EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-


Kentsel dönüşüm -Arif Nacaroğlu- 

Depremin yıl dönümü. Uzmanlar(?) yine ekranlarda. Uzman dediğimiz, herkesin uzmanı kendine. Parası olmayan çoğunluk, “Büyük deprem olmayacak. Enerji yavaş yavaş boşalacak” diyenlerin arkasında. Evi yenilemek, değerini ikiye katlamak ve bunun için parası olanlar da, “Kazmayı alıp yıkacaksın eski binaları” diyen uzmanların peşinde. Uzmanların çoğu akademisyen, profesör, doçent. Ölçme aletleri, hesap yöntemleri, matematik, fizik bilgileri aynı ama neden aynı ve tek doğruda buluşamıyorlar belli değil.

Halkın durumu ne? Tam anlamıyla mala çökme hikayeleri yaşanıyor bir çok yerde. 12 daireli bir apartman. 99 öncesi yapılmış. Daireleri o zaman emekli olanlar ikramiyeleri ile almışlar. Bazı daireler zaman içerisinde “rantsal dönüşümcülere” satılmış. Bu adamlar oturmadıkları evler için yıkıp, yapma peşinde. Karot filan alıp da, ev sağlam da olsa, “Bu ev sağlam” raporu vermeye cesaret edebilecek yetkili var mı? Yıkılırsa başının belaya girmesini kim ister?

Yeni yapım için gereken paranın yarısını devlet verse bile ev sahibine çıkan fatura bir kaç milyon. Amcam, teyzem 30 yıl önce güç bela bir ev almış. İyi ki almış ki bugün 20, 25 bin lira ile yaşayabiliyorlar. Değil milyon, yüz lira ödeyecek güçleri yok. Şimdi rantçı komşusunun baskısı altında. “Paran yoksa sat evini yok pahasına, git sana uygun mahallede yaşa.”

İlgililerde çıt yok. Kira yardımı dedikleri para ile kiralık kulübe bile yok. Ama bu somut ve ortada duran soruna ciddi tek kelime eden de yok. Ukala yetkililerin, “Evin yenilenecek, değerlenecek. Sen de katkıda bulunacaksın.” dediği insanın cebinde simit parası yok. Zaten o, evinin yenilenmesini, değerlendirilmesini filan da istemiyor, isteyemiyor. Kesin sokakta kalmaktansa, olup olmayacağı üzerine profesörlerin bile ortak sonuca varamadığı depremi denemeyi tercih ediyor.

Devlet farkın tamamını ödeyebilir. Ödediği daireye “10 yıl satılamaz. Kiraya verilemez” şartı koyup rantçıların önünü kesebilir.

Yapar mı?

Bırakın yardım etmeyi; aralık, ocak enflasyon oyunuyla yoksula vermiş gibi yaptığı zammı ilk ayda geri alan iktidar hiç böyle bir şey yapar mı?

/././

Kanlı panorama -Hediye Levent- 

Gazze sahilinin bembeyaz, yuvarlak balkonlu, yüksek katlı binalarla dolduğu tasarımları görmüşsünüzdür. Gazze’ye ateşkesin şartı olan yiyecek, ilaç, yakıt gibi hayati ihtiyaçlar bile doğru düzgün girmiyorken Gazzelilere ‘Barış getirenler’ sahilleri düşünmüş! İsrail çeşitli gerekçelerle insani ihtiyaçların girişini neredeyse sembolik miktarlara indirmiş durumda. İnsanlar kış şartları ve yağışlar nedeniyle su basan çadırlarında yaşam mücadelesi veriyor. Gazze hâlâ yerle bir, binlerce ceset tonlarca molozun altında. İnsanların geleceğini bir tarafa bırakın, yarını bile belli değilken Gazze sahillerini bölgenin turizm cenneti, Gazze’yi vergisiz ticaret merkezi yapma planları konuşuluyor. Uluslararası basının Gazze’ye girişine hâlâ izin verilmiyor. Ateşkes var ama insanlar ölmeye devam ediyor. Bir lokma için onurlarını bırakın birbirlerini ezdikleri bir vahşet Gazze’nin normali...

Trump’ın derdi savaşları bitiren, küsleri barıştıran lider olarak Nobel Barış Ödülü alabilmek. Netanyahu ve ekibinin, ülke içinde canlarını epeyce sıkan tepkileri bir şeylerle örtmesi gerekiyor. Zaten Netanyahu’yu da aşan, Filistinlilerin olmadığı bir devlet inşasının en önemli eşiklerinden biri Gazze. Dolayısıyla Gazze’nin su kaynaklarının ve tarım arazilerinin olduğu meşhur ‘sarı hat’a kadar çekilmiş olan İsrail, burayı bırakmayı hiç istemiyor. Ki bu bölge Gazze’nin yüzde 50’sinden biraz fazlasına tekabül ediyor. Peki sahil kısmına sıkıştırılması planlanan 2 milyondan fazla Gazzeliye ne olacak? Alttan alta devam eden bir zorunlu göç senaryosuna kurban gidecekler gibi görünüyor. Ana vatanlarını yaşanmaz hale getirip sonra göç etmeyi kendileri istediler senaryosu kulağa ne kadar da basit, kabul edilemez, inanılamaz geliyor değil mi? Ama bu senaryolar zamana yayılınca gerçeğin kendisi oluyor.

Bu arada gündemde kendisine bir türlü yer bulamayan Lübnan da, İsrail saldırıları ile Batı dünyasının baskıları arasında kendisine çıkış bulmaya çalışıyor. Ekonomik kriz ve İran’dan Suudi Arabistan’a birçok ülkenin müdahale çabaları da cabası. İsrail ile Lübnan on yıllar sonra ilk kez doğrudan görüştü ama Lübnan hâlâ olası bir İsrail saldırısı ve yeni bir savaş riskiyle karşı karşıya!

Suriye’de de durum çok farklı değil. Suriye’nin, Türkiye ve İsrail’in nüfuz alanları şeklinde fiilen ikiye bölündüğünü söylemek yanlış olmaz. Golan Tepelerini ve Şam’ı içine alan güney Hama kırsalına kadar İsrail’in, Hama kırsalından Halep’i de içine alacak şekilde Türkiye sınırına kadar olan kısım Türkiye’nin sahası artık.

Suriye’de hâlâ bir devlet yok, ordu dahil kurumlar yok, ekonomide yaprak kımıldamıyor. Sonuçta sermaye korkaktır, her şeyden önce güvenlik ve istikrar ister, ki Suriye’de varlığından kesinlikle bahsedilmeyecek şeyler bunlar. Radikalinden yağmacısına yüz binlerce silahlı adam sahada. Kim kiminle ne için savaşıyor, belli değil. Üstelik hesap soran da yok, hesap sorulur korkusu yaşayan da!

Son olarak Kürt-Arap ittifakı olan SDG dağıldı. SDG dağılınca Kürtler Haseke’nin tamamı bir tarafa, Kamışlı’nın bir kısmına kadar çekilmek zorunda kaldı. SDG ile birlikte yine Kürt-Arap ittifakı olan öz yönetim de dağıldı. Şam ile Kürtler arasında uzlaşmalar yapıldığına dair açıklamaları görmüşsünüzdür. SDG’nin Şam’a bağlı güvenlik birimlerine entegre edileceği belirtiliyor ama SDG dağıldı, kimi nereye entegre edecekler? SDG’nin yüzde 65 kadarı zaten Arap’tı. Entegrasyon sürecinde Kürtlerle Araplara eşit şartlar sunulacak mı? Entegre edileceklerin yüzde kaçı Kürt olacak mesela? Yine Kürtlerin bazı üst düzey kamu kurumlarındaki koltuklara isim önereceği şeklinde bir madde de var ama etkili ve yetkili isimler olabilecek mi bu isimler? Son uzlaşmanın her maddesini tek tek yorumlamaya gerek yok. Kısacası şunu söylemek mümkün: Kürtler neredeyse 2012 yılındaki durumlarına ve bölgelerine geri döndüler. Entegrasyon süreci de çok sancılı ve zaman zaman çatışmalara varan gerilimlerle ilerleyecek gibi görünüyor.

SDG hâlâ bir Kürt-Arap ittifakıyken ve ABD başta olmak üzere uluslararası koalisyonun yerel müttefiki iken sahip olduğu güç de gitti. Görünen o ki, Suriye’deki Kürtlerle ilgili konularda artık muhatap Erbil ve Mesud Barzani!

Ancak şunu da belirtmek gerekiyor; Suriye’de henüz içeriği, sınırları belirsiz bir ademimerkeziyetçi sistemin uygulanması da oldukça muhtemel. Şu anda birçok konu gibi Dürzilerden Alevilere ve ılımlı Sünnilere kadar güvenlik ve istikrar kaygısı ile hareket eden kesimler de gidişatı anlamaya çalışıyor. Gelecek aylar merkezde Eş Şara’nın güçlü olduğu ama sahada gelişmelere göre şekillenecek olan ademimerkeziyetçi bir anlayışın şekillenmesi mümkün.

Irak ise İran ile ABD ve İsrail geriliminden dolayı hedef tahtasında. İran bölgedeki son kalesi olan Irak’taki siyasi ve silahlı nüfuzunu korumak için bastırıyor. ABD ise açıkça, İran destekli isimleri ve yapıları hedef alarak Bağdat’ı tehdit ediyor. Mesaj açık; sizi de vururuz!

Ve elbette İran!

Amerikan savaş gemileri İran açıklarına yığılırken harıl harıl işleyen diplomasi sonuç vermiş gibi görünüyor. ABD ve İran arasında ilk görüşmelerin Umman’da yapılması konusunda genel bir uzlaşma var ancak bunlar, müzakerelerde konuşulacak konuların neler olacağına dair müzakereler. Amerika, İran’dan nükleer çalışmalarını oldukça sınırlandırmasını, barışçıl amaçlarla bile olsa uranyum zenginleştirmeyi bırakmasını, balistik füze ve İHA-SİHA üretimine son vermesini, bölgedeki İran destekli gruplara desteğini kesmesini istiyor.

İran tarafı rahat aslında, sonuçta Amerika, İran’ı vurursa olasılıkları görmekte zorlanıyor. Petrol fiyatlarının uçacağı, enerji piyasalarının felç olacağı, Hürmüz Boğazı’na bağımlı olan Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerin çok ağır darbe alacağını biliyor. Bu nedenle İran Amerika’nın taleplerini şimdilik reddediyor. Ancak ekonomik yaptırımlar, ülke içindeki ayaklanmalar ve sayısını hâlâ bilmediğimiz kadar çok insanın öldürülmesi ve bölgede iyice yalnızlaşması gibi faktörler, İran yönetimi açısından bu sürecin sürdürülemez olduğunu gösteriyor.

Muhtemelen bir ara formül bulunacak ve ABD İran’a yönelik ekonomik, siyasi baskı yapmaya devam ederken savaş ihtimalini öteleyerek ilerleyecekler.

Elbette yine olan halka olacak.

Bu yazıda saydığım coğrafyaların hepsinde bedeli hep halk ödedi, ödemeye devam edecek. Savaşı çıkaranlar onlar değildi, savaşı sürdürenler de!

Diğer tarafa bakınca kimleri görüyoruz? Epstein’in yakın dostlarını. Mesela Trump ya da Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi, Lübnan işlerinden de sorumlu, boş zaman kalırsa Tel Aviv’e gitmekten geri durmayan Tom Barrack. Bu arada Trump, Irak dosyasını da Barrack’a bağlamış.

Bu adamların dolaştıkları ve kaderlerini şekillendirdikleri coğrafyalardaki yıkımı, dağılmış aileleri, kayıtları bile olmayan, kimsenin ‘Başına bir şey mi geldi?’ diye sormadığı çocukları düşünmemek elde değil!

/././

Epstein adası canavarın şarj durağı -Nuray Sancar- 

Trump’tan Ehud Barrack’a, geçmiş çağların artığı kraliyet mensuplarından, finans kapitalin tatminsiz asalaklarına kadar uzanan dünya çapındaki bir şebekenin üyelerinin, reşit olmayan kız ve erkek çocuklarıyla cinsel ilişki kurmak için akın ettikleri Epstein adası sendeleten bir tokatla dünyayı sarsarak suya gömülüyor. Olamaz denilenin olduğu, yapılamaz denilenin yapıldığı o yerde patlayan foseptikte karnı deşilen çocukların ince bağırsak kalıntılarını kemiren jet sosyetenin salyası da var. Kutsal kitaplardaki anlatılara, halk direniş efsanelerine göre insanlığın artık kurtulduğunu sandığı, çocuk kurbanıyla ilgili anıların ve ritüellerin gizlice devam ettiği bir dünyaya uyanmak; Moloch’un, Dehhak’ın, ‘cahiliye devri’ne atfedilen kız çocuğunu kurban etme hikayelerinin çok uzak geçmişte kalmamış olduğunu anlamak ağır bir şok etkisi yaratıyor ister istemez.

Deprem bölgesinden kaçırılan çocuklarla ilgili haberler, adada Türk kızlarının da tecavüze uğradığına ilişkin söylentiler ve çığlık atan çocukların arasında bir sesin ‘anneciğim’ diye bağırdığını duyan kulaklar sayesinde hemen yanı başımızda belirdiği anlaşılan canavar-Hydra’nın bedenlenmiş hali olan Epstein figürünün bugünkü dünyanın etrafında döndüğü yegane eksen olduğu artık açığa çıkmış durumda. Çocuk tecavüzcüsü olarak faş olan isimler arasında insanlığın kaderine yön veren devlet adamları, bürokratlar, finans kapitalin asları, prensler, diplomatlar, diktatörler, tüccarlar, dünya güvenlik mimarisinin kolonları, mafya liderleri, medya patronları ne ararsanız var.

Bu tuzu kuru adamlar ve iş birlikçisi olan kadınlar topluluğu işinde gücünde, sıradan insanlara bir dizi yasa, kural, kaide koyarken kendileri için bunların hiçbir hükmünün olmadığı bir sınıf kardeşliği evrenini denizin ortasında kurdular. Kural ve kaideye, yasaya ve belli bir idrak kalıbına bağlı dünya yoksulları anlam veremedikleri, bir istisna hali gibi görünen adanın varoluşuna, zaman içinde yapılanmış akla yatkın açıklama getiremedikleri ölçüde ezoterik yorumlar, Yahudi mistisizmi, satanizm, Rotchild sülalesi efsanesinden neşet eden korkunç kurgular zihne hücum ediyor ve Epstein adlı korkunç sfenks dehşet salarak büyüdükçe büyüyor.

Çocukların göbek kordonundan veya hipofiz bezinden çekilip alınan enzimi kendilerine gençlik aşısı olarak enjekte ettiren ‘ünlü’lerin adrenokromlu suratlarında görülen yansımadan zenginlerin ölümsüzlük arayışı ile sömürgeleştirme pratiği arasındaki illiyet Hydra’nın bedeninde buluşamıyor.

Kucağına aldığı kız çocuklarıyla fotoğrafları yayımlanan Trump’ın tam da ‘Amerika’yı yeniden büyük yapalım’ dediği sıralarda patlayan lağımın, onun malum uzvuyla sağa sola fırlatmaya hazır füzeleri arasında dolayımsız bir ilişki var. Onun da müdavimi olduğu adada kurulan yüzük kardeşliği, dünya pazarlarından alenen satın alınabilen ‘şey’lerle kişisel tatmin sınırları zorlananları ve artık bu sınırları küçük çocuk bedenlerinde aşındırmanın hazzında ortaklaşanları içermiyor sadece.

Bu güruh Gazze halkına soykırım yapılırken sanki Fransız Riverası’ndaki kumar masasındaymış gibi kazanma zevki yaşayanların, ABD İran’ı kuşatırken müstakbel petrol gelirinin önünde secde edenlerin, biraz daha geçmişe gidersek Yugoslavya parçalanırken Bosnalı kadınlara tecavüz eden sıradan Sırp askerlerinin arkasından NATO bayrakları sallayarak tezahürat yapanların, IŞİD pazarında birer köle gibi kafesler içinde satışa çıkarılan kadınların arkasında duran güç kadrosunun tıpatıp aynısı. Venezuela Devlet Başkanını yatağından kaçıran Trump’ın komutasındaki Delta Force ekibinin hamlesiyle Epstein adasındaki  korkunç cüreti birbirine bağlayan bir bağ kurulamadığı sürece zihnin fanteziler üretmesi normaldir. Mali sermayenin doğasındaki saldırgan siyaset ile ve ahlakı arasındaki ilişki hiç bu kadar açık olmamıştı halbuki.

Reşit olmayan kız çocuklarının, daha da küçük çocukların bedenlerine musallat olmayı mümkün kılan şart, sömürgeleştirmeyi daha önce norm ve yasaya, şişkin borç senetlerine, yapısal reform dayatmalarına, yalan dolana bağlama gereğini duyan hukuki prosedürün artık hükümsüz kalmasıdır. Üzerinde hegemonya kurulamamış bakir alanların, ticaret yollarının ve daha önemlisi dünya halklarına bir mazeretle sunulan işgal ve saldırıların makul bir gerekçeyle sunulmasına ihtiyaç duyulmadığı bir barbarlık çağında dünya. Trump petrol, ülke, maden, altın, hegemonya, nüfuz istiyorum diye bas bas bağırırken adanın müdavimleri de uyuşturucu, pedofili ve yamyamlıkla esriyorlar. 

Dünya emekçilerinin emeğine el koyanlar, bir yandan şantaj ve ödüllerle önlerinde diz çöktürdükleri ülkelerin sokaklarından topladıkları taze bedenlere aynı hakimiyet duygusuyla çöküyorlar. Bu güruhun zihninde coğrafyaların yeniden sömürgeleştirilme pratiğiyle bedensel boşalma işlevi ve hazdan esrime sıradan halkın anlayışını zorlayacak biçimde birleşmiştir.

Sonuç olarak Epstein adası, sadece, faş olan listede isimleri olan bir kısım ‘uluslararası’ burjuvanın suç işlediği bir sapkınlık coğrafyası değildir. O sessizleştirilmiş, susturulmuş, güçsüzleştirilmiş dünya emekçilerinin güncel halini, her türlü pisliğin icrası için güvence ve güvenlik koşulu olarak gören emperyalist kazananların kirli bedenlerini yeniden ürettikleri şarj durağıdır. 

/././

Kıbrıs’ta Sovyet logolu halkın takımı: Omonia 29M -Kavel Alpaslan- 

Güney Kıbrıs’ın ikinci liginin puan tablosuna baktığınızda acayip bir takımla karşılaşıyorsunuz: Sovyetler Birliği’nin armasından esinlenen yonca logosuyla dikkat çeken Halkın Atletik Kulübü Omonia 29 Mayıs, ya da kısaca PAC Omonia 29M.

İyi hoş, ama birinci ligde de Omonia ismiyle yarışan, yonca logolu bir başka yeşil-beyazlı takım daha var? Aradaki fark bizi Ada’nın toplumsal mücadeleler tarihine ve mülkiyet sorununa götürüyor...

Önce geçmişe gidelim...

Omonia, Kıbrıs için ‘komünizm’ ile eş anlamlı bir takımdır. Çünkü Kıbrıs futbolunda APOEL ile  Omonia arasında şekillenen en büyük rekabetin kökleri Lefkoşa’nın sınıfsal arka planına dayanır. Hem de öyle basit bir ‘işçi sınıfı - burjuva takımı’ derbisinden de çok daha keskin bir şekilde bu iki takım birbirinden ayrılır.

Yunanca ‘harmoni, birlik’ anlamına gelen Omonia, 1948 yılında Kıbrıs’ta İngiltere destekli sağcı güçlerle komünistler arasında yaşanan çatışmanın ortasında doğar; APOEL kulübünün antikomünist bir telgraf yayımlamasını protesto eden ve bu nedenle ‘hain’ denilerek ihraç edilen futbolcular ve üyeler tarafından kurulur. Logosundaki direnç simgesi yoncayla faşist ve milliyetçi eğilimlere karşı alternatif bir spor kulübü inşa etmeyi amaçlayan Omonia, kısa sürede kentin yoksul ve emekçi kesimlerinden büyük destek görürken, APOEL ise tam tersi istikamette konumlanır. Kıbrıs futbolunun en köklü ‘sınıfsal’ rekabeti böylece başlar.

Omonia takımının tribünleri de bu mirasla adından sık sık söz ettirir: Orak çekiçli koreografilerden  Soma Katliamı olduğu zaman da göçük altında kalan işçilerle dayanışma mesajlarına... Fakat 2010’lu yıllarda yönetim, kulübü Amerikalı-Kıbrıslı milyoner Stavros Papastavrou'ya satma kararı aldığında her şey değişir. Biriken borçları gerekçe göstererek yaşanan bu devir teslim sonucunda Omonia’nın taraftar mülkiyetinde olan bir takım olmasını gerektiğini savunan Gate 9 taraftar grupları ayrılma kararı alır. Ardından 2018 yılında ‘limited şirketi altında bir Omonia’ yerine ‘halkın takımı Omonia’ yani PAC Omonia 29M kurulur.

En alt kademede başlayan yolculuk binlerce taraftarın fanatik desteğiyle hız kazanır. Takım üç yıl üst üste lig atlar, iki kez lig şampiyonluğu yaşar. Ardından dişli bir kulüp olarak İkinci Lig’e demir atar. Bugün birinci lige yükselmek için mücadele eden Omonia 29M, belki gelecek senelerde hem tarihi rakibi APOEL’e hem de şirketleşmiş Omonia’ya rakip olabilir...

Dikkat çekici olan şey, kulübün tamamen taraftarlar tarafından organize ediliyor oluşu. Her mayıs ayında tüm üyelere açık genel kurul düzenleyip yeni yıl bütçesi oluşturuyorlar. Transferlere harcanacak milyonlarca avroya sahip değiller; kulüp ekonomisi sırtını sadece taraftarlarca satılan ürünler, toplanan bağışlar ve maç bileti satışlarından elde edilen gelirlere yaslıyor. Bunun yanı sıra sponsorluklar da kullanılıyor.

Gelelim şirketleşen Omonia’ya... Aslında son derece sportif anlamda kulüp istatistiklerde ‘başarılı’ bir profil çiziyor: 2020 ve 2021 sezonlarında şampiyon oldu. Daha sonra da Avrupa’da mücadele etme şansı kazandı. Hâlâ sol kültürü koruyan taraftarı da bütün olarak Omonia 29M’ye geçmiş değil. Fakat Cyprus Mail’in haberine göre her geçen gün ‘eski’ ve endüstriyel olmayan futbol özlemi çeken Omonialılar kendilerini desteğe geliyor.

Kimilerine göre Omonia’da yaşanan ayrımın arkasında Emekçi Halkın İlerici Partisinin (AKEL) siyasi çizgisinin de rolü var. Omonia’da tarihsel olarak önemli söz sahibi olan parti, Güney Kıbrıs için önemli bir siyasi aktör. Bugün ikinci büyük parti konumundaki AKEL, 2016 yılından beri ciddi bir oy kaybı yaşıyor. Gate 9’daki taraftarlara göre Omonia yönetimindeki AKEL üyeleri özelleştirme kararını getirerek ‘Kulübün ideolojik ilkelerini çiğnedi’. Bu kararı savunanlarsa ‘gerçekçi’ bir politika izlediklerini, aksi takdirde kulübün borç batağından çıkamayacağını söylüyor.

Belki bu olaylar bir açıdan merkeze kayan solun yaşadığı krizin yeşil sahalardaki yansıması olarak okunabilir. Ancak ayrılık kararından öte Omonia 29M’nin yapısı başlı başına dikkat çekici. Futbolun giderek daha fazla paralarla, daha endüstriyelleşmiş döndüğü bir dünyada sadece bir alternatif sunmuyor, aynı zamanda destek verildiğinde bu alternatifin sportif olarak da başarılı olabileceğini söylüyor. 

/././

Doğal gaz faturaları emeklileri ve dar gelirlileri vurdu: Zamlı maaş daha cebe girmeden geri alındı 

Artan doğal gaz faturaları, geçim krizini daha da derinleştirdi. Ankara'da konuştuğumuz yurttaşlar, ücret ve maaş zamlarının daha hesaplara yatmadan katbekat geri alındığını söyledi.

Ankara’da artan doğal gaz faturaları, emekliler ve dar gelirli yurttaşlar için geçim krizini daha da derinleştirdi. Kış ortasında 2 bin 500 ila 5 bin lira arasında gelen faturalar karşısında yurttaşlar, ücret ve maaş zamlarının daha hesaplara yatmadan geri alındığını söyledi. “Isınamıyoruz, dolaplar boş, borç büyüyor” diyen yurttaşlar, iktidarın saraylarda yaşarken halkın halini görmediğini dile getirdi.

Emekli yurttaşlardan Naciye Aker, 3 bin 100 lira artan maaşına karşın 2 bin 500 liralık doğal gaz faturasıyla baş başa kaldığını anlattı. Ayın henüz başında parasının tükendiğini söyleyen Aker, “Bugün ayın 3’ü. Doğal gaz yeni geldi, elimde sadece 1000 lira kaldı. Ay sonuna kadar nasıl idare edeceğim bilmiyorum. 

Ödeyemeyeceğim, dolabım dolmayacak, aç kalacağız. Ekmek zor alıyoruz, evde ekmek yapmaya başladım” dedi. Maaş artışlarının anlamını yitirdiğini belirten Aker, “Maaşımızı artırdılar ama geri de aldılar. Artırmasalardı daha iyiydi. Yukarıdakiler havyar yiyor, o havyarlar boğazlarına dizilsin” diye konuştu.

"Zamlı maaşı alamadan katbekat geri aldılar"

Aker, yalnız yaşamasına rağmen gelen faturanın ağırlığına dikkat çekerek, “Ben tek başımayım, bana 2 bin 500 geldiyse çocuklu ailelere 3-4 bin gelir. En üst katta oturan bir komşum var, yakmadığı halde 3 bin lira fatura geldi. Bu döngü nasıl dönecek, saraylarda oturanlar bunları düşünüyor mu?” diye sordu.

Emekli Hatice de eşiyle birlikte yaşamasına rağmen aylardır 2 bin 500 ila 3 bin liranın altında doğal gaz faturası ödemediklerini söyledi. “Bize güya zam verdiler, 20 bin lira yaptılar. Daha zamlı maaşı almadan verdiklerini katbekat geri aldılar. Kaşıkla verip kepçeyle alıyorlar derler ya, aynen öyle. Çay kaşığıyla verip maşrapayla geri aldılar” dedi. Komşularıyla konuştuğunu belirten Hatice, “Herkes aynı durumda. 5 bin lira gelen faturalar var. Bir öğrenci 5 bin lirayı nasıl ödesin?” ifadelerini kullandı.

"Elektrik sobası yakmak zorunda kaldık"

Merkezi sistemle ısıtılan bir apartmanda yaşayan emekli Işık Demir ise her ay 3 bin lira yakıt bedeli ödediğini anlattı. Kirası ve temel giderleriyle birlikte geçinmenin imkansız hale geldiğini söyleyen Demir, “Ankara’da hava eksilerde ama tam ısınamıyoruz. Ara ara elektrik sobası yakmak zorunda kaldık. Geçim zaten zorken her gün daha da zorlaşıyor” dedi.

"Isınmak lüks değil, temel haktır"

Doğal gaz faturalarındaki vergi yüküne dikkat çeken Gonca ise “Bir yıl içinde bizden aldıkları vergileri yüzde 100 artırdılar ama maaşlarımız açlık sınırında. 2 bin lira doğal gaz yaktıysanız, bunun dörtte birinden fazlasını vergi olarak geri alıyorlar” diye konuştu. Kartlı sayaç kullandığını belirten Gonca, yaşadığı mağduriyeti şöyle anlattı:

“PTT’ye gittim, kartım kapanmış, ‘Gaz veremeyiz’ dediler. Kışın ortasında kartımı iptal etmişler. Başkent Gaz’a gidip faturalıya geçecekmişim, sayaç değişecekmiş ve parasını da ben ödeyecekmişim. Sanki ben yeni sayaç istedim. Yeni saat takılana kadar ne yapacağız? Evde hasta yaşlı annem var.”

Yurttaşlar, artan faturalar karşısında devletin sosyal destek ve kamu hizmeti sorumluluğunu yerine getirmesini isterken, “Isınmak lüks değil, temel haktır” çağrısında bulundu.

***

EVRENSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

İstanbul'un Gizi : Eminönü Hanları (V +VI) -Aslı Atasoy /T24-

Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan: Profesyonel çalışmam, ustalarla çay içerim, sohbet ederim; amacım insanların görünmesini sağlamak  Fotoğra...