T-24 (Köşebaşı + Gündem) -24 Şubat 2026-


X'in akış algoritması muhafazakâr içeriği destekliyor ve kullanıcıların siyasi görüşlerini değiştirebiliyor -Füsun Sarp Nebil- 

Eleştirmenler, algoritmik kişiselleştirmenin “yankı odaları” ve “seçici maruz kalma” etkileri yaratabileceği, belirli bakış açılarını diğerlerinden daha fazla güçlendirebileceği ve siyasi kutuplaşmaya ve ideolojik sapmaya katkıda bulunabileceği konusunda uyarıyor.

Yeni bir akademik çalışma, X'in (eski adıyla Twitter) algoritmik "Sizin İçin" akışının yalnızca içeriği kişiselleştirmekle kalmadığını, aynı zamanda kullanıcıları zaman içinde daha muhafazakâr siyasi görüşlere yönlendirdiğini ve sürekli maruz kalma sonrasında ise önemli konulardaki tutumları değiştirdiğini ortaya koydu.

Nature dergisinde yayınlanan çalışma, yaklaşık 5 bin aktif ABD'li X kullanıcısını içeren rastgele bir saha deneyinime dayanıyor. Katılımcılar rastgele olarak iki zaman çizelgesi deneyiminden birine atandı:

1-Kullanıcının zaten takip ettiği hesaplardan gelen gönderileri, yayınlanma sırasına göre gösteren Kronolojik ("Takip Edilenler") akışı

2-Tahmini etkileşim ve alaka düzeyine göre içerik ekleyen ve yeniden sıralayan, X'in öneri sistemi tarafından derlenen Algoritmik ("Sizin İçin") akışı

Araştırmacılar, “Kronolojik” zaman çizelgesindeki kullanıcılara kıyasla, yedi hafta boyunca,"Sizin İçin" akışına maruz kalan kullanıcıların, daha muhafazakar siyasi görüşlere doğru ölçülebilir kaymalar gösterdiğini buldu. Farklılıklar en çok politika önceliklerinde, mesela; Donald Trump’la ilgili yasal süreçlere ilişkin algılarda veya Ukrayna'daki savaş da dahil olmak üzere dış politika konularına ilişkin görüşlerde belirgindi.

Daha önemlisi, algoritmanın etkisi, bazı kullanıcılar kronolojik akışlara geri döndürüldükten sonra bile devam etti; bu da, ilk olarak derlenmiş içeriğe maruz kalmanın, anlık öneri ortamının ötesinde tutumlar üzerinde kalıcı etkilere sahip olabileceğini gösteriyor.

Muhafazakâr içerik ve algoritmik öncelikler

Araştırmaya göre, algoritma, kronolojik zaman çizelgelerinde doğal olarak görüneceklerinden daha sık muhafazakar eğilimli gönderileri öne çıkarıyor gibi görünüyor. Bu, X'in algoritmik olarak derlenmiş akışında sağcı seslerin ve konuların görünürlüğünde bir artış olduğunu tespit eden başka araştırmalarla da örtüşüyor.

Yakın zamanda yapılan bir başka araştırma ise, algoritmanın zaman içinde kullanıcıları siyasi olarak yönlendirme eğiliminde olduğunu, ancak ideolojik gruplar arasındaki duygusal düşmanlık gibi genel kutuplaşma ölçütlerinin kısa vadede önemli ölçüde değişmediğini gösterdi.

X (Twitter)

Etkileşim ve maruz kalma mekaniği

"Sizin İçin" akışı, X'in mühendislik ekibinin açık kaynak kodlu bir girişiminden sonra artık kamuya açık olarak belgelenen makine öğrenimi modellerini kullanarak, beğeniler, yanıtlar ve retweetler gibi etkileşimler de dahil olmak üzere, tahmin edilen kullanıcı ilgisine dayalı olarak gönderileri önceliklendiriyor ve sıralıyor. X'in algoritmasının önceki sürümleri, xAI teknolojisinden türetilen modelleri kullanarak daha derin kişiselleştirmeye doğru ilerlemişti.

Algoritma, kullanıcının yakın çevresinin ötesinden içerik harmanladığı için, kullanıcılara kronolojik bir akışta hiç göremeyecekleri konulara ve bakış açılarına maruz bırakabiliyor. Bu bakış açısına bağlı olarak iyi veya kötü olarak değerlendirilebiliyor.

Sonuçlar, algoritmik etkinin siyasi söylem ve demokratik süreçler üzerindeki etkisine ilişkin devam eden tartışmalara bir öngörü sağlıyor. Eleştirmenler, algoritmik kişiselleştirmenin “yankı odaları” ve “seçici maruz kalma” etkileri yaratabileceği, belirli bakış açılarını diğerlerinden daha fazla güçlendirebileceği ve siyasi kutuplaşmaya ve ideolojik sapmaya katkıda bulunabileceği konusunda uyarıyor.

Algoritmik akışların savunucuları, kişiselleştirilmiş zaman çizelgelerinin ilgili ve ilgi çekici içerikleri ortaya çıkarabileceğini ve kullanıcıların çeşitli bakış açılarını keşfetmelerine yardımcı olabileceğini savunuyor. Bununla birlikte, bu çalışmanın gösterdiği siyasi etkilerin sürekliliği, sosyal medya ekosistemlerinin kamuoyunu büyük ölçekte nasıl şekillendirdiği konusunda soruları gündeme getiriyor.

Platform tartışmasındaki durum

Bu çalışma, çeşitli sosyal medya platformalarının yarattığı etkinin ve Elon Musk yönetimindeki X'in algoritmik şeffaflığı ve siyasi dinamikleri üzerindeki artan incelemelerin ortasında geliyor. Platform yakın zamanda öneri kodunun bazı bölümlerini açık kaynak haline getirerek, içerik küratörlüğünün nasıl çalıştığına dair bağımsız incelemelere olanak sağladı.

Düzenleyiciler, araştırmacılar ve sivil toplum grupları, daha fazla “Algoritmik Hesap Verebilirlik” için, sosyal medya platformlarına, baskı yapıyor ve öneri sistemlerinin yalnızca etkileşim ölçütleri için değil, aynı zamanda adalet, önyargı ve siyasi etki de dahil olmak üzere toplumsal etkileri için de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Anlayacağınız, sosyal medya platformları konusunda yeni bir dönemeç noktasındayız. İlk yıllarda ve hatta son 3-5 yıla kadar memnun-mesuttuk ama giderek artan karanlık noktalar görmeye başladık. Bir yandan para kazanmak için her türlü etik kuralı çiğneyen, vergi vermeyen, diğer yanda da insanları etkileme potansiyelini kötü yönde kullanmaya başladığı hissi veren bir ortama yöneldik. Bu noktada, platformlar ya daha şeffaf, kullanıcılarından yana ve tarafsız olmaya zorlanacaklar, ya buna uygun yeni sosyal medya nesli ortaya çıkacak ya da (pek sanmıyorum ama) sosyal medyasız bir hayatımız olmaya başlayacak. Tabii 1984 türü bir sosyal medyayı düşüncemden kovdum gitti.

/././

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime! -Mehmet Y.Yılmaz- 

Uygulamalardan çıkarabildiğim kadarıyla yeni anayasada mesela AYM kararlarının kesin olduğu ve herkesi bağladığı hükmü olmayacak. AİHM kararları da isteyen hâkimi bağlayacak, istemeyeni bağlamayacak. Yine anladığım kadarıyla basın özgürlüğü falan gibi ayrıntılardan da tasarruf edilecek. “Hak” temelli bir anayasa değil, “ödev” temelli bir anayasa gelecek gibi anlıyorum...

AKP’nin yeni anayasa çalışmalarında “kritik bir eşiğin aşıldığını” okuyunca rahatlasam mı, panikle sokağa mı fırlasam, kestiremedim.

Çünkü “kritik eşiklerin aşılması” bazen iyi bazen olumsuz sonuçlar üretebilir.

Mesela beğendiğiniz bir insanla yemeğe çıktıktan sonra “kritik eşiği aşmak” olumlu bir örnek.

Yazdığın yazıyla malum çevrelerin sinirinin kritik bir eşiği aşmasına neden olup tutuklanmak olumsuz bir örnek diyelim.

Yeni anayasa çalışmalarının sonuna yaklaşılması bunun hangisine örnek olacak, şu anda bilemiyorum.

Biliyorsunuz iktidarda “demokrasi olsun da taştan topraktan olsun” düsturuna yürekten inanmamızı isteyen ama bunun gereklerini yapmaktan da kaçınan bir parti var.

Aslında buna “parti” demek de ne kadar doğru, bilemiyorum.

Çünkü gerçekte bir kişi var; parti de o, hükümet de o, iktidar da o icabında kendisine muhalefet etme hakkına sahip olan da o.

Kısaca “Recep Tayyip Erdoğan” diyeyim, siz kimden bahsettiğimi anlarsınız.

Aslıhan Altay Karataş’ın Milliyet’te yayımlanmasına izin verilen haberine göre “Terörsüz Türkiye” raporunun TBMM komisyonu tarafından kabul edilip, açıklanmasından sonra yeni anayasa çalışmaları “hız kazanmış!”

Daha önce hızlanmasını kim önlüyormuş diye merak etmedim de değil ama sonuca odaklanalım; hız kazanması şimdilik yeterli!

Çalışmalar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında yürütülmüş ve taslak çalışma büyük ölçüde netleşmiş, ana ilkeler belirlenmiş.

Önümüzdeki günlerde yapılacak birkaç toplantının ardından taslak metin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunulacak ve onay vermesi halinde maddeler üzerinde ayrıntılı çalışmaya geçilecekmiş.

Taslağın, mevcut anayasaya kıyasla daha az maddeden oluşacağı belirtiliyor.

Muhabirin “kaynakları” şöyle konuşuyor: “Anayasanın ilk üç maddesine dokunmayı uygun bulmuyoruz. İlk üç maddedeki anlam genel kabul gördü, o kabulü değiştirmeye uğraşmanın bir manası yok.”

Bu üç maddeyi “koruma altına alan” 4. Madde’nin akıbeti hakkında bir bilgi edinemedim.

Metin kısaltılacak ya, belki bundan tasarruf etmeyi düşünmüşlerdir.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından darbecilerin kontrolü altında yazılan Anayasa, 1982 yılından beri yürürlükte.

O günden bugüne kadar Anayasa’da 19 değişiklik yapıldı.

Bunların 5’i AKP iktidarından önce, 14’ü AKP iktidarı döneminde gerçekleşti.

AKP dönemindeki 14 değişiklikten birincisinin Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilme yeterliliğine kavuşmasını sağlayan değişiklik olduğunu, Deniz Baykal liderliğindeki CHP’nin desteği ile yapıldığı da küçük bir ayrıntı olarak hafızalarımızda.

Bu değişikliklerle ölüm cezası kaldırıldı, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi sağlandı, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değiştirildi, TBMM tarafından onaylanan uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olduğu kabul edildi, hükümet sistemi değiştirildi, yargının siyasallaştırılmasının önü açıldı vs.

Yani 1982’de yürürlüğe giren Anayasa ile bugünkü arasındaki benzerlik benim ile Brad Pitt arasındaki kadar! İkimiz de erkeğiz, hepsi bu.

“Yeni anayasa çalışmalarında kritik eşiğin aşıldığını” okuyunca heyecanlanmamın nedeni bu.

Heyecanlandırdı ama bu heyecan bir mutluluk mu getirecek, mutsuzluk mu, karar veremedim.

Kusura bakmasınlar ama bunun sorumlusu da ben değilim.

Tam bir ayrıntı vermekten ısrarla kaçındıkları için yapmak istedikleri değişiklikleri “olsa olsa” diye tahmin edebiliyorum ve vardığım sonuçlar iyi değil.

Mevcut Anayasa’ya bakıyorum, bu Anayasa’nın Erdoğan yönetimi tarafından hiç beğenilmediği için uygulanmayan maddelerini okuyorum, yapılmak istenen yeni Anayasa’nın neye benzeyebileceğini oradan tahmin ediyorum.

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısını bu yüzden hatırladım.

Uygulamalardan çıkarabildiğim kadarıyla yeni anayasada mesela Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğu ve herkesi bağladığı hükmü olmayacak.

AİHM kararları da isteyen hâkimi bağlayacak, istemeyeni bağlamayacak.

Yine anladığım kadarıyla basın özgürlüğü falan gibi ayrıntılardan da tasarruf edilecek.

İsteyenin aklına geldiği gibi konuşması diye tanımlanabilecek ifade özgürlüğü de yeni anayasanın tasarruf edilecek maddeleri arasında olacak.

Toplantıydı, protesto gösterisiydi falan unutun.

“Anayasa’yı kısaltacağız” diyorlar ya belki de bu maddelerden tasarruf edilerek temel metin kısaltılacak.

“Hak” temelli bir anayasa değil, “ödev” temelli bir anayasa gelecek gibi.

Vatandaşların temel haklarından çok söz etmeyen ancak vatandaşların devlete ve iktidardaki kişiye karşı yerine getirmeleri gereken ödevlerden söz eden” bir anayasa bekliyorum.

Hatta Anayasa’ya şöyle bir geçici madde konulma ihtimalini bile es geçmiyorum:

“Bu Anayasa’daki hükümler Cumhurbaşkanı ve onun belirleyeceği makamlar dışındaki herkesi bağlar! Bu madde Recep Tayyip Erdoğan emekli olmaya karar verene kadar yürürlükte kalır.”

Artık “kritik eşik” aşıldığına göre yakında daha elle tutulur bir metin üzerine konuşabileceğiz sanırım.

Tabii buna fırsat verirlerse.

***

İnsanoğlu gariptir, her lafı kaldırmaz

Hadise’ye kızılmış olmasının nedeni Türkiye’nin, Gazze ve Sudan ile aynı cümle içinde kullanılmış olması. Oysa Türkiye’de de çocukların yüzde 43,6’sının yoksulluk koşullarında yaşadığını söylememiz gerek. Ama bu çocuklara yardım çağrısı yapılmasını değil, nasıl ve neden bu duruma düşürüldüklerini sorgulaması gerekenler Hadise’ye saldırıyor...

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, bu kez şarkıcı  Hadise’ye kızdı.

Bu kardeşimiz gerçekten çok sinirli, her gün birilerine kızıyor.

Cumhurbaşkanı’nın Saral’a ne danıştığını hep merak etmişimdir.

Benim için gerçek bir muamma!

Hadise, UNİCEF için bir video çekmiş, ramazan ayı için bağış çağrısı yapan bir video bu.

Saral’ın ve benzeri profillerin sinirlenmesine neden olan sözler şöyle:

“Bu ramazan dünyanın hiçbir yerinde aç bir çocuk kalmasın. Türkiye’den Gazze’ye, Sudan’dan Afrika’nın en uzak köylerine… Bağışınla çocuklara umut ol.”

Bu elemanların sinirlenmesinin nedeni ise Türkiye’nin, Gazze ve Sudan ile aynı cümle içinde kullanılmış olması.

Elbette Türkiye, Gazze ve Sudan ile kıyaslanamaz ama Türkiye’de çocukların yüzde 43,6’sının yoksulluk koşullarında yaşadığını söylememiz gerek.

Ankara Tabip Odası’nın araştırması gösteriyor ki her 3 çocuktan 1’i okula yetersiz şekilde beslenerek gidiyor.

171 bin çocuk, en temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkâna sahip değil.

TÜSİAD ve Eğitim Raporu Girişimi tarafından hazırlanan rapor da bu veriyi destekliyor.

Öğrencilerin yüzde 31’i okuldan önce kahvaltı yapamıyor, okula aç gidiyor.

Beş çocuktan biri (yüzde 19,8’i) parası olmadığı için en az bir gün aç kalıyor.

Okul çağındaki çocukların yüzde 2’si okuldan sonra hiç akşam yemeği yiyemiyor.

Bu çocuklara yardım çağrısı yapılmasını değil, bu çocukların nasıl ve neden bu duruma düşürüldüklerini sorgulaması gerekenler ise Hadise’ye saldırıyor.

O da ne yapsın, başkalarının başına ne çoraplar örüldüğünü gördüğü için çektiği videoyu silip, memleketi falan ne kadar sevdiğini açıklamak zorunda kalıyor.

Bunun için Hadise’yi eleştirebilirsiniz elbette ama ilk taşı hiç susup oturmayanların atması şartıyla.

Saral ve takipçilerinin sinirlenmesi, bana insanoğlunun garip olduğunu ve her sözü kaldıramayacağını öneren halk deyişini hatırlattı.

Bilenler, bilmeyenlere sözün devamını söyleyebilirler, beni bulaştırmayın.

/././

‘Güzel ve yalnız ülkem’de de ‘yalnız değilsiniz!’-Umur Talu-

Küba’dan Gazze’ye, Rojova’ya, İran’a, Sudan’a… Silivri’den, kadın koğuşlarından, Edirne’ye “yalnız değilmiş” gibi görünen ama yalnızlaştırılmak istenenler var.  O yüzden, “güzel ve yalnız ülke” dünyada, bölgede, ülkede acı çekenlere, acı çektirilenlere hiç değilse “Yalnız değilsiniz” deyip tek tek sıralamaya çalışan ve iyi filmler yaparken “güçlülerin şöhretli hempası” olmayan birinin vicdanında “Emin” olmalı… Gurur da duymalı...


“Bir zamanlar Cannes Film Festivali”nde Nuri Bilge Ceylan büyük ödül alırken “Benim güzel ve yalnız ülkeme” dediğinde çok beğenmiştik. Kötü değildi elbette. “Güzel”di ülkemiz; eh Trumpgiller filan buyruklar verip  kucaklamadığında, NATO elleşmediğinde, İncirlikten uçaklar kalkmadığında, yabancı sermaye gelip gidip rant emmediğinde, köprülere yollara çökmediğinde, “yalnızdık!

Şimdi Berlin’de, bizden iki yönetmen, İlker aıtak ve Emin Alper büyük ödülleri aldı. Emin Alper “film şeridi gibi bir konuşma yaptı. Tamam, onu sevmeyenler, tek filmini izlememiş olanlar; adını andığı insanlardan, halklardan hazzetmeyenler, onları ezenler veya içeri atanlar elbette hoşlanmayabilir. Ama başkaları da var. Kimine göre “yetersiz”miş!

Berlin Film Festivali, “politik konuşmalar” üzerine engelleme girişimleri ve tartışmalarla başlamıştıHindistan’dan bir “evrensel vicdan” Arundhati Roy, bilhassa “Gazze vicdansızlıkları yüzünden festivalden çekilmiş, nice filmini sevdiğim Wim Wenders ise “sanatçı siyasetin dışında kalmalı gevelemesiyle filmlerine bile gölge düşürmüştü neredeyse.

Emin Alper, Roy’un vicdanını dillendirdi bir bakıma; Wenders’in dıngıllığının da üstünden geçip gitti.

Dünyanın, bölgemizin, güzel ve yalnız ülkemizin ve insanlarının bugünkü durumunda, ille politik film yapmanız, ille siyasi roman-şiir-şarkı yazmanız gerekmez elbette; ama kamerayı gezdirirkenparmaklarınız klavyede gezerken, dizeleri dizerken veya bir şarkıyla bize sunarken, dünyanın ve insanlığın, insanın hallerine kör, çığlıklarına sağır, olan bitene dilsiz kalmış olmanız da hiç gerekmez.

Bu ülkede güçlünün, iktidarın, sermayenin yanında hazırola geçen sanatçılar, gazeteciler, spor insanları var. İşte deprem konutları propagandası mesela. İmar aflarıyla, vurdumduymazlıklarla depremin çürük zeminine çürük konutlar katılmasına büyük katkıları olanların eteğine, sanki 50 binden fazla ölüyü geri getirmişler gibi sırıtarak koşanlar var.

Emin Alper o yüzden, sadece ülkenin, insanlığımızın, vicdanımızın değil,  “evrensel vicdan ve sanat”ın da yüz akı bir konuşma yaptı. Elbette onca yer, isim, vicdansızlık, zulüm sıralarken unuttukları da vardır. Ben de saysam şimdi, kimini hatırlamayabilirim.

Ama onun yaptığı, yani söyledikleri; “güzel ve yalnız ülkem” muğlak romantizminin çok dışında, “gerçekçilik!” İsterseniz buna “sanatçının gerçekçiliği” deyin. “Bir zamanlar yalnıza karşılık tekrar tekrar ifade etmeye çalıştığı “yalnız değilsiniz” elbette “yalnız bırakılanların yalnızlığını gidermeyebilir ama “evrensel bir vicdan”ın sesidir.

Bu sesi, çok şeyi göze alarak, dünyanın her yerinde, en beklenmedik ülkelerde bile çıkaranlar, haykıranlar var. Sokaktaki insanlar, kimi siyaset insanı, sanatçılar da var.

Küba’dan Gazze’ye, Rojova’ya, İran’a, Sudan’a… Silivri’den, kadın koğuşlarından, Edirne’ye “yalnız değilmiş gibi görünen ama yalnızlaştırılmak istenenler var. Yalnızlık çemberinde öldürülen kadınlar, yok edilen çocuklar, bu hayata dayanamayıp gidenler var. Her gün, bırakın hayatta kalmayı, o gün sadece ayakta kalabilmeye şükretmek yahut kahretmek arasında sıkışanlar var.

O yüzden, “güzel ve yalnız ülke” dünyada, bölgede, ülkede acı çekenlere, acı çektirilenlere hiç değilse Yalnız değilsiniz deyip tek tek sıralamaya çalışan ve iyi filmler yaparken “güçlülerin şöhretli hempası olmayan birinin vicdanında “Emin” olmalı… Gurur da duymalı.

O bunu yaptı, yapabildi herkesin yapabileceği, diyebileceği, haykırabileceği şeyler var.

Emin Alper konuşmasının sonunda, yakında üç yaşına girecek kızına doğum günü hediyesi yaptı Gümüş Ayı Ödülünü. Elbette kızı çok sevinecek babasının üç yaşına armağan ettiği bu ödülle. Ama biraz büyüyünce, ödül bir yana, babasının sözleriyle gurur duyacak.

Öyle olmalı zaten… Bu ülkede kız-erkek çocuklarınvicdanlarıyla, mücadeleleriyle, yarattıklarıyla gurur duyacakları anneler, babalar da var Çocuklarının vicdanıyla, mücadelesiyle; son nefeslerinde bile gurur duyan, duyacak anneler babalar da! Umarım unutanlar, farkında olmayanlar, hayatın ayrıntıları arasında bu “esas”ı ıskalayanlar da hatırlar!

Aslında en yalnız anımızda bile yalnız değiliz Hem tarih var, vicdanın ve insan mücadelesinin sürekliliği yani. Hem, onca kötülüğe rağmen, o insanlarla aynı zamanı, aynı hayatı paylaşmanın talihi de!

/././

Alican Uludağ’ın tutuklanması ve yargıdaki atamaların anlamı -Tolga Şardan- 

Alican Uludağ'ın tutuklanmasında, ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne de Cumhurbaşkanlığı’nın şikâyeti olmamasına rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın jet hızıyla 19 Şubat’ta soruşturma başlatıp, Adalet Bakanlığı'ndan soruşturma izni istemesi ve bakanlığın da yine aynı hızla ertesi gün izin vermesi açıkçası soru işaretine neden oldu...

İstanbul’da başlatılan adli soruşturma çerçevesinde gözaltına alınıp tutuklanan gazeteci Alican Uludağ, beş gündür cezaevinde.

Uludağ, meslekteki son kuşağın Ankara’daki “iyi gazetecileri”nden. Kariyerinin neredeyse tamamı adliye koridorlarında haber peşinde geçti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca üç ayrı suçtan hakkında savcılık soruşturması başlatılan Uludağ, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasından tutuklanıp Metris Cezaevi’ne gönderildi, dün Silivri Cezaevi’ne nakledildi.

Yaşanan gelişmeler üzerine onu tanıyan meslektaşları sosyal medya hesabı açarak destek olmaya çalışıyorlar.

Uludağ’ın dosyasındaki evraka bakınca dikkat çeken tablo var. Hakkındaki soruşturma 19 Şubat 2026’da re’sen, yani şikâyetçisi olmadan başlatıldı. Uludağ’a suç atfında bulunulan evraktaki savcılık delilleri Ocak 2025’e kadar geriye gidiyor. Dosyada 2025’e ait 22 paylaşım var. 2026’dan bir kayıt yok.

Bu noktada; Cumhurbaşkanlığı’nın, Uludağ’ın bu yazdıklarından rahatsızlığı olsa çoktan şikâyetçi olup soruşturma açtırması beklenir normal süreçte.

Ancak ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne de Cumhurbaşkanlığı’nın bu yönde bir girişimi olmamasına rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın jet hızıyla 19 Şubat’ta soruşturma başlatıp, Adalet Bakanlığı'ndan soruşturma izni istemesi ve bakanlığın da yine aynı hızla ertesi gün izin vermesi açıkçası soru işaretine neden oldu.

Uludağ’ın tutuklanması sürecinde, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Adalet Bakanı Akın Gürlek’i hedef alan 17 Şubat’taki açıklamasından hemen sonra soruşturma başlatılmasının ve Uludağ’ın daha önce CHP’nin Gürlek’le ilgili HSK’ya verdiği şikâyet dilekçesini ilk yazan gazeteci olmasının arasında bir bağlantı var mı, bilemiyorum.

Meslektaşımız Alican Uludağ’ın avukatları dün tutukluluğa itirazda bulundular. Dilekçede, söz konusu soruşturmanın yürütülmesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Bürosu’nun yetkisi olmadığı belirtildi.

Avukatlar, dilekçede tutuklamayı yapan mahkemenin kararında “kuvvetli suç şüphesi varlığının” belirtilmesine karşın “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut tek bir delil yoktur” dediler.

Bu arada Uludağ’ı gözaltına alma işlemini yürüten Ankara Emniyeti’ne yönelik de birkaç kelime söylemek lazım.

Ankara Emniyeti’ne bağlı Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, on kişiden az olmayan personeliyle Uludağ’ın evini bastı. Sanki karşılarında terörist vardı! İki çocuğunun gözyaşları arasında evden çıkartılan Uludağ için, “vur deyince öldüren” bir yöntemin uygulandığı anlaşılıyor.

Evde yapılan işlemlerin görüntüleri dosyaya girince durumun daha net anlaşılacağı bilinmekle birlikte böylesi bir polisiye operasyonu başarıyla gerçekleştiren Engin Dinç yönetimindeki Ankara Emniyeti alkışı hak etti!

Ne de olsa yakın tarihteki örneklerden esinlendikleri gayet iyi anlaşılıyor.

Yargıdaki yeni atamaların anlamı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabinede yaptığı iki değişiklikten sonra iki yeni bakanın çalışacağı bakan yardımcıları da yine Erdoğan’ın onayıyla atandı.

Adalet Bakanlığı’ndaki bakan yardımcıları değişikliği için epeyce yazıldı, konuşuldu. Tekrar yapmak yerine eksikleri tamamlamak daha iyi olacak kanımca.

Bakan Akın Gürlek’in gelişinin ertesi günü yapılan görev dağılımı değişikliği sonrasında eski ekipten Mehmet Yılmaz’ın görevde kalacağı, hatta eski HSK Başkanvekili Halil Koç’un bakan yardımcısı olacağı bilgisi kulislere yansıdı. Ancak Erdoğan’ın onayladığı kararnameyle her iki ismin kadro dışı kaldığı görüldü.

Görevden alınan Bakan Yardımcısı Yılmaz, daha önce yine Adalet Bakan Yardımcılığı yapan Şaban Yılmaz’ın ekibindendi. Şaban Yılmaz ve Akın Gürlek aynı dönemde bakan yardımcısıydı. Şaban Yılmaz, Aralık 2020’den Ekim 2024’e kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaparken, Mehmet Yılmaz da Başsavcı vekiliydi.

Sonra yargıda dengeler değişiverdi bir anda. Şaban Yılmaz, tıpkı şimdi olduğu gibi Adalet Bakanlığı’nı beklerken kendisini Yargıtay Üyesi olarak buldu. Şaban Yılmaz’ın yerine Adalet Bakan Yardımcısı Gürlek getirildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mehmet Yılmaz da Adalet Bakan Yardımcısı oldu.

Gürlek’in, Çağlayan Adliyesi’ni yönetmeye başlamasıyla beraber İBB soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmanın Yılmaz döneminden kaldığı bilgisi kulislere yansıdı o günlerde.

Sonuç olarak Gürlek, önce Şaban Yılmaz’ın yerine İstanbul’a gitti, ardından da Adalet Bakanı göreviyle Ankara’ya döndüğünde Mehmet Yılmaz bakan yardımcılığı koltuğuna veda etti.

HSK kararnamesiyle İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı atanan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mehmet Beşir Güven’i Büyüteç okurları yakından tanır.

Ankara Adliyesi’nde memur suçları bürosunda savcıyken eski Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok hakkındaki şiâyetler gündeme gelmişti. Bu soruşturmaların sonuçlanmaması tartışılmıştı. Geçen yıl hazirandaki HSK yaz kararnamesi sonrasında Büyüteç’te durumu anlatan yazıyı kaleme aldım. Meraklısı için  linki  bıraktım. Güven, jet hızıyla daha bir yıl dolmadan bir terfi daha aldı.

Bu arada Gürlek’in bakan olmasıyla birlikte görevden alınacağı iddiası kulislere yansıyan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse ise yerinde kaldı.

HSK’nın 2026 yaz kararnamesinde neler olur? Bu sorunun yanıtını vermek için henüz erken.

İçişleri’ndeki değişiklikler

İçişleri Bakanlığı’ndaki bakan yardımcılarının değişiminde ise AKP içindeki farklı kanatların girişimlerini görmek mümkün.

Önceki dönem Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın, Bakan Ali Yerlikaya’yla yaşadıkları Büyüteç’in konusu oldu zaten.

Yeni gelenlerden Hakkari Valisi Ali Çelik, İçişleri Bakanlığı çatısı altındaki kariyer yükselişini, geçmişin tartışılan Bakanı Süleyman Soylu döneminde yaşadı. Çelik, Mülkiye Başmüfettişi iken, Soylu’nun onayı ile kendisini bir anda bakanlığın en önemli birimlerinden İstihbarat Değerlendirme Analiz ve Koordinasyon Merkezi’nin (İDAKOM) başında buldu.

Kısa süreli görevin ardından yine Soylu’nun onayıyla Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapıldı. Peşinden, Soylu’nun hazırladığı mülki idare kararnamesiyle bu kez bakanlığın, ülke genelinde görev yapan valiler, vali yardımcıları ile kaymakamlardan ve tüm mülki idare yönetim sisteminden sorumlu en önemli birimlerinden İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne getirildi.

Çelik, buradaki görevinden sonra 2020’de Soylu’nun kararnamesiyle Kütahya Valisi oldu. Önceki Bakan Ali Yerlikaya tarafından 2024’ten itibaren Hakkâri Valisi görevine getirildi.

Çelik’in Bakan yardımcılığının yanında, hele ki bir de görev dağılımında Emniyet Genel Müdürlüğü’nden sorumlu yapılması halinde Soylu’ya yakın olduğu söylenen isimler de yeniden sisteme girebilir.

Bakan Yardımcısı Mehmet Cangir’in bu göreve gelmesi sürpriz olarak kulislere yansıdı. Her ne kadar kaymakam kökenli olmakla beraber Cangir, uzunca süredir mülki idare dışında görevde.

Son olarak Türkiye Maarif Vakfı’nın yönetim kurulu üyesiydi. Aynı zamanda Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’le de yakın.

Ama asıl dikkat çekici durum; Cangir, Bakan Mustafa Çiftçi ile 1996’da kaymakam adaylığından dönem arkadaşı. Cangir’in, Bakan Çiftçi’nin talebi sonrasında göreve getirildiği belirtiliyor.

İçişleri Bakanlığı’ndaki değişimde yer alan Afyonkarahisar Valisi Kübra Güran Yiğitbaşı, belki de İçişleri Bakanlığı’nda böylesi yüksek konumdaki göreve getirilen ilk kadın yönetici.

Göreve getirildiğinden itibaren Güran Yiğitbaşı’yla ilgili de epeyce bilgi yansıdı kamuoyuna. Ancak bu konuda kamuoyuna yansıyan bilgilerdeki faktörler kadar üç etken daha var.

İlki, babası Mehmet Güran’ın eski İçişleri Bakanlığı Personel Dairesi Başkanı olması. İkincisi, TÜRGEV’in eski yöneticisi olması. Üçüncüsü ise, memleketi Kızılcahamam’ın bürokraside son yıllarda elde ettiği lobinin gücü.

Bakan Yardımcısı Güran, ayrıca Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran’la aynı aileden. Amca çocukları.

Karaloğlu’ndan giderayak kendisine kıyak

İçişleri Bakanlığı’ndaki görev değişimlerinin ardından ilginç bilgiler düşüyor kulislere.

Bunlardan ilki aynı zamanda Emniyet Genel Müdürlüğü’nden sorumlu bakan yardımcısıyken görevden alınan Vali Münir Karaloğlu’nun imza attığı son evrakın içeriği.

Karaloğlu, bakan yardımcılığından sonra vali – mülkiye başmüfettişi kadrosunda göreve devam edecek isterse. Ya da emekli olacak. Bu konumdaki yani merkezde görevlendirilen valilere iki koruma polisi veriliyor güvenliklerinin sağlanması amacıyla.

Mevcut koşullarda Karaloğlu da aynı imkandan yararlanacaktı. Fakat, eski bakan yardımcısına son dakikada imza attığı onayla üç koruma polisi tahsis edilecek.

Diğeri ise, Yerlikaya’nın tartışılan bakan müşaviri Akademisyen Ergün Yolcu ile ilgili.

Görevden alınma sonrasında yapılan devir teslimlerde, Yolcu’nun kullanması amacıyla üç ayrı makam aracı bulunduğu anlaşıldı. Araçlardan birisinin kendisine, diğerinin Göç İdaresi Başkanlığı’nda görev yapan eşine; üçüncü aracın ise, bakanlık dışından gelen kamu personeli ve özel misafirlerin kullanımı için tahsis edildiği bilgisi mevcut.

/././

Belgeselci Hakan Tosun’u defalarca tekmeleyen failler için savcılık fezlekesi: Darp var ama tahrik de var!-Candan Yıldız- 

Tosun ailesinin avukatları: Soruşturma aşamasındaki hiçbir talebimiz kabul edilmedi.

Dövdüler ama Bir fezleke düşünün sadece ölen kişinin aleyhine bilgilerden oluşsun, bir fezleke düşünün ki ölen kişinin avukatlarının ‘araştırma’ taleplerinin hiçbirine yer verilmesin.

Belgeselci, çevre aktivisti ve gazeteci Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili Büyükçekmece Adliyesi’nde görevli savcı ağır ceza mahkemesi olmadığı gerekçesiyle Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir fezleke hazırladı. Hazırlanacak iddianame hakkında fikir veren fezleke faillerin ‘ağır yaralama’ ile yargılanmasını talep ediyor.

Oysa kolluk görevlilerinin Hakan Tosun’un dövülmesiyle ilgili görüntü çözüm tutanağına göre olayın failleri Abdurrahman Murat (tutuklu) ile Adnan Şahin (tutuklu) Hakan Tosun’a defalarca tekme atıyor. Hatta saldırganlar Hakan Tosun’un baş kısmını eliyle aşağı çekerek tekme atıyor, yerde yatan Hakan Tosun’u yukarı kaldırıp tekrar aşağıya bırakıyor.

Oysa şüpheli Abdurrahman Murat, Hakan Tosun’a bir yumruk attığını iddia ediyor ifadesinde. Yine iddiaya göre olay anını en iyi gören kamera görüntüleri Murat’ın ailesi tarafından bir esnaftan alınıyor. O görüntülerin bir kısmının da silindiği öne sürüldü. Görüntüler silindi mi sorusunun yanıtı şu an için yok ama Tosun ailesinin avukatları o görüntülere ulaşamadıklarını açıkladı.

Hakan Tosun’u dakikalarca döven iki failin anlatımları ile tanık olarak ifadelerine baş vurulan kişilerin anlatımlarına geniş yer veren fezlekede en dikkat çekici nokta ise şu:

"Şüphelilerin darp eylemlerinin maktulün ilk haksız fiili ile doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işlendiği…”

Anlamı ‘failler dövdü ama tahrik var.’

Öznur Tosun-Hakan Tosun'un ablası

Diğer yandan Hakan Tosun’un kafatası ve yüz kemik kırıkları ile kafa içi kanama, beyin kanaması, beyin doku harabiyeti nedeniyle öldüğü Adli Tıp Kurumu’nun raporuna göre kesinleşti.

Tosun’u Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’ne götüren ambulans ekibinden S.Ç’nin ifadesinde de Hakan Tosun’un olay yerinde ‘bilincinin olmadığı’ belirtiliyor.

Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili dosyaya gönüllü birçok avukat bakıyor. Avukatlardan Cemal Yücel, Cemal Polat ve Sevim Dönmez soruşturmanın geldiği noktayı, müşteki tarafın reddedilen taleplerini basın toplantısında gazetecilerle paylaştı.

İnsan Hakları Derneği’nin İstanbul şubesindeki basın bilgilendirme toplantısından sonra avukat Cemal Yücel’e bir önceki basın toplantısında avukat Onur Cingil’in Esenyurt Mevlana Karakolu’nda görevli bütün polislerin telefon arama kayıtlarını istediğini, şüphelilerle polisler arasında HTS kayıtlarının olup olmadığının araştırılmasını talep ettiğini hatırlattım. Avukat Yücel bu talebin de reddedildiğini söyledi ve “Mevlana Karakolu delil karartma, yönlendirme konusunda epey mahir” dedi.

Hakan Tosun’a ne olduğunun sorusuna ilk günden itibaren yanıt arayan, adalet arayışından hiç vazgeçmeyen abla Öznur Tosun da aynı konuyla ilgili “Mevlana Karakolu, Hakan Tosun’u kimliksiz şekilde defnetmeye kalkıştı. Ailesine 27 saat boyunca haber verilmedi. Bu bir teşebbüstü. Delillerin karartılmaya çalışıldığını gördük” ifadesini kullandı.

Avukat Cemal Yücel 

Avukat Yücel diğer sorularıma şu yanıtı verdi:
“Olayın arka planındakilerin araştırılmasını istedik yapmadılar. Fezlekede şüpheliler neredeyse aklanıyor. HTS kayıtlarını istedik Hakan Tosun’unkini verdiler. Savcıyla da defalarca konuştuk. ‘Ben de çevreciyim, adil bir soruşturma yapacağız’ dedi ama hiçbir şey yapmadı. Savcılık bu hukuk skandalını iki sebepten dolayı yapmış olabilir. Birincisi, büyük bir bilgisizlik vardır, tecrübesizdir. Ama burada hukuk o kadar çiğnendi ki şüphelerimiz var, adliyede bir şey mi oldu diye şüphelerimiz var.”

İddianame fezlekenin birebir aynısı mı çıkar göreceğiz ama Hakan Tosun’u döven Abdurrahman Murat’ı motosikleti ile taşıyan Y.Ö, fezlekede de ‘tanık’ konumunda.

Fezleke, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nda artık. Tosun ailesinin avukatlarının tahmini iddianamenin kabulü de dahil üç ay içerisinde ilk duruşmanın görüleceği yönünde.

Dövülerek ölen Hakan Tosun için adalet arayışı sokakların ‘hukukuna’ yenik düşmemek bağlamında da önemli.

TIKLAYIN: Öldürülen belgeselci Hakan Tosun’un kız kardeşi: Bulunduğu saatle hastaneye getirildiği saat arasında iki saatlik boşluk var, neden?

TIKLAYIN: Sekiz dakika boyunca dövülerek öldürülen gazeteci Hakan Tosun soruşturması nasıl ilerliyor?

https://youtu.be/D4p448HMl9g

/././

TBMM Komisyonu raporu üzerine düşünceler -Rıza Türmen- 

Barış sadece silahların susması değildir. Aynı zamanda çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Türkiye’de barışın sağlanması Kürt sorununun demokratik bir çerçevede çözümüne bağlıdır. Komisyon raporu, böyle bir çerçeve oluşturmaktan uzaktır. Böyle bir durum sürecin, PKK’nın kendini feshetmesi ve silah bırakmasıyla sınırlı kalması, buna karşılık demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konularında hiçbir gelişme kaydedilmemesi gibi sonuç doğuracak...

TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu yayımlandı. Rapor, Türkiye’nin en önemli sorunlarından birine ilişkin olmasına karşın kamuoyunda fazla ilgi uyandırmadı. Bunu, ülkedeki gerçeklerle raporda yazılanlar arasındaki uçurumun raporun inandırıcılığını etkilemesiyle açıklayabiliriz.

Oysa rapor önemli. Bütün eksikliklerine karşın bir barış süreci başladı. PKK silah bıraktı. Silahlar sustu. Bir süredir can kaybı yaşanmıyor. Süreçle ilgili başka bir aşamaya geçildi. TBMM’de bir komisyon kuruldu.  Bu Komisyon bazı sivil toplum temsilcilerini dinledikten sonra TBMM’e tavsiye niteliğinde bir rapor hazırladı.

Raporun hazırlanma süreciyle ilgili pek çok eleştiri yapılabilir. Örneğin, raporda “çalışmalarımıza sadece siyaset kurumu değil, toplumun bütün kesimleri de dahil edilmiştir” deniyor(s.37). Bu doğru değil. Komisyon’a görüş bildirmek isteyen STK’ların küçük bir bölümü bu olanağı buldu. Her iki partinin listelerinde bulunan birçok STK’nın görüşlerini açıklaması fırsatı verilmedi. Hangi STK’ların dinleneceğine, hangilerinin dinlenmeyeceğine hangi kritere göre, kim karar verdi? Belli değil. Bu konuda bir keyfiliğin mevcut olduğunu söylemek olanağı var.

Raporun hazırlanmasındaki eksiklikler raporun toplumsallaşmasını da olumsuz etkiledi.

Rapora gelince. Raporu okuyunca sürecin tek bir amacı olduğu anlaşılıyor. Süreç çözüme yönelik olmak yerine, PKK’nın silah  bırakması ve dağdan inmesiyle sınırlı. Raporda bu açıkça belirtiliyor. “… Komisyon, toplumsal huzur ve sükunu zedeleyen terör eylemleri ve şiddet iklimini sona erdirme iradesini rapor haline getirmiştir.” (s.9)

Raporun “takdim” bölümünde gereksiz bir bölge vurgusu var. Sanırsınız ki Komisyon Türkiye’den çok bölge için kurulmuştur. Bölgeye yapılan bu vurgu, Türkiye ile bölgesini bütünleştirmeye, Türkiye’nin bölgenin lideri olduğu izlenimini yaratarak büyüklük duygumuzu okşamaya hizmet ediyor. “… bölgemizde kimlik temelli fay hatlarının diri tutulması ve çatışma olanaklarının genişlemesi ülkemize çok yönlü sorumluluklar yüklemektedir.” , “… bölgemizde barış sağlamaya yönelik çabalar … üstlenilmesi gereken yeni vazifeler olarak önümüzde durmaktadır.” (s.7)

Bu ifadeler aynı zamanda Türkiye’nin sınır ötesi askeri ve siyasal müdahalelerini meşrulaştırmaya yönelik.

Raporda “kardeşlik hukuku” olarak adlandırılan yeni (!) bir hukuk dalından söz edilmekte. Raporda kardeşlik hukukunun “Türkiye modelinin” topluma anlatımında güçlü bir kavramsal kaynak işlevi gördüğü belirtilmekte (s.33). “Kardeşlik hukuku” gibi “ Türkiye modeli” de belirsiz bir kavram.

Raporda “küresel adalet arayışında Türkiye’nin siyasal ağırlığının artması”ndan söz edilmekte. (s.34). Ulusal düzeyde adalet sağlayamayan Türkiye’nin küresel düzeydeki adalette ağırlığının nasıl artacağı merak konusu.

Raporun ağırlık merkezi PKK’nın silah bırakması ve sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri. Rapora göre “süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisinin tasfiye ettiğinin devlet güvenlik birimcilerinde tespit ve teyit edilmesidir (s.38). Bu saptama sadece ülke içini değil, sınırlarımız dışındaki durumu da kapsayacaktır (s.35)”.

Silah bırakma istihbarat ve güvenlik birimlerince denetleneceği gibi yürütme içinde oluşturulacak bir komisyon da süreci izleyecek ve raporlayacaktır.

İngiliz Hükümeti ile IRA arasındaki müzakerelerde de IRA’nın silah bırakması çözümün önemli bir ayağını oluşturmuştur. Silahların bırakılmasını izlemek amacıyla taraflar üç kişilik tarafsız bir komisyon kurmuşlardır. Komisyon başkanı Kanadalı emekli General John de Chastelain’di. Diğer iki üye ise Finlandiyalı Tuğgeneral Tauno Nieminen ile ABD’li Büyükelçi Donald C. Johnson’du. Komisyon’un görevi silahların bırakılmasını izlemek, bu amaçla taraflarla danışmak ve rapor yazmaktı. IRA’nın silah bırakmayı 2 yıl içinde tamamlaması öngörülmekteydi.

2000 yılında eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari ile Güney Afrikalı siyasetçi Ramaphosa IRA’nın silah bıraktığı yerleri denetlemekle görevlendirildi. 2005’te yaptıkları son basın toplantısında silah bırakma sürecinin tamamlandığını belirttiler.

Sorunun nezaketi ve önemi göz önünde tutulduğunda Türkiye’de de silah bırakmasının bağımsız bir komisyon tarafından denetlenmesi daha doğru olabilirdi. Hiç olmazsa denetimi yapacaklar arasında bir yabancı gözlemci bulunmasının içeride olabilecek anlaşmazlıkları önlemek, dış dünyaya karşı daha iyi bir görüntü vermek bakımından yerinde olabilir.

Rapora göre, silah bırakılması tamamlandıktan sonra yeni durumun gerektirdiği yasal düzenlemeler yaşama geçirilecektir. Süreç bu bakımdan da IRA sürecinden farklıdır. IRA sürecinde silah bırakılması çözüm için yapılan müzakerelere paralel olarak yürütüldü. IRA anlaşma uygulanmadan silah bırakmayı reddetti. Birçok kez IRA “iyi Cuma” anlaşması uygulanmadığı gerekçesiyle silah bırakmayı durdurdu. Görüşmelerle bu engeller aşıldı.

Raporda silah bırakmayla birlikte süreci ve sonrasını yürütecek bağımsız ve geçici nitelikte bir yasa çıkarılması öngörülmekte. Bundan anlaşılan, böyle bir yasa sadece dağdan inecek PKK’lılarla sınırlı olacak ve “silahı ve şiddeti reddeden bireylerin topluma yeniden kazandırılması” amacına yönelecek. Oysa cezaevlerinde şiddete bulaşmamış, örgüte üyeliği ya da örgüte yardım ve yataklıktan ya da örgüt propagandası yapmaktan yatan pek çok Kürt siyasetçi var. Selahattin Demirtaş bunlardan biri. Dağdan inen PKK’lılar ceza almadan topluma kazandırılırken, dağa çıkmayan Kürt siyasetçilerin cezaevinde kalmayı sürdürmeleri nasıl açıklanacak? Ayrıca raporda “ceza ve infaz yasalarında yapılacak bir düzenlemeden” söz ediliyor (s.39). Böyle bir düzenlemenin yasa kapsamına giren bütün hükümlüler için geçerli olması önlenemez.

Raporda Kürt sorununun çözümüne ilişkin hiçbir konuya değinilmemiş. Çift dilde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kayyım uygulamalarına son verilmesi gibi hususlar raporda yok. Raporun böyle bir amacı da yok. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da buna değiniyor. Bakırhan’a göre, rapor Kürt sorununu çözmeye yönelen bir rapor değil, bir başlangıç. Sonra da ekliyor: “Kürt sorunu bir terör sorunu değil, demokrasi sorunudur. Sorunun özgürlük, dil ve kimlik boyutları bulunmakta.”

Ancak raporda da belirtildiği gibi “terör meselesinin kalıcı biçimde çözülmesi sadece güvenlik boyutuyla sınırlı olmayan çok boyutlu” politikaları zorunlu kılmakta, siyasal meşruiyet, toplumsal kabul ve demokratik kapasitenin aynı anda güçlendirilmesini gerektirmektedir.” (s.6)

Barış sadece silahların susması değildir. Aynı zamanda çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Türkiye’de barışın sağlanması Kürt sorununun demokratik bir çerçevede çözümüne bağlıdır. Komisyon raporu, böyle bir çerçeve oluşturmaktan uzaktır.

Raporda bir de çekingen bir dille yazılmış demokratikleşme ile ilgili öneriler bölümü bulunmakta. Bu başlık altında AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları ele alınmakta. Anayasamıza göre, AYM kararlarının bağlayıcı olduğuna değinilirken, AİHM kararları bakımından böyle bir bağlayıcılığa yer verilmemesi ilginçtir. AİHM kararlarına uyulması hukuk devleti olmaya bağlanmakta ve bununla yetinilmekte. Oysa AİHM kararlarının bağlayıcılığı ve devletlerin bu kararları uygulama yükümlülüğü, Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. Maddesinde, yoruma yer bırakmayacak açıklıkta belirtilmekte. Bunun yanında Anayasa’nın 90. Maddesi “usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” hükmünü içeriyor. Aynı maddenin son fıkrası ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kanunların farklı hükümler içermesi durumunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin esas alınacağını belirtmek suretiyle Sözleşme’yi hukuk sisteminizin bir parçası yapıyor ve ulusal yasaların üstünde bir yere yerleştiriyor.

Bütün bunlara raporda hiç değinilmemiş.

Onun yerine Türkiye’nin AİHM kararlarını icra etme oranının %90 olduğu belirtilmiş. Oysa bu rakam çok yanıltıcı. %90 gibi bir rakam, Türkiye’nin pek çok tekrar eden davası bulunmasından ve tekrar eden davalarla ilgili kararların uygulanması kolay kararlar niteliği taşımasından kaynaklanıyor. Daha sağlıklı bir sonuca ulaşmak için bakılması gereken, önde gelen (leading)  ve ilk kez görülen davalarla ilgili istatistik. Bu davalarda Türkiye’nin kararları uygulamama oranı %32. Bu oran Gürcistan ve Macaristan’dan sonra 46 devlet arasından en yüksek kararları uygulamama oranı. Türkiye’nin 10 yıldır uygulamadığı kararların sayısı 44. Kararı uygulamadığı için hakkında “ihlal prosedürü” uygulanan iki devletten biri Türkiye. (diğeri Azerbaycan’dı. Ama Azerbaycan kararı uyguladı.) Hakkında “ihlal prosedürü” uygulanmasına karşın hala kararı uygulamayan tek Avrupa Konseyi ülkesi Türkiye. 2025 yılı istatistiklerine göre, AİHM’de bekleyen dava sayısı bakımından Türkiye 18 464 dava ile birinciliği elde tutuyor.

Bu olgular dururken raporda Türkiye AİHM kararlarının yüzde 90’ını uyguluyor diyerek toz pembe bir tablo çizmek, gerçeklerle bağdaşmıyor.

Raporun “demokrasi” bölümünün en büyük eksikliği, yargı bağımsızlığını ve özellikle HSK’nın bağımsızlığını sağlayacak önlemlere hiç değinilmemesi. Oysa, bu Türkiye’nin en büyük sorunlarından.

Yerel yönetimler bölümünün ise içi boş. Kayyım uygulamalarına son verilmesine bile yer verilmemiş. Bu bölümde hiç olmazsa Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılması ve Şart’ın ek protokolüne taraf olunması önerilebilirdi.

Raporun önemli bir eksiği, bütüncül bir nitelik taşımaması, bölük pörçük önerilerden oluşması. Böyle olunca TBMM’de çoğunluğa sahip iktidar blokunun, “terörsüz Türkiye’yi gerçekleştirelim. Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme önerileri başka bir bahara” demesi olasılığı yüksek. Böyle bir durum sürecin, PKK’nın kendini feshetmesi ve silah bırakmasıyla sınırlı kalması, buna karşılık demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konularında hiçbir gelişme kaydedilmemesi gibi sonuç doğuracak. Ve Türkiye giderek daha fazla otoriterleşme yolunda yürümeye devam edecek.

/././

Gece yarısı tabela değişti: Akaryakıta zam geldi! 

Döviz kuru ve petrol fiyatlarındaki hareketlilik ile vergilere yapılan zamlar akaryakıt fiyatlarını da etkilemeye devam ediyor. Motorinin litre fiyatına bu gece yarısından geçerli olmak üzere 2,40 TL zam geldi. 

Brent petrol fiyatları ve dövizdeki değişikliklerle birlikte güncel benzin, motorin ve LPG (akaryakıt) fiyatları gündemdeki yerini koruyor.

Motorinin litre fiyatına gece yarısından geçerli olmak üzere 2,40 TL zam geldi. Zamla birlikte motorinin litre fiyatı yaklaşık olarak İstanbul'da 60,40 TL'ye, Ankara'da 61,50 TL'ye, İzmir'de 61,70 TL'ye yükseldi.

İstanbul, İzmir ve Ankara'da güncel benzin ve motorin fiyatları:

İstanbul Avrupa Yakası:

Benzin: 57.17 TL
Motorin: 60.30 TL
LPG: 30.29 TL

İstanbul Anadolu Yakası:

Benzin: 57.00 TL
Motorin: 60.15 TL
LPG: 29.69 TL

Ankara:

Benzin: 58.10 TL
Motorin: 61.41 TL
LPG: 30.17 TL

İzmir:

Benzin: 58.37 TL
Motorin: 61.69 TL
LPG: 30.09 TL

***

Bahşiş ve yüzde konusunda son durum nedir?-Erdoğan Sağlam- 

Kanaatimce işverenlerce faturaya dahil edilerek tahsil edilen yüzdelerin gelir yazılması, KDV’ye tabi tutulması ve ücret olarak çalışanlara aktarılması görüşü doğru bir yorum. Ancak işverenlerin kontrolü dışında çalışanlara müşteriler tarafından verilen bahşişler ücret olarak değerlendirilemez. Çünkü vergi kanunlarımızda bahşişlerin vergileneceğine dair açık bir hüküm mevcut değil.

Değerli okurlar, “bahşiş” veya “yüzde” olarak anılan ödemeler öteden beri ilgimi çeker. Çünkü bu ödemeler özellikle servis hizmeti veren garson ve benzeri kişilerin verdikleri hizmetten memnuniyetin bir göstergesidir.

Yurt dışında da yüzde uygulaması çok yaygın, ancak gözlemlediğim kadarıyla ülkemizdeki kadar yüksek bahşişler verilmiyor. Çoğu yerde hesapta yer almasa da kredi kartıyla tutar veya yüzde ifade edilerek bahşiş verildiğini gözlemliyorum.

Yunanistan’ı bu açıdan son yıllarda çok bozduğumuzu düşünüyorum.

Türklerin ilginç bir yönü daha var, hesaba yüzde 10 -15 gibi yüzde eklendiği durumlarda bile ekstra bahşiş verebiliyorlar. Bu dikkatsizlikten mi, yoksa “namım yürüsün” diye mi yapılıyor, bilmiyorum, anlayamıyorum. Bir kişinin bir daha hiçbir zaman gitmeyeceği veya gitse bile hatırlanmayacağı bir yere ekstra bahşiş vermesi bence rasyonel değil!

Yine ülkemizde çok rastladığım ilginç bir durum var, servisten hiç memnun olmadıkları halde yüklü miktarda bahşiş verenler oluyor.

Kadınlar olmasa bahşiş olayı çok daha abartılı hale gelebilir!

Bu konunun psikolojik ve sosyolojik açıdan incelenmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.

Bundan 25 yıl önce de konuyla ilgilenmiş olmalıyım ki, sevgili meslektaşım/kardeşim Tarık Jamali ile birlikte kaleme aldığımız ve Yaklaşım Dergisinin Eylül 2000 tarihli sayısında yayımlanan bir makalede konuyu detaylı bir şekilde irdelemişiz.

Bugün bu yazıyı kaleme alırken konuya neden ilgi gösterdiğimi anladım. İşletmelerin yüzde, servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri adlar altında tahsil ettikleri tutarları çalışanlara aktarıp aktarmadıklarını merak ediyorum sanırım.

Sizlere tavsiyem, bahşiş verirken bu tutarların çalışanlara aktarılıp aktarılmadığına göre bahşiş miktarını belirlemenizdir.

Konuyla yeniden ilgilenmemi sağlayan gelişme 30 Ocak 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Fiyat Etiketi Yönetmeliğindeki değişiklik oldu.

Yayımlanan değişiklik Yönetmeliği ile 28/6/2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Fiyat Etiketi Yönetmeliğinin 8 inci maddesinin altıncı fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirildi:

“(6) Tarife ve fiyat listesinde gösterilen fiyatların dışında herhangi bir isim altında başka bir ücret alınması hâlinde, bunun tarife ve fiyat listesinde gösterilmesi zorunludur. Ancak lokanta, kafe, restoran, pastane ve benzeri yiyecek ve içecek hizmeti sunulan işyerlerinde, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 51 inci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla; tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri herhangi bir isim altında ilave ödeme talep edilemez.

Yapılan düzenlemeye göre, 4857 sayılı İş Kanununun 51 inci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla; tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri herhangi bir isim altında ilave ödeme talep edilemeyecek.

Bu düzenleme yayımlandığı gün olan 30 Ocak 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

Buna göre İş Kanunu’na göre “yüzde” usulü uygulanan mekanlar hariç tüketiciden servis ücreti, masa ücreti, kuver ücreti ve benzeri herhangi bir isim altında ilave ödeme talep edilemeyecek!

Peki bu yasak kapsamı dışında kalan yerler hangi işletmeler?

4857 sayılı İş Kanununa göre; otel, lokanta, eğlence yerleri ve benzeri yerler ile içki verilen ve hemen orada yenilip içilmesi için çeşitli yiyecek satan yerlerden "yüzde" usulünün uygulandığı müesseselerde işveren tarafından servis karşılığı veya başka isimlerle müşterilerin hesap pusulalarına "yüzde" eklenerek veya ayrı şekillerde alınan paralarla kendi isteği ile müşteri tarafından işverene bırakılan yahut da onun kontrolü altında bir araya toplanan paraları işveren işyerinde çalışan tüm işçilere eksiksiz olarak ödemek zorunda (Madde 51).

İşveren bu paraların eksiksiz olarak işçilere dağıtıldığını belgelemekle yükümlü. Yine İş Kanunu’na göre, yüzde usulünün uygulandığı işyerlerinde işveren, her hesap pusulasının genel toplamını gösteren bir belgeyi işçilerin kendi aralarından seçecekleri bir temsilciye vermekle yükümlü. Bu belgelerin şekli ve uygulama usulleri iş sözleşmelerinde veya toplu iş sözleşmelerinde gösteriliyor (Madde 52).

İş Kanunu’nun 51 inci maddesine dayanılarak “Yüzdelerden Toplanan Paraların İşçilere Dağıtılması Hakkında Yönetmelik 28/02/2004 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmış bulunuyor.

Bu Yönetmelik, yüzdelerden toplanan paraların, işyerinde çalışan tüm işçilere, yapılan işlerin niteliğine göre, hangi esaslar ve oranlar çerçevesinde dağıtılacağını düzenliyor.

Hangi işletmelerde yüzde usulünün uygulanıp uygulanmadığını belirlemek için bu Yönetmelikle düzenlenen şartların uygulanıp uygulanmadığına bakılması gerekir.

Yönetmelikte dikkatimi çeken önemli hususlar şunlar:

- Bu Yönetmelik hükümlerine göre, yüzdelerden pay verilmesi sebebi ile servis dışında çalışan işçilerin, ücret, sosyal yardım ve diğer haklarından eksiltme yapılamayacağı ve asgari ücretin yüzde payı ile tamamlanamaz.

- Yüzdelerden toplanan paraların dağıtılacağı işleri, unvanları, puanları ve oranlarını gösteren çizelgeyi işyerinde işçilerin kolayca görebilecekleri bir yerde ilan edilmek zorunda.

İş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmelerine, bu Yönetmelikte öngörülen esaslara aykırı hükümler konulamıyor.

Okuyucularıma tavsiyem, bahşiş veya yüzde verirken işçilere bu paraların aktarılıp aktarılmadığını sorgulamaları…

Peki Maliye yüzdeler hakkında ne düşünüyor?

Maliyenin verdiği yakın tarihli bir özelgede,

* Personele müşteriler tarafından bazen bahşiş/tip kutusuna bırakılmak suretiyle veya doğrudan verilmek suretiyle bazen de kredi kartına ödeme yapılmak suretiyle verilen bahşişlerin ücret olarak kabul edilerek, çalışanların restorandan aldıkları ücretlerle birleştirilmesi ve Gelir Vergisi Kanunu’nun (GVK) 61, 94, 103 ve 104 üncü maddeleri uyarınca gelir vergisi tevkifatına tabi tutulması gerektiği,

* Nakden, pos cihazı veya cep telefonu üzerinden yapılan bahşiş ödemelerinin ücret niteliğini değiştirmediği ve bir ay içerisinde alınan bahşiş gelirleri ve ücret niteliğindeki diğer ödemeler de dahil olmak üzere ücret gelirleri toplamına, asgari ücret istisnasının uygulanmasının mümkün olduğu,

* Teslim ve hizmet bedelinden ayrı olarak, pos cihazı ve/veya cep telefonu uygulaması üzerinden ödemesi yapılan bahşişlerin, herhangi bir teslim ya da hizmet bedeli olarak değerlendirilemeyeceğinden KDV'ye tabi tutulmayacağı, ancak alınan bahşiş tutarının yapılan teslim ya da ifa edilen hizmet bedeline eklenmesi halinde, KDV matrahına dahil edilmesi gerektiği,

*  Pos cihazı ve/veya cep telefonu uygulaması üzerinden teslim ve hizmet bedelinden ayrı olarak tahsil edilen bahşişlerin, diğer gelir hesaplarında takip edilmesi ve çalışanlara ödenen tutarların da ücret gideri olarak indirim konusu yapılmasının mümkün bulunduğu belirtiliyor.

Kişisel görüşüm

Kanaatimce işverenlerce faturaya dahil edilerek tahsil edilen yüzdelerin gelir yazılması, KDV’ye tabi tutulması ve ücret olarak çalışanlara aktarılması görüşü doğru bir yorum.

Ancak işverenlerin kontrolü dışında çalışanlara müşteriler tarafından verilen bahşişler ücret olarak değerlendirilemez. Çünkü vergi kanunlarımızda bahşişlerin (yüzde usulü uygulanmaksızın müşterinin iradesine göre doğrudan çalışanlara verilen paraların) vergileneceğine dair açık bir hüküm mevcut değil.

Bahşişin bir an için gelir vergisinin konusuna girmediğini düşünelim. Bu takdirde müşteri tarafından verilen paralar “bağış” niteliğinde değerlendirilebilir. Bu durumda Veraset ve İntikal Vergisinin konusuna girer. Ancak bahşiş tutarlarının düşük olması sebebiyle bu yaklaşımda istisna sınırının altında kalan her bir ivazsız intikal, Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu’nun 4/d maddesindeki istisna haddi (2026 yılı için 66.935 TL.)  altında kaldığında istisnaya konu olacaktır.

Bahşişin “diğer ücret” veya “arızi ticari kazanç” olarak değerlendirilmesi olasılığı değerlendirebilir. Diğer kazanç düzenlemesi artık kaldırıldığı için bu kapsamda vergilendirme yapılamaz. Arızi kazançta da istisna sınırının altında kalması muhtemel olduğundan gelir vergilemesi yapılamayacağını düşünüyorum.

Bahşiş verenin bunu gider yazıp yazamayacağı 

Fatura bedelleri içinde yer alan yüzdeler ilgili işletmeden alınmış hizmet bedeli olup faturanın içeriğinin tabi olacağı işleme tabi olur. Daha açık bir ifadeyle gider ya da maliyet olarak dikkate alınırlar.

Faturada yer almayan bahşişler ise esas harcamanın işle ilgili olması şartıyla, kanaatimce Vergi Usul Kanunu’nun 228 inci maddesi kapsamında belgelendirilmesi mümkün olmayan harcama olarak addedilerek gider yazılabilir.

Çünkü Vergi Usul Kanununun 228 inci maddesine göre örf ve teamüle göre bir vesikaya istinat ettirilmesi mutat olmayan müteferrik giderlerin, gerçek tutarları üzerinden kayıtlara geçirilmesi ve işin genişliğine ve mahiyetine uygun olması şartıyla tevsik edilmesi zorunlu değildir.

Söz konusu belgeler üzerine elle “bahşiş” açıklaması ile tutar ilave edilerek ilgili birime imzalı olarak verilecek fatura ve benzeri yasal belgelere istinaden bahşişler gerçek tutarları üzerinden kanaatimce gider yazılabilir.

/././

Hapislik, kilometreler ve öneriler -Fikret İldiz- 

2672 kilometre uzaktan bir ses… “Biz yalnız değiliz. Yalnız kalmayacağız!”

2672 kilometre uzaktan Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülünü kazanan yönetmen Emin Alper’in sesini duydunuz mu?

"Biz yalnız değiliz, yalnız kalmayacağız"

“(…) Onları çok düşündüm ve öğrendiğim şeylerden biri şu oldu: En korkunç yalnızlık türü, acı çekerken yaşadığınız yalnızlıktır. Haklarınızı gün be gün kaybederken, kendi vergilerinizle alınmış mermilerle vurulurken, sizi insan bile görmeyenler tarafından bombalanırken, o anlarda tamamen yalnızsınızdır.

Ama kimsenin sizi umursamadığını ve sizi düşünmediğini gördüğünüzde, dünyadaki en yalnız insan olursunuz. O yüzden burada yapabileceğimiz şey, sessizliği bozmak ve onlara gerçekten yalnız olmadıklarını hatırlatmaktır. Gazze’de en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Filistinliler, yalnız değilsiniz.

Zulmün altında acı çeken İran halkı, yalnız değilsiniz. Rojava’da ve Orta Doğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler, yalnız değilsiniz. Son olarak, benim halkım, yalnız değilsiniz.

Dört yıldır cezaevinde olan sevgili arkadaşım Çiğdem, yalnız değilsin. Tayfun, Can ve Mine, siz de yalnız değilsiniz. Sekiz yıldır hapiste olan Osman Kavala, dokuz yıldır Selahattin Demirtaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve şu anda hapiste olan diğer tüm belediye başkanları. Yalnız değilsiniz.

Biz yalnız değiliz. Yalnız kalmayacağız.”

Biz, kimlerdir? Yalnız kalmayacaklar arasında öldürülenler, baskı görenler ve hapiste olanlar var. Keşkeler üzerine kurulu hayaller özgürdür.

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanmasını öneriyor… Komisyon Raporunun (18.02.2026) yer alan değerlendirmeye göre;

“Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.

Türkiye’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını icra etme oranı yaklaşık yüzde 90’dır. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin kararları icra etme oranı ise yaklaşık %80’dir. Bu yüksek orana rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma niteliğini perçinleme hususunda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasının önemi de ortadadır.

AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması önerilmektedir.” (Sayfa 42)

Rapor; “idari işlemlerden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılmasını” talep ediyor ve öneriyor.

Anayasa ve AİHM kararları uygulanmalıdır. Kim uygulamazsa suçludur. Bunu yazmak için bunca kişi bir araya gelip rapor yazıyor. Böyle bir sonucun aslında utancımız olduğunu yazmak için bu kadar toplantı yapmaya ne gerek vardı? Neden bu kadar beklenmiştir?

Utançlarımızın yaşatılması mıdır, hatırlatılması mıdır demokrasi ve hukuk anlayışınız?

Bu sonucun olması gereken olduğunu bile bile yargının araçsallaştırılması nedeniyle uygulanmadığını ne ara yazmak gerekirdi acaba? Bu tespit, bu itiraf yerine “mevcut mekanizmaları güçlendirmek” gerekmiyor. Sorun çözmeniz sorun yaratıyor. Anayasayı uygulayın sadece… Kararları uygulayın, engel olmayın.

25-26 Ağustos 2024 tarihlerinde,

30 Ağustos 2024,

1 Ekim 2024, 

22 Ekim 2024,

27 Şubat 2025 tarihinde silah bırakma ve örgütün feshi çağrısını içeren metin okunduğunda,

18 Mayıs 2025 tarihinde “önümüzdeki dönemin yol haritasını belirlemek üzere TBMM’de temsil edilen tüm siyasi partilerin katılımıyla bir Komisyon kurulması gerektiği” ifade edildiğinde,

20 Mayıs 2025 tarihinde Komisyon kurulması fikri siyasi partiler tarafından desteklendiğinde,

11 Temmuz 2025 tarihinde Irak’ın Süleymaniye kentinde düzenlenen sembolik törende 30 PKK mensubu silahlarını yaktığında,

Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması gerektiğini ve uygulanmadığını biliyordunuz… Sessiz ve sedasız hakka aykırılığı kabul ettiniz!

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu; 5 Ağustos 2025 tarihinde 51 üyeden oluşan çalışmalarına fiilen başladı. 21 Toplantı yaptı ve 137 Kuruluş temsilcisi dinlendi.

Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmadığını” yazmak için 21 Toplantı yapmak ne demektir?

Mahpusta bulunanların hapishaneleri Ankara’ya çok uzak sayılmaz… Rapor yazmak ve öneride bulunmak için daha kaç yıl hapislik çekecekler? Olanı arada bir tekrarlamak mıdır devlet yönetmek?

688 Kilometre Edirne Ankara arası, 529 Kilometre Silivri Ankara arası…

Anayasa ortada durup dururken bunları yazmak nedendir? Yazmayın, uygulayın!

Komisyon kurarak Anayasa yokmuş gibi davranarak AİHM ve Anayasa kararlarını yok saymak, reddetmek ve sonra 18.02.2026 tarihinde Anayasa’yı yeniden keşfetmek midir hukuk veya demokrasi?

Hukuku ortadan kaldırmak sonra hukuktan bahsetmek için geçen bunca yıla yazık etmek ne demektir? Hapisteki insanlara karşı biraz vicdanlı davranmak gerekmiyor muydu? Bütün bunlar olup biterken bunları yazmadan önce Anayasanın uygulanması gerekmiyor muydu?

“Zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını icra etme oranının yüzde 90’dır olduğunu” yazmak ve Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin AİHM kararlarını icra etme oranının yüzde 80 olduğu karşılaştırmasını yapmakla ne demek istiyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma niteliğini perçinleme hususunda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasının” öneminden söz etmek bir övünme meselesi midir ki; hukuk devleti olduğunuz iddiasına karşılık tebrik edilmeyi mi beklerseniz?

Hapishanelere insanları perçinlediniz. Hukuk devletini adaletsizliğe çaktınız.

Hala önermekten bahsederek ve şimdiye kadar bilinmeyen ve uygulanmayan acılarla dolu hukuksuzluk ve kanunsuzlukları tekrarlayarak adaletsizlik ve vicdansızlığa mahkûm edilen insanların gözünün içine bakabiliyor musunuz?

Ama diyorsunuz ki; “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması önerilmektedir”

Önermek değil, yargıya söyleyin, yargıçlarınıza söyleyin, adalete bakan adamlara söyleyin kararları uygulanmayan Anayasa Mahkemesine söyleyin… Kendinize söyleyin… Söyleyip duruyorsunuz, uygulamıyorsunuz! TBMM’ne seçilmiş Milletvekili Can Atalay’ı neden Meclise almadığınızı ve neden hapishaneye konan milletvekiline sahip çıkamadığınızı açıklayın…

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden’i hemen tahliye edilmesini sağlayın. Onları da çok yakından ilgilendiren bu öneriniz kime yapılmaktadır? Önerinin muhatabı doğrudan hükümet ve yargıdır… Meclis'in kendisidir.

Hatırlamak bakımından iki yargı kararına değinelim… Türkiye hakkında AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarında verilen hak ihlallerinin ortak paydası adil yargılanma hakkı olmuştur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ndeki hiçbir hüküm devlete, kişiye veya topluluğa Sözleşme ’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesi veya bunların Sözleşme ‘de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlandırılmalarını amaçlayan bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkı verdiği biçimde yorumlanamaz. (Sözleşme Madde 17)

Sözleşme'nin “Haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlandırılması” başlıklı 18. Maddesine göre “Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”

AİHM önünde Türkiye bu maddelerden mahkûm oldu. Neden acaba sordunuz mu?

AİHM kararlarına göre ilk örnek 20.11.2018 tarihli Selahattin Demirtaş – Türkiye (No 2) (14305/17) sayılı AİHM kararıdır. İkinci örnek ise 10 Aralık 2019 tarihli Osman Kavala – Türkiye (28749/18) sayılı AİHM İkinci Daire kararında verilen ihlal kararıdır.

Selahattin Demirtaş kararı 8 yıl önce 2018 yılında verilmiştir.

Osman Kavala kararı ise 7 yıl önce 2019 yılında verilmiştir.

Devletlerin belirli bir davranışının meşru nedeni; bu davranışın asıl nedeni olmalıdır.

AİHM Sözleşmenin özgürlük ve güvenlik hakkı olan 5/1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş ve bu nedenle 18. Maddesinin de ihlaline hükmetmiştir. AİHM; Osman Kavala hakkındaki tutukluluğun sona erdirilmesi ve bir an önce serbest bırakılması için Hükümet tarafından tüm önlemlerin alınması gerektiğine karar vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Bölümü Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2) davasında (Başvuru No. 14305/17) 20 Kasım 2018 tarihinde karar verdi. Bu karar Türkiye hakkında 18. Maddenin ihlalinden verilen ilk karardır. 18.3.2019 tarihinde AİHM’si Büyük Daire’de bu karar kesinleşmiştir.

AİHM 2. Daire kararına göre Selahattin Demirtaş 4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanması nedeniyle, 24 Haziran 2018 tarihinde milletvekilliği bitene kadar geçen süre içinde bir yıl yedi ay yirmi gün boyunca, yasama organının faaliyetlerine katılma imkânı bulamadığını tespit etmiştir. AİHM 2. Dairesi Başvurucu Demirtaş’ın Türkiye Büyük Millet Meclisinin faaliyetlerine katılmasının mümkün olmayışının, halkın görüşünü özgürce ifade etmesinin yanı sıra başvuranın seçilme ve milletvekilliği görevini ifa etme hakkına haksız bir müdahale teşkil ettiği sonucuna vararak hakkın ihlal edildiğine karar vermiştir. Devamında ise Büyük Daire tutuklama yerine diğer kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kaldığının yargı organları tarafından yeterince açıklanamadığını ve bütün bu nedenlerle, Ek 1 no'lu Protokol'ün 3. Maddesinin ve Sözleşme’nin 5. maddesiyle birlikte 18. Maddesinin ihlal edilmiş olmasıdır.

AİHM’sinin iki kararından çıkan sonuca göre; ceza hukuku amaç dışı kullanılmıştır.

AİHM, 10 Aralık 2019 tarihli kararıyla Osman Kavala'nın Kasım 2017'den bu yana tutuklu kalmasını Türkiye makamlarının “Kavala'yı susturmak için örtülü bir amaç izlediğine" karar verdi. Osman Kavala; Kasım 2017’den beri hapiste…

AİHM, 22 Aralık 2020'de Selahattin Demirtaş'ın Kasım 2016'dan bu yana tutuklu kalmasını Türkiye makamlarının onun siyasi faaliyetlerini engellemek, "çoğulculuğu bastırmak ve demokratik toplum kavramının özünde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlamak" yönünde örtülü bir amaç izlediğine karar verdi. Selahattin Demirtaş’ın hapisliği Kasım 2021 sonu itibariyle devam etmektedir.

2021 Türkiye Hakkındaki İlerleme Raporu'nda “İnsan hakları ve temel haklar alanlarındaki” kötüleşmenin devam ettiği vurgulanmıştı. Kritik iki davadan söz ediliyordu. 

“Türkiye'nin özellikle Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesi, yargının uluslararası standartlara ve Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişeleri artırmıştır.”

Rapordaki bir diğer tespite gelince; “Aralık 2020'deki Selahattin Demirtaş v. Türkiye (No. 2) davasında AİHM Büyük Dairesi; Türk Hükümeti’nin, Demirtaş'ı önce gözaltına alarak ve ardından tutukluluğunu dört yıldan fazla uzatarak siyasi faaliyetlerini yürütmesini engelleme, seçmenleri seçilmiş temsilcilerinden yoksun bırakma ve "demokratik toplum kavramının özü olan çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlama art niyeti ile hareket ettiğine" hükmetmiştir.

AİHM kararları ve Anayasa Mahkemesi kararları yıllardır uygulanmıyor… TBMM’nin önerisinin muhatabı yargı makamıdır, yürütmedir ve kendisidir.

Mine Özerden ve Çiğdem Mater İstanbul’da Bakırköy cezaevinde gezi davasından hükümlüler… Çiğdem Mater, Bakırköy Cezaevi'nden 442 kilometre uzaklıkta Gazze'de yaşayan Filistinli sanatçı Sohail Salem’e mektup gönderdiğini yazdı. (T24 / 2 Kasım 2025) Mater, "Bu mektubu İsrail’in saldırısı altındaki Gazze’de yaşayan, mavi tükenmez kalemlerle çizdiği resimlerinin olduğu okul defterlerini, beraberinde bir mektupla İstanbul Bienali’ne gönderen Filistinli sanatçı Sohail Salem’e yazdım. Salem’in defterini ben tabii ki görmedim ama siz dışarıdakiler, defteri Zihni Han’da görebilir, sayfalarını çevirebilirsiniz" diye yazmıştı. Mektup şöyle bitiyor: Sevgili Sohail, öfkeni, huzursuzluğunu, hırsını, acını ve umudunu paylaşıyorum. Kalemin tükenmesin, defterin bitmesin. Sevgilerimle, Çiğdem…"

Ankara İstanbul arası 441 kilometre… Hiç ses duymuyor musunuz? Bakırköy cezaevinden 442 kilometre ötedeki Gazze’ye ulaşan mektuplar var ama Ankara’dan mahpushane mektuplarını ne okuyan var ne mahpusların sesini duyan var Keşke denilmesinin faydası var mıdır yok mudur? Gerçekler ve hayat; faydayı biliyor.

Çiğdem T24 Haber sitesinde yazdığı “Komşu Adalet Hanım ya da Adalet Çay Bahçesi”  yazısında “keşke diyordu…“Keşke Kadir Özkaya Türkiye'de Anayasa Mahkemesi Başkanı olsaydı. O zaman AYM kararları uygulanır, Can Atalay Meclis'te, Tayfun Kahraman evinde olurdu. Keşke Ömer Kerkez Türkiye'de Yargıtay Başkanı olsaydı, o zaman, misal, hiçbir delil içermeyen, kes-yapıştır yöntemiyle onanan Gezi davası kararı onanmaz, bozulur; Osman Kavala Silivri'de, Mine Özerden ve ben burada olmazdık. Keşke Feti Yıldız Türkiye'de iktidar ittifakının ortağı partinin başkan yardımcısı, Devlet Bahçeli de genel başkanı olsaydı da adını bildiğimiz bilmediğimiz binlerce tutuklu ve hükümlü Hazreti Ömer adaletinden faydalansaydı, hukuk maşeri vicdana kalmasaydı, bugün işleseydi.”

Çiğdem Mater bu yazısında adaletten bahsederken Hazreti Ömer'in Basra'ya yargıç olarak atadığı Ebu Musa el-Eş’ari’ye yazdığı mektuptaki uyarıyı anımsatmıştı:

“Hazreti Ömer'e göre, uygulanmayan bir hakkı söylemenin, icra edilmeyen bir hükmü vermenin faydası yoktur.”

/././

Sigara dumanı bütçeyi besliyor…-Murat Batı- 

Mevcut mali yapı dikkate alındığında, kısa vadede tütün vergilerinde köklü bir geri adım atılması gerçekçi görünmemektedir. Tütün vergileri, devlet hazinesi açısından önemli bir dayanak olmaya devam edecek; ancak bu dayanağın sosyal maliyeti de politika tartışmalarının merkezinde yer almayı sürdürecektir.

1 Ağustos 2002’den bu yanadır hayatımızda olan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV),  ÖTV Kanunu kapsamında belirli mal grupları üzerinden tek aşamada alınan bir dolaylı vergidir. Akaryakıttan motorlu araçlara, alkollü içeceklerden tütün mamullerine ve bazı dayanıklı tüketim mallarına kadar uzanan geniş bir yelpazede uygulanır.

Tam liste için buraya bakabilirsiniz.

Bu vergi, hem bütçe gelirleri açısından önemli bir kaynak hem de tüketim davranışlarını yönlendirmeye dönük bir politika aracı olarak işlev görmektedir.

Ancak özellikle son yıllarda ÖTV tahsilatındaki artış, yalnızca oran değişiklikleriyle değil; enflasyon, maktu tutar güncellemeleri ve fiyat artışlarının matraha yansıması gibi unsurlarla birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla mesele yalnızca bir vergi oranı tartışması değil; dolaylı vergilerin bütçe içindeki ağırlığı ve bunun ekonomik ve sosyal etkilerinin bütüncül olarak analiz edilmesidir.

Tütünden alınan ÖTV ne kadar?

Aşağıdaki tabloda yer alan veriler birlikte değerlendirildiğinde, 2002 yılından günümüze kadar geçen yaklaşık 24 yıllık dönemde tütünden tahsil edilen toplam ÖTV tutarı 1 trilyon 534 milyar liraya ulaşmıştır. Bu tutarın, aynı dönemdeki toplam ÖTV tahsilatı içindeki ortalama payı yüzde 25,10’dur. Başka bir ifadeyle, 24 yıldır tahsil edilen her 100 liralık ÖTV’nin yaklaşık 25 lirası tütün mamullerinden sağlanmıştır.

Tütünden alınan ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki ortalama payı ise yaklaşık yüzde 5,95’tir. Yani son 24 yılda toplanan her 100 liralık verginin yaklaşık 6 lirası tütün üzerinden alınan ÖTV’den oluşmuştur.

Tablonun genel seyrine bakıldığında, son 24 yılda ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payının ortalama yüzde 24,15 olduğu görülmektedir. Bu da her 1.000 liralık vergi tahsilatının yaklaşık 241 lirasının ÖTV kaynaklı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ÖTV, bütçe gelirleri içinde kalıcı ve güçlü bir yer tutmaktadır.

Özellikle 2022 yılından itibaren ÖTV tahsilatında dikkat çekici bir sıçrama yaşanmıştır. 2022 yılında ÖTV tahsilatı bir önceki yıla göre yüzde 104, 2023 yılında ise yüzde 121 oranında artmıştır. Bu artış, ÖTV kapsamının genişletilmesinden ziyade; maktu tutar güncellemeleri, fiyat artışları ve yüksek enflasyonun matrah etkisiyle açıklanabilir.

Benzer şekilde tütünden alınan ÖTV’de de özellikle 2023 ve 2024 yıllarında yüzde 75’e yaklaşan artış oranları görülmektedir. Bu tablo, vergi oranlarında radikal bir değişiklikten çok, fiyat seviyesindeki yükselişin ve enflasyonist ortamın vergi tahsilatına yansıması olarak okunmalıdır.

Dolar bazında görünüm

Türk lirası cinsinden bakıldığında son 24 yılda nominal olarak yaklaşık 6,5 trilyon lira ÖTV tahsil edilmiş, bunun 1 trilyon 534 milyar liralık kısmı tütün mamullerinden elde edilmiştir. Ancak aynı dönemde Türk lirasında yaşanan değer kaybı dikkate alındığında, yalnızca nominal TL tutarları üzerinden değerlendirme yapmak sağlıklı bir karşılaştırma imkânı sunmamaktadır.

Bu nedenle aşağıdaki tabloda 2005 yılı ve sonrasına ait, yani son 20 yıllık dönemde gerçekleşen ÖTV tahsilatları, ilgili yılın ortalama dolar kuru esas alınarak ABD doları cinsinden hesaplanmıştır. Böylece dönemler arası karşılaştırma daha tutarlı bir zemine oturtulmuştur.

Yukarıdaki tabloya göre son 20 yılda:

  • Tütünden yaklaşık 186 milyar dolar,
  • ÖTV’ye tabi tüm ürünlerden ise toplamda yaklaşık 728 milyar dolar tahsilat yapılmıştır.

Başka bir ifadeyle, dolar bazında da tütün ürünleri, ÖTV gelirleri içinde önemli bir ağırlığa sahiptir. Toplam ÖTV tahsilatının yaklaşık dörtte biri tütün mamullerinden sağlanmış; bu durum TL bazındaki dağılımla paralel bir görünüm ortaya koymuştur.

KDV de var

ÖTV’ye tabi ürünlerde vergileme yalnızca ÖTV ile sınırlı değildir. Çünkü Katma Değer Vergisi, ÖTV dahil bedel üzerinden hesaplanmaktadır. Bu nedenle ÖTV tutarı, KDV matrahının da bir parçasıdır ve fiilen ÖTV’nin üzerinde ayrıca bir KDV yükü doğmaktadır.

Bu çerçevede yalnızca 2025 yılı için bakıldığında, tütünden tahsil edilen yaklaşık 10,87 milyar dolarlık ÖTV’ye, KDV etkisi de eklendiğinde bütçeye yansıyan toplam vergi yükü daha da artmaktadır.

Hatırlanacağı üzere KDV oranları 7 Temmuz 2023 tarihli 7346 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile değiştirilmiş; genel oran yüzde 18’den yüzde 20’ye yükseltilmiştir. Bu nedenle 2023, 2024 ve 2025 yılları için yüzde 20; önceki yıllar için ise yüzde 18 oranı esas alındığında, yalnızca tütünden alınan ÖTV ve bu tutar üzerinden hesaplanan KDV’nin (yani ÖTV ile ÖTV’nin KDV’sinin) son 20 yıldaki toplamı yaklaşık 220 milyar dolara ulaşmaktadır. (Buradaki hesaplama yalnızca ÖTV’nin KDV’sini içermekte olup, malın çıplak bedeli üzerinden hesaplanan KDV bu tutara dahil değildir.)

Başka bir ifadeyle, tütün ürünlerinden elde edilen vergi yükü yalnızca ÖTV ile sınırlı olmayıp, KDV etkisiyle birlikte bütçe açısından çok daha yüksek bir mali büyüklüğe dönüşmektedir.

Genel değerlendirme ve sonuç

Tütün mamullerine uygulanan ÖTV; nispi, asgari maktu ve maktu unsurlardan oluşan karma bir sistem üzerinden yürütülmektedir. Bu yapı, hem fiyat hareketlerini kontrol altında tutma hem de bütçe gelirlerini koruma amacıyla farklı oran ve tutar kombinasyonlarıyla uygulanmaktadır. Nispi verginin fiyat üzerindeki mali çarpan etkisi nedeniyle çoğu zaman maktu tutar artışlarının tercih edildiği görülmektedir. Ancak buna rağmen tütün ürünlerinin perakende fiyatları yüksek seviyesini sürdürmektedir.

Bugün bir paket sigaranın satış fiyatının yaklaşık yüzde 80’inin vergilerden oluşması, tütün üzerindeki mali yükün boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu yoğun vergisel yapı kamu gelirleri açısından güçlü ve düzenli bir kaynak yaratırken, aynı zamanda kayıt dışı üretim ve alternatif tüketim yollarını teşvik edebilme riskini de beraberinde getirmektedir.

Tütün fiyatlarının çoğu dönemde ücret artışlarının üzerinde seyretmesi ise dolaylı vergilerin regresif etkisini görünür kılmaktadır. Özellikle düşük gelir grupları üzerindeki nispi yük artmakta, bu durum gelir dağılımı açısından tartışmaları derinleştirmektedir. Vergi politikasının sosyal etkileri bu nedenle mali sonuçlardan bağımsız düşünülemez.

Bununla birlikte, hükümetlerin bu vergiden vazgeçmemesinin temel nedeni mali gerçekliktir. Son 24 yıllık veriler, tütünden elde edilen gelirlerin bütçe içinde istikrarlı ve yüksek bir paya sahip olduğunu göstermektedir. Tütün vergileri; tahsilatı kolay, idari maliyeti görece düşük ve öngörülebilir bir gelir kaynağıdır. Ayrıca sağlık politikası çerçevesinde tüketimi caydırıcı bir araç olarak da meşrulaştırılmaktadır. Bu çift yönlü işlev -hem gelir yaratma hem de davranış yönlendirme- tütün vergilerini mali sistem açısından vazgeçilmesi zor bir unsur hâline getirmektedir. İlaveten Dünya Sağlık Örgütü de bu yönde tavsiye raporları yayımlamaktadır.

Dolayısıyla mesele yalnızca vergi oranı tartışması değil; bütçe dengeleri, gelir dağılımı, kayıt dışılık riski ve kamu sağlığı hedefleri arasında kurulan denge meselesidir. Mevcut mali yapı dikkate alındığında, kısa vadede tütün vergilerinde köklü bir geri adım atılması gerçekçi görünmemektedir. Tütün vergileri, devlet hazinesi açısından önemli bir dayanak olmaya devam edecek; ancak bu dayanağın sosyal maliyeti de politika tartışmalarının merkezinde yer almayı sürdürecektir.

/././

“Kralı devirmeye teşebbüs”: Tam rapor günü -Yalçın Doğan- 

Prens Andrew'in gözaltına alınmasından sonra İngiltere’de hiçbir savcının aklına The Sun gazetesine kayyım atamak, haberi yazan gazeteciyi gözaltına almak gelmiyor. Dünya bunları konuşurken, süreç raporunun açıklanmasından iki gün sonra, raporda yer alan “tutuksuz yargılama” ilkesine rağmen gazeteci Alican Uludağ “Cumhurbaşkanına hakaret, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, devletin kurumlarını aşağılama” gerekçesiyle otuz polis tarafından gözaltına alınıp, tutuklanıyor...

İngiltere’nin popüler gazetesi The Sun harika bir gazetecilik yapıyor.

Pek çok ünlü gibi, İngiltere Kralı III. Charles’ın öz kardeşi Prens Andrew’in de adı dünyayı sarsan Epstein skandalına karışıyor, kirli ilişkiler ağı.

İngiliz Tahtı’nın 8. varisi olan Andrew’in ünvanları elinden alınıyor, “Prens Mrens demeden” gözaltına alınıyor.

Gözaltına alınacağı haberi önce The Sun’da yayınlanıyor.

Haber sadece İngiltere’de değil, dünyada da ilgi uyandırıyor, ne de olsa, gözaltına alınacak kişi bir Prens. Üstelik ağabeyi Kral.

Kayyım ve gözaltı yok

Olaydan sonraki gelişmeler bizi kıskandıracak ölçüde, bize olağanüstü yabancı.

Önce...

“Vayyy, sen Kralı devirmeye teşebbüs ettin, Kraliyet Ailesine alenen hakaret ettin” diye, İngiltere’de hiçbir savcının aklına The Sun gazetesine kayyım atamak gelmiyor. Oradaki hukuk pratiğinde bu gibi durumlarda böyle bir uygulama yok.

The Sun yayınlarını özgürce sürdürüyor.

Ardından...

Haberi yazan gazeteciyi “devlet kurumlarını aşağılamak, halkı heyecana getirmek” gibi gerekçelerle gözaltına almak, yine hiçbir savcının aklına bile gelmiyor. Tersine, o gazeteciyi “başarılı bir gazetecilik olayına” imza attığı için herkes kutluyor.

Uzun süredir Londra’da yaşayan bir arkadaşıma (Türk) konuyu açtığımda, “ne kayyımı, ne gözaltısı, böyle saçmalık mı olur” diye tepki gösteriyor.

Prens Andrew’in gözaltına alındığını Kral III. Charles çevresinden öğreniyor, Saraya önceden haber verilmiyor. Kral açıklıyor:

“İngiltere hukuk devletidir, hiç kimse de hukukun üstünde değildir. Süreç adil ve hukuka uygun işleyecek, hukuk gereğini mutlaka yerine getirecektir”.

Bu durumları kıskansam mı, özlesem mi, ikisi birden mi?..

Alican ve komisyon raporu

Dünya Prens’in gözaltına alınmasını konuşurken, biz...

Kürt sorununun çözümü için oluşturulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun açıklanan raporunu tartışıyoruz.

O raporun “Demokratikleşme İle İlgili Öneriler” bölümünde:

“Hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde, AİHM ve AYM içtihatları doğrultusunda, TUTUKSUZ YARGILAMANIN esas alınmasına özen gösterilmelidir”.

Malum, son yıllarda tutuksuz yargılama çoktan tarihe karışıyor.

Raporun yayınlandığı gün...

İngiliz The Sun Prens Andrew haberini patlatıyor.

Raporun açıklanmasından iki gün sonra, raporda yer alan “tutuksuz yargılama” ilkesine rağmen...

Gazeteci arkadaşımız Alican Uludağ “Cumhurbaşkanına hakaret, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, devletin kurumlarını aşağılama” gerekçesiyle otuz polis tarafından Ankara’da evinde gözaltına alınıyor, İstanbul’a getirilip, tutuklanıyor.

Zaten olması gereken olağan bir kuralı, madem uygulamıyorsunuz, rapora neden yazıyorsunuz?..

Raporun daha dumanı tüterken?

Hangi hukuk ve siyasi anlayışa sığıyor?..

Kimi kandırıyorsunuz?..

AİHM uygulama oranı

Raporda bir başka çarpıtma AİHM ve AYM kararlarının değerlendirilmesine ilgili:

“AYM ve AİHM kararlarının eksiksiz uygulanmasında tereddüt yoktur,

“AİHM kararları yüzde 90 uygulanmaktadır”.

Doğru değil!..

Yüzde 90 lafı, sabahtan akşama kadar “Türkiye hukuk devletidir” masalı anlatan eski Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a ait. Rapora da, muhtemelen AKP’nin isteği üzerine alınıyor.

Ama, yanlış!..

AİHM kararlarının yerine getirilmesinde Türkiye Avrupa Konseyi’nde 47 ülke arasında 39. sırada ve uygulama oranı yüzde 90 değil, yüzde 68, Avrupa ortalamasının 13 puan altında.

Öncü kararlar

Avrupa Konseyi’nin 25 Eylül 2025 verilerine göre:

Türkiye’nin AİHM kararlarına genel uyum oranı yüzde 90 görünmesine rağmen, asıl belirleyici olan, öncü kararlar bakımından yüzde 68’e düşüyor.

Öncü kararlar, sadece bireysel hak ihlali değil, yargıda köklü reformlar yapılmasını öngören bağlayıcı kararlar.

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkı, Vicdani Ret gibi kararlar.

Aylardır üzerinde tartışılan ve çok belirleyici olan bir raporda bile, hala bu tür çarpıtmalara gidiliyor.

Onun ötesinde...

Rapor yayınlanıyor, iki gün sonra Türkiye raporu yalanlayan bir tutuklamaya tanık oluyor.

Kim inanır size?..

/././

T-24







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

GÜNDEM -20 Mayıs 2026-

CHP’li Yavuzyılmaz’dan Esenboğa çıkışı: ‘Milyonlarca euroluk pistte sadece pır pır uçak iniş yaptı’-Cumhuriyet- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açı...