soL "Köşebaşı + Gündem" -24 Şubat 2026-

Bir kapitalizm öyküsü: Komünizmle mücadeleden Victoria's Secret mankenlerine CIA-Epstein sürekliliği -Yiğit Günay- 

Bir genç, bir füze fırlattı. Hedefinde yalnızca bir kargo uçağı değil, çeteler, Siyonistlerle mollalar arasındaki kirli ilişkiler, Domuzlar Körfezi’ndeki paralı askerler, Vietnam’daki katiller, ABD’nin başındakiler, gölge istihbaratçılar, uyuşturucu kaçakçıları, sermayedarlar, televizyon ekranlarından boca edilen kanat takmış kadın imgeleri, pedofiller, sapık kapitalistler vardı.

5 Ekim 1986 günü Nikaragua’nın yağmur ormanlarında 19 yaşındaki José, omzundaki Sovyet yapımı Manpad’den bir füze fırlattı.

Hedefinde, Southern Air Transport’a ait bir kargo uçağı vardı.

Uçak isabet aldı. Düştü. Pilot ve yardımcı pilot kurtulamadı. “Kargo uzmanı” Eugene Hasenfus, kural gereği uçuş boyunca paraşütü sırtında uçtuğu için düşme anında kapıdan kendisini attı ve kurtuldu.

José Fernando Canales Alemán’ın yoldaşları, Sandinist gerillalar yağmur ormanlarına düşen pilotu buldu.

“Kargo uzmanı”, aslında CIA ajanıydı. Uçak El Salvador’dan silah, cephane ve erzak yüklü olarak havalanmış, Nikaragua’daki karşıdevrimci çetelere, Kontralara yardım taşıyordu.

19 yaşındaki gencin omzundan ateşlenen füze, dünya çapında bir skandalı ortaya koyacaktı.

Ve, tam kırk yıl sonra anladık ki, gelecekteki bir diğer dünya çapında skandalın da gelişiminde rol oynayacaktı.

Devrime karşı kirli savaş

1979’da Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN), diktatör Somoza’yı devirdi ve iktidara geldi. Latin Amerika’da Küba’nın yanına bir devrimci iktidar daha eklenmişti.

1981’de Ronald Reagan ABD Başkanlığı’na seçilir seçilmez, Nikaragua’da karşıdevrimci çetelere para, silah ve cephane yağdırmaya başladı. Çeteler CIA tarafından eğitiliyor, donatılıyor ve Nikaragua’da kan akıtmaya gönderiliyordu.

Öyle çok ve öyle vahşice kan akıtıyorlardı ki, ABD’de bile bu soysuzlar sürüsüne destek verilmesine büyük tepki doğdu. 1982’de ABD Kongresi, CIA ve Savunma Bakanlığı fonlarının Nikaragua hükümetini devirmek amacıyla kullanılmasını yasakladı.

Reagan, “amaç hükümeti devirmek değil, devrimin yayılmasını engellemek” diyerek yasağın etrafından dolandı. Kirli savaş adım adım tırmandı. 1984’te CIA, Nikaragua limanlarının etrafına deniz mayınları döşedi. Mayınlar, tarafsız sivil gemilerin patlamasına yol açtı.

Bugün Küba’ya uygulanan abluka, o gün Nikaragua’ya uygulanıyordu.

Ticaret gemilerinin batması, tepkileri artırdı. ABD Kongresi, bu kez, ABD hükümetinin hiçbir kurumunun Nikaragua’daki paramiliter operasyonlara destek veremeyeceği kararı aldı.

Reagan, bu yasağın da etrafından dolandı. “Ulusal Güvenlik Konseyi” adında, Başkan’a danışmanlık yapan bir organ, komünizme karşı kirli savaşı sürdürmekle görevlendirildi.

(Başkanlık sistemi, Türkiye dahil kapitalist ülkelerde, işte yürütmeye sağladığı bu esneklik ve hız nedeniyle sermaye sınıfınca çok seviliyor.)

Görev basitti: Kontralar ne pahasına olursa olsun finanse edilip silahlandırılacak, silah ve para da ABD Kongresi’nin radarına girmeksizin bir şekilde bulunacaktı.

Yeni Gine'deki Nikaragua Kontraları (1987)

'Girişim'

Operasyonun başında, Vietnam kasaplarından Yarbay Oliver North vardı. North ve ekibi, manidar şekilde hem “girişim” hem “şirket” anlamı taşıyan “Enterprise” adını verdikleri bir yapı kurdular.

İlk paralar, Amerikalı burjuvalardan toplandı. North ve ekibi, büyük patronlara gidip komünizme karşı kutsal savaş için yardım talep etti.

Haber hızlı yayıldı. Soğuk Savaş döneminde Reagan’ın gözüne girmek isteyen Brunei’deki sultanlıktan Tayvan’daki gayrımeşru iktidara kadar çeşitli devletler, bu karanlık operasyona katkıda bulunmak için sıraya girdi. Örneğin Suudiler, her ay 2 milyon dolar taahhüt etmişti.

Paravan şirketler, İsviçre’de banka hesapları, gizli havayolları ve kiralık gemilerle Enterprise, her türlü denetimden azade ve özel sektörün tüm “özgürlüğünü” haiz bir gölge CIA olarak çalışmaya başladı.

Yapı kuruldu ve Nikaragua bilmecesine “dahiyane” bir çözüm bulundu.

O sırada İran’la Irak savaş halindeydi. İran’da mollalar iktidara gelmiş, ABD ve İsrail karşıtı söylemleriyle dikkat çekmişti. Şimdi savaş nedeniyle silah ihtiyacı vardı. Ama uluslararası ambargo da vardı.

Enterprise, İsrailliler’le konuştu. İsrail de İran’la. Piyasanın fiyatının çok üstünde bir bedelle ABD, İsrail’in aracılığıyla İran’a TOW ve HAWK füzeleri sattı. Buradaki kâr, İsviçre’deki banka hesaplarına aktarıldı. Bu parayla Sovyet yapımı silah ve cephaneler alındı. Silah ve cephaneler, bu karanlık teşkilatın kullanımındaki havayolu şirketleri eliyle Nikaragua’ya taşındı.

5 Ekim 1986’da düşen uçağın ait olduğu Southern Air Transport, bunlardan biriydi.

Küba'dan Vietnam'a...

Southern Air Transport (SAT), 1947’de Miami’de kurulmuştu. Şirket, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesini fırsat bilerek elden düşme askeri nakliye uçaklarını satın alarak sivil kargoculuk sektörüne girdi. Genelde Miami’yle Güney Amerika arasında canlı hayvan, tarım ürünleri gibi malzemeler taşıyordu.

1959 yılının ilk gününde Fidel ve yoldaşları Küba’da Amerikan kuklası Batista’yı devirip iktidarı alınca, ABD’de alarm zilleri çalmaya başladı. CIA, Güney Amerika’ya müdahale kapasitesini geliştirmek için birçok adım attı. Adımlardan biri, paravan şirketler aracılığıyla bir gölge uçak filosuna sahip olmaktı.

SAT, bu iş için biçilmiş kaftandı. Halihazırda Güney Amerika’yla iş yapıyordu. Miami’de olması Karayipler’e yakınlık sağlıyordu. 1960’ta CIA, şirketi gizlice satın aldı.

İlk hedef Küba’ydı. 1961’deki Domuzlar Körfezi işgalinde ABD, kendi gemileriyle adaya çıkardığı karşıdevrimci çetelerin lojistik ihtiyaçlarını büyük oranda SAT’a ait “sivil” görünen kargo uçaklarıyla karşıladı. Küba halkı işgalcileri tepeleyip ABD’yi rezil etti ama CIA’in SAT’la işi bitmedi.

1960’lar boyunca SAT, CIA’in Asya’daki en meşhur paravan havayolu şirketi Air America’nın destekçisi oldu. Vietnam, Kamboçya ve Laos’ta yürütülen savaş için ağır kargolar SAT uçaklarıyla taşınıyordu.

Fakat bu kez Vietnam, Kamboçya ve Laos halkları ABD’yi tepeledi. İşler kötüye gidince, her şeyin ifşa olması riskini engellemek için CIA, SAT’ı kağıt üstünde zaten kendisine çalışan bir kişiye sattı. Resmi bağ ortadan kaldırıldı ama uçaklar kullanılmaya devam etti.

İşte 1986’da Nikaragua’da 19 yaşındaki José omzundan bir füze ateşleyip SAT’a ait uçağı düşürdüğünde, bu yüzden içinde bir CIA ajanı vardı.

Pilot Hasenfus'un esir alındığı anlar.

'Vatan için'

Sandinist gerillalar CIA ajanını konuşturdu. Birkaç ay sonra Lübnan’daki el Şira gazetesi, ABD’nin gizlice İran’a silah sattığının haberini yaptı. İran-Kontra skandalı bir ay içinde açığa çıkmıştı.

ABD hükümeti olayın üstünü kapatmaya çalıştı. “Enterprise” denilen gölge teşkilatın başındaki Yarbay North, Kongre’ye verdiği ifadede “komünizme karşı savaş için, vatan için yaptım” diyerek üste çıktı.

1990’da Birinci Körfez Savaşı patlak verince, SAT bu defa Ortadoğu’daki savaşın kargo işlerini yapmaya başladı. ABD, tüm bu kirli oyunu “kime ne” dercesine savunuyor, kimseyi feda etmemek için adı çıkmış şirketi bile ihya ediyordu.

Ama Körfez Savaşı bitince, SAT’ın işleri geriledi. Şirket adım adım iflasa sürüklendi.

Oysa öyküsü henüz bitmemişti.

Uyuşturucu, elbette

SAT giderek finansal krize girerken, 1996 yılında, San José Mercury News adlı yerel gazetede çalışan muhabir Gary Webb, çok uzun süre üzerine çalıştığı bir yazı dizisine başladı.

Webb, İran-Kontra skandalının eksik kalan parçasını tamamlıyordu: Uyuşturucu kaçakçılığı.

Webb’in bulgularına göre SAT ve CIA’in diğer paravan uçakları Nikaragua ve Latin Amerika’daki diğer ülkelerde bulunan karşıdevrimci çetelere silah ve cephane taşıyordu, ama ABD’ye de boş dönmüyordu. Bu ülkelerden uçaklara uyuşturucu yükleniyor, mallar bizzat Enterprise eliyle ABD’ye sokulup Amerikan halkına satılıyor, böylece hem bu gölge istihbarat teşkilatı hem de Latin Amerika’daki sağcı çeteler vurgun vuruyordu.

Komünizme karşı savaş için ABD hükümeti, bizzat kendi halkını uyuşturucuyla zehirliyordu.

Yazı dizisinin yayımlanmasının ardından gazeteci Gary Webb’e karşı muazzam bir karalama kampanyası başladı. CIA’in saldırısına anaakım medya da ortak oluyor, Webb’i kamuoyunun gözünde itibarsız kılmaya çalışıyordu.

Tüm bu baskıya direnemeyen Webb, 2004’te intihar etti.

Webb’in intiharından yıllar sonra gizliliği kaldırılan CIA iç denetim raporları, bu yerel gazetecinin yazdıklarını doğruladı.

Gary Webb

Öyküye yaraşır son: Epstein

SAT’a geri dönelim. Soğuk Savaş’ın da Körfez Savaşı’nın da bittiği sırada ABD, SAT’ın işlevinin bittiğine karar vermiş, şirket de finansal krize girmişti.

Şirketin sahipleri çıkış yolu ararken, kapılarını beklenmedik bir isim çaldı. Borsa simsarı, büyük şirketlerin finans danışmanı, egzantrik bir Yahudi: Jeffrey Epstein.

Epstein, ABD’nin en büyük zenginlerinde Les Wexner’ın mali danışmanı sıfatıyla SAT’ın kapısını çalıyordu. Wexner, Victoria’s Secret gibi çok sayıda şirketin sahibiydi. Sürekli dünyanın dört bir yanından kargo taşıyordu. Lojistik ihtiyacı büyüktü. SAT eğer bu operasyona girerse, rahatlıkla iş bulabilirdi. Hatta şirketin merkezini de Miami’den Wexner’ın lojistik üssü olan Ohio’ya taşırlarsa, daha da rahat ederlerdi. SAT teklifi kabul etti. 1998’de iflas açıklayıp kapanana kadar, SAT uçakları Wexner ve Epstein’e hizmet etti.

Epstein ve Wexner, niye tüm deneyimi kara para, silah kaçakçılığı, gizli operasyonlar ve uyuşturucu nakliyatıyla dolu bir şirketi seçmişti?

Henüz net olarak bilmiyoruz. Epstein’in iğrenç insan kaçakçılığı ve fuhuş ağında merkezi kişilerden biri olan, FBI’ın “şüpheli” olarak nitelediği Wexner soruşturulmaya dahil edilmedi.

Wexner’ın Ohio’daki evi, cinsel istismar için sıklıkla kullanılıyordu. Zaten bütün dünyaya rezil bir kadınlık imajı pazarlayan Victoria’s Secret, Epstein’in ağına genç modeller düşürmek için de kullanılıyordu. Ama insan kaçakçılığında, özellikle de fuhuş için olanlarda Epstein devasa kargo uçaklarını değil, kendi özel jetlerini tercih ediyordu. SAT uçaklarının buradaki rolü şüpheli.

Fakat, daha makul bir şüphe var: 1996 yılında SAT’a ait uçaklardan biri Ohio’da Wexner’ın şirketleri için kargo taşırken, gümrük memurları uçakta kokain sevkiyatı yapıldığını açığa çıkardı.

ABD’deki düzenin “uçlarında” değil tam göbeğinde yer alan bu insanlık dışı şebeke, SAT uçaklarını uyuşturucu ticareti için mi kullanıyordu?

Henüz bilmiyoruz. Çok büyük bir oyun dönüyor, dünyanın zenginleri bir yandan halklara kan kustururken diğer yandan ahlaksız bir sefahat sürüyor, Epstein tüm bunlara aracılık ediyordu.

5 Ekim 1986 günü Nikaragua’nın yağmur ormanlarında 19 yaşındaki José, omzundaki Sovyet yapımı Manpad’den bir füze fırlattı.

Hedefinde yalnızca Southern Air Transport’a ait bir kargo uçağı değil, çeteler, Siyonistlerle mollalar arasındaki kirli ilişkiler, Domuzlar Körfezi’ndeki paralı askerler, Vietnam’daki katiller, ABD’nin başındakiler, gölge istihbaratçılar, uyuşturucu kaçakçıları, sermayedarlar, televizyon ekranlarından boca edilen kanat takmış kadın imgeleri, çocuk tacizcileri, Siyonistler, sapık kapitalistler vardı.

Uçak düştü.

Oyun henüz bozulamadı.

/././

Vasat bir akademik kariyer, Mümtazer Türköne ve tarikatlar damgası: Kimdir bu Yusuf Tekin? 

Laiklik mücadelesi verenlere “gerici azınlık” diyen bir Milli Eğitim Bakanı var. Göreve geldiği günden bu yana okulları ve öğrencileri koyu bir karanlığa, tarikat ve cemaatlere teslim eden Yusuf Tekin’i gelin yakından tanıyalım…

“Siz cemaatçi misiniz?” sorusuna “Hayır değilim. Sosyal medyaya bakıyorum, beni bütün cemaatlere yazdılar. Benim geldiğim çizgi belli. Ben Milli Görüş geleneğinden geliyorum. Herkesin kaçtığı bir dönemde demokratik ve siyasi mücadele tarafında yer aldım. Erbakan Hoca’ya saygım sonsuz. Akademisyenliği seçmem onun sayesindedir” yanıtını veren bir isim Yusuf Tekin.

Ailesinden Menzil tarikatının bir şirketinde yönetici isimler olduğu iddiası gündeme gelmiş, bu iddia çeşitli haber siteleri ve sosyal medya hesaplarından yayılmıştı, yanıtı yukarıdaki gibi oldu.

İnandırıcı bulmayanlar oldu, belki inananlar da olmuştur ama Tekin’in uygulamaları ve aldığı kararlar zaten bu soruları tümüyle geçersiz kılıyor. Türkiye’de sadece en fanatik tarikat liderlerinin hayalini kurduğu adımları gerçeğe dönüştüren bir isimden söz ediyoruz.

Önce Tekin’in kariyer öyküsüne kısaca göz atıp, sonra buraya, asıl konumuza geleceğiz.

AKP'nin ilmek ilmek ördüğü 'vasat' bir akademik kariyer: Erbakan dedi ama…

Tekin kişisel öyküsünün merkezine Milli Görüş’ü ve Erbakan’ı yerleştiriyor ama onun akademisyenlik öyküsünün merkezinde AKP iktidarı var.

Doktorasını 2002’de, AKP iktidara geldiğinde tamamlayan bir isim Tekin.

Peki, tez hocası kim?

Mümtazer Türköne.

Hani şu eski Fethullahçılardan. Darbe girişimi sonrası tutuklanıp serbest kalınca “muhalif” olan isimlerden.

Tekin yüksek lisans ve doktora öğrencisiyken Türköne’nin onu da Cemaat ile ilişkilendirip ilişkilendirmediğini bilmiyoruz ama bunun çok da şaşırtıcı olmayacağını not edip geçelim.

AKP döneminin akademisinde kariyerine beklediği gibi "yüksek" bir yerden başlayamadı Tekin. İlk olarak soluğu Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde aldı, burada 4 yıl Dekan Yardımcılığı yaptı.

Sonra Fethullahçıların büyük oranda belirlediği dönemde, 2009 yılında Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Fakültesi'ne atandı.

Tekin’in birbiriyle alakasız AKP dönemi kariyeri 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı olarak atanmasıyla başka bir yere doğru evrildi.

Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine 2013'te başlayan Yusuf Tekin, 2015-2018 yılları arasında Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi mütevelli heyet başkanlığı yaptı.

Dedik ya, ilginç bir kariyeri var ve bu kariyer onun söylediği gibi Erbakan değil, AKP iktidarı damgasını taşıyor.

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş sonrası müsteşarlık makamı ortadan kalkınca partisi tarafından ortada bırakılmayan Tekin, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde profesör oldu.

Ancak bu vasat kariyere belli ki teslim olmak istemeyen bir isimdi Tekin, 15 Eylül 2018'de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanarak kendisi için önemli bir adım daha attı.

Bu kariyerle nasıl rektör yapıldı, bu da ayrı bir soru.

Ancak dahası vardı, 5 yıl sabrettikten sonra, Haziran 2023’te Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirildi.

Bu kadarı gerçekten de böylesi bir isim için büyük lütuftu, bu lütfun hakkını verecekti.

Bakan Tekin, geçtiğimiz günlerde, okullar için yayınlanan "ramazan genelgesi" eleştirilerine yönelik bir açıklama yaparak "Yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkede, ramazan konusunda hassasiyeti bu kadar yoğun yaşayan kişilere 'gerici azınlık' deme cesaretini gösteriyorlarsa ben de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu yargıya taşımakta mükellefim" demişti.

Tarikat liderlerini aratmayan Bakan

Yukarıda yarım bıraktığımız yere geri dönelim.

AKP iktidarının yıllardan bu yana en fazla üzerinde durduğu başlıklardan biri eğitimdeki gerici saldırı oldu.

Tekin, AKP’nin 20 yılda başaramadıklarına 3 yılda imza atan isim olacaktı. Kariyerini ve tüm hayatını borçlu olduğu karanlığa alan açmak için çalışıyordu Tekin.

Gericileştirilmiş, bilimsel tüm özünden arındırılmış bir müfredatla yetinmeyecekti, tarikat ve cemaatleri tüm eğitim kurumlarına sokan isim olacaktı.

"STK’larla protokol" adı altında okulların tamamına tarikatçıları dolduran Tekin, belli ki tez hocası Türköne’nin cemaatçi geçmişiyle eğitim arasındaki bağı son derece iyi kavramış.

Ülkede faaliyet gösteren tüm tarikatları okullara dolduran Tekin, gelen tepkilerin ardından bu karanlık grupları "STK" olarak savundu.

Onlar da kendilerini savunan Bakan Tekin'e teşekkür etti:

  • Menzil cemaatinin örgütü TÜMSİAD
  • Erenköy cemaatinin Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı
  • Nur cemaatinin Hayrat Vakfı
  • Işıkçılar cemaatinin İhlas Vakfı
  • Ve tabii ki Ensar Vakfı!

Yaptıkları ortak açıklamada “Bunlar; İslam’a karşı düşmanlıklarını Müslümanların kurdukları STK’lar üzerinden yansıtmaktan geri durmuyorlar. Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin’i destekliyor, Bakanımızı ilkeli ve onurlu duruşundan dolayı takdir ediyoruz!” diyeceklerdi.

Tarikatların önünü açan Tekin’e sahip çıkıyorlar, okulları tarikat ve cemaat yuvasına dönüştüren iktidara minnetlerini dile getiriyorlardı.

Halkın inancına saldıran kimler?

Tekin bugünlerde tam da bu tarikat ve cemaatlerden aldığı güçle, okullardaki gerici faaliyetlere tepki gösteren herkesi hedef alıyor.

Eğitimi gericiliğin kalesi haline getirmeye çalışanlara tepki gösterenleri ise “halkın değerlerine, inancına saldıran, gerici azınlık” olarak tanımlıyor.

Peki, gerçekten halkın inancına ve değerlerine saldıran kim?

Tekin’in iki tezini birden çalıştığı hocası Mümtazer Türköne’ye bakalım sadece.

Fethullahçı çetenin üyesi olan bu isim, yıllarca gazetelerin, ekranların en makbul yüzlerinden biriydi. AKP iktidarının her alanda en yakın müttefiki olan bir cemaatin temsilcisiydi.

O cemaat ülkedeki tüm kurumları AKP iktidarının da desteğiyle ele geçirip, çok daha fazlasını, her şeyi isteyince ortaklık karışacak, ülkemiz gerici ve Amerikancı bir darbenin eşiğine gelecekti.

İşte o Fethullahçı çete ne kadar karanlık ve gayrimeşru ise Bakan Tekin’e destek açıklayan Menzil de diğer cemaat ve tarikatlar da o kadar gayrimeşru.

Hepsi bir gün Fethullahçı çetenin ulaştığı güce ulaşmayı amaçlıyor, bazıları ise bu konuda fazlasıyla yol almış durumda.

Menzil örneğin. Ülkenin tüm kurumlarına nüfuz etmiş bir tarikat yapılanmasından söz ediyoruz.

Tarikat A.Ş.

Paranın her şeyin merkezinde olduğu, düzenin tüm kirini taşıyan bu tarikat ve cemaatlerin aynı zamanda birer holding olması tesadüf olabilir mi?

Tüm bu tarikat ve cemaatlerden miras savaşları, çatışmaları ve çocuk istismarı haberleri gelmesi tesadüf mü?

Halkın inancı üzerinden topladıkları bağışlarla kurdukları devasa holdingleri paylaşamayıp, Menzil örneğindeki gibi birbirlerini vurma noktasına gelmeleri şaşırtıcı mı?

Hiçbirinin tesadüf ya da şaşırtıcı olmadığı açık.

Ramazan geldi, halkın inancına savaş ilan ettiler” yalanını sürekli olarak sayıklayan AKP kadroları, “Çocuklar açlığı anlasın, yokluğu anlasın” masalları anlatıyor. 

Oysa Komünist Öğretmenler’in yaptığı açıklama bu konuda çok şey anlatmıyor mu? 

Tarikat ve cemaat liderleri holding patronu olmuşken, çocuklar zaten okullarda tek öğün yemek dahi yiyemez hale gelmedi mi? Çocuklara bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek sağlamayı dahi 'kaynak yok' gerekçesiyle reddeden Milli Eğitim Bakanlığı’nın; konu din ve Ramazan ayı olduğunda tüm imkânlarını seferber etmesi, bu politikanın insani değil ideolojik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Açlık ve yoksullukla mücadele eden milyonlarca öğrencinin temel ihtiyaçları görmezden gelinirken, dini etkinliklerin öncelik haline getirilmesi kabul edilemez.

***

76. Berlin Film Festivali’nin ardından: Sanat alanında da yolları ayırma zamanı -Çağrı Kınıkoğlu- 

Mülkiyet ilişkilerinin devamının dayatılması yerine çeşitli tamlamalarla nitelenen “rejim”ler tarif etmek (“saray rejimi” vb.), güncel olarak artık yerinde yeller esen ve aslında kendisinde ileri olan ne varsa bunu sınıf mücadelelerine borçlu bir “demokratik Avrupa kültürünü” ruh çağırma seanslarıyla hortlatmaya çalışmak, kötülükle sömürünün bağını kurmadan, muhalifliğini mülkiyet meselesine dokunmadan kurmaya çalışmak ufkuyla yolları ayırmanın zamanı gelmiştir.

“Emin Alper’in muhteşem konuşmasına bile kızanlar var. Söylediği tek yanlış bir şey yok. Haksız yere içeride tutulanlara yalnız değilsiniz diyor. Bunu da mı demesin? Dilerseniz hiç konuşmasın, film de çekmesin, artık pes vallahi. Devlet zaten sanatçıyı yeterince baskılıyor bi siz eksiktiniz.”

Ödül töreni sonrası yönetmen Emin Alper’in konuşmasına dönük sosyal medya itişmelerine böyle isyan ediyordu bir sosyal medya kullanıcısı.

Bu yıl 12-22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Uluslararası Berlin Film Festivali “Berlinale”nin 76.'sında Türkiye kökenli yönetmen İlker Çıtak “Sarı Zarflar” filmiyle Altın Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmamayı tercih etmiş), Emin Alper de “Kurtuluş” filmiyle Gümüş Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmayı tercih etmiş). Bu ödüllere çok sevinenler vardı ve bunlar, girişe aldığımız türden, yönetmenlerin konuşmalarının eleştirilmesine kızdılar.

Tersi görüşler de gırlaydı elbette:  “Dünden beri Emin Alper’in sözlerinin büyük bir gururla paylaşılmasını izliyorum. İlginç olan şu: Kendini en solcu sananların bile sistemin kurduğu tuzaklara bu kadar çabuk düşmesi... Bu ödül fetişizmi neymiş böyle, insanı anında apolitik yapabiliyormuş.”

Sosyal medya böyle, hızla kutuplaşılıyor: Kimisi eğlenceden, kimisi efkârdan, kimisi taşı gediğine oturtma hevesiyle, kimisi de bir mevziiyi savunma gayretiyle... Sönüp gidene kadar, bir sonraki kabarışı bekleyerek…

Bu beyanatlardan geriye pek az şey kalıyor maalesef.

Mesele görüş bildirmekte değil, görüş bildirmenin başka her şeyin yerine geçmesinde.

Bu yıl sansasyonun bininin bir para olduğu Berlinale’de yaşananları nasıl değerlendireceğiz? Bu yaşananlardan gerçek ve geliştirici tartışmalar, daha da iyisi, mücadele başlıkları çıkarabilecek miyiz? Belki daha az heyecanlı ama biz buradan yaklaşalım. (Festival boyunca neler yaşandığını yazının sonunda bir ek bölümde ayrıntılı olarak özetledim. İlgilisi önce orayı okuyup yazıya sonra devam edebilir.)

soL’un standartlarını zorlamak pahasına ve sizlerin sabrına sığınarak, başlıyorum.

Politik olan, apolitik olan

Wim Wenders

En kısa haliyle ortalığı hararetlendiren gelişmeler, festival açılışında bir gazetecinin “Berlinale”nin İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma destek veren Alman devleti tarafından desteklendiğini ve festival çerçevesinde bir yandan İran’daki protesto gösterileriyle, Ukrayna’yla dayanışma görüntüsü verilirken, diğer yandan Filistin gündeminin sumen altı edildiği ve soykırıma destek verildiğini ve bunun çifte standart olduğunu ileri sürmesiyle başladı. Bu yılın jüri başkanı Wim Wenders sanatçıların yaptığı şeyin siyasetin bütünüyle zıttı olduğunu ve politikaya bulaşmamak gerektiğini vurguladı. Sonra hem protestolar gelmeye başladı hem de Wenders’e ve festivale dönük utangaç destekler…

Festivalde sanatçılar nezdinde de açığa çıkan taraflaşmanın protestocular / imzacılar tarafı bir mektup yayınlamıştı (haber burada ve İngilizce metin ve imzacıların tamamı için tıklayınız) ve bu mektup açıkça anti-Filistin bir konumlanışa giren Berlinale’nin sponsoru Alman devletinin ikiyüzlü tutumunu teşhir etmek açısından “politik olarak” değerliydi.

Bununla birlikte, festivalde yürütülen “politik olanın bütünüyle zıttı olmak”, “politik olmak”, “apolitik olmak” meselelerine biraz daha yakından bakmakta fayda var.

Politik olan deyince ne anlıyoruz?

Berlinale’de gördük ki, bazıları, “politika” denince devlet ve hükümet idaresiyle iştigal edip, politik partilerde bir araya gelen profesyonelleri, onların yaptıkları ayak oyunlarını, dolap çevirmeyi, yanar dönerlikleri, sadece güncellikle soluk alıp vermelerini; bu meslek erbabının toplumu kutuplaştırıp tarafları birbirileriyle çekiştirmelerini ve bundan ekmek yemelerini anlıyor; öyle ya, yaşını başını almış tiplerin “sanat siyasetin tam tersidir”, “bizler apolitik olmalı ve insanları birleştirmeliyiz” demesini alıklıkla açıklayacak halimiz yok (insan emin de olamıyor gerçi).

Açıkça yanlış. Tarihsel, bilimsel, kültürel açıdan yanlış. “Politika” ya da aynı anlama gelen “siyaset”, bu değil.

Mecburen, bir tanım yapalım: Çıkarları farklılaşmış toplumsal sınıflara ve kesimlere bölünmüş bir toplumda bir ortak irade ve hareket oluşturma faaliyetidir siyaset. Kapitalizm koşullarında bu faaliyet şöyle işler: Toplumun büyük kısmını mülksüzleştirip kendi işçisi yapan sermaye sınıfı kendi çıkarlarını toplumun geri kalan kesimlerinin de çıkarı imiş gibi sunmaya ve toplumun o büyük kısmını sermaye sınıfının çıkarlarını savunacak şekilde hareket ettirmeye çalışır.

Basit anlamda oy istemek değildir buradaki mesele: Bir ayağı dünya görüşüne basar, medyasıyla, kültürüyle, akademisiyle, yaşamın sermaye sınıfının gözleriyle görülmesini, değerlerin buna göre biçimlenmesini sağlar; bir ayağı gündelik pratiklere uzanır, işçiler kendi tarihsel çıkarları yerine kendisini sömürerek yaşamını sürdüren asalak sınıfı onaylayarak sürdürür hayatını, hemşericilikle, inanç kardeşliğiyle, mezhep düşmanlığıyla, dayanışma değil gruplaşma ile, uzun vadeli değil kısa vadeli çıkarlar peşinde koşmakla, kimlikçilik tuzağına düşmekle... Ve tabii kestirme yoldan çabucak kurtulacağını söyleyenlere kulak ve destek vererek. Düzen siyaseti ya da burjuva siyaseti denilen, işte tam da budur ve aslında sözüm ona kendilerini daha yukarıda görerek siyaseti aşağı bir faaliyet olarak tarif eden burjuvalaşmış sanat erbabının yaptığı aslında tam olarak burjuva siyaset anlayışının değişmezliğini ve zaferini ilan edip onaylamaktır.

Oysa siyaset, az önce de söylediğimiz gibi, toplumun hangi doğrultuda hareket edeceğine dönük bir irade oluşturma ve hareketlendirme faaliyetidir ve bu faaliyet pekâlâ burjuva ufkunun ötesine geçebilir ve zaten örneğin komünistlerin, işçi sınıfı devrimcilerinin mücadelesini verdikleri budur, toplumun eşitlikçi bir doğrultuda, karanlıktan aydınlığa doğru harekete geçirilmesi ve eskiden yeniye sıçrayıp hayatı değiştirmesidir hedeflenen.

Bu birinci boyut olsun.

Eylemsizlik ve yönsüzlük

İkinci bir boyutu daha var konunun, en az ilki kadar önemli:

Politikanın görüş beyan etmeye indirgenmesi durumu… Kimileri buna “duyar kasmak” da diyor ve “woke” kültür denilen ufukla birlikte iyice hayatın parçası oldu: hayatın her alanıyla ilgili aşırı hassas bir tutum içinde olmak ve Nasreddin Hoca gibi, “lafı yapıştırıvermek”… Süreçleri ve olguların kaynağını araştırmak zahmetine kapılmadan “sallamak”. Vicdan ve değerleri temel hareket noktası ve nihayetinde de varılacak hedef olarak tarif etmek. “Yücelik için yaşayan yüce insan” imgesi… Çocukça aslında ve Engels geliyor akla: Bir düşünceyi, o düşünceyi kıyasıya eleştirerek ortadan kaldıramazsınız; o düşüncenin ortaya çıkmasına neden olan nesnelliği ortadan kaldırmadıkça, o düşünce tekrar tekrar kendini ortaya koymanın yolunu bulur, diyordu. Hayatı değiştirmeye yönelmeyen tutum alışlar tamamen anlamsız değilse de güçsüz ve kırılgan. Burada problem hayatı değiştirmeye yönelmemekte, tutum almakta değil.

Festival sonrası ödül konuşmaları, kendini siyaset üstü konumlandıran sanatçının alameti farikası haline gelip “marka değerine” dönüşerek inandırıcılığını kaybetmeye ve kendi kendini tüketmeye başladı. “Ben işimle gündeme gelmek istiyorum” sözünü bir yönetmen mi yoksa bir manken mi söylüyor, belirsizleşiyor.

Marx’ın Feuerbach üzerine tezlerinden ikincisinde insanın düşüncesinin gerçekliği kavrayıp kavrayamayacağı meselesinin teorik değil gayet pratik bir mesele olduğundan bahsedilir. Bir düşünce, geçerliliğini, “bu dünyaya ait oluşunu” pratik olarak kanıtlamalıdır. Bu da etkinlik meselesidir, salt bir ahlaki duruş ya da ilke meselesi değildir.

Etkinlik tarafı, hayatın olguları bize ne söylüyordu, örnek olsun:

12 Şubat’ta açılışı yapılan Berlinale’nin düzenlendiği ülkede, yaklaşık 600 km. güneydeki Münih’te 13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen bir Münih Güvenlik Konferansı vardı.

O konferansta ABD Dışişleri Bakanı bir konuşma yaptı: Gözünü hırs ve kan bürümüş halde “ortak uygarlık” dediği şeyi kurtarmak üzere Avrupalı liderleri harekete geçmeye davet ediyordu bu kişi ve “sömürgelerimiz varken her şey ne güzeldi, yine o günlere dönmek istemez miyiz?” demeye getiriyordu. Konuşmasından sonra Avrupalı liderler onu ayakta alkışladılar. Alkışlayanlar arasında Berlinale’ye kaynak ayrılmasında rolü olan birileri de var mıydı bilinmez ama “hepsi oradaydı”.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı'nda

Wenders’in 12 Şubat’taki tutumu, bu anlamda, zamansız bir talihsizlik değil, en iyimser ifadeyle bir “başını öteki tarafa çevirme” durumuydu. Çünkü aslında Almanya’nın faşizan yönelimleri, haydi öncesini geçelim, Rusya’nın emperyalizmin vekil gücü olarak Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşa karşı aldıkları tutumdan ve Rus kültürünü dahi insanlık tarihinden silme girişimlerinden, 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e verdikleri destekten ve Filistin savunucularına karşı uyguladıkları şiddetten zaten anlaşılıyordu ve bu manzarada politikaya (yani insanlığı bu gidişattan çıkaracak bir irade ve harekete kavuşturma çabasına) bulaşmamayı salık vermek gerçekten akıl alacak şey değildi.

Demek ki eleştiriyi elden bırakmadan ama onunla yetinmeden ve eleştiri yapmanın kendisini esas amaç olarak hedeflemeden yol almak lâzım, Engels’in sözü kulağımızda küpe olsun. Daima somutluk, tarihsellik, sınıf mücadelesi ekseninde dönecek tartışmalar. Düşünce örgütlü eyleme dönüşecek ve bir yönü olacak.

'Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle!'

Cem Karaca 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra 1987’de yeniden Türkiye’ye döndüğünde bir albüm çıkardı hemen. Yurduna hasret her yurtsever gibi belli ki Nâzım’dan da etkilenerek yazdığı ve bestelediği parçalardan biri “Hep Kahır” adını taşır. Uzaktan izlediği yurdundan haberler getiren bir arkadaşına hitap eder bu şarkının sözlerinde, “Bana İstanbul’u anlat, nasıldı / Şehirlerin şehrini anlat, nasıldı?”  dedikten sonra şöyle söyler: “İnsanlar gülüyordu de / Trende, vapurda, otobüste / Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle / Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır / Bıktım be…”

Bunalan, artık bir an önce biraz da olsa feraha çıkmak isteyen ama gücü de bunu yapmaya yetmeyen Cem Karaca, “hep kahır, hep kahır”, bıkmıştı artık. 1970’lerdeki devrimciliğinden kuşku duymayacağımız bu sanatçı, güçsüzlük ve aciliyet birleşince, Çankaya’nın şişmanı – işçi düşmanı Özal’la da, Fethullah Hocaefendi’siyle de kucaklaşmakta beis görmemişti. Kendi tarihini, mücadelesini hiçe sayarcasına hem de…

Emin Alper ödül konuşması yaparken... (Fotoğraf: Berlinare'nin internet sitesinden)

Ülkemiz ortalama aydını maalesef aynı güçsüzlük ve bir an önce feraha çıkma arzusu ile maluldür ve gerçekliği algılarken lunaparklarda komiklik unsuru olan o sihirli aynaların karşısında durur gibi, gerçekliği hep çarpık görmeye meyleder. Ayna değil kendi aklı ve iradesidir çarpıtan: örneğin ödül töreninde Gazzelilere selam gönderirken, bir yeni Gazze’ye dönüştürme arzusuyla emperyalistlerin hedef tahtasına yerleştirdikleri İran’a sallayabilir; neo-Nazilerin emperyalizm adına Rusya’yla vekalet savaşı sürdürdükleri Ukrayna’nın “direnişini” selamlayabilir; kapitalistlerle birlikte kapitalizmle barışık bir düzen içi muhalefet dizayn edenlere “yalnız değilsiniz” diye seslenebilir… Beis yoktur. Acelesi vardır ve çok bunalmıştır, ferahlık aramaktadır: Yalan da olsa, hoşuna gidiyordur, hep kahır, hep kahır, bıkmıştır!

Örgütsüzdür çünkü, programsızdır, güçsüzdür, “duruşu” vardır ama o duruş savrulur ha bire… Dünyanın emekçilerine kan kusturan burjuva siyasetçileri, askeri endüstriye yönelen Alman sanayi devleri, ABD tekelleri, ihracatçılar, ithalatçılar, tüm bunların taleplerini yeniden ve yeniden biçimlendiren burjuva politikacıları, onların yayınları, fonları, festivalleri, onu oradan oraya savurur… İş işten geçtikten, bebek, çoluk çocuk on binlerce Gazzeli hayattan koparıldıktan ve silaha hacet kalmadıktan sonra “protestolar sonucu Macron, Almanya, artık silah satmayacaklarını açıkladı” demek, ardından da bu kararların Trump’ı barışa zorladığını” iddia etmekten geri durmaz. “Barış Kurulu” Gazze’yi Riviera yapmayı arzulamıyormuşçasına, o “barışı” ilan edenler Suriye’deki cihatçılarla iş tutmuyormuşçasına, İran’a saldırmaya hazırlanmıyormuşçasına, Küba halkının boğazına basmıyormuşçasına ve canı isteyince devlet başkanı kaçırmıyormuşçasına…

Haddinden fazla “politika konuştuk”; son olarak festival, ödül, eleştiri, sanat meselelerine bakalım.

Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat ve vs.

Cannes, Venedik, Berlin, Antalya, Adana, İstanbul; Altın Palmiye, Altın Aslan, Altın Ayı, Altın Portakal, Altın Koza, Altın Lale… İlla ki altınla anılmalı… (Havana Film Festivali’ninki “Premio Coral – Mercan Ödülü” (“Altın Mercan” değil yani) ilk yıllarda siyah mercandan yapılan bir ödülmüş, sonraki yıllarda Küba’da deniz altı yaşamını koruma düzenlemeleri nedeniyle bronzdan yapmaya başlamışlar.) İlla ki altınla anılan bu festivallerde neler dikkat çekiyor: gösterişli giysilerle kırmızı halı yürüyüşleri, sansasyonlar, herkesin bir başkasınınkine işaret ettiği lobiler, after party’ler, film market’ler… 

Havana Film Festivali’nin “Premio Coral – Mercan Ödülü”

Neresinden tutmalı?

Festivallerin kültür alışverişi alanları olduğu düşüncesi kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı festivalleri ve kültürel iletişimi iktisadi ve ideolojik savaş meydanlarına çevirir; şirketlerin pazar kavgasının arenası olduğu kadar, seçkinciliğin, ayrıcalıklılığın ve sınıf ayrımcılığının mekâna yansıdığı ve bunların yeniden üretildiği ortamlardan biridir festivaller ve dolayısıyla kapitalizmi kavramadan festivalleri konuşamazsınız.

Ödüllerin, üretimde bulunanları teşvik etmek gibi bir işlevi olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı ödülleri öncelikle ve esasen piyasanın terbiye ediciliğini işletmek, “marka değeri” yaratmak üzere devreye sokar, sansürü otosansürle dengeleyenlerin önü açılır, sınıf atlama hayalleri ve şatafat rengini çalar; kapitalizmi kavramadan ödül mekanizmalarını konuşamazsınız.

Eleştirinin, özgürlüklerin serpilip gelişmesi için vazgeçilmez olduğu düşüncesi de kendi başına bir naiflik değildir… Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı eleştiriyi öncelikle kendisinin toplumun kanını emen asalak karakterini gizlemek üzere sömürdüklerine ve “eşitlikçi bir dünya” arayışına yöneltir: Biriken çelişkiler sistemi değil mağdurları ele alacak şekilde işlenmelidir, böylece düzen eleştiriyi temellük etmiş ve muhalefeti de içeren bir düzen kurulmuş olur; kapitalizmi kavramadan eleştiriyi konuşamazsınız.

Ve nihayet: Sanatın, insanları daha mutlu yaşanacak güzel bir dünyaya taşımanın aracı olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sanat hayat üzerine düşünmenin değil düşünmemenin bir aracına, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları gibi sunmasına alet ettiği bir maymuncuğa dönüşür, aydınlatmaya değil karartmaya yarar; kapitalizmi kavramadan sanatı konuşamazsınız.

İnsanlığın başına açılan en büyük bela ve tek yararı kendisini tarihe gömebilmeyi mümkün kılmak olan kapitalizmin karşısına naiflikle çıkılmaz.

Kapitalizmin karşısına onun anti-tezini örgütleyerek ve onu alt etme ufkuyla çıkarsınız.

Kapitalizmin karşısına sosyalizmle çıkarsınız.

İndirgemeci mi geldi? Bağlantısız mı?

Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat, modern yaşamda, 19. ve 20. Yüzyıl’da bir önem ve bir değer taşıdıysa, bunlar adlı adınca öncelikle Marksizmin, ardından Ekim Devrimi'nin kazanımları sayesinde oluşan mücadele ve birikimle gerçekleşmiştir. Nasıl ki sosyal devlet uygulamaları işçi sınıfının mücadelesi ile doğrudan ilişkilidir ve Ekim sonrasında SSCB'ye karşı rüşvet olarak emperyalist metropollerdeki işçi sınıfına verilmek durumunda kalınan haklardır; festivallerin insanlığı ilerletmeye aday kültürel alışveriş düzlemleri oluşları da örneğin Cannes Festivali’nin Fransası’nda Jean Renoir'dan, Halk Cephesi'nden, Nazizme kök söktüren “La Résistance”dan; Venedik Festivali’nin İtalyası'nda Gramsci'den, “Partigiano”lardan, Visconti'den, Zavattini'den, Rosi'den; Berlin Festivali’nin Almanyası’nda Rosa ve Karl’dan, Brecht’ten, Reichtag’a çekilen orak-çekiçli bayraktan ve Demokratik Almanya’nın kuruluşundan… bağımsız değildir.

Sınıf mücadeleleriyle karşısına çıkılan kapitalizm koşullarında festivaller ayrıcalıklardan halka doğru açılmaya ve yönelmeye başlar, ödüllerin ufku sansürden sorgulamaya doğru genişler, eleştiri emekçi halka karşı sorumluluğa alan açar ve sanat da sermaye düzeninin insanı kuşatan duvarlarının ötesini hayal etmeye, sömürüsüz yeni bir dünyayı işaret etmeye yönelir.

Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya ikliminde Cannes, Venedik, Berlin festivalleri zaman zaman -hele de bugüne kıyasla- insanlık açısından daha ileri olana yer verdiyse, “eşitlikçi, yeni bir dünya” fikrinin özneleri ve yaratıcılarının sayesindedir; bizde de öncelikle Yılmaz Güney’le anılan Adana, Aziz Nesin ve Mahmut Tali Öngören’le anılan Ankara film festivalleri bunun örneğidir ve Antalya’nın ve daha yakın tarihlerde kurulan festivallerin kimliksizliği de az önce bahsettiğim özne ve yaratıcıların yokluğuyla ilişkilidir. Ve elbette Berlinale’de ya da Cannes’da ya da Venedik’te de after party’ler veya film market’lar, dijital platformlar, teknoloji, filmlerden, sanattan daha fazla konuşuluyorsa bu da aynı dünyayı değiştirme iradesinin gerilemesiyle ilgilidir.

Bunlar, bir tartışmanın temel tutamaklarıdır.

Bunları yakalayamazsanız, Emin Alper’e kızarken kendinizi Metin Erksan / Halit Refiğ türü bir “ulusal sinema” tıkızlığı tarafında veya Emin Alper’i sahiplenirken tüm bir burjuva festival kültürünü aklayıcı pozisyonunda bulabilirsiniz.

Dünya kimin?

Brecht’in “Gerçeği Yazmanın Beş Güçlüğü” başlığıyla yayınlanan bir konuşması vardır.

1934 yılında, Hitler’in ve Nazizmin iktidara henüz yeni geldiği ve giderek kıyıcılığını arttırdığı bir dönemde yaptığı bu konuşmada Brecht Nazi Almanyası’nın mantığını gölgeleyen açıklamalara karşı şunları söylüyordu: “Avrupa kıtasının korkunç bir barbarlığın içine yuvarlanmış olması ve bunun, üretim araçları üzerinde hüküm süren mülkiyet ilişkilerinin şiddet ve baskı yoluyla devam ettirilmek istenmesinden ileri geldiği, çağımızın büyük gerçeğidir (sadece bu bilgiyle yetinmek pek bir şeye yaramaz, ama bunsuz, önemli hiçbir gerçeğe erişemeyiz). Niçin bu hale düştüğümüzü açıkça göstermeden barbarlığın üzerimize çöreklendiğini belirtmek neye yarar? Zulüm görüyorsak, bunun sebebi, mülkiyet ilişkilerinin devam ettirilmek istenmesidir.”

Sadece ülkemizdeki değil, çağımızdaki temel mesele de bununla ilgilidir. Mülkiyet ilişkilerinin devamının dayatılması yerine çeşitli tamlamalarla nitelenen “rejim”ler tarif etmek (“saray rejimi” vb.), güncel olarak artık yerinde yeller esen ve aslında kendisinde ileri olan ne varsa bunu sınıf mücadelelerine borçlu bir “demokratik Avrupa kültürünü” ruh çağırma seanslarıyla hortlatmaya çalışmak, kötülükle sömürünün bağını kurmadan, muhalifliğini mülkiyet meselesine dokunmadan kurmaya çalışmak ufkuyla yolları ayırmanın zamanı gelmiştir.

Burjuvazinin suretindeki dünyadır yaşadığımız: Biriktirme hırsı, zalimlik, bencillik, istismar, kendi çıkarını her şeyin üstünde tutmak, bunu sürdürmek için insanlığın geleceğini karartmak, temel karakteridir.

Dayanışarak, paylaşarak, yan yana gelerek, toplumsal çıkar ufkuyla, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek ortak bir mücadeleyle, “tek ve büyük bir insanlık ailesine” ulaşmayı hedefleyerek, yani işçi sınıfının suretindeki dünyayı kurarak aşılacaktır.

***

Hatırlatma eki

Ne olmuştu? Sansasyonun kaynağı neydi?

Neler yaşandığını not etmek gerek ki yazıda tartışmak istediklerimizi temellendirebilelim.

Her şey şöyle başladı: İddia oydu ki, 76. Berlin Film Festivali “Berlinale” Gazze’deki soykırım hakkında sus pus oldu; bu gündemde İsrail’in karşısında konumlananlar ya festivale kabul edilmedi ya da filmleri gösterim şansı bulamadı. Buna karşılık İran’a, Rusya’ya dönük eleştiriler makbul sayıldı, Ukrayna ile ve İran’daki protestocularla dayanışmaya alan açıldı. Gazeteci Tilo Jung’un sorgulamasının kaynağında bu “seçmece insan hakları” meselesi vardı: “Berlinale” esas olarak Gazze’deki katliamlara destek çıkan Alman hükümetinin katkılarıyla gerçekleştiği için mi bu çifte standardı uyguluyorlardı?

Bu sorgulama üzerine festivalin jüri üyelerinden Polonyalı Ewa Puszczyńska (yapımcılarından olduğu “Soğuk Savaş” filminin iki kahramanı “komünizmden kurtulmak için” intihar ediyorlardı) “tartışmalı konulara giriyorsunuz, başka bir sürü yerde daha soykırım yaşanıyor” açılımıyla tehlikeli sulara girince, bu yılki jüri başkanı Wim Wenders devreye girdi ve kendisinin görüşleri geldi: Siyasete bulaşılmamalı, sanatçı siyasetçinin işini yapmamalıydı, sanat “siyasetin 180 derece tersi” idi! Sonra gerisi geldi: Festival boyunca gösterimi yapılan filmlerden sonra gerçekleştirilen basın toplantılarında gazeteciler (özellikle de Jung) tarafından Wenders’in “politikadan uzak durma” yaklaşımına dair başka sanatçılara da görüşleri soruldu. Sanatçıların kimi “ben ne zaman ne hakkında konuşacağımı kendim seçerim” dedi, kimi “bizim işimiz iyimser olmaktır” dedi, kimi “önemli olan insanların bağ kurmasıdır, o nedenle biz apolitik işler yapmalıyız” dedi, kimi “film yapmak başlı başına bir mucizedir, bizim işimiz sorular sormak, yanıtlar vermek değil; festivaldekiler bize bir şey dayatmıyor” dedi… Sonra bazı rezaletler saçıldı ortalığa: daha önce festivalde jüri üyeliği dahi yapmış olan kimi sinemacıların “potansiyel sığınmacı” gibi değerlendirilerek festivale Almanya’ya gelmeden, “uzaktan – dijital olarak bağlanmalarının” teklif edildiği anlaşıldı. Festivale davet edilecek isimlerin federal polis denetiminden geçtiği ve festivalin polisle işbirliği yaptığı iddiaları ortaya atıldı. Filistin temalı kimi filmlerin daha kürasyon aşamasında elendiği ileri sürüldü…

Bir yandan da şu gelişmeler yaşandı: İddialar iddia olmanın ötesine geçmiş olmalı ki, kimi yaratıcılar filmlerini festivalden çektiler; onları, 80 imzacıyla başlayıp sonra imzacı sayısı artan sinemacıların protesto metni ve açıklamaları izledi. Kimi filmlerin gösterimlerinde 76. Festival’in kurumsal ufkunun dışına çıkmaya meyleden açıklamalar da geldi: Nour İbrahim’in “sanat her zaman politiktir; sesi çıkmayanlar için sesinizi kullanın ve politik olun” deyişi, Emin Alper’in kendi filmi “Kurtuluş”un gösterimi sonrası konuşmasında “İsrail’in Gazze’deki soykırımı” ifadesini kullanması gibi…

Ve nihayetinde “final gecesinde yıldızlaşan” İlker Çıtak ve Emin Alper’in konuşmaları: Politik olanı hortlak görmüşçesine kovmaya çalışan jürinin, festival komitesinin ve pek çok festival konuğunun çabasına karşın, ödüllerin açıklandığı törende politik konuşmalar hazırlayarak final yapmayı kafasına koymuş iki yönetmenin “politik” çıkışları geldi. İlki “haydi neyse, politik konuşma yapacaktım ama yapmayayım” deyip, parlamayı Emin Alper’e bıraktı. O da Gazze’den Gezi’ye, Mater’den Demirtaş’a, Kavala’dan İmamoğlu’na kimi selamlayacağını şaşırdığını söylediği bir geçit resmi düzenledi. Ardından da T24’te Murat Sabuncu’nun söyleşisi geldi. Emin Alper bu söyleşide kendilerinin, solcu oldukları için “memleketi şikâyet etmeyecek kadar akılları başlarında” olduğunu söyledikten sonra şunu vurguluyordu: “Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu oldukları günden beri bilirler. Bizim buradan ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese, kendi ülkelerindeki hak ihlallerine ses çıkarabilseler…”

Aynı insandan Kavala, Demirtaş, İmamoğlu, Batı ikiyüzlülüğü, solculuk, İslamcı aydınlar, demokratlık, ses çıkarmak ve hak ihlalleri çıkışları gelince, bu kadarcık cümle bile bir karmaşa olduğunu bağırıyor. Politik konuşma yapmak, politik olmak nedir, biraz düşünmekte fayda var. Yukarıdaki yazı, festival yıldızlığının ötesine geçip, bunu tartışmayı amaçladı.

/././

Erdoğan’a göre üniversiteler ‘özel mülk’ olmaktan çıkmış! Ziyareti için Boğaziçi’ni boşalttırdı, iktidarında 53 özel üniversite açıldı…

AKP iktidarında ülkemizde 50’nin üzerinde yeni özel üniversite açıldı. Erdoğan on gün önce Boğaziçi Üniversitesi’ni ancak okulu boşalttırarak ziyaret edebildi. Buna karşın bugün iktidarları döneminde “üniversitelerin birilerinin özel mülkü olmaktan çıktığını” iddia etti.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bugün bakanlarıyla yaptığı “kabine” toplantısı sonrası konuştu.

On gün önce Boğaziçi Üniversitesi’nde katıldığı yurt açılışından söz eden Erdoğan, üniversitelerin AKP iktidarları döneminde “birilerinin özel mülkü olmaktan çıktığını” iddia etti.

Erdoğan 13 Şubat’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yurt açılışına katılmıştı. Ancak üniversite yönetimi bir gün öncesinde kampüsü tüm öğrenci, akademisyen ve idari personel girişlerine kapattığını duyurmuş, öğrenciler derslere “online” olarak girmek zorunda kalmıştı. Kampüs girişi ve çevresi polis ablukasına alınmıştı.

O gün öğrencilere kapatılan kampüste AKP Gençlik Kolları üyelerince karşılanan Erdoğan, bugün yaptığı açıklamada "Şahsımızı karanfillerle karşılayan ve coşkuyla bağrına basan Boğaziçili genç kardeşlerime teşekkürlerimi iletiyorum” dedi.

Üniversitelerin “hiçbir marjinal ideolojinin kurtarılmış bölgesi” olmadığını söyleyen Erdoğan, AKP iktidarı öncesinde sayısı 20’lerde olan ve bugün 74’e çıkan özel üniversiteleri unutmuş gözükerek “Üniversiteler zenginlerin, elitlerin olduğu kadar, gariban çobanın, çiftçinin, kapıcının, esnafın, işçinin, inşaat ustasınındır, onların çocuklarınındır” ifadelerini kullandı.

Erdoğan öğrencilere kapatılan Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde AKP'li gençlerle hatıra fotoğrafı çektirmişti.

Erdoğan üniversitelerin “özgürleştiğini” de iddia ederek şöyle konuştu:

”Giriş kapısına ikna odalarının kurulduğu, kılık kıyafetlerinden dolayı genç kızların içeri alınmadığı, katsayı zulmüyle meslek liselerinin önünün kesildiği, klan dayanışmasıyla ünvanların ona buna peşkeş çekildiği, tek sesliliğin, tek tipçi dayatmaların hakim olduğu karanlık dönemler artık üniversitelerde tamamen geride kalmış, üniversitelerimiz özgürleşmiştir. Çetin mücadeleler sonucunda üniversiteler birilerinin özel mülkü olmaktan çıkmış, asli sahibine iade edilmiş, halka aidiyeti teyit ve tescil edilmiştir. Allah'ın izniyle bundan geriye dönüş olmayacaktır.”

MEB'in laikliği hiçe sayan genelgesine sahip çıktı: 'Kara kampanyalara rağmen...'

Erdoğan konuşmasında Milli Eğitim Bakanlığı’nın 81 ile gönderdiği genelgeyle tüm okul seviyelerinde laiklik ilkesi hiçe sayılarak başlatılan “Ramazan Etkinlikleri”nden de övgüyle söz etti.

Erdoğan “Okullarımızda gönüllülük esasına dayalı birbirinden güzel etkinlikler düzenleniyor. Sevgili yavrularımızın tüm kara kampanyalara rağmen bu ramazanı bir başka coşkuyla idrak ettiklerini memnuniyetle müşahede ediyoruz. Okul bahçelerinde neşeyle koşturan, ışıl ışıl gözleri ve gülen yüzleriyle camilerimizi birer gül bahçesine çeviren tüm çocuklarımızın tek tek alınlarından öpüyorum. Rabbim hepsini nazarlardan saklasın diyorum” diye konuştu.

Tunç ve Yerlikaya’ya mesaj: 'Yeni bakanlarımızın yanında olacaklar, biz de dostluk hukukumuzu korumaya devam edeceğiz'

Kabinede geçen hafta “küçük çaplı bir revizyon” yaptıklarını belirterek Akın Gürlek ile Mustafa Çiftçi’nin Adalet ve İçişleri bakanlıklarına atanmasına değinen Erdoğan, görevden alınan Yılmaz Tunç ve Ali Yerlikaya'ya teşekkür ederek bir mesaj verdi.

Erdoğan “Görevi devreden arkadaşlarımız biliyorum ki yeni atanan bakanlarımızın hep yanında olacak, deneyimlerini ve birikimlerini hükümetimizin kolektif başarısını daha da artırmak için kullanacaklardır. Biz de kendileriyle farklı zeminlerde birlikte olmaya, birlikte çalışmaya, kardeşlik ve dostluk hukukumuzu her daim korumaya, gözetmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

‘İhtilafları büyütmenin hesabı içinde değiliz’, ‘dünyada Türkiye rüzgarı esiyor’

“Dünya sisteminde şiddetli depremlerin yaşandığı günümüzde” Türkiye’nin tek amacının “dostlarının sayısını artırmak, yeni dostlar kazanmak” olduğunu söyleyen Erdoğan dünyada bir “Türkiye rüzgarı estiğini” öne sürdü.

Erdoğan “Anlaşmazlıklardan düşmanlık üretmek gayretinde değiliz. İhtilafları büyütmenin, sorunları derinleştirmenin hesabı içinde değiliz. Ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösterirken, herkesten de bizim hak ve hukukumuza saygılı davranmalarını bekliyoruz. Daha önce de söylediğim gibi şu an dünyada bir Türkiye rüzgarı esiyor. Türkiye'nin ne düşündüğü, ne yaptığı, yeni gelişmeler karşısında nerede durduğu, hangi adımları atacağı merak ediliyor” diye konuştu.

'Süreç hedefine doğru sağlam adımlarla ilerliyor'

Erdoğan “Terörsüz Türkiye” diye nitelediği sürece ilişkin olarak ise “Şehit yakınlarımızla birlikte aziz milletimiz, terörün kalıcı olarak bitmesi için yürüttüğümüz Terörsüz Türkiye sürecine sahip çıkıyor, terörden beslenenlere, terörden rant devşirenlere rağmen süreç hedefine doğru sağlam adımlarla ilerliyor” dedi.

Erdoğan "Biz de meşru dairede kalmak, milletimizin hassasiyetlerine azami hürmet göstermek suretiyle inşallah bu süreci menziline ulaştıracağız” ifadesini kullandı.

NATO tatbikatına katılan askerlere tebrik

Bakanlarıyla düzenlediği “kabine” toplantısının gündeminin başlıca konularını savunma, sağlık ve ticaret olarak aktaran Erdoğan Almanya’da NATO tatbikatı Steadfast’ta “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulaştığı seviyeyi tüm dünyaya bir kez daha gösterdiği”ni belirterek NATO tatbikatına katılan askerleri kutladı.

Tütünle mücadelede başarısızlığın kabulü

“Vatandaşların şikayetlerine de kulak vererek” sağlık alanında eksikleri tamamladıklarını savunan Erdoğan “sigara bağımlılığıyla mücadelede tavizsiz bir duruş sergilediklerini” ileri sürdü.

Türkiye’de tütün tüketimindeki patlama Efza Evrengil’in soL’daki geçtiğimiz günlerde yayımlanan "Sigara tüketiminde patlama, müdahale, sahte çözüm" başlıklı yazısında ele alınmıştı.

Erdoğan bu halk sağlığı faciasından söz etmedi ama şu sözlerle AKP’nin tütünle mücadele politikasındaki başarısızlığı ve ikiyüzlülüğünü ortaya koymuş oldu:

“Ancak bu illetle başarılı mücadelede devletimizin gayretlerinin tek başına yeterli olması mümkün değil. Medyanın, sanatçıların, dijital mecraların ve ailelerimizin de bizlere destek olması, mücadeleyi sahiplenmesi lazım. Halkımızın sağlığını tehdit eden her türlü bağımlılıkla mücadelemizi aynı kararlılıkla devam ettireceğiz."

***

Hollanda'da sağa kayan kabine ve savaş koltuğunda Dersimli bir göçmen: Dilan Yeşilgöz 

Hollanda'da aylar süren belirsizlik bitti ve Rob Jetten başbakanlığında azınlık hükümeti kuruldu. Mülteci karşıtlığıyla bilinen Dilan Yeşilgöz ise yemin ederek Savunma Bakanı olarak göreve başladı.

Hollanda'da İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez bir azınlık hükümeti kuruldu. 

Demokratlar 66 (D66) partisi lideri Rob Jetten başbakanlığında, Dilan Yeşilgöz  liderliğindeki Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokrat Parti'nin (CDA) katılımıyla oluşturulan kabine, Lahey'deki Huis ten Bosch Sarayı'nda Kral Willem-Alexander huzurunda yemin etti. 

Yüz elli sandalyeli Temsilciler Meclisi'nde çoğunluk için yetmiş altı vekil gerekirken, sadece altmış altı milletvekiline sahip olan bu koalisyon, yasaları geçirebilmek için muhalefetin desteğine muhtaç durumda. Hükümetin başındaki otuz sekiz yaşındaki Rob Jetten, ülkenin açık LGBT kimliğiyle görev yapan ilk başbakanı olarak tarihe geçti. 

Jetten, Arjantinli yirmi sekiz yaşındaki milli hokey oyuncusu Nicolas Keenan ile ağustos ayında İspanya'da evleneceğini açıklamıştı. Jetten istikrarlı bir hükümet için Yeşil Sol Parti ve İşçi Partisi (PvdA-GL) ittifakını da koalisyona dahil etmek istese de, VVD lideri Türkiye'den Hollanda'ya iltca etmiş bir ailenin çocuğu olan Yeşilgöz, sol ittifakın yer aldığı bir hükümetin işe yaramayacağını savunarak bu kapıyı net bir biçimde kapattı. 

Hollanda medyasına göre Yeşilgöz, Mark Rutte sonrası güç kaybeden partisinde, son yıllarda aşırı sağa kayan seçmeni elde tutmak için bu adımı attı ve merkezdeki geniş tabanlı koalisyon seçeneğini yok etti.

Dersimli bir mülteciden, göçmenlik karşıtı sağcı politikalara

Yeni kabinede başbakan yardımcılığı ve savunma bakanlığı koltuğuna oturan Dilan Yeşilgöz Zegerius, 1977 yılında Ankara'da doğdu. 

Dersim doğumlu olan ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) bünyesinde çalışan babası Yücel Yeşilgöz, 1980 askeri darbesi sonrası Hollanda'ya iltica etmişti. Dilan Yeşilgöz ise 1984 yılında annesi ve kız kardeşiyle birlikte kaçak yollarla Yunanistan'ın Kos adası üzerinden Hollanda'ya mülteci olarak sığındı. 

Siyasi kariyerine Sosyalist Parti ve Yeşil Sol Parti'de başlayan Yeşilgöz, zamanla sağ siyasete kayarak VVD'de yükseldi ve daha önce adalet ve güvenlik bakanlığı yaptı. 

Mark Rutte'nin siyaseti bırakmasının ardından partinin başına geçen Yeşilgöz, aşırı sağcı Geert Wilders'e karşı seçimi kaybetmesine rağmen sağcı söylemlerini sertleştirdi. Kendi mültecilik deneyimini reddederek kendisinin asla bir göçmen olmadığını savunan Yeşilgöz, göçmenlerin Türkiye'de kalması gerektiğini dile getiren katı iltica politikalarıyla Hollanda'da ciddi bir toplamın tepkisini çekiyor. 

Daha önce hazırladığımız haberlerde de aktardığımız üzere, Dersimli ve göçmen kimliğini vurgulamaktan kaçınan Yeşilgöz, bu kimliklere karşı yürüttüğü politikalar sebebiyle Hollanda'daki Kürt seçmenlerin büyük bir kısmından oy alamamıştı. Son dönemde sosyal medyada diploma ve özgeçmişiyle ilgili yanıltıcı bilgi verdiği iddiaları da gündeme gelse de, yakın çevresi bu iddiaların temelsiz olduğunu savunuyor.

İsrail'e destek ve antisemitizm polemiği

Yeşilgöz, aynı zamanda İsrail'in politikalarına koşulsuz destek vermesiyle de biliniyor. 

Yahudi kökenli Rene Zegerius ile evli olan Yeşilgöz, seçimler öncesi VVD parti kongresinde İsrail bayrağı ile poz verirken, reddettiği Yeşil Sol ve İşçi Partisi ittifakı on binlerce kişinin katıldığı Filistin'e destek gösterileri düzenlemişti. Siyasi yorumlar, sol partilere kapının kapatılmasında İsrail ve Filistin sorununun da etkili olduğunu belirtiyor. 

Geçtiğimiz yaz, siyonist propaganda afişleri bulunduğu gerekçesiyle Amsterdam'daki bir Yahudi futbol turnuvasına katılmayan sanatçı Douwe Bob'u antisemitizm ile suçlayan Yeşilgöz, kamuoyundan büyük tepki görmüştü. Güvenlik endişeleri nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan Douwe Bob'un iftira, hakaret ve küfür şikayetleri üzerine Yeşilgöz geri adım atarak paylaşımlarını kaldırmak zorunda kalmıştı.

NATO'nun savaş deposu ve artan bütçe tepkisi

Savunma bakanlığı koltuğuna oturan Yeşilgöz'ü bekleyen en büyük tartışmalardan biri de ülkenin artan militarist dönüşümü ve savaş bütçesi. 

Hollanda, 2025 yılına gelindiğinde NATO'nun Avrupa'daki lojistik merkezi ve savaş deposu olma hedefiyle tarihinin en kapsamlı askeri genişlemesine girişti. Savunma bütçesinin gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde beşine çıkarılması hedeflenirken, bu kaynaklar elli yedi ayrı proje ile mühimmat depolarına, savaş uçağı üslerine ve dron sistemlerine harcanıyor. 

Bu projeler kapsamında Staphorst ve Friesland'da mühimmat depoları kuruluyor, Lelystad, De Peel ve Gilze-Rijen'de hava üsleri yapılandırılıyor. Ayrıca Drenthe ve Noord-Brabant'ta kara tatbikat sahaları inşa edilirken, Eemshaven limanı Baltık hattı sevkiyatları için yeniden düzenleniyor ve sivil radar kuleleri doğrudan NATO ağına entegre ediliyor. 

Hükümet programında savunmaya kaynak aktarmak için özgürlük payı adı altında dolaylı vergiler artırılırken, eğitim ve sağlık bütçelerinde kısıntıya gidiliyor. Hollanda İstatistik Kurumu (CBS) verilerine göre bu durum alt ve orta gelir grubunun alım gücünü düşürecek. Muhalefet partileri ise bu bütçeye kesinlikle onay vermeyeceklerini ifade ediyor.

Savaş destekçiliği ve Ukrayna politikası

Hollanda'nın bu askeri politikaları sadece Ukrayna'ya verilen askeri desteği değil, NATO'nun Ortadoğu'daki saldırgan politikalarını ve Gazze'deki soykırım girişimini koşulsuz destekleyen tutumunu da besliyor. 

Ülkenin 2006 ile 2010 yılları arasında Afganistan işgaline ortak olması 1,8 milyar dolara mal olmuş ve yirmi dört askerin ölümüyle sonuçlanmıştı. Bugün de önceki başbakan Mark Rutte'nin Rusya'nın sivil hedeflere saldırılarını terör olarak niteleyerek başlattığı destek sürüyor. Eski savunma bakanı Kajsa Ollongren'in Rusya durursa savaş biter, Ukrayna durursa Ukrayna yok olur diyerek savunduğu, eski dışişleri bakanı Wopke Hoekstra'nın ise askeri ve ekonomik yaptırımların süreceğini belirttiği militarist eylemler tam gaz devam ediyor. 

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ile yapılan görüşmeler doğrultusunda tahrip olan altyapının onarılması planlanırken, NATO'nun doğu kanadını korumak için Slovakya'ya yüz elli asker ve Patriot uçaksavar füze sistemi gönderildi. Aynı zamanda Hollanda, Ukrayna'da işlendiği iddia edilen savaş suçları için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne tam destek vererek özel bir ceza mahkemesi kurulması için çalışmalar yürütüyor. 

Tüm bu tablo, Dilan Yeşilgöz'ün yönetimindeki savunma bakanlığının ülkeyi Avrupa'daki savaş düzeninin ana taşıyıcısı haline getirdiğini gösteriyor. Dilan Yeşilgöz'ün Dersimli bir mülteci bir aileden Hollanda'daki savaş bakanlığı koltuğuna uzanan öyküsü, sınıf siyasetine duyulan ihtiyacı yeniden anımsatıyor. 

***

'Şikayetinden vazgeçenler ölüme ortaktır' demişti: Şimdi de Batın Barlas Çeki'nin annesi şikayetini çekti 

Eski Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın kızı Fatma Zehra Kınık Demir'in aracıyla çarparak öldürdüğü 17 yaşındaki Batın Barlas Çeki'nin hukuk mücadelesinden önce babası, şimdi de annesi vazgeçti. "Şikayetinden vazgeçenler ölüme aynen ortaktır" diyen anne Hasret Doğan, maddi ve manevi zararının giderildiğini belirterek şikayetini geri çekti.

Eski Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın kızı Fatma Zehra Kınık Demir, çarptığı motosiklette bulunan 17 yaşındaki Batın Barlas Çeki'nin ölümüne ve üç kişinin yaralanmasına neden oldu.

Baba Serdal Barlas Çeki'nin ardından, anne Hasret Doğan da oğlunun ölümüne neden olan Fatma Zehra Kınık Demir hakkındaki şikayetinden vazgeçti.

Aralık 2025'te mahkemenin verdiği 2 yıl 6 aylık hapis cezasına "Bir canın bedeli iki yıl mı? Şikayetinden vazgeçenler ölüme aynen ortaktır" diyen Hasret Doğan, mahkemeye sunduğu yeni dilekçede tüm maddi ve manevi zararının giderildiğini beyan etti.

'Şikayetimden vazgeçiyorum'

Halk TV'den İsmail Saymaz'ın haberine göre Barlas Çeki'nin annesi Hasret Doğan, 19 Şubat 2026'da mahkemeye bir dilekçe sundu. İstanbul Anadolu 8. Ağır Ceza Mahkemesi üzerinden istinafa (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesi) gönderilen dosyada şu ifadeler yer aldı: Sanık Fatma Zehra Kınık Demir hakkındaki şikayetimden vazgeçiyorum. Maddi ve manevi tüm zararım giderilmiştir. Sanıktan maddi ve manevi herhangi bir tazminat talebim yoktur. Yapmış olduğum istinaf başvurumdan da vazgeçiyorum.

İki ay önce 2,5 yıllık hapis cezasına tepki göstermişti

2024 yılında meydana gelen, 17 yaşındaki Batın Barlas Çeki'nin ölümü ve üç kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan kazanın davasında Kınık, daha önce 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ancak bazı müştekilerin şikâyetlerini geri çekmesi üzerine karar İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozulmuş ve dava yeniden görülmüştü. 

19 Aralık'taki ikinci duruşmada Kınık, 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış, yurtdışına çıkış yasağının devamına ve ehliyetinin bir yıl süreyle alınmasına hükmedilmişti.

Kararın ardından anne Hasret Doğan, verilen cezaya şu sözlerle tepki göstermiş ve şikayetinden vazgeçenleri suçlamıştı: Verilen ceza şaka gibi. Bir canın bedeli iki yıl ki, onun da içeride geçirme süresi de üç ay mı o da belli değil. Trafikte işlenen suçlar için verilen cezalar gerçekten komik. Ceza değil yani bu kesinlikle. Bir can gitmiş ve bir daha asla geri gelmeyecek. Yani kabul edemiyorum. Üzgünüm... Benim çocuğum gitti ve ben acı içinde kıvranıyorum. Şikayetinden vazgeçenler için şunu söylemek istiyorum; kendileri de ölüme sebep olma suçundan aynen ortaktır. Tekrar istinaf süreci olarak itiraz edeceğiz. Ama sonuç ne olur bilmiyorum. Çünkü Türk kanunlarında bunun bir cezası yok. Trafikte ehliyeti olan birileri o zaman herkesi öldürsün. Yani bu kanunlar bunu söylüyor insanlara.

Önce baba, ardından anne şikayetini çekti

Aralık ayındaki duruşmanın ardından aile avukatı Uysal Uğurlu da cezanın detaylarını kamuoyuyla paylaşmıştı. Fatma Zehra Kınık'ın eylemi sebebiyle üç yıl ceza verildiğini, 1/6 oranında takdir indirimi yapılarak cezanın iki yıl altı aya düşürüldüğünü belirten Uğurlu, "Şu anki infaz yasasına göre üç aylık bir hapis cezası öngörüyoruz. Tahminen bu ceza açık cezaevinde geçirilecek, ardından iki yıl denetimli serbestlik uygulanacak" ifadelerini kullanmıştı.

Aynı duruşmada savunma yapan Kınık'ın avukatları ise kazada hayatını kaybeden Batın Barlas Çeki'nin annesi ile yaralananlara maddi ve manevi tazminat ödendiğini ve bazı müştekilerin şikâyetlerini zaten geri çektiğini vurgulamıştı. Savunma makamı, maddi zararların karşılandığı gerekçesiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını talep etmişti.

Öte yandan baba Serdal Barlasçeki, mahkemeye bir dilekçe vererek şikayetini geri çekmişti. Ancak Zehra Kınık Demir tarafından kendisine defalarca para teklif edildiğini, hatta hesabına haberi yokken "manevi tazminat" adı altına 500 bin TL yollandığını duyuran anne Hasret Doğan hukuk mücadelesini sürdüreceğini iddia etmişti.

***

Siyasetçiler yoksullara yoksulluğu anlatırken: Ramazan ayında memleketten emekçi manzaraları -Özkan Öztaş- 

İktidarın ramazan ayına sıkışan göstermelik yoksulluk şovlarının, ziyaretlerinin ardında, milyonlarca kişinin on iki ay süren açlık ve hayatta kalma mücadelesi gizleniyor. Ankara'daki askıda ekmek kuyruklarından iftar çadırlarına işte Türkiye'nin yoksulluk gerçeği.

Ramazan ayıyla birlikte düzen siyaseti ve gericiler yoksulların sofrasını vitrin olarak kullanmaya başladı.

Bir yanda şatafatlı iftar gösterileri ve Saray'da ağırlanan misafirler, diğer yandan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in vaktiyle dediği gibi "fakir ev ziyaretlerinde" boy gösteren AKP'li vekiller var. "Doğalgaza geçmeyen ev kalmadı" diyen AKP'li isimlerin yoksulluk sofrası yarıştırarak yaptığı sobalı ev ziyaretleri ve iftar sofrasına oturduğu evin içine AKP'nin tanıtım materyallerini götürmeyi ihmal etmeyen Bakanlar dikkat çekiyor. 

Ancak ülkenin durumu her yerinden çürüyen ve ahlaki değerleri yeri geldiğinde kendi çıkarları için harcamaktan tereddüt etmeyen iktidarın, ramazan ayına sıkışan göstermelik ziyaretlerinde anlatıldığı gibi değil. Bugün ülkenin gerçekliğinden bakıldığında, bu safsata "yoksullara yoksulluğu anlatmaktan" öteye geçmeyen bir pratiğe dönüşmüş durumda.

Mehmet Şimşek yaptığı paylaşımı bir süre sonra silmiş ancak bu ifade toplumun hafızasında yer etmişti. Şimdilerde her "yoksul aile ziyareti" paylaşımlarında hatırlanıyor. 

Yoksulluk bir ay değil ki... Ekmek on iki ay aslanın ağzında

Sayısal veriler ülkemizdeki yoksulluğa dair gayet anlaşılır bir tablo sunuyor. 

Şeker Bayramı'nda şeker alamayan, hayatta kalmak için hamallık yapan ya da maden ocaklarında çalışmayı göze alan emekliler, kilosu 1000 lirayı bulan şeker tezgahlarına öyle bir bakıp geçiyor. Yani yoksulluk empati kurulacak kadar uzak bir durumdan ziyade, milyonlarca insanın her gün bizzat yaşadığı somut bir gerçeklik halini almış durumda. 

Türk-İş'in 2026 yılı Ocak ayı araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarını ifade eden açlık sınırı 31 bin 224 liraya ulaştı. Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu ihtiyaçların eklendiği yoksulluk sınırı ise 101 bin 706 lirayı aşmış durumda. Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti bile 40 bin liranın üzerinde seyrediyor. 

Bu rakamları iktidara yakın sendikanın verileri anlatıyor. Ya da başka bir ifadeyle mızrak çuvala sığmıyor. 

Bu tabloyu 2026 yılı için belirlenen 28 bin 75 liralık asgari ücretle yan yana koyduğumuzda, çalışan nüfusun çok büyük bir kısmının zaten açlık sınırının dahi altında, kelimenin tam anlamıyla bir hayatta kalma mücadelesi verdiği görülüyor. 

Tekrar edelim, bu yoksulluk değil, açlık.

Ankara'da askıda ekmek kuyrukları

Ankara'nın Esat semtinde bulunan bir ekmek fırınında "askıda ekmek" dayanışması sadece ramazanda değil, on iki ay boyunca devam ediyor. 

Fırıncıya "Bugün kaç ekmek astınız?" diye sorduğumuzda, "Bugün kasadan askıya asılan ekmek sayısı 282" yanıtını alıyoruz. 

Ama fazlası var. 

"Kasaya askıda ekmek için para vermeden, kendi satın aldığı ekmeği dayanışma için kendisi asan yurttaşlar da var" diyor fırıncı.

Yani kasaya verilen yaklaşık 300 kadar ekmeğin de vatandaşın kendisinin alıp astığını anlatıyor fırıncı. Kabaca günlük askıdan giden ekmek sayısı 500'den fazla. 

Sonra iç çekiyor ve ekliyor, "Bir o kadar daha olsa o kadar daha gider." 

Esat'taki fırına gelenler Ankara'nın yoksul semtlerinden yola çıkıyor. Uzunca bir yolu çoğunlukla yürüyerek geliyorlar ve gelenlerin önemli bir çoğunluğu ise emekliler. Fırın sahibi, "Türközü tarafından buraya kadar yürüyüp her gün iki veya üç ekmek alıp götüren var" diye durumu özetliyor. İki semt arası yürüyerek yaklaşık 45 dakika sürüyor.

Günde iki üç ekmek, 50 lirayı buluyor. Zira ekmeğin tanesi şimdilik 15 lira. Bu durum emekliler için ayda 1200 ile 1500 lira arasında bir tasarruf kalemi anlamına geliyor. Toplam gelirleri hepi topu 20 bin lira.

Açlık sınırı 31 bin lira.

'Açlık ordusu' iftar çadırında buluşuyor

İftar saatlerinde belediyelerin açtığı ramazan çadırlarındaysa yine aynı manzaralar karşımıza çıkıyor. 

Yoksul mahallelerden gelen yurttaşlar ne bereketi, ne güzellikleri ne de reklam afişlerinde yazanları paylaşma derdinde... Paylaşılan şey daha çok yokluk, çaresizlik ve bir öğünü masrafsız hale getirme çabası.

Türkiye'de işsiz sayısı 11 milyondan fazla. 

Asgari ücretle çalışanların sayısı da resmi verilere göre 16 ile 17 milyon civarında. 

İnce eleyip sık dokumazsak yine 30 milyon civarında açlık sınırında çalışan emekçi bulunuyor. Hastanede kuyruk bekleyen, manavın tezgahına bakmadan geçen, bayramdan bayrama et yiyen otuz milyonluk bir ülke var karşımızda. Buraya yoksulluk sınırı da eklendiğinde sayı katlanıyor. 

Dolayısıyla her yıl iktidar tarafından bir ay boyunca sergilenen "fakir ev ziyaretleri performansı" bu tabloyu gizlemeye yetmiyor. 

Bu karanlıkla mücadele edilmediği ve örgütlenilmediği sürece tablonun kısa vadede değişme ihtimali de görünmüyor.

***

AKP'li bakanlar saldırıya geçti: Sosyal medyaya kimlik, savunmaya darbe, okullara ilahi 

İktidar bakanları eliyle önümüzdeki dönemde sert bazı adımlar atacağının sinyalini verdi. Adalet Bakanı Akın Gürlek'in tepesinde duracağı izlenimi verdiği bakanlar pervasızca pek çok konuda tam gaz gerici ve piyasacı uygulamalara başladı bile.

İktidar bir süredir özellikle Adalet ve İçişleri bakanlarının değişmesinin ardından harekete geçti.

Pek çok alanda atılmak üzere rafta bekletilen adımlar hakkında arka arkaya kararlar açıklanmaya başladı.

Bunlardan ilkini bakanların en tepesindeymiş, onların temsilcisiymiş gibi konuşmaya başlayan Adalet Bakanı Akın Gürlek gerçekleştirdi. Gürlek göreve gelir gelmez yandaş A Haber'e çıktı ve sosyal medyaya kimlik zorunluluğu getireceklerini duyurdu.  

AKP'nin muhalif tek söze tahammülü kalmadı

Muhalif tek söze tahammülü kalmayan iktidar, telefon doğrulaması ve kimlik zorunluluğuyla girilen sosyal medyada neredeyse herhangi bir şey söylemenin de önünün kesileceğini Bakan'ın ağzından duyurdu: "Eğer sosyal medyada şahıs bir açıklama yapıyorsa, bir hedef gösteriyorsa o kişinin kimliği belli olduğu için artık onun da cezai sorumluluğu başlayacak."

Gürlek bununla da yetinmedi, "tutukluların avukat görüşlerinin fazla uzun olduğunu, istismar edildiğini" iddia etti ve bu hakkın kısıtlanacağının sinyalini verdi. Bu hazırlığın istisna olmaktan çıkarılan tutukluluğun savunmasızlığa itilmek istenmesiyle ilişkili olduğunu soL'da Ali Ufuk Arikan haberleştirmişti.

mYeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi henüz daha pek "icraat" duyurmadı. Ancak göreve geldiği ilk gün dini referanslarla çok gerici bir konuşma yapan Bakan Çiftçi'nin önümüzde günlerde yapacakları ilk ziyaretçileriyle kendini gösterdi. Bakanlıkta ağırlanan ilk isimler, 90’lı yılların karanlık figürü Mehmet Ağar ile Süleyman Soylu döneminin öne çıkan ismi Muhterem İnce oldu.

Okullarda tam boy gericilik

Son günlerde dikkat çeken bir diğer Bakan da Yusuf Tekin.

Milli Eğitim Bakanlığı görevine geldiği günden bu yana gerici derneklere ve tarikatlara sağladığı protokoller gündemde olan Tekin, Diyanet'le el ele kentleri Kuran kurslarıyla, sınıfları imamlarla doldurdu.

Ramazan bahanesiyle okullara "genelge" gönderip her türlü skandala izin veren Yusuf Tekin'in kim olduğunu bugün soL'da hatırlatmıştık.

Laikliği açıkça karşısına alan Tekin, laiklikle ilgili başlatılan imza kampanyasını yargıya taşıyacağını bile açıkladı. Bakan Tekin, çocuklara ilahiler dinletip, "etkinlik" adı altında gerici her türlü safsatanın anlatılmasına izin verdi. Okullarda kurulan "Askıda İbadet" panoları ve oruç tutmayan öğrencileri dışlayan "Reyyan Kapıları", bilimsel eğitimi tasfiye ederek çocukları pedagoji dışı dini dayatmalarla da hiç olmadığı kadar karşı karşıya bıraktı.

Sağlık Bakanı sezaryen saldırısını sürdürdü, HPV aşısında yan çizdi

Bir süredir ortalıklarda gözükmeyen Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da anlaşılan o ki, yükselen seslerden cesaret buldu.

Meclis'te, üstelik de "Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu"nda sunum yapan Memişoğlu yine sezaryenle doğumu hedef aldı. Sezaryenin "bir doğum şekli olmadığını" savundu, "Ameliyattır. Bunun sanki doğumun bir şekliymiş gibi algılanması ve algılatılması yanlıştır. Çünkü doğal olan normal doğumdur" dedi.

Konuşmasının hemen ardından AKP'nin ittifak ortağı HÜDA PAR'ın Mersin Milletvekili Faruk Dinç hastaneler için harem selamlık uygulama istedi. "Kadınlar mahremiyet kaygısını yaşamama adına sezaryeni tercih ediyor" iddiasında bulundu.

Bakan HPV aşısı konusunda da yan çizdi. Mücadele ile kazanılan HPV aşısı için yazın "aşı takvimine alacağız" diyen Bakan Memişoğlu, Türkiye'de yaygın olan HPV türlerinin ve kanser oluşturma riskinin "netleşmediğini" savundu. NTV'nin haberine göre, Memişoğlu, "Amerika'daki yaygın türler ile Türkiye'dekiler farklı olabilir" dedi. Bilimsel kurulun tekrar değerlendirme yapacağını söyledi.

AKP'nin istediği diziyi çek, parayı kap!

Grand Kartal faciasının hesabını veremeyen, tepkilere rağmen istifa etmeyen Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ise AKP'nin bir süredir el attığı dizi sektörüyle ilgili konuştu.

Türkiye'nin satış ve ihracat gücü açısından dünyanın en büyük üç televizyon endüstrisinden biri haline geldiğini belirterek ellerini ovuşturan Bakan Ersoy, iktidarı destekleyen sektör temsilcilerine müjdeyi verdi. Ersoy, "Türkiye'de yayınlanan ve belirlediğimiz kriterleri karşılayan dizilerin her bir bölümü için, Bakanlık ve Türkiye Turizm Geliştirme Ajansı (TGA) olarak toplamda 100 bin dolar karşılığı Türk lirasına kadar destek sağlayacağız" dedi ve ekledi: Dizilerimizi yeni nesil tanıtım vizyonumuzun lokomotifi yapıyoruz. Türkiye'nin tanıtımına katkı sağlayan, en az 3 kıtada ve 10 ülkede yayınlanan dizilerimize, Sinema Genel Müdürlüğümüz ve TGA ile destek sağlayacağız. Bu kararı vakit kaybetmeden, bu yıl itibarıyla uygulamaya başlıyoruz."

Bakan Ersoy

Diğer bakanların durumu da pek farklı değil.

Örneğin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı köprü ve otoyolları elden çıkararak özelleştirme gelirlerini katlamak istiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nce 485 maden sahasının ihaleye açılması, her yerin delik deşik edilmesi için düğmeye bastı. 

Bakanların yetkileri genişletilmişti

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde Resmi Gazete'de yayımlanan bir kararname ile üst yönetim kamu görevlilerinin atama usullerinden değişikliğe imza atmış ve bu değişiklikle de bakanlara bazı yeni yetkiler vermişti. 

Erdoğan'ın yetkilerinin bir bölümünü paylaştığı bakanlar ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı'na atama konusunda alan açıldı. Yani bakanların yetkileri artırıldı. Bu adımla birlikte ilgili bakanların kendi adlarına ciddi bir kurumsallaşma ve örgütlenme adımı atmasına da olanak sağlanmış oldu.

Şimdilik tek kişiden oluşan Cumhurbaşkanlığı Yardımcısı koltuğunun sayısında artma olması ihtimali ve yeni dönemle birlikte düşünülünce, bu adımların çok önemli olduğu anlaşılıyor.

***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

"GÜNDEM Başlıklar" -25 Şubat 2026-

AKP yok saydı, doğa uyardı: 11,7 milyar TL’lik hastane kayıyor -Mustafa Bildircin/Birgün-  YDA’ya inşa ettirilen Trabzon Şehir Hastanesi’nin...