Enflasyon fotoğrafı: Bakan bir simiti üçe pay etti!..-Yalçın Doğan-
Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan, katıldığı bir etkinlikte tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!.. Birer simit bile vermiyor!.. Siyaseten skandal bir ikram. Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Ordu’da katıldığı TOKİ’nin “Yüzyılın Konut Projesi” kura çekiminin ardından bir araya geldiği emeklilere bir simiti üçe bölerek ikram ettiGüney Sudan’da yıllık gıda enflasyonu yüzde 106, İran’da 57.9, Arjantin’de 32.2 ve...
Türkiye gıda enflasyonunda yıllık yüzde 31.7 ile dünyada 183 ülke arasında en yüksek dördüncü ülke.
TÜİK’e göre, ocak ayında gıda fiyatlarındaki artış yüzde 6.59.
Türkiye’yi Bolivya, Malavi, Burundi ve Lübnan izliyor.
Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşu Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2025 Ekim raporuna göre:
“Eylül 2021’den itibaren Türkiye’de gıda fiyatları yüzde 583 artıyor. Buna karşılık, dünyada gıda fiyatları düşüyor.
Türkiye’de gıda fiyatları dünya gıda fiyatlarından yedi kat daha yüksek.”
İnsanlar pazarlarda sebze ve meyve artıkları toplarken...
Ekmeğe bile ulaşamayanlar için “askıda ekmek” gibi, görülmemiş uygulamalar varken...
Ucuza yemek veren kent lokantaları önünde uzun kuyruklar oluşurken...
Tek bir simit 20 liraya satılırken...
Milyonlarca insan “geçinemiyoruz” diye haykırıyor.
Kötü sinyaller
Hayatımızı önemli ölçüde etkileyen diğer alanlara gelince...
Yıllık fiyat artışı:
-Eğitimde yüzde 64.70,
-Konut, su, elektrik, gazda yüzde 45.36.
-Ulaştırmada yüzde 29.39.
Her biri ayrı can yakan anormal artışlar.
Ulaştırma fiyatlarındaki artış gıda fiyatları açısından kötü sinyaller veriyor. Motorin ve benzin fiyatlarına zam üstüne zam yapılırken, tarladaki üretim maliyeti ile nakliye maliyetindeki artışın gıdaya yansıyacağı belli.
Garip aralık, garip ocak
Bir önceki yılın aralık, bir sonraki yılın ocak aylarına bakınca, fiyat istatistikleri hayli garip.
Son dört yıldır aralık aylarında aniden düşen enflasyon, onu izleyen ocak ayında gerçeğe ulaşıyor.
İstatistikler ortada.
-2022 Aralık yüzde 1.18... 2023 Ocak yüzde 6.65.
-2023 Aralık yüzde 2.93... 2024 Ocak yüzde 6.70.
-2024 Aralık yüzde 1.02... 2025 Ocak yüzde 5.03.
-2025 Aralık yüzde 0.89... 2026 Ocak yüzde 4.84.
Aralık verileri onu izleyen yılın emekli ve çalışanların ücret artışında bir ölçü.
Aralık düşük olsun ki, ücret artışları da, ona paralel düşük tutulsun!..
Skandal ikram
AKP, 2026 yılı için yüzde 16’lık enflasyon öngörüyor. O öngörü yirmi yıldır hiç bir zaman tutmadığı gibi, ocak rakamıyla birlikte o hayal yine başka bahara kalıyor.
Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan hayali netleştiriyor, katıldığı bir etkinlikte...
Tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!..
Birer simit bile vermiyor!..
Bir yanıyla siyaseten skandal bir ikram.
Ama öte yanıyla da, milyonlarca emekli ve çalışan insanın gerçeği.
Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı.
Üç emekliye pay edilen tek bir simit!..
***
“Kararımız net” ne demek, dediği olmazsa Bahçeli ne yapacak?
Açıklanan enflasyon doğrultusunda, herkes kara kara hesap yaparken...
MHP Lideri Devlet Bahçeli çarpıcı sürprizlerinden birine daha imza atıyor:
“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönene kadar kararımız net.”
Öcalan’a “umut hakkı” tanınmasına, yerlerine kayyım atanan Ahmet Özer ile Ahmet Türk’ün Belediye Başkanlıklarına dönmesine, Selahattin Demirtaş’ın AİHM’in tahliye kararı çerçevesinde serbest bırakılmasına yönelik çağrısı...
Hiçbir tereddüt bırakmayacak ölçüde, doğrudan Tayyip Erdoğan’a yönelik.
O çağrıdan önce iki cümlesi daha var, ikisinde de yine Erdoğan’a sesleniyor. İlki:
“MHP ve Cumhur İttifakı nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, küçük siyasi hesapların kendi ayaklarına pranga vurulmasına izin vermeyecektir.”
AKP ile ortaklığın devamına ilişkin güvence veriyor.
İkincisi:
“Erken seçim diye bir şey asla gündeme alınmayacaktır.”
Bu da bir güvence.
İlk bakışta, Erdoğan’ı yalnız bırakmayacağını, erken seçimi düşünmediğini belirten ifadeler.
Gerçekten öyle mi?..
Bu soruyu gerekli kılan, açıklamaya muhtaç kritik vurguyu çağrının sonuna bırakıyor:
“Kararımız net”.
Nedir net olan karar?..
Söyledikleri yerine getirilmez ise...
Bir yaptırımı var mı?..
Ne kadar bekleyecek?..
Önce “birlikte yola devam” güvencesiyle, erken seçimi koz olmaktan çıkartıyor ama, sonra “net karar” doğrultusunda, elbette tam tersini söyleyerek, yine de erken seçime açık kapı mı bırakıyor?..
Daha önce bir kaç konuda yaşadığı gibi, söylediği tekrar havada kalırsa, bir planı var mı?..
Öte yandan da, şimdi Erdoğan’ı bir düşünce almış olmalı!..
Umut Hakkı’nda nasıl yol alacak?.
“Ahmetler” Başkanlıklara dönerse, diğer kayyım uygulamaları sona mı erecek?..
Demirtaş çıkarsa, AİHM’in tahliye isteği çerçevesinde diğer tutuklu insanlar tahliye mi edilecek?..
Çağrı çok yerinde, ancak “kararımız net” cümlesi ile Bahçeli siyaseten risk alıyor.
/././
Enflasyon ağırlaştı, sepet hafifledi -Binhan Elif Yılmaz-
2025 yılının çok önemli bir kısmında yüksek faiz politikası uygulandı. Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu. Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır.
Ocak ayı enflasyonu bugün açıklandı. TÜFE aylık yüzde 4,84 ve yıllık yüzde 30,65 oldu. Beklentilerin de üstünde açıklanan Ocak enflasyonuna gıda, eğitim, ulaşım, sağlık damgasını vurdu.
Enflasyon ağırlaştı.
Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık yüzde 31,7’ye ulaşan bir artış yaşanırken ulaştırmada yüzde 29,4, konutta yüzde 45,4’lük yükselişler oldu.
Aylık bazda gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 6,6, ulaştırmada yüzde 5,3, eğitimde yüzde 6,61, konutta yüzde 4,43 ve sağlıkta ise yüzde 14,9’luk artış ortaya çıktı.
Ocak ayı fiyat ayarlamalarını özellikle yüksek gıda fiyatlarında gördük. Gıda ve alkolsüz içeceklerde aylık fiyat artışları yüzde 6,6 olmakla beraber, işlenmemiş gıdada yüzde 11,8 ve taze meyve-sebzede yüzde 22’lik artış söz konusu. Sn. Şimşek bugün gıdadaki fiyat artışları için dönemsellikten bahsetti. Gıda enflasyonu önceki aylarda da düşük değildi ki. Örnek verelim:
2025 Ocak ayında yılbaşı fiyat ayarlamalarıyla gıda enflasyonu yüzde 5,1 olurken, Şubat ayında 4’e, Mart ayında ramazan etkisiyle 5’e yaklaştı. Eylül ve Ekim aylarında da yüzde 3’lerdeydi. Yılın neredeyse yarısında gıda enflasyonu manşet enflasyonun üzerindeydi. 2024 yılı da benzerdi.
Gıda hep pahalıydı ve pahalılık tarım, hayvancılık vb. politikalarının yönsüzlüğüyle ilgili. O nedenle bu durumu dönemsel veya geçici olarak nitelendirmek ne kadar mümkün? Belli ki gıda enflasyonu bir süre daha bizle beraber olacak.
Çünkü şubat ayında ramazan, mart ayında da yine ramazan ve ayrıca bayram nedeniyle gıda fiyatlarında artış bekleniyor. Bu fiyat artışlarının (talep dışında) mübarek günlerle ne kadar uyumlu olduğu ise geçen yıllarda olduğu gibi tartışma konusu olmaya devam edecek.
Ocak ayında hizmet enflasyonu yüzde 7,4’e yükselirken mal enflasyonu da yüzde 3,25 seviyesinde gerçekleşti.
Döviz kuru kontrolü mal enflasyonunu sıçratmasa da hizmet enflasyonunda yapışkanlık devam ediyor.
Kira, sağlık, eğitim ve ulaştırmada fiyat yapışkanlığı uzun zamandır sürüyor. Hatta 2025 yılında en yüksek fiyat artışı gösteren ilk 30 kalemin 19’u hizmet eğitim, kira başta olmak üzere hizmet grubundaydı.
Eğitim TÜFE Ocak ayında yüzde 64,7 oldu dedik ama böyle yüksek bir orana bir anda ulaşılmadı. Yılların birikimi var. Örneğin 2019 sonunda TÜFE yaklaşık 8 kat artarken eğitim hizmetlerinde artış 10 kat oldu. Özellikle üniversite ücretleri bu dönemde 15,1 kat artarak (Bkz. Merkez’in Güncesi Blog sayfası) hizmet enflasyonunda yerini sağlamlaştırdı.
Hizmet enflasyonunda dikkat çeken bir başka kalem, kira. Yeni inşaatlar, deprem, iki yıl uygulanan kira artış sınırı, kira artışında geçmişe endeksleme derken kira enflasyonunda yapışkanlığı giderek arttırdı. Buradaki sorun yumağı da görüldüğü gibi bir anda ortaya çıkmadı.
Eğitim, kira gibi hizmet enflasyonu ayrıca hane halklarının bütçeleri üzerinden enflasyon üzerinde ikincil etkiler ortaya çıkarabiliyor. Tüm bu faktörler enflasyon ataletini arttırıyor.
Sepet hafifledi.
TÜİK, geçen ay TÜFE hesaplamalarında Avrupa standartlarına uygun şekilde baz yılı olarak 2003 yerine 2025’i esas alınacağını açıklamıştı. Bu da mal ve hizmetler sepetinde ağırlıkların değişeceği anlamına geliyor.
Bu güncellemeyi, toplumun güncel harcama yapısını yansıtmak ve uluslararası standartlara uymak amacıyla yaptığını ifade ediyor. Önceden bu ağırlıkların daha çok anketlere dayandığını ama artık ulusal hesapların yani gerçek harcama verilerinin esas alınmaya başlayacağını belirtiyor.
Ayrıca yeni güncellemelere göre madde sepetine giren ve çıkan ürünler var. Robot süpürge, simit, bebek elbisesi, kuru hurma, kurye servisi, umre ücreti gibi 38 kalem sepete eklendi. Gazete, dergi, dizel otomobil, yufka, çocuk elbisesi, kravat, otopark ücreti, fotoğraf çekme ücreti gibi kalemler de sepetten çıktı.
TÜFE madde sepeti ağırlıklarında değişimler şöyle:

Tablodan da görüldüğü gibi TÜİK’in madde sepetinde konut grubuna “su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar” eklendi. Çeşitli mal ve hizmetler ise “kişisel bakım, sosyal koruma, çeşitli mal ve hizmetler” ile “sigorta ve finansal hizmetler” olarak ikiye ayrıldı.
Yeni sepete göre konut ve sağlık grubunun ağırlığı belirgin biçimde azalırken, lokanta-konaklama ve ulaştırma grubunun ağırlığı arttı.
Konut grubunda kiranın ağırlığı fazla değişmedi ama buraya yeni eklenen su, elektrik, gaz gibi enerji harcamalarının paylarındaki düşüş, konut grubunun payını yüzde 15,22'den yüzde 11,4'e indirdi.
Su, elektrik ya da doğalgazda harcamaların payı bir anda düşürülünce kış ortasında tasarruf başladığı sanılmış olabilir. Diğer yandan hem kira hem de bu enerji faturaları dar ve sabit gelirlilerin toplam harcamaları içinde zaten çok büyük yer tutuyor. Madde sepetinde bu harcama kalemlerinin ağırlığının düşürülmesinin yaşamın gerçekleriyle uyuşmadığı ortada.
Dezenflasyonda duraksama zamanı.
Zaten 2025 yılının çok önemli bir kısmında enflasyonla mücadele amacıyla yüksek faiz politikası uygulandı. Hane halkları ve işletmeler için borçlanma maliyeleri arttı.
Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu.
Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır. Ancak faiz aracı, yapısal sorunlarla büyüyen gıda enflasyonu ile katılaşmış hizmet enflasyonunu düşürmede etkisiz kalacaktır.
/././
5 soruda kredi kartı limit düzenlemesi: Kimler etkilenecek, ne hedefleniyor, eleştiriler neler?-Cengiz Anıl Bölükbaş-
Ekonomi yönetimi, 30 Ocak cuma günü gece yarısı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası koordinasyonunda kredi kartları, krediler ve konut finansmanını kapsayan yeni makroihtiyati adımlar açıkladı.
Düzenlemeyle, kredi kartında toplam limiti 400 bin liranın üzerinde olan ve limitini doldurmayan kullanıcıların limitleri kademeli olarak düşürüleceği duyuruldu. Limit azaltım kararı ise bir kesim tarafından tepkiyle karşılandı.
5 soruda yapılan düzenlemeler, detaylar ve eleştiriler şöyle:
1- Yapılan düzenlemelerde neler var?
BDDK, makroihtiyati önlemlere ilişkin ilk açıklamasını geçen cuma günü saat 23.57’de yayımladı. Açıklamada, finansal istikrarın güçlendirilmesine yönelik koordineli kararlar doğrultusunda bireysel kredi kartları ve ihtiyaç kredilerinin yeniden yapılandırılması, kredi kartları ile kredili mevduat hesaplarının limitlerinin belirlenmesi ve konut kredilerinde kredi değer oranına ilişkin değişiklikler yapıldığı belirtildi.
BDDK açıklamasında, kart sahibinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitinin, ilk yıl için aylık ortalama gelirin en fazla iki katı, ikinci yıldan sonra ise dört katı olabileceğini duyurdu. Yeni kart çıkarılması veya mevcut kartların limit artırımlarında yalnızca aylık ya da yıllık ortalama gelir dikkate alınacaği ve gelir düzeyi bankalarca ispata elverişli belgeler üzerinden teyit edileceği bildirildi.
2- Limitler ne kadar ve nasıl düşürülecek?
Düzenlemeler arasında en fazla eleştiri alan başlık kredi kartı limitlerine ilişkin değişiklik oldu. Buna göre, kart hamillerinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitlerinin 400 bin TL’nin üzerinde olması halinde, son bir yıl içindeki en yüksek harcamanın yapıldığı hesap kesim tarihindeki kullanılmayan limitlerin bankalarca kısmen azaltılması kararlaştırıldı.
Toplam kredi kartı limiti 400 bin TL üzerinde 750 bin TL'nin altında olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 50'sine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.
Toplam kredi kartı limiti 750 bin TL'nin üzerinde olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 80'ine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.
Limit düşüşü sonrası tüm bankalardaki toplam kredi kartı limiti 400 bin TL ve altına gerileyen kart sahipleri için limit artış taleplerinde 400 bin TL’ye kadar gelir ispatı aranacak, bunun üzerindeki artışlarda ise finansal skorlama esas alınacak. Kullanıcıların beyan ettiği gelirleri ispatlaması gerekecek.
BDDK, bu uygulamayla düşük limitli dar ve orta gelirli kart kullanıcılarının mevcut limitlerinin korunacağını, yüksek fakat aktif kullanılmayan limitlerin ise gelir düzeyiyle uyumlu hale getirileceğini savundu.
3- Limitler ne zaman düşecek?
Limit azaltım işlemleri 15 Şubat’a kadar tamamlanacak. Bankalar, tüm kart limitlerini 1 Ocak 2027’ye kadar müşterilerin aylık ya da yıllık ortalama gelirleriyle uyumlu hale getirecek.
4- Düzenleme ne amaçla yapıldı, kimler etkilenecek?
Düzenlemelerin gerekçeleri düzenlemelerin yapılmasının ardından yapılan açıklamayla duyuruldu. BDDK tarafından yapılan açıklamada, düzenlemelerin bir paket halinde Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ile koordinasyon içerisinde temelde tüketicinin korunması, alt gelir gruplarının desteklenmesi, yasa dışı bahisle mücadele ve uluslararası düzenlemelere uyum adına alındığı ifade edildi.
BDDK açıklamasında kullanıcıların sadece yüzde 25'inin yeni düzenlemeden etkileneceği belirtildi. Aralık 2025 itibarıyla 40,7 milyon tekil kredi kartı kullanıcısı olduğu, bunun 30,6 milyonunun (yüzde 75'inin) 400 bin TL altında kredi kartı limitine sahip olduğu kaydedildi.
Açıklamaya göre, 750 bin TL altında kredi kartı kullanıcısının oranı ise yaklaşık yüzde 90 düzeyinde. Açıklamada 400 bin TL kredi kartı limiti olan bir kart kullanıcısının kredi kartı limitlerinde herhangi bir kesintiye gidilmeyeceği belirtildi.
Kredi kartı kullanıcılarının gelirlerini teyit etmek suretiyle gelirlerinin 4 katına kadar kredi kartı limiti kullanmalarının önünde bir engel bulunmadığı kaydedildi.
5- Yapılan düzenlemeye yönelik eleştiriler neler?
BDDK'nın kararına yönelik eleştirilerde acil ve yüksek tutarlı ihtiyaçların nasıl karşılanacağı sorusu öne çıktı. Eleştirilerde kredi kartının ilave bir satın alma gücü yaratmadığı, yalnızca beklenen gelirin öne çekilmesini sağlayan bir ödeme aracı olduğu vurgulandı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerinde kredi kartıyla yapılan toplam harcamalar içerisinde en yüksek payı genellikle market harcamaları oluşturuyor. Özellikle okul taksitleri ve beklenmeyen sağlık harcamalarında kredi kartları yaygın olarak kullanılıyor.
Yapılan eleştirilerde, ödeme kapasitesi olan bir kullanıcının bugüne kadar limitini kullanmamış olmasının, gelecekte kullanmayacağı anlamına gelmeyeceği ifade edildi. Uzmanlar limitlerin azaltılmasının, bu tür harcamaların sistem dışına çıkmasına, ayrıca nakit zorluğu yaşayan ve acil ihtiyaçlarını kredi kartından karşılayan kişilerin yasa dışı kanallara yönelme riskine dikkat çekiyor.
***
Rakamların ötesinde bir hayat: Avrupa asgari ücretleri ve Türkiye gerçeği -Murat Batı-
Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.
Asgari ücret, yalnızca çalışanlara ödenen bir taban ücret değil; bir ülkenin refah anlayışını, emeğe verdiği değeri ve sosyal devlet iddiasını gösteren en somut göstergelerden biridir. Bu nedenle asgari ücret tartışmaları, yalnızca rakamların değil, aynı zamanda yaşamın kendisinin tartışıldığı alanlardır.
2026 Ocak ayına ilişkin Avrupa asgari ücret verileri açıklandı. Kâğıt üzerinde bakıldığında ülkeler arasında ciddi farklar olduğu görülüyor. Ancak bu farkları yalnızca euro cinsinden rakamlarla okumak, gerçeğin ancak küçük bir bölümünü görmemize yol açıyor. Asıl soru şudur: Asgari ücretle çalışan bir kişi, bulunduğu ülkede yalnızca hayatta kalabiliyor mu, yoksa gerçekten yaşayabiliyor mu?
Türkiye’de asgari ücretin hukuki tanımı son derece nettir. Mevzuata göre asgari ücret, çalışanın yalnızca gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını değil; sağlık, ulaşım ve kültürel ihtiyaçlarını da karşılayabilecek bir düzeyi ifade eder. Ne var ki bugün asıl tartışılması gereken, bu tanımın kâğıt üzerinde mi kaldığı, yoksa gerçek hayatta bir karşılığının olup olmadığıdır.
İşte bu yazıda, 2026 yılı Avrupa asgari ücret verileri ışığında Türkiye’nin konumunu yalnızca sıralamalar üzerinden değil; asgari ücretin çalışanlara nasıl bir hayat sunduğu sorusu üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.
Şu an uygulanan brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28 bin 75,50 TL’dir ve bu sayılanlardan hangisine yeter bu tutar, doğrusu kestirmek güç.
Aşağıdaki tablo, Avrupa Birliği İstatistik Bürosu’nun (Eurostat) 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Karşılaştırmayı genişletmek amacıyla Avrupa Birliği üyesi olmayan bazı ülkelerin asgari ücret verilerine de tabloda ayrıca yer verilmiştir.

Tabloda görüldüğü üzere, aylık brüt asgari ücret düzeyi açısından Türkiye üst sıralarda yer almamaktadır. Lüksemburg 2.704 Euro ile ilk sırada bulunurken, bu ülkeyi İrlanda ve Almanya takip etmektedir. Listenin alt sıralarında ise 173 Euro ile Ukrayna, 319 Euro ile Moldova, 517 Euro ile Arnavutluk ve 620 Euro ile Bulgaristan yer almaktadır. Türkiye, 654 Euro’luk brüt asgari ücretle bu ülkelerin hemen üzerinde konumlanmakta; ancak Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun gerisinde kalmaktadır.
Bu tablo, Türkiye’nin asgari ücret düzeyinin Avrupa ölçeğinde ne kadar sınırlı bir yerde durduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Satın alma gücü paritesine göre asgari ücret sıralaması
Ulusal para birimlerinin değerindeki dalgalanmalar, asgari ücretlerin euro cinsinden karşılığını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle her ülkenin asgari ücret tutarının yalnızca döviz kuruna çevrilerek karşılaştırılması, o ülkedeki gerçek satın alma gücünü tam olarak yansıtmayabilir. Ülkeler arasındaki yaşam maliyetleri ve fiyat düzeylerindeki farklılıklar dikkate alındığında, karşılaştırmaların Satın Alma Gücü Standartları (Purchasing Power Standards – PPS) üzerinden yapılması daha sağlıklı sonuçlar vermektedir.
Eurostat’ın 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerine göre, ulusal asgari ücrete sahip Avrupa Birliği ülkeleri PPS açısından, euro cinsinden sıralamaya benzer olmakla birlikte farklı bir dağılım göstererek üç gruba ayrılmaktadır.
1.500 PPS ve üzeri
Bu grupta Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, İrlanda, Fransa, Polonya ve İspanya yer almaktadır. Söz konusu ülkelerde ulusal asgari ücretler, İspanya’da 1.519 PPS’den başlayarak Almanya’da 2.157 PPS’ye kadar yükselmektedir.
1.000 PPS ile 1.500 PPS arasında
Slovenya, Litvanya, Hırvatistan, Romanya, Portekiz, Yunanistan, Kıbrıs, Macaristan, Malta, Slovakya, Bulgaristan ve Çekya bu grupta bulunmaktadır. Bu ülkelerde asgari ücretler Çekya’da 1.009 PPS ile Slovenya’da 1.417 PPS arasında değişmektedir.
1.000 PPS’nin altında
Letonya ve Estonya bu grupta yer almakta olup, asgari ücretler Estonya’da 886 PPS ile Letonya’da 954 PPS arasında seyretmektedir.
Türkiye’ye ilişkin PPS verilerinin henüz açıklanmadığı belirtilmektedir. Ancak geçmiş yıllara ait PPS verileri dikkate alındığında, Türkiye’nin yalnızca euro cinsinden yapılan sıralamaya kıyasla PPS esaslı değerlendirmede bir miktar daha üst sıralarda yer alması beklenebilir.
Rakamların ötesinde
Asgari ücret, yalnızca rakamlarla ifade edilen bir ücret değildir; bir ülkenin emeğe, insana ve sosyal hayata bakışının aynasıdır. Bir ülkede asgari ücret, çalışanın yalnızca karnını doyurabildiği ama sosyal hayattan dışlandığı bir düzeye sıkışmışsa, orada ekonomik büyümeden, refah artışından ya da adil gelir dağılımından söz etmek mümkün değildir.
Bugün Türkiye’de asgari ücret, mevzuatta tanımlandığı gibi çalışanın gıda, barınma, sağlık ve kültürel ihtiyaçlarını “asgari düzeyde” dahi karşılamaktan uzaktır. Avrupa ülkeleriyle yapılan nominal karşılaştırmalar ya da satın alma gücü paritesine dayalı sıralamalar tek başına bir teselli yaratmamalıdır. Çünkü mesele sıralamada kaçıncı olduğumuz değil, bir asgari ücretlinin hayatı gerçekten yaşayıp yaşayamadığıdır.
Daha da düşündürücü olan, ücretli çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret, kural değil istisna olmalıdır. Oysa Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.
Övünmemiz gereken şey başka ülkelerle yapılan sıralamalarda birkaç basamak yukarı çıkmak değil; çalışanların insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği bir ücret düzeni kurabilmektir. Asgari ücretlinin sinemaya gidebildiği, çocuğuna harçlık verebildiği, ay sonunu hesaplamak zorunda kalmadan yaşayabildiği bir düzen kurulmadıkça, rakamlar değişse de gerçek değişmeyecektir.
Gerçek başarı, asgari ücreti konuşmadığımız; çünkü çalışanların çok büyük bir bölümünün zaten onun üzerinde ücret aldığı bir ülke olabilmektir. İşte o zaman sıralamalar da, tablolar da kendiliğinden anlam kazanacaktır.
/././
Kentsel dönüşümde yeni dönem: Bir hak sahibinin isteği karar sürecini başlatacak, itiraz edenin payı satılacak ya da devlet alacak

Kentsel dönüşüme girecek riskli binalar için yıkım ve karar alma süreci hızlandırıldı. Bir hak sahibinin isteği bile karar sürecini başlatmaya yeterli olacak, karara itiraz edilirse, itiraz edenin payı diğer hak sahiplerine devlet eliyle satılacak. Payı devlet de alabilecek. Bina arsa haline dönerse alım önceliği devletin olacak.
Kentsel Dönüşüm Başkanlığı, 6306 sayılı kanunun uygulama yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmeliği yayımladı.
Riskli yapıların yıkılmasına dair kurallar ve sonrasında yapılacak işlemlere ilişkin uygulamalarda değişikliğe gidildi. Karar Resmi Gazete'de yayımlanarak bugünden itibaren yürürlüğe girdi.
Bir malik talep ederse toplantı zorunlu olacak
Karara katılmayanların payı satılabilecek
Arsa satışında kamuya öncelik verilecek
Zemin uygun değilse başka parselde yapı yapılabilecek
Parsel birleştirmeye yeni kurallar
Teminat oranlarında düzenleme
Keşke bu örnek başarıyı da anlatsaydı -Mehmet Y.Yılmaz-
Bilal Erdoğan, deniz taşımacılığı gibi uluslararası ölçekte iş yapılan bir alandaki başarılarını tüm gençlere anlatmalı ki bir “rol modeli” olarak topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olsun. Bu eksikliği tamamlamak isterim. Güngören Belediyesi’nden ricam, bu yazımın çoğaltılarak mahalledeki gençlere de dağıtılmasıdır…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Necmeddin Bilal Erdoğan geçenlerde Güngören Belediyesi’nin düzenlediği bir toplantıda lise öğrencileriyle buluştu.
Program, “Tek Soru, Tek Cevap” adını taşıyor, öğrenciler merak ettiklerini Bilal Bey’e sorup, yanıtlarını aldılar.
Tabii şimdi lise öğrencilerinin, politik bir kişiliği olduğu artık su götürmeyecek Bilal Bey’in karşısına dizilmelerini eleştirecekler çıkacaktır.
Ben işin o kısmıyla ilgili değilim çünkü lise yıllarında ben de kendime göre ciddi bir siyasi görüşe sahiptim, o görüşün propagandasının yapıldığı toplantılara vs. katıldım. Bir zararını gördüğümü söyleyemem.
Ancak Bilal Bey’e yönelik ciddi bir eleştirim var, onu da söylemeden geçemeyeceğim.
Öğrencilerden biri Bilal Erdoğan’a “nasıl para kazandığını” sordu.
Yerinde bir soru bu. Milyarlık vakıfları yöneten bir kişinin, nasıl para kazandığı konusu da önemlidir.
Ayrıca biliyoruz ki Bilal Bey, bu konuda birçok kişiden çok daha başarılı oldu.
Deneyimlerini gençlerle paylaşması, gençlerin zihinlerinin bir köşesine girişimcilik fikrinin sokulması faydalıdır.
Ancak bir konuda hayal kırıklığına uğradığımı da söylemeliyim.
Bilal Bey sadece “gıda sektöründeki faaliyetlerinden” söz etti; esas önemli işini gençlere anlatmadı.
Oysa deniz taşımacılığı gibi uluslararası ölçekte iş yapılan bir alandaki başarılarını sadece liseli gençlere değil, tüm gençlere anlatmalı ki bir “rol modeli” olarak topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olsun.
Bu eksikliği tamamlamak isterim. Güngören Belediyesi’nden ricam, bu yazımın çoğaltılarak mahalledeki gençlere de dağıtılmasıdır ki bu eşsiz başarı öyküsü örnek olsun!
Her şey güzel bir nisan sabahı İstanbul’da başladı.
10 Nisan 2006 günü, İstanbul’da 1 milyon TL sermayeli bir şirket kuruldu: Turkuvaz Denizcilik.
Bugün size şaka yapıyorum gibi gelecek ama o tarihte 1 ABD Doları almak için 1 lira 34 kuruş yeterli oluyordu.
Malum, Bilal Bey’in iktisatçı babası sayesinde bugün bir dolar almak için 43 lira 48 kuruş gerekiyor.
Yaklaşık 750 bin dolarlık bu yatırımın ortakları Ziya İlgen (Cumhurbaşkanı’nın eniştesi), Mustafa Erdoğan (Cumhurbaşkanı’nın kardeşi), Burak Erdoğan (Cumhurbaşkanı’nın büyük oğlu), Osman Ketenci (Cumhurbaşkanı’nın dünürü), Mustafa Gündoğan (Cumhurbaşkanı’nın eski özel kalem müdürü) idi.
Bu şirket kuruluşundan 4 ay sonra adını BUMERZ olarak değiştirdi.
BUMERZ isminin sözlükte bir karşılığı yok.
Burak’ın “Bu”su, Mustafa’nın “M”si, Erdoğan’ın “Er”i, Ziya’nın “Z”sinden oluşan bir isim!
Çok da yaratıcı bir isim olmadığını söylersem kimse kızmasın.
İrlanda Denizi’nde, üzerinde 81 bin kişinin yaşadığı, bir ada olan Man Adası’nda aynı ismi taşıyan bir başka şirketin kuruluşu da bu tarihin 2,5 yıl sonrasına denk geliyor.
Şirketin kuruluş evraklarında Ziya Ülgen’in adı var, diğer ortakların yok. (Bu şirket daha sonra adını Bellway olarak değiştdi.)
“Vergi cenneti” Man Adası’nda 2 pound sermaye ile kurulan bu şirket, kuruluşundan 2 gün sonra Malta’da kurulu Pal Shipping Trader One Ltd. şirketini satın aldı.
Bu şirket petrol taşımacılığında kullanılan, 25 milyon dolar değerindeki Agdash tankerinin de sahibiydi.
Pal Shipping Trader One Ltd. şirketinin sahibi de bir süre FETÖ’cü diye 5 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hapiste yattığı süre göz önünde bulundurularak İstanbul’u terk etmemek şartıyla serbest bırakılan Mübariz Mansimov’dan başkası değildi.
İddialara göre 25 milyon dolarlık bu şirket için 7 milyon dolarlık ilk ödeme, Sıtkı Ayan isimli iş adamı tarafından yapılmıştı.
Sıtkı Ayan, Türkiye’den geçen borularla doğal gaz taşımacılığı işi yapar, Cumhurbaşkanı’nın sevdiği bir şahsiyettir.
Onu kucaklamak istediğini, FETÖ’nün “yargı eliyle darbe girişimi” günlerinden biliyoruz.
BUMERZ şirketi, Mansimov’a kalan borcunu ödemek için 23 Ekim 2008 tarihinde, Letonya’nın Parex Bank’ından 18 milyon 400 bin dolar kredi aldı.
Mansimov, BUMERZ’e sattığı gemiyi, BUMERZ’den 2015 yılına kadar kiralayarak alınan kredinin taksit ve faizlerini üstlendi.
Süper bir ticari işlem yani!
Arabamı size satıyorum, sonra da satın almak için bana ödediğiniz parayı geri verip, arabayı sizden kiralıyorum.
BUMERZ şirketinin daha sonra Bellway adını aldığını ve bu isimle Sıtkı Ayan’a satıldığını da biliyoruz.
Bellway’in satış bedeli 15 milyon dolar olarak belirlenmiş ve bu bedel 15 Aralık 2011 ile 4 Ocak 2012 arasında eski ortaklara ödenmişti.
MASAK ve savcılık soruşturmasının kesin olarak ortaya koyduğuna göre Man Adası’ndaki şirketin satışından, BUMERZ’in ortaklarına şu ödemeler yapılmıştı:
Burak Erdoğan’a (Cumhurbaşkanı’nın oğlu): 3 milyon 750 bin ABD Doları.
Mustafa Erdoğan’a (Cumhurbaşkanı’nın kardeşi): 3 milyon 750 bin ABD Doları.
Ziya İlgen’e (Cumhurbaşkanı’nın eniştesi): 3 milyon 750 bin ABD Doları.
Osman Ketenci’ye (Cumhurbaşkanı’nın dünürü): 2 milyon 250 bin ABD Doları.
Mustafa Gündoğan’a (Cumhurbaşkanı’nın eski özel kalemi): 1 milyon 500 bin ABD Doları.
Ortada büyük bir başarı var!
2 pound sermayeyle bir şirket kuruyorsunuz.
Sonra bu şirket bir gemi satın alıyor. Gemiyi size satan, geminin satış bedelini geri ödeyerek gemiyi sizden kiralıyor.
Sonra bu şirketi bir başka iş insanına satıp, 15 milyon dolar kazanıyorsunuz!
Kılçıksız, tertemiz para!
Bir de bunun dedikodusunu yapan “Bay Kemal” Kılıçdaroğlu’ndan 556 bin lira tazminat alıyorsunuz.
Konunun Bilal Bey ile ilgisi 4 yıl öncesine dayanıyor.
2022 yılının son günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan ile eniştesi Ziya İlgen, sahip oldukları gemi ve tanker işletmeciliği şirketlerini, Bilal Bey ve kız kardeşleri Sümeyye Bayraktar ile Esra Albayrak’ın ortaklaşa kurdukları bir şirkete devrettiler.
Benim tahminim o ki Bilal Bey’in bu işi daha da geliştirip, memleket ekonomisine değerli katkılar yapabileceğini biliyorlardı.
Bilal Bey’in ticari dehasını bu alanda da göstermesi bekleniyordu.
Bu başarının gösterildiğini tahmin ediyorum.
Çünkü ızgara et pişirme işinde bu kadar başarılı olup Dubailere, Bakülere kadar restoran açmayı planlayan Bilal Bey, deniz taşımacılığı işini uçurmuştur, buna eminim!
Yalnız bu bilgiyi neden gençlerden sakladı, hâlâ çözebilmiş değilim: Tevazudan mı, ızgara köfte işini daha önemli görmesinden mi?
/././
Yapılmakta olan yatırımlarla ilgili enflasyon kazançlarında yeniden değerleme uygulaması nasıl yapılacak?-Erdoğan Sağlam-
Eğer Maliye amaçsal yorumla sorunu çözmeyecekse, acilen yasal düzenleme ile sorun geçmişe yönelik olarak çözülmelidir. Bunun için ilgili maddedeki ifadenin “her yıl bu yıllar için bu Kanun uyarınca belirlenen yeniden değerleme oranında artırılır” şeklinde değiştirilmesi yeterli olacaktır.
Değerli okurlar 2 Şubat 2026 tarihli yazımda emlak vergisine esas takdir kararlarındaki fahiş artışlar nedeniyle artışın yasal düzenlemeyle sınırlandırıldığını, yani 2026 emlak vergi değerlerinin 2025 değerlerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği düzenlemesini değerlendirmiş, yasal düzenlemede yer alan ifadenin farklı görüşlere ve tartışmalara neden olduğunu ifade etmiştim.
Genel olarak yasal düzenlemelerin tartışmalara neden olmayacak şekilde açık ve net olması gereğinden bahsetmiştim.
Maalesef bu günlerde tartışılan bir konuda da benzer şekilde yasal düzenlemede yol kazası yapıldığını görüyoruz.
Kısaca açıklamaya çalışacağım.
Artık hepiniz enflasyon düzeltmesi uzmanı sayılırsınız, çünkü son yıllarda en çok bu konuda yazmak mecburiyetinde kaldık. Nihayet 2025 yılından itibaren uygulama üç yıl süreyle ertelendi. Bundan böyle enflasyon düzeltmesinin hayatımızdan çıktığını söyleyebiliriz.
Enflasyon düzeltmesi vergisel açıdan ilk ve son olarak 2024 yılında uygulandı. Mükellef tarafında en çok eleştirilen konulardan biri, yapılmakta olan yatırımlarla ilgili olarak hesaplanan enflasyon kazançlarının vergiye tabi tutulması idi.
Bu uygulamanın yarattığı haksız durumu gidermek amacıyla 2024 yılının sonlarına doğru 7529 sayılı Kanun'la, bu enflasyon kazançlarının oluştuğu dönemde gelir olarak dikkate alınmaması sağlandı.
Enflasyon düzeltmesinin yarattığı vergileme etkisini ertelemek amacıyla yapılmakta olan yatırımlar üzerinden hesaplanan enflasyon kazançlarının hesaplandığı dönemde gelir yazılmaması, bu tutarların pasifte özel bir fon hesabına alınması ve aktifleştirildiği yıl dahil olmak üzere beş yılda ve beş eşit taksitte dönem kazancının tespitinde dikkate alınması hükme bağlandı.
Bu konuya ilişkin ayrıntıları ve tartışmalı konulardaki görüşlerimi 13 Kasım 2024 tarihli yazdığım yazımda açıklamıştım.
Bu yazımda yer almayan birkaç tartışmalı husus hakkındaki görüşlerimi de 18 Şubat 2025 tarihli yazımda ele aldım.
Tartışmalı konulardan biri, yapılmakta olan yatırımlar üzerinden hesaplanan ve gelir yazılmayarak özel fon hesabına alınan enflasyon kazançlarının gecikmeli olarak (beş yılda) vergi matrahına eklenmesi nedeniyle yeniden değerlenmiş tutarları ile matraha eklenmesi uygulamasının nasıl yapılacağı ile ilgili…
Bu konuda iki ayrı tartışma yaşanıyor.
Birincisi, yeniden değerlemenin kayıtlarda yapılıp yapılmayacağına ilişkin. Bu konu 1,5 yıldır tartışılıyor ve ne yazık ki Maliye henüz bir açıklama yapmadı.
Şu andaki yaygın anlayış, yeniden değerleme işleminin kayıtlarda yapılmayıp beyanname üzerinde haricen yapılması yönünde… Yani ilgili yıla isabet eden tutarın yeniden değerleme oranında artırılarak haricen beyanname üzerinde kanunen kabul edilmeyen gider satırına eklenmesi yönünde genel bir kabul olduğu söylenebilir.
Öncelikle beş eşit taksitte gelir yazılacak fonun yeniden değerlemeye tabi tutularak yeniden değerleme artışlarının matraha eklenmesi suretiyle vergilemedeki gecikmenin telafi edilmesinin haksız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu olasılıkta devlet bir eliyle verdiğini diğer eliyle geri alıyor.
Söz konusu madde aynen şöyle:
“…Bu bent uyarınca özel fon hesabında izlenen ve dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayan tutarlar, her yıl bir önceki yıla ilişkin olarak bu Kanun uyarınca belirlenen yeniden değerleme oranında artırılır. Bu hesaplarda izlenen tutarlara ayrıca enflasyon düzeltmesi uygulanmaz.”
Düşünceme göre bu erteleme ile gerçekte mükellefe bir avantaj sağlanmıyor!
İkinci tartışma yeniden değerlemede hangi oran kullanılacağı konusunda yaşanıyor.
Normalde gecikmenin ilgili olduğu süreye tekabül eden oran esas alınarak gelirin artırılması gerekir. Çünkü 2024 yılı matrahına eklenmeyip 2025’ten başlayarak beş yılda eşit taksitler halinde gelir yazılan tutarlar ne kadar geç matraha eklenirlerse o süre için geçerli oran esas alınarak artırılmalı ve matraha eklenmelidir. Mantıklı yaklaşım budur.
Ancak maalesef yasal düzenleme bunu söylemiyor!
İlgili maddeye göre, özel fon hesabında izlenen ve dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayan tutarların, her yıl bir önceki yıl için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılarak dikkate alınması gerekiyor.
Soru şu: 2026 yılı Mart ve Nisan ayında verilecek gelir ve kurumlar vergisi beyannamelerinde 2025 yılında vergi matrahlarına eklenmesi gereken tutarlar, 2024 yılına ilişkin yeniden değerleme oranı olanı olan yüzde 43,93 oranında mı, yoksa 2025 yılı yeniden değerleme oranı olan yüzde 25,49 oranında mı artırılacak?
Vergi Usul Kanununun 3’üncü maddesine göre, vergi kanunları lafzı ve ruhu ile hüküm ifade eder; lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunlarının hükümleri, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağlantısı göz önünde tutularak uygulanır.
Konumuzla ilgili yasal düzenlemede lafız çok açık olduğu için mantıksız da olsa 2025 yılına ilişkin vergi matrahlarına eklenecek yapılmakta olan yatırımlarla ilgili tutarların 2024 yılı yeniden değerleme oranında artırılması gerekir.
2024 yılında yapılan enflasyon düzeltmesi sonucu oluşan ve gelir yazılmayarak özel fon hesabına alınan tutarların aynı yılın değerleme oranı ile artırılması tabii ki hiç mantıklı değil.
2024 yılında oluşan ancak gelir hesabına aktarılmayan, yani 2024 yılına ilişkin gelir veya kurumlar vergisi matrahına dahil edilmeyen tutarların 2025 yılında vergi matrahına eklenmesi aşamasında normalde verginin ödenmesi gerektiği 2025 yılındaki vade tarihinden 2026 yılında ödeneceği tarihe kadar artırılması/güncellenmesi gerekir.
Eğer Maliye amaçsal yorumla sorunu çözmeyecekse, acilen yasal düzenleme ile sorun geçmişe yönelik olarak çözülmelidir. Bunun için ilgili maddedeki ifadenin “her yıl bu yıllar için bu Kanun uyarınca belirlenen yeniden değerleme oranında artırılır” şeklinde değiştirilmesi yeterli olacaktır.
Aksi durumda bu konuya ilişkin çok sayıda ihtilaf çıkması kaçınılmazdır!
Bir kez daha, yasal düzenleme yapılırken daha dikkatli/özenli olunması gerektiğini hatırlatıyorum. Bu konu mükellef hakları açısından da çok önemlidir.
/././
Dünya ticareti nasıl evriliyor?-Ahmet Çelik Kurtoğlu-
Trump’ın koparttığı kıyamet üzerine artan sayıda üretici ABD’de çip fabrikası kurmaya başladı. Nanometre boyutunda çip fabrikasının yatırım maliyeti 45 milyar dolar mertebesinde. Dünya ekonomisini, teknolojiyi bu kavramlarla düşünmeyen ülkelerin, herhangi bir yatırım, ticaret müzakeresinde bulunması hayal bile edilemez

Yüzyılın ilk çeyreği biterken
Düne kadar küresel ekonominin patronu kimdi, var mıydı böyle bir tanım? Ama endüstrinin kökenini hatırlarsanız, önce Almanya vardı. Bugün de Almanya hem üretim gücü hem teknolojinin kaynağı itibarıyla ilk akla gelen ülke. Aradaki fark, buluş gücü, paraya dönüştürme kabiliyeti (monetizasyon).
Alman mali disiplini, ABD’deki finansal esnekliğin Avrupa’ya sıçramasına izin vermemiştir. Belki İngiltere’nin kraliyetin, geleneklerin arada bir tampon bölge oluşturması dünyanın bu üç gücünün ayrı ayrı büyümesine izin vermiştir. Yoksa “aristokrat” ailelerin güçlenerek federasyonlara, ardından kıtalara hâkim olması romanlara yansımıştır.
Yüzyıllar süren hanlıklardan sonra -ki bunlar arasında Türk hanlıkları da hüküm sürmüştür- Mao’nun ardından cüce Deng ve nihayet Xi Jing Pin, dünyada yeni bir perdeyi aralamaktadırlar. Hepimiz merakla bu yüzyılın ikinci yarısında neler olacağını bekliyoruz.
Bugün endüstriyel güç ve onunla ilişkili olarak ticaret, Almanya ile başlıyor, Fransa ile devam ediyor. İngiltere Brexit sonrasının hesaplarını görmekte. Japonya ve ABD rakamları, D. Trump’ın ABD’nin gerilemesi olarak adlandırıp, MAGA’ya bahane gösterdiği tabloyu yansıtıyorlar.
Çip ve gelecek
Yarınların temelleri 1960’lı yıllarda transistörün bulunmasıyla atıldı. Bu teknoloji sayesinde herhangi bir şeyi çok hızlı ölçmek hem mümkün hem kolay. Bunun yaşama yansımasını, bilimin temeli olan veriye ulaşımın kolaylaşmasında görüyoruz. Geçen yüzyılın ortalarından beri uluslararası ticareti kolaylaştırmak için çeşitli hamleler yapıldı. Bazılarında ülkeler emperyal güç kullandılar, ki bunu İngiltere ile Hollanda 18. yüzyılda başlattı. Ardından savaşlar ve ülkeler uzun kan dökülmesinden sonra bugünün küresel ekonomisi oluştu.
Bu yazının amacı, “küreselleşme” olarak adlandırılan, üretim modelinin 20. yüzyıl ortalarında görülen post-emperyal dönemin bilinçli bir sonucu değildir. İkide bir küreselleşmenin ters dönmesi olasılığından söz edilir. Bu olası değildir. Çünkü olan, üretim sürecinin değişmiş olmasıdır. Büyük verinin her türlü ürünün ayrılmaz parçası haline gelen çip sayesinde saydam bir şekilde değerlendirilmesi sayesinde üretim, parçaların tasarıma uygun olarak neredeyse sonsuz üretici arasında bir araya getirilmesiyle yapılan faaliyettir.
İş bölümü
Bir başka ifadeyle Adam Smith, iş bölümünden söz ederken örnek olarak toplu iğnenin çeşitli kısımlarının değişik yeteneğe sahip işçiler, ustalar tarafından üretilmesini gösteriyordu. Bugünün dünyasında, toplu iğnenin değişik kısımları, kendilerinden beklenen görevi, o kısma yüklenen çipin taşıdığı algoritma sayesinde yapmaktadır. Bu iğne ucunun sivriliği, gireceği maddenin moleküler yapısı, sahip olması gereken ısı gibi pek çok teknik ayrıntı olabilir. Önemli olan bunların teknolojinin tanımlanması aşamasında belirlenmesi ve iğneye yüklenmesidir.
Çip ve tasarım
Günümüzde buluş, teknolojik gelişme bu gibi ayrıntıda evrilmektedir. Bu evrim, endüstrinin taleplerini, tüketicinin bireysel taleplerini, mal veya hizmetlerin taşıması beklenen özellikleri içermektedir. Böylece yine günümüzde oluşumcu teorinin, yani örneğin sağlık sektörünün (yaşam bilimlerinin) hastalıkları tedavi edebilmek ve yönetebilmek için talep ettiği teknik yenilikleri gerekli algoritmaları ilgili herhangi bir endüstride geliştirerek, yaşam bilimleri (sağlık) endüstrisiyle bütünleştirebiliyoruz.
Hayli karmaşık ama özünde çok basit bir düşünceyi ifade etmeğe çalıştım. Önemli olan çip kavramını ve onun gözle görünmeyecek kadar küçük ama fevkalade hızlı çalışma özelliğini unutmamak.
Çip ve FAB
Çip bir “ara” girdi. Önemli olan ihtiyaca göre tasarlanması, ki bir örneğini şimdi verdim, daha sonra çeşitli ülkelerde bulunan (ABD, Hollanda, Tayvan, İngiltere) FAB adı verilen tesislerde üretiliyor olması. Trump’ın koparttığı kıyamet üzerine artan sayıda üretici ABD’de çip fabrikası kurmaya başladı. Çiplerin küçüklüğünden söz ettim, en küçük çip 4-5 nanometre büyüklüğünde, yani bir metrenin milyarda biri inceliğinde). Nanometre boyutunda çip fabrikasının yatırım maliyeti 45 milyar dolar mertebesinde.
Sonuç olarak dünyamızda üretim artık bu gibi tesislerde yapılıyor. Dünya ekonomisini, teknolojiyi bu kavramlarla düşünmeyen ülkelerin, herhangi bir yatırım, ticaret müzakeresinde bulunması hayal bile edilemez. Yazılarımda bu dalganın hızla geçmekte olduğunu, yerli ve milli kavramlarıyla kendi kendimizi kandırmamızın yarın, hâlâ ülkemizde kalırlarsa çocuklarımızın, torunlarımızın çok üzülmelerine neden olacağını vurgulamayı ihmal etmiyorum. Pisa sonuçlarıyla üzülmemiz başladı zaten.
Bu tablodan çıkan sonuç nedir, AB’ye, ABD’ye olan ihracatımızın, endüstri ürünleri ihracatımızın azalmasından yakınmalar duyuyoruz. Bunun nedeni AB’nin Gümrük Birliği uygulamaları mı ABD’nin Trump gümrükleri mi? Bizim üretimimiz ne durumda? Tasarım yetkinliğimiz ne durumda? Gömlek üreticilerimiz kumaş tasarımını Milano’daki tasarımcılardan satın almayı sürdürüyor mu? Acaba neden bir tasarım okulumuz yoktur. Kadın giyimi için Cumhuriyet’le birlikte kurulan Olgunlaşma Enstitüleri ne oldu? Makine Kimya Endüstrisi ne oldu? Kapatıp yerine ne koydular? GATA ülkede tıp hizmetine, özellikle ilk yardım, acil tıp gibi konularda özgün hizmet veren bir kuruluştu, kapattılar da ne oldu? Devlet yönetme deneyimsizliğini göstermekten başka neye yaradı? Bunlar önemli ve ülkenin endüstri yetkinliğini irdeleyen sorular.
Ticaret ve AB sahnesi
Bugün iki farklı konuyla yazımı bitirmek istiyorum. İlk olarak İngiltere ile Almanya’yı ticaret performansı bakımından karşılaştıralım. İngiltere 2020’de Brexit sonrası ticaret dengesinde öteki Avrupa ülkeleriyle birlikte bir düşüş gördü. Fransa bu düşüşten daha çabuk toparlanmış. 5 AB lideri arasında Almanya’da dış ticaretin GYYH üzerindeki etkisi yüzde 70 mertebesinde. Bu konuda en düşük orana sahip olan birçok benzer büyük ülkede olduğu gibi ABD. Büyük ülkelerin dış ticaret oranı her zaman düşük oluyor.

Dikey ticaret ağları
Fırsat buldukça küresel ekonominin yeni şekillenmesi sonucu, dikey ticaret ağlarından söz ediyorum. Nitekim bu oluşumda endüstriler, ABD, Almanya ve Japonya’nın tedarikçiler tarafından gelişiyorlar, ticaret akımları bunların bulunduğu ülkelerde başlıyor, istihdam, teknolojinin ilerlemesi buralarda oluyor. Kanada, Meksika, Çekya, Polonya, Slovakya, Çin, Kore, Tayvan, Vietnam bu ülkelerden bazıları.
Yazımda esas gelmek istediğim konu küresel ticaret ve dünya ticaretinin nasıl üç ana kümeye ayrıldığı. Bu kümeler, ABD (Kanada, Meksika, Kore, Çin, İsrail, Brezilya ve diğerleri), Almanya (orta Avrupa ülkeleri, Türkiye, AB ülkeleri, Çin, Kore ve diğerleri).
Bu harita 2024 yılında Asya Kalkınma Bankası uzmanları tarafından input-output yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. Dünya ticaretinin böyle üç küme çerçevesinde incelenmesi, üretim sürecinin tek bir mal üretimi olarak değil, çeşitli girdilerin ve üretim zincirinin ayrı ayrı girdileriyle sağladıkları işi modeliyle oluştuğunu göstermektedir. Küreselleşen ticaretten öte, üretim sürecinin kendisidir.
Önceki paragrafta değindim çip teknolojisi, yalnız üretimin değil, tüketim talebinin de benzer yöntemlerle birey düzeyinde tespit edilmesi, ölçülmesi, yeni talep kalıplarının, eğilimlerinin izlenmesi mümkün olacaktır. Bu aşamada küresel ticaretten pay almak isteyen her üretici, sürecin değişik aşamalarına katkıda bulunacaktır. Bunların tümü ülke genelinde ve eğitimin her aşamasında devrede olmayı gerektirecektir. Bunlar şu veya bu partinin seçim kazanmasından, alacağı oylardan çok daha önemlidir. Yeter ki toplum bunun bilincine varsın.

/././
Sulandırmadan Epstein meselesi(I): Yeni belgelerde neler var?-Eray Özer-
Ne yazık ki yeni açıklanan belgeler sonrası Epstein meselesinde doğrular ve komplo teorileri birbirine girdi. Oysa bu çarpıtmalar olmadan da Epstein’in ve etrafındakilerin yedikleri haltlar yeterince şeytani ve iğrenç. O nedenle gelin biz mini bir yazı dizisiyle belgelerde gerçekten neler açığa çıkıyor, ona bakalım...

Önce şunu söyleyerek başlayayım istiyorum: Bugün sosyal medyada ve oradan alıp haberleştirdikleri için Türk medyasında yer alan haberlerin çoğu asılsız.
Bakın, “yalan” demiyorum. Zira yalan olup olmadıklarını bilmiyoruz. Epstein ve beraber her türlü haltı yiyenlerin “manyaklıklarının” nereye kadar uzandığını, ipin ucunu henüz görmedik.
Lakin, henüz eski Beyaz Saray Genel Sekreteri John Podesta’nın elde fenerle bir odada sapık sapık sesler çıkararak çocukları korkudan öldürür hale getirdiğine dair kanıtlanmış bir delil filan yok.
ABD’de ne kadar QAnon’cı komplo teorisyeni varsa hepsinin çöp teorilerini alıp haberleştirmek Epstein dosyasını sulandırmaktan başka bir işe yaramıyor ve bana kalırsa özellikle Amerika’da zaten bu hedefleniyor.
Hatta üç milyon belgenin yarım yamalak, son düzeltmeler yapılmadan aceleyle yayımlanmasının da aslında Amerikan göçmenlik bürosu elemanlarının (ICE) öldürdüğü iki Amerikalının ardından gündemi değiştirme çabası olduğunu düşünüyorum.
Sulandırma derken neyi kastettiğimi şöyle açıklayayım. Mesela aşağıdaki fotoğraf 325 bin takipçili Amerikalı bir avukatın X paylaşımının ekran görüntüsü:

İddiasına göre yeni belgelerde içinde “takvim kızları” ve Trump geçen iki belge silinmiş. Giriyorum arşive ve belge orada duruyor. Aşağıda ekran görüntüsünü görebilirsiniz. Ayrıca söz konusu “belge” aslında FBI’a yapılmış bir ihbarın belgesi. FBI ihbarı yapan kişiye ulaşmış ve ifadesini almış. Belgenin devamında bu ifadeyi de görüyoruz. Tabii ki “sistem Trump’ı korumuyor” iddiasında değilim, zaten ABD’de de Trump’ın korunduğuna dair pek çok iddia/tartışma mevcut. Lakin burada görüldüğü gibi belge silinmemiş, ihbar ciddiye alınmış, FBI durumu kayıt altına almış.

Yani bu tür çarpıtmalar hangi akla hizmet yapılıyor, amaç ne anlamış değilim. Trump’ın konuyla çok daha doğrudan ilişkisi zaten var.
Ayrıca saçma sapan komplo teorileri olmaksızın da Epstein meselesi yeterince kötü, iğrenç, sapkın ve hatta şeytani.
O yüzden gelin ben size maddeler halinde son belgelerle birlikte ortaya çıkan durumu özetleyeyim:
1- Yeni yayımlanan belgeler toplamda ne kadar ve neden bu kadar çok tartışılıyor?
Toplamda 3 milyon belge, 180 bin fotoğraf, 2000 videodan söz ediyoruz. Şimdiye kadar yayımlanan belgeler oldu ama bu en büyüğü. Üstelik Adalet Bakanlığı’nın sitesinde bir arama motoruyla içeriklere ulaşma imkanı var. Fakat yayımlanış şekliyle bu son belgeler büyük bir tartışma başlattı zira bakanlık bazı içerikleri sansürlememişti. Yüzleri açık kızlar, çıplak görüntüler, videolar… Belge sayısı fazla olunca ve belli ki yukarıda da söylediğim üzere, bir sebeple acele edilince ortaya böyle bir tablo çıkmış. Ya da belki de zaten bu tartışma hedefleniyordu ve amaçlanan şey de tam olarak gürültü çıkmasıydı.
“Eğer kamuoyundan herhangi bir kişi yayımlanmaması gereken bir bilgi tespit ederse, lütfen sorunu en kısa sürede düzeltmek için gerekli adımları atabilmemiz amacıyla derhal EFTA@usdoj.gov adresinden bize bildirin. “
Bakanlığın Epstein sayfasında şöyle bir uyarı yayımlanmış ama fotoğraf bir kez ortalığa düştükten sonra değiştirseler ne fayda.
2- Arşivde arama yapmak kolay mı?
Hiç değil. Mesela fotoğraflara ulaşmak istiyorsunuz diyelim. Fotoğraflar küçük kareler halinde dijital sayfalara yerleştirilmiş ve bu sayfalar da “.pdf” uzantısıyla kaydedilmiş. Fotoğraf altlarında özel bir bilgi yok, mesela bir fotoğraf makinesinden çıktıkları haliyle “DSC_100001.jpg” gibi bir şekilde kaydedilmiş. Bunlara kelime olarak aratarak ulaşmak imkansız. Benim gibi arka kapılardan dolaşacaksınız, mesela “jpg” diye aratacaksınız vs… Ama tabii bu şekilde de hepsine ulaşamıyorsunuz.
3- Fotoğraflarda neler var?
Ben bir 10 bin fotoğrafa filan bakmışımdır. Diğerlerine yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı ulaşamadım. JMail diye bir arşiv var ama oraya yeni belgelerden içerik ben bu yazıyı yazarken henüz daha yeni yüklenmişti. Fakat bazı fotoğraflar sahiden sinir bozucu. Mesela aşağıdaki fotoğraf. Parmaklıklar zindanı çağrıştırıyor, odanın tavanı epey alçak, çatı katı belli ki. Orada bir kızcağızın fotoğraflarını çekmişler. Zaten en çok hayret ettiğim şey fotoğraf çekme hastalıkları oldu. Tamam, tabii ki bir kısmını, özellikle misafirlerin olduğu kareleri şantaj için çektikleri şüphesiz. Lakin bir kadının yüzü görünmeden, elini kolunu, bacağını, ayağını çeker misin sürekli? Sürekli dediğim binlerce kare! Manyaklık değilse ne!

4- İçeriklerde Türkiye çok geçiyor mu?
Çok. Fakat bunun en büyük nedeni Epstein’e gelen günlük haber bültenleri. Bu bültenlerde bir haber seçkisi yer alıyor. Seçilen haberlerden bazıları Türkiye’yle ilgili olunca aramalardaki Türkiye sonuçları da şişmiş. Hatta Türkiye’den Ruşen Çakır, Mehmet Yılmaz, Ertuğrul Özkök gibi gazetecilerin yazılarına bu haberlerde değinildiği için aramalarda onların isimleri de çıkıyor. Toplamda 2234 adet içerikte “turkey” kelimesi geçiyor. Bazıları hindi (ingilizcesi “turkey”) tarifi!
5- Bilinenlerin dışında başka Türkler var mı?
Rixos/Fettah Tamince ve Mücahit Ören’le ilgili iddiaları okudunuz. Ama arşivde başka Türkler de var. Mesela benim denk geldiklerimden ilgimi çekenler şunlar oldu:
Bir mimar. Fas’ta ve Londra’da yaşıyor. İsmi önemli değil. Zaten adamcağız da belgelere Epstein’in meşhur şeytan adasına “Elhamra tarzı” yapılar kondurmaya niyetlenmesi üzerine girmiş. Tavsiye üzerine bu Türk mimara ulaşılmaya çalışılmış, eşinin e-postası bulunmuş ve mimarla çevrimiçi bir görüşme yapmak üzere sözleşilmiş.
Sonra mesela Cenk isminde birinden tekne çizimleri alınmış. Yine bir başka Cenk’i bir yatırıma para koymaya ikna etmeye çalışmışlar.
Tuğçe isminde bir kızı Allah korumuş. Zira Epstein’e kişisel asistanlık için iş başvurusu yapmış ve CV’sini göndermiş. Yıl 2017. Bu adamın ne halt olduğu 2017’de iyi biliniyordu, Tuğçe de hangi akla hizmet böyle bir şeye kalkışmış, anlaşılır gibi değil.
6- Yeni belgelerde Trump’a dair ne var?
Sosyal medyada dolaşan bir sürü görüntünün aksine pek bir şey yok. Eski onlar. Şimdiye kadar çıkan en çarpıcı belgeyi şuradan okuyabilirsiniz- daha önce yazmıştım: Trump’ın Epstein’in doğum günü için yazdığı iddia edilen bir kart. Altında imzası var. Trump imzasının bu olmadığını söylemişti ama eski imzasının tam olarak böyle olduğu ortaya çıkmıştı.

Bu son belgelerde “Melania” isminde bir kadının Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’e yazdığı bir e-posta var. O Melania, First Lady Melania mı, net değil. Lakin öyleyse de çok eski, ta 2002 yılından bir e-posta olduğundan ve Melania henüz Trump’la evlenmediğinden olsa gerek Ghislaine onu pek “sallamıyor.”
Melania, New York Mag’deki Epstein röportajını övüyor, Ghislaine ise ancak iki ay sonra cevap yazarak, New York’a geldiğinde kısa kalacağını, o nedenle görüşmelerinin zor olduğunu söylüyor.
Tabii Trump’ın ekibinden ve yakın çevresinden bolca isim var belgelerde. Onlara da yarın değineceğim.
YARIN: Yeni belgelerle birlikte şimdiye kadar ismi geçenler ve iddialar
/././
AB - Hindistan anlaşması Türkiye’yi neden vurdu?-Ali D.Ulusoy-
Türkiye, söz konusu anlaşma uyarınca Hindistan’dan AB üzerinden gelecek mallar için Gümrük Birliği kapsamında “menşe kuralını” devreye sokmayı ciddi biçimde çalışmalı. Zira Gümrük Birliği AB ile yapıldığı için, AB dışı menşeli (orijinli) malları AB ile kendi anlaşması kapsamında görmemeyi değerlendirmeli.
ABD Başkanı Donald Trump ve Hindistan Başbakanı Narendra ModiGeçtiğimiz günlerde dünya ticareti açısından çok önemli bir anlaşma imzalandı.
Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında çok kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması yapıldı.
Bu anlaşmaya göre hemen tüm ticari konularda (sanayi ürünleri, tarım, hizmet sektörü dahil) AB ile Hindistan karşılıklı olarak gümrük vergilerini ya büyük ölçüde sıfırladı, ya da mevcut vergileri çok düşürdü.
Anlaşma tüm dünya ticaretinin %25’ini kapsamış oluyor.
Bu nedenle “tüm anlaşmaların anası” olarak isimlendirildi.
Anlaşmadan her iki taraf da oldukça karlı görünüyor.
AB, 1,5 milyarlık nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan’a çok daha fazla katma değeri yüksek ürün (Mercedes, BMW, Audi, parfüm, şarap vs.) satabilecek ve işlenmemiş hammaddeyi ve düşük katma değerli ürünleri çok daha ucuza alabilecek.
Hindistan ise AB gibi büyük pazara gümrük vergisiz ürün (tekstil dahil) satabilecek.
Öte yandan AB, bu sayede Trump’a da ciddi bir gol atmış oldu.
Trump’un AB’yi tehdidine karşı alternatif çok daha büyük bir pazar kazandı.
Hindistan ise ihraç ettiği malların benzerliği açısından Türkiye gibi direkt rakiplerine karşı ciddi bir rekabet avantajı elde etti.
Sonuçta, bu anlaşmadan en zararlı çıkan ülke Türkiye oldu gibi görünüyor.
AB-Hindistan anlaşmasından Türkiye neden zararda?
Türkiye’nin AB ile 90’lı yıllarda imzalamış olduğu Gümrük Birliği anlaşmasına göre sanayi ürünleri ihracatında/ithalatında karşılıklı olarak gümrük vergisi sıfırlandı.
Ancak tarım ürünleri, kamu alımları ve hizmet sektörü anlaşmanın kapsamı dışında.
Bu durum zaten Türkiye’nin aleyhine işliyor.
Gümrük Birliğinin temel hukuk metni olan 1/95 sayılı AB-Türkiye Ortaklık Konseyi Kararı’na göre 3. Ülkelerden AB’ye gümrük kurallarına uygun biçimde giren mallar Türkiye’ye de gümrüksüz girebiliyor (m.3/2) (https://www.mfa.gov.tr/1-95-sayili-ortaklik-konseyi-karari-gumruk-birligi-karari.tr.mfa).
Yani Türkiye bunlara ayrıca ilave gümrük vergisi koyamıyor.
Koyarsa Gümrük Birliği Anlaşmasını ihlal etmiş oluyor.
Bunun anlamı ise şu:
Hindistan ile yapılan yeni anlaşma uyarınca AB’ye Hindistan’dan girecek mallar Türkiye de doğrudan girebilecek ve Türkiye ayrıca vergi koyamayacak.
Ne var ki Türkiye’den Hindistan’a giden/ihraç edilen mallar bu gümrük vergisi avantajından yararlanamayacak.
İhraç ettiğimiz mallar oldukça benzer nitelikte olduğu için ve onların üretim maliyeti bize göre çok düşük olduğundan, ölçek ekonomisi de devreye girince bu işten ülke olarak çok zararlı çıkacak gibiyiz.
Bunun için Türkiye’nin de Hindistan ile ayrı bir serbest ticaret anlaşması imzalaması gerekiyor. Ama Hindistan tabii buna yanaşmayacaktır.
Nitekim Hindistan’ın anılan AB ile anlaşma konusunda en çok mutlu olduğu konulardan birinin de Türkiye’de karşı bu avantajı olduğu anlaşılıyor. Kendi basınında bu konuda artık Türkiye’ye gümrüksüz mal satabileceğiz diye sevinilen haberlerine denk geldim.
Gümrük Birliği konusunun Türkiye’deki en uzman kurumu olan İKV’nin yorumu da bu yönde ve yeni anlaşma sonrasında Hindistan’a ek gümrük vergisi koyarsak Gümrük Birliğine aykırı olacağı ve Türkiye’nin bu yeni anlaşmadan zararlı çıkacağı ifade ediliyor.
Konunun ülkemizdeki asıl muhatapları olan sanayiciler de bu yönde görüş belirtmiş ve Hindistan menşeli ürünlerin Avrupa Birliği üzerinden Türkiye pazarına gümrüksüz şekilde girişini mümkün kılan anlaşmanın, yerli üretici açısından ciddi riskler barındırdığı ileri sürülmüş.
Konunun uzmanı akademisyenlerden Prof. Dr. Burak Arzova da aynı yönde görüş belirtmiş.
Konunun hukuki boyutunu Ülkemizde en iyi bilenlerden duayen hukukçu ve akademisyen Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu ile de bu konuyu konuşma imkânım oldu.
Kendisi de bu yeni AB-Hindistan Anlaşmasının Türkiye’nin çok aleyhine olacağını düşünüyor.
Buna karşı Türkiye’nin Brüksel’de “kıyameti koparması gerektiğini” ve AB makamlarını alarma geçirip Türkiye’nin bu anlaşma nedeniyle ciddi zarar göreceğini ve bunun telafi edilmesi gerektiği konusunda diplomatik, siyasi ve hukuki tüm yolların acilen denenmesi gerektiğini söylüyor.
Normalde Gümrük Birliği Anlaşması’nın “ruhu” gereği bu tür anlaşmaları yaparken AB’nin Türkiye’ye de danışması ve hassasiyetlerini dikkate alması gerektiğini de ilave ediyor.
Bence de son derece haklı.
Aslında Gümrük Birliği’nin temel özelliği Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşene kadar ortak gümrük uyumunu sağlamak adına geçici bir nitelik taşıması.
Ne var ki gelinen noktada Türkiye’nin üyeliği çok uzayınca hatta üyeliğin olmayacağı artık belli olunca bu anlaşmanın mevcut halinin rasyoneli ve mantığı da pek kalmadı gibi.
Daha doğrusu artık bu anlaşmanın revizyon zamanı çoktan geldi.
Artık üyelik gerçekleşmeyeceğine göre, belki de yeni revizyon artık tıpkı AB’nin Hindistan ve Latin Amerika ülkeleri ile yaptığı gibi Serbest Ticaret Anlaşması mantığına göre yeniden kurgulanabilir.
Bu sayede belki Türkiye, Hindistan’ın bile AB’den elde ettiği tarım ürünlerini ve hizmet sektörünü de kapsama aldırabilir ve daha lehine olur.
AB ile Gümrük Birliği Anlaşması’nı askıya mı alacağız?
Konuya ilişkin Hükümet kanadından gelen açıklamada ise Sayın Ticaret Bakanı, bir yandan Gümrük Birliğinin Türkiye’nin lehine olduğunu söyleyip, diğer yandan bu anlaşmanın Türkiye lehine revize edilmesinin şart olduğunu vurgulayarak açık bir çelişkiye düşüyor gibi.
Daha da önemlisi, açıklamasındaki şu ifade bana oldukça ilginç geldi:
“AB üzerinden Hindistan menşeli ürünlerin ülkemize ithalatı şeklinde gerçekleşebilecek olası bir trafik sapması da Bakanlığımızca yakından izlenecek, böyle bir riskin gerçekleşmesi durumda gerekli önlemler alınacaktır. Bununla birlikte, AB ile Hindistan arasındaki STA nedeniyle ülkemizin de Hindistan'a yönelik gümrük vergilerini düşüreceğine ilişkin kimi zaman medyada yer alan haber ve yorumlar tamamen asılsızdır. Türkiye'nin böyle bir gündemi ya da planlaması yoktur.”
Buradan benim anladığım, Sayın Bakan, yeni Anlaşmaya göre Hindistan malları Türkiye’ye gümrüksüz girmeye çalışırsa gereğini yaparız ve kendi ek gümrük vergilerimizi uygularız demek istemiş.
Bu durumda sanki AB ile Türkiye arasında bir Gümrük Birliği Anlaşması yokmuş gibi davranmış.
O halde AB ile Gümrük Birliğini tanımayacak mıyız?
Böyle bir karar Hükümetin müzakere edilmiş ve değerlendirilmiş bir kararı mıdır?
Çözüm hukuksal bazda “menşe kuralını” zorlamak olabilir mi?
Kanaatimce bu konuda bu tür teknik yönden temelsiz ve ülkeyi uluslararası planda haklı iken haksız konuma getirecek acele ve plansız tepkiler yerine, bir yandan diplomatik bazda tüm gerekli araçları kullanmak; diğer yandan hukuksal bazda sağlam temelleri olan tüm olanakları zorlamak gerekiyor.
Örneğin Türkiye söz konusu anlaşma uyarınca Hindistan’dan AB üzerinden gelecek mallar için Gümrük Birliği kapsamında “menşe kuralını” devreye sokmayı ciddi biçimde çalışmalı.
Zira Gümrük Birliği AB ile yapıldığı için, AB dışı menşeli (orijinli) malları AB ile kendi anlaşması kapsamında görmemeyi değerlendirmeli.
Gümrük Birliği Anlaşmasının (1/95 sayılı Karar) 47. Maddesi gibi bu konuda hukuken elimizi güçlendirebilecek dayanaklar da bulunuyor.
Ülkenin menfaatlerini mümkün olan her imkânla savunmanın sadece biz sivil topluma değil biraz da siyasi yönetim kademelerine düşmesi gerekmiyor mu?
/././
Âdet kanaması uzun süren kız çocuğunu iki devlet hastanesine götüren anne: Muayene edilmedi!-Candan Yıldız-
18 yaş altı bir çocuğun, annesi yanında olduğu hâlde, 40 güne varan yoğun kanama gibi ciddi bir klinik tabloyla, yalnızca ‘prosedür’ gerekçesiyle değerlendirilmemesi kabul edilemez.

“Beşinci kattan düştü”, “Balkondan düştü”, “Plazanın yirminci katından düştü”…
Şüpheli kadın ölümlerinde ‘düşme’ vakalarından birinden, yargı konusu olan bir dosyadan söz edeceğim. Şengül Karaca bir öğretmendi. Öldüğünde 47 yaşındaydı. O da onlarca kadın gibi evinin penceresinden ‘düşerek’ öldü, 9 yıl önce.
Düştü mü itildi mi? Yargılama boyunca bu soruya yanıt arandı. Zira olay günü, öğretmen Karaca’nın evinde sevgilisi Hasan Aydın vardı.
Hasan Aydın yargılama boyunca öğretmen Karaca’yı itmediğini, aksine penceredeyken onu içeriye çekmeye çalıştığını iddia etti.
İstanbul 31. Ağır Ceza Mahkemesi sanık Aydın hakkında beraat kararı verdi. Bunun üzerine karar istinafa götürüldü. İstinaf ise beraat hükmünün kaldırılmasına, sanık Hasan Aydın’ın ‘kasten öldürme’ suçundan yargılanmasına karar verdi. Yargıtay sürecinde de 1. Ceza Dairesi oy çokluğu ile sanık avukatının itirazını reddetti ve istinaf kararının onanmasına karar verdi.
Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı "...Sanığın savunmasının aksine atılı suçu işlediğine dair aleyhine cezalandırılmasına yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil mevcut olmadığından, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince, maktule yönelik kasten öldürme suçundan beraatine karar verilmesi gerektiği" görüşüyle itiraz yoluna başvurdu.
Uyuşmazlık üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gitti ve önemli bir karar çıktı. Şengül Karaca’nın dördüncü kattaki dairesinin penceresinden aşağı itilerek öldürüldüğü, sanık Hasan Aydın’ın kasten öldürme suçunun sabit olduğu kararını oy çokluğu ile kabul etti, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazını da reddetti.
Kararın önemli kısmı şu: Olay gecesi Şengül Karaca’nın bağrışını duyduğunu, ardından iki elin onu aşağıya ittiğini gördüğünü söyleyen bir tanık sonraki süreçte hayatını kaybetti. Bu kişinin kolluktaki ifadesinin ‘belirleyeci delil’ olmayacağını, kolluğun tanık dinleme yetkisinin olmadığını savunan görüşe karşı hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş her şeyin kanıt olabileceği görüşü öne çıktı.
Sanık Hasan Aydın cezaevinde. Hakkındaki ‘müebbet hapis’ kararı kesinleşti.
Bir kadının şüpheli ölümüyle ilgili ‘beraat’ kararından ‘kasten öldürme’ kararına varan sürecin titizliği o kadar önemli ki başka kadınların hayatlarını kurtarabilir. Kadın cinayetlerinin üstünü ‘düştü’ diyerek örtmeye çalışanların cesaretini kırabilir. Bu nedenle hak arama bilinci ve çabası değiştirici/dönüştürücü olabiliyor.
Emine Köygülü’nün mücadelesinden de söz etmek istiyorum. Emine Köygülü 18 yaşından küçük olan kız çocuğunu, 30 günden fazla süren âdet kanaması şikâyetiyle iki kamu hastanesine götürür.
Emine Köygülü çocuğunu ilk olarak 18.12.2025 tarihinde Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliği’ne götürür. İddiaya göre S.K.K. isimli doktordan şu yanıtları alır:
“Bu bizim alanımız değil.”
“20 yaşına kadar adet düzensizliklerini normal kabul ediyoruz.”
“Çocuk hematolojiye götürün."
Çocuğun kanaması devam eder, şikâyetleri de ağırlaşır. Emine Köygülü bu kez de 05.01.2026 tarihinde Kağıthane Kızılay Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’nde çocuğu için şifa arar.
Ne mi olur? Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi'ne (CİMER)yaptığı başvurudan okuyalım.
“Ancak bu başvuruda çocuğum muayene odasına dahi alınmamış, yalnızca ‘prosedür gereği 18 yaş altına bakamıyoruz’ denilerek hizmet verilmemiştir.
Her iki başvuruda da annesi ve yasal vasisi olarak yanındaydım. Vajinal muayene talebimiz olmamasına rağmen; öykü alma, tetkik isteme ya da uygun birime sevk gibi hiçbir tıbbi işlem yapılmamıştır.
18 yaş altı bir çocuğun, annesi yanında olduğu hâlde, 30 günü aşan ve 40 güne varan yoğun kanama gibi ciddi bir klinik tabloyla, yalnızca ‘prosedür’ gerekçesiyle değerlendirilmemesi kabul edilemez.”
Konuyu İstanbul Tabip Odası’na da taşıyan Emine Köygülü, kızının tedavisi için özel bir hastaneye gitmek zorunda kalır. Hastanede çocuğuna;
– 5 cm boyutunda over kisti
– Juvenil kanama (anormal uterin kanama) teşhisi konulur.
Yoğun kan kaybı nedeniyle ciddi demir eksikliği de tespit edilir.
30 günden fazla süren âdet kanaması nedeniyle iki devlet hastanesine giden bir çocuk nasıl olur da "Prosedür gereği 18 yaş altına bakamıyoruz" gerekçesiyle sağlık hakkına erişemez?
Çocuklara cinsel istismar, cinsel saldırı vakalarında da hekimler "Prosedür gereği 18 yaş altına bakamıyoruz" mu diyecek? CİMER’e yapılan şikâyetin muhatabı Sağlık Bakanlığı olacağına göre Bakanlık mutlaka yanıt verecektir. Takipçisi olacağız…
/././
T-24






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder