayılan durumlarda işbirliği yapabilir hatta liberal ideoloji Hitler’in ideolojisine uygun olarak yeniden dönüşebilir.
Schmitt’in otoriter liberalizmi ve sonrasında neoliberalizm ve ordoliberalizm adını alacak ideolojisinin temel çıkış noktası sosyalizm karşıtlığıdır. Ondan sonra gelecek tüm otoriter liberalizm yanlısı neoliberal düşünürler mesela Hayek, von Mises, Rougier, Allais vs. hepsi anti-sosyalisttirler. Bu cenahın sosyalist karşıtlığı görüşü ikinci dünya savaşı sonrası Nazi Almanya’sının yıkılmasıyla birlikte faşizm karşıtlığını da içine almıştır. Fakat bu tam bir aldatmacadır. Yıkılan Nazi Almanya’sı sonrası Nazi subayları Nürnberg mahkemelerinde yargılanıp idama mahkûm edilirken neoliberallerin doğal olarak Nazizm’i savunması mümkün değildir. Neoliberal düşüncenin babası sayılan Mont Pelerin adında bir dernek kurarak tüm neoliberalleri bir araya toplayacak olan Friederich August von Hayek 1944 yılında "Köleliğin Yolu" adıyla bir kitap yazar ve orada tüm sosyalist ve faşist ideolojileri aynı kabın içine koyarak totaliter fikirler olarak yaftalayıp liberal demokrasi düşmanı ilan eder. Hayek’in sonrasında Pinochet’nin 1973’de Şili’de yaptığı askeri darbeyi desteklemesi onun 1944 yılında yazdığı kitabındaki görüşleriyle çelişir. Fakat o faşizan bir askeri darbeyi desteklemesinin nedeni olarak askerlerin serbest piyasa ekonomisi yanlısı olmalarından dolayıdır. Ve ona göre otoriter bir rejimin uyguladığı serbest piyasa ekonomisi, planlamacı sosyalist bir ekonominin uygulandığı demokratik bir rejimden çok daha iyidir. Ve 1974 yılında Hayek, sosyal demokrat Gunnar Myrdal ile beraber Nobel Ekonomi ödülünü paylaşacaktır.
Bütün bu gelişmeler bize ne anlatır?
Hayek’in sözlerinin arkasında yatanlara baktığımızda sosyalizm karşıtı otoriter bir liberalizm ideolojisine bağlı olduğunu görürüz. Sosyalist Allende’nin demokratik yollardan iktidara gelse bile askerler tarafından devrilmesini desteklemektedir. Serbest piyasa ekonomisini uygulayacak olan her türlü faşizan diktatörlüklere kapı açacaktır. Ondan önce de 1938’de Lippmann konferansına katılmış olan neoliberallerin Rougier gibi, Baudin gibi iktisatçıların bir çoğu da Portekiz ve İspanya’daki Salazar ve Franco diktatörlüklerini desteklemişlerdir. Bu son iki iktisatçının Hayek’ten farkı korporasyonlara dayalı merkezi bir ekonomik modelin de liberal olabileceğini savunuyor olmalarıdır. Hayek bu konuda serbest ekonomiden taviz vermediği için onlardan biraz ayrılır. Ama ayrım o kadardır.
Aslında diyebiliriz ki çoğu neoliberal iktisatçılar için Schmitt’in otoriter liberalizminin sosyalizm karşıtı olması belli başına takdir edilesi bir durumdur. Ve Nazizm yenilmiş olmasaydı belki birçoğu Schmitt’in bir dönem olduğu gibi Nazi partisi ideoloğu olarak kalmalarına neden olacaktı.
Peki tüm bu gelişmelerden yola çıkarak günümüze gelelim. Günümüzde durum nasıl?
Aslında yaşadığımız zamanlar 1932 yıllına çok benzer gelişmeler gösteriyor. 1929 dünya kapitalist krizi sonrası yükselen faşist ideolojiler günümüzde de 2008 dünya kapitalist krizi sonrası yükselmektedir. Ve aynı şekilde kapitalist küresel sistemin devamından yana olan merkez liberal politikacılar gittikçe daha fazla aşırı sağ ve faşizan düşüncelere pirim vermektedir. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede sol karşıtı, mülteci karşıtı ırkçı otoriter liberalizm uygulamaları yeniden önem kazanmıştır. Fransa’ya baktığımızda iki dünya savaşı arası gelişmelere benzer olaylar ve siyasi reaksiyonlar birbirini izlemektedir. İlk olarak Fransa 5’nci Cumhuriyetinde ilk defa olarak aşırı sağ bir parti parlamentoda en fazla milletvekili sayısına ulaşmıştır. Yine ilk defa olarak Fransız Cumhurbaşkanı Macron Avrupa Birliği yanlısı ve küresel sermayenin en iyi savunucularından birisi olmasına rağmen sosyal demokrat muhalefeti gayri meşru hareket olarak kodlama gayreti içindedir. Bu konuda Hayek’in öğretilerinden yararlanarak ülkedeki daha radikal olan sosyal demokrat bir partiyi (Boyun Eğmeyen Fransa) aşırı sol (extreme gauche) olarak nitelendirerek aşırı sağ partilerle aynı kefeye koyup önemsizleştirmektedir.
Son olarak geçen hafta sonu Quentin adında aşırı sağ bir siyasal hareketin üyesinin anti-faşist sol örgütlü öğrencilerle katıldığı bir kavgada ölmesi sonucu yeniden bu sağ-sol meseleleri Fransa’da ayyuka çıkmıştır. Özellikle iktidara yakın televizyon kanalları Quentin adlı öğrencinin sol eğilimli medya tarafından aşırı sağ militanı olarak lanse edilmesini eleştirmişler ve onun anti-faşist solcu öğrenciler tarafından linç edildiği üzerinden bir kara propagandaya girişmişlerdir. Hali hazırda bugün de eski İçişleri Bakanı yeni Adalet Bakanı Gerard Darmanin siyasi literatüre yeni bir kavram daha katmıştır. O da ültra sol (Ultragauche) klafıdır. Darmanin’in Quentin adlı aşırı sağ militanı öğrencinin ölümünden ültra sol diye nitelendirdiği bir sol derneği sorumlu tutarken aşırı sol olarak nitelendirdiği Fransız Meclisi'nde üçüncü parti olan radikal sosyal demokratları da (Boyun Eğmeyen Fransa) bu trajedinin yaşanmasında payı olduğunu iddia etmektedir. Bu tavır Macron hükümetinin sol öğrenci gruplarını ültra-sol diye yaftalayıp ileride gayri-meşru ilan edip terör listesine alma girişiminden başka bir şey değildir.
Boyun Eğemeyen Fransa (LFİ) da aşırı sol diye nitelendirerek aşırı sağcılarla aynı tarafta tutulması sonucu kala kala resmi Fransız sol muhalefetini meclisteki 577 vekilden sadece 66’sına sahip PS (Sosyalist Parti) sağlamaktadır. Şimdiki Macron hükümetinin sol partisi olmaya soyunan PS eski Mitterand’ın partisidir. Tekrar Quentin olayına geldiğimizde Macron yanlısı medya onu aşırı sağ militanı olarak değil milliyetçi (nationaliste) olarak lanse etmeye başlamıştır. Tanımlar değişmiş siyasi kavgada aşırı sağ öğrenci grupları milliyetçi olarak yeniden tanımlanırken anti-faşist sol öğrenci grupları ultragauche (ültra-sol) olarak anılıp hedef gösterilmeye başlanılmıştır.
Fransız siyasetinde bütün bu gelişmeler Hayek’in Kölelik yolu adlı kitabında önerdiği demokrasilerdeki yeni dar siyasal yelpazeye uymaktadır. Serbest piyasa ekonomisi ile sorunları olmayan sağ veya sol siyasal partiler ile derneklerin meşru görülüp siyaset yapabileceği onun dışındaki tüm parti ve derneklerin (serbest piyasa ile sorunları olanların) gayri meşru ilan edilip siyaset sahnesinden silindiği yeni bir demokratik rejimdir. Tabii bu yeni rejimin bekçileri olan tam teçhizatlı güvenlik güçleri ve Darmanin’in başında olduğu yeni adalet sistemi vardır.
Bakalım gelecek zamanlarda Fransa ve Dünya’da nasıl gelişmeler bizi bekliyor olacak?
/././
Yıkım: Münih Güvenlik Konferansı aynasındaki dünya -Fatih Yaşlı-
Dünya, geçen yüzyıldakine benzer bir tablo ile karşı karşıya ve dünya pazarlarının kontrolü üzerine verilen emperyalist mücadele giderek yoğunlaşıp derinleşiyor.
1963’ten beri toplanan ve hem küresel sistemin güncel durumunu hem de emperyalizmin gidişatını anlamak açısından son derece önemli olan Münih Güvenlik Konferansı’nın bu seneki teması “yıkım”dı. Yıkımla kastedilen ise kapitalizmin dünyayı götürdüğü yer değildi elbette; kastedilen Trump’ın “kurallara dayalı dünya düzeni”ni, yani Batı emperyalizminin sözde hümanist temellerini berhava etmesiydi.
Bu temaya uygun bir şekilde, konferansın bu yılki raporunun adı “Under Destruction”, yani “Yıkım Altında” olarak belirlenmiş, kapağa da Trump’ı işaret edercesine bir fil çizimi yerleştirilmişti. Avrupa yönetici sınıfının eğilimlerinin bir yansıması olan raporda Trump’ın 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Transatlantik düzeni, yani ABD-Avrupa ittifakını hedef aldığı söyleniyordu ve bunun da üç ayağı bulunuyordu.
Buna göre ABD Trump’la birlikte birincisi, “çok taraflı kurumların ve evrensel kuralların ABD gücünü kısıtlamak yerine artırdığı inancı”nı, ikincisi “açık bir uluslararası düzenin ve ekonomik entegrasyonun ABD’nin refahına ve güvenliğine hizmet ettiği inancı”nı ve üçüncüsü “demokrasi, insan hakları ve liberal demokrasiler arasındaki yakın işbirliğinin stratejik varlıklar olduğu ve ABD dış politikasını yönlendirmesi gerektiği varsayımı”nı terk etmişti.
Böyle fiyakalı cümlelerle ifade edilse de aslında şikâyet edilen şey ABD’nin uluslararası kapitalist sistemin BM ve NATO gibi temel kurumlarını devre dışı bırakması, serbest ticareti hedef alması ve hümaniter emperyalizmden vazgeçip ABD çıkarlarının önceliğini söyleminin merkezine yerleştirmesiydi.
Başta İngiltere Başbakanı Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Almanya Başbakanı Merz olmak üzere Avrupalı liderler de buna uygun konuşmalar yaptılar ve Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığın azaltılması, daha özerk bir yapıya kavuşması, NATO’daki Avrupa etkisinin artırılması ve elbette ki hızla silahlanılması gerektiği yönünde açıklamalarda bulundular.
En çok merak edilen konuşma ise elbette ki “yıkım”ın faili ABD’nin Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun konuşmasıydı; çünkü geçen yıl ABD Başkan Yardımcısı JD Vance Avrupalı yöneticileri gözlerinin içine baka baka azarlamış, onları Avrupa medeniyetinin temel değerlerine uymamakla suçlamış ve Avrupa elitlerini derin endişelere sürüklemişti. Rubio’nun üslubu JD Vance’inkinden farklı olarak daha yumuşak ve daha sakindi ama gösterdiği doğrultu aynıydı; Rubio Avrupa devletlerine tek şanslarının Trump’ın vizyonuna ayak uydurmak olduğunu, ancak bu şekilde yola birlikte devam edebileceklerini söylüyordu.
Rubio’nun konuşmasının esas önemi ise bugünkü ABD yönetiminin hem yakın tarihe hem de bugüne ve geleceğe bakışını bütün açıklığıyla ortaya koymasından kaynaklanıyordu. Rubio, konuşmasına Münih Güvenlik Konferansı’nın ilk toplandığı yıl olan 1963 yılındaki dünyanın durumunu hatırlatarak başlıyor ve “komünizm ile özgürlük arasındaki çizgi Almanya’nın kalbinden geçiyordu” diyerek Berlin Duvarı’na işaret ediyordu, ayrıca yine aynı yıl Küba Füze Krizi yaşanmış ve dünya kendisini “küresel bir felaketin” eşiğinde bulmuştu.
Rubio’ya göre ilk toplantı yapıldığında “Sovyet komünizmi yükselişte” ve “binlerce yıllık Batı medeniyeti tehlikede”ydi, “dinsiz komünist devrimler ve sömürgecilik karşıtı ayaklanmalar” Batı’nın yüzlerce yıllık yükselişini durdurmuştu. Ancak Avrupa ve ABD birlikte hareket ederek komünizmi yenmiş, Batı medeniyeti yeniden bütünleşmişti.
Alınan netice insanlık açısından son derece önemli bir galibiyete işaret ediyordu ama Batılı devletler liberal fikirlerin etkisi altında “tarihin sonu”na gelindiğine, liberal demokrasinin zaferine, ticaret ve alışveriş üzerine kurulu bağların ulus kimliğinin yerini alacağına, ulusal çıkarların yerini kurallara dayalı küresel düzene bıraktığına ve sınırları olmayan bir dünyada yaşayacağımıza inanmaya başlamışlardı ve bu korkunç bir yanılgıydı.
Korkunç bir yanılgıydı; çünkü Batı bunlara inanırken Batı’nın rakipleri kendi şirketlerini sübvanse edip ulusal sanayilerini korumuşlar, serbest ticaret ise Batı’ya sanayisizleşme, işsizlik ve zayıflayan bir ekonomi getirmişti. Batı, egemenliğini uluslararası kuruluşlara devredip refah devleti harcamalarını artırırken Batı’nın rakipleri tarihin en büyük askeri yatırımlarını yapmış ve sert güç kullanmaktan çekinmemişlerdi. Batı yeşil enerji, iklim krizi vs. ile uğraşırken rakipleri bunları ciddiye almamış ve fosil yakıt kullanarak büyümeye devam etmişti. Ayrıca sınırları olmayan bir dünya arayışı beraberinde büyük bir kitlesel göçü getirmiş, bu da Avrupa kültür ve medeniyetini temellerinden sarsmıştı.
Rubio, bu hataları Batı’nın, yani ABD ve Avrupa’nın birlikte yaptığını ve şimdi birlikte düzeltmesi gerektiğini söylüyor, bunun için de sömürgeci-emperyalist tarihe işaret ediyordu. ABD ve Batı birlikte hareket edecekti ama öncelikle ne için savaşılacağı sorusuna yanıt verilmesi gerekiyordu. Ordular soyut kavramlar için değil, bir halk, bir ulus, bir medeniyet, bir yaşam biçimi için savaşırdı ve ABD de bunu savunuyordu. Ancak ABD ile Avrupa’nın kuracağı yeni ittifak sadece askeri bir nitelik taşıyamazdı ve Rubio ittifakın kapsamını şöyle anlatıyordu:
Bu yeni ittifakın çalışmaları sadece askeri işbirliğine ve geçmişin endüstrilerini geri kazanmaya odaklanmamalıdır. Aynı zamanda, karşılıklı çıkarlarımızı ve yeni ufuklarımızı birlikte ilerletmeye, yaratıcılığımızı, zekâmızı ve yeni bir Batı yüzyılı inşa etme dinamik ruhumuzu serbest bırakmaya odaklanmalıdır. Ticari uzay yolculuğu ve en son yapay zekâ; endüstriyel otomasyon ve esnek üretim; diğer güçlerin şantaja karşı savunmasız olmayan kritik mineraller için Batılı bir tedarik zinciri oluşturmak ve Küresel Güney ekonomilerinde pazar payı için rekabet etmek üzere birleşik bir çaba…
Ticaretin uzaya taşınması, yapay zekânın genelleşmesi ve tam otomasyon, güvencesiz çalıştırma, kritik minerallerin sahipliği, tedarik zincirlerinin kontrolü ve giderek genişleyen bir pazar haline gelen Küresel Güney’de daha güçlü bir rekabet… Bunların hepsi günümüz emperyalizminin kodlarını ve yönelimlerini, Trump yönetiminin hedeflerini ve küresel egemenlik mücadelesinin gerçekleşeceği zemini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Rubio’nun konuşması JD Vance’inki ile kıyaslandığında Avrupalı devletler tarafından çok daha olumlu bir şekilde karşılandı elbette ama yine de “yıkım”ı telafi edecek ölçüde değildi. Zaten o yüzden de Avrupalı devletlerin konferans değerlendirmelerine Avrupa’nın kendini savunması için atılacak adımlar damgasını vurdu. Avrupa’nın NATO’daki yerinin güçlendirilmesi, savunma harcamalarının artırılması, Almanya-Fransa merkezli bir Avrupa’nın inşası, Almanya’nın yeniden silahlanması, Almanya ile Fransa’nın nükleer bir çatı oluşturması, Rusya’yla savaşın devam ettirilerek Ukrayna’nın savunulması vs. öncelikli hedefler olarak ortaya konuldu. Dolayısıyla ABD’nin “yıkım” siyasetine Avrupa’nın verdiği yanıt daha fazla silahlanma, daha fazla militarizm oldu.
Trump’ın saldırgan ve kural tanımaz dış politikasına şimdi bir de Avrupa’nın yeniden militarizasyonu eklenecek ama uluslararası kapitalizmin insanlığı götürdüğü yıkımın işaretleri bununla sınırlı değil. Japonya’daki son seçimlerde Temsilciler Meclisi’ndeki 465 sandalyenin 352’sini kazanarak büyük bir zafer kazanan Takaiçi Sanae’nin Liberal Demokrat Partisi içeride faşizmi yükseltirken dışarıda da tam da ABD’nin istediği bir şekilde Tayvan üzerinden Çin’le gerilimi artırmaya yöneldi ve bunun bir sonucu olarak Japonya Dışişleri Bakanlığı, Çin Dışişleri Bakanı Vang’ın Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada Sanae’ye yönelik eleştirilerini ve Çin’in egemenlik haklarının ihlal edildiği yönündeki sözlerini sert bir şekilde kınadı. Ayrıca Çin’in İpek Yolu Projesine alternatif olarak hazırlanan “Serbest ve Açık Hint-Pasifik” projesinin de “yükselen tehditler” nedeniyle güncellenmesine karar verildi.
Konferansa damgasını vuran hadiselerden biri “Şah” Rıza Pehlevi’nin öncülüğünde yapılan ve emperyalizmi İran’a müdahaleye çağıran mitingdi. Çok sayıda kişinin katıldığı bu mitingde devrik şah rejiminin bayrağı sallanırken, emperyalizmin günümüzdeki en şaklaban figürlerinden biri olan Lindsey Graham da sahnedeki yerini aldı ve İran’a saldırı çağrısında bulundu. Aynı gün Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi de “Suriye heyeti” olarak başka bir toplantıda Graham’la samimi pozlar verecek ve bunu bir başarı olarak göstereceklerdi.
Dünya, geçen yüzyıldakine benzer bir tablo ile karşı karşıya ve dünya pazarlarının kontrolü üzerine verilen emperyalist mücadele giderek yoğunlaşıp derinleşiyor. Buna yapay zekâ, robotlar, gözetim teknolojileri, nükleer savaş, nadir mineraller gibi günümüze dair fenomenler eşlik ediyor. Militarizm, diktatörlükler, yükselen faşizm… İnsanlığın yeni bir karanlık çağa, yeni bir yıkıma sürüklendiğini söylemenin kehanet anlamına gelmeyeceği günlerden geçiyoruz. Ya diyalektiğin yasaları işleyecek ve insanlık bu karanlığın içerisinden çıkmak için büyük bir mücadeleye girişecek ya da okuduğumuz, izlediğimiz bütün distopyalar yaşanacakların yanında çocuk oyuncağı gibi kalacak.
/././
Rantın rengi olmaz -Turgay Develi
Türkiye’de siyasetin en büyük krizi artık yalnızca ekonomi değil; güven krizidir. İnsanlar, yıllardır biriken yoksulluğun, adaletsizliğin ve kamu kaynaklarının yağmalanmasının sorumlularını görüyor. Ama muhalefetten beklediği net farkı da bahsettiğim örnekler sebebiyle göremiyor.
Gözlerinizi kapayın. Denizden yüksekliği sadece 30 metreyi bulan, yazın termometrelerin 50 dereceye dayandığı bir şehrin hemen kıyısındasınız. Ovadan yalnızca 10 kilometre uzakta… Şehrin kiri, pusundan uzakta; onu çevreleyen dağların yamacında. Serin bir havuzdan çıktığınızda yüzünüzü ılık rüzgârlar okşuyor. Adana’da bu hayali kuranlar bugünlerde hummalı bir çalışma içinde.
Bu yazı, kâğıt üzerinde “ufak” görünen bir imar tartışmasını anlatıyor. Ada, pafta, parsel numaralarına boğulmaya gerek yok; hepsi resmî evraklarda zaten duruyor. Asıl mesele şu: Türkiye’de siyaset, özellikle de imar üzerinden dönen rant söz konusu olduğunda, bir anda kimliğini değiştiriyor. Dün “rant düzeni” diye eleştiren, bugün aynı düzenin diliyle konuşabiliyor. Üstelik bu, sadece Adana’ya özgü değil; memleketin dört bir yanında aynı tablo karşımıza çıkıyor.
Konu bağlamında pek tartışılmasa da, CHP’nin İstanbul’da karşılaştığı sorunların belki bir kısmı da Kanal İstanbul'a karşı duruşuyla ilgili. İktidar onlarca milyar dolarlık bir rant alanı açmaya niyetlenmişken, siz “iklim, deprem, su havzaları” gibi "naif" gerekçeleri öne sürüp “Kanal İstanbul'u yaptırmayacağız” diye diretirseniz, karşı cephe bütün gücüyle üzerinize gelir. Gerisi ise çorap söküğü gibi gelir gelmesine ama, erdemli duruşunuzun karşılığını siyaseten de alırsınız.
Tam da bu yüzden, yerelde atılan her adımın siyasette ulusal bir karşılığı vardır. Bugün Adana’daki bir karar, yarın Türkiye’nin her yerinde “Bakın, bunlar da aynı!” cümlesine malzeme olur. Zaten bu böyle olduğu için de Türkiye'nin en büyük partisi hâlâ kararsızdır.
Konumuza dönecek olursak, imar rant ilişkisinde iktidar ve CHP arasındaki roller bu sefer değişik... Adana’da Sarıçam ilçesinin Karaömerli köyüne bağlı, şehir merkeziyle Toros dağları arasında kalan, şehrin su kaynağı Çatalan Barajı’na yakın, Seyhan havzasını tepeden gören bir bölgeden söz ediyoruz. SİT alanı niteliği taşıyan, orman içinde kalan ve üç parselden oluşan bir tarla… Yakın çevresinde yerleşim yok.
Bu üç parseli alanlar 17 Ekim’de projelerini hazırlayıp CHP'li Büyükşehir Belediyesi’ne başvurarak imar düzenlemesi talep ediyor. Süreç komisyonlardan meclise uzanıyor; tartışmalı oturumların ardından talep oy çokluğuyla kabul ediliyor. Başkanı yolsuzluk iddiası/iftirası kapsamında büyük bir gürültü patırtı ile alınıp bırakılan Büyükşehir Belediyesi'nin bu kararı yargıya gider mi gitmez mi bilinmez; ama konu şehirde ciddi bir rahatsızlık ve gürültü yaratmış durumda.
İşin ironik tarafı ise, düzenlemeyi savunanlar CHP’li yönetim ve meclis üyeleri; “geri döndürülemez çevresel zarar” gerekçesiyle karşı çıkanlar ise Cumhur İttifakı. Yıllardır ülkeyi imar rantıyla örümcek ağı gibi saranların bugün kamu vicdanından bahsetmesi elbette ayrı bir tezat. Ama bu tezat, kararı verenlerin sorumluluğunu azaltmıyor. Çünkü siyaset böyle bir şey: Haklı çıkmak için rakibin yanlışına yaslanamazsınız. Hele konu kamu yararıysa, “Onlar da yapıyor” cümlesi savunma değil, itiraftır.
Belediye yönetimi “yol, kaldırım, hizmet” gibi taahhütlerle bir SİT alanı imara açtığında yalnızca üç parseli değil, bir mantığı da imara açmış oluyor. Çünkü bu tür kararlar emsal olur ve planda öngörülmeyen bir kentleşme baskısı doğar. Ardından elimizdeki örnekte doktorlar kooperatifi üyesi olmayan, yani rantın tarafı olmayan insanların kafalarında sorular belirmeye başlar: Belediyenin böyle bir altyapı yükünü kaldıracak kaynağı var mı? Varsa, Adana’nın yıllardır biriken temel sorunlarını çözmek için neden öncelikle bu kaynak kullanılmadı? Kamu yararı ile birkaç kişinin kazancı arasındaki çizgi nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bu soruların yanıtı netleşmedikçe tartışma kakofoniye dönüşür. Ve en kötüsü, şehirdeki güven duygusu aşınır. Çünkü halkın gözünde mesele imar mevzuatı değildir; mesele adalettir.
Türkiye’de siyasetin en büyük krizi artık yalnızca ekonomi değil; güven krizidir. İnsanlar, yıllardır biriken yoksulluğun, adaletsizliğin ve kamu kaynaklarının yağmalanmasının sorumlularını görüyor. Ama muhalefetten beklediği net farkı da yukarıda bahsettiğim örnekler sebebiyle göremiyor.
İşte burada, Adana’daki gibi bir karar, yerel bir tartışma olmaktan çıkar; memleketin geneline yayılmış o zehirli algıyı besler: “Hepsi aynı.”
Bu algı büyüdükçe siyaset toplumsal meşruiyetini kaybeder, politik bir çözüme olan inanç düşer, umutsuzluk artar. Dolayısıyla rant düzeni güçlenir; zira buna itiraz edecek toplumsal enerji zayıflar.
Bu yüzden mesele sadece Adana'daki bir doktorlar kooperatifinin inşa etmek istediği bir site meselesi değildir. Nasıl İSKİ skandalı yıllarca SHP/CHP’nin yakasını bırakmadıysa, bugün de benzer örnekler muhalefetin önüne “mide bulandıran sinek” dosyaları olarak konur, ki konuluyor da... Üstelik bu dosyayı açanlar da genellikle memleketi bu hale getirenler olur. Siyasetin acı gerçeği budur: Rant düzeni, rakibini de kendine benzeterek kazanır.
CHP, tarihsel olarak “kamu yararı”, “sosyal belediyecilik” ve “toplumun çıkarı” iddiasıyla siyaset yapan bir parti. Bu iddia, yalnızca sloganla taşınmaz; kararlarla taşınır. Birkaç kişiye yüksek rant, yüksek standart sağlandığı algısı oluştuğu anda, parti sadece Adana’da değil, ülke genelinde yara alır, toplumsal muhalefetin dirayetini de kendisiyle birlikte dibe sürükler. Bu, yalnızca bir şehri ya da yalnızca CHP'yi değil, ülke siyasetini ilgilendiren bir durumdur...
Bu nedenle yapılması gereken şey bazen basittir: Yol yakınken geri dönmek. Kamu vicdanını rahatlatacak şeffaflıkla, katılımcılıkla ve doğa/kent hakkını gözeten bir çizgiyle hareket etmek. Çünkü toplumun çıkarını savunduğunu söyleyenler, tam da çıkar çatışmasının en yoğun olduğu yerde sınanır.
Yazıyı, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mart 2019 seçimlerinden hemen sonra yaptığı çağrıyı hatırlatarak bitirelim. Aslında mesele o kadar net ki:
“Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarın.”
Türkiye’nin ihtiyacı tam da bu. Rantın rengini değiştirmek değil; rant düzenini bitirmek.
/././
soL














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder