İktidarda ayar kalmadı: Damadın babasının belgeseli için okullara skandal yazı!-Burcu Günüşen-
Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası Özdemir Bayraktar’ın hayatını anlatan belgeselin okullarda izletilmesi için Milli Eğitim Müdürlükleri harekete geçti. İstanbul’da tüm okullara belgeselin öğrencilerle izlenmesi için talimat gitti, bazı kentlerde gösterimler başladı.
AKP iktidarının aile öyküsü, Milli Eğitim Müdürlükleri eliyle tüm öğrencilerin hayatına sokuluyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası olan Özdemir Bayraktar’ın hayatını konu alan belgeselin tüm öğrencilere izletilmesi için okullara talimat gitti.
Okullara gönderilen yazıda “İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından yürütülen Köklerden Gökler projesi kapsamında Millî Teknoloji Hamlesi idealinin öncü ismi merhum Özdemir BAYRAKTAR’ın hayatı ve mücadelesini konu alan ‘Özdemir Bayraktar | Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti’ belgeselinin resmî/özel tüm ilkokul, ortaokul ve liselerde öğrencilerimizle birlikte izlenmesi, akabinde okullardan Köklerden Gökler proje panolarında belgeselbelgesel izletilecek sonra dae dair yazılı ve görsel içeriklere yer verilmesi, bu çalışmalara ait ekteki raporun 20 Şubat 2026 tarihine kadar Müdürlüğümüz Strateji Geliştirme Şubesine gönderilmesi hususunda; Gereğini rica ederim” denildi.

Yani okullarda önce Erdoğan’ın damadının şirketinin reklamını yapan belgesel izletilecek, sonra da bu belgesele dair yazılar ve değerlendirmeler okul panolarına asılacak.
soL'un edindiği bilgiye göre, İstanbul’da tüm ilçe milli eğitim müdürlüklerine giden bu yazı sonrası harekete geçildi, ilgili talep tüm okullara iletilmeye başlandı.
Öte yandan ülkenin çeşitli yerlerinde bu konuda adım atılmaya başladığı, bazı okullarda öğrencilerle birlikte belgeselin izlendiği, pano oluşturulmaya başlandığı da öğrenildi.
Çorlu'da bir okulun sitesinde belgeselin öğrencilerle birilkte izlendiği bilgisiyle paylaşılan fotoğrafSon olarak CHP'li belediyelere yönelik yargı operasyonuyla rüşdünü ispatlayan Akın Gürlek mükafatını Adalet Bakanlığı ile aldı.
Haliyle bu atamaya ilk itirazlardan biri CHP'den geldi. Milletvekillerinin Meclis'te düzenlediği protesto nedeniyle Akın Gürlek, yeminini ancak AKP'li milletvekillerinin korumasıyla tamamlayabildi.
İlk günden verilen bu fotoğrafın "CHP'nin hanesine yazdığı" düşünüldü. Gerçekse bambaşka çıktı.
Genel Kurul salonundaki gerilim Meclis'in arka koridorlarında yerini nezakete bırakmıştı. CHP'nin kurmayları Akın Gürlek'le kuliste buluşmuş, bu defa kafasına Anayasa fırlatmamış, elini sıkmıştı.
Gerçeği açığa çıkaran, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır'ın iki kanala verdiği demeç arasındaki tutarsızlık oldu.
Önce Sözcü TV'ye konuşan Başarır, "Biz odayı terk ettik. Tebrik durumu söz konusu olmadı" dedi.
Birkaç saat sonra katıldığı CNN Türk yayınındaysa bu sözlerinin tam tersi bir tablo çizdi. Bakanlarla el sıkıştığını söyleyen Başarır, o anları şu sözlerle anlattı:
“Bizim oturup toplantı yaptığımız odaya davet ettiklerinde herkes oradaydı. Herkes ayağa kalktı. Birbiriyle el sıkıştı. Tüm grup başkanvekilleri el sıkıştığımızda bakan da ayağa kalktı. Hatta ben Bakana 'Sizin için zor bir gün olacak' dedim. Herkesle el sıkıştık."
Başarır'ın aynı olayı farklı mecralarda farklı şekilde anlatması tepki çekti.
Ama soL okuyucuları şaşırmadı. Çünkü yaşanan ne "yanlış anlaşılma" ne de münferit bir yol kazasıydı. Aynı durum henüz birkaç ay önce de yaşanmıştı.
Emekçileri unuttu, kayyımla sohbete daldı
Tarihler 24 Ekim 2025'i gösteriyordu. TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ daha gözaltındayken kanalına polis eşliğinde kayyım heyeti girmiş, yayını kesmişti.
Birkaç saat sonra CHP'li Ali Mahir Başarır kanalın kapısına gitti ve basına şu açıklamada bulundu: "Kanallara kayyım atayarak susturamazsınız. Bu darbe döneminde bile görülmedi. Bunu söylediğimiz zaman suçlanıyoruz ama gerçekten bu iktidar en ağır eleştirileri hak ediyor. Şimdi çıkacağım yoldaşlarımızın, bu kanalın emekçilerinin yanında olduğumuzu Türkiye’ye göstereceğiz onları ziyaret edeceğim. Bu kanal halkındır iktidarın değil."
Açıklamasını bitiren Başarır, daha sonra kanala çıktı ama durduğu yer emekçilerin yanı olmadı.
soL, TELE1 emekçilerinin tanıklığına dayanarak o gece yaşananları şöyle aktarmıştı: Gecenin ilerleyen saatlerinde, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, kanal binasına geldi. Kayyım İbrahim Paşalı’nın odasına geçti, elektronik sigarasını tüttürüp muhabbet etti. "Basbayağı geyik çevirdiler. ‘Yahu buraya kadar geldik, bari yayına alıver’, ‘Efendim sonra kayyıma da kayyım atarlar’ seviyesinde kakara kikiri… Sinirlerimiz bozuldu."
Kapalı kapılar siyaseti: CHP halktan ne saklıyor?
CHP'li Başarır hesap sormak yerine şakalaşırken Merdan Yanardağ tutuklandı, kayyım yönetimi onlarca emekçinin işine son verdi, TELE1'de penguen belgeselleri yayınlanmaya başladı.
CHP'nin yakın tarihinde "kapalı kapılar ardında" yürütülen siyasetin acı sonuçlarına ilişkin başka benzer örnekler bulmak mümkün.
2023'te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile partisinin en yakın kurmaylarından bile gizli tutarak protokol imzaladığı ortaya çıkmıştı. Bu protokolle seçmenden ve partiden gizli Özdağ'a Bakanlık ve MİT yönetimi için söz verilmişti.
2018 seçimleri sürecinde, CHP yönetiminin AKP kurucularından Abdullah Gül’ü "çatı aday" yapma gayreti aylar sonra açığa çıkmıştı.
Öte yandan CHP yönetimi "Beşli Çete" olarak adlandırdığı müteahhitleri bir dönem sert dille hedef alırken, bazı CHP'li belediyeler bugün hâlâ bu gruplarla ihale veya proje bazlı çalışmaya devam ediyor.
***
El sıkmak ve 'makul siyaset'in işlevi -Cangül Örnek-
Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.
Önce yaşamakta olduğumuz süreci net bir şekilde tanımlayalım: Türkiye’de özellikle son on yıldır yurttaşlığın siyasi ve hukuki düzlemdeki tanımlayıcı nitelikleri yok ediliyor. Cumhuriyet yıkıcılığı, yurttaşlık haklarının yok edilmesiyle birlikte ilerledi, ilerlemeye devam ediyor.
Bu yolda önce yurttaşın hak arama ve protesto için kullanabileceği katılım mekanizmaları gayrimeşru ilan edildi. AKP iktidarı “protesto” sözcüğünü bile kriminalleştiren bir baskı ortamı kurdu. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP yönetiminin de bu sürece büyük katkı koyduğunu tekrar hatırlayalım. Kayyum uygulamalarıyla başlayıp 19 Mart operasyonuyla taçlandırılan süreçte iktidar artık sandık yükünden de kurtulmak istediğini açıkça ilan etti; o yüzden seçme ve seçilme hakkını tamamen anlamsızlaştırma yoluna girdi.
Son olarak İçişleri Bakanlığına ve Adalet Bakanlığına yaptığı atamalarla bu süreci kararlı bir biçimde yürütmeye hazırlandığını ilan etti.
Türkiye siyasal düzlemde bir rejim değişikliğinden daha fazlasını yaşıyor: Halk egemenliği ilkesi, yurttaş hakları, kamu düzeninin dini inançlardan bağımsız olarak hepimiz için tesis edilmesi yükümlülüğü... Bunların her biri büyük bir hızla terk ediliyor.
Bunları çokça yazdık, söyledik.
Velhasıl, Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor. Türkiye, Cumhuriyet’in yıkılma sürecinde hızla yol alıyor.
Bu koşullarda hâlâ siyasetten akademiye kritik tüm alanlarda “makullüğün” yüceltilen bir ölçü sayıldığını görüyoruz. “Uzlaşma bilmeyen aşırılar”ın karşısına “sağduyu sahiplerinin erdemi” çıkarılıyor.
CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır’ın Meclis kulisinde “düşman mıyız” diyerek Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek’in elini sıkmayı makulleştirmesi de böyle. Bunu yapmak tabii ki siyasi bir tercih. Ancak muhalefete yakın gazetecilerin ve yorumcuların “siyasetçilerin yeri geldiğinde birbiriyle konuşması gerekir” diyerek normalleştirmeye çalıştıkları bu siyaset anlayışını reddetmek de yurttaşın tercihi olmalı.
TBMM Genel Kurulu’nda bu atamaya “büyük tepki” gösterirken kuliste “el sıkarak” yurttaşı aldatmaktan beis duyulmamasını olağanlaştıranların “siyaseten olgun”, tepki duyan yurttaşın “fazlasıyla çiğ ve heyecanlı” bulunduğu Türkiye’de bu yorumları yapanların siyasetten hiçbir şey anlamadığını söylemeliyiz.
Kamuoyunun önüne çıkıp yaşanan yıkım sürecinin vahametini önemsizleştirenlerin, bazı kavramları çok yanlış kullandığını da vurgulayalım. “Siyasetçi” diye bir şey yoktur. Her yurttaş siyasi bir öznedir. Siyaset, siyaset bilimcilerin de çoğunlukla iddia ettiğinin aksine “siyasi elitler” arası bir ilişki alanı değildir. Yurttaşlık ise “seçmen” olmaktan çok daha fazlasıdır, hatta çok daha ötesidir.
Siyaset ise siyasi elitlerin profesyonel faaliyet alanı değildir. Geçmişte de bunu iddia edenler oldu, bugün de olacaktır. Ama onların siyaset alanını ve siyasi faaliyetin kapsamını neden daraltmak istediklerini bir düşünür üzerinden açıklayayım: ABD’nin ünlü iktisat ve siyaset uzmanı Joseph Schumpeter’e göre siyaset, elitlerin yönetme işlevini ellerinde tuttukları ve zamanı geldiğinde yerlerini başka elitlere bıraktığı bir faaliyettir. Siyasi elitler bir kez iktidara geldiklerinde yurttaş katılımı söz konusu olamaz. Yani iki hükümet değişikliği arası yurttaş pasif konumdadır çünkü profesyonel bir faaliyet olan siyasetten, devleti yönetmekten anlamaz. Bu profesyonel siyasetçilerin görevi ise istikrarı sağlamak, politika üretip uygulamak ve zamanı geldiğinde hükümetlerin değiştirilebildiği rekabetçi bir sistemi işler tutmaktır. Söylemeye gerek yok; bu siyaset tarifinde ekonomi siyasetin müdahale etmemesi gereken bir alandır. Aslında profesyonel siyasetçiler oyunun kurallarını değiştirmeyen bir zümredir. Halk kitlesi ise bu açıdan öngörülemezdir. Profesyonel siyasetçi düzen değişikliği hedeflemez, ancak halk kitlesi bu tür konularda fazla cüretkar olabilir. Schumpetergillere göre, halk fazla duygusal ve tepkiseldir; politika yapımının tekniklerini bilmez. Zaten süreçlere dair bilgisi de kısıtlıdır. Bunları siyasetçiler bilir.
Türkiye’de ana muhalefet partisine yakın olarak bilinen gazeteci ve yorumcuların önemli bir bölümü de siyaseti tam olarak böyle algılıyor.
Siyasetçinin profesyonel olduğu, siyaset alanının esas olarak profesyonellerin alanı olarak kaldığı, siyaset yapmanın düzen değişikliği hedeflemediği bir yaklaşımı savunuyor.
Ne eksik ne fazla...
O yüzden başta belirttiğim noktaya bir ek yapmam gerekiyor: Kılıçdaroğlu CHP’sinin halkın siyasete katılım mekanizmalarından dışlanmasını kolaylaştırdığını vurgulamıştım. Halkın bilmediği ama kendilerinin çok iyi bildiği “bir şeyler” vardı. Olmadığını hep birlikte gördük.
19 Mart operasyonunu kısmen frenleyen halk hareketi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmasını engelleyerek siyasette profesyonel siyasetçilerden daha önemli bir belirleyen olduğunu hissettirdi. Türkiye’de halkın inadı, dinamizmi ve yurttaşlık haklarına saldıranlarla uzlaşmayı reddeden tutumu olmasaydı bugün Türkiye’de tutunduğumuz dallara bile tutunamaz hale gelebilirdik.
Ancak görünen o ki, bugün de her türlü siyasi jest halkın siyasi motivasyonu ve tepkisi önemsenmeksizin yapılıyor. Profesyonel siyasetçi sınıfı bu tavra, “ülke yönetmeyi bilmek” adını vermiş. Eleştirenlere “olgunluk” dersi veriyorlar.
Burada gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Profesyonel siyasetçilerimizin bu koşullarda dahi sergileyebildikleri ölçülü tutum, Anayasa’yı askıya alanların, hukuku yok edenlerin, insanların özgürlüklerini elinden alanların “elini sıkmak”tan ibaret değil. Bu tutumun arkasında bir siyaset var ve bu siyaset kendisini her alanda gösteriyor.
Örneğin, aynı tutum, CHP’nin ekonomi politikasına da damgasını vuruyor. Merkezi planlamadan, temel kamu hizmetlerinin kamulaştırılmasından bahsetmeyen, “popülist olmamak”la, Türkçesiyle “kamu kaynaklarını halka yedirmemek”le övünen, “güler yüzlü Şimşek modeli” bir ekonomi politikasını ekonomide makul yol olarak önerebiliyor. Yerli ve yabancı sermayeyi korkutacak halkçı aşırılıklardan, kendilerine büyük destek sağlayacaksa bile, kaçınabilen “bilimsel bir soğukkanlılık”la konuşuyor.
Sonra anketlere göre yaşam koşullarının iyileşmesi için iktidar değişikliğini gerekli gören yurttaşların oranı yüzde 70’lere yaklaşmışken, yüzde 60’ın muhalefeti ülkeyi yönetmeye hazır görmemesini anlamlandıramayacak kadar gerçeklerden kaçabiliyor. Ama “makul” de böyle olunuyor.
El sıkma nezaketinin arkasında işte böyle bir siyaset zemini var. Yoksa eleştirenler de nezaket düşmanı değil.
Velhasıl, “olağanüstü hal” işleyebilmek için düşman yaratmaksızın duramaz. İktidar o yüzden sertliğe ara vermeden yola devam etmeye hazırlanıyor.
Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama tam da bu nedenle yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.
/././
Boğaziçi'nde OHAL: Erdoğan için fetih günü mü?
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yurt açılışına katılacağı Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü öğrenci, akademisyen ve personele kapatıldı. Kampüste yaratılan "OHAL" ortamıyla Erdoğan'ın üniversiteye gelişi adeta bir "fetih" çıkarmasına dönüştürülmek isteniyor.
Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’nde bugün adeta OHAL ilan edildi.
Gerekçe AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Erkek ve Kız Yurtları Açılış Töreni’ne katılacak olması.
AA’nın geçtiği habere göre Erdoğan’ın katılacağı tören 14.30’da başlayacak.
Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelişi üniversite mensuplarına getirilen yasakla adeta bir "fetih" töreni olarak sahneye konuyor.
Kampüs öğrenciye, akademisyene, personele kapandı
Fotoğraflar: soLBoğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü dün akademisyen, idari personel ve öğrencilere gönderdiği yazıda yurt binalarının açılış törenini gerekçe göstererek Güney Kampüsü'nde bugünkü tüm derslerin çevrimiçi yapılacağını, personelin de uzaktan çalışacağını bildirmişti. Kampüse tek bir araç girişine izin verilmeyeceği belirtilmişti.
Erdoğan'ın gelişi öncesi üniversite girişi ve Hisarüstü polis ablukasına alınmış durumda.Sadece Güney Kampüs’teki kız öğrenci yurdunda öğrencilerin kalmasına izin verileceği bildirilen yazıya karşın bu sabah saatlerinde Güney Kampüs'teki yurtta öğrencilerin tahliye edildiği ve Erdoğan’ın gelişi öncesinde yurtlarda detaylı güvenlik aramaları yapıldığı öğrenildi.
Üniversite girişi ve çevresi de polis barikatlarıyla kapatıldı.


Sabah saatlerinde Hisarüstü'nde polis yoğunluğu ve TOMA getirildiği gözlenirken, çevredeki metro çıkışlarında da üst araması yapıldığı belirtiliyor.
Metro çıkışlarında çanta ve üst araması yapıldı, yurtlar da boşaltıldı
Boğaziçi TV'nin aktardığına göre Erdoğan’ın 14.30’da Güney Kampüs’te katılacağı etkinlik öncesi M6 metrosu çıkışı, Camii Sokak Girişi ve Hisarüstü Otobüs durağı önünde üst ve çanta araması yapılıyor. Öğrencilere atılan mailde belirtilenin aksine sabah Güney Kampüs'te bulunan yurtlarından çıkarılan öğrencilerin Güney Kampüs'teki Dodge Hall'de kalmalarına izin verilmedi. Öğrenciler Kuzey Kampüs'e transfer ediliyor. Güney Kampüs tamamen boşaltılıyor. Güney Kampüs Theodorus Hall Yurdu'nda kalan öğrenciler tahliye edilirken, yurt odalarının aramasını polis veya güvenlik personelinin değil, cumhurbaşkanlığı korumalarının yaptığı, yurtta kalan öğrencilere oda ve dolap kapılarını kilitlememeleri, kilitlemeleri durumunda kırılacağı söylendi.
İnternet ve elektrik kesintileri
Öte yandan öğrenciler dün akşamdan beri üniversitenin internet ağı Eduroam’ın kesildiğini bildiriyor. Üniversite çevresinde elektrik kesintisi ve jammer (sinyal bozucu) sebebiyle internet kesintisi yaşanıyor. Öğrenciler kesintiler nedeniyle çevrimiçi derslerine girmekte zorlanıyor.
Kayyıma karşı akademisyenlerin eylemi de iptal
Kayyım rektöre karşı her cuma günü protesto eylemi yapan akademisyenlerin eylemi de bugün kampüse girişlerin yasaklanması nedeniyle iptal edildi.
TKG'den pankart: Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!
Türkiye Komünist Gençliği Recep Tayyip Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelmesine karşı ders binaları New Hall'a pankart astı: "Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!".

Protestoda gözaltı
Kuzey Kampüs'te toplanan bir grup öğrenci Erdoğan'ın gelişini ve üniversitenin boşaltılmasını protesto etti. Bir öğrenci taşıdığı döviz bahane edilerek kampüs çıkışı polis tarafından gözaltına alındı.
***
Yine Boğaziçi Üniversitesi!-Rıfat Okçabol-
Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor.
Bilindiği gibi Boğaziçi Üniversitesi (BÜ), beş yıldır kayyım rektörler tarafından yönetiliyor. Bir kuruma atanan kişi alışılmadık bir yöntemle atandığında, o (istenmeyen) kişiye kayyım sıfatı takılıyor. BÜ’ye Melih Bulu rektör olarak atandığında, öğrenciler de, akademisyenler de, bu rektöre kayyım demişlerdi. M. Bulu iktidarın beklentilerini yerine getiremeyince yerine atanan Naci İnci’ye de, haklı olarak kayyım rektör denmeye başlandı.
Ancak BÜ’de kayyımlık rektörle sınırlı kalmadı. Kayyım rektörler, akademik süreçlerle ilgili olan BÜ geleneklerini de YÖK yönetmeliğini de hiçe sayarak, bölümlerin istemediği kişileri paraşütle akademisyen olarak atadılar ve bu tür atamalar devam ediyor. Bu nedenle BÜ’de, kayyım rektörlerin atadığı akademisyenler de, birer kayyım akademisyen oluyor. BÜ’de 1994’ten beri akademik birimlerin yöneticileri seçimle belirlenmişken, seçilmiş kişiler keyfi olarak görevden alınırken, beş yıldır bölüm başkanı ve dekan gibi akademik birim başkanları da paraşütle atanıyor. İlgili birimlerin istemediği bu kişiler de kayyım bölüm başkanı ve kayyım dekan oluyor. Dolayısıyla BÜ akademisyenleri, ilgili birimlerin onayıyla başlatılan akademik ve yasal süreçler sonunda atanan "meşru akademisyenler" ile meşruluğu sorgulanan "kayyım akademisyenler" olarak karpuz gibi iki parçaya bölünmüş oluyor.
Ne yazık ki olay bu sıfatlara göre bölünmeyle de sınırlı kalmıyor. Meşru akademisyenlerle ülkenin en başarılı öğrencileri arasından gelen BÜ öğrencileri, beş yıldır özgür ve özerk üniversite isteğiyle, laik ve bilimsel anlayışa, BÜ’ye ve akademik gelenekleriyle ilgili değerlere sahip çıkmaya çalışıyorlar. Bu nedenle kayyım yönetimin yasal mevzuatla ve BÜ’nün gelenekleriyle bağdaşmayan karar ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Öte yandan kayyım akademisyenler ise "her türlü ahval ve şerait içinde dahi" kayyım yönetime destek veriyor.
Bu arada meşru akademisyenler, kayyım yönetimin baskıcı ve akademik yükselmelerini engelleyici tutumu nedeniyle ya da emeklilik nedeniyle kurumdan ayrılmak zorunda kalıyor. Meşru akademisyen sayısı azalırken, kayyım akademisyenlerin sayısı giderek artıyor.
BÜ’nün kayyım rektörü Naci İnci’nin 5 yıllık uygulamalarına bakıldığında, rüyasında gördüğü ve BÜ aleyhine olabilecek her şeyi uygulamaya kalktığı anlaşılıyor. Kayyım rektörün son kararı, BÜ’nün ana yerleşkesinde -BÜ’nün ilk kurulduğu yerde- yıllardır var olan öğrenci kulüplerine ait odaları boşaltıp uzaklara bir yere taşımak oluyor. Ne de olsa "Öğrenci kulübü!" deyip geçmeyin. Bu kulüpler, öğrencilerde değişik alanlarla ilgili merak uyandırıp beceri kazandıran, onlara yaşadıklarını hissettiren ve de bir bakıma üniversiteyi BÜ yapan kuruluşlar.
Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor.
BÜ’deki kayyım yönetim, uygulamaları ile bir işgal kuvvetine benziyor: Neredeyse tüm kararlar öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin beklentilerine karşı alınıyor. Öğrencilere ve meşru akademisyenlere her fırsatta orantısız cezalar veriliyor. Kapılar kilitleniyor. Okula giriş-çıkışlar yasaklanıyor. Gerektiğinde tank yerine TOMA’lar, asker yerine çevik kuvvet, silah yerine de duruma göre cop, biber gazı ya da plastik mermi kullanılıyor. Kulüplerin kapatılmasıyla ilgili olarak kayyım rektörün konuştuğu öğrencilerin bu konuşmayı, “Bizi yanına dalga geçilesi bir anlaşma yapmak için çağırmış resmen. ‘Sevr Anlaşması’ gibi bir dayatmadan başka bir şey değil” şeklindeki değerlendirmesi, kayyım yönetimin de kendini işgal kuvveti olarak gördüğünü belli ediyor.
BÜ’de meşru akademisyenlerin yerini adım adım kayyım akademisyenler alıyor. Öğrencilerin en çok gereksinim duyduğu bazı yurtlar, keyfi olarak aniden kapatılıyor. Üniversitenin-kamunun binaları teknoparka dönüştürülerek sermayedara peşkeş çekiliyor. Üniversite, gerici kuruluşların oyun alanına ve zaman zaman da kayyımın girişimiyle savaş alanına dönüştürülüyor. Üniversitenin olmazsa olmaz ana birimlerinden biri olan kütüphane, alternatifi hazırlanmadan yıkılıyor.
BÜ’nün içinde bulunduğu bu durum, Cumhurbaşkanının 7 Ocak 2018 günü, gerici etkinlikleriyle tanınan BÜ Mezunlar Derneği’nin (BÜMED değil, BURA) 14. Genel Kurulu’nda söylediği şu sözleri akla getiriyor: “Bu üniversitemiz açıkçası biraz zayıf kalmıştır. Bu ülke ve milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır!” Bu sözleri anımsayınca da, Cumhurbaşkanın BÜ’deki durumdan memnun olduğu için kayyım Naci İnci’yi ikinci kez atadığı akla geliyor.
Geçmişi anımsayınca, ister istemez günümüzün YÖK’ü de akla geliyor. Çünkü YÖK, Anayasal bir kuruluş, AKP’nin bir yan kuruluşu değil. Üstelik Anayasa’nın 130. maddesinde, “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar” dendiğine göre, YÖK özerk bir kuruluş. Ayrıca Anayasa’nın 131. maddesine göre YÖK’ün kuruluş nedeni, “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak.”
1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu da, YÖK’ün gerçekleştirmesi gereken amaç ve ilkeleri belirlemiştir. Örneğin 2547 sayılı yasanın 4. maddesine göre, YÖK öğrencileri, “Atatürk inkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ve “Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı” olarak yetiştirmekle yükümlüdür. 2547 sayılı yasanın 5. maddesine göre YÖK, “yükseköğretim kurumlarının özellikleri, eğitim-öğretim dalları ile amaçları gözetilerek eğitim-öğretimde birlik ilkesini sağlamak” ve “eğitim-öğretim plan ve programları, bilimsel ve teknolojik esaslara, ülke ve yöre ihtiyaçlarına göre kısa ve uzun vadeli olarak hazırlanıp sürekli olarak geliştirme” gibi ilkelere de uymak zorundadır.
BÜ öğrenci ve meşru akademisyenleri üniversiteye sahip çıkmaya çalıştığı için toplum BÜ’de olup bitenlerden haberdar oluyor. Oysa ülkedeki pek çok üniversitede de BÜ’de olanların benzerleri yaşanıyor. Ancak YÖK, BÜ’deki keyfi uygulamalara karışmadığı gibi, diğer üniversitelerdeki keyfi uygulamalara da karışmıyor. Hatta kayyım yönetimin isteğine uyup aniden dekanları görevden alıp yerlerine kayyım dekanlar atıyor. BÜ’nün desteklediği ve YÖK’e başvuran rektör adaylarını görüşmeye bile çağırmıyor.
Bu durum, yükseköğretim sistemimizin, BÜ sorununun ötesinde, bir YÖK sorunuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Ayrıca bütün dünya BÜ’de ve diğer üniversitelerimizde neler olup bittiğini izlerken, yükseköğretimimizi uluslararasılaştırmak için stratejik belgeler hazırlanması, YÖK’ün kendini, toplumu ve iktidarı kandırma çabasından başka bir anlam taşımıyor.
/././
Yeni iki bakan, eski iki müdür -Alpaslan Savaş-
İki yeni bakan iki eski müdür atandı önceki gün. Yeni Adalet Bakanı siyasi operasyonları yönetiyor. Yeni İçişleri Bakanı cumhuriyet düşmanı. 7 işçinin öldüğü Dilovası parfüm deposu yangınından paçayı yırtan müdür, bitişik binadaki makam odasında görevine dönmenin huzuru içinde.
Dün kabinede yapılan iki değişiklikle güne başladık. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, döneminin moda deyimiyle görevden aflarını talep ettiler, yani görevden alındılar. Yerlerine Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.
Gürlek, son yıllarda Türkiye siyasetinde kırılmalar yaratan sansasyonel tüm siyasi operasyonları iktidar adına yürüten kişi. İmamoğlu’nu tutuklayıp Erdoğan’ın rakibi olmaktan çıkaran davalar onda. CHP’li belediye başkanlarını tutukladı, Demirtaş’ı siyaset yasaklısı yaptı, gazeteci Merdan Yanardağ’ı casusluk faaliyetinden içeriye attı. Can Holding, Rezan Epözdemir, Ciner ve Paramount soruşturmaları, uyuşturucu, bahis operasyonları gibi iktidarın iç hesaplaşması ve koltuk kavgalarının uzantısı olan pek çok operasyonu o yönetti. Gürlek, Gülen cemaati-AKP koalisyon döneminin savcısı Zekeriya Öz’e rahmet okutacak bir performansa sahip. Toplumda adalet duygusunun kaybolmasına neden olan önemli figürlerden biri şimdi Adalet Bakanlığı’nın başına geçti.
Sonuçta kabinedeki değişikliğinin bir süredir devam eden iktidar içi çekişmelerin uzantısı olduğu gizli saklı değil. Görevden alınan İçişleri Bakanı Yerlikaya’nın, Süleyman Soylu’nun yerine atanması da aynı itiş kakışın ürünüydü, şimdiki gidişi de öyle. Yerlikaya göreve uyuşturucu ve çete operasyonlarıyla başlayarak Soylu’nun yaptıklarını ve ekibini temizliyor diye alkış almıştı.
Zaman çabuk geçiyor, sonraki üç yıl içinde Türkiye en az Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemdeki kadar çete, bahis ve uyuşturucu batağında. Şimdi Yerlikaya’nın yerine Soylu’nun Erzurum Valisi olarak atadığı Çiftçi geldi. Gürlek kadar olmasa da o da kendi alanında iddialı. Cumhuriyetin kuruluşundansa Abdülhamit’in tahta çıkışını kutlamayı tercih eden sıkı bir Osmanlıcı. Şeriatçı İskilipli Atıf’ı seviyor, onu anıyor. Valiliği sırasında milli mücadelenin kentteki simgelerinden Erzurum Kongre Binası’nı ‘Ermeni yapımı’ diye güvensiz bulup yıkmaya niyetleniyor. En önemlisi de Erdoğan’ın oğlu Bilal’in TÜGVA’sının gediklisi.
Gerek Gürlek’in gerek Çiftçi’nin sergilediği performansa ve iktidar içindeki itiş kakıştaki pozisyonlarına bakılırsa Erdoğan’ın bu revizyonla seçim hazırlıklarına daha sert bir kabineyle girmeyi tercih ettiği söylenebilir. CHP ile normalleşme başka bahara kalmış gibi görünüyor. Çözüm sürecinin ilerlemesi, anayasa gündemi, iktidarla mesafelenen kimi cemaatlerle yeni uzlaşı kanalları bu sertliğin ürünü bile olabilir. Bunları göreceğiz.
***
Kabine değişikliği arasında kaynayan iki başka atama daha oldu önceki gün. Aslında bunlar atama değil, uzaklaştırılan iki bürokratın göreve iadesiydi. Dilovası’nda 3’ü çocuk 7 işçinin katledildiği parfüm dolum atölyesi yangınında görevden alınan SGK ve İşkur İl Müdürleri görevlerine iade edildi.
AKP dönemindeki iş cinayetlerinde bakanlık düzeyinde herhangi bir ceza zaten görülmüş şey değil. Hizmet binası müdüründen bile sorumluluk devşirmeyecek kadar yüzsüz bir iktidar var. Örgütsüz işçinin canı patronun keyfine emanet.
Yanlış anlaşılmasın, bu iki müdür tutuklanmamış, sadece görevden uzaklaştırılmıştı. Sorumluluğun hükümetin üstüne az da olsa yapışıp kalmaması ve ortalığın biraz yatışması için aradan geçen üç aylık sürenin yeterli görüldüğü anlaşılıyor.
Türkiye’nin en önemli sanayi havzasında her şeyi kaçak bir atölyede 7 işçi yanarak can verdi. Çıkan yangını vatandaş yan binanın bahçe hortumuyla söndürmeye çalıştı. İşçilerin ne kaydı var ne sigortası. Bina kaçak, yıkım kararı var. Bu ölüm atölyesinin iki yan bitişiğinde ise Çalışma Bakanlığı’na bağlı İŞKUR hizmet binası var. Ama devletin müdürü bile sorumlu değil bu katliamdan.
***
İki yeni bakan iki eski müdür atandı önceki gün. Yeni Adalet Bakanı siyasi operasyonları yönetiyor. Yeni İçişleri Bakanı cumhuriyet düşmanı. 7 işçinin öldüğü Dilovası parfüm deposu yangınından paçayı yırtan müdür, bitişik binadaki makam odasında görevine dönmenin huzuru içinde.
Memlekette uzundur işçinin hakkının hükmü, canının değeri yok denebilir. Peki bu iktidardan barış, açılım, biraz demokratikleşme, az da olsa normalleşme bekleyenlere ne diyeceğiz şimdi? Bir tarafta AKP milletvekillerinin meclisteki yumrukları, diğer tarafta Erdoğan’ın DEM İmralı heyetiyle Cumhurbaşkanlığı ofisindeki pozları. Sorunun yanıtı hangisinde saklı?
/././
İkinci yılında İliç: 'Hangi tazminat geri getirebilir giden canları, ölüler altın takmıyor'-Özkan Öztaş-
Erzincan İliç’te 9 işçinin yaşamını yitirdiği maden faciasının üzerinden iki yıl geçti. Denetim eksikliği, kapasite artışı hâlâ tartışılırken; devam eden yargılama süreci de adalet sağlamaktan çok uzakta. Tüm bunlara bir de şirketin yeniden açılma girişimleri eklenmiş durumda.
Erzincan'ın İliç ilçesine bağlı Çöpler köyündeki maden faciasının üzerinden tam iki yıl geçti.
13 Şubat 2024 tarihinde 9 işçi, kayan 10,5 milyon ton ağırlığındaki siyanürlü toprak altında kalarak yaşamını yitirdi. Kağıt üzerinde maden sahasının her altı ayda bir denetlendiği, her şeyin usule uygun olduğu ve Anagold şirketinin sistemlerinin diğer maden sahalarına göre çok daha gelişmiş olduğu iddia ediliyordu.
Ancak bu iddiaların koca bir yalan olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
Denetçisinden yetkilisine kadar söylenenler ile sahada madencilerin bizzat aktardıkları arasında devasa bir açı bulunuyordu. Madenciler, felaketin aslında göstere göstere geldiğinden bahsediyordu.
Faciadan yaklaşık bir ay sonra, Mart ayının sonunda yapılan ilk duruşmada tanıklar, sahadaki çatlakların aylar önce tespit edildiğini ancak buna rağmen yükleme işlemlerine devam edildiğini ifade ettiler. Felaket geliyorum derken, şirketin kâr hırsı mesaiye devam kararı almıştı.
Faciadan sonra öğrendiklerimiz bunlarla sınırlı değildi.
Anagold'un vergi borcunun silindiği, şirketin yüzde 80 ortağı olan Kanadalı altın madeni şirketi SSR Mining'in bilançosunda ortaya çıktı. SSR'nin 2023'te Türkiye'de silinen vergi borcunun 7,2 milyon dolar olduğu belirlendi.
Ancak 9 işçiyi öldüren şirket ihmalleri kabul etmedi, "İşsizliği bitirdik, cami yaptık" diyerek kendini savundu.
Aradan geçen iki yılın ardından şimdi maden sahasının yeniden açılması isteniyor.
Şirket sözcüleri ve eski İliç Belediye Başkanı Mustafa Gürbüz'ün "burada bir servet yattığına ve eninde sonunda açılacağına" dair söylemleri, "bürokrasi ile şirket arasındaki işbirliğinin somut bir temsili" olarak yorumlanıyor.
Önce İliç'i madene muhtaç hale getirdiler
Madende hayatını kaybeden Uğur Yıldız'ın kuzeni Doğukan Yıldız, iki yıl geçmesine rağmen dava sürecinde tatmin edici bir sonuç alınamadığını belirterek söze başlıyor.
Yıldız, İliç'in Uğur Yıldız'a mezar olduğunu ve 53 gün boyunca siyanürlü toprakta kaldığını hatırlatarak soruyor: Ölüler altın takmaz hocam. Hangi tazminat geri getirebilir giden canları...

Doğukan süreci en başından anlatırken, sistemin insanları madene nasıl mahkum ettiğini şu sözlerle ifade ediyor: Sistemi öyle bir kurmuşlar ki, önce İliç'i madene muhtaç hale getirmişler. Madenden önce oradaki insanlar aç mı geziyordu? Hayvancılık, çiftçilik ve esnafları vardı zaten. Erzincan'daki bürokratlardan birçok firmaya ve kişiye kadar herkesi beslemişler.
Yıldız ailesi, öncelikle tüm sorumluların ve ihmali bulunanların cezasını çekmesini istiyor. Ancak şu anki aşamada hiçbir kamu çalışanı, bakanlık yetkilisi veya üst düzey yönetici yargılanmıyor. Üstelik beş tutukludan ikisi serbest bırakıldı, kalan üç kişi ise hafif görevini yerine getirmeme suçundan yatıyor. Tutuksuz yargılanan ve mahkemede yüzü dahi görülmeyen onlarca sanıkla birlikte tek amacın suçu birkaç kişiye yıkıp adaleti sağlamış gibi görünerek madeni yeniden faaliyete geçirmek olduğu belirtiliyor.
Patronlar duruşmaya dahi gelmedi
İliç katliamı davasının avukatlarından Akçay Taşçı, hukuki sürecin detaylarını soL'a anlattı.
Taşçı, yalnızca bir üst düzey yöneticinin tutuklu olduğunu, diğerlerinin bir kısmının yurtdışında bulunduğunu ve duruşmaya gelip ifade bile vermediklerini aktardı. Bazı yöneticilerin sorgularının başka mahkemelerde talimat yoluyla yapılması, avukatların soru sorma haklarını da ellerinden aldı.
Anagold Türkiye Genel Müdürü Cengiz Yalçın Demirci'nin duruşmaya hiç gelmediğini belirten Taşçı, Demirci hakkındaki yurtdışına çıkış yasağının da önceki duruşmada kaldırıldığını ekledi.
Kapasite artışının katliama etkisi büyük oldu
Kamu görevlileri açısından da benzer bir kayırma süreci yaşandığını ifade eden Taşçı, 2021 yılındaki kapasite artışının katliama giden yolda kritik bir aşama olduğunun raporlarla tespit edildiğini söyledi.
Bakanlık yetkililerine kusur atfedilmesine rağmen, savcılık başka bir heyetten aldığı raporla yetkililerin kusurlu olmadığına hükmederek takipsizlik kararı verdi.
Bilirkişi raporlarında katliamın sebepleri; mimari ve uygulama aşamalarındaki ihmaller zinciri ile kâr maksimizasyonu olarak ortaya konmuş olsa da, asıl sorun sorumluların ismi geçmiyor. Bu durum şirketin faciadan sıyrılmasına da zemin hazırlıyor.
'İç yazışmalara yalnızca şirketin uygun gördüğü ve sansürlediği oranda erişilebildi'
Şirket yöneticilerinin önemli bir kısmını huzuruna getirip sorgulamamış bir heyetten adalet çıkmayacağını düşünen aileler, sonucun ancak toplumsal mücadele ile alınabileceğine inanıyor.
Delil toplama sürecindeki eksiklikler de bu güvensizliği pekiştiriyor.
Avukat Akçay Taşçı bu durumu şu sözlerle anlatıyor: Hayatını kaybeden bir işçinin kardeşi, ağabeyinin kullandığı aracın kamera görüntülerine kendi imkanlarıyla erişip mahkemeye sunarken, diğer araçlardaki kameralar toplanmadı. Şirketin iç yazışmalarına ise yalnızca şirketin uygun gördüğü ve sansürlediği oranda erişilebildi. Şirket bilgisayarlarında inceleme yapılmaması ve sadece talep edilen belgelerin gönderilmesi, adaletin duygusuna zarar veriyor.
'Yaşanan sermayenin kâr hırsının işçinin hayatının önüne konmasıdır'
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nden (İSİG) Selçuk Karstarlı, İliç'teki olayın öngörülebilir ve önlenebilir bir iş cinayeti olduğunu belirtiyor.
Karstarlı'ya göre üretim baskısı, kapasite artışı, maliyet düşürme politikaları ve denetim zafiyeti bu felaketi hazırladı.
Liç sahasının riskleri bilinmesine rağmen üretimin sürdürülmesi, yaşananları bir kaza değil cinayet kılıyor. Devletin denetim görevini yerine getirmemesi ve yüksek riskli madenlerde işin durdurulmaması bu ölümlerin temel sebebi olarak görülüyor.
'İş cinayetleri daha çok işçilerin örgütsüz olduğu yerde yaşanıyor'
Karstarlı, İliç ve benzeri maden facialarında işçilerin büyük ölçüde taşeron, güvencesiz ve sendikasız olduğuna dikkat çekiyor: Sendikasızlık, işçilerin riskleri tartışmasını ve ortak tutum almasını engelliyor. Çalışmaktan kaçınma gibi temel haklar fiilen kullanılamıyor. İSİG Meclisi raporları da iş cinayetlerinin büyük bölümünün sendikasız işyerlerinde yaşandığını gösteriyor.

Karstarlı sözlerini şöyle tamamlıyor: Türkiye’de hiçbir dönemde işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında meslek örgütlerinin etkin olduğu, sermayeden bağımsız bir denetim modeli kurulmadı. Sınırlı sayıdaki müfettişle yapılan denetimler de yaptırım açısından yetersiz.
İki yıl sonra İliç’te tablo değişmedi
İki yıl önce İliç’te yaşamını yitiren madencilerin aileleri hâlâ adalet bekliyor.
Şirket, ilk fırsatta yeniden faaliyete geçmeye çalışırken; tarım ve hayvancılığın tahrip edildiği ilçede yaşayan halk derin bir ekonomik çıkmazla karşı karşıya.
İliç'i yağmalayan başta Anagold olmak üzere şirketler hesap vermiyor. Madenlerin özel şirketlere peşkeş çekildiği her örnekte olduğu gibi, bu düzen sürdükçe benzer faciaların yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
/././
Düzenin meşruiyet kaynağı olarak sol -Nevzat Evrim Önal-
Suçluyorum: Bu ülkede Enes Kara’nın intiharında, Aladağ’da maazallah yurttan kaçar da erkek arkadaşlarıyla öpüşüp koklaşırlar diye yangın çıkışı üzerlerine kilitlendiği için yanarak ölen kız çocuklarını çığlıklarına, tarikat yuvalarında istismar edilen her çocuğun hayatına çöken karanlıkta, AKP’nin öncülük ettiği değerler tasfiyesine soldan destek verenlerin; yani yalnız olmadığını, bireysel hareket etmediğini, örgütlü olduğunu ısrarla vurgulayan Ufuk Bey ve onunla aynı yola baş koyan tüm liberallerin dahli var.
Bir olgu “münferit”se, üzerinde uzun uzadıya konuşmak en fazla hoş bir sohbete vesile olur. Biz ise olguların tekrarlanabilir yönlerini bulmakla, bunlardan genellemeler çıkartmakla ilgilenmeliyiz.
Bu bağlamda, Epstein meselesi münferit bir sapıklık vakasıysa, hakkında çok şiddetli duygular hissedip ağzımıza geleni söyleyebiliriz ama bir yandan da bir daha tekrarlanamayacak bir rezillikle karşı karşıya olmanın rahatlığıyla hareket edebiliriz.
Dünyanın her yerinde komünistler, rezaletin boyutları ortaya çıktığından bu yana, meselenin böyle bir gürültüde boğulmaması için bu yüzden çabalıyor. Münferit bir vakayla değil, sömürü düzeninin doğal, kaçınılmaz sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Emek sömürerek zenginlik biriktirmeye dayalı bir ekonomik düzenin egemenleri, zenginleştikçe ve böylece zenginlikleri sayesinde dokunulmazlık kazandıkça, mutlaka sömürüyü kişisel alana da taşır ve sadece sermaye biriktirmek için işçilerin emeğini değil, kişisel hazlar için başka insanların bedenini, kişiliğini, ahlakını da istismar eder. Dolayısıyla Fatih Yaşlı “Epstein adası kapitalizm denizindedir” derken çok doğru söylüyor ve o denizde başka bir sürü adalar, takımadalar var. Sular yükselip hepsi batmadan insanlık rahat, huzur bulmayacak.
Bu köşeyi düzenli takip edenler derdimizin “okumuş karanlık”la, yani içinde yaşadığımız sömürü düzenine hizmet eden entelektüellerle kavga etmek olduğunu biliyor. Dolayısıyla geçtiğimiz hafta, ifşa olan Epstein vakasının spesifik bir yönünü, liberal anarşist Chomsky’nin siyonist tecavüzcü ile olan ilişkisini masaya yatırdık. Bunu yaparken, vakanın bütünü gibi bu yönünün de münferit olmadığını, nice “solcu” ideoloğun düzenle benzer ilişkiler kurduğunu belirttik ve ülkemizden örnekler sıralarken Ufuk Uras’ın adına yer verdik.
Ufuk Bey alındı ve X’te tepki gösterdi. Biraz karşılıklı yazıştık1 ve konuya devam etme ihtiyacı ortaya çıktı. Gelin, inceleyelim…
***
Başlıca eseri ve dünya sol literatürüne en önemli katkısı olarak değerlendirilen Rızanın İmalatı’nda Chomsky, medyanın egemen ideolojinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasında, bu yolla kitlelerin duygu, düşünce ve kanaatlerinin düzenin arzu ettiği biçimlerde belirlenmesinde oynadığı rolü inceler.
Medyanın bu konudaki önemi kuşkusuz çok büyük; ama egemen ideolojinin salt medya kanallarından dolaşıma sokulan propagandayla nakledilen bir şey olduğunu düşünmek egemen ideolojiyi de, kitlelerin muhakeme yeteneğini de fazlasıyla hafife almak olur. Zannedilenin aksine emekçi halk, en örgütsüz dönemlerinde dahi egemenlerin her sözüne inanan bir alıklar güruhu değildir ve düzenin meşruiyeti hayli karmaşık, aynı zamanda çelişkili mekanizmalarla üretilir. Kitleler egemen ideolojiyi sadece düzenin yalanlarına ve çarpıtmalarına aldanarak değil; çaresiz veya alternatifsiz olduğunu zannederek, kötünün iyisini seçtiğini düşünerek ya da güvendiği kanaat önderlerinin peşine takılarak da içselleştirir.
Burada konumuz açısından altının kalınca çizilmesi gereken mesele şu: Sermaye düzeni, bilhassa emekçi halkın tepkisini göğüslemek zorunda kalacağı, keskin virajlar alacağı dönemlerde “soldan” meşruiyet desteğine ihtiyaç duyar. Bunlar sermayenin emekçi halka karşı saldırıya geçeceği dönemler olabileceği gibi, onun tepkisi karşısında gerileyerek savunmaya çekilmek zorunda kaldığı zamanlar da olabilir. Böyle dönemlerde Chomsky gibi ahlaki üstünlük payesine sahip entelektüeller düzenin eylemlerine açık ya da örtük biçimde ahlaki vize vererek, ya da düzen karşıtı tepkinin sivri uçlarını ahlaki açıdan eleştirip meşruiyetini zayıflatarak düzen açısından başka kimsenin üstlenemeyeceği bir işlev üstlenirler.
***
Şimdi, bu işlevin Ufuk Bey tarafından nasıl yerine getirildiğini görelim.
Türkiye’nin düzeni 12 Eylül darbesinden bu yana, sermayedar sınıfın çıkarları doğrultusunda çok kapsamlı bir dönüşümden geçti. Ülkenin egemen ideolojisi baştan yazıldı, siyasi rejimi değiştirildi ve emekçi halkın yalnız şiddetli toplumsal mücadelelerle geçen 1960’lar ve 1970’lerde değil, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana biriktirdiği tüm ekonomik, politik ve ideolojik kazanımları büyük ölçüde yok edildi.
Bu ölçekte bir dönüşümün baştan sona planlanması falan mümkün değildi; öte yandan sermayedar sınıfın çıkarları net bir doğrultu işaret ediyor ve siyasi kariyerini o çıkarlara hizmet etmeye adamış aktörler koşulların elverdiği ölçüde buna göre hamleler yapıyordu. Bu doğrultunun tartışmasız en önemli unsuru, birbiriyle pozitif anlamda ilişkili olan iki ideolojik değerler öbeğinin, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ile Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kazandığı prestijle evrenselleşen sosyalizm ilkelerinin Türkiye’nin rejiminden, devletinden ve egemen ideolojisinden kovulmasıydı.
Süreçte büyük ya da küçük rol üstlenen tüm ideolojik öbekleri bir araya getiren bu doğrultuydu. On yıllardır süren bu dönüşümün mantığını kavramadığınız durumda yan yana gelmelerine şaşıracağınız Öcalan ve Bahçeli gibi aktörleri birleştiren iki temel ilkeydi: Antikomünizm ve antikemalizm.
Bunlar liberal bir entelektüel olarak Ufuk Bey’in de varoluşsal ilkeleridir.
Bu dönüşüm düzenin selameti açısından itinayla gerçekleştirilmesi, tıkandığında toplumsal krizlere yol açacak biçimde zorlanmaması gereken, tehlikeli bir yolculuktu. Öyle ki, sürece direnen ve eski Türkiye’yi restore etmeye çalışan, ama kendileri hiç de ilerici olmayan kimi “devletli” aktörler süreci durduramadılar ama bazı kritik virajlarda hız kesmesini ya da bazı sarp rampalarda vites düşürmesini sağlayarak sürecin yolda kalmamasına ya da yoldan çıkıp devrilmemesine hizmet ettiler.
Ufuk Bey kariyeri boyunca bu sürece soldan destek sağladı. Bu destek tek bir yazı kapsamında inceleyemeyeceğimiz kadar çok boyutluydu, ama büyük bölümü “Türkiye’de solun yeni düzene uyacak biçimde şekillendirilmesi” başlığı altında toplanabilecek nitelikteydi. Nitekim Uras, Nuriye Akman’a verdiği ve 13 Temmuz 2008’de Fethullahçıların Zaman Gazetesi’nde yayınlanan röportajda, Genel Başkanı olduğu ÖDP’nin Ergenekon Davası konusunda yaşamakta olduğu ayrışma konusunda konuşulan bölümde bu misyonunu çok açık biçimde ifade ediyordu:
- Peki ÖDP içindeki bu grup niye ulusalcılarla ittifak yapıyor?
- Bu çok somut bir ittifak değil. Böyle bir eğilim olabilir solda. Solun ihtiyacı siyasi rönesans. Siyasette kendisiyle yetinenler bir tarafta, kendisini yenileyenler bir tarafta. Bu milliyetçilik dediğimiz şey, adına ister ulusalcılık deyin, küreselleşmeye karşı aslında negatif bir tepki. Halbuki küreselleşmeyi aşmaktan yana olan bir evrensel sol var. Avrupa sosyal forumunu yapıyor, dünya sosyal forumunu yapıyor. Küreselleşme öncesine isteseniz de dönemezsiniz. Yanlış ilaç nasıl hastayı öldürürse, yanlış politik tahliller de karşınızdakini güçlendirir.
- Siz kendi partiniz içinde bunlarla da mücadele ediyor musunuz?
- Eee tabii etmez miyiz? Bizim bir yandan solu yeniden formatlamamız söz konusu. Diğer yandan da Türkiye'nin yeniden yapılanmasında solun ihtiyaç olduğunu göstermemiz gerekiyor. Solun vizyonunu değiştirerek ancak, Türkiye'nin yeniden yapılanmasında inisiyatif sahibi oluruz.
- Dolayısıyla siz hem Meclis'te partinizi temsil eden tek kişi olmanızdan hem de kendi partiniz içindeki hıyar ya da salatalıklardan dolayı, bir yalnız adam mısınız?
- Ben 82 bin oy aldım. Ayrıca Türkiye genelindeki toplumsal muhalefet örgütlerinin desteğini aldım. Bu anlamda çok yalnız olduğum söylenemez. Parti içinde genel başkan seçildiğime göre çoğunluğun oyunu aldım. Siyaset bir mücadele süreci ve biz bir şekilde miadı dolmuş zihniyetlerle Türkiye'nin geleceğini şekillendiremeyeceğimizi bilerek solu yenileme konusunda, aslında güçlü ve yeni bir ortak irade oluşturmak konusunda kararlıyız.2
Ufuk Bey’in bahsettiği “solu formatlama”nın içeriği şuydu: Solun antiemperyalist ve ulusal bağımsızlıkçı, laik ve aydınlanmacı, işçi sınıfının iktidara gelmesi için çalışan sosyalist devrimci niteliklerinden arındırılması. Bunun yerine emperyalist dünya düzenini küreselleşme, dinci gerici örgütlenmeleri ise sivil toplum adı altında kaçınılmazlık olarak gören, bu ikisinin ve sermaye çıkarlarının devleti belirlemesini “devlet dediğin her haliyle kötüdür zaten” yavesi ile meşrulaştıran, iktidar hedefinden vazgeçmiş, her ilkesi tartışmaya açık, amip gibi şekilsiz, kimseye güven veremeyecek, dolayısıyla örgütlü bir toplumsal güce dönüşemeyecek bir sol yaratılması.
Bu başarılamadı, başaramadılar. Mütevazı olmayacağım, biz komünistlerin sayesinde.
***
Geçen günkü tartışmamızda Ufuk Bey her niyeyse söylediğim onca şey içerisinden en fazla “örgütsüzlük” tespitime bozulmuş. Oysa ben onunla Chomsky’yi aynı kefeye koyarken, bir kişi olarak Chomsky gibi örgütsüz olduğunu değil, Chomsky’nin yaptığı gibi örgütsüz bir sol yaratmaya çalıştığını söylüyordum. Pek tabii ki Ufuk Bey’in misyonunda örgütsüz olmadığını biliyoruz. AKP’ye liberal soldan verilen “Yetmez Ama Evet” sloganıyla özetlenebilecek (gerçi Ufuk Bey “yetti gayri, sapına kadar evet” dediğini belirtmişti3) ama tarihsel olarak 2010 Anayasa Referandumuyla sınırlı olmayan destek gayet örgütlüydü.
Bu destek olmasa, Türkiye’de Cumhuriyetin ulusal ve sosyalizmin evrensel değerlerine yönelik tasfiyeci saldırının sonuçları bu kadar kapsamlı olmazdı.
Bunun nasıl bir toplumsal kayıp ve felaket olduğunun en açık göstergesi, tarikatların kazandığı dokunulmazlıkla bu karanlık yuvalarında yaşanan çocuk istismarlarının ayyuka çıkması arasındaki ilişkidir ve açık söylüyorum, Ufuk Bey’le Chomsky arasındaki asıl benzerlik de burada.
Bu yüzden, nezaket bir yere kadar. Suçluyorum: Bu ülkede Enes Kara’nın intiharında, Aladağ’da maazallah yurttan kaçar da erkek arkadaşlarıyla öpüşüp koklaşırlar diye yangın çıkışı üzerlerine kilitlendiği için yanarak ölen kız çocuklarını çığlıklarına, tarikat yuvalarında istismar edilen her çocuğun hayatına çöken karanlıkta, AKP’nin öncülük ettiği değerler tasfiyesine soldan destek verenlerin; yani yalnız olmadığını, bireysel hareket etmediğini, örgütlü olduğunu ısrarla vurgulayan Ufuk Bey ve onunla aynı yola baş koyan tüm liberallerin dahli var.
Bu yüzden, geçen hafta yaptığım vurguyu tekrarlıyorum: Örgütlü mücadelenin parçası olmayan, bir kenarda durup akıl veren, elinde ahlak terazisi sağa sola eleştiri ve meşruiyet dağıtan hiç kimseye güvenmeyin. Meşruiyetlerinin bir kısmını Chomsky gibi işbirlikçi solculardan alan sömürü düzeni savunmasız, biçare insanlara akla hayale sığmayacak kötülükler yapıyor, ama Chomsky’nin aksine çoğu durumda pislik bu pirüpak ahlak sinyalcilerine sıçramıyor.
Oysa kirliler. Ufuk Bey’in dediği gibi, “sapına kadar” kirliler.
1Sevgili Emel Diril’in paylaşımı vesilesiyle başlayan tartışma şurada: https://x.com/emeldrll/status/2019519913388576832.
2Zaman Gazetesinin arşivine artık internet ortamında ulaşılamıyor. Öte yandan, bütünüyle bir ibret vesikası niteliğinde olan bu röportaj başka mecralarda da yayınlandı. Şuradan tamamına ulaşabilirsiniz: https://www.timeturk.com/tr/2008/07/13/cumhuriyet-mi-12-eylul-rejimi-mi-tehlikede.html.
3https://x.com/UfukUras/status/65477994344493056.
/././
Antalya'da kalkışa hazırlanan uçağın tekerlekleri yerinden çıktı: Yolcular tahliye edildi .
Antalya Havalimanı'nda Sun Express firmasına ait bir uçağın kalkış sırasında tekerlekleri yerinden çıktı ve uçak motorun üzerine oturdu.
Sun Express firmasına ait uçağın Antalya-Gaziantep seferini yaparken kalkış sırasında tekerlekleri yerinden çıktı ve uçak motorun üzerine oturdu.
Olay sonrası uçakta yangın çıkmazken yolcular hemen tahliye edildi.
NTV İstanbul Haber Müdürü Yağız Şenkal'ın aktardığına göre Antalya Havalimanı'nda uçuşlar devam ediyor.
Olay sonrası uçakta yangın çıkmazken yolcular hemen tahliye edildi ve bekleme salonuna alındı.
***
Epstein’ın adası ve tekno-faşist distopya: Palantir -Fatih Yaşlı-
Yirminci yüzyılda romanı yazılsa ya da filmi çekilse hayretler içerisinde okuyacağımız ya da izleyeceğimiz faşizme evrilme arzusundaki kapitalist bir distopyanın tam ortasına düşmüş durumdayız. Karşımızda insanlığa savaş açmış ve şirketlerden oluşan bir makine, dijital bir savaş makinesi ve bir tekno-faşizm arayışı var.
Epstein adası merkezli sarsıntı Batı siyasetini vurmaya devam ederken, bunun en güçlü hissedildiği ülkelerden biri İngiltere oldu. Adında “işçi” sözcüğü geçen ama aslında İngiliz sermaye sınıfının has partisi olan hükümetteki İşçi Partisi ve başındaki Keir Starmer zor günler yaşıyor. Starmer henüz istifa etmiş değil ve koltuğunu korumaya çalışıyor ama önce Starmer’ın Özel Kalem Müdürü Morgan McSweeney, ardından da İletişim Direktörü Tim Allan istifalarını vermek zorunda kaldılar.
Bu sıkışmışlığının ve yaşanan istifaların merkezinde ise İngiltere’nin eski Büyükelçisi Peter Mandelson bulunuyor. Her ne kadar geçtiğimiz Eylül ayında görevden alınmış olsa da Başbakan Starmer’ın “Karanlıklar Prensi” olarak anılan Mandelson’ı Epstein’le olan ilişkisini bildiği halde Trump’la iyi geçinebilmek için Washington’a atadığı belirtiliyor ve Starmer’ın da istifası isteniyor.
Sahiden de Epstein belgelerine bakıldığında özellikle Mandelson’ın Ticaret Bakanı olarak görev yaptığı dönemde, yani 2008’de, ikilinin defalarca yazıştığı ve Mandelson’ın Epstein’a İngiliz ekonomisine dair son derece kritik bilgiler verdiği, birtakım sızdırmalar yaptığı, Epstein’ın pedofili fuhuş ağının ortaya çıktığı yıllarda da ilişkilerini koparmadıkları görülebiliyor.
Bu bilindiği halde 2025 yılının Ocak ayında büyükelçilik görevine atanan Mandelson’ı ABD-İngiltere ilişkileri açısından önemli kılan ise Palantir isimli ABD merkezli bir şirket. Mandelson’ın atanmasından yaklaşık bir ay sonra Starmer ABD’ye bir gezi düzenliyor ve bu gezide Mandelson’la birlikte şirketin tepesindeki isimlerle bir görüşme gerçekleştiriyor. Yaklaşık yedi ay sonra da İngiltere ile Palantir arasında çok büyük meblağlı anlaşmalar imzalanıyor.
Alex Karp ve Peter Thiel tarafından kurulan ve “veri madenciliği” yapan Palantir, adını Yüzüklerin Efendisi’ndeki sihirli taşlardan alıyor; bu taşlarla geçmişi ve geleceği, uzağı ve yakını, her şeyi görmek mümkün. Palantir de topladığı verilerle, izleme-gözetleme teknolojileriyle ve yapay zekâ aracılığıyla her şeyi bilmeyi, her şeyi görmeyi, her şeyi izlemeyi hedefliyor, dünyadaki tüm insanlara ait tüm bilgilere, tüm verilere sahip olunan bir gözetim kapitalizminin, tekno-faşizmin peşinde koşuyor.
Palantir 11 Eylül saldırıları sonrası ortaya çıkan konjonktürde kuruluyor ve doğrudan CIA tarafından finanse edilip ona casusluk teknolojilerinde taşeronluk hizmeti sunuyor. Şirketin tarihçesine baktığımızda ise yine karşımıza Epstein çıkıyor, şirketin kurucusu Peter Thiel’in adı Epstein belgelerinde 2 bin kereden fazla geçiyor ve Epstein defalarca görüştüğü Thiel’in Palantir’ine milyonlarca dolar aktarıyor.
Peter Thiel sıradan bir şirket sahibi, sıradan bir zengin değil; sergilediği performansla dijital çağın peygamberlerinden biri, bir filozof olarak görülüyor, kendisinden “son yirmi yılın en önemli sağcı entelektüeli” söz ediliyor. Thiel de tıpkı Elon Musk gibi Güney Afrika’da doğuyor ve ABD’ye taşındıkları 10 yaşına kadar burada yaşıyor; “beyaz üstünlükçü” dünya görüşünün oluşmasında çocukluk yıllarının ve babasının büyük etkisinin olduğu söyleniyor.
Thiel filozof/peygamber rolüne uygun bir şekilde geçtiğimiz sene “Deccal” başlıklı bir dizi özel konferans verdi ve kendi misyonunu Armageddon savaşını başlatacak olan Deccal’in gelişini geciktirmek, Deccal’le savaşmak olarak belirledi.
Thiel her ne kadar ilhamını ünlü liberal Ayn Rand’dan alsa da tüm bu konferansların dayandığı isim en az Rand kadar değer verdiği Carl Schmitt’ti. Siyaset felsefesi çalışmalarında Thomas Hobbes’un 20. yüzyıldaki temsilcisi olarak anılan Schmitt, Hitler Almanya’sının ve Nazizm’in en önemli hukuk teorisyenlerinden biriydi ve özellikle 2000’lerin başında çalışmaları yeniden moda haline gelmiş, yeniden okunmaya başlamıştı.
Thiel, Schmitt’in fikirlerini Hıristiyan teolojisiyle, tüm bu fikirleri de teknolojinin mutlak hâkim olduğu bir dünya düzeniyle birleştiriyor, “Deccal kim olabilir” sorusuna ise kesin bir yanıt vermese ve bir kişiye değil “tek dünya devleti”ne işaret etse de yine de Greta Thunberg’in en büyük adaylardan biri olduğunu düşünüyor; çünkü inanışa göre Deccal’in 33 yaşından küçük olması gerekiyor.
Thiel’in teknolojik ütopyası, insanlık için bir tekno-faşist distopya anlamına geliyor. Thiel 2010’da yaptığı bir konuşmada demokrasiye inanmadığını, “çok küçük bir azınlık olduğumuz için belirli şeylere dayanarak asla seçim kazanamazdık, ancak belki de insanları sürekli ikna etmeye, yalvarmaya ve rica etmeye gerek kalmadan, teknolojik araçlarla dünyayı tek taraflı olarak değiştirebilirdik. İşte bu noktada teknolojinin siyasete inanılmaz bir alternatif olduğunu düşünüyorum” diye anlatıyor.
Küçük bir azınlığın teknoloji aracılığıyla bütün bir insanlığı yönettiği bir dünya…
Peter Thiel ve Palantir’in misyonunu "batıyı ve Amerika Birleşik Devletleri'ni desteklemek, gerektiğinde düşmanları korkutmak ve hatta bazen öldürmek" olarak tarif eden ortağı Alex Karp’ın hayali tam olarak bu.
Üstelik Thiel ve Karp Silikon Vadisi merkezli tekno-politik bir oligark şebekesinin parçası olarak hareket ediyor. Thiel, 2004’de Mark Zuckerberg’e ait Facebook’un ilk dış yatırımcısı oluyor ve şirketin yüzde 10 hissesini alıyor, o günden beri de arkadaşlıkları devam ediyor. ABD’li milyarder Larry Ellison’a ait Oracle ile Palantir 2024 Temmuz’unda askeri teknoloji odaklı bir yapay zekâ ortaklığı anlaşması yaptılar. Thiel, OpenAI’ın kurucu ortaklarından biri olan Sam Altman’ın akıl hocası ve destekçisi olarak biliniyor. Thiel ve Musk arasında da 2000’lerin başına uzanan ortaklık ilişkileri var, PayPal’in kuruluşunda birlikte hareket ediyorlar ve Thiel Musk’ın şirketlerine önemli yatırımlarda bulunuyor.
(Geçerken not edelim, PayPal’in kuruluşunda yer alan ve aralarında Thiel’in bulunduğu, sonradan devasa teknoloji şirketlerinin sahibi olan isimler “PayPal Mafyası” olarak anılıyorlar.)
Yazının başında İngiltere ile Palantir arasında imzalanan anlaşmadan söz etmiştik. Palantir’le İngiltere arasındaki ilk anlaşmalar eski başbakan Boris Johnson zamanında imzalanıyor, devamı ise Mandelson ve Starmer’la birlikte geliyor. Öte yandan Thiel’ın İngiliz Faşist Birliği’nin kurucusu Oswald Mosley’nin torunu Louis Mosley’le ve İngiliz faşist hareketinin liderlerinden Nigel Farage’la da dostane ilişkileri bulunuyor.
Mesele elbette ki İngiltere’yle sınırlı değil; Trump’ın ilk dönemine şüpheyle yaklaşan Silikon Vadisi mensupları, yani dev teknoloji şirketleri, ikinci döneminde hızla ona yanaşırken Thiel ve Palantir en başından itibaren Trump’ın yanında yer almıştı. Thiel yaklaşık on yıldır Trump’ın MAGA (Make America Great Again) ideolojisinin en büyük bağışçılarından biri olma unvanına sahip; son seçimlerde Trump’ın yardımcısı ve MAGA’nın en önemli ideologlarından olan JD Vance’in kampanyasına 15 milyon dolarlık bir bağış yaptı ve Vance belki de Trump sonrasında ABD başkanı olarak görev yapacak.
Palantir’e gelince… Bir veri madeni/veri toplama şirketi olan Palantir son yıllarda İngiltere devleti ile yüz milyonlarca sterlinlik anlaşmalar yaptı. Başta İngiliz Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) olmak üzere çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarıyla yapılan bu anlaşmalarla tüm İngiliz yurttaşlarını kapsayan bir veri tabanı oluşturulması, yani dijital çağa uygun bir “her şeyi gören göz” kurulması hedefleniyor. Ancak mesele bununla da sınırlı değil, İngiltere Savunma Bakanlığı’yla Palantir arasında geçen Aralık ayında 240 milyon sterlinlik “kritik stratejik, taktiksel ve canlı operasyonel karar alma süreçlerini destekleyen” bir veri analizi anlaşması yapıldı. Yani Palantir İngiliz savunma sanayiinin en önemli ortaklarından biri artık.
Palantir geçen yıl ABD’de de ICE’la, yani Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı ile bir anlaşma imzaladı ve göçmenlerin hem sınırdan geçişlerinin önlenmesi hem de ülke sınırları içerisine girenlerin yakalanması konularında sahip olduğu teknolojik gücü ICE’ın hizmetine sundu. Böylece Trump’ın Gestapo gücü gibi hareket eden ICE’ın şiddetiyle Palantir’in yapay zekâ üzerine kurulu gözetleme ve veri teknolojileri birleşmiş oldu.
Palantir, Lübnan’da Hizbullah üyelerinin çağrı cihazlarının eş zamanlı olarak patlatılmasının gerisindeki teknolojiyi ürettiği gibi, Gazze’deki hedeflerin ve HAMAS komutanlarının yerlerin tespit edilmesinde ve İsrail ordusunun bu hedefleri vurmasında da büyük rol oynadı. Artık MOSSAD’a da çalıştığı ortaya çıkan Epstein’ın Palantir’i dönemin İsrail başbakanı Ehud Barak’a sunduğu biliniyor. Bugün de Palantir sadece Gazze’de değil, İran, Rusya ve Çin gibi Batı’nın hasım olarak gördüğü coğrafyalarda emperyalizmin en önemli enstrümanlarından biri olarak yoluna devam ediyor.
Geçtiğimiz haftaki yazıda “Epstein’ın adası”ndan bahsederken “o ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir” demiştik.
Thiel ve Palantir örneğinin gösterdiği üzere, Epstein’den yola çıkarak mercek altına aldığımız tek bir isim ya da tek bir şirket bile bunun böyle olduğunu gösteriyor. Yirminci yüzyılda romanı yazılsa ya da filmi çekilse hayretler içerisinde okuyacağımız ya da izleyeceğimiz faşizme evrilme arzusundaki kapitalist bir distopyanın tam ortasına düşmüş durumdayız. Karşımızda insanlığa savaş açmış ve şirketlerden oluşan bir makine, dijital bir savaş makinesi ve bir tekno-faşizm arayışı var.
İşte tam da bu noktada geçmişe dönüp klasik faşizmin neden ortaya çıktığını ve kim tarafından, nasıl durdurulup yenildiğini hatırlamamız ve faşizmin bu yeni tekno sürümü karşısında insanlık olarak nasıl savaşacağımızı düşünmemiz gerekiyor. Çünkü insan türünün yeryüzündeki varlığını bildiğimiz anlamda devam ettirmesinin yolu bu savaşı kazanmasından geçiyor.
/././
Kapitalizmde şey -Burak Gürbüz-
Şimdilik daha insanlık yapay zekanın tam tahakkümü altına girmedi fakat kapitalizm ne kadar geliştikçe o kadar insanı parçalamaya devam ediyor.
Arz, talep, üretici, tüketici, tasarrufçu… Bütün bu kelimeler arkasında sosyal sınıfları saklar. Burjuvayı, işçiyi, rantiyeyi saklar. Sistemin ana noktası emek sömürüsüne dayalı sermaye birikimi olunca kapitalist ve kapitalizm ana ilgi noktasıdır. Onun için iktisatta tek tanımlanmış ve bir kurumsal yapısı olan kapitalizmdir. Ve ikincisi de üretilen değerin (üretim sermayesinin) satılarak kâra (para sermayesine) dönüştüğü piyasalardır. Bu iki önemli ana kurumsal yapı üzerine kurulmuş bir liberal iktisatta çalışanlar, işçi olarak adlandırılmazlar. Onlar sermayedardan farklı değildir çünkü aynıdır her ikisi de tüketir, üretir, yani her ikisi de birey olup kendi çıkarını en ön plana alacak olan homoeconomicus’tur. Fakat bu iki kavram doğada, gerçek hayatta yoktur. Birey yani tek ve bölünmeyen hiçbir şeyin tesiri altında kalmayıp kendi kararını kendi çıkarına göre en iyi şekilde alabilen yaratık doğada örneği olma yan bir özgürlük masalı kahramanıdır. Onun biraz daha gerçeğe yakını Homoeconomicus’tur yani iktisadi insan. Ama o da doğada insan olarak var olsa da hiçbir zaman söylenildiğinin tersine tam enformasyona sahip olup kendi için en doğru kararı alamaz. İnsanın sosyal bağlamsal bir varlıktan koparılıp soyut bir insana indirgenmesinin altındaki neden hem emek sömürüsüne dayalı üretim ilişkilerinin görünür olmasını engellemek hem de üretim ilişkilerini önemsizleştirmektir.
Kapitalizm üretimin ve üretilen malların fetişleştirildiği düzenin temsilcisi işçileri, kendi sermaye birikiminin aracı olarak görmektedir. Diğer bir deyişle kapitalist için işçi üretim sürecinde sömürdüğü bir nesneden ibarettir. Üretim ilişkilerinde asimetrik güç ilişkisi sermayedarın işçisine karşı her türlü bencilliği ve zorbalığı yapmasına kapı açabilecektir. İşçi de hızlı kapitalist üretim çarkı içerisinde kendisini malı üreten olarak değil malın üretiminde kendisinin kullanımına ihtiyaç duyulan bir araç olarak görecektir. İşveren için işçilerin önemi kendi içsel özelliklerinden sosyal çevrelerinden bağımsız olarak onların işyerindeki performansına göre biçimlenir. İşçi ne kadar fazla verimli çalışıyorsa işveren için o kadar önemli olacaktır. Verimlilik ölçütü rakamlardır, kaç saat çalışıyor, saatte ne kadar mal üretiyor? Kaç dakika mola kullanıyor? gibi… Bunların toplamında öne çıkan işçinin işveren için anlamı “ayın en verimli elemanı” bağlamında olacaktır. Kısacası üretim ilişkileri sosyal bağlamından koparıldığında şeyleşme ortaya çıkar. Sosyal yaşamda Marx’ın yabancılaşma (aliénation) kavramı ile Lukacs’ın şeyleşme (Réification) kavramı birbirini tamamlar. İşçi kapitalist üretim zinciri içinde kendi emeğini kendi kontrol edemediği için ürettiği şeyin üzerinde de kontrolü yoktur. Üretim zincirinin çarklarından biri olması kendisine ve çevresine yabancılaşmasına neden olur. Hem ürettiği malın yabancısıdır hem de diğer işçilerle o malı daha fazla üretmek adına örtük bir rekabet halinde olması onu çevresine karşı da yabancılaştırır. Yabancılaşma işçinin kapitalist üretim sürecinde yaşadığı deneyimler sonucu insanın kendinden özne olarak kopmasını anlatır. Bunun en güzel örneğini bir deneyim olarak bize anlatmış olan marksist felsefeci Simone Weil’dir. Lise felsefe öğretmenliğini bırakıp bir fabrikaya düz işçi olarak girip çalışacak ve anılarını daha sonra “La condition ouvriere” (İşçinin durumu) adıyla basılan kitapta toplayacaktır. Simone Weil’in kendi çalışma deneyimlerinden hareketle yazdığı yazılarında fabrika düzeninin ne kadar monoton ve ağır olduğunu, zaman içinde kendisinin bir makinadan farksız olarak her şeye ne kadar yabancılaşmaya başladığını anlatır. Zaten orada yaşadığı travmalar ve hastalıklar sonucu çok erken yaşta ölecektir.
Kapitalizmin üretim süreçlerinde meta fetişizmi yani metanın her şeyden önemi işçinin varoluşsal bir sorunu haline gelecektir. Toplumsal şeyleşme ise yabancılaşmanın sadece üretim ilişkileri çerçevesinde değil yaşamın her alanına sirayet etmesi yani bir anlamda yapısal hale bürünmesi demektir. Yapısal olan ise her şeyin ölçülebilir olmasıdır. Emekçinin işyerinde verimliliği ölçülmesi, veyahut beyaz yakalıların sosyal medya hesaplarında takipçi sayısı gibi. Her ikisinde de yüksek rakamlar, yüksek oranlar sosyal yaşamda başarı ölçütü olarak kabul edilir. Skor odaklı, rekabetçi bir sosyal yaşam içinde insani ilişkiler paylaşım üzerine değil gösteriş üzerine kuruludur. Diğer bir deyişle rekabete dayalı
gösterişin sosyal ilişkiler içerisindeki önemi paylaşma gibi dayanışma gibi insani değerlerin önüne geçmektedir. Bu tür ilişkilerde kişiler arasında kendini pazarlama üzerinden bir ticaret vardır. Zaman kısıtlıdır çünkü zaman harcanan bir şey olmuştur. Zaman dahil her şeyin ölçülen biçilen rakamsal veri haline gelmesi kişilerin az zamanda çokça kendilerini pazarlayabilmesi isteği kişilerin şeyleşmesini sağlar. Şeyleşme sonrası yabancılaşma bir sonuç olmuştur. Şeyleşen bir dünyada yazının başında söz ettiğimiz homoeconomicus nerede durmaktadır?
Başta da söylediğimiz gibi homoeconomicus gerçekte var olmayan soyut bir insandır. İktisadi bilimlerde soyut olarak var olmasının temel sebebi ekonomik açıdan kendine en uygun tercihleri yapabilen bir insan prototipi olmasıdır. Bu bağlamda Walrasyen iktisatta tam bilgiye sahip ve kendi için hep en doğru tercihleri yapacak bu soyut insan geçerli bir hipotez olarak kabul edilir. Ve iktisadi modeller çerçevesinden hareketle farklı varsayımların doğru olup olmadığı sınanır. Sonrasında Herbert Simon adında Nobel ödüllü bir iktisatçı insanın homoeconomicus olamayacağını çünkü sınırlı bilgiye sahip olduğunu söyler. Çünkü hem bütün bilgilere sahip olmak mümkün değildir hem de insanın bilişsel işlem kapasitesi de sınırlı olup anlama kabiliyeti dikkat kabiliyeti sınırsız değildir. Aslında Simon’un yaptığı homoeconomicus’a bir eleştiri değil sadece daha gerçekçi rasyonaliteye sahip olan prototipini iktisadi çözümlemelerde yeni hipotez olarak almaktır. 2008 Dünya krizinde insanları yarı-rasyonel davrandığına şahit olacak liberal iktisatçılar Simon’a daha çok hak verip deneysel iktisada daha fazla ilgi göstereceklerdir. Çünkü asıl mesele insanların homoeconomicus’un bencil rasyonalitesine nasıl çekileceği sorusuna verilecek cevapta yatmaktadır. Yani insanlar kısıtlı bilgiyle doğru karar alamadıklarından onları doğru karara yöneltecek dürtüleri keşfetmek gerekir. Bu da ancak insan davranışlarını gözlemleyerek mümkün olur. Yani başka bir deyişle davranışsalcılar için piyasa ile uyumlu rasyonel kararlar alamayanları iktisadi insana dönüştürmek için çaba göstermek gerekir. Burada amaç insandan çok onun eylemidir. Bunu sağlayacak olan ise insanın zekasıdır. İnsan zekası buna müsait değilse yapay zeka insana karar aldıran, kararı eyleyen olabilir. Homoeconomicus olmasa da yapay zeka onun yerini alabilir.
Homoeconomicus’un rasyonalitesi iktisadi çıkarlarını gözeten tam bilgiye sahip olduğu için de doğru kararlar alan gerçekte var olmayan yapay bir insan prototipine aittir. O insan yoktur doğada gerçek yaşamda, ama olması gerekendir. Yapay zeka ise ismi üstünde insan değildir zekadır. O zaman soyut bir insandan soyut bir zekaya geçilir. Yani diğer bir deyişle bu gelişmenin neticesinde insan yoktur zeka vardır. Her türlü bilgiye sahip olan yapay zeka geçmişte tasavvur edilmiş olan homoeconomicus’un tüm rasyonalitesine sahiptir ama tek farkla o da insan olmamasıdır, zeka olmasıdır. Artık insanın deneme yanılma, dürtülmek ve nasihat alma yollarıyla iktisadi insana dönüşmesi yerine doğrudan insanın sorunlarına çare bulan yol gösteren bir yapay zeka, insan aklının doğrudan kendi çıkarına uygun eyleme geçmesini sağlayacaktır. Daha önceki deneysel iktisatçıların dürtü, etki, tepki safhaları atlanmış olacaktır. Diğer bir deyişle dürtülerek yönlendirilmek istenen insan, doğrudan eyleme geçen bir akla dönüşmüştür. O zaman insandan geriye kala kala her şeyi bilen bir zeka kalabilir. Bu bağlamda bireysel tercihlere dayalı ekonomik modeller yerini yapay zekanın belirlediği tercihler üzerinden bir iktisat bilimine bırakabilir. O zaman bu yeni insan aynı zamanda toplumsal ilişkilerin süjesi olmaktan da çıkabilir. Bu yeni insan çevresine yabancılaştığı kadar kendisine de yabancılaşabilir (robot insan). Ortalama insanın yapay zekayı keşfi arttıkça ondan sağlayacağı kendi çıkarına yönelik olumlu sonuçlar da beraberinde arttığından kişinin kendine yabancılaşma süreci de hızlanabilir. Sonuç olarak homoeconomicus gibi düşünmeyen ama yapay zeka tarafından düşündürtülen adına iktisadi insan diyemeyeceğimiz iktisadi zekalar çoğalabilir. İnsan düşünen varlıktır onun için sorunlara çözüm arayandır. Yeni insan daha az düşüneceği için sorunlar karşısında çözüm soran olacaktır. Eğer sorusuna cevap aldığı zeka ne kadar gelişmişse o kadar çok işine yarayacaktır ve bir zaman gelip insan sadece yapay zekanın önerilerini yerine getiren bir araç olabilir.
Sonuç olarak şimdilik daha insanlık yapay zekanın tam tahakkümü altına girmedi fakat kapitalizm ne kadar geliştikçe o kadar insanı parçalamaya devam ediyor. İşyerinde verimliliğini ölçüyor, puanlar veriyor, ayın elemanı seçiyor, işten atıyor, işe alıyor, çalışanlar arasında rekabeti kızıştırıyor ve sonrasında kişiyi emekçi kimliğinden ve sınıfından uzaklaştırıp kendisini pazarlamaya hazır bir şeye dönüştürüyor. Ne kadar sersemletilirse o kadar kolay güdüyor…
/././
Mansur Yavaş AKP’ye geçer mi?-Ali Ufuk Arikan-
Onlar akıl dolu bir planla AKP’yi AKP’li adaylarla ve MHP’li faşistlerle geriletmişti ya işte! Sağcılara 40 vekil verdiler; 40 belediye çok mu? Gerçekten böyle düşünüyorlar… Kurtuluşun böylesi figürlerin “kahramanlığına” havale edilmesinin sonuçlarını yeterince görmedik mi? Daha da net görmek için Mansur Yavaş’ın AKP’ye geçmesine gerek var mı?
Başlıktaki gelişmenin imkânsız, asla gerçekleşmeyecek bir şey olduğunu düşünenler olabilir.
Aksini düşünenler de…
Örneğin geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, şu anda hâlâ CHP’li bir büyükşehirde görev yapan bir isim, Mansur Yavaş’ın bir sonraki seçimde AKP’den cumhurbaşkanı adayı olabileceğini, İmamoğlu’nun ise CHP’nin adayı olacağını söylemişti.
Bu sözleri bizlere aktarırken de bunun parti içinde konuşulan olasılıklardan biri olduğunu dile getirmişti.
Bu sözlerin devamında kendisi dahil birçok CHP kadrosunun Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden dışlandığını, ülkücü kökenli olmayan isimlerin belediyede kritik kadrolara gelemediğini söylemişti.
İYİP, MHP ve BBP kökenliyseniz ABB kadroları size açık, değilse şansınıza küsün…
Siyaset ya da medya kulislerine biraz kulak kabartan herkesin duyduğu şeylerdi bunlar.
Hem ne vardı bunda, MHP’li bir isim CHP’den aday olmuş, ABB Başkanı olmuştu, bu kadarı da olacaktı.
Ortada bize göre de bir tuhaflık yok.
Bu, düzen siyasetinin doğası zaten.
Ancak yine de Mansur Yavaş gibi ülkücü kökenli bir isim, Mesut Özarslan, CHP’den istifa edip soluğu AKP’de almak isteyince ortalık karıştı.
CHP’den gelen açıklamalar, Özarslan’ın yolsuzluk dosyaları olduğu, istifasının da bu tehditler sonucu geldiği yönünde.
Ancak ortada bir tuhaflık var.
Özarslan hakkındaki yolsuzluk iddiaları yeni değil. soL’da yer alan haberde ayrıntılarıyla aktarılmıştı, CHP’li olup İYİP’ten ABB adayı olan Cengiz Topel Yıldırım, Portaş yolsuzluklarına dönük iddiaları bundan iki yıl evvel, yerel seçim öncesinde açıklamıştı.
Üstelik Özarslan hakkında yolsuzluk iddiası varsa, bu da Portaş’la ilgiliyse bu iddialar aynı zamanda Mansur Yavaş’la ilgiliydi. Çünkü Özarslan’ı Portaş’a ve ABB’nin üç şirketinin daha başına Mansur Yavaş getirmişti.
Özarslan’ın adaylığı başından bu yana Mansur Yavaş projesiydi. En yakınındaki isimlerden biriydi, öyle ki, CHP’nin Özarslan’ı aday göstermeme ihtimali belirince, adaylıktan çekilme restini dahi masaya sürmüştü.
Sadece Özarslan’ın değil, başka sağcı isimlerin de adaylığı onun eseriydi. O istemiş, CHP yönetimi onaylamıştı. Seçim öncesi paylaştığımız Mansur Yavaş’ın hazırladığı CHP aday listesini kısaca hatırlatalım yeniden:
“Mürsel Yıldızkaya: MHP’li. MHP’nin mevcut Polatlı belediye başkanıydı. O da Mansur Yavaş gibi MHP yeniden aday göstermeyince, soluğu CHP’de aldı.
Mesut Özarslan: MHP kökenli, İYİP'in önceki seçimlerde milletvekili adayı olan, Yavaş’a yakın bir diğer sağcı, patron aday.
Ertunç Güngör: AKP’nin eski Nallıhan İlçe Başkanı. CHP’nin AKP kontenjanından Ankara adayı yaptığı isimlerden biri.
Satılmış Karakoç: İYİP’in eski ilçe başkanı, yine aynı siyasi gelenekten geliyor. Şimdi CHP’nin Ankara Kalecik adayı.
Coşkun Ünal: MHP’nin 2014 seçimlerindeki Kızılcahamam adayı, şimdi soluğu Yavaş’la birlikte CHP’de alan bir diğer isim.
Yakup Odabaşı: CHP’nin bir diğer MHP’li adayı. 2009’da Gölbaşı’nda MHP’nin belediye başkanı olmuştu.
Özer Kasap: 2014, MHP’nin Beypazarı adayı. O da MHP’den gelip CHP’den aday olan bir diğer isim.”
Melih Gökçek dönemi rant projelerinin önemli bir bölümüne hiç dokunmadan devam eden, ODTÜ ormanı saldırısını bir adım ileri taşıyan, Ankara’da Gökçek’ten hediye kalan su krizini aynı sağcı politikalarla derinleştiren bir isim Mansur Yavaş.
Şimdi başlıktaki soruya yeniden dönelim.
Mansur Yavaş, adaylığı için partisine rest çektiği Mesut Özarslan gibi CHP’den istifa edip AKP’ye geçer mi?
Bu bize göre baştan aşağı tuzak bir soru.
Bu düzenin kiri pası ortada. İlke yok, program yok, hiçbir değer yok. Hal böyleyken Mansur Yavaş’ın desteğiyle CHP’nin adayı olduğu gün, Menemen’de Kubilay’ı katledenlerle birlikte yargılanan şeyhin mezarını ziyaret eden Mesut Özarslan’a tek bir CHP yöneticisi bile ses çıkaramadı.
Bu işler bu kadar kolaydı işte.
Ancak kolay olmayan şeyler de var. Örneğin tüm bu tuhaflığı yaratanlara tepki gösterilemez; çünkü “tepki gösterenler AKP’ye hizmet ediyor”, öyle diyorlar.
Onlar akıl dolu bir planla AKP’yi AKP’li adaylarla ve MHP’li faşistlerle geriletmişti ya işte!
Sağcılara 40 vekil verdiler; 40 belediye çok mu?
Gerçekten böyle düşünüyorlar…
Kurtuluşun böylesi figürlerin “kahramanlığına” havale edilmesinin sonuçlarını yeterince görmedik mi?
Daha da net görmek için Mansur Yavaş’ın AKP’ye geçmesine gerek var mı?
/././
Migros direnişinde işe iade sorunu -Atilla Özsever-
20 gün önce başlayan Migros direnişinde, taraflar arasındaki görüşmeler olumlu bir yol izlerken işten çıkarılan 300’e yakın işçinin işe iadesi önemli bir sorun oldu. DGD-SEN, işten çıkarılanların tümünün işe iadesini isterken işveren sınırlı bir sayıyı kabul ediyor. Ücret konusunda bir anlaşma zemini doğdu. 13 Şubat’ta son bir toplantı yapılacak.
Yüzde 28’lik sefalet zammına karşı 23 Ocak 2026 tarihinde başlayan Migros direnişi, 20'nci gününü doldurdu. Migros’un çeşitli depolarında iş yavaşlatma, iş bırakma şeklinde başlayan direniş, ürün boykotuna kadar bir gelişim sağladı.
DGD-SEN (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) öncülüğündeki direnişe beş bine yakın depo işçisi katıldı. Migros işvereni, eylemler üzerine 300 dolayında işçiyi Kod 49’la tazminatsız olarak işten çıkardı.
Direniş, iş bırakma, mağaza içi eylemler ve kimi tüketicilerin Migros ürünlerinin boykotu şeklinde devam etti. Bu arada direnişe çok sayıda sanatçı, akademisyen ve sol siyasi partiler destek verdi. Migros’un ülke çapındaki tüm depolarında taşeron şirketlere bağlı 55 bin dolayında işçi çalışıyor.
Migros işvereni, eylemler sürerken taşeron şirketlerde çalışan 7 bin 800 işçiyi kadroya geçirdi. Bu bir anlamada direnişin bir kazanımıydı. Kadroya geçenler, market işçileri gibi 10 no'lu ticaret, büro, eğitim işkolunda istihdam edilirken diğer depo işçileri 16 no'lu gemi yapımı, deniz taşımacılığı, antrepoculuk işkolunda görevli sayılıyor.
DGD-SEN, yüzde 1’lik işkolu barajını geçemediği için 16 no'lu işkolunda toplu sözleşme yapmaya yetkili sendika değil ancak Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş 10 no'lu işkolunda barajı geçtiği için yetkili bir sendika konumunda bulunuyor.
Tarafların görüşmesi
DGD- SEN, Migros’un bağlı olduğu Anadolu Grubu sahibi Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villası önünde de eylem yaptı. Depo işçilerinin üç kez gerçekleştirdiği bu eylem sonucunda 100’e yakın işçi gözaltına alındı ve daha sonra serbest bırakıldı.
Bu gelişmeler üzerine Migros yönetimi ile sendika arasında bir görüşme zemini doğdu. İlk kez 9 Şubat günü bir araya gelen taraflar, dün de (11 Şubat) yeniden bir araya geldiler. DGD-SEN de, işverenle yapılan görüşmeler üzerine 9 Şubat tarihi itibariyle eylemlerini erteleme kararı aldı.
Görüşmelerde sendika tarafını DİSK Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu ile DGD-SEN avukatı Mürsel Ünder temsil ediyor, işveren tarafında da Migros yöneticisi ve avukatları bulunuyor.
İşe iade esas sorun
Migros işvereni, 284 işçinin işten çıkarıldığını belirtirken DGD-SEN, kadroya geçiş öncesinde de işten çıkarmaların olduğu dikkate alındığında bu sayının 320’yi bulduğunu ifade ediyor. Kabaca 300 dolayında işçi işten çıkarılmış oluyor.
Nakliyat-İş Başkanı Küçükosmanoğlu’nun verdiği bilgiye göre, görüşmeler olumlu bir seyir izliyor ancak 284 işçinin işe iadesi esas sorunu oluşturuyor. İşveren, sınırlı sayıda bir işe iadeyi kabul ederken sendika tarafı hemen hemen işten çıkarılanların tamamının işe iadesini talep ediyor.
Bu arada Migros işvereni, işten çıkarılanların ihbar ve kıdem tazminatlarının da ödeneceğini kabul etmiş gözüküyor.
DGD-SEN avukatı Mürsel Ünder de, görüşmelerde önemli bir mesafe kat edildiğini, işe iade konusunda ciddi bir sorun yaşandıysa da aşılmak üzere olduğunu ifade etti. Av. Ünder şunları söyledi: “İşveren, 20-30 kişi civarında bir işe dönüşü kabul ediyor. Biz de kendilerine ‘Ortada bir suç yok. Eğer bir suç olsaydı eylemlere katılan 5 bin kişinin de aynı konumda olması lazımdı. Dolayısıyla tüm işçi arkadaşların işe iadesi gerekir’ dedik. İşveren tarafı, konuyu şirketin yetkili kurullarında görüştükten sonra Cuma günü (13 Şubat) son bir kez daha toplanacağız”.
Yüzde 50 net zam
Görüşmelerde kadroya geçirilen depo işçilerinin market işçileri gibi var olan haklara sahip olabilecekleri, yani Aralık 2025 ücretlerine yüzde 28 zam yapılıp bu ücretin kök ücret olarak kabul edileceği belirtildi.
Kadroya geçirilenler, Tez Koop-İş’in 2026 yılı için yapacağı toplu sözleşme zammından da yararlanarak neredeyse market işçisinden daha fazla bir ücret alabilecek bir konuma gelebilecekler.
DGD-SEN avukatı Mürsel Ünder, “Aslında bizim talebimiz net yüzde 50 zamdı. Bu talep bizim açımızdan yerine getiriliyor, ayrıca toplu sözleşme zammıyla birlikte ücretlerde yüzde 50’yi aşan bir artış da sağlanmış olacak” dedi.
Av. Ünder, işe iade ile birlikte ücret ve sosyal haklarda kısmi pürüzlerin bulunduğunu ancak onların da son toplantıda aşılabileceğini belirtti. İşçi ücretlerinin bankaya yatırılması ve sonucunda bankaların bir promosyon ödemesi yapması konusunun da çözümlendiği, toplu sözleşmedeki talepler doğrultusunda promosyonun da işçiye ödeneceği öngörülüyor.
Tez Koop-İş üyeliği
Direnişe katılıp kadroya geçen depo işçilerinin önünde toplu sözleşmeden yararlanma açısından iki yol var: Ya bu işçiler, Tez Koop-İş üyesi olacaklar ya da üye olmadan dayanışma aidatı ödeyerek toplu sözleşme haklarından yararlanabilecekler.
DGD-SEN, kadroya geçen bu depo işçilerinin Tez Koop-İş’e üye olmasını istemiyor, o sendikayı işverenle işbirliği yapan bir “sarı sendika” olarak tanımlıyor.
DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar, depo işçilerinin direnişini yorumlarken işverenin görüşmeye yanaşmasında üç konunun etkili olduğunu söyledi. Neslihan Acar, “Birincisi Migros ürünlerinin boykotu, ikincisi mağaza içi eylemler ve üçüncüsü de Tuncay Özilhan’ın evi önündeki protesto gösterisidir” diye konuştu.
Başkan Acar, bu eylemler sürecinin sonunda gribal bir durum yaşayıp kısa sürede iyileşebilmek için hastanede tedavi gördü, durumunun iyi olduğu belirtildi.
/././
Öylesine bir hukuk -Ali Rıza Aydın-
Sömürü kurumlarıyla, araçları ve ilişkileriyle çalışır. Bir yandan çürütür diğer yandan çürüttüklerini ve çürütemediklerini yanında tutacak, kendileriyle uzlaştıracak, adına demokratik hukuk devleti dediği düzenekleri kurar; bozar yeniden kurar. Tilkinin kümese müdür olması sözcükleriyle anlatılmak istenen budur.
Yürütme yetkisi ve görevinin tek başına cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilmesine ilişkin 2017 Anayasa değişikliği ve bu değişikliğin uygulamaya geçtiği 2018 genel seçimleriyle Cumhuriyetin -gelgitli olsa da- doksan beş yıllık ana iskeletine yabancı bir ekleme yapılmış gibi oldu. Adı bile konulamayan bu eklemenin, yolda yüründükçe istek ve gereksinmelere göre biçimlendirilmeye kalkışılması, bunlardan bir bölümünün Anayasa Mahkemesinden dönmesi, devletin bütünüyle yürütme etkisine girmesi vb durumlar analiz ediliyor, daha da edilecek.
Eklemeli başkanlı rejimin, eklendiği Anayasa ve Cumhuriyet içinde “asıl” konumuna gelip anayasal hükümleri, organları ve Cumhuriyet ilkelerini ikincil konuma ittiği tartışmasız ve düzen içinde de kanıksatıldı. Yeni anayasa önerilerinde başkanlı rejimin aksayan yönlerinin düzeltilmesi olarak dile getirilen durum bu kanıksatılmanın yansımasından başka bir şey olmayacak.
Ekleme işinin sırıttığı birçok alan ve organ var. Hepsine girmeyeceğiz. “Bakan” adı verilen makam sahibinin Cumhuriyetin tarihsel durumundan farklı olarak “cumhurbaşkanı tarafından atanan kamu görevlisi” olduğuna vurgu yaparak güncel iki bakan, içişleri ve adalet bakanları atamasından hareketle, iki örnekle yetineceğiz.
İçişleri Bakanlığı ve yerel yönetimler konusu bu örneklerden biri. Anayasaya göre, yerel yönetimlerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri konusundaki denetim yargı yoluyla yapılır. Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan yerel yönetim organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı (İB), geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir. Bu hüküm, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet yetkisinin de aynı bakanlık üzerinden yürütülmesiyle uygulandı, ta ki başkanlı rejimle birlikte yerel yönetimler Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığına (ÇŞİB) bağlanana kadar. Anayasa’da İçişleri Bakanlığı dururken 1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle ÇŞİB devreye sokuldu. Güncel olan kayyım atama konusundaysa İB devrede. Özetle, rant politika ve uygulamaları ile yönetim politika ve uygulamaları iki ayrı bakanlıkta. Ancak ipler Cumhurbaşkanlığında…
Diğer örnek yeni adıyla Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK). Yargı üzerindeki anayasal yönetim ve denetim organı olan bu Kurul’la 2010 ve 2017’de epeyce oynandı. Bu oynamalarda değiştirilmeyen hüküm Adalet Bakanının Kurul Başkanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarının da Kurulun doğal üyesi olması. Kurulun yönetimi ve temsili Adalet Bakanına ait. Özetle “mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı” esaslarına göre kurulup görev yapan Kurul’da yönetim Cumhurbaşkanına bağlı iki kamu görevlisinin elinde. Buradaki başka bir garabet de başkanlı rejime geçişle birlikte bakanlıklardaki müsteşar kadrosunun kaldırılması. HSK için Anayasa Mahkemesi (AYM) uyarısına karşı bulunan yol ise başka bir garabet. Merak eden HSK Kanununa ve Adalet Bakanlığı kadrolarına baksın. Müsteşar kim?
Hukuksuzluk tanımlaması yanında hukuklu hukuksuzluk tanımlamasını kullanırken bunları ve daha nice örneği anlatıyoruz.
Hukuklu hukuksuzluğun olduğu yerde “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” sözcüklerinin boşa düşmesi, aynı anayasaya ve hukuka göre karar vermesi gereken yargıyı da bağımlı duruma getiriyor. İki sözün birinde “bağımsız yargı” denmesi de buraya oturuyor. Ki yargı dediğimiz organ da bütünsel olarak düzenin anayasası ve hukukuyla biçimleniyor, biçimlenen yapı istek ve gereksinmeye göre yine anayasa ve hukukla değiştiriliyor.
Hukukun sınıfsallığından, egemen sermaye sınıfının kendi hukukunu oluşturmasından söz ederken, ekonomi politiği sömürü olan düzende anayasanın ve hukukun ekonomi politiğinin de sömürü olduğunu söylerken uzlaşmaz çelişkiyi anlatıyoruz.
AYM ya da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararlarını işine gelmediğinde tanımayan, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararını Yargıtay ile AYM’yi eşit derecede diye yorumlayarak uygulamayan, Cumhuriyet Başsavcısı iken siyasi davaların yolunu açan, yargıyı yürütmenin güdümüne sokan, Anayasa ve hukuku çifte standart uygulayan ya da ihlal eden örneklerin yaygınlaştığı yerde ne hukuk kalır ne de yargı.
İki bakan atamasının gösterdiği tablo AKP’nin kapitalist/emperyalist ve gerici politikalarındaki kararlılığın işaretidir, düzenin hukukuyla anlatılamaz.
Hakkındaki şikayetin yapıldığı kurumun (HSK’nin) başına şikayet edilen başsavcının getirilmesi düzenin hukukuyla anlatılamaz.
Sömürü kurumlarıyla, araçları ve ilişkileriyle çalışır. Bir yandan çürütür diğer yandan çürüttüklerini ve çürütemediklerini yanında tutacak, kendileriyle uzlaştıracak, adına demokratik hukuk devleti dediği düzenekleri kurar; bozar yeniden kurar. Tilkinin kümese müdür olması sözcükleriyle anlatılmak istenen budur.
Girişte söz ettiğimiz devletin bütünüyle siyasal iktidarın güdümüne girmesindeki analiz ise devletle ve hukukla sınırlı tutulamaz. Devlet ve hukuk sermaye sınıfının gericilikle de ortak olan araçlarından yalnızca ikisidir.
Emekçilerin sınıfsal savaşımına sırt dönerek, sınıfsal savaşımı reddederek sömürü düzeninin devleti ve hukuku aracılığıyla sömürenlerle baş edilebileceğinin yanılsamadan başka bir şey olmadığı tarihsel olarak gözümüzün önünde duruyor.
/././
Durdurul(a)mayan transferler -Mesut Odman-
Kapitalizm koşulları altında politika, az sayıda oyuncunun sergilediği ve büyük insan yığınlarının seyretmek zorunda bırakıldıkları bir sahneden ibarettir.
Başlığın biraz tuhaf görünmesi, bir benzetme yapma kaygısının ürünü. Yanlış hatırlamıyorsam, göreve atanmayı bekleyen binlerce öğretmenle ilgili olarak söylenmişti ilk kez. Böylece “atanamayan öğretmenler” sorunu gündeme getirilmiş oluyordu. Çok geçmeden bunun gerçeği çarpıttığı düşünülerek, sorunun ülkedeki, özellikle eğitim alanındaki sorumlu yöneticiler tarafından yaratıldığını ve imkânsızlık ya da aşılamayan güçlüklerden kaynaklanmadığını anlatmak bakımından, “atanmayan öğretmenler” sorunundan söz etmenin doğru olduğu benimsenmişti. Bunun için a harfinin düşürülmesi yetiyordu; ama bir süre kullanılan yanıltıcı yazılış biçiminin vurgulanması bakımından korunması da gerekiyordu. Dolayısıyla, yanıltıcı harf düşürülmeden ayraç içinde belirtilir oldu.
Bu yazının başlığında da ele alınan konuyla ilgili benzer bir durumu tek bir sözcükle dile getirmek için sözcüğün içinde ayraç işareti kullanıldı. Kurallara uygunluğu tartışma götürür, ama işe yarıyor.
Öte yandan, transfer sözcüğü, hele şu günlerde kısa sürede ve arada derede yapılanları henüz bittiği için, futboldakileri de akla getirebilir. Onlardaki akıl dışılıklar da irdelenmeye değer olsa bile bu yazı onlarla ilgili değil.
Buradaki, kimi zaman yoğunluk kazanarak günlerce konuşulan, kimi zaman unutulmaya yüz tuttuktan sonra yeniden canlanan politikacı transferleri olacak.
Son günlerde gündemin ilk sıralarından aşağıya pek düşmeyen bu konunun her zaman ve herkesçe sorun olarak görüldüğü söylenemez. Şimdilerde çok gözden düşmüş olsa da bir zamanların önde gelen politikacılarından Ahmet Davutoğlu, başbakanlığı sırasındaki bir olaydan söz ediyordu galiba, bir “siyasi etik” yasası gereğini ya da hazırlığını gündeme getirmiş birinci derece amirine, ne diyorsun sen, böyle bir şeye girişirsek ilçe başkanı yapacak adam bulamayız, yanıtını almıştı. Belleğimde kaldığı kadarıyla yazıyorum. Özeti buydu, yalanlanmadığı için doğruluğunu kabul edebiliriz.
“Etik yasası” önerisine gösterilen tepkinin yeterince gerçekçi olduğunu teslim etmek gerekir. Transferlerin çoğaldığı bugünlerdeki ayıplamalara gelince, gerçi bazı durumlarda çok kıymete binen tek bir oyu bile kendi yanına alanların şikayetçi oldukları görülmemiştir, ama olayın kendisinin basbayağı bir nesnel dayanağının bulunduğu öne sürülebilir. Kimi zaman işin içinde parasal kazançların da varlığı bellidir. Ama bu tür kazançlar olsun ya da olmasın, transferin gerçekleştiği iki parti mi, diyelim, örgüt mü, konum mu her neyse, birbirinin aynı demeyelim hadi, çok benzeriyse, transfer olanın da pek fazla sıkıntı duymaması doğaldır. Kapitalizm temelinde kurulmuş politika sahnelerindeki uğrakların birbirine benzerliği ne kadar belirginse, o uğraklar arasında “sanat icra eden” oyuncuların hünerlerini göstermeleri de o kadar kolay olur. Hem kolay olur hem de kir göstermez; gösterse bile temizlenmesi, aynı anlama gelmek üzere, unutulması ve unutturulması büyük bir güçlük yaratmaz.
Şu son söylenenler, sahnenin temelini oluşturan kapitalizm açısından transferlerin hem işe yarar olduğu için çok da büyük bir sorun yaratmadığını, hem de kimi zaman vitrini berbat ediyor diye önlemeye kalkanlar ortaya çıkarsa onların önüne aşılmaz güçlükler çıkardığını anlatıyor.
Peki, az önce politika sahnesinin temelini oluşturduğu ileri sürülen kapitalizm yok olmadan da önemli iyileşmeler ortaya çıkması büsbütün imkânsız mıdır? Sözgelimi, seçme ve seçilme haklarını kullanan yurttaşların, sadece belli dönemlerde bu haklarını kullanmakla yetinmeyip, seçtiklerini “tamam, buraya kadar, bu işi yapamıyorsunuz” ya da “aldatmacanın bu kadarı da olmaz, bırakın o koltuklarınızı” deme hakları olabilir mi? Bu haklarını kullanarak sadece seçmenleri dolandıranları değil sözlerinin insanları olmadıkları anlaşılanları da önceden belirlenmiş süreleri dolmadan görevlerinden alabilirler mi? Kabaca ve kısaca anlattığımız, TKP’nin daha Kasım 2007’de açıklayarak kamuoyunun tartışmasına sunduğu “Toplumcu Anayasa” taslağında yer almış “geri çağırma hakkı” denilen bu hakkın kullanılması mümkün olamaz mı?
Konuyla ilgili bir uzmanlığım olmadan yahut o düzeyde bir inceleme yapmadan diyebilirim ki, olamaz.
Bir kez, öyle bir dünyanın bazı bütünleyici parçalarının olması gerekir. Bunlar olsa iyi olur anlamındaki parçalar değil, olmazsa o dünyanın ya da sahnenin gerçek olamayacağı parçalardır. Nedir? Politikacılığın bir “meslek” ya da “ekmek kapısı” olmaktan tümüyle çıkmasıdır. Nedir? Belli bir dönem için politika olarak bilinen işlerin yapılması için seçilmiş yurttaşların kendi asıl işlerini yapmayı sürdürmeleri, yılın belli dönemlerinde seçildikleri merkezi ve yerel meclislerde bir araya gelerek oralardaki gündemlerin gerektirdiği çalışmaları yapmalarıdır. Dolayısıyla, nedir? Belli dönemler için seçildikleri meclislerdeki kolektif görevleri yerine getirirlerken, görevin eksiksiz yerine getirilmesi için gerekli harcamalar dışında, herhangi bir ücret almamalarıdır. Kısacası nedir? Bazı yurttaşların ülkenin ve toplumun iyiliği için ağız alışkanlığıyla “politika” denilen işleri ortaklaşa yapmak üzere yurttaşların tümü tarafından seçilerek belirli sürelerle görevlendirilmesidir.
Özet olarak böyle tanımlandığında temelini kapitalizmin oluşturduğu bir politika sahnesinin mümkün olduğunu en iflah olmaz kapitalizm sevdalısı bile ciddi ciddi ileri süremez herhalde.
Yine de, varsayalım yahut bir tür “fikir jimnastiği” yapmak üzere kabul edelim ki, oldu da kapitalizm temelinde böyle bir politika sahnesi gerçek oldu. Bu arada, niye deminden beri “sahne” deyip duruyoruz, sorusunu yanıtsız bırakmayalım. Şu basit nedenle: Tiyatro sanatından ve onun yaratıcılarından özür dileyerek bir benzetme yaparsak, kapitalizm koşulları altında politika, az sayıda oyuncunun sergilediği ve büyük insan yığınlarının seyretmek zorunda bırakıldıkları bir sahneden ibarettir.
Evet, öyle diyorduk, hayal bu ya, yurttaşlarının sadece seçme ve seçilme değil geri çağırma hakkına da sahip oldukları bir kapitalist ülke olsun. Orada, çok geçmeden, şimdiden kestirilmesi pek güç öyle mafyatik örgütlenmeler ortaya çıkar ki, geri çağırma hakkını kendi çıkarları uğruna kullanarak bugün yaptıklarından çok daha karmaşık, tiksindirici, kanlı entrikalarla seçilenleri seçildiklerine geri çağıranları geri çağırdıklarına pişman ederler.
/././
soL

















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder