İki toplantı, bir çıkış…-Ali Ufuk Arikan-
"Ülkemizin aydınlık, güzel, mutlu bir geleceği olsun istiyorsak başka bir şansımız yok. 1 Şubat'ta ortaya çıkan umudu ve enerjiyi ülkenin dört bir yanında büyütmek zorundayız, bunu hep birlikte başaracağız!"
Geçtiğimiz hafta sonu yapılan iki toplantıdan bazı notlarla başlayalım…
Önce CHP’den.
"Demokrasi ve Toplumsal Barış Konferansı" adı altında iddialı bir çıkış yapmak isteyen CHP’nin konukları arasında kimler yoktu ki?
Örneğin “Yurtta Barış, Dünyada Barış” adlı panelin konuşmacıları Chatham House’dan Galip Dalay ve Suriye’deki cihatçı çetelere en başından bu yana verdiği destekle bilinen İHH’dan Hüseyin Oruç'tu. Buna ek olarak da DEM’den Mithat Sancar.
“Yurtta ve Dünyada Barış”ı Chatham House ve İHH’dan dinlemek gerçekten ilgi çekici olsa gerek.
Biz devam edelim.
Konferans kapsamındaki en iddialı başlıklardan biri olan “Demokratik Bir Geleceğin İnşası” panelinde iki “küçük” tatsızlık yaşandı. MHP’nin ikinci adamı Feti Yıldız ile TİP vekili Ahmet Şık toplantıya katılamadılar. İlki son anda ekti, diğeri de peşi sıra…
Panel, CHP’nin moderatörlüğünde Yeniden Refah, DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi temsilcileriyle yapıldı.
CHP, iktidara gelmesi durumunda kanatları altına almaya çalıştığı muhalefeti bir panelde, yine bir masa etrafında toplayıveriyordu işte, şimdilik iki eksikle.
Ve gelelim “Toplumsal Barışın Sosyoekonomik Zemini” başlığına.
Diyarbakır Ticaret Odası’ndan Mehmet Kaya, TÜSİAD’dan Ozan Diren, TÜRKONFED’den Reyhan Aktar seslenecekti konuklara, şaka değil…
TÜSİAD Başkanı son anda ekti ama olsun…
CHP’nin “sosyoekonomik barışı” sadece patronlardan dinlemesinin bizim için şaşırtıcı bir yanı yok.
Hem neye şaşıracağız ki, Suriye’de yaşananların ardından alan kapatmak isteyip İHH ile yurtta ve dünyada barış aranması dahi düşünce sistematiği açısından zaten çok şey anlatmıyor mu?
Anlatmıyor diyenlere:
“CHP yönetimini ulusalcı tabanına karşı daha fazla zor durumda bırakmak istemem ama İstanbul’da düzenledikleri Barış ve Demokrasi Sempozyumu’na ben de davetliydim.
Bundan 12 yıl önce AK Parti iktidarının Akil İnsan Heyeti’nde bir araya getirdiği insanları bugün bir toplantıda bir araya getirmeye yakın parti artık kesinlikle AK Parti değil.
Belki CHP de tam değil ama en azından bu toplantı buna daha yakın olduğunu göstermiş oldu.
Suriye yüzünden Kürt toplumunun ve aktörlerinin iktidarla arasının açıldığı anda Özgür Özel, doğru bir siyasi hamleyle Kürtlerde karşılık bulan çıkışlar yaptı, ardından bu toplantı geldi.”
Bu sözler Yıldıray Oğur’a ait.
Bundan sonrasını midesi kaldıran, 24 yıllık AKP iktidarının neyinden şikayet ettiğini ayrıca not edip tekrar gözden geçirmeli.
İlk toplantıya dair bu notların ardından hızlıca bir Z Raporu alalım:
Feti Yıldız, DEM, TÜSİAD, TÜRKONFED, İHH, Yıldıray Oğur, Refah, Saadet, Gelecek, Deva ve Chatham House…
Buradan çıksa çıksa yenilenmiş bir AKP iktidarı çıkar, ötesi değil.
Buna soyunan CHP içi aktörlerin, birbirini ezip diğerinin üzerine çıkmaya çalışan parti içi hiziplerin rekabetinin de bir noktadan sonra önemi yok.
Hepsi ama hepsi aynı yolun yolcusu ve bu yol ülkemiz için en ufak bir aydınlık içermiyor, karanlığı ve patron düzenini tahkim ediyor, hepsi bu.
***
Hafta sonu yapılan iki toplantıdan söz etmiştik başlangıçta, şimdi diğerine geçelim.
Ankara Congresium’da yapıldı bu toplantı, “Dalgaları karşılayan gemiler gibi… TKP meydan okuyor” sloganıyla.
Yukarıda işaret edilen ve “çözüm” diye tarif edilen tüm başlıkların tane tane, yeri geldiğinde çok keskin bir siyasi formülle, yeri geldiğinde de sanatın gücüyle son derece incelikli şekilde aktarıldığına şahitlik ettik.
Söylenen sözün sahipleri de o sözü dinleyenler de aynı heyecan, coşku ve kararlılıkla çıktı buluşmadan.
Kürt sorununa çözüm başlığında bir yanda İHH, bir yanda Chatham House, bir yanda MHP, bir yanda DEM, bir yanda patronlu çözüm arayanlara, gerçek çözüm yolunu tarif etti TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan: "Sen patronla işçi arasında bu ayrım varken, Türk’le Kürt’ü de kaynaştıramazsın.
Sosyalizmde bütün kaynaklara emekçi halk el koyacak, bu kaynaklar bütün toplum için kullanılacak.
Dil birliği sağlar. Türkçenin birleştiriciliği sorgulanamaz. Ama insanların ana dilde konuşma, eğitim alma hakkı da sorgulanamaz.
Nasıl olacak? Yaparız. Bir sürü yolu var. Denenmiş örnekler var. Kol kola gireriz, bu sorunu çözeriz. Zaten bu topraklarda ırkçılıktan daha büyük bir kardeşlik hukuku var, bunu da unutmayalım."
Ülkenin içine düştüğü derin yoksulluk ve Cumhuriyet düşmanlığının ana kaynağı olan patronlara tapınılmadı bu toplantıda, yine en keskin ve tek çıkış yolu gösterildi: "Mesele şudur: Holdingler ve tarikatlar düzenini kaldırıp, emekçi halkın Cumhuriyeti’ni kuracak mıyız? Evet diyenler bu tarafa, hayır diyenler karşı tarafa. Bu kadar basit."
Karnından konuşan yoktu, birilerinin gücüne sırtını dayayanlar yoktu, koltuk hesapları yoktu, pazarlık hiç yoktu.
Bunların tamamına meydan okuma vardı!
Bir gazeteci dostumuz, Bahadır Selim Dilek tane tane anlatmış, “TKP'nin gördüğü, CHP'nin göremediği…” diyerek.
Görmeme nedenleri o kadar açık ki, halkımıza, emekçilere hiç ama hiç güvenmiyorlar, tıpkı diğerleri gibi.
Tam da bu yüzden soluğu patronların kurduğu masalarda alıyorlar ve biliyoruz ki o masalarda emekçilere, halkımıza yer yok.
Ülkemizin, halkımızın 1 Şubat’ta Ankara Congresium’dan yükselen devrimci enerjiye, iradeye hava kadar su kadar ihtiyacı var.
Ülkemizin aydınlık, güzel, mutlu bir geleceği olsun istiyorsak başka bir şansımız yok.
1 Şubat'ta ortaya çıkan umudu ve enerjiyi ülkenin dört bir yanında büyütmek zorundayız, bunu hep birlikte başaracağız!
/././
Epstein'ın adası -Fatih Yaşlı-
O ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir.
2025’in en iddialı filmlerinden biri olan ve bizde de gösterilen “Savaş Üstüne Savaş”ta Sean Penn’in oynadığı Albay Steven J. Lockjaw karakteri, illegal bir devrimci örgütü yok etmeyi hayatının hedefi haline getirmiş, ırkçı, faşist, moda tabirle “beyaz üstünlükçü” bir askerdir.
Lockjaw’in bir diğer hedefi ise zengin, beyaz, erkek ve ırkçı elitlerden müteşekkil Noel Maceracıları Kulübü adlı gizli bir yapıya üye olmaktır; böylece sıradan bir asker olmanın ötesine geçip gerçek güce ve gerçek iktidara kavuşabilecektir.
İllüminati’den Tapınak Şövalyeleri’ne, Masonlardan Society of Skull and Bones’a, ezoterik ve gizli örgütler ve onların düzenlediği gizli ritüeller, ayinler, geçmişten bugüne hem komplo teorilerinin hem de ciddi çalışmaların konusu olmuş, “Savaş Üstüne Savaş”ta olduğu gibi sinemada ve edebiyatta da kendisine bolca yer bulmuştur.
Epstein belgelerinin lağım misali ortalığa saçılmasının ardından örneğin Kubrick’in 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” (Gözleri Tamamen Kapalı) adlı filminin akla gelmesi ve hararetli tartışmalara yol açması bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Daha az bilinmekle birlikte, yakın zamanda Türkiye’de de yayınlanan Javier Cercas’ın “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı politik polisiyesi de benzer bir konuyu, zenginlerin sefahat âlemleri için genç kadınları kaçıran bir çeteyi ve bu çeteyle mücadele etmeye mecbur kalan eski bir polisi anlatır örneğin.
Zenginler, elitler, büyük patronlar sahiden de gizli, ezoterik, masonik örgütlere üye olurlar ya da böyle örgütler kurarlar; gücün, zenginliğin, muktedir olmanın başka türlü bir ifade ediliş ve yaşanış biçimidir bu. Böylece sıradan bir iş insanı, ortalama bir patron olmanın ötesine geçtiklerini, kendileriyle aynı servete ve zenginliğe sahip olan diğerlerinin ulaşamadığı bir şeye, sadece parayla satın alınamayan bir imtiyaza kavuştuklarını düşünürler, bunun hazzını, “artı keyif”ini yaşarlar.
Zenginlik sonsuza doğru giderken, haz ve keyif her zaman aynı hızla hareket etmez; bu tür örgütler ise yasağı ulaşılabilir, tabuyu yıkılabilir kılarak hazzın ve keyfin hızını sahip olunan zenginlikle orantılı bir şekilde artırırlar. Bu artı keyfin artışı, dünyayı yönetmeyi, askeri darbeleri desteklemeyi, siyasi cinayetler işletmeyi, kitle katliamları yaptırmayı, iç savaşlar çıkarmayı içerdiği kadar en sapkın fantezileri gerçek kılmayı, pedofili ya da yamyamlık gibi en tabu sayılan şeylere ulaşmayı ve dolayısıyla akla hayale gelmeyecek kötülükleri de içerebilir.
“Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum”, tüm bu olan bitenlerin mottosudur; paranın maddi olmayan şeyleri de, hazzı, sapkınlığı, kötülüğü de satın alınabilir, sahip olunabilir hale getirmesi, insani olan her şeyi çiğnenip yıkılabilir duruma düşürmesidir söz konusu olan. Aşılan her yasak, gerçek kılınan her fantezi, sapkınlık ve kötülükte geride bırakılan her limit ise beraberinde yeni arayışları, aşılmak istenen yeni limitleri getirir; paradoksal bir şekilde, keyif arttıkça tatminsizlik de artar ve arayış daha da büyür.
“Epstein’ın adası” budur, sermaye ilişkilerinin fantezi evrenini de belirlemesi, parayı maddi olmayan şeylere de ulaşılabilir hale getirmesi, sermayenin dolaşım hızına aynı hızda eşlik eden haz ve keyfin her türlü normu ortadan kaldırması ve böylece artı keyfin aşkın bir niteliğe kavuşarak her muktedirin ulaşamadığı bir iktidar alanı yaratmasıdır.
Ancak unutulmaması gereken şey, Epstein’in adasının içinde yer aldığı deniz, yani kapitalizmdir. O ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir.
Bizzat Epstein’ın kendisi finansal spekülasyonlara zengin olmuş ultra zengin bir yatırımcıydı, “yapıyorum, çünkü yapabiliyorum” diyen etrafındakiler de ona benzer bir şekilde dolar milyoneri iş adamlarıydı ve yanlarına da kapitalizmin meşruiyetini yeniden üretmeye hizmet eden profesyonelleri almışlardı.
Epstein’ın adasında dönen şey sadece seks, uyuşturucu, pedofili, tecavüz, yamyamlık değildir; tüm bunlar aynı zamanda Suriye’de yönetimin değiştirilmesi planlarıyla, Kaddafi sonrası Libya’nın zenginliklerine çökme arayışlarıyla, Küba’ya komplo girişimleriyle, iç içe geçmiştir; yani bir sapkınlıktan ve kötülükten bahsedilecekse bu açık bir şekilde politik bir karakter taşımakta ve mutlak anlamda bir bütünlük arz etmektedir.
Tam da bu nedenle Epstein’ın adasına baktığımızda gördüğümüz her şeyi, bizi insan olmaktan utandıran, midemizi bulandıran her şeyi, bir bağlama yerleştirmeli, “kötülüğün sınıfsallığı” bağlamında incelemeliyiz. Tek tek kişiler ya da yaptıkları, elbette ki önemsiz değildir ama esas mesele tüm bunların sistemik, yapısal nedenleri ortaya koymak, doğru bir şekilde anlatabilmektir.
Din nasıl ki Marx’a göre “kitlelerin afyonu”, yani insanlığın yaşadığı cehenneme karşı çaresizlikle tutunduğu bir ipse, komplo teorileri de öyle bir karakter taşır. Kitleler içinde bulundukları sefaletin nedenlerini sezerler ama bir bağlama, bir bütünlüğe yerleştiremezler, arkadaki yapısal mekanizmaları göremezler. Bu nedenle de gizli örgütlerden, dünyayı yöneten ailelerden, Yahudilerden bahsederler.
O ünlü “antisemitizm ahmakların sosyalizmidir” sözünü biraz değiştirerek söyleyecek olursak “komplo teorileri bilinçsiz kitlelerin sosyalizmidir.” Ancak bunun kitleler açısından iyi bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir; aksine Epstein belgelerinin ortaya koyduğu üzere elitler kendileriyle ilgili olarak üretilen komplo teorilerinden de o teoriler üzerinde yükselen radikal sağdan da rahatsız değildir. Çünkü komplo teorileri içinde bulunduğumuz sefalete yönelik sezgisel isyanın manipüle edilmesi ideolojisi olan faşizmin esas anlatısını oluştururlar. “Her şeyi yöneten Yahudi”, yani komploculuk, kapitalizmin en manipülatif anlatısıdır, çünkü esas meselenin, emek-sermaye çelişkisinin ve sömürü mekanizmalarının üzerine örtülmüş mistik bir örtüdür.
Radikal sağın ve sağ popülizmin en büyük başarısı gerçek çelişki olan emek-sermaye çelişkisinin yerine halk-elitler çelişkisini koyup kendisini de “vox populi”, yani “halkın/milletin sesi” olarak sunabilmesidir. Bu hikâyenin günümüzdeki kahramanı Trump da bunu yapmış, kendisini elitlere, yani finans kapitale, Demokrat’lara, liberallere karşı Amerikan halkının sesi olarak sunmuş, sözde Amerikan müesses nizamına itiraz etmiştir.
Oysa Epstein adası Demokratlardan Obama ve Clinton’a da Cumhuriyetçilerden Bush ve Trump’a da açıktır. Orada Amerikan sağının ideolog ve teorisyenleri de ABD’de solcu olmak anlamına gelen Amerikan liberalleri de kendilerine yer bulmuştur. Onları mensubu oldukları ideolojinin, sermaye fraksiyonunun, partinin ötesinde birleştiren şey para, yani kapitalizmdir, müesses nizam denilen şey de zaten kapitalizmin ta kendisidir.
Epstein hadisesi, “elitlere itiraz” söylemiyle kitlelerin manipüle edilmesine şimdiye kadar vurulan en büyük darbe olmuştur. “Elit karşıtlığı” bizzat bir elit manipülasyonu, komplo teorilerine yönelik inanç bizzat bir elit komplosudur. Sosyalist solun yıllardır anlattığı “sınıfların görünmez kılınması, kitlelerin zihninin iğdiş edilmesi, liberalizm ile radikal sağın kardeşliği”, hepsi ifşa olmuş durumdadır.
Ancak bu tek başına yeterli değildir; kapitalizmin çürüyen aşaması, sosyalizmin yokluğuna denk gelmiştir; kapitalist sınıfın bu derece arsızlaşabilmesinin gerisinde korkacakları bir düşmanlarının, yani işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin olmaması vardır. Bu yokluk aynı zamanda radikal sağın istediği gibi at oynatmasına, sözde elit düşmanlığıyla ve komplo teorileriyle kitleleri kolaylıkla yönlendirebilmesine yol açmaktadır.
İçinde bulunduğumuz insanlık durumunun somutlaştığı yer Epstein adası ise o adanın içinde bulunduğu deniz de kapitalizmdir; insanlık ya o denizin dalgalarına karşı durmayı öğrenecek ya da boğulacaktır. O dalgalara karşı durmanın adı ise sosyalizmdir.
/././
Burak Oğraş'ın ölümü üzerindeki gölgelerden biri Epstein mi?-Aslı İnanmışık-
Epstein yazışmalarından çıkan Rixos otelleri bağlantısı akıllara 16 yaşındaki Burak Oğraş'ın şüpheli ölümünü getirdi. Baba Murat Oğraş, oğlunun kız arkadaşının "Orada tuhaf şeyler oluyordu" ifadesini hatırlattı, ailenin avukatı savcılığa dilekçe verdi. Dosya 15 yıldır soruşturma aşamasında.
Burak Oğraş, Tekirdağ’da Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi’nde okuyordu.
2011 yılında 16 yaşındayken, okulunun yaz dönemi zorunlu stajı için Fettah Tamince'ye ait Rixos Lares Hotel'e gitti.
Öğrenciler, staj süresince barınmaları için otele 2,5 kilometre uzaklıktaki "Family Pansiyon"a yerleştiriliyordu. Burak Oğraş da orada kalıyordu. Ancak stajının bitmesine 15 gün kala 9 Eylül 2011 sabahı diğer öğrenciler ve otel personelinin kaldığı pansiyonun boş havuzunda ölü bulundu.
Cep telefonu bulunamayan Burak Oğraş’ın ölümü kayıtlara "şüpheli ölüm" olarak geçti. Adli Tıp raporlarında Burak'ın vücudunda darp ve kırıklar olduğu anlaşıldı. Olay yerine giden savcı Rafet Zeybek "Ben keşif savcısıydım. Zaten hiç intihar yazmak aklımın ucundan geçmedi" demişti.
Epstein belgelerinde Rixos ve Tamince'yle ilgili neler var?
Dosya, 15 yıldır Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı'nda soruşturma aşamasında bekletiliyordu. Öte yandan 30 Ocak Cuma günü ABD Adalet Bakanlığı'nın, cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlarından hüküm giymiş Jeffrey Epstein’le ilgili yayımladığı belgelerle Oğraş'ın şüpheli ölümü yeniden gündeme geldi.
Yandaş patron Fettah Tamince'nin kim olduğunu detaylı anlatmaya gerek yok. soL'da defalarca nasıl zenginleştiğine ve Antalya'nın kıyılarını nasıl yağmaladığına zaten yer vermiştik.
ABD'de bakanlığın sızdırdığı belgelerde yer alan Rixos Hotels yöneticileriyle bazı yazışmalar kamuoyunda yankı buldu. Buna göre Epstein'in asistanı Lesley Groff Rixos, Antalya Land of Legends'ta "masaj terapisi eğitimi" adı altında bir "kamp" organize ediyordu. Yazışmalarda "kızların eğitiminin başarılı geçtiğini" söyleyen yöneticiye Epstein de teşekkür ediyordu.
Söz konusu otel çocuklu ailelerin tercih ettiği özel tasarım bir yer. Yer yer Disneyland'a özenerek yapılan alanlar bulunuyor ve günlük olarak giriş yapılabiliyor.
Yazışmalardan bir diğeri de Dubai merkezli DP World CEO’su Sultan Ahmed bin Sulayem ile Epstein arasında “masaj uzmanı gönderilmesi” üzerine. FT'nin haberine göre, Epstein'in çocuk istismarcısı olduğunun belgelenmesinin ardından da süren dostlukları, Rixos'a uzanıyor. 2017 yılında gönderilen mesajda Sulayem, "kişisel masözünün Antalya’daki Rixos Hotels'in spa bölümünde çalışmasını, daha iyi deneyim kazanması" istiyor. Bu talep Fettah Tamince’ye iletiliyor, Tamince de bunun “gerçekleşmesini sağlayacağını” söylüyor.
Belgelerin sızmasının ardından Rixos Hotels de yazılı bir açıklama yayımladı. Çok muğlak açıklamada, "konunun mesleki eğitim kapsamındaki sınırlı bir bilgi paylaşımından ibaret olduğu" iddia edildi. Başka bir detaya yer verilmedi.
Kız arkadaşının savcılık ifadesi: 'Burak bir şeylere şahit oldu'
Baba Murat Oğraş'ın da yıllar önce attığı "(Burak) Hangi sapıklığa şahit oldu?" paylaşımları da yeniden gündem oldu. Hepimizin aklına Burak'ın Rixos'ta çalışırken gördüklerinin Epstein'in istismar ettiği çocuklarla ilgili olup olamayacağı geldi. Bunun üzerine Murat Bey'le konuştuk. Murat Oğraş da benzer iki olay arasında bağlantı olabileceğini belirtti.
Murat Oğraş, Burak'ın ölümünden sonra kız arkadaşıyla konuştuğunu anlattı. Buna göre Burak'ın "görmemesi gereken şeyler gördüğü" iddia ediliyordu. Baba Oğraş, ifade tutanaklarıyla dosyaya da giren iddiaları şöyle anlattı: Aynı otelde staj yapan kız arkadaşıyla tanıştım. Bana 'Burak bir şeylere şahit oldu, otelde sapıklar var diyordu' dedi. Ben de ona, 'Savcılığa ifade verir misin' diye sordum, gidip ifade verdi. Dosyada da var.
Telefonu öldüğü gece kayboldu, yıllardır ortada yok: Burak bir şey mi gördü?
Burak Oğraş’ın ölümünün ardından aynı gece cep telefonunun sinyali kesilmişti. Murat Oğraş, Burak'ın cep telefonunun bir daha ortaya çıkmamasının şüpheli olduğuna dikkat çekerek, telefonda Burak'ın ölüme götüren olaylara dair izler olabileceğini düşündüğünü de ekledi.
Oğlunun ölümünün peşini bırakmayan ve ısrarla ortada bir cinayet olduğunu söyleyen baba Murat Oğraş yıllardır mücadele ediyor.Dosya 15 yıldır soruşturma aşamasında: 7 savcı değişti
Öte yandan soruşturma aşamasındaki dosya ile ilgilenen savcıların pek bir adım atmaması da Burak'ın ölümü üzerindeki şüpheleri artırıyor. Baba Murat Oğraş şöyle diyor: Bizim dosyamız 15 yıldır hiç kapanmadı. 7 savcı değişti, savcılar Fettah Tamince korkusundan dosyada işlem yapamadılar. Formaliteden polise yazı yazmanın, ifade almanın ötesinde işlem yapılamadı.
Dönemin Antalya İl Emniyet Müdürü Ali Yılmaz (Sağda), Burak Oğraş'ın ölümünden yaklaşık 1 yıl sonra emekli oldu ve Rixos Hotels'te yönetim kurulu üyesi yapıldı. Fotoğraf: SabahAilenin avukatı Burcu Yıldız Alver de benzer bir şüphe üzerine harekete geçtiklerini söylüyor.
Alver, Epstein belgelerindeki Rixos ile ilgili yazışmalar üzerine, soruşturma aşamasındaki dosya üzerinden savcılığa dilekçe verdiklerini anlatıyor: ABD Adalet Bakanlığı'nın sayfasına girildiğinde bir takım dökümanlar var. Financial Times'ın mahkemeye sunulan raporlardan alarak yaptığı haberler var. Bunlardan otelle ilgili olan yazışmaların Türkçe ve İngilizce dökümü, görgü tanığı iddiaları, kız arkadaşının anlattıkları, şüphelilerin çelişkili beyanları, cep telefonunun kaybolması ve babanın beyanları üzerinden savcıya yeniden dilekçe verdik. Bunlar arasında artık uygun bir illiyet bağı kurulabileceğine dikkat çektik.
Alver "asli ve tali tüm şüpheliler hakkında derhal kamu davası açılmasını ve suçluların cezalandırılmasını" talep ettiklerini belirtirken, dosyanın 15 yıldır soruşturma aşamasında olduğunu o da vurguluyor.
'O otelde çok tuhaf şeyler oluyordu'
Avukat Burcu Yıldız Alver, Burak'ın ölümünden sonra kız arkadaşının Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği "Burak bir şeyler gördü" ifadesi içinse şunları söylüyor: Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı Burak'ın kız arkadaşının ifadesini alıyor ve bu ifadeler Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dosyasına gönderiliyor. Murat Bey (Oğraş) her seferinde bunlarla ilgili suç duyurusunda bulunmuş ancak hep takipsizlik kararı verilmiş. Halbuki kız arkadaşı ifadesinde 'Burak görmemesi gereken bir şey gördü, o otelde çok tuhaf şeyler oluyordu' diyor. Kız arkadaşı görmüyor ancak Burak ona bu kadarını söylüyor.
Burak'ın "görmemesi gereken bir şey görmüş olabileceği" iddiasının kuvvetli bir iddia olduğunun altını çiziyor. Telefonunun kaybı da bu iddiayla örtüşüyor.
Epstein yazışmaları sonrası: 'Oğraş'ın ölümü bu anlamıyla araştırmaya değer'
Murat Oğraş'ın avukatı da Epstein belgelerinden yayılan Rixos'a gönderilen "çocuklar" hakkındaki yazışmanın Oğraş'ın ölümüyle ilişkilendirilebileceğine dikkat çekiyor.
Söz konusu yazışmalar 2017 yılına ait. Burak'ın şüpheli ölümüyse 2011 yılında gerçekleşiyor. Ancak hem baba Oğraş hem de avukat Alver otelin daha önce de kullanılmış olabileceği ihtimalinin araştırmaya değer olduğunu ifade ediyor.
"Ailenin acısının yargı eliyle bir nebze olsun hafifletilmesi gerekiyor" diyen avukat, dosyaya erişimin yaklaşık birkaç haftadır savcılık iznine tabi haline getirilerek kısıtlandığını da ekliyor.
/././
Epstein, Mearsheimer, İsrail Lobisi ve akademinin namusu üzerine -Emre Nalıncı-
Sabotaj kampanyası, ironik bir biçimde Walt ve Mearsheimer’ın temel tezlerini doğrular nitelikteydi. Başka bir deyişle; zengin ve nüfuzlu birtakım adamlar, zengin ve nüfuzlu adamların servetlerini ve bağlantılarını ABD’nin çıkarları aleyhine ve İsrail devletinin menfaati lehine kullandığını iddia eden bir makaleyi piyasadan silmek için, bizzat kendi finansal kaynaklarını ve bağlantılarını seferber ediyorlardı.
Jeffrey Epstein ve Alan Dershowitz2006 yılının Mart ayında, Harvard Kennedy School, nüfuzlu siyaset bilimciler John Mearsheimer ve Stephen Walt tarafından kaleme alınan İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası başlıklı bir çalışma tebliği yayımladı. London Review of Books’ta yer bulan ve ertesi yıl yayımlanacak bir kitaba da nüve teşkil eden bu metin; İsrail yanlısı lobi örgütlerinin Amerikan siyasi sistemi üzerindeki tesirine ve Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) gibi örgütlerin ABD’nin Orta Doğu politikasını şekillendirmedeki rolüne dair sakınmasız bir tahlildi.
Mearsheimer ve Walt; hayırseverler, düşünce kuruluşları, baskı grupları ve Hristiyan Siyonist (Evanjelik) örgütlerden müteşekkil gevşek bir koalisyonu tasvir ediyor; ABD’nin Irak’ta bataklığa saplandığı dönemde, bu koalisyonun ABD’nin Orta Doğu politikasını ulusal çıkarların aksi istikametine sürüklediğini öne sürüyorlardı. Walt ve Mearsheimer, vaziyeti şu satırlarla özetlemişlerdi:
“Başka çıkar grupları da ABD dış politikasını kendi arzuladıkları yönlere saptırmayı başarmıştır; ancak hiçbir lobi, Amerikan halkını ABD ve İsrail çıkarlarının özünde bir ve aynı olduğuna inandırırken, dış politikayı ulusal menfaatlerin gerektirdiği rotadan bu denli uzağa savurmayı başaramamıştır.”
Henüz Kennedy School metni çevrimiçi erişime açmadan evvel, proje The Atlantic dergisi editörlerini çoktan ürkütmüştü. Oysa makaleyi 2000’lerin başında sipariş eden bizzat onlardı. Tucker Carlson ile bu yılın başlarında yaptığı bir mülakatta Mearsheimer, The Atlantic yayın yönetmeninin makaleyi basmamak kaydıyla kendilerine 10 bin dolarlık bir cayma bedeli teklif ettiğini ifşa etti. Mearsheimer bu durumu, “Hayatımızda kazandığımız en zahmetsiz on bin dolardı, sözleriyle yad edecekti.
Tebliğ, uluslararası ilişkiler disiplininin iki muteber ismi tarafından kaleme alınmıştı; Walt, 2002’den bu yana Harvard Kennedy School’da Akademik Dekan olarak görev yapıyordu ki bu, alandaki en prestijli makamlardan biriydi; Mearsheimer ise Chicago Üniversitesi’nde ders veriyordu. Ancak akademi dünyasında metne gösterilen tepki ani, şiddetli ve alışılmadık derecede aleni oldu. Bir dizi gazete makalesi yazarları antisemitizmle itham ederken, İftira ve İnkarla Mücadele Birliği (Anti-Defamation League) devreye girerek metni “Yahudi karşıtı bir hezeyan” olarak yaftaladı. Baskı o raddeye ulaştı ki Kennedy School, logosunu tebliğden kaldırdı ve kurumun bu argümanlarla bir bağı olmadığını beyan eden bir feragatname ekledi.
O vakitler bilinmese de Jeffrey Epstein, Mearsheimer ve Walt’u itibarsızlaştıracak argümanlar üzerinde geri bildirimlerde bulunuyor ve o geniş sosyal ağını, iki akademisyene yönelik antisemitizm iddialarını yaymak için kullanıyordu.
Epstein’in Yahoo hesabından sızan e-postaların bir kısmı Bloomberg tarafından haberleştirilmiş olsa da Walt ve Mearsheimer’ın çalışmasına dair yazışmaları daha evvel basın yansımamıştı. Bloomberg, e-posta önbelleği üzerinde yaptığı kriptografik doğrulamada, verilerin “önemli bir kısmının güçlü bir şekilde doğrulandığını; mühim eklerin kaynaklarının teyit edildiğini ve sahteciliğe dair dişe dokunur bir kanıt bulunmadığını” belirtti; her ne kadar bazı e-postaların silindiğine dair emareler olsa da.
Ele geçirilen belgeler, 2006 Nisan’ının ilk haftasında Epstein’in, Harvard hukuk profesörü Alan Dershowitz tarafından kaleme alınan “En Yeni -ve En Eski- Yahudi Komplosunu Çürütmek” başlıklı bir saldırı yazısının çok sayıda taslağını teslim aldığını gösteriyor. Aynı zamanda Epstein’in ceza davalarında savunma avukatlığını da üstlenen Dershowitz, bu metinde Mearsheimer ve Walt’u, neo-Nazi ve İslamcı web sitelerinden devşirilmiş “itibarı beş paralık olmuş zırvaları” geri dönüştürmekle ve Siyon Liderlerinin Protokolleri’nin1 modern bir muadilini yazmakla suçluyordu. Epstein, Dershowitz’in e-postasına şu yanıtı verdi: “Müthiş… tebrikler.”
Birkaç saat sonra Epstein, Dershowitz’in e-posta adresinden, bir asistan tarafından imzalanmış başka bir mesaj aldı. Asistan, Epstein’den saldırı yazısının kopyalarını dolaşıma sokmak için yardım istiyor ve şöyle diyordu: “Jeffrey, bunu Alan için dağıtacak mıydın? Eğer ofisinden birine iletmem gerekiyorsa lütfen haber ver.” Epstein müsbet yanıt verdi: “Evet, başladım bile.”
Resmi bir görevi bulunmamasına rağmen Epstein, Harvard nezdinde kudretli bir figürdü. Üniversitede ilişkiler geliştirmek için yıllarını harcamış, 1998 ile 2008 yılları arasında 9 milyon dolardan fazla bağış yapmış; kendisini, aralarında Dershowitz ve o dönem Harvard Rektörü olan ekonomist Larry Summers’ın da bulunduğu yüksek profilli akademisyenler için bir “iş bitirici” ve hami olarak konumlandırmıştı.
O dönemde Epstein, milyarder moda devi Leslie Wexner’ın aile finans ofisinin mütevellisi ve başkanı olarak görev yapıyordu. Bu ofis, 2000-2006 yılları arasında Kennedy School’a yaklaşık 20 milyon dolar bağışlamıştı. Harvard Gazette, Wexner Vakfı’nın katkılarını okulun “temel işletme giderlerini üstlenmek” olarak tanımlıyordu. Vakıf ayrıca, her yıl on İsrailli hükümet yetkilisinin Kennedy School’da bir yıllık yüksek lisans eğitimi almasına olanak tanıyan Wexner İsrail Burs Programı’nı da fonluyordu.
Perde arkasında yürütülen bu sabotaj kampanyası, ironik bir biçimde Walt ve Mearsheimer’ın tebliğindeki temel tezleri doğrular nitelikteydi. Başka bir deyişle; zengin ve nüfuzlu birtakım adamlar, zengin ve nüfuzlu adamların servetlerini ve bağlantılarını ABD’nin çıkarları aleyhine ve İsrail devletinin menfaati lehine kullandığını iddia eden bir makaleyi piyasadan silmek için, bizzat kendi finansal kaynaklarını ve bağlantılarını seferber ediyorlardı.
Medya ve akademinin seçkin mensuplarınca koordine edilen bu karalama kampanyasının sonuçları, Mearsheimer ve Walt için vahim oldu. Chicago Küresel İlişkiler Konseyi, İsrail yanlısı destekçilerden gelen baskı üzerine ikilinin 2007’de yapılması planlanan konuşmasını iptal etti. Onları daha önce konuşmacı olarak ağırlayan diğer kurumlar ise, artık herhangi bir katılımın İsrail’e sempati duyan bir karşıt konuşmacı ile “dengelenmesi” şartını koşmaya başladı. Bu tepki dalgası, yıllar boyunca ana akım medyada, akademide ve düşünce kuruluşlarında onlara ayrılan alanı daraltırken, kamuoyu önüne çıkmalarını da müşkül hale getirdi.
Son yıllarda Mearsheimer, bağımsız medyanın ve yorumcu olarak yer aldığı YouTube kanallarının bolluğu sayesinde yeni bir kitle kazandı.
Epstein ve Dershowitz’in Walt ve Mearsheimer’ın akademik kariyerlerini mahvetmek için işbirliği yaptığı o hafta; pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi Epstein, aynı zamanda avukatıyla, kendisini cinsel istismarla suçlayan genç bir kadını tabiri caizse yok etme stratejilerini tartışıyordu. O dava o günden bu yana uluslararası çapta büyük dikkat çekti. Bu, Walt ve Mearsheimer’a verilen tepkiden bağımsız olsa da; geriye dönüp bakıldığında, makalenin altını oymak için perde arkasında çalışan adamların, aynı anda, ileriki yıllarda küresel çapta bir meşum şöhrete kavuşacak olan bir adamı suçlayan çocuğu itibarsızlaştırma kampanyası yürütüyor olması enteresandır.
2005 yılında Epstein, 16 yaşındaki bir kızın ve ailesinin, iki yıl önce El Brillo Way’deki malikanesinde gerçekleşen bir cinsel saldırıyı ihbar etmesiyle Palm Beach Polis Departmanı’nın dikkatini çekmişti. Soruşturma, takip eden yıl içinde onlarca kurbanı tespit etti ve Epstein’in dosyası eyalet savcısı Barry Krischer’a intikal ettirildi.
Dershowitz’in İsrail Lobisi çalışma tebliğine yanıtını yayımlamasından beş gün sonra, 10 Nisan 2006’da Epstein, aynı zamanda avukatı olan Dershowitz’e, aleyhindeki tanıklığı zayıflatmak amacıyla eyalet savcısıyla paylaşılmak üzere özel bir dedektif tarafından elde edilen bazı bilgiler gönderdi. Epstein’in mektubu, reşit olmayan suçlayıcısını uyuşturucu kullanmak, hırsızlık yapmak ve başka cinsel faaliyetlerde bulunmakla itham ediyor; elde ettiği kirli bilgilerin kızın karakterini ve güvenilirliğini sarstığını savunuyordu. Ayrıca kadının aile fertlerinin geçmişine de saldırıyordu.
Finansör ve güç simsarı Epstein, eylemleri nedeniyle hâlâ yasal inceleme altında olmaktan duyduğu hayal kırıklığını da dile getirdi. Epstein, savcıya sitem ederek şunları yazdı: “Umarım, yaklaşık iki ay önce bana sadece 'rölantiye almamı' tavsiye etmenizden -ki bu tavsiyeye uydum- ve ardından davanın 'sönümlenip gideceğine' kanaat getirdiğinizin bildirilmesinden sonra, olayların aldığı bu son hal karşısında epey şaşırdığımı takdir edersiniz.” Epstein, herhangi bir Büyük Jüri sürecinden önce “aklayıcı kanıtları” sunabileceği “yüz yüze ve kapsamlı bir toplantı” için Krischer’dan fırsat talep etti.
Epstein nihayetinde 2008 yılında, ismi açıklanmayan suç ortaklarına dokunulmazlık sağlayan ve federal kovuşturmadan kaçmasını mümkün kılan, son derece ihtilaflı bir uzlaşma ile hafifletilmiş suçlamaları kabul etti. Palm Beach İlçe Hapishanesi’nde sadece 13 ay yattı ve haftanın altı günü, günde 12 saat hapishane dışında izin kullandı.
Larry Summers ile olan şahsi ilişkisi, çocuk cinsel istismarından hüküm giymesi ve hapis yatmasıyla sekteye uğramış görünmüyordu. Temsilciler Meclisi Gözetim Komisyonu'ndan gelen son ifşaatlar, Epstein ve Summers’ın, Epstein’in 2019’daki ölümüne dek iletişimde kaldığını gösteriyor; buna, bir önceki yıl Summers’ın kendisini akıl hocası olarak gördüğünü söylediği bir şahıs hakkında Epstein’den romantik tavsiyeler istediği mesajlar da dahil.
Bu esnada Walt ve Mearsheimer’a yönelik saldırılar, çalışma tebliğlerini 2007’de kitaba dönüştürdüklerinde de devam etti. Jeffrey Goldberg, The New Republic’te kaleme aldığı yazıda onları antisemitizmle suçladı, bakış açılarını Usame bin Ladin’inkine benzetti ve mantıklarının “Yahudi düşmanı ideologlarca yayılan kadim bir fikri; Yahudilerin gölgeler içinde hareket ederek centil (Yahudi olmayan) liderleri manipüle ettiği fikrini” canlandırdığı uyarısında bulundu. Akademisyenleri tanımlamak için 1930’ların meşum antisemit radyo sunucusu Peder Coughlin’e2 atıfta bulunan Goldberg, kitaplarının “Peder Coughlin döneminden bu yana Amerikan Yahudilerinin siyasi hak sahipliğine karşı yapılmış en sürekli saldırı” olduğunu ilan etti.
Bu saldırıların akademi üzerinde yıllarca sürecek ve amacına uygun olarak caydırıcı bir etkisi oldu; öyle ki ABD dış politikası için meselenin ehemmiyetine rağmen, İsrail yanlısı baskı gruplarının nüfuzu üzerine tartışmalar tabu olarak kaldı. 2016 yılında, The Atlantic’in kamuoyu baskısı karşısında Walt ve Mearsheimer’ın makalesini yayımlamaktan vazgeçmesinden kabaca on yıl sonra, Goldberg derginin genel yayın yönetmenliğine getirildi.
120. yüzyılın başlarında Çarlık Rusyası gizli polisi tarafından uydurulan, Yahudilerin dünyayı ele geçirme planı yaptığını iddia eden antisemitik, sahte bir metindir. Dershowitz'in bu referansı kullanması, Mearsheimer ve Walt'u doğrudan en uçtaki nefret söylemiyle bir tutma stratejisidir.
2Charles Coughlin (1891–1979), 1930'larda ABD'de radyo vaazlarıyla milyonlara ulaşan, aşırı sağcı, antisemitik ve faşizm sempatizanı Katolik rahiptir. Yahudilere karşı nefret söylemiyle tanınır. Bu ismin özellikle zikredilmesi, Lobi'nin yazarlarının "Nazi sempatizanı" seviyesinde bir tehlike olarak çerçeveleme çabasıyla alakalıdır.
/././
Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi babanın istismar ettiği çocuk ve annesi nasıl yalnız bırakıldı?-İrem Yıldırım-
30 yaşında bir anne, hem kendisini hem çocuğunu istismar eden cemaat bağlantılı babanın tutuklanmamasına ve devlet kurumlarının ördüğü sessizlik duvarına karşı direniyor. Meclis'te sansürlenen, sokakta görmezden gelinen bu çığlık 7 yaşında bir çocuğun yaşamdan kopmaması için.
“80 yaşında gibiyim, sanki son 10 yılım yok.”
Bu sözler hem kendisi hem de çocuğu cinsel saldırıya uğramış, hem fiziki hem de psikolojik şiddete maruz kalmış; tüm bunlar yetmemiş okulundan mahallesine, hastaneden iş yerine toplumun her noktasında tecrit edilen henüz 30 yaşında gencecik bir annenin sözleri.
Kendi yaşadıklarını sormadıkça anlatmayan, kızı için çok büyük bir savaşa girmiş ve cemaatlere karşı verdiği mücadelede iradesinden başka hiçbir şeyi olmayan bu annenin hikayesini gelin beraber dinleyelim. Dinleyelim ki devletin tüm kurumlarının bir annenin karşısına nasıl duvar ördüğünü, sorumlu kişilerin istismar geçmişi olan küçücük bir kız çocuğunu koruyup kollayacağına nasıl yalnız bıraktığını anlayalım.
Bu hikaye yalnızca bir anne-kızın mücadelesi değil, artık “kimsesizlerin kimsesiz” kaldığının somut kanıtı.
Anne yani H.Ş., kızına bir hayat yaratabilmek ve de güvenlik kaygısıyla hem isimlerini hem de yüzlerini gizliyor. Hatta üzülüyor, “Yüzümü kapatıp, maske taktığım için beni teröriste benzetiyorlar. Acaba böyle yapıyorum diye toplumda yanlış anlaşıyor muyum? Ben kızım ifşa olmasın istiyorum yalnızca” diyor.
H.Ş. 2016’da hayatına giren ve tecavüze uğramasının ardından ailesinin zorla evlendirdiği Ayhan Şengüler’in Kuran’a Hizmet Vakfı’nın sorumlusu olduğunu evlendikten sonra öğrendi. Ev içinde sistematik cinsel saldırı, fiziksel-duygusal şiddete maruz kalan H.Ş. süreç boyunca söz konusu vakıf tarafından tehdit de edildi. “Yaşadığın tecavüzü anlatma, vakfın adına zarar gelir, Ensar Vakfı gibi bizim de adımız çıkar” gibi sözlerle tehdit sürerken yaşadıklarına daha fazla sessiz kalamayan H.Ş. boşandı.
Tüm bu sürecin ardından kızının 3 yaşındayken babası tarafından istismar edildiği, çocuğun yaşadığı istismarı 6 yaşındaki arkadaşına anlatması sonucu ortaya çıktı.
Hemen şikayetçi olmaları üzerine bir soruşturma başlatıldı. Süreçte Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hazırlanan raporda çocuğun “anlatımlarının tutarlı olduğu ve çocuğun fiziksel ve bilişsel gelişiminin yaşıyla uyumlu olduğu” vurgulandı. Bir çocuğun bilemeyeceği ayrıntılar, dosyaya girdi.
Savcı, tutuklama istedi ancak mahkemenin kararı tersi yönde oldu, kendi çocuğunu istismar eden baba serbest bırakıldı hatta bir aylık adli kontrol tedbiri bile kaldırıldı. İki ay sonra “delil yetersizliği” gerekçesiyle Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar verildi, dosya kapatıldı. Kapatılmasının iki gerekçesinden biri “istismarın derecesi” diğeri ise çocuğun ifadesinde istismarı arkadaşına anlattığını söylemesi ve diğer çocuğun “böyle bir olaydan haberim yok” demesiydi. Ancak “6 yaşındaki arkadaşın beyanı” olarak geçen ifade, aslında çocuğa değil, arkadaşının annesine aitti. 4 yaşındaki istismar mağduru çocuğun ifadesi alınabilirken, kilit tanık konumundaki 6 yaşındaki çocuğun bizzat dinlenmesi yerine annesinin beyanıyla yetinilmiş; üstelik bu beyan, hukuka aykırı şekilde sanki çocuğun kendi ifadesiymiş gibi resmi kayıtlara geçirilmişti.

Karara itiraz edildi ve aylar sonra değerlendirilen itiraz sonucu dava açıldı. 3 celse görülen davada karar duruşması 5 Mayıs’ta. Davaya ilişkin defalarca haber yapıldı. Haberler Meclis’e bile taşındı. Hatta 2023 yılında TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in Ayhan Şengüler’in kızını istismara maruz bıraktığına dair rapor hazırlanmasına rağmen neden tutuklanmadığını Adalet Bakanı’na sorduğu soru önergesinde TBMM Başkanlığı Ayhan Şengüler’in adını soru önergesinden çıkardı, resmen sansürledi. Aradan yıllar geçti, bir kez daha konu Meclis’e taşındı. Bu sefer CHP Milletvekili Hasan Öztürkmen, Meclis kürsüsünden Bakanlığa seslendi, “Çocuğun ifadesinin alınma şekli kanunsuz. Sanki bir el, sanığı kolluyor” dedi. Dosya boyunca bir elin dolaştığı her yerde hissedildi, hissedilmeye devam ediyor. “Faili değil de mağduru suçlamak bu toplumun hastalığı. Bu ailede de öyle. İşyeri ‘biz iş vermeyelim bizim de adımız çıkmasın’ der. Arkadaşlar ‘biz konuşmayalım bize de belki sıçrar bu olay’ der. Ve istismara maruz kalanlar yalnız bırakılır.”
2023 yılından bu yana cezasızlığa oldukça açık bir biçimde yürütülen yargı süreci çözüm getirmezken, baskı ve tehditle boyunduruğunda bir hayat sürmeye çalışan anne ve çocuğunun yaşadıkları gözardı edildi.
Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve hatta kaymakamlık dahi bugün yaşanan durumun sorumlularından.
Peki bugün ne yaşanıyor, biraz da oraya gelelim. Okulda geçirdiği krizler sebebiyle artık 7 yaşında olan çocuk, 20 Kasım’dan bu yana evden çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor ve sağlık durumu giderek kötüleşiyor. Sebebi ihmaller, işini yapması gerektiği gibi yapmayanlar, baskıya boyun eğenler, devletin kurumlarının içini boşaltanlar. “Onların onurumu zedeleyecek şeyleri yapacağını biliyorum. Bana verdikleri mesajları alıyorum.”
Boşandıktan sonra girdiği tüm işlerden ayrılmak zorunda kaldığını belirten H.Ş., bir şekilde herkesin kendisi anlatmamasına rağmen tüm hikayeden kısa sürede haberdar olduğunu ve “biz bulaşmak istemiyoruz” diyerek işine defalarca son verildiğini anlattı. “Evden atılayım diye de uğraşıyorlar, atılırsam kızımı benden almak kolaylaşacak.”
Duruşmalar yaklaştıkça ev sahibi tarafından da rahatsız edildiğini, “eve bakacağım, eve iyi bakıyor musun göreceğim” gibi bahanelerle sıkıştırıldığını belirtti. “Kızınıza uygun öğretmen bulun.”
Asıl olayın koptuğu mesele okul meselesi. Mahallelerindeki okula kayıt olamadıklarını anlatırken, “baskı” vurgusunu hatırlattı yeniden. Yine de kızının okuması için elinden geleni yapan H.Ş., mahallelerine uzak bir okula bir şekilde kaydettirdi. Ancak işler burada da yolunda gitmedi.

Örneğin çocuğunun okul kıyafetlerini alabilmek, iş için imkan bulabilmek için gittiği kaymakamlıkta kendisine anne babasının olup olmadıklarını soruldu, olmadığını söylediğinde de “Demek ki sen çok kötü bir şey yapmışsın ki bugün anne, baban yok yanında” denildi. “Annesi-babası olmayanlara devlet bakar” dediğinde, “devlet sana bakamaz, sana iş de bulamaz, yardım da etmez” yanıtını aldı.
Çocuğun istismar geçmişinden ötürü biri dokunduğunda, bağırdığında ya da fotoğraflarını çektiğinde kriz geçirdiği için, o okuldayken okulun çevresinde beklemiş hep. Kriz geçirirse hemen kendisini araması için de tembihlemiş öğretmenini hatta. Ancak bu krizlerde aranmadığı gibi, çocuğunu okulun dışında beklediği için bir de terslenmiş. “Beklememi gerektirecek bir durum olmasaydı ben o yağmurda, o soğuk havada o kadar saat zaten beklemezdim. Ki beklediğim süreç içerisinde de kızım krizi geçirmiş, bana haber verilmemiş. Üstüne bir de fotoğrafları çekilmiş. Yani bunu hangi vicdan kabul edebilir? Kriz geçiren bir çocuğa müdahale etmek varken fotoğrafları çekmeyi durdurmamışlar bile. Dört tane farklı fotoğraf var ve bunu gruba atmışlar.”
Söz konusu fotoğrafların hepsinde çocuğun yüzü elleriyle kapalı. Çıkmamak için elinden geleni yaptığı belli. Anne tepki gösteriyor, çünkü öğretmen ve okul önceden tembihli ve okul yönetimine verilen kızının hiçbir şekilde fotoğrafının çekilmesine izin vermediğine ilişkin imzası var.
Bakanlığa dernekten yanıt
Olayın gündeme gelmesinin ardından sanatçı Gülben Ergen, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir’e ulaştığını açıkladı ve bakanın mesajını paylaştı:
“Bu soruşturma ilk açıldığında kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sonuçlanmıştı. Aile ve sosyal hizmetler bakanlığının itirazı ile dava açılıyor. İlk duruşmadan itibaren davaya müdahil aile bakanlığı. Tüm davalara mağdur evladımızın hakkını korumak adına Bakanlığımızın avukatı davalara katılıyor. Ayrıca bakanlık aileye danışmanlık ve ekonomik destek sağlıyor. Süreci yakın takip ediyoruz.”
Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise hızla yanıt vererek kovuşturmaya yer olmadığı kararı bakanlık sayesinde kaldırılmadığını, süreç boyunca annenin susturulduğunu ve sesini yükselttiği her an tehdit edildiğini açıkladı. “Sunulduğu iddia edilen danışmanlık ve ekonomik destek niteliksizdir” denilirken hukuki mücadelenin bakanlık değil dernek tarafından yürütüldüğünün altı çizildi.
“Sınıf annesi”nin gelip gidip çocuğun beslenme çantasına baktığını, onun dışında kimsenin beslenmesine bakmadığını hatta çocuğa “Sizin durumunuz yok, annen nereden sana beslenme buluyor da koyuyor” diyerek rencide ettiğini anlattı H.Ş.. Çocuğu defalarca eve geldiğinde bu ve benzeri hikayeyi anlatıp ağlamış.
Okula başladığında, yerini lütfen değiştirmeyin demesine rağmen yerinin en az 5 kere değiştirildiği ya da yapılan etkinliklere “babası olmadığı” için dahil edilmediği gibi birçok kötü olay yaşanmış. ‘Başlarım sana da, kızına da. Sorunlu, senin kızın sorunlu. Seni mahvederim’ Bu mafyatik mafyatik konuşmalarla karşılaştım. Bunları söyleyen yasaklanmasına rağmen sürdürülen ‘sınıf annesi’ olan kişi. Kim bu yetkiyi veriyor bunlara?”
İzinsiz fotoğraf çekiminin çocuğu bu kadar korkutmasının nedeni, Ayhan Şengüler’in H.Ş.’ye işkence ederken fotoğraf çekip kayıt altına alması. Çocuk bunlara şahit olduğu için kendisine zarar verileceğini düşünüyor ve travması tetikleniyor.
Annenin iddiasına göre pedagogları okulda yaşanan sorunlarından ardından öğretmen ile görüşmek istedi. Öğretmen ile pedagog görüşmesinin ardından, pedagogla görüşemediklerini, ulaşamadıklarını ve kızının tedavisinin sekteye uğradığını belirtiyor.
Tüm bu ve benzeri olaylar sonucu çocuk kötüleşiyor. Bu süreçte takip eden doktorunun da görüşmeyi bıraktığını vurgulayan anne, çocuğunun Sosyal Hizmetler kontrolünde olduğu için başka bir doktora götüremediğini, devlet tarafından verilen randevu dışında randevu alamadığını anlatıyor.
Aldığı ilaçlar, okulda yaşadıkları sonucu psikolojik durumunun kötüleşmesi sonucu bir gün kusma şikayetiyle Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Sancaktepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gidiyorlar. Acil bölümü, “yatış yapılması lazım” diyor ancak yer olmadığı gerekçesiyle başka hastaneye gitmeleri isteniyor. Hastane sevki kendisi yapmıyor, sevk yazısı vermiyor. Burada anne şunu hatırlatıyor: “İstismar öyküsünü bilmedikleri başka bir hastanede her çocuğa yapılan müdahale onun için daha yani travmatik oluyor. Vücuduna dokundurmak istemiyor. Yabancı insanları yani doktorları görmek istemiyor. Orada bir tedaviyi zaten kendi de kabul etmiyor.”
Bu karmaşık ve zorluklarla dolu hikayede şu anda en önemli başlık çocuğun sağlığının kontrol altına alınması: “Ben gidip de çocuğumun yüzüne bakamıyorum. Kızım gözlerimin önünde erirken hiçbir şey yapmadan durmam mümkün değil. Çocuğumu bu yapının eline teslim etmeyeceğim. Onların eline bırakmayacağım. Canım pahasına, gerekirse bu gerekirse bu uğurda bu yolda öleceğim. Yine de çocuğumu vermeyeceğim.”

3 temel talepleri var. Avukat Buse Naz Güneş şöyle açıklıyor:
- İstikrarlı sağlık hizmeti: Çocuğun hastaneden hastaneye sevk edilmesini istemiyorlar. Çünkü gittiği her yer onun için daha da zorlayıcı oluyor. Bu sebeple de durumu toparlayana kadar yatışının yapılmasının önemini vurguluyor.
- Eğitim: Eşit şartlarda eğitim alabilmesi. Anne kimsenin özel olarak ilgilenmesi gereken bir çocuk olmadığını, derslerinin iyi olduğunu vurguluyor. Onu tetikleyecek şeyler yapılmadığında krize de girmediğinin altını çiziyor.
- Sosyalizasyon: Hem güvenliklerinin sağlandığı bir yaşam alanı hem de anneye bir iş imkanı. Çünkü hayatlarını devam ettirmeleri için bunun sağlanması gerekiyor.
Davayı Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği üstlendi. Avukat Buse Naz Güneş nitelikli bir yargılama yapılmadığını, taleplerin yeteri kadar karşılık bulmadığını ve dava sürecinde sürekli hem iç kanunların hem de uluslararası sözleşmeleri ama en önemlisi “hakime düzenli olarak çocuğun üstün yararını gözetmesi gerektiğini” hatırlatmak zorunda kaldıklarını belirtti. Apar topar görülen celselerin ardından bekleyen bir karar duruşması var. Avukat Güneş, “Beklentimiz çocuğun üstün yararını gözetildiği bir yönde karar almak” dedi.
Anne 13 Ocak’tan bu yana İstanbul Anadolu Adalet Sarayı önünde kızı adalet nöbetinde. Kimi geçerken para vermeye yelteniyor, kimi dilenci sanıyor. Bu durum canını çok sıkıyor.
Annenin son sözleri şu şekilde: “Sabah gidiyorum, bazen akşam dönüyorum, bazen öğlen dönüyorum. Orada yalnız kalmak beni çok üzüyor. Çünkü orada bir kadın oturuyor. Çoğu zaman insanlar bakmadan bile gidiyor. Yani bakanlar da oluyor ama çoğu insan tepkisiz kalıp gidiyor. Bir çocuğun istismara uğrayıp da halkın nasıl sessiz kaldığına ben anlam veremiyorum. Bugün benim başıma geldi. Yarın kim bilir kaç tane çocuğun başını yakacak? Çünkü hâlâ dışarıda.”
/././
Sudan İç Savaşı'nda aktörler artıyor: Sahra Çölü'ndeki gizli üsten kalkan Türk İHA'ları HDK'yi vuruyor -Yalçın Çuğ-
Mısır’ın Sahra Çölü'ndeki tarım arazileri arasına gizlediği askeri üsten havalanan Türk yapımı İHA'ların Sudan İç Savaşı’na dahil olduğu ortaya çıktı. Bölgesel güçlerin rekabetinin arttığı Sudan’da, Mısır’dan sonra Pakistan’ın da denkleme girmesiyle savaş yeni bir boyut kazanacak gibi görünüyor.
Topraklarının önemli bir kısmı Sahra Çölü’nden oluşan Mısır, tarım arazilerini genişletmek için yıllardır çeşitli projeler yürütüyor.
Özellikle Doğu Oweinat bölgesinde yoğunlaşılan çalışma kapsamında, tarıma elverişsiz çöl arazileri verimli topraklara dönüştürülüyor.
Ancak son zamanlarda bu tarım arazilerinde tuhaf bir hareketlilik dikkat çekiyor: Bölgeye yayılmış arazilerin üzerinde süzülen insansız hava araçları.
Mısır’ın tarım projesinin ortasına gizlenmiş askeri bir üsten havalanan İHA’lar, kilometrelerce yol kat ediyor ve Sudan’a ulaşıyor. Hedefleri mi? Neredeyse üç yıldır Sudan Egemenlik Konseyi’yle savaşan Hızlı Destek Kuvvetleri.
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolündeki bölgelere saldıran İHA’ları üreten şirket ise tanıdık. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının başında bulunduğu Baykar.
Askeri üssün bulunduğu Doğu Oweinat'ın, The New York Times tarafından paylaşılan uydu görüntüsü. İttifaklar güçleniyor, saflar sıklaşıyor
2023 yılında başlayan Sudan İç Savaşı’yla ülke fiili olarak ikiye bölündü. Ülkenin batısını Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) lideri Muhammed Hamdan Dagalo ya da bilinen adıyla Hemedti, doğusunu ise Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yönetiyor.
Geçtiğimiz yılın son aylarında şiddetlenen çatışmalar ve yaşanan katliamlar sonucunda Sudan’ın 18 eyaletinden 13’ü Sudan Egemenlik Konseyi’nin, 5’i ise HDK’nin kontrolü altına girdi.
Savaş öncesinde ülkeyi birlikte yöneten Burhan ve Hemedti’nin iktidar mücadelesi, 150 binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine, 10 milyonu aşkın kişinin de yerinden edilmesine neden oldu.
Tarafların diplomasi girişimi yerine çatışmayı tercih etmesi, yaşanan kayıpların artacağına yönelik yorumları güçlendiriyor.
Öte yandan savaşa resmi olarak herhangi bir yabancı güç katılmamış olsa da ülkenin ekonomik ve jeopolitik konumu nedeniyle çeşitli devletlerin Sudan topraklarındaki rekabeti sürüyor.
Savaşın başından beri bölgede alan tutmaya çalışan kimi devletler, çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte kurdukları ittifakları güçlendirmeye ve saflarını iyice belirginleştirmeye başladı.
Artık Mısır ve Pakistan'ın da savaşa doğrudan dahil olduğu belirtiliyor.
Mısır da savaşa dahil oldu
New York Times tarafından sunulan uydu görüntüleri, uçuş kayıtları, videolar ve çeşitli kaynaklarla yapılan görüşmeler sonucunda, Mısır'ın Sahra Çölü'nün hemen sınırında bulunan Doğu Oweinat bölgesindeki devasa tarlalar arasına gizli bir askeri üs kurduğu saptandı.
Veriler, tarlalar arasına kurulan bu gelişmiş askeri üsten havalanan insansız hava araçlarının en az altı aydır Sudan'daki HDK bölgelerine saldırılar düzenlediğini ortaya koyuyor.
Mısır Dışişleri Bakanlığı konuya dair soruları yanıtsız bırakırken, söz konusu bilgi ve belgeler, Sudan İç Savaşı boyunca "diplomatik bir aktör" olarak konumlanan Mısır'ın bu pozisyondan uzaklaştığını gösteriyor.
Artık Mısır da Sudan Egemenlik Konseyi saflarında savaşa dahil olan devletler arasında yer alıyor.
Askeri üssün, The New York Times tarafından paylaşılan uydu görüntüsü. Mısır'ın savaşa girme nedeni HDK'nin ilerleyişi
Mısır'ın savaşa dahil olmasının nedeninin, HDK'nin ilerleyişi olduğu değerlendiriliyor.
Beş eyaletten oluşan Darfur bölgesinde faaliyet yürüten HDK, kısa süre içinde dört eyalette kontrolü sağladı. HDK'nin tüm bölgeyi kontrol etmesi için ele geçirmesi gereken tek bir yer kalmıştı: Kuzey Darfur eyaletinin merkezi Faşir.
Ele geçirmeyi hedeflediği stratejik bölgelerde yardım rotalarını ve ekonomik güzergahları kesme stratejisi izleyen HDK, Faşir için de aynı yönteme başvurdu. Ancak söz konusu yöntemin yeterli olmaması üzerine HDK daha radikal bir yönteme başvurarak, şehrin etrafına devasa kum setleri ördü.
Örülen kum setleriyle şehrin dış dünyayla etkileşimi tamamen kesildi. Bir yandan yaratılan gıda krizi, diğer yandan düzenlenen İHA ve topçu saldırılarıyla, abluka 18 ayın sonunda başarıya ulaştı. Hızlı Destek Kuvvetleri 2025 yılının ekim ayında Faşir'i ele geçirerek, Darfur'daki egemenliğini resmen ilan etti. Ancak HDK bununla da yetinmedi ve komşu bölge Kordofan'a yöneldi.
HDK'nin ilerleyişinden rahatsız olan Mısır ise Sudan'da "kırmızı çizginin aşıldığını" ve ülkeye giren Sudanlı mülteci sayısının 1,5 milyonu aştığını belirterek uyarıda bulundu.
Söz konusu uyarının ardından Mısır'daki üsten kalkan İHA'lar, HDK'nin silah, yakıt ve milis tedariki için kullandığı Libya rotasına saldırılar düzenlenmeye başladı. İkmal konvoylarına düzenlenen saldırıların yanı sıra Mısır'dan havalanan İHA'lar HDK kontrolünde bulunan bölgelere de saldırılar düzenledi.
HDK tarafından kontrol edilen ve beş eyaletten oluşan Darfur'un Sudan haritasındaki konumu. (K: Kuzey Darfur, B: Batı Darfur, O: Orta Darfur, G: Güney Darfur, D: Doğu Darfur)Mısır'dan havalanan ve Sudan'a saldıran Türk İHA'ları
Söz konusu saldırıların ise Türkiye'nin sattığı İHA'larla yapıldığı belirtiliyor.
New York Times'a konuşan ismini açıklamayan istihbarat kaynakları, Baykar tarafından üretilen Akıncı tipi İHA'ların güvenlik gerekçesiyle Mısır’daki bahse konu üste konuşlandırıldığını aktardı.
ABD merkezli bir uydu istihbarat şirketi olan Ursa Space tarafından elde edilen uydu verilerine göre de geçen yılın temmuz ayında, Türk kargo uçakları Doğu Oweinat'a indi ve bir süre boyunca devam edecek bir hareketlilik başladı.
Kısa bir süre sonra üsse önce uydu iletişim sistemi ve yer kontrol sistemi kuruldu, ardından ilk Akıncı tipi İHA görüntülendi. Sonrasında üsteki Akıncı sayısı artmaya devam etti.
Aralık ayında Akıncıların kullanıldığı saldırılar başladı, Türk askeri ve kargo uçakları da Mısır'daki üsse iniş yapmaya devam etti. Hava trafik gözetim şirketi Aireon'un uçuş verilerine göre, üsse gelen Türk uçaklarının büyük kısmı, Baykar'ın Akıncı'yı geliştirdiği ve test ettiği Çorlu'dan kalktı.
İsmini açıklamayan üst düzey bir Türk yetkili de Baykar tarafından üretilen İHA'ların uluslararası hukuka uygun olarak ihraç edildiğini ve Türk hükümetinin Sudan ordusuna doğrudan herhangi bir destek vermediğini iddia etti.
İHA yarışı kızışıyor
Öte yandan Sudan İç Savaşı'ndaki İHA kullanımı son zamanlarda daha da arttı.
İç savaş başladıktan kısa bir süre sonra Bayraktar, 120 milyon dolar karşılığında Sudan Egemenlik Konseyi'ne altı adet TB2 model İHA, 600 savaş başlığı ve bakım paketi satmıştı. Geçen yıl ise TB2'ye kıyasla en az üç kat daha fazla bomba taşıyabilen Akıncı tipi İHA'lar satıldı.
HDK ise Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tedarik edilen Çin yapımı uzun menzilli CH-95 insansız hava araçlarını kullanıyor. Ancak Akıncı tipi İHA'ların savaşa dahil olmasıyla, HDK da envanterine Çin yapımı sinyal bozma ve füze sistemleri ekledi.
The Times'ın aktardığına göre HDK'nin bu hamlesi üzerine, son dört ayda milyonlarca dolar değere sahip olan en az dört Akıncı insansız hava aracı düşürüldü.
HDK tarafından düşürüldüğü belirtilen Bayraktar Akıncı.'Pakistan da savaşa dahil oldu' iddiası: 1,5 milyar dolarlık anlaşma imzalandı mı?
Birleşik Arap Emirlikleri her ne kadar yalanlasa da HDK'yi; Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Katar ise Sudan Egemenlik Konseyi'ni destekliyor. Egemenlik Konseyi'ne silah satışı gerçekleştiren ülkeler arasında İran ve Rusya'nın da bulunduğu aktarılıyor.
Çeşitli devletlerin fiili şekilde mücadele ettiği savaşa Mısır'dan sonra bir ülkenin daha eklendiği belirtiliyor: Pakistan.
Şimdi de Pakistan ile Sudan Egemenlik Konseyi'nin 1,5 milyar dolar değerindeki bir silah anlaşmasını tamamlamak üzere olduğuna dair haberler çıkmaya başladı. Söz konusu anlaşmanın, Hongdu JL-8 tipi hafif savaş uçaklarını, 200'den fazla insansız hava aracını ve hava savunma sistemlerini kapsadığı iddia ediliyor.
Öte yandan tıpkı Hongdu JL-8 gibi Pakistan ve Çin ortaklığında üretilen JF-17 Thunder model çok amaçlı savaş uçaklarının da anlaşmaya dahil edilebileceği öne sürülüyor.
Söz konusu gelişme, savaşın daha derin bir bölgesel çatışmaya evrilme ihtimalini güçlendiriyor.
/././
soL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder