soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-

Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye 

Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşması imzalandı. Enerji Uzmanı Önder Algedik, “Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geceğiz, bir cari açık daha yaratacağız” dedi.

Kış aylarıyla birlikte ülkenin daha fazla gündeme gelen enerji sorununa kalıcı çözümler üretmek konusunda herhangi bir girişimde bulunmayan AKP iktidarı kömür, petrol ve doğal gazın ardından yenilenebilir enerjide dahi dışa bağımlı olma yoluna girdi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yenilenebilir enerji santrali projeleri için anlaşma imzalandı.

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmanın Türkiye için ne ifade ettiğini soL TV’ye değerlendirdi.

Anlaşma kapsamında toplam kurulu gücü 5 bin megawatta kadar olan güneş ve rüzgar santrali projeleri iki fazda hayata geçirilecek. Birinci Fazda, Sivas ve Karaman'da yer alan, toplam 2 bin megawat kapasiteli iki güneş enerji santrali ikinci Fazda ise taraflarca üzerinde mutabık kalınacak koşullarda 3 bin megawattlık yenilenebilir enerji santrallerini kurma imtiyazı verilecek.

Yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım karşılığında Türkiye dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Suudi Arabistan’a satın alma garantisi de verecek.

Türkiye’nin enerji krizi derinleşirken bölgesel aktör olma yolunda Erdoğan’a meşruiyetini veren ABD bir dizi başka anlaşmanın yanı sıra sıvılaştırılmış doğalgaz - LNG tedarik anlaşmasıyla payını garanti altına almış Türkiye ile nükleer enerji alanında da anlaşma imzalanmıştı.

Yaptırımlar nedeniyle Rusya ve İran ile petrol ve doğalgaz alımında yaşanan sorunlarla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali için yapımında 35 milyar dolar civarında finansman sağlayan Rusya’ya Türkiye’nin 15 yıl boyunca taahhüt ettiği yaklaşık 210 milyar dolarlık elektrik alımı enerji krizini gündemden düşmeyen bir tartışma konusu hâline getirdi.

'Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geleceğiz, bir cari açık daha yaratacağız'

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan ile yapılan güneş ve rüzgar enerjisi anlaşmasının ekonomik ve ekolojik faturasını soL TV ekranlarında deşifre etti. 

Piyasa değerinin çok üzerinde maliyetlerle hayata geçirilen projelerin kamusal bir zarara dönüştüğünü kaydeden Algedik, AKP iktidarının nükleer ve fosil yakıttan sonra yenilenebilir enerjide de Türkiye’yi dış aktörlere bağımlı kıldığını ifade etti.

Algedik şunları söyledi:

“Burada kaçırılan çok önemli bir nokta var. Birincisi, bakanın açıklamış olduğu 2000 MW için 2 milyar dolarlık yatırım çok çirkin bir rakam. Çünkü şunu biliyoruz, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri'nde 2021'de biten bir projede 2000 MW 1 milyar dolara mal oldu. Dolayısıyla biz şu an fazla bir para ödeyeceğiz. Bu projeyle birlikte bizim enerjide bir kez daha dışa bağımlı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor. Zaten biliyorsunuz Rusya'ya bağımlıyız. Bu son enerji anlaşmalarıyla Amerika'ya bağımlılığımız daha da arttı. Ve şimdi güneş gibi bir konuda Suudi Arabistan'a bağımlı hale geleceğiz.

Onlara enerji maliyetini döviz olarak ödeyeceğiz ve dolayısıyla bir cari açık daha yaratacağız ve bu anlaşma bu anlamda da çok kötü.

İklim açısından bakıldığında, bu meselenin asıl sorumlusu ve fosil yakıt ticaretinin merkezi olan Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Ayrıca, aşırı merkezi bir yapı inşa ederek enerji kayıplarının yüksek olduğu bir sisteme geçiş yapmış olacağız. Türkiye’deki iletim ve dağıtım kayıplarının yüzde 10 civarında olduğu göz önüne alındığında, üretilen elektriğin daha tüketiciye ulaşmadan yüzde 10’luk kısmını peşinen kaybedeceğiz.

Sonuçta bu sürecin kazananı Suudi Arabistan olacaktır. Karşımızdaki tablo, iklim dostu bir yenilenebilir enerji projesinden ziyade; fosil yakıt ticaretiyle bilinen bir ülkeye kendisini aklama fırsatı sunan, ona gelir sağlayan ve Türkiye'nin enerji bağımlılığını pekiştiren bir girişimdir.

Nasıl Osmangazi Köprüsü'nde geçiş garantisi, şehir hastanesinde hasta garantisi varsa; burada da vatandaşın o parayı ödeme garantisi veriliyor.

Ama ikinci önemli nokta, bu kadar pahalı bir sistem kurgulanmasıyla beraber, şu an yapılan anlaşma hem kamuyu zarara uğratıyor, hem toplumu hem de iklimi zarara uğratıyor. Bu iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

***

Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!-Ali Rıza Aydın- 

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).

Konumuz dil değil, başka.

6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.

Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.

Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.

Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.

Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.

Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.

Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.

Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

/././

Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır -Gülizar Biçer Karaca*- 

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir. O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz. Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız. Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için, laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir. Çalar. Çalıyor. Duymak, duymamak değil mesele... Nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

5 Şubat 1937…

Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…

Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…

Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.

Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…

Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.

Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.

Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.

***

Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.

Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.

Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.

Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.

Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....

Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…

İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.

Yaşadık, biliyoruz.

Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.

Onu gün gün aşındırmak.

Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”

Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.

Bir kıyı şeridini düşün.

Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.

Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.

Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.

İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.

Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.

Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.

Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.

Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.

Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.

TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.

Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.

***

Somutlaştırayım…

Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.

Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.

E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.

Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.

Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.

Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.

İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.

O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.

Yaşıyoruz, biliyoruz.

Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.

Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.

Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.

İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.

Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.

Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.

Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.

Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.

Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.

Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.

Yaşadık, biliyoruz…

Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.

Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.

Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.

Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.

Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.

Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.

Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.

Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.

Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.

Laiklik burada da somuttur.

Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.

Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.

***

O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.

Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.

Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.

Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.

Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.

Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…

Her biri bir yere dağılır.

O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.

Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.

Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.

Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.

Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.

Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.

Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.

O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.

Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.

Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.

Çalar. Çalıyor.

Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili

/././

Nagehan Alçı'nın depremzedeleri hedef alan sözlerine Hatay'dan yanıt geldi: 'Düpedüz kötülük' -Özkan Öztaş- 

Nagehan Alçı'nın "Depremzedelerde para harcama refleksi kaybolmuş" sözleri büyük tepki çekti. Yurttaşlar, elektrik ve suyun olmadığı konteynerlerdeki yaşam mücadelesini "lüks" sananlara isyan etti.

Büyük yıkımın yaşandığı 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılı yaklaşırken, afet bölgesi yeniden ana akım medyanın gündemine girdi. Depremzedelerin yaşadığı sorunları ve bölgedeki son durumu aktarmak üzere Hatay'a giden "gazeteci" Nagehan Alçı'nın sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım ise büyük bir tartışmaya vesile oldu. Alçı, devletin sağladığı imkanlar nedeniyle depremzedelerin "para harcama refleksini kaybettiğini" ve konteynerlerden çıkmak istemediğini iddia etti.

Bölgedeki gazeteciler, eğitimciler ve yurttaşlar ise bu tespitin gerçeklikten kopuk olduğunu belirterek, konteyner kentlerdeki yaşam mücadelesinin "bedavacılık" olarak yansıtılmasına sert tepki gösterdi.

'Kendini bilmezlik'

Nagehan Alçı, Hatay ziyaretinde kendisine eşlik eden yerel gazetecilerin kendisine depremzede yurttaşların sorunlarını aktarmasına rağmen, sosyal medya hesabındaki paylaşımda şu ifadeleri kullandı:  "Konteyner kentlerde devletin sağladığı elektrik, su ve ısınmanın yanı sıra devamlı gelen gıda ve temel ihtiyaç yardımları nedeniyle maalesef bazı depremzedelerde para harcama refleksi kaybolmuş. bütün kısıtlı imkan ve zorluklara rağmen bu nedenle konteynerlardan çıkmak istemiyorlar."

Bu sözler üzerine bölgeyi yakından takip eden gazeteci Mustafa Dilek, Alçı'nın iddialarına rakamlarla yanıt verdi. 

İnsanların konteyner kentlerde yaşamayı bir lüks haline getirdiğini söylemenin "kendini bilmezlik" olduğunu ifade eden Dilek, birkaç münferit örnek üzerinden binlerce insanın vebalinin alındığını vurguladı.

Dilek, Hatay'daki resmi verilere dikkat çekerek şu bilgileri paylaştı:  "Bugüne kadar 74 bin 671 kiracıya ve 72 bin 455 ev sahibine kira yardımı yapılmış durumda. 35 bin 340 vatandaşa Esenkart dağıtılmış ve bölgede hâlâ 160 konteyner kent faal durumda. Şimdi soruyorum, bu 160 konteyner kentte yaşayanların hepsi mi 20 metrekarelik yaşam alanını lüks olarak görüyor? Hepsinin mi işi gücü, hayatı normal? Ya da hepsi mi devletten yardım bekler durumda?"

Konteyner kentlerde elektrik kesintileri, su baskınları, çukur ve çamurla mücadele edilerek geçirilen üç yılın ne demek olduğunu bilmeyenlerin ahkam kestiğini belirten Dilek, bu yaklaşımın gerçekleri saptırmak olduğunu söyledi. Dilek tepkisini, "Daha bir ay öncesinde 'konteynerler Gazze'ye ne zaman gidecek' diye soranlar ne ara konteyner kentleri hatırlar oldu? İşgüzarları bulup onlar üzerinden algı yönetimi yapmak ve bu kentler boşuna duruyor demek düpedüz kötülüktür" sözleriyle dile getirdi.

'Bu bir gözlem hatası değil, kötülük'

Alçı'nın "para harcama alışkanlığını kaybettiler" iddiasına en çarpıcı yanıtlardan biri de bizzat o konteyner kentlerden birinde yaşayan Öğretmen Selim'den geldi. Bulunduğu Katar 2 Konteyner Kenti'ndeki yaşayan Selim Öğretmen, "sürekli 'bir çıkın, bir kalın' denilen belirsiz bir yerdeyiz" dedi.

20 metrekarelik alanda yaşanan zorlukları anlatan Selim, Alçı'nın "bedava su ve elektrik" tezini şu sözlerle yanıtladı:  "Burada bırakın çeşmeden suların akmamasını, dişimizi fırçalarken bir bardak suyu dahi satın alıyoruz çünkü sular sürekli akmıyor. Elektrik yok, zaman zaman bir haftayı bulan kesintiler hayatın normali oldu. ısınmak için sürekli piknik tüpüne takılan katalitik ısıtıcılar alıyoruz. Hayatımızın en büyük lüksü piknik tüpü bulmak."

Buzdolaplarının elektrik kesintisi yüzünden çalışmadığını ve bozulan yiyecekler nedeniyle sürekli gıda masrafı yaptıklarını belirten Selim Öğretmen, mum, koliyle su, şarjlı aydınlatma ve yağmurdan korunmak için çatıya çektikleri naylon brandaların maliyetlerini hatırlattı. Selim Öğretmen "Çamurun, soğuğun, karanlığın içinde yaşamak tercih olabilir mi? Nagehan hanım bir naylon brandanın metresi kaç lira biliyor mu? Bu yanlış bilgi ya da gözlem hatası değil, düpedüz kötülük. Görünen o ki depremzedeleri buralardan çıkarmak için psikolojik bir hazırlık yapılıyor, beleşe yaşayan insanlar muamelesi görüyoruz" ifadelerini kullandı.

TOKİ konutları neden çözüm olmuyor?

Tartışmaların bir diğer boyutu ise depremzedelerin neden TOKİ konutlarına geçmediği sorusu. Alçı'nın "konteynerdan çıkmak istemiyorlar" tezine karşı Halil İbrahim Aslanyürek, sahadaki teknik ve ekonomik engelleri anlattı. Aslanyürek'e göre depremzedelerin TOKİ'ye geçmemesinin temel nedeni, konutların önemli bir kısmının hala tamamlanmamış olması.

Teslim edildiği söylenen konutlarda ciddi altyapı eksikleri olduğunu vurgulayan Aslanyürek süreci şöyle özetledi:  "TOKİ'lerin önemli bir kısmında doğal gaz yok, kimisi ısınmıyor, kimisinde su alt yapısında ya da ince imalat hataları var. Konteynerde en azından 20 metrekarede küçük bir piknik tüpüyle ısınma şansına sahipsiniz ama TOKİ'de 2+1, 3+1 evde bunu yapma şansınız yok."

Aslanyürek ayrıca, henüz tamamlanmayan ve taşınılamayan konutlar için hak sahiplerinden aidat istendiğine dikkat çekti. Kura çekilip hak sahipliği tanınan pek çok kişinin evinin henüz temelinin bile atılmadığını, kağıt üzerinde tapu teslimi yapıldığını belirten Aslanyürek, ulaşım sorununa da değindi: "Çoğu TOKİ bölgesi merkezden oldukça uzakta, toplu ulaşım yok. Özel arabanız yoksa taşınamazsınız. Kimse bu evlerin oturulabilir durumda olmadığının farkında değil."

Depremzede yurttaşlar, yaşadıkları barınma ve altyapı krizinin "keyfi bir tercih" gibi sunulmasının, depremzedeleri kamuoyu nezdinde kötü gösterdiğini ve mağduriyeti derinleştirdiğini belirtiyor.

***

Casusluk iddianamesi: Savcılık çevirileri yapay zekaya yaptırdı, notu silmeyi unuttu -Yiğit Günay- 

Merdan Yanardağ’ın da tutuklandığı, merkezinde Hüseyin Gün’ün durduğu casusluk iddianamesinde Savcılık, notları okuma ve çevirme işini yapay zekaya yaptırdı.

Gazeteci Merdan Yanardağ’ın da tutuklanmasına yol açan casusluk soruşturması tamamlandı ve iddianame ortaya çıktı.

Ekrem İmamoğlu’nun “örgüt lideri” sayıldığı iddianame, Hüseyin Gün’den ele geçirilen belgeleri merkezine alıyor.

Yabancı ülkelere istihbarat sağladığı öne sürülen Gün’ün evinde yapılan aramada, cep telefonu ve bilgisayarındaki dosyaların yanı sıra, yıllar öncesinden kalma not defterlerini bile sakladığı, notların da gayet açık bir dille kaleme alındığı, emniyet ve savcılık ifadelerinden anlaşılmıştı.

İddianamede de Gün’ün defterlerindeki notlara yer verildi.

Gün, her gün tuttuğu notlarını ingilizce ve el yazısıyla alıyordu.

Üstelik, özellikle savcılık ifadesinde, kendisine sorulan sorularda çok sayıda çeviri hatası bulunduğunu da belirtmişti.

Buna rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, hazırladığı iddianamede Hüseyin Gün’ün notlarını yapay zekaya okutup çevirtti.

Savcılık makamı, son günlerde birçok öğrencinin ve hatta kolaycı gazetecinin yaptığı gibi, yapay zekaya hazırlattığı metni kopyalarken, yapay zekanın notunu silmeyi unuttu.

İddianamenin 37’inci sayfasında yer alan çevirinin başında “Elbette, işte görseldeki notlarınızın istediğiniz formatta çevirisi” ibaresi yer alıyor.

Söz konusu bölümün ekran görüntüsü:

***

Sapık -Alpaslan Savaş- 

Meşruluğunu yitirmiş bir düzen hüküm sürüyor tüm dünyada. Önemli olan meşruluk yitiminin meşruiyet krizine dönüşmesi, yani sömürünün sorgulanır hale gelmesidir. Çağın ihtiyacı olarak adlandırabiliriz. İnsanlığın kurtuluşu diye de. Meselemiz raydan çıkmış bir dizi zengin sapıktan daha fazlasıdır.

Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşinin bir uluslararası haydutluk operasyonuyla kaçırıldığı gece Trump “bu ülkeyi biz yöneteceğiz” demişti. Orada çok petrol vardı, onları Amerikalı şirketler çıkaracak ve alacaklardı. Aradan bir ay geçmeden Venezuela hükümetinin elleri havaya kaldırdığı anlaşılıyor. Chavez döneminde çıkarılan ve petrol sektöründeki şirketlerin çoğunluk hissesinin devlet kontrolünde olmasını zorunlu tutan yasa geçen hafta parlamentoda değiştirildi. Şimdi Venezuela petrolü ABD kontrolünde.

ABD aylarca Venezuela’dan petrol sevkiyatı yapan gemileri kaçırıp taşıdığı petrole el koydu. Bu korsanlıktan elde ettiği gelirin bir bölümünü uluslararası bir fona aktardı. Miktarın 2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Venezuela yönetiminin yasayı değiştirdiği gün ABD, bu paranın bir kısmını ülke içindeki bazı özel bankaların hesabına yatırdı. Bankalar parayı hemen piyasaya sürdüler ve neredeyse yarı fiyatına el değiştirmesini sağladılar. Venezuela halkının parası böylece ‘piyasaya’, yani uluslararası şirketlerin kasasına giriverdi. Paranın birazını Venezuela hazinesine de aktardılar tabi. O da ABD’li şirketlerden gıda ve ilaç satın almak koşuluyla.

Kaçırma, çökme, korsanlık… Adına ne derseniz artık, uluslararası kapitalist sistem kendi kurallarının dışına çıktı. Gerçi kurallı olanı da insanlık tarihinin en profesyonel el koyma biçimidir. Sömürü üzerine kuruludur. Marks ortaya çıkardı ve o gün bugündür kendine ödenen değerden daha fazlasını yaratma kapasitesine sahip tek üretim aracının emek gücü olduğunu biliyoruz. İşte kâr dedikleri sadece emek gücü tarafından çoğaltılabilen artı değerdir ve hırsızlık, işçilerin yarattığı bu değere el koyma biçiminde sürüp gitmektedir.  “Servetiniz bizden çaldıklarınızdır” sözünde bu nedenle mübalağa bulunmuyor. Bilimsel olarak kâr, hukuksal güvence altına alınmış hırsızlıktır. Kurallı ya da kuralsız, kapitalist düzen bu nedenle çürümek zorunda. Bunu yaşıyoruz.

Trump’ın "yetkimi anayasa veya mahkemeler değil kendi ahlakım belirler” sözleri çürümenin kanıtı olsa gerek. Kural ve sınır, bir pedofilin ahlakı kadarsa, yok demektir. Epstein belgelerinden ortalığa saçılan da bu sınırsızlık halidir. Sapık zenginlerin haz ve keyif aşkınlığı olarak adlandırılamayacak kadar büyük bir sorunu var dünyanın. Çürüme düzenin bünyesindedir. Belli ki Amerikan egemenlerinin kendi içindeki kapışma perdenin kalkmasına neden oluyor. Perde kalkınca kokuşma her yerde hissediliyor.

İleri bir medeniyet, haklar ve özgürlükler, insan yaşamının kalitesi, gelişkin bir ahlak gibi değerler rafa kaldırıldı. Büyük ya da küçük, çürüme kapitalist zincirin tüm halkalarındadır. Kaynağında sömürü ve eşitsizliğin yarattığı muazzam kudretin sınır tanımaz hale gelmesi var. Yani çürüme sınıfsaldır.

Bunu görmek için Epstein adasına kadar gitmeye de gerek yok. Türkiye’deki uyuşturucu, bahis, kumar, yolsuzluk, güvenlik riski adeta birer Epstein skandalı gibidir. Ülkenin itibarlı iş insanları gece yarısı uyuşturucu partisi verilen otelde buluşuyor, başkaları tanınmış habercilerle çiftliğinde seks partisi yapıyor, bahis skandalları, kiralık sokak çeteleri, karteller, hatta sızdırılan Epstein belgelerinde adı geçenler, ne ararsan ortalığa saçılmış durumda. Türkiye kapitalizmi de tüm dünyaya en az ABD’deki kadar leş bir koku yayıyor.

Meşruluğunu yitirmiş bir düzen hüküm sürüyor tüm dünyada. Önemli olan meşruluk yitiminin meşruiyet krizine dönüşmesi, yani sömürünün sorgulanır hale gelmesidir. Çağın ihtiyacı olarak adlandırabiliriz. İnsanlığın kurtuluşu diye de. Meselemiz raydan çıkmış bir dizi zengin sapıktan daha fazlasıdır.

/././

Migros işçisi, yol gösteriyor!-Atilla Özsever- 

13 gündür devam eden Migros depo işçilerin direnişi, sefalet zammına karşı bir eylem niteliği taşıdığı gibi yoksullaşan halkın ortak taleplerini de gündeme getirdi. Toplumun önemli bir kesimi, aydınlar, sanatçılar da, direnişe destek verdi. Direnişe öncülük eden DGD-SEN de, nasıl bir sendikal mücadele verilmesi gerektiğini ortaya koydu…

23 Ocak 2026 tarihinde başlayıp 13 gündür devam eden Migros depo işçilerinin direnişi, ülke çapında büyük bir yankı yaptı. Migros işvereninin yüzde 28’lik sefalet zammına karşı Depo, Gemi Yapımı ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) öncülüğünde beş bin işçinin ülkenin çeşitli yerlerindeki birçok deposunda başlattığı direniş, Migros ürünlerinin boykotuna yol açtı, destek gördü.

Migros depolarında 28 bin 75 liralık asgari ücretle işe başlayan işçilerin ortalama ücreti, 36 bin lira dolayında bulunuyor. Tüm depolarda çeşitli kademelerde yaklaşık 55 bin kişi çalışıyor.

Migros’un bağlı olduğu Anadolu Grubu’nun sahibi Tuncay Özilhan, TÜSİAD’ın (Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği) 2001 – 2003 yılları arasında başkanlığını yapan ve halen de bu kuruluşun Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı görevini yürüten bir patron.

Migros işvereni, depo işçilerine 2026 yılında asgari ücrete yapılan yüzde 27’lik zammın bir puan üstünde bir zam önerdi. İşçiler ise bu yüzde 28’lik sefalet zammına tepki gösterdi. Başta Adana olmak üzere, 23 Ocak 2026 günü itibarıyla 7 ilde 14 depoda iş bırakıldı.

Özilhan’ın villasında protesto

Migros depo işçilerinin iş bırakma ve zammı protesto eylemi, ülkenin çeşitli işyerlerindeki depolara da sıçradı, eyleme katılanların sayısı arttı. İşçiler, 31 Ocak günü de Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde toplandı.

Sendikanın çağrısı üzerine Özilhan’ın villasına gelen işçiler, polisin sert müdahalesiyle karşılaştı, orada işçilere bir konuşma yapan Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu ile birlikte 100’e yakın depo işçisi “ters kelepçeyle” gözaltına alındı.

İşçiler o akşam serbest bırakılırken, Başaran Aksu adliyeye sevk edilerek ertesi gün serbest kaldı. Aksu, serbest bırakıldıktan sonra yaptığı konuşmada, Burada esas konuşulması gereken bütün yoksulları sefalete, çürümeye iten düzeni sorgulayan Migros depo işçileridir. Tuncay Özilhan 9.5 milyar kar etti, 500 milyonunu işçilerle paylaşsa, sorun çözülür ama bir kuruş paylaşmak istemiyor” ifadelerini kullandı.

İşletmenin açıklamasına göre, Migros’un 9 aylık (Ocak-Eylül 2025) net kârı yaklaşık 5,4 milyar TL’dir. DGD-SEN de, Migros’un 2025 yılı toplam karının 9,5 milyar lira olduğunu bildirdi. Bu dönemin bir önceki yıla göre artışı ise, yüzde 70’tir. İşçiye reva gördüğü zam ise, yüzde 28’dir.

Sendikanın talepleri

DGD-SEN, net yüzde 50 ücret zammı, vergi yükünün işveren tarafından karşılanması, güvenceli iş, bankalar tarafından verilen promosyonların işçiye ödenmesi ve işten çıkarılanların işe iadesi gibi taleplerde bulunuyor.

Eylemler sürerken Migros işvereni, 7 bin 875 işçi kadroya alındığını, greve devam eden 141 işçinin de Kod 49’la (tazminatsız fesih) işten çıkarıldığını açıkladı.

Sendika Başkanı Neslihan Acar ise, 300’e yakın kişinin tazminatsız işten çıkarıldığını belirterek 7 bin 875 kişinin kadroya alınmasının bile direnişin bir sonucu olduğunu ifade etti. DGD-SEN Başkanı Acar, eylemlerin yapıldığı birçok yerde direnişe öncülük ederken canlı YouTube konuşmasında da şunları söyledi:

“İşveren, kadroya geçen arkadaşlarımızın Türk-İş’e bağlı Tez Kop-İş Sendikasına üye olmasını istedi. Tez Koop-İş, 10.nolu işkolunda örgütlü, biz ise 16.nolu işkolunda örgütlüyüz. Aslında işveren “sarı sendika” niteliğinde olan Tez Büro-İş’e işçilerin üye olmasını istiyor.

Bu sendika, 54 yıldır ciddi bir mücadele vermedi, işçilerin taşeronda çalışmasına göz yumdu. Halen Migros’un marketlerinde çalışan işçilerin 28 bin liralık asgari ücretle çalışmasına ses çıkarmıyor”.

DGD-SEN’i tasfiye

DGD-SEN Başkanı Acar, mücadeleci bir sendika olarak hak mücadelesine önem verdiklerini belirterek “İşin ilginç yanı, işveren 7 bin 800 işçinin Tez Koop-İş’e üye olmasını isterken sendikadan ‘üye olun’ çağrısı gelmedi” diye konuştu.

Neslihan Acar, işverenin kendi sendikalarını saf dışı bırakarak işkolu değiştirip depo işçilerinin Tez Koop-İş’e üye olmasını zorladığını ifade etti. Acar, “Biz işçinin öz gücüne dayanarak sendikacılık yapıyoruz. Şu an bizde örgütlenemediklerine göre kadroya geçenlerin ve diğer market işçilerinin 10.nolu işkolundaki bağımsız Emek-Sen’e geçmesini öneriyoruz” dedi.

Dayanışma ve destek

Migros işçilerinin direnişine destek olmak amacıyla sol siyasi partiler ve gençlik örgütleri, ilk günden beri Migros ürünlerine boykot çağrısı yaparak marketlerde kasaların kilitlenmesini sağlamaya çalıştı. Migros depo işçilerinin talepleri pek çok Migros şubesinde dile getirildi.

Türkiye Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş da, 1 Şubat’ta yaptığı açıklamada, Migros işçilerinin gasp edilen hakları iade edilene ve talepleri eksiksiz karşılanana kadar Anadolu Grubu’na bağlı Efes markasının hiçbir ürünün bayilerde satılmayacağını bildirdi.

656 kültür-sanat emekçisi ve 102 akademisyen de ayrı, ayrı imzaladıkları bildiriyle direnişe destek verdi.

Öte yandan Süper Lig’de sezonun 20. haftasında oynanan Gençlerbirliği - Gaziantep Spor maçı sırasında da tribünlerden direnişteki depo işçilerine destek sloganları atıldı.

Yine sendikanın çağrısıyla 3 Şubat günü Dikili, Datça, Bergama, Karşıyaka, Akhisar ve Çanakkale’de direnişi destekleme eylemleri yapıldı. Dün de (4 Şubat) Muğla, Milas, Hopa ve Denizli’deki Migros mağazaları önünde ve kent meydanlarında eylemlere devam edildi.

Dün ayrıca Anadolu Grubu patronu Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde yine sendikanın çağrısı üzerine işçiler toplandı. İşçiler villa önünde bekleyişlerini sürdürürken "İşçiler açken Özilhan’a huzur yok" sloganını attılar. Emekçilerin eyleminde çok sayıda çevik kuvvet polisi hazır bulundu. (Bu yazı yazılırken eylemler devam ediyordu). 

Mücadeleci sendikacılık

Günümüzdeki sendikal hareketin önemli zaaflarından ikisi şöyledir: Sendikalar, sadece kendi üyelerinin çıkarlarını korumak için toplu sözleşme yaparlar ya da topluma öyle bir görüntü verilir. Keza mevcut sendikal bürokrasi, işverenle ya da siyasal iktidarla uzlaşıcı, “yandaş” bir konumda sendikal faaliyet yürütür.

Migros depo işçilerinin direnişine öncülük eden DGD-SEN ise, daha mücadeleci bir hat izliyor. Migros direnişi, sefalet zammı karşısında toplumdaki yoksul kesimlerin de geçim sıkıntısına ön ayak olarak bir mücadele sergiliyor.

Bu mücadele anlayışı, Migros işçileri temelinde yoksullaşan halk kesimlerinin, çalışanların düşük ücrete mahkum edilmesine bir tepki oluyor, siyasal iktidarın “kemer sıkma” politikasına karşı çıkıyor, depo işçilerinin sorunları geçim sıkıntısı çeken halkın sorunlarıyla birleşiyor, sonuçta eylem toplumdan önemli ölçüde destek görüyor (Dr. Onur Can Taştan: “Halkın çıkardığı ses bizzat kendisi için”, Birgün, 2 Şubat 2026).

Ayrıca sendikal mücadelenin emekçinin öz gücüne dayanarak yapılması gerektiği, şeffaf, açık, işçinin söz ve karar sahibi olduğu sınıfsal bir çizgide yürütülüyor. Bu anlamda Migros direnişi, tüm işçi sınıfına da nasıl bir sendikal mücadele verilmesi gerektiğine ilişkin önemli bir örnek oluşturuyor…

/././

Noam Chomsky ve Jeffrey Epstein -Nevzat Evrim Önal- 

Bu ideolojik köprünün liberalizm tarafından kurulduğunun farkındayız, değil mi?

Jeffrey Epstein’in lain cesedi, eski bir Anadolu deyişiyle “toprağın kabul etmeyeceği” bir şeydi ve hücresinde öldüğü (ya da öldürüldüğü) 2019 yılından bu yana çürüyordu. Geçtiğimiz hafta sonu bu şişmiş ceset büyük bir gürültüyle yırtıldı ve o günden beri emperyalizmin merkezinden dünyaya yayılan kokudan durulmuyor.

Mesele çok boyutlu ve bu boyutlar arasında derhal bir önem hiyerarşisi kurulup “işte en önemli kısmı bu” denemeyecek kadar karmaşık, ayrıca karanlık. Bu yüzden ben bu yazıda, görece netleşmiş bir konuyu, liberal anarşist Noam Chomsky’nin bu iğrenç herifle olan kankalığını ve bunun solda yarattığı hayal kırıklığını tartışacağım.

Ama oraya geçmeden önce çok kısa bir not düşmek istiyorum: Ortaya saçılanlar kuşkusuz vicdanlı her insanı şoke edici boyutta; ama ne şaşırtıcı, ne de islamcıların çok sevdiği tabirle “münferit.” Körfez şeyhlerinin haremlerinden Latin Amerika’nın uyuşturucu baronlarının malikanelerine, Avrupa’nın nezih, soylu zenginlerinin şatolarından Asya’nın türedi zenginlerinin görgüsüz saraylarına kadar dünya çapında onlarca, yüzlerce benzer “network” var, işliyor. Hepsinde benzer şeyler oluyor, sermaye düzenin dokunulmaz egemenleri yoksul, savunmasız, biçare çocuklara el uzatıyor.

Bunu söylemek Epstein’in adasında olanları hafife almak değil, aksine bunu yadsımak sermaye düzeninin çürümüşlüğünü hafife almak. İnsanların ölçüsüzce zengin olabildiği bu düzen işledikçe, çocuklar güvende olmayacak. Adil bir dünya için kimse zengin olamamalı.

Ama biz konumuza gelelim. Kendisi de bu dünyayı kıyasıya eleştiren büyük muhalif, anarşist Chomsky’ye…

***

Şöyle özetlesek, herhalde pek itiraz eden olmayacaktır: Chomsky’nin tüm kariyeri, düzen karşıtı toplumsal mücadeleyi iktidar olmaya değil iktidarı eleştirmeye odaklamak, ona bu yönde akıl vermek üzerine kuruluydu.

Chomsky’ye göre devlet, tek fonksiyonu insanın yaratıcı doğasını zapturapt altına almak olan bir baskı makinasıydı ve iktidar, iktidarda olan açısından çürütücüydü. Öyle ki Chomsky, “tüm siyasi kurumların ortadan kalkmadığı bir devrimin solun hümanist ideallerini gerçekleştirme ihtimalinin çok zayıf” olduğunu söylüyor1, buradan yola çıkarak, sosyalizmin tüm iktidar deneyimlerini ve daha önemlisi, iktidar arayışını reddediyordu. Bu düşüncenin mantıksal sonucu olarak Chomsky’ye göre Sovyetler Birliği’ni kuran Bolşevikler ve onların önderi Lenin “sosyalist hareketten bir sağ sapmaydı”; Ekim Devrimi de bir devrim değil “darbe”ydi. Lenin bu darbeyi “kendiliğinden yükselen, liberter ve sosyalist halk hareketine, aynı Amerika’da anketlere bakıp siyaset yapan politikacılar gibi, duymak istediklerini söyleyerek” yapmış ve insanların tepesine onları “Çarcı sistemlerle” yöneten bir devlet kurmuştu.2

Bu fikirlerinde öyle “tutarlı”ydı ki, ABD’nin kuşatması altındaki Küba’ya bakarken dahi “insan hakları ihlallerinden” bahsedebiliyor ve bunu, başta Yugoslavya’nın dağıtılması olmak üzere bir sürü emperyalist operasyona aparatlık etmiş Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne referans vererek yapıyordu. Eline terazi almış özgürlük tartan Chomsky’ye göre Küba Latin Amerika’nın geri kalanına göre çok daha iyi durumda olmasına rağmen, hâlâ kat edecek yolu vardı.3

(Bu arada, Chomsky tabii bu insan hakları örgütlerini de eleştiriyordu, çünkü yöntemi buydu: Her şeyi eleştiriyle eşitlemek.)

Chomsky ile aynı konuyu çalışan ve onun meşhur Rızanın İmalatı  kitabından iki yıl önce İcat Edilen Gerçek isimli çok iyi bir kitap4 yayınlamış olan, geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz ABD’li Marksist Parenti, Chomsky’nin pozisyonunun nasıl devrimci mücadeleden kaçış anlamına geldiğini birkaç yerde yazmıştı. Bunların birinden şu çok doğru tespiti alıntılamak istiyorum:

Chomsky, ister anarko-özgürlükçü, ister özgürlükçü-sosyalist, ister anarko-sendikalist-sosyalist, isterse sadece anarşist olsun pek çok kişiye çekici geliyor. Çünkü örgütlü mücadele, devrimci bir yol arayışı, kitlesel bir direniş geliştirme ve bunu kalıcı kılma ihtiyacı, kapitalist karşı devrimci saldırı karşısında kendini savunabilecek silahlı bir sosyalist devlet gücü kurmanın gerekliliği ve bununla bağlantılı tüm zor soruları geçiştirebiliyor.5

Sermaye sınıfının iktidarına karşı devrimci işçi iktidarları kurulmayacaksa, emperyalist devletlere karşı sosyalist devletler kurulmayacaksa insanlığın bütün kurtuluş mücadelesi boşunadır; çünkü her zafer nihayetinde askeri güçle ezilir, hiçbir kazanım korunamaz. Chomsky, kariyeri boyunca, mücadele eden herkese bu zorunluluktan ve bu zorunlulukla beraber gelen sorumluluktan kaçmayı önerdi.

***

Peki, yine de bu, liberter anarşist Chomsky’nin siyonist Epstein alçağıyla sadece tanıdık falan değil bayağı kanka olmasını, evinde yatıya falan kalmasını açıklar mı?

Kendi başına tabii ki hayır, sonuçta salt soyut bir noktadan bakarsak Chomsky’nin Epstein ile yakın ilişkisi bol keseden savunduğu düşünceleriyle çelişkili. Ama yukarıda vurguladığımız mücadele kaçkınlığının bu çelişkiyi yaşanabilir, sürdürülebilir kıldığının altını çizmek gerekiyor. Chomsky, başka pek çok batılı solcu entelektüel gibi, dünyayı değiştirmeye değil eleştirmeye çalışıyordu. Düşüncelerinizi bu şekilde eylemsizlikle sınırladığınızda, pekâlâ eleştirdiğinizle kucak kucağa olabilir, hatta bunu yaparken eleştirmeye devam bile edebilirsiniz.

Krallık geleneğidir, sarayın soytarısı başka kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri söylemekte serbesttir.

Bu ideolojik köprünün liberalizm tarafından kurulduğunun farkındayız, değil mi? Epstein gibi maddi gücünün yettiği her şeyi sınırsızca yapabilmeyi kendilerine hak görenler açısından en büyük öcü onları hizaya sokacak bir devlet otoritesidir. Chomsky’nin yazdıklarına bütünlüklü olarak baktığımızda da, tarihteki en büyük kötülüklerden birinin sosyalist devletlerin bireysel zenginleşmeyi sınırlayan otoritesi olduğunu görüyoruz.

Bir yanda tamamına ermiş ve çocuk bedeni ticaretine girişmiş anarko-kapitalizm, diğer yanda toplumsal kuralları uygulamaya yönelik her türlü kurumsallaşmanın özgürlük ihlali olacağını savunan liberter anarşizm. Bu ideolojik eklemlenmeyi asıl kolaylaştıran şey ise aydının, entelektüelin örgütsüzlüğünün erdem olduğu, örgütlü olmanın düşünce ve eleştiri özgürlüğünü baskılayıp aydını kısırlaştıracağı safsatasıdır. Yani, yine liberalizm.

20. yüzyıl boyunca çok sayıda solcu aydın bu düşüncenin peşinden gitti, ille Epstein gibi grotesk tiplerle olmasa da düzenle benzer bağlar kurdu ve Sovyetler Birliği karşıtı, antikomünist koroya örgütlendi. André Gide, Arthur Koestler, Elia Kazan, Albert Camus, antikomünist anarşizmin en önemli temsilcisi George Orwell…

Aynı yolun Türkiye’deki yolcuları arasında Ufuk Uras, Baskın Oran, Murat Belge, Ömer Laçiner ve bütün Birikim dergisi tayfası vardı.

Ama aklıma asıl gelen isim, çalışma alanlarımızın benzerliğinden olsa gerek, James C. Scott. Antropoloji alanında anarşizmin önemli temsilcilerinden biriydi. Anarşizmin insanlığın tarımsal üretime geçişi ve sınıflı toplumların ortaya çıkışı konusundaki tezlerine önemli katkılar yaptı. Koç Üniversitesi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilen iki kitabının (Tahıla Karşı ve Devlet Gibi Görmek) çeviri editörlüğünü ben yapmıştım. 6

O da, ölmeden kısa bir süre önce, 1960’larda Burma ve Endonezya’daki sosyalist gençlik örgütleri içinde CIA muhbiri olarak çalıştığını açıklamıştı.7 Dolayısıyla 1965-66 yılları arasında Endonezya’da, aralarında Endonezya Komünist Partisi’nin yüz binlerce üyesinin bulunduğu bir milyonun üzerinde insanın öldürüldüğü Suharto katliamına istihbarat düzeyinde katkısı olmuştu.

***

Epstein dosyaları ortaya döküldükten sonra, sol hareketin dünya çapındaki önemli isimlerinden Vijay Prashad bir yazı yayınladı.8 Chomsky’yle birlikte iki kitap yazmış olan Prashad hayli duygusal bir tonla kaleme aldığı bu yazıda, bu kitapların yayınlandığı süre zarfında Chomsky’nin Epstein ile yakın münasebetinin sürdüğünü ve kendisinin bundan haberdar olmadığını söylüyor.

Prashad’a inanmamak için şu anda bir sebebimiz yok, en azından benim yok. Ama Prashad, artık ne bir şey duyacak ne de yanıt verebilecek durumdaki Chomsky’ye “nasıl yapabildin?” sorusunu soran çok sayıda solcudan yalnızca biri ve buradaki sorunun ne olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Sorun örgütsüzlük. İdollerinin çocuk tecavüzcüsü bir siyonistle düşüp kalktığını öğrendiğinde şoke olan tüm solcular için Chomsky duayen bir entelektüeldi ama görünüşe göre kimse bu insanla ortak bir örgütlenme içine girmemiş, yoldaş olmamıştı. Chomsky’nin Epstein’la, ortaya dökülen fotoğraflara bakılırsa pek de saklamaya çalışmadığı ilişkisinin başka türlü gizli kalması mümkün değildi; zira örgütlü olmak, bir kolektifin parçası olmak, önemli bir bölümü yazışılarak yürütülen bireysel entelektüel ilişkilere, ortak kitap yazmaya benzemez. Örgütlü insanın hayatı, örgütüyle birlikte devinir. Kuşkusuz gizlisi saklısı olabilir, ama örgütlü bir insan böylesine Doktor Jekyll ve Bay Hyde gibi ikili bir hayat yaşayamaz.

Demek ki, buradan çıkartılacak bir ders var. Sermaye düzeninin yalan dünyasında böyle hayal kırıklıkları yaşamak istemiyorsak, bizimle aynı yolun yolcusu olduğunu omuz omuza yürüyerek görmediğimiz kimse hakkında iyi niyetli varsayımlarda bulunmayacağız. Örgütlü mücadeleye dışarıdan, örgütsüz bir hayattan yalnızca akıl vererek “katkı” koymaya çalışan ayrıcalıklı entelektüellere nadide cevher muamelesi yapmayacağız; mutlaka düşüncelerini eyleme geçirmelerini bekleyeceğiz ve bunu ısrarla yapmıyorlarsa, güvenmeyeceğiz.

Bir insanın düşüncelerini dikkate almakla ona güvenmek başka şeylerdir. Tarihte düşünceleri dikkate alınması gereken pek çok sağcı, gerici, karşı devrimci ve dönek de var. Anlaşılan o ki, Chomsky bunlardan biriymiş.

Örgütsüzlüğü özgürlük zanneden herkese ders olsun.

1 N. Chomsky, “Government in the Future” [Gelecekte Hükümet], 16 Şubat 1970’te Wisconsin Üniversitesi’nde verilen seminer, https://chomsky.info/government-in-the-future

2 N. Chomsky, “Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media” [Rızanın İmalatı – Kitle Medyasının Ekonomi Politiği], 15 Mart 1989’da Wisconsin Üniversitesi’nde verilen seminer, https://chomsky.info/19890315/

3 N. Chomsky, “Discussion on the Cuban Five” [Küba Beşlisi Hakkında Tartışma], 8 Şubat 2006’da MIT’de yapılmış sohbet, https://chomsky.info/19890315/

4 İki kitap neredeyse aynı alt başlığı paylaşıyordu: Parenti’ninki Inventing Reality: The Politics of the Mass Media, Chomsky’ninki ise Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media’ydı. Parenti’nin kitabı Türkçeye (her niyeyse) “Kirli Gerçekler” gibi çok “serbest” bir isimle tercüme edildi. 

5M. Parenti, “Another View of Chomsky” [Chomsky’ye Başka Bir Bakış], Nature, Society, and Thought, Cilt 12, Sayı 2, ss.203-207 (1999) 

6 Sonrasında Scott’ın düşüncelerine yönelik şu eleştiriyi kaleme almıştım: “Anarşizmin Anti-Tarihselliği ve Neolitik Devrim”, Madde, Diyalektik ve Toplum, Cilt 3, Sayı 3, ss.258-264, https://bilimveaydinlanma.org/content/images/pdf/mdt/mdtc3s3/anarsizmin-anti-tarihselciligi-ve-neolitik-devrim.pdf.  

7 https://serbestiyet.com/haberler/unlu-anarsist-akademisyen-gencliginde-ciaye-raporlar-yazdigini-itiraf-etti-turkiyede-sosyalistler-anarsistlere-yuklendi-84669/.  

8 Yazı GazeteBilim’de, Elifnur Durduran çevirisiyle yayınlandı: https://gazetebilim.com.tr/chomskynin-epsteinla-olan-arkadasligindan-midem-bulandi/

/././

Şeriatçı imam, ulusal bayramları hedef aldı: ‘Ota püsürüğe resmi tatil yapıyorsunuz, kandiller tatil olsun’ 

Pendik’teki Uluçınar Camii’nde konuşan imam Halil Konakçı laikliği hedef aldı, şeriat övgüsü yaptı. Konakçı milli bayramları hedef alarak “ota püsürüğe resmi tatil yapıyorsunuz” dedi, cuma günlerinin ve kandil gecelerinin ertesi gününün resmi tatil olmasını istedi. Konakçı vaazında Alevileri de hedef aldı.

Cumhuriyeti ve laikliği hedef alan konuşmalarıyla bilinen imam Halil Konakçı, Berat Kandili dolayısıyla verdiği vaazda “Biz şeriatçıyız, asla laik değiliz” dedi.

İstanbul Pendik’teki Uluçınar Camii’nde yaptığı konuşmada Konakçı, laikliği doğrudan reddederek, “Bu gece affedilmeyecek zümrelerin başında gelen grup Allah’a şirk koşanlar, şeriata düşman olanlar. Muhammet Mustafa’nın nizamına, ilke ve inkılaplarına düşmanlık edenler bu gece affedilmeyecek. Şirk koşmak bu demek. Biz müminiz, muvahhidiz, şeriatçıyız, asla laik değiliz, asla müşrik değiliz” ifadelerini kullandı.

Konuşmada, laik yaşam biçimi ve anayasal düzen dinsel bir sapma olarak sunuldu.

Konakçı, vaazında “şeriatçı ve anti-Kemalist” olduğunu dile getirdi, kendisini “Muhammed Mustafa’nın askeri” olarak tanımladı.

‘Cuma günü ve kandiller resmi tatil olsun’

Resmi tatil uygulamasına karşı çıkan Konakçı, cuma gününün tatil olmamasını “İslam dışı düzenin” bir göstergesi olarak niteledi. Konakçı “Bu topraklarda bin yıldır İslam’ın bayraktarlığı yapılmasına rağmen Müslümanlara nefes alacak alan bırakılmadığını” ileri sürdü.

29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos: ‘Ota püsürüğe resmi tatil yapıyorsunuz’

29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos gibi ulusal bayramları “ota püsürüğe resmi tatil yapıyorsunuz” sözleriyle niteleyen Konakçı, kandillerin resmi tatil ilan edilmesini talep etti.

Konakçı “Bu mübarek gecelerin sabahı da resmi tatil olsun. Kadir gecesinin sabahında iş olmasın. Berat gecesinin sabahında iş olmasın. Miraç gecesinin sabahında iş olmasın ki, Müslümanlar bol bol ibadet edebilsin” diye konuştu.

Alevi yurttaşları hedef aldı: ‘Biz Hazreti Ali’nin yolundayız, başkaları değil’

Konakçı, Alevi yurttaşları da “Namazdan uzak durup, camiye sırt çevirip, Ramazan’da oruç tutmayacak, ‘İslam’ın kaidelerine sırtımı döndüm, onları tanımıyorum’ diyeceksin; ardından ‘Ben Ali’nin yolundayım’ diyeceksin. Vallahi Hazreti Ali ahirette sizi tanımayacak, bizi tanıyacak. Hazreti Ali bizi sevecek, çünkü biz Hazreti Ali’nin yolundayız, başkaları değil ” sözleriyle hedef aldı.

***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

İstanbul'un Gizi : Eminönü Hanları (V +VI) -Aslı Atasoy /T24-

Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan: Profesyonel çalışmam, ustalarla çay içerim, sohbet ederim; amacım insanların görünmesini sağlamak  Fotoğra...