T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Şubat 2026-

İddia: Mustafa Çiftçi, bakanlığı Bilal Erdoğan'a göre şekillendirecek; Akın Gürlek'le dokunulmazlıkların kaldırılması gündemi artacak 

Muhalefetteki siyasetçilere göre kabinedeki değişim hem siyasetin daha da sertleşeceğinin hem de seçim sathına girildiğinin işareti.

bilal erdoğan akın gürlek mustafa çiftçi
Ankara kulislerinde yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin Bilal Erdoğan'a yakın olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partinin ardından İçişleri ve valileri de oğlu Bilal Erdoğan'a göre şekillendirmekte olduğu iddia edildi. Ayrıca, Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte, Özgür Özel başta olmak üzere CHP'li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması eskisinden daha yoğun bir şekilde gündeme getirilebileceği öne sürüldü.
 
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir süredir kabinede beklenen değişikliği gerçekleştirerek, Adalet Bakanlığı'na İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek'i, İçişleri Bakanlığı'na da Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi'yi atamasının yankıları sürüyor. 
 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde başta İBB soruşturması olmak üzere Türkiye gündemine damga vuran çok sayıda soruşturmaya imza atan Akın Gürlek'in bir süredir bakanlık görevini istediği, emniyet ve İçişleri Bakanlığı'nın kimi uygulamalarından da rahatsızlık duyduğu kulislerde konuşuluyordu.
 
Kabinede revizyon yapması uzun süredir beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, yargı ve güvenlik alanındaki en kritik iki bakanlıkla sınırlı değişikliğe imza atması, kulislerde "seçim kabinesi" yorumlarına neden oldu. 
 
Dw Türkçe'den Gülsen Solaker'in haberine göre, bu değişiklik genel olarak Erdoğan'ın yargı ve iç güvenlik politikalarını daha katı bir çizgiye çekme hamlesi olarak değerlendiriliyor. Bunun en önemli yansımasının da CHP ile ilgili olacağı tahmin ediliyor. DW Türkçe'ye konuşan CHP'li yetkililere göre Gürlek'in bakan olarak atanması ile İstanbul'un ardından Ankara yargısı da kontrol altına alınmaya
çalışılacak ve bu nedenle yeni dönem siyasette çok daha sert geçecek.

CHP'li bir yetkiliye göre Türkiye siyasetinde "daha sert bir döneme" giriliyor ve bu kendini sadece yargı alanında hissettirmeyecek. Yeni atanan İçişleri Bakanı Çiftçi'nin Yerlikaya'ya kıyasla "daha sert" olduğu yorumu yapan bir yetkiliye göre, bundan sonra toplumsal olaylarda göstericilere daha sert uygulamalar görülebilir.

CHP'li üst düzey bir yetkili cezaevleri izinleri konusunda Gürlek'in eski bakan Yılmaz Tunç'a zaman zaman sinirlendiğini ve bu kadar çok izin verilmesinin doğru bulmadığını aktardığını söyleyerek, yeni dönemde izin konusunun sorun oluşturabileceğini belirtiyor.

DW Türkçe'de yer alan habere göre, Ankara kulislerinde yeni Bakan Çiftçi'nin Bilal Erdoğan'a yakın olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partinin ardından İçişleri ve valileri de oğlu Bilal Erdoğan'a göre şekillendirmekte olduğu konuşuluyor.

İçişleri Bakanlığına atanan Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanlığına atanan Akın Gürlek

CHP kurultayı iptal davası, dokunulmazlıklar mı sırada?

Sadece CHP'de değil diğer partilerdeki bazı siyasetçilerde de yeni bakanların "daha katı" tutum alacağı beklentisi bulunuyor. Sayıları az olmakla birlikte bazı siyasetçiler ise Gürlek'in Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtularak bir nevi ödüllendirildiğini ancak eski görevinden "daha pasif" bir pozisyona oturtulduğu yorumları yapıyor.

Ancak çoğunluk Türkiye siyasetini ve özellikle CHP'yi daha zor zamanların beklediği görüşünde. Bu siyasetçiye göre önümüzdeki dönemde halen TBMM'de bulunan fezlekeler işleme alınarak başta Özgür Özel olmak üzere CHP'li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması eskisinden daha yoğun bir şekilde gündeme getirilebilir.

CHP'ye göre kabine değişikliği aynı zamanda seçim sürecine dönük bir stratejinin parçası.CHP'li bir siyasetçi son değişimi "Türkiye fiilen seçim sürecine girdi. Ancak bu süreç projeler üzerinden değil, muhalefeti parçalama ve baskılama üzerinden yürütülecek gibi görünüyor" sözleriyle okuyor.

 

***
75 yıllık dev holding için verilen iflas kararı mahkeme kararıyla kaldırıldı .

75 yıllık dev holding için verilen iflas kararı mahkeme kararıyla kaldırıldı

İstanbul’un en değerli arazisi olarak kabul edilen Zincirlikuyu’daki arazisini Zorlu Holding’e satmasıyla gündeme gelen ancak 10 Kasım 2022’de iflasına karar verilen Çiftçiler Holding, iflasa karşı açtığı iptal davasını kazandı. 

Kuruluşu 1949’a dayanan ve 1964’te Türkiye’de ilk kez kamyonet montaj faaliyetlerine başlayan Çiftçiler Holding, adını daha çok İstanbul’un en değerli arazisi olarak bilinen ve 90 dönümlük kısmı 1974 yılında yapımı biten Boğaziçi Köprüsü (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) nedeniyle kamulaştırılan Zincirlikuyu’daki Karayolları arazisiyle duyurdu. 

Yönetim Kurulu Başkanlığımı Hakan Mehmet Çiftçi, Başkan Vekiliğini de Hatice Paksoy Çiftçi’nin yaptığı holdingin, çoğu kısmına sahip olduğu bu emsalsiz arazi, Zorlu Holding’e satılmış ve üstünde Zorlu Center’in yükseldiği bugünkü halini almıştı. 

Çiftçiler Holding, uzun yıllar Volkswagen kamyonet ve minibüslerinin montajını bu arazi üzerindeki tesislerinde yapmış, Türkiye’nin otomotiv sanayisinin geçmişinde dair izler bırakmıştı.

Patronlar Dünyası'ndan Murat Kaya'nın haberine göre, Çiftçi ailesi, Zincirlikuyu’da kendilerine ait, Zorlu’ya komşu başka bir değerli araziye de Çiftçi Towers adıyla proje yaptı. Bu projenin müteahhitliğini  Türkerler İnşaat üstlendi. Ancak dev holdingi iflas sürecine götüren ekonomik zorlukları da bu ortaklıkla başlamış oldu. 

Türkerler İnşaat’ın ortaklıktan ayrıldığı haberleri gündeme gelirken, inşaat 2018 yılından bu yana bir türlü tamamlanamadı. Projenin sahibi Çiftçiler Gayrimenkul ile ilgili devam eden iflas davaları sorun teşkil etti. Bu süreçte, iflas kararları çıktı ve şirketin tasfiye işlemleri başladı. 

10 Kasım 2022'de iflas etti

Ana şirketin iflas etmesiyle birlikte holding de,  bu durumun dışında kalamadı. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi, 10 Kasım 2022’de Çiftçiler Holding Anonim Şirketi’nin iflasına karar verdi. Ve bu holdingin tasfiyesi için de İstanbul 1. İflas Dairesi görevlendirildi. 

Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılar ve enflasyonist ortamda irili ufaklı birçok şirketin iflası haber olurken, kuruluşu 1949’a dayanan 75 yıllık dev holdingin iflası iptal ederek geri gelmesi ise şaşkınlık yarattı. Ekonomi için olumlu bir haberi yansıtma şansı verdi. 

İflasın iptaline yönelik kararı, ailenin iflasa itirazlarını değerlendiren istinaf mahkemesine uyan İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi aldı. 

Mahkeme kararında, İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğü'ne kayıtlı, Beşiktaş Zincirlikuyu Meydanı’nda faaliyet gösteren müflis Çiftçiler Holding AŞ’nin, 10 Kasım 2022 tarihli iflas kararının, itiraz üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi’nce (istinaf) değerlendirildiğini hatırlattı.  

İflas dairesi iflası kaldırdı

Hukuk Dairesinin 5 Haziran 2024’te iflası kaldırdığı bilgisini veren mahkeme, bu karara uyarak dosyayı tasfiyeyle görevlendirdiği İstanbul 1. İflas Dairesi’ne gönderdi. İflas Dairesi de, iflasın kaldırılmasına yönelik hüküm kurdu. 

İflas Dairesi bu kararı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 353/1-a-6.maddesinde yer bulan, “ İlk derece mahkemesince, davanın esasıyla ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması halinde, esasa ilişkin inceleme yapılmadan kararın kaldırılmasına kesin olarak karar verileceği düzenlenmiştir” hükmüyle verdi.

***

Hukukun tabutuna bir çivi daha!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Ayşe Barım’ın yargılandığı iddianame “olsa olsa böyle olmuştur” varsayımıyla yazılmış bir iddianameydi. Savcıya göre ise hükümet çok aciz. Her şey onu yıkacak bir sonuç yaratabilir! Bu yargılama da Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çakılan çivilerden biri olarak tarihteki yerini alacak.

ayşe barımAyşe Barım (Fotoğraf: Fatoş Erdoğan, X)


Dün Ayşe Barım hakkında 30 yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın karar duruşması vardı. Duruşmadan hemen önce öğrendik ki savcılık, esas hakkındaki görüşünü değiştirmiş ve daha ağır ceza talebinde bulunmuş. Barım’ın  “ağırlaştırılmış müebbet hapis” ile cezalandırılmasını talep etmiş.

Bu yazıyı yazdığım saatte Barım ve avukatı savunmalarını yapmıştı ancak henüz karar açıklanmamıştı.

Gelecekte Türkiye hukuk tarihinin iftihar etmeyeceği sayfalarından birini oluşturacak bu davanın “esas aktörü” sabahın ilk saatlerinde Adalet Bakanlığı’na getirilerek taltif edildiği için kararın ne olacağını beklemeye gerek görmedim.

Daha önce Barım için tutukluluğu kaldırma kararı veren hâkimin başına gelenleri de bildiğim için kararı verecek hâkimlerin de hangi temel içgüdüyle hareket edeceğini tahmin edebilirim.

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama Ayşe Barım’ın başına örülmek istenen çorabın ilk ilmekleri bu konuyla hiç alakası olmayan bir soruşturma ile başlamıştı.

İki ünlü oyuncunun aşkı aslında reklam amaçlıymış, erkek oyuncunun bir erkek iş adamıyla ilişkisine kılıf yaratılıyormuş falan.

Ancak tuhaflıklara çalışan bir zihnin anlayabileceği bu soruşturmanın asıl nedeninin çok başka olduğu da o günlerde İstanbul’da film ve dizi sektörünün popüler sohbet konusuydu.

AKP’ye yakın bir yapımcı, Barım’ın menajerliğini yaptığı oyuncuları bir dizisinde oynatmak istemiş, “hayır” yanıtını alınca da “isimsiz bir ihbarla” bu işi başlatmıştı.

Sonra kimin aklına geldi bilinmez, Ayşe Barım’ın “muhabbet tellallığından” vazgeçildi ve bir başka uyduruk ihbarla Barım’ın hükümeti devirmek üzere gizli faaliyetler yürüttüğü iddia edildi.

Daha sonra bu ihbarın sahibinin Ayşe Barım’ı tanımadığı, Gezi protestolarına ise hiç katılmadığı da ortaya çıktı ama ne fark eder?

Gezi ile ilgili ciddi bir paranoyaya sahip iktidar sahiplerini memnun etmek için bir iki kişinin hayatını kaydırmak, Türkiye’de bazı çevrelerde vicdani bir rahatsızlık yaratmıyor.

Bu arkadaşlar kendilerine sorsan Müslümanlar, yani kul hakkı filan da var işin içinde ama nasıl olsa camide arkandan usulen “helal olsun” diyorlar, melekler de bunu kayda geçiriyor diye mi düşünüyorlar acaba?

Barım’ın yargılandığı iddianame “olsa olsa böyle olmuştur” varsayımıyla yazılmış bir iddianameydi.

Savcılık bir hayal kurmuş, onu gerçekmiş gibi anlatıyor.

Barım, “oyuncuları Gezi protestolarına katılmaya davet ederek hükümeti devirmeye kalkışmakla” suçlanıyor.

İddianameyi okuduktan sonra savcılığın hayal gücüne hayran mı olsam, gülsem mi karar verememiştim.

172 sayfalık iddianamenin ilk 63 sayfasında, Gezi eylemleri anlatılıyor.

Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması planını protesto eden 18 oyuncunun görüntüleri ve sosyal medya paylaşımları “delil” olmuş.

Ayşe Barım, o tarihte herkesin yaptığı gibi bir kere Gezi Parkı’na da gitmiş, fotoğraf çektirmiş.

Gezi Parkı’nda yapılan basın açıklamasına katılan oyuncuların görüntüleri de delil sayılmış.

Delillerden biri Ayşe’nin oyuncu Mehmet Ali Alabora ile telefon konuşması.

Bu konuşmanın çözümünden anladığımız şu: Yönetmen ve oyuncuların imzalaması düşünülen bir bildiri var ve Ayşe Barım buna karşı.

Savcının iddiasının aksine, konuşmadan anlaşılıyor ki Barım bu işlere bulaşmayı hiç istemiyor.

Hem kendisinden bu tür bir bildiriye oyuncularını yönlendirmesini isteyenleri kırmamaya gayret etmiş hem de oyuncularının imza atmamalarını sağlayarak, onları rejimin şerrinden koruyabileceğini düşünmüş.

Barım’ın hükümeti devireceğini gösteren bir diğer kanıt orman yangınları sırasında “help Turkey” etiketiyle paylaşımlarda bulunmak.

Barım’ın, Çiğdem Mater ve Osman Kavala ile telefon görüşmesi yaptığı belirtiliyor ama ne konuşulduğunu savcı tahmin etmiş!

Madem konuştular, hükümeti devirmeye kesin kararlılar diye düşünmüş.

Yani anlayacağınız bizler, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine savcıdan daha çok güveniyoruz.

Savcıya göre ise hükümet çok aciz. Her şey onu yıkacak bir sonuç yaratabilir!

Bir fotoğraf, bir basın açıklaması, söylenen bir söz!

Hükümet adeta devrilmek için bahane arıyor gibi!

Ya da öyle ciddi bir paranoya hem hükümeti hem de Adliye’yi sarmış ki her şey hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturabiliyor.

Bu otoriter rejimlerin temel karakterlerinden biridir: Paranoya derecesinde korku.

Hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Gezi protestoları nedeniyle mahkûm edilenler hakkındaki kararlarını tekrarlamayacağım.

Osman Kavala’nın, Çiğdem Mater’in, Tayfun Kahraman’ın, Can Atalay’ın, Mine Özerden’in suçlu oldukları için değil muktedir öyle istediği için hapiste tutulduklarını AİHM ve AYM kararları söylüyor.

Bu yargılama da Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çakılan çivilerden biri olarak tarihteki yerini alacak.

Günün birinde bütün bunlar geride kalacak elbette ama o zamana kadar ateş de düştüğü yeri yakmaya devam edecek.

-----

Not: Yazı kaleme alındıktan sonra mahkeme kararını açıkladı. İddianamede "hükümeti yıkmaya teşebbüse yardım" suçlamasıyla 30 yıl hapsi istenen Barım için, savcılık, duruşma aşamasında, "Eylemi yardım değil, doğrudan teşebbüs" yorumu yaparak ağırlaştırılmış müebbet hapis talep etti. Mahkeme ise iddianamedeki suçlamayı esas alarak Barım'ın 12,5 yıl hapsine karar verdi.

/././

“Öngörülebilir” diyor ki öngörebiliyoruz zaten!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Gerçek bir kutlama için Akın Bey’in, adalet sistemimizdeki bu arızayı düzeltmesini bekleyeceğim. Beğenmediği kararı veren hâkimleri eski Bakan’ın yönettiği HSK’nın yaptığı gibi sürebilir, başka mahkemeye tayin edebilir. Mahkeme heyetlerini değiştirme yetkisi de onda. Bu “arıza” düzeltilmeden, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” içi boş laflardan başka bir şey değildir

akın gürlekAdalet Bakanı Akın Gürlek

Adalet Bakanlığı’ndaki görev değişiminin ardından yapılan yorumları dikkatle okudum.

Yorumcuların çoğunluğu eski savcı, yeni Bakan Akın Gürlek’in tayininin, “sertleşmeye işaret edeceğini” söylüyorlar.

Reis eski Bakan’dan ne istedi de Tunç yapamadı, ya da Reis, Tunç’tan ne isteyecekti de o ayak sürüyecekti gibi soruların yanıtlarını bilmiyoruz elbette.

Ama şunu biliyoruz ki Reis isteyecek de Tunç yapmayacak, yapamayacak, böyle bir şey mümkün değildir.

Bu daha çok Gürlek ile Tunç arasındaki kişisel çekişmeden kaynaklanıyor gibi geldi bana.

Uzun süredir ikilinin arasının açık olduğu ile ilgili dedikodular duyuyorum. Gürlek’in de bakan olmak için can attığı hep söyleniyordu zaten.

Çok derin tahlillere gerek yok bence.

Öte yandan dün yeni Adalet Bakanı Akın GürlekHâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkanı sıfatıyla HSK üyeleriyle ilk toplantısını yaptı.

“Liyakat, ehliyet ve mesleki yeterliliği esas alan şeffaf öngörülebilir yönetim anlayışını kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

Bu sözlerini okuyunca gülsem mi, adalet sisteminin ruhuna bir Fatiha mı okusam, karar veremedim.

Liyakat, ehliyet, mesleki yeterlilik gibi kavramları geçiyorum.

Günün birinde beni de bakan falan yaparlarsa ben de söylerim.

Takıldığım kısmı “şeffaf öngörülebilir yönetim anlayışını kararlılıkla sürdüreceğiz” sözleri.

Bu “anlayışın” nasıl bir şey olduğunu biliyoruz.

Beğenilmeyen kararları veren hâkimleri kararname dönemlerini bile beklemeden tayin et, yargılama sırasında mahkeme heyetlerinde değişiklikler yap, hâkimler savcıların astı gibi davransınlar, kendilerine verilen tutuklama emirlerini tartışmadan kabul etsinler, savcılar sanıkların lehine olan deliller ile ilgilenmesinler, hâkimler de bunu soruşturmasınlar vs.

Bunlar adalet sistemimizin artık olmazsa olmaz prensipler bütünü olduğu için de Bakan “öngörülebilir” diyor.

Bunun evrensel hukuk ile hukuk devleti uygulamaları ile bir ilgisi yok belki ama kabul edelim ki “öngörülebilir” bir tablo.

Yeni Bakan Gürlek, HSK'nın “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının teminatı olan önemli kurumlardan biri” olduğunu da söylemiş ki işte bunu okurken ister istemez kahkaha attım.

Üyelerinin ezici çoğunluğu iktidar tarafından belirlenmiş, başkanı ve yardımcısı bizzat iktidarın tayiniyle göreve gelen bir kurumdan söz ediyoruz!

Kısaca Venedik Komisyonu olarak bilinen “Hukuk Yoluyla Demokrasi için Avrupa Komisyonu”, Türkiye’nin de 13 Nisan 1950’den beri üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı.

Üye ülkelerin “hukuki yeterliliklerini” de inceliyor, raporlar yazıyor.

Venedik Komisyonu, Türkiye’nin HSK’sı için çok rapor yayınladı. Sonuncusu 9 Aralık 2024 tarihini taşıyor.

Özetini söyleyeyim: HSK, bağımsız değil, siyasete bağlı bir kurum. Böyle bir kurumla yargı bağımsızlığı tesis edilemez.

Bu raporun Türkçe kopyasına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Sonuç olarak şunu söylemeliyim:

Akın Bey’i yeni görevinden dolayı kutlarım. Ama bu kutlama lafın gelişi. Gerçek bir kutlama için Akın Bey’in, adalet sistemimizdeki bu arızayı düzeltmesini bekleyeceğim.

Bugün İstanbul Adliyesi’nde sürmekte olan siyasi amaçlı oldukları konusunda kamuoyunda geniş bir mutabakat olan davaları açan kişi olarak Gürlek, o davalara bakacak hâkimlerin amiri oldu.

Beğenmediği kararı veren hâkimleri eski Bakan’ın yönettiği HSK’nın yaptığı gibi sürebilir, başka mahkemeye tayin edebilir. Mahkeme heyetlerini değiştirme yetkisi de onda.

Bu “arıza” düzeltilmeden, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” içi boş laflardan başka bir şey değildir.

* * *

Neyin “mehâbeti” bu?

TBMM Başkanı Meclis’te çıkan yumruklu kavgayla ilgili olarak “Anayasa’ya aykırı bir teşebbüs olarak kayıtlara düşmüştür” dedi. Bu TBMM’nin seçilmiş bir üyesi halen hapiste. Anayasa Mahkemesi kararı, bir yerel mahkeme tarafından çöpe atıldı. Onu da not etmiş miydi acaba?

Başkan Kurtulmuş, “Anayasa’ya aykırı teşebbüsü kayda aldığını” da söylüyor.

Bu TBMM’nin serbest seçimler sonucunda seçilmiş bir üyesi halen hapiste.

Anayasa’ya göre “herkesi bağlayan Anayasa Mahkemesi kararı”, bir yerel mahkeme tarafından yırtılıp, çöpe atıldı ve Kurtulmuş’un başkanı olduğu Meclis, bunun için kılını bile kıpırdatmadı.

Onu da not etmiş miydi acaba diye merak ettim ama dert etmesin, ben not ettim, ara ara hatırlatırım.

Bir de sözlük notu: Mehâbet, dilimize Arapçadan geçmiş bir kelime. “Korku hissiyle karışık saygı” gibi bir anlamı var. “Ululuk, yücelik, saygınlık” anlamında da kullanılıyor.

/././

Kahrolsun toplumsal değerlerimizle bağdaşmayan ve o şeytana tapan tüm heavy metal şeyler…-Mine Söğüt-

Bir heavy metal konserinin bu gerekçeyle iptali toplumun reflekslerini yasak ve tehditlerle biçimlendiren iktidarın gücünü pekiştirmesine yarar. Ve adalet bakanı da yeni değişmişken mevcut iktidarın fikrini ve niyetini temsil eden bu irrasyonel dayatma sittin sene otoritesini daha da sertleşerek sürdürebilir

Slaughter to Prevail"Toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması nedeniyle birçok toplum kesimi tarafından tepkiye neden olduğu" gerekçesiyle konseri yasaklanan müzik grubu Slaughter to Prevail


Hazır toplumsal değerlerimizle bağdaşmadığı için iptal edilen konserler gündeme düşmüşken hadi toplumsal değerlerimizi hızlıca bir gözden geçirelim.

Mesela bu ülkede şu anda en kıymetli toplumsal değer nedir?

Diyelim ki aynı zamanda evrensel bir değer de olan dürüstlük…

Ortak değeri dürüstlük olan bir ülke; hiç yalan söyleyen politikacıların peşine düşer mi? Bir dediği bir dediğini tutmayan iktidarların ekmeğine hiç yağ sürer mi? Vaat ettiklerini yapmayanlardan hesap sormadan onlara oy vermeye devam eder mi? Yalancılığı, tutarsızlığı, çıkarcılığı değerli bir hayatta kalma yöntemi olarak kabul eder mi? Ya da bir toplum saygı yerine hadsizliği bir değer olarak benimseyebilir mi?

Diyelim ki aynı zamanda evrensel bir değer de olan adalet…

Ortak değeri adalet olan bir toplum; sınır tanımayan, hukuku ezip geçen, kendi çıkarlarını halkın çıkarlarından üstün tutan ilkesiz iktidarları hiç güçlü iktidarlar olarak görür mü? İktidarın hadsizliğinden kendine pay çıkartıp, büyük ilişkilerin düşük yöntemlerini kendi küçük ilişkilerinin temel yöntemleri olarak kullanır mı? Hukuksuzluğun bir güç gösterisi olduğuna ikna olur mu? Başkalarının haklarına saygıyı eziklik olarak kodlar mı?

Diyelim ki aynı zamanda evrensel bir değer de olan özgürlük…

Ortak değeri özgürlük olan bir toplum; hiç bağımsızlık yerine bağımlılığı bir değer olarak görebilir mi? Bağımsızlığın uzun soluklu külfetlerine katlanmaktansa bağımlılığın kısa soluklu kazanımlarıyla oyalanmayı tercih edebilir mi? Kadının erkeğe, yoksulun zengine, vatandaşın devlete, devletin küresel güçlere boyun eğerek şekillendiği bir dünyada daha güvenli ve korunaklı bir hayat sürüleceğine ikna olur mu? Özgürlüğü temel değer olarak almak yerine düzeni temel değer olarak alarak otoriteyi şevkle meşrulaştırır mı? Ve o otorite evrimleşerek tepesine bir gün faşizm olarak çökse bile özgürlük sevdalılarıyla başı derde girmediği için haline şükrede şükrede her şeye katlanır mı?

Toplumsal değerler her zaman “değerli” değildir hatta çoğu zaman tehlikelidir.

Çünkü sanıldığı gibi zaman içinde kendiliğinden ve en doğru olanı ararken oluşmazlar. Toplumsal değerlerin çekirdeği iktidarlar tarafından hep korku ve savunma refleksiyle doldurulmuştur.

O yüzden toplumsal değerler genelde yapıcı değil yıkıcıdır. Yapıcı olan evrensel değerlerdir.

Evrensel değerler gücünü korkudan alan ve dışarıya saldırganlık olarak salan toplumsal değer kümelerinin anti maddesidir.

Toplumsal değerleri bir kalkan olarak kullanan iktidarlar o yüzden en çok evrensel değerlere savaş açarlar. Lokal güçlerin elinde bir tehdit silahına dönüşen toplumsal değerleri savunmak adına gerçek değerlerin üzerinden silindir gibi geçerler. Önce toplumun kendisine güvenini sağlayan sonra da değerlerini belirleyerek o şaibeli değerler sayesinde kendilerine duyulan güvenin asla sarsılmamasını garantiye alan iktidarlar, toplumları içi boş değerler sayesinde parmaklarında oynatırlar.

Peki toplumsal ya da evrensel bir değerin gerçekten değer olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Önce değeri kimin tanımladığına bakabiliriz. Sonra o değerden kimin kazanç sağladığına.

Sonra o değere değer vermeyenlerin başına ne geldiğine. Son olarak da o değerin değiştirilebilir olup olmadığına.

Şu konser meselesine geri dönersek…

Heavy metalcilerin şeytana taptığına ve şeytana tapmanın bu toplumun dini değerlerine hakaret olduğuna aslında kimse inanmaz ama bunu böyle tanımlayanlar şu anda tüm gücü elinde tuttuğu için herkesin inanması gerekir.

Bir heavy metal konserinin bu gerekçeyle iptali toplumun reflekslerini yasak ve tehditlerle biçimlendiren iktidarın gücünü pekiştirmesine yarar.

Konser iptali kale alınmazsa mekân sahibinden, organizatöre, grup üyelerinden müzik severlere kadar herkes, sadece toplumun bir kısmının dini inancına hakaretten değil aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkma, hükümeti devirmeye kalkışma gibi suçlardan da yargılanabilir.

Ve adalet bakanı da yeni değişmişken mevcut iktidarın fikrini ve niyetini temsil eden bu irrasyonel dayatma sittin sene otoritesini daha da sertleşerek sürdürebilir.

O yüzden bugün bu ülkede;

“Kahrolsun toplumsal değerlerimizle bağdaşmayan ve o şeytana tapan tüm heavy metal şeyler” demek güvenli;

Evrensel değerlerde ısrar etmek çok tehlikeli.

/././

Çiftçi’nin atanması İçişleri Bakanlığı ve emniyetteki dengeleri nasıl değiştirir?-Tolga Şardan- 

Uzunca zamandır devam eden kabine kulislerinde, Yerlikaya’nın görevden alınması halinde yerine gelecek ismin İstanbul Valisi Davut Gül olacağına kesin gözle bakılıyordu. Kararnameyle, “Resmi Gazete’de yayımlanmadan hiçbir atamanın kesin olmadığı” gerçeği bir kez daha kanıtlandı. İstanbul Valisi Gül’ün adının ön planda olmasının sebebi Bilal Erdoğan’a yakın olmasıydı. Ayrıca yine Gül’ün önceki görev yeri Gaziantep’ten bazı önde gelen isimlerin Gül’ü destekledikleri kulislerde konuşuldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, beklenti içinde olanları deyim yerindeyse “ters köşe” yaptı

mustafa çiftçiİçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi

Kabinede, “ha bugün, ha yarın” denilen ve geçen mayıstan bu yana beklenen bakan değişikliği nihayet gerçekleşti.

Çarşamba gününün ilk saatlerinde yayımlanan Resmi Gazete’yi takip edenler, ülkenin siyasi tarihinin son 25 yılının en ilginç kabine değişikliği ile karşılaştılar.

Zira AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, genel seçimlerden sonra kurduğu kabineler dışında, sadece Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nı aynı anda, ilk kez görevden aldı.

Resmi Gazete’deki kararnameyle Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Erdoğan tarafından “şimdilik” kaydıyla dinlenmeye alındılar.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması sürpriz sayılmaz. Büyüteç’in takipçileri bu gelişmeyi yaklaşık sekiz ay önce “İstanbul kaynamaya devam ediyor” başlıklı yazıda öğrenmişti. Yargı bürokrasisi tüm yazı ve sonbaharı Gürlek’le ilgili yaşanması olası gelişmeyi izlemekle geçirdi. Yılın ikinci ayının ikinci haftasında Gürlek nihayet muradına erdi.

Adalet Bakan Yardımcılığı’ndan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandıktan sonra Ankara’daki lojmanı boşaltmayan Gürlek, 16 ay sonra yeniden başkente döndü. Dolayısıyla Ankara – İstanbul hattında yargı sistemini yakından izleyenler için atama çok sürpriz olmadı.

İstanbul’daki çalışma yöntemi Tunç’u rahatsız etse de Gürlek bu mesai modelinden geri adım atmadı. Ayrıca Gürlek’in MHP’ye uzak bir bürokrat olmadığını da söylemek yanlış olmaz. Zaten MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, TBMM Grubu’ndaki konuşmasında “yeni bakanlarımızın arkasındayız” cümlesi, durumun göstergesi. Bu çerçevede, yargıda halen görevli MHP’ye yakın üst düzey isimlerin konumu da netleşecek doğal olarak.

Sürpriz isim: Çiftçi

Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin göreve gelmesi, Gürlek’in tersine çoğunluk için sürpriz oldu. Uzunca zamandır devam eden kabine kulislerinde, Yerlikaya’nın görevden alınması halinde yerine gelecek ismin İstanbul Valisi Davut Gül olacağına kesin gözle bakılıyordu. Araya başka isimler girse de bu isimler arasında Çiftçi hiç gündeme gelmedi.

Kararnameyle, “Resmi Gazete’de yayımlanmadan hiçbir atamanın kesin olmadığı” gerçeği bir kez daha kanıtlandı. İstanbul Valisi Gül’ün adının ön planda olmasının sebebi Bilal Erdoğan’a yakın olmasıydı. Ayrıca yine Gül’ün önceki görev yeri Gaziantep’ten bazı önde gelen isimlerin Gül’ü destekledikleri kulislerde konuşuldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, beklenti içinde olanları deyim yerindeyse “ters köşe” yaptı.

Erzurum Valisi olarak tamamladığı bir günün son saatlerinde, vali konağında dinlenmeye çekildiği saatlerde gelen bir telefonla yeni güne İçişleri Bakanı olarak uyanan Mustafa Çiftçi’nin mesleki kariyeri dikkat çekici.

Refahyol döneminin kaymakamı

Bakan atandıktan sonra kısa sürede yakın geçmişiyle ilgili sosyal medya üzerinden pek çok bilgi paylaşılan Çiftçi, Refahyol Hükümeti’nin ilk kaymakamlarından. 1996’da yani Refahyol hükümeti döneminde açılan kaymakamlık kursunu bitirip mülki idareye adım attı. Kaymakamlık sürecinde beş farklı ilçede kaymakamlık yaptı. Görev yerleri görece daha küçük ilçelerdi.

Kariyerindeki tek büyük kent Erzurum olan Çiftçi, Aksaray, Bitlis, Nevşehir ve Kırşehir’de kaymakamlık yaptı. Kısa süreyle İçişleri Bakanlığı’nın kritik birimlerinden Personel Genel Müdürlüğü bünyesinde daire başkanıydı. Vali yardımcılığı yapmadı.

Kariyerinde İstanbul, Tekirdağ ve Gaziantep’te valilik yapan selefi Ali Yerlikaya gibi benzeri büyük kentlerde görev almadı.

Gece gelen telefon

Kaymakam iken dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın özel kalem müdürlüğünü yürüten Çiftçi, sonrasında görevini tamamlayan Kahraman’ın desteği ile Çorum valisi oldu. Ardından Erzurum valisi olarak görev yaparken -hakkındaki gelişmeden sadece birkaç gün önce bilgi sahibi olmasına rağmen- çarşamba gecesi saat 22.00 sıralarında Ankara’dan gelen telefonla İçişleri Bakanı olduğunu öğrendi.

Çiftçi, AKP’nin atadığı İçişleri bakanları arasında belki de en radikal olanı. Kararnamesi çıktıktan sonra hakkında yazılanlara bakıldığında bu kanaat uyanıyor maalesef.

Doğrusunu söylemek gerekirse İskilipli Atıf’ın anmasına katılması, Erzurum Kongre Binası’nın yıkılacağı iddiaları, resmi bayramları kutlamaması, oğlunun polislere yönelik sosyal medya paylaşımı benzeri olaylar olmasa kamuoyunun yakından tanıdığı bir mülki idare amiri olmayacaktı yeni İçişleri Bakanı.

Yeni görevine biraz da hakkındaki olumsuz yaklaşımlar gölgesinde başlayacak Çiftçi.

Kahraman ve Kurtulmuş’un tavsiyesi

Edindiğim bilgiye göre, Çiftçi’nin İçişleri bakanı olması için eski TBMM Başkanı Kahraman ile mevcut TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanı Erdoğan nezdinde girişimde bulundular.

Kaynaklar, Ali Yerlikaya’nın bakanlıktan alınmasının belli olmasından sonra Erdoğan’ın diğer adaylara oranla şansı daha düşük görülen Çiftçi’yi bakan olarak atadığını ifade ettiler. Çiftçi, her ne kadar muhafazakâr camianın önde gelen oluşumlarından Milli Görüş çizgisinde bilinse de milliyetçi camiaya da çok uzak olmayan bürokratlardan.

Çiftçi’nin zaman zaman MHP Genel Merkezi ile diyalog halinde olduğu biliniyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın Çiftçi’yi tercih etmesindeki nedenlerden birinin de Ali Yerlikaya’nın göreve gelmesinden itibaren bizzat MHP lideri Devlet Bahçeli başta olmak üzere MHP yönetimiyle yıldızının barışmaması, bu nedenle Cumhur İttifakı’nda yaşanan sıkıntıyı kökten çözmek istemesi olduğu belirtiliyor. Çiftçi’nin atanmasıyla birlikte MHP’nin de “gönlünün alındığı”nı söylemek yanlış olmaz.

Yerlikaya’nın aşamadığı sıkıntılar

Görevden alınan Ali Yerlikaya’ya gelince, son dönemde epeyce sıkıntı içinde buldu kendisini. Sıkıntının kaynakları arasında AKP’lilerin sonu gelmeyen talepleri de vardı kuşkusuz. Kaldı ki bu taleplerin bazıları, yerine getirilmesi halinde AKP’ye zarar verecek konulardı. Ancak süreç makul şekilde aşılamadı.

Yeri gelmişken Yerlikaya’ya yönelik MHP’nin “milliyetçi kadroları tasfiye ediyor” eleştirisinin gerçeği yansıttığını söylemek zor. Yerlikaya, önceki bakan Soylu’nun “milliyetçi” görünümündeki “sorunlu” ekibini tasfiye etti. Tam tersine altında imzası bulunan emniyet müdürleri atamalarında göreve getirilen polis müdürleri arasında milliyetçi camia içinde olanların oranı yüzde 70’lerdeydi.

 Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi (solda), görevi Ali Yerlikaya'dan devraldı

Miçotakis toplantısına çalıştı

Bakanlıktan alınacağı uzun süredir AKP camiası başta olmak üzere hemen herkesçe konuşulan Yerlikaya’nın kararnamenin salı gecesi çıkmasından bilgisi olmadığı anlaşılıyor.

Hafta başında kabine toplantısına katılan Yerlikaya, bu yönde bilgisi olmadığı gibi salı günü Emniyet Genel Müdürlüğü’nde düzenlenen ve ülke genelindeki KOM şube müdürlerinin katıldığı değerlendirme toplantısında aktif yaklaşım sergiledi. Yerlikaya, söz konusu toplantıda özellikle organize suç örgütleriyle ilgili olarak illerden gelen polis müdürlerini dinledi. Yapılmasını istedikleri anlattı, illere hedefler koydu.

Hatta ertesi gün Ankara’da çalışma ziyaretinde bulunacak Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in heyetiyle görüşülecek konularla ilgili ekibiyle çalışma yaptı. Akşam saat 20.30 gibi makamından ayrıldı.

Akşam saatlerinde makamından ayrılan Yerlikaya’nın görevden alındığı bilgisi 21.30 gibi kendisine ulaştı. Özel Kalem Müdürü Mustafa Uygar, gece saatlerinde bakanlığa gelerek Yerlikaya’nın odasındaki eşyaları topladı.

Emniyet’te yaşanması olası gelişmeler

Yerlikaya’nın yanlış yönetim tarzına geçmeden önce birkaç not vermek gerekecek.

Bilindiği üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Başsavcı Akın Gürlek yönetiminde son altı aydır oldukça önemli operasyonlara imza attı. Finans, kara para aklama ve narkotik maddeler üzerine yoğunlaşan adli soruşturmaların neredeyse tamamının aynı zamanda siyasi sonuçları yaşanmaya başlandı.

Savcılık, söz konusu soruşturmalarda son zamanlarda adli kolluk olarak jandarma birimleriyle çalışırken, İstanbul Emniyeti özelinde yaşanan sorunların zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aktarıldığı biliniyor. Bilhassa İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız, Gürlek’in doğrudan hedefindeki isim.

Kaldı ki savcılığın İBB’de yürüttüğü adli soruşturmalarda beraber çalıştığı İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Hakan Dulkadir’in, Gürlek’in şikâyeti sonrasında görevden alınıp İstanbul dışına tayin edildiğini hatırlatayım.

Son olarak Ankara Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü Gökhan Yücel de yürüttüğü “özel bir faaliyet”in Gürlek tarafından tespit edilmesi sonrasında bizzat Bakan Yerlikaya’nın talimatıyla görevden alındı ve Polis Akademisi kadrosuna atandı.

Sürecin diğer yanında ise bizzat Başsavcı Akın Gürlek ile Adalet Bakanlığı arasında yaşandığı öne sürülen gerilim vardı. Kulislerde görevden alınan Adalet Bakanı Tunç’un Gürlek’in çalışma yaklaşımını eleştirdiği, kimi zaman bu eleştirileri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a taşıdığı bugüne kadar anlatılageldi.

Üçlü arasındaki “soğukluklar”

Bu tabloyla bağlantılı olarak, Yerlikaya’nın hem Gürlek hem de Tunç’la, Tunç’un da Gürlek’le “limonilik” yaşadığı bilgisinin kulislere yansıdığını belirteyim.

Bu nedenle edindiğim bilgiye göre, Erdoğan’ın asıl düşüncesi Gürlek’i Adalet Bakanı yapmaktı. Ancak, Gürlek’in Yerlikaya’ya bakışındaki olumsuz yaklaşım nedeniyle Gürlek’le “uyumlu” çalışacak bir İçişleri Bakanı ataması yapılması düşünüldü. Böylelikle Yerlikaya görevden alındı, Vali Çiftçi yeni İçişleri bakanı oldu. Kabul etmek gerekir ki Çiftçi, Gürlek’e göre görece daha az tanınan, kendi halinde bir bürokrattı.

Sonuçta, kazanan Akın Gürlek oldu. Sevinenler, Yerlikaya’dan memnun olmayan MHP Genel Merkezi ve Yerlikaya’dan kurtulduklarına sevinen önceki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve ekibi oldu.

Ya kaybedenler; Ali Yerlikaya, Davut Gül, Yerlikaya’nın ekibi, Davut Gül’ün bakanlığa getirilmesi konusunda beklentisi olanlar. Bir de daha önce aktarmıştım, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olmasıyla Gürlek’le aralarında soğuk rüzgarlar esen İstanbul’daki Gaziantepli avukatlar.

Görevden affını isteyen ve affı kabul edilen Yerlikaya’nın yaşadığı dezavantajlar, başta MHP Genel Merkezi’yle yaşadığı krizin atlatılamaması, yardımcısı Bülent Turan’la başlattığı yönetimsel kriz, bakanlığı son dönemde diğer yardımcısı Mehmet Sağlam’la yönetme girişimi kanımca.

Bunların yanı sıra, kamu güvenliğinin sağlanması sırasında jandarma yönetimi ile emniyet yönetimi arasında eş güdüm yerine farklı diyalog ve iletişim kurması, kamuoyu ile temasını kuran iletişim ekibinin başarısızlığı, trafik yasası ile polis meslek kanunu çalışmalarında emniyet teşkilatını karşısına almasıydı.

Uzun yıllardır İçişleri Bakanlığı’nı takip eden bir gazeteci olarak gördüğüm -ki çoğunlukla Yerlikaya’yı eleştirmiş olmama rağmen zor bir süreçte görev yaptığı dikkate alınmalı. AKP içinden yapıldığı ifade edilen “başarısız İçişleri Bakanı” sıfatını hak ettiğini söylemek çok da doğru olmaz.

Son dönemdeki iletişim ve yanlış bilgilendirme hataları dışında yurt dışından onlarca firarinin getirilmesi, uyuşturucu çetelerine yönelik operasyonlar Yerlikaya’nın artıları denilebilir.

Bu arada Gürlek’in “güçlü” konumda Adalet Bakanı olması sadece yargı teşkilatında değil, emniyet teşkilatında da taşları yerinden oynatacak yakın süreçte. Mesela, Tunç’un yakın çalışma ekibinden tasfiyeler yaşanacağı bilgisi mevcut.

Az önce belirttiğim gibi Gürlek’in, bazı emniyet kadrolarıyla sıkıntı yaşadığı biliniyor. İBB soruşturmaları sırasında yeterli desteği görmediği kanaatinde olduğu yakın çevresince seslendirilen konulardan.

Gürlek’in, daha önce İstanbul Emniyet Müdürü olarak halen Antalya’da görev yapan Sabit Akın Zaimoğlu’nun getirilmesi istediği gündeme geldi. Gürlek bu iddia konusunda herhangi bir açıklama yapmadı. Hâlâ şansının olup olmadığı tayinlerde görülecek.

Yakın zamanda epey ilginç işler olacak gibi.

Son olarak Yerlikaya’nın sağ kolu Mehmet Sağlam’ın danışmanı Kaymakam Murat Uz’un halen boş olan Çankaya Kaymakamlığı’na vekaleten atandığını belirteyim. Yerlikaya’nın koruma amiri ise Mersin’e görevlendirildi.

/././

Düyun-u Umumiye savunusu, Erzurum Kongre binasını yıkma arzusu; İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin düşünce dünyası -Candan Yıldız-

Yeni İçişleri Bakanı resmi tarihe karşı söz kuran, bunun da arkasında duran bir isim

mustafa çiftçiİçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi

İçişleri Bakanlığı için başka isimlerin adı geçerken Konya Çumralı doğumlu, bürokrasiden gelen Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi ismi sürpriz oldu.

Erzurum’da siyaset yapan kimi isimlerle konuştum ve Çiftçi’yi “Sabah ezanıyla camileri teftiş eden bir vali” olarak tarif ettiler. Kendisi Diyanet’in ‘Hafız Ol, Hafız Kal’ yarışmasında Türkiye birinciliğine sahip bir isim.

Milli Görüş geleneğinden gelen, AKP’ye yakın olduğu anlaşılan Cihannüma Derneği’nin kurucu isimlerinden biri olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’le üniversitede dönem arkadaşı olan Mustafa Çiftçi’nin yakın olduğu bir başka isim iki yıl özel kalem müdürlüğü yürüttüğü eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman

Yeni ve dindar bir anayasa olmalı" görüşünün sahibi İsmail Kahraman’ın “Şehirlerin kurtuluş yıl dönümleri kutlanıyor. Kesinlikle karşıyım” sözleriyle ilgili başlayan tartışmaya açıklık getiren açıklamasını paylaşan Mustafa Çitfçi resmi tarih söylemine karşı söz kuran, bunun da arkasında duran bir isim. Tıpkı Kahraman gibi…

Kahraman, Rusların Bolşevik devrim nedeniyle savaştan çekildiğini, bu nedenle Ruslarla Rize’den çekilirken bir çatışmanın olmadığını söyler. Resmi söylemin dışında bir vurgudur bu.

Yeni bakan Çiftçi İskilipli Atıf Hoca'nın İstiklal Mahkemesi kararı gereği idam edilmesiyle ilgili ‘vatan hainliği’ söylemine karşı çıkarak ‘Şapka Kanunu'na uymadığı için idam edildiğini" savunanların yanında durur. Mezar ziyaretini de sahiplenir. Açıklamasında dikkat çeken şu cümleyi kurar: “Ben onların ilkokulda/ortaokulda okuduğu İnkılap Tarihi derslerini, ilkokuldan üniversiteye, her bitirdiğim okulda defalarca okudum, resmi tarih öğretileri konusunda en az onlar kadar bilgi sahibiyim. Ayrıca alternatif kaynaklardan da yakın tarihimizi, bize ‘hain’ olarak tanıtılan insanların gerçek hayat hikayelerini araştırdım, öğrendim. İskilipli Atıf Efendi de bize ‘hain’ diye tanıtılan, dayatılan, böyle bilmemiz istenilen mazlum ve mağdur insanlardan biridir. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından haksız-hukuksuz yere zulmen idam edilmiştir.”

Yeni İçişleri Bakanı, Osmanlı’nın dış borçlarını denetleyen kurum olarak bilinen Düyun-u Umumiye ile ilgili de Osmanlı’nın borç yükünü hafiflettiğini savunur.

Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı’nın hazırlattığı Osmanlı Devleti Dış Borçları isimli kitapta ise şöyle yazar: “Maliye Nezareti (Bakanlığı) çok geniş ölçüde önemli gelirlerin toplanması ve büyük harcamaların yapılması işlevi dışında bırakılmış, bu görev ve yetkiler, Maliye Bakanlığı’nın dışında, sözüm ona bağımsız bir yönetim kimliği verilerek, ‘Düyun-u Umumiye İdaresi’ne aktarılmıştır. Böylece, en sonunda yabancılar, mali kontrolü ve hatta vesayeti ele geçirmişler, dolayısıyla iç politikaya müdahale etme imkânına kavuşmuşlardır. Şu örnek ne kadar iç yakıcıdır; 1903 tarihli Kararname ile Düyun-u Umumiye İdaresi bünyesinde oluşturulan Yedek Fon’dan Osmanlı Devleti’nin talebi reddedilmiş, buna karşılık, bu kaynaktan Osmanlı Devleti’nin savaş halinde olduğu devletlerden (örneğin, İtalya ile yapılan Trablusgarp Savaşı sırasında bu ülkeden) tahvil alınması cür’etinde bulunulmuştur.”

İçişleri Bakanı Çiftçi’nin Cumhuriyet'in simge yapılarından Erzurum Kongresi Binası’nın ağır hasarlı olduğu gerekçesiyle ‘yıkılabileceğini’ söylemesi de ‘hafızanın yok edilmesi’ yorumlarına yol açmıştı.

Valilikten İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Mustafa Çiftçi’nin politik tutumu Erzurum’daki muhalefet partilerinin eleştirilerine konu oldu. Örneğin Demokrat Parti GİK Üyesi Oğulcan Kaya serzenişte bulundu. Çiftçi’nin vali olduğu dönemde muhalefete soğuk davrandığını savundu.

Cumhurbaşkanlığı kabinesindeki değişimin seçim süreciyle ilgili olduğu genel kabul. Sürecin ‘bağlılıkla’ yürütülmesi kritik AKP açısından.

İçişleri Bakanlığı da bu bağlamda önemli icracı bakanlık. "Çalışkan vali" olarak da anlatılan Çiftçi, Erdoğan’ın “gece gündüz çalışan kadro” tarifine de uygun bir isim.  Önceliğinin ‘güvenlik’ olacağı ilk demeçlerinden anlaşılıyor. Bakalım, yasal ve idari adımlar da beklenen 'çözüm süreci' eşliğinde ‘haklar’ mevzusu daha ne kadar ötelenecek?  

/././

16 soruda taksilerde yeni dönem: Taksi Mali Cihaz…-Murat Batı-

591 Sıra No’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği, taksi sektörüne yalnızca yeni bir cihaz zorunluluğu getirmiyor; fiilen iş yapma biçimini değiştiriyor. Taksimetre, fiş ve POS birbirinden ayrılmıyor. Bu tercih bilinçli: sistem dışı tahsilat ihtimalini daraltmak ve kayıt dışılığı teknik olarak zorlaştırmak

taksi

13 Şubat tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 591 Sıra No’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile taksi sektöründe yeni bir düzenleme yürürlüğe girdi. Tebliğ, taksimetreyle entegre çalışan ve kartla ödeme kabul edebilen “Taksi Mali Cihaz” kullanımını zorunlu hale getiriyor.

Bu düzenleme, taksi ücretinin belirlenmesi, tahsil edilmesi ve belgeye bağlanması süreçlerini tek bir sistemde birleştirerek hem kartlı ödemeyi yaygınlaştırmayı hem de belge düzenini güçlendirmeyi amaçlıyor.

Tebliğ’in getirdiği yükümlülükleri soru-cevap şeklinde özetleyelim.

Soru 1) Neden taksiler?

9 Eylül 2025 tarihli Resmi Gazete’de yer alan 10380 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile büyükşehir belediyesi olan yerlerde 31 Aralık 2024 itibariyle TÜİK verilerine göre nüfusu 30 bini aşmayan ilçeler hariç olmak üzere şehir içi yolcu taşımacılığı faaliyetinde bulunan taksi ve dolmuşçular, her türlü emtia imalatı ile alım-satımı ile uğraşanlar, inşaat ile ilgili her türlü işlerle uğraşanlar, motorlu taşıtların her türlü bakım ve onarımı ile uğraşanlar, lokanta ve benzeri hizmet işletmelerini işletenler, eğlence ve istirahat yerlerini işletenler inşaat ile ilgili her türlü işlerle uğraşanlar 1 Ocak 2026 itibariyle gerçek usule tabi oldular.

Soru 2) Gerçek usule geçince ne olacak?

Bu düzenleme ile büyükşehirlerde taksiler 1 Ocak 2026’dan itibaren gerçek usule tabi olacak. Bunun anlamı bu mükellefler artık basit usul istisnasından yararlanamayacak ve dolayısıyla da gelir vergisi ve KDV ödemeye başlayacak

Soru 3) Bu Tebliğ ne getiriyor?

Taksiyle yolcu taşımacılığı yapan mükellefler için, taksimetreyle entegre çalışan ve kartla ödeme kabul edebilen “Taksi Mali Cihaz” kullanma zorunluluğu getiriliyor. Amaç, kayıtlı ekonomiyi güçlendirmek, belge düzenini sıkılaştırmak ve kartlı ödemeyi yaygınlaştırmak.

Soru 4) Taksi Mali Cihaz nedir?

Hem mali belge (fiş/e-Belge) düzenleyebilen hem de EFT-POS özelliği bulunan, taksimetreyle bağlantılı ve Gelir İdaresi’ne çevrimiçi veri aktarabilen bir cihazdır.

Soru 5) Taksimetreyle nasıl çalışacak?

Taksimetre ve Taksi Mali Cihaz eş zamanlı çalışacak. Ücret bilgisi taksimetreden otomatik olarak cihaza aktarılacak; manuel tutar girişi yapılamayacak. Yolculuk tamamlanıp belge düzenlenmeden taksimetre yeniden kullanılamayacak.

Soru 6) Kartla ödeme zorunlu mu?

Evet. Cihazın aktif edilmesinden itibaren 15 gün içinde en az bir banka veya ödeme kuruluşuyla üye işyeri sözleşmesi yapılması ve kartla ödeme kabul edilmesi zorunlu. Bu yükümlülük yerine getirilmezse cihaz pasif duruma alınacak.

Soru 7) Tüm taksileri mi kapsayacak?

Taksi ile yolcu taşımacılığı faaliyetinde bulunan ticari kazançları basit usulde tespit edilenler dâhil tümünü kapsayacak. Taksilerle yolcu taşımacılığı faaliyetinde bulunan mükelleflerin başka bir mükellefe ait Taksi Mali Cihaz kullanması yasaktır.

Soru 8) Ayrı bir POS cihazı kullanılabilecek mi?

Hayır. Tahsilat yalnızca Taksi Mali Cihaz üzerinden yapılacak. Bankalar veya ödeme kuruluşları ayrıca bağımsız bir POS veya soft-POS veremeyecek. Amaç, tüm tahsilatın entegre sistem üzerinden geçmesini sağlamak.

Soru 9) Cihazlar Gelir İdaresi’ne veri gönderecek mi?

Evet. Cihazlar çevrimiçi çalışacak ve belirlenen satış/yolculuk bilgilerini Gelir İdaresi’ne elektronik ortamda iletecek. GPS verisi de kayıt altına alınacak.

Soru 10) Köprü ve otoyol ücretleri nasıl gösterilecek?

Bu ücretler ayrıca satırda gösterilecek ve raporlanacak.

Soru 11) Belge düzeni nasıl olacak?

Belirli tutarın üzerindeki işlemlerde veya talep halinde, kimlik bilgisi girilmiş fiş “fatura yerine geçen belge” sayılacak. e-Belge düzenleyebilen cihazlar e-Arşiv Fatura düzenleyebilecek.

Soru 12) Ne zamana kadar geçiş yapılacak?

Mevcut taksi işletmecileri 1 Eylül 2026’ya kadar cihazı kullanmaya başlamak zorunda. Yeni işe başlayanlar veya taksimetresini değiştirenler için belirli süreler öngörülmüş durumda.

Şöyle ki Taksi Mali Cihaz bulunması şartıyla, taksi ile yolcu taşımacılığı faaliyetinde bulunmak üzere yeni mükellefiyet tesis edilmesi veya kullanılan taksimetrelerin değiştirilmesi durumunda, işe başlama ya da taksimetrenin değiştirildiği tarihi izleyen en geç 30 gün içerisinde, onay verilen Taksi Mali Cihaz kullanılması zorunludur. 

Soru 13) Yeni plaka durumunda?

13 Şubat 2026 ile Bakanlık tarafından bu verilen ilk onay tarihi arasında ilgili mevzuatı gereğince yeni plaka tahsisine bağlı olarak taksi ile yolcu taşımacılığı faaliyetine başlayan mükellefler, 1/1/2027 tarihinden itibaren Taksi Mali Cihaz kullanmaya başlamak zorundadır.

Soru 14) Belge düzeni nasıl işleyecek?

Cihaz fiş düzenleyebileceği gibi e-Arşiv Fatura da düzenleyebilecek. Belirli tutarın üzerindeki işlemlerde veya yolcunun talebi halinde TCKN/VKN bilgisi girilmiş fiş “fatura yerine geçen belge” sayılacak. Böylece ayrıca fatura düzenlenmesine gerek kalmayacak.

Soru 15) Kurallara uyulmazsa ne olur?

Yükümlülüklere aykırılık halinde Vergi Usul Kanunu’nun ceza hükümleri (özel usulsüzlük) uygulanacak.

Soru 16) Genel olarak bu düzenleme ne anlama geliyor?

Taksi sektöründe tahsilat ve belge düzeni süreçleri dijital, entegre ve denetlenebilir bir yapıya kavuşturuluyor; kartlı ödeme yaygınlaştırılarak kayıt dışılığın azaltılması hedefleniyor.

Sonuç ve genel değerlendirme

Sonuç olarak 591 Sıra No’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği, taksi sektörüne yalnızca yeni bir cihaz zorunluluğu getirmiyor; fiilen iş yapma biçimini değiştiriyor. 10380 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile gerçek usule geçirilen taksiciler açısından bu Tebliğ, vergi statüsündeki değişikliğin teknik altyapısını tamamlayan ikinci adım niteliğinde.

Artık mesele yalnızca gelir vergisi ve KDV mükellefi olmak değil. Ücretin taksimetrede belirlenmesi, mali cihazda belgeye bağlanması, tahsilatın aynı sistem üzerinden yapılması ve verinin Gelir İdaresi’ne iletilmesi tek bir dijital akışa bağlanıyor. Taksimetre, fiş ve POS birbirinden ayrılmıyor. Bu tercih bilinçli: sistem dışı tahsilat ihtimalini daraltmak ve kayıt dışılığı teknik olarak zorlaştırmak.

Düzenlemenin arkasındaki temel motivasyon açık. Taksiler, nakdin yoğun kullanıldığı, fiş düzeninin zayıf olduğu ve denetimin güç olduğu bir alan olarak görülüyor. Entegre mali cihaz zorunluluğu ile hem kartlı ödeme yaygınlaştırılmak hem de belge düzeni sıkılaştırılmak isteniyor. Bu yönüyle Tebliğ, klasik bir vergi teknik düzenlemesinden ziyade sektörel bir dijital dönüşüm hamlesi.

Ancak her dijital dönüşüm gibi bunun da bir maliyeti ve uyum süreci var. Cihaz temini, banka sözleşmeleri, teknik entegrasyon ve günlük pratikte yaşanabilecek arızalar, uygulamanın gerçek sınavı olacak. Kâğıt üzerinde kusursuz görünen sistemlerin sahada ne ölçüde sorunsuz işleyeceği her zaman ayrı bir başlık.

Son tahlilde bu Tebliğ, taksiciliği “esnaf işi” görüntüsünden çıkarıp tam anlamıyla kayıtlı, izlenebilir ve dijital bir ticari faaliyet modeline yaklaştırıyor. Vergi idaresi açısından denetim kolaylığı; sektör açısından ise daha şeffaf ama daha disiplinli bir çalışma rejimi anlamına geliyor.

Asıl soru ise şu: Bu disiplin, sahada ne kadar sürdürülebilir olacak?

/././

Pahalıya alıyor, pahalıya satıyoruz: Türkiye'nin dış ticaret denklemi -Binhan Elif Yılmaz- 

TÜİK verisine göre ithalat birim değer endeksi aralık ayında yüzde 4,2 arttı. Buna göre ithal edilen malların fiyatları yükselmiş durumda. Yani pahalıya alıyoruz. Ek olarak ithalat miktar endeksinin aralık ayında yüzde 6,3 artışı, ithal edilen mal miktarının da arttığı anlamına geliyor. Özellikle bu artış kendini gıda ithalatında gösteriyor. Yani hem pahalıya hem de çok alıyoruz.

dış ticaret
TÜİK’in her ay yayımladığı dış ticaret endekslerine bakınca, Türkiye’nin dış ticaret görünümünü sadece ihracat-ithalat rakamları üzerinden okumanın yetersiz olduğunu görürüz.
 
İhracat ve ithalatın birim değer ve miktar endeksleri önemli çıkarımlar sunuyor.
 
Endekslere bakmadan önce kısaca dış ticaret görünümüne göz atalım:
 
Türkiye’de hep kronik bir dış ticaret açığı sorunu oldu. 2003 yılından itibaren düzenli bir şekilde artan dış ticaret açığı 22 milyar dolardan 2011’de 106 milyar dolara kadar tırmandı. 2019-2020’de 50 milyar doların altına geriledi. Hatta 2021-2022 yıllarında uygulanmaya çalışılan “Türkiye Ekonomi Modeli”nde rekabetçi kur üzerinden ihracat rekoru ve dış ticaret fazlası beklendi ama bu model çalışmadı. Dış ticaret açığı 2022’de 109,5 ve 2023’te 106 milyar dolara kadar çıktı.
 
TÜİK’in son yayımlanan dış ticaret verisine göre 2025 Ocak-Aralık döneminde ithalat artışı ihracatın iki puan üstünde gerçekleşirken dış ticaret açığı yüzde 11,9 arttı ve 92 milyar dolara ulaştı. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 76,1’den yüzde 74,8’e geriledi.
 
Aslında ihracat artıyor ama ithalat daha hızlı arttığı sürece dış ticaret açığı daralmıyor. Çünkü sorun üretim yapısında. Özellikle ara malı ithalatının ulaştığı boyut itibariyle “ihraç etmek için ithal etmek" zorunda olan bir üretim yapısı hakim. Diğer yandan enerji bağımlılığı, altın ithalatı ve ithal tüketim malı alışkanlığı  ticaret dengesini olumsuz etkileyen faktörler.
 
Sonuçta döviz ihtiyacı bitmiyor ve bu da kur artışını tetikliyor. Diğer yandan dış ticaret açığı, cari açığın en büyük bileşenidir ki cari açık da çoğunlukla dış borçla finanse edildiğinden, dışa bağımlılık besleniyor.
 
Tüm bunların ötesinde makroekonomik çerçeveye baktığımızda, büyüme hızının arttığı dönemlerde ithalat artıyor, açık büyüyor. Bu da büyümenin sağlıklı olup-olmadığını sorgulatır düzeyde.
 
Şimdi hem ihracatın hem de ithalatın birim değer endeksleri ile miktar endekslerine birlikte bakalım: Endeksler ne söylüyor?
 
Bugün TÜİK Aralık 2025 dış ticaret endeks verilerini yayımladı. İhracat birim değer endeksindeki yükseliş Eylül ayından bu yana devam ediyor. Aralık ayında artış yüzde 13 oldu. Bunun anlamı, ihraç edilen malların ortalama birim fiyatının yükseliyor olması. Yani pahalıya satıyoruz.
 
Esasen bu veri dış ticaret açığını daraltıcı ve olumlu karşılanması gereken bir veri olsa da, ihracatçının bu konuda ne düşündüğü önemli? Gerçekten böyle bir fiyat artışına gidebilmesini sağlayacak şekilde rekabet gücü mü arttı, yoksa katma değerli ürünler mi ihraç ediyor? Yoksa artan maliyetleri fiyatlara mı yansıtıyor? Maalesef sorun, son cevapta gizli. Enflasyonist ortamda maliyet artışları fiyatlara zorunlu olarak yansıyor. Maliyet kaynaklı böyle bir fiyat artışı da dış ticaret açısından geçici ve kırılgan bir iyileşmedir.
 
İhracatta fiyat artışının yanında miktar artışı yoksa, bu durum ihracatçının rekabet gücünün arttığına değil, aksine pazar kaybı riskinin büyüdüğüne işaret ediyor. Bu nedenle bir başka endekse daha bakmak gerekir. O da ihracat miktar endeksi. Bu endeks Temmuzdan itibaren hızla geriledi. İki endeks arasındaki makas giderek açıldı. Aralık ayında ihracat miktar endeksinde azalış yüzde 0,4 oldu, makas kısmen daraldı.
 
Eğer hem ihracat birim değer endeksi hem de miktar endeksi birlikte yükselseydi, ihracatçı rakiplerinin önünde ve katma değerli üretim yapıyor derdik. Ancak birim değer endeksi artarken miktar endeksi düşüyorsa, ihracatçı fiyatlardaki artış nedeniyle pazarını kaybediyor, ürün azalıyor. İşte Türkiye’nin durumu tam da bu.
 
Şimdi denkleme ithalatı katalım ve ithalat birim değer endeksi ile ithalat miktar endeksine birlikte bakalım.
 
Bugün gelen TÜİK verisine göre ithalat birim değer endeksi aralık ayında yüzde 4,2 arttı. Buna göre ithal edilen malların fiyatları yükselmiş durumda. Yani pahalıya alıyoruz.
 
Ek olarak ithalat miktar endeksinin aralık ayında yüzde 6,3 artışı, ithal edilen mal miktarının da arttığı anlamına geliyor. Özellikle bu artış kendini gıda ithalatında gösteriyor. Yani hem pahalıya hem de çok alıyoruz.
 
Ayrıca artış tüketim malları ve gıdada olduğu sürece iç talepte ithalatın rolü ve bağımlılığı büyüyor, demektir. Bu da cari açık ve enflasyonla mücadele açısından olumlu bir tablo değil.
 
Görüldüğü gibi son yıllarda Türkiye’nin dış ticaret denklemi şu cümlede özetleniyor: Pahalıya satıyoruz ama daha pahalıya ve daha çok alıyoruz.
 
Dış ticaret ve üretim yapısında köklü ve yapısal bir iyileşme elde edilmezse, ihracatçı rekabetçi kur bekleyişini devam ettiriyor. Ancak geçici ve sonu enflasyonla biten kur artışı tercihi yerine, kalitesi ve değeri artan bir ihracat yapısına geçilmeli.
/././
Değerli konut vergisi beyannameleri düzenlenirken dikkat edilmesi gereken hususlar neler?-Erdoğan Sağlam- 

2026 yılından geçerli olmak üzere takdir edilen ve yasayla üç kat artış ile sınırlandırılan asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerleri dikkate alındığında hedeflenen artışlar çok düşük.

Değerli okurlar, değerli konut vergisi hayatımıza 2021 yılından itibaren girdi. İlk gündeme geldiğinde büyük bir sansasyona neden olan yükümlülük tepkiler üzerine değersiz (!) hale getirildi.

Ancak bu yıldan itibaren değerinin artacağı anlaşılıyor. 23 Aralık 2025 tarihli yazımda açıklamaya çalıştığım üzere, yaşanan gelişmeler değerli konut vergisinin yaygınlaşacağını ve yükünün artacağını gösteriyor.

2026’da kapsama giren konutların vergi matrahları, 2027’den itibaren ise kapsama giren konut niteliğindeki taşınmazların sayısı artacak!

  1. 2026’da hangi konutlar değerli konut vergisine tabi?

Bir önceki yıl olan 2025 yılı bina vergisi değerleri (piyasa ifadesiyle belediye rayiçleri) 15 milyon 709 bin TL’yi aşan konutlar 2026'da değerli konut vergisinin kapsamına giriyor. Bu değerler, taşınmazın bulunduğu yerdeki belediyelerden temin edilebilir.

Bir meskenin beyana tabi olup olmadığını bir önceki yıl (yani 2026 yılı için 2025 yılına ait) bina vergisi değerleri belirliyor. Eğer 2025 yılında bina vergi değeri 15 milyon 709 bin TL sınırını aşmışsa, söz konusu konut vergiye tabi bulunuyor.

Türkiye sınırları içinde kapsama giren tek konutu olanların bu taşınmazı ile birden fazla konutu bulunanların değerli konut vergisinin konusuna giren en düşük değerli konutu (intifa hakkına sahip olunması hâli dâhil) için değerli konut vergisi muafiyeti uygulanıyor.

Muafiyet, bu kişilerin tek meskene hisse ile sahip olmaları halinde hisselerine ait kısım için de uygulanıyor.

  1. İzleyen yıllarda ne olur?

Kapsama giren konutlar için izleyen yıllarda da beyanname verilmeye devam edilir.

Ancak, kapsama giren mesken nitelikli taşınmazın daha sonraki yıllarda bina vergi değerinin, beyannamenin verileceği yılda geçerli tutarın altında kalması halinde, bu durum mükellef tarafından tevsik edici belgeler ile birlikte ilgili vergi dairesine bildirilir ve bu durumda ilgili yıla ilişkin beyanname verilmez.

  1. Beyana hangi değerler esas alınır?

Beyana, ilgili olduğu yıla ilişkin bina vergisi değerleri esas alınır. Buna göre, 2025 yılında bina vergi değeri 15 milyon 709 bin TL’yi aştığı değerli konut vergisine tabi olan konutlar için 2026 yılında değerli konut vergisinin hesabına, 2026 yılı bina vergisi değerleri esas alınır.

Bir başka ifade ile 2026’da 2025 yılı bina değerleri üzerinden değerli konut vergisi hesaplanmaz!

Bu durum, 2026’da bina vergi değerleri yüksek takdirler nedeniyle en fazla üç kat artışla sınırlandırılmış olsa da ödenecek değerli konut vergi miktarlarını artıracaktır.

  1. İnşaat şirketleri ne yapacak?

Esas faaliyet konusu bina inşaatı olanlar, işletmelerine kayıtlı bulunan ve henüz ilk satışa, devir ve temlike konu edilmemiş yeni inşa edilen mesken nitelikli taşınmazları için vergiden muaftır.

Bu muafiyet hükmü arsa karşılığı inşaat işlerinde sözleşme gereği taahhüt işini üstlenen müteahhide kalan mesken nitelikli taşınmazlar için de uygulanır.

Söz konusu taşınmazların kiraya verilmesi veya sair surette kullanılması durumunda muafiyetten yararlanılamaz.

  1. Deperli konut vergisi ödenen taşınmazlar için emlak vergisi ödenir mi?

Evet, ödenmek zorundadır. 

Emlak vergisi belediyelere (yani yerel idarelere), değerli konut vergisi ise merkezi idareye ödenmesi gereken ayrı vergilerdir. Aynı kanun içinde düzenlenmiş olmakla birlikte konusu, matrahı ve oranı farklıdır.

Bu konuda herhangi bir düzenleme yapılmadığı için ayrı ayrı ödenmeleri zorunlu bulunuyor.

Kapsam genişledikçe bu konunun tartışılmaya başlayacağını düşünüyorum. Çünkü aynı konutun servet vergisi niteliğindeki iki vergiye tabi olması hukuki açıdan çok sorunlu…

  1. 2026 yılında vergi oranlarına esas mesken nitelikli taşınmaz değerlerinin alt ve üst sınırları ile değerli konut vergisi oranları nedir?

Değerli konut vergisine tabi mesken nitelikli taşınmazlar için 2026 yılında uygulanacak vergi oranları, bina vergi değerlerinin tutarına göre aşağıda yer alan tarifeye göre belirlenir.

- 17.711.000 TL ile 26.567.000 TL arasında olanlar (bu tutar dahil)

  17.711.000 TL’yi aşan kısmı için (Binde 3) (17.711.000 TL’ye kadar olan tutar için vergi   hesaplanmaz)

- 35.425.000 TL’ye kadar olanlar (bu tutar dahil)

   26.567.000 TL’si için 26.568 TL, fazlası için (Binde 6)

- 35.425.000 TL’den fazla olanlar

   35.425.000 TL’si için 79.716 TL, fazlası için (Binde 10)       

  1. Değerli konut vergisi beyannamesi nereye, nasıl verilir?

Mükellefler, beyannamelerini verirken, mesken nitelikli taşınmazın bulunduğu yer belediyesinden alacakları ve beyan edilen yıl ile bir önceki yıla (yani 2025 ve 2026 yılına) ait bina vergi değerlerini gösteren belgeleri eklemek zorundadırlar.

Beyanname, taşınmazın bulunduğu yer vergi dairesine ilgili yılın Şubat ayının 20 nci günü sonuna kadar verilecektir.

Beyan edilmesi gereken birden fazla değerli konut vergisine tabi mesken nitelikli taşınmaza sahip olan mükellefler, ister taşınmazların tam mülkiyetine sahip olsun, ister paylı mülkiyetine, isterse intifa hakkına sahip olsun, tüm taşınmazları için 1 No.lu Değerli Konut Vergisi Beyannamesini (Ek 1A) kullanarak tek bir beyanname vereceklerdir.

Birden fazla meskeni bulunan mükellefler, muafiyet uygulanacak en düşük değerli tek meskeni beyannameye dahil etmezler. Bu taşınmaza ilişkin bilgiler ise Tebliğ ekinde yer alan Ek 2A formu ile ilgili vergi dairesine bildirilir.

Beyan edilen taşınmazlar farklı vergi dairelerinin yetki alanında ise mükellef, taşınmazların bulunduğu yer yetkili vergi dairelerinden herhangi birine verebilir.

Mükellefin gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı olduğu vergi dairesi varsa değerli konut vergisi beyannamesi, bağlı olunan vergi dairesine verilir.

Taşınmaz elbirliği mülkiyete konu ise beyanname, taşınmazın bulunduğu yer yetkili vergi dairesine verilir.

Mükellefler, değerli konut vergisi beyannamelerini elektronik ortamda kendileri gönderebilecekleri gibi Serbest Muhasebeci, Serbest Muhasebeci Mali Müşavir veya Yeminli Mali Müşavirler ile sözleşme imzalamak suretiyle beyannamelerini e-Beyanname şeklinde de verebilirler.

Beyannamenin elektronik ortamda verilmesi halinde, bina vergi değerini gösteren belge, beyannamenin verildiği tarihi takip eden 15 gün içinde elden veya posta yoluyla ilgili vergi dairesine teslim edilmelidir.

  1. Örnekler

Gelir İdaresi Başkanlığı web sayfasında 11 Şubat 2026 tarihinde “Değerli Konut Vergisi Rehberi” yayımladı. Buradan ulaşabileceğiniz Rehber gerçekten çok yararlı olacak bir kaynak niteliğinde...

Rehber’de verilen örneklerden bazılarını aynen aşağıya alıntılıyorum.

 “Örnek 1: Mükellef (C)’nin mesken nitelikli 3 adet taşınmazı bulunmaktadır. Bu taşınmazların 2025 yılı bina vergi değerleri sırasıyla 15.000.000 TL, 20.000.000 TL ve 20.500.000 TL’dir. Mükellefe ait birinci taşınmazın 2025 yılı bina vergi değeri, 2025 yılı için 15.709.000 TL) aşmadığından verginin konusuna girmemektedir. İkinci ve üçüncü taşınmazların bina vergi değerleri söz konusu değeri 2025 yılı için 15.709.000 TL’yi aştığından değerli konut vergisine tabi olmaktadır..

Ancak mükellef (C)’nin değerli konut vergisine tabi birden fazla mesken nitelikli taşınmazı bulunduğundan, bu taşınmazlardan bina vergi değeri en düşük olan taşınmaz vergiden muaf tutulur. Mükellef, muafiyete konu olan bu taşınmaz için bildirimde bulunmakla yükümlüdür. Diğer taşınmaz ise beyan edilerek değerli konut vergisi hesaplanacaktır.

Söz konusu taşınmazların 2026 yılı bina vergi değerleri sırasıyla 17.000.000 TL, 25.098.000 TL ve 25.725.000 TL olarak hesaplanmıştır.

Buna göre, mükellef (C)’nin, 2026 yılının Şubat ayının 20 nci günü sonuna kadar beyan edip Şubat ve Ağustos ayları sonuna kadar iki eşit taksit halinde ödeyeceği değerli konut vergisi aşağıda belirtildiği şekilde hesaplanacaktır.

Örnek 2: Mükellef (D)’nin mesken nitelikli 4 adet taşınmazı bulunmaktadır. Bu taşınmazlardan birinci ve ikinci taşınmazların 2025 yılı bina vergi değerleri 21.000.000 TL, üçüncü taşınmazın bina vergi değeri 21.500.000 TL ve dördüncü taşınmazın bina vergi değeri ise 30.000.000 TL’dir.

Mükellef (D)’ye ait mesken nitelikli taşınmazların 2025 yılı bina vergi değerleri2025 yılı için 15.709.000 TL’yi aştığından, bu taşınmazların tümü değerli konut vergisinin konusuna girmektedir.

Ancak, mükellefin değerli konut vergisine tabi birden fazla mesken nitelikli taşınmazı bulunduğundan, bu taşınmazlar arasından bina vergi değeri en düşük olanlarından bir tanesi vergiden muaf tutulacaktır. Muafiyet uygulanacak taşınmaz, mükellef tarafından beyanname verme süresi içinde ilgili vergi dairesine bildirilecektir.

Söz konusu taşınmazların 2026 yılı bina vergi değerleri sırasıyla 26.352.000 TL, 26.352.000 TL, 26.980.000 TL ve 37.647.000 TL olarak hesaplanmıştır.

Buna göre, mükellef (D)’nin, 2026 yılında ödeyeceği değerli konut vergisi aşağıda belirtildiği şekilde hesaplanacaktır.


  1. Bu yazı için son sözlerim…

Merkezi Yönetim Bütçesine göre değerli konut vergisinin 2025 yılında tahsilat hedefi 165 milyon TL idi.  

2026 yılında tahsilat hedefi yüzde 12,28 düşürülerek 144 milyon 859 bin TL olarak belirlendi. 2027 hedefi 167 milyon 211 TL ve 2028 hedefi 189 milyon 293 bin TL olarak öngörüldü.

2026 yılından geçerli olmak üzere takdir edilen ve yasayla üç kat artış ile sınırlandırılan asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerleri dikkate alındığında hedeflenen bu artışların çok düşük olduğunu düşünüyorum.

23 Aralık 2025 tarihli yazımda belirttiğim üzere yakında çok fazla sayıda konut değerli konut vergisine tabi olacak.

Bu konutların aynı zamanda emlak vergisine de tabi olması mükerrer servet vergilemesi yapılması anlamına gelir. Bu konuyu da tartışmaya başlamalıyız!

/././

Louvre Müzesi'nin farklı bölümleri ciddi su sızıntısı nedeniyle ziyarete kapatıldı; eserler zarar gördü! 

Üst kattan gelen su sızıntısının, kanalizasyon sorunu nedeniyle oluştuğu tahmin ediliyor

Louvre Müzesi'nin farklı bölümleri ciddi su sızıntısı nedeniyle ziyarete kapatıldı; eserler zarar gördü!

Fransa'nın başkenti Paris'teki dünyaca ünlü Louvre Müzesi'nde yaşanan ciddi su sızıntısı nedeniyle müzenin farklı bölümleri ziyarete kapatıldı.

Fransız BFMTV kanalının haberine göre, Louvre Müzesi'nin 707 numaralı Duchatel bölümünde gece ciddi su sızıntısı tespit edildi.

Müzenin teknik ekiplerince "acil durum" olarak nitelendirilen su sızıntısı nedeniyle müzenin 706, 707 ve 708 numaralı bölümleri ziyarete kapatıldı.

Üst kattan gelen su sızıntısının, kanalizasyon sorunu nedeniyle oluştuğu tahmin ediliyor.

Müzede acilen iskele kurulurken, bu alandaki tavanın ciddi şekilde zarar gördüğü düşünülüyor.

Su sızıntısının tespit edildiği bölümde, 15. ve 16. yüzyıla ait çok sayıda eser bulunuyor.

İsmi açıklanmayan bir kaynak, birçok eserin hasar gördüğünü belirtti.

Müzenin Mısır antik dönemine ait eserlerin olduğu kütüphanesinde de 26 Kasım 2025'te su sızıntısı yaşanırken, farklı kitap ve belgeler hasar görmüştü. 

***

Türkiye, Atina’yı NATO’da şikâyet ederken…-Barçın Yinanç- 

Yunanistan Başbakanı Miçotakis, Kardak Krizi'nin 30. yıl dönümünde Türkiye’yi ziyaret ediyor. 30 yıl önce iki ülkeyi karşı karşıya getiren sorunlar değişmedi. Yunanistan-İsrail yakınlaşmasından rahatsız olan Ankara, Atina’yı NATO’da şikâyet ediyor. Rekabet ortamına karşın en temel değişiklik ise iki başkent arasında iletişimin kopmaması. Ziyaretten beklenti düşük. Buna rağmen yapılıyor olması bile 30 yıl öncesine göre en temel farkı gösteriyor.

Türkiye, Atina’yı NATO’da şikâyet ederken…

Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in Türkiye ziyareti Kardak Krizi'nin 30. yıl dönümüne denk geliyor.

31 Ocak 1996’da Kardak üzerinde uçuş yapan helikopterin düşmesiyle üç askerini kaybeden Yunanistan genellikle 31 Ocak tarihini referans alıyor.

Eğer Yunanistan’dan bir gazeteci beni önceden arayıp röportaj talebinde bulunmasaydı ihtimal krizin 30. yılını atlayacaktım.

Zaten sırf bu durum bile Türkiye ile Yunanistan arasındaki farkı ortaya koymaya yetiyor.

Zira, yılın ilk günlerini Venezuela krizi ile geçirdik; akabinde Suriye ordusunun YPG’yi geriletmesiyle Şam-YPG anlaşmasına odaklanalım derken, hemen ardından dikkati İran’a çevirmek gerekti. Bunca yoğunlukta Kardak Krizi'nin 30. yıl dönümüne vakit ayırmak mümkün olmuyor.

30 yıl sonra Türk-Yunan ilişkilerine baktığımızda ise özetle şu söylenebilir:

Bazı şeyler hem aynı hem farklı.

Değişmeyen unsur temel sorunların giderilememiş olması.

En farklı unsur ise iki taraf arasındaki iletişim. Hem devletten devlete hem halktan halka. Ve bu iletişimin sürdürülmesi yönündeki irade.

Aradan geçen zaman içinde, her iki ülkenin izlediği yol, dış politikalarındaki yönelimler, hangisinin elini daha iyi ya da daha kötü oynadığına baktıktan sonra Miçotakis’in ziyaretinin değerlendirmesine geçmek faydalı olabilir.

Devletten devlete diyalog depremden önce başladı

Ankara ile Atina arasında hükûmetten hükûmete diyalog pek çoklarının sandığı gibi 99 depremiyle başlamadı. Öcalan’ın Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği'nde yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinden sonra, Ankara’nın kanımca çok doğru bir atılımıyla başladı.

Suçüstü yakalanan Atina’yı dünyaya şikâyet edip konunun üstünde tepinmek yerine, Ankara’dan “bu olayı geride bırakalım, yeni bir sayfa açalım" minvalinde bir mektup gitti. Atina da bu barış dalına olumlu yanıt vermişken, çok kısa bir süre sonra deprem diplomasisi devreye girdi.

Böylece devletten devlete diyaloğu halklar arasındaki hızlı temas trafiği izledi.

90’lı yılların sonuna kadar Türk vatandaşları Yunanistan’da öyle çok da hoş karşılanmıyordu. 99 sonrasında, aynı mahallenin komşuları arasındaki kopukluk hızla kapanmaya başladı.

O dönemin Yunanistan hükûmeti, “Askerî güçle Türkiye’yle başa çıkamayız, bari Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakınlaştıralım; o sayede ilişkileri daha iyi yönetebiliriz” stratejisini izlemeye başladı.

Ancak gerek AB’deki ülkelerin engellemeleri gerekse içeride hâkimiyetini konsolide eden AK Parti’nin artık Batı’nın desteğine ihtiyaç duymaması, bu stratejiyi boşa çıkardı.

Yunanistan, bozulan ilişkilerden yararlanıyor

AK Parti’nin 2013 sonrasında, kendi tabanını memnun edecek biçimde bir yandan Batı’yla arayı açması, diğer yandan siyasal İslam aşkıyla İsrail, Mısır, Suudi Arabistan derken tüm Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri bozması Atina’ya iki stratejik kapı açtı.

Birincisi Yunanistan, ABD ve Avrupa’ya “Sizin o çok güvendiğiniz stratejik müttefikiniz Türkiye, bölgeye huzur değil, istikrarsızlık yayıyor. Güvenilir bir ortak arıyorsanız, bizden iyisini bulamazsınız” mesajını işlemeye başladı.

“Türkiye İncirlik Üssü’nde sıkıntı mı çıkarıyor? Hava sahasını müttefik ülkelerin uçaklarına sınırlı mı kullandırıyor; Dedeağaç’tan Girit’e, buyurun gelin,” dedi.

Rusya’yı çevrelemek isteyen ABD de bu teklifi ikiletmedi. Ankara'yla ilişkiler soğudukça, diğer seçenekleri değerlendirdi ve Kuzey Irak’tan Ürdün’e, Güney Kıbrıs’tan Yunanistan’a yeni üsler kurdu ya da olanları büyüttü.

Türkiye’deki uzmanlar da ABD’nin tek derdi Türkiye imiş gibi, ABD Türkiye’yi çevreliyor diye hop oturup hop kalktılar.

Pek çokları bu durumu “Türkiye güçlendikçe ABD’ye meydan okudu. ABD eskisi kadar Türkiye’ye sözünü dinletemedi” diye yorumlayabilir.

Türkiye, ABD’ye üslerini kullandırmak istemeyebilir. ABD’ye zorluk çıkarabilir. Bu bir tercihtir.

Ama bu durumda ABD’nin bin pişman olup “Ben ettim, sen etme” demesi beklenmemeli. Başka yerlerdeki alternatifleri değerlendirip üslerini genişletmesini Ankara’ya yapılmış özel bir husumet olarak yansıtıp ter ter tepinmek de çok anlamlı olmuyor.

Yunanistan’dan hızlı silahlanma

Öte yandan Türkiye’nin içine girdiği değerli yalnızlığın Atina’ya sunduğu bir başka fırsat penceresi ise İsrail, Mısır ve Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte öncelikle doğal gaz hattı üzerinden Türkiye karşıtı bir cephede buluşulmasıyla açıldı.

Türkiye’nin Suriye’ye askerî operasyonları, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklı askerî gerilimler zaten üyelik ihtimalini ortadan kaldırmaya çoktan hevesli Avrupa’ya, sadece katılım müzakerelerini değil, iki taraf arasındaki diyaloğu da dondurma imkânı verdi.

Rusya’dan S-400’leri alan Türkiye F-35 ortak üretim programından çıkarken, Yunanistan’ın bir yandan F-16’larını yenileyip F-35’ler alması, Fransa’dan Rafale uçaklarıyla denizaltılar alması Atina için tadından yenmez bir durum yarattı.

Bu çok kısa ve hızlı özetle demeye çalıştığım şey şu: Türkiye’nin kendi hataları da Yunanistan’a Ankara karşısında avantaj kazanacak alanlar açtı.

Değişmeyen faktör: Atina’nın AB kartı

Değişmeyen tek şey değişimdir. Şartlar değişince tutumlar da değişir.

Ekonomi iyiyken çıkar bazlı değil, ideoloji bazlı dış politika yürütmek, herkese efelenmek kolaydır. Para bitti, efelenme de bitti. Dünün eli kanlı diktatörleri bugünün can ciğer dostları oldu. Son dört beş yıldır yaşanan uluslararası ve bölgesel gelişmeler de tüm aktörlerin şöyle bir silkinip yeni durumlara dönük yeni konumlanmalar yapmasını gerekli kıldı.

Batı hattından başlarsak, önce Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması, ardından ikinci Trump dönemiyle birlikte Türkiye jeostratejik olarak yeniden Avrupa radarına girdi.

Radara girmek yanıltıcı olmasın. Avrupalılar Türkiye’yi kucaklamak yerine kol mesafesinde tutma derdinde. O nedenle de Rum-Yunan ikilisi Türk savunma sanayinin Avrupa fonlarından yararlanmasının önünü tıkabiliyor ya da Yunanistan, “Türkiye 12 mili savaş sebebi saymaktan vazgeçsin, ben de o zaman savunma fonlarına engeli kaldırırım” gibi gerçekçi olmayan teklifler yapabiliyor.

Yani değişmeyen şey Yunanistan’ın AB’yi Türkiye aleyhine kullanmaya, AB ülkelerinin de bunu kendi çıkarlarına uygun görmeye devam etmesi.

Trump geldi, Atina huzursuzlandı

Türkiye’ye karşı hâlâ arkasında sağlam bir Avrupa desteği bulunan Yunanistan, Biden döneminde yaşadığı balayından sonra Trump-Erdoğan aşkından ise bir miktar rahatsız.

Hatta, Tom Barrack gibi bir ağır sıkletin Ankara’ya elçi gönderilip Trump’ın oğlunun eski nişanlısı Kimberly Guilfoyle’un Atina’ya atanmasına bayağı bir sinir oldular. Barrack’ın gelir gelmez soluğu Şam’da, Guilfoyle’un ise Atina’nın en meşhur müzikholünde alması pek de haksız olmadıklarını göstermiş olabilir.

Atina, “sen Türkiye’yi boşver, bana ve Rum Kesimi’ne güven” demesinin Trump’ı kahkalarla güldüreceğinin farkında.

Yani yeni değişken faktör, Trump ve Trump’la Erdoğan’ın birinci dönemden farklı olarak geliştirdikleri iş birliği.

Buradan Doğu Akdeniz-Orta Doğu hattına gelirsek... Aslında Trump’ın iktidara gelmesinden önce, Washington kendi doğal gazını Avrupa’ya satabilmek için Doğu Akdeniz gaz hattı projesinin ipini çekmişti. Yani enerji üzerinden İsrail, Mısır, Yunanistan ve Rum Kesimi arasında kurulan ittifakın içini boşaltmıştı.

Arada Türkiye, Mısır ve Körfez ülkeleriyle arayı düzeltti.

Üstüne 7 Ekim saldırılarıyla birlikte İsrail’in göz dönmüş militarizmi bölgede yeni hizalanmaları getirdi. Orta Doğu’daki ağır sallantılar karşısında Mısır’ın, Ürdün’ün ya da Suudi Arabistan’ın, Yunanistan’ı ya da Kıbrıs Rum Kesimi’ni kaale alacak halleri yok.

İsrail ise hâlâ Yunanistan ile Rum Kesimi’yle aynı hatta durmaktan vazgeçmiş değil. Bu üçlüye arada bir Birleşik Arap Emirlikleri de katılıyor.

Malûm, geçen aralıkta bu üç ülkenin lideri Kudüs’te bir araya geldi. Hemen akabinde üç ülkenin savunma yetkililerinin buluştuğu, ortak tatbikattan, ortak savunma gücüne, pek çok konuda yeni iş birliği mekanizmaları üzerinde durulduğu haberleri çıktı. Görünen ya da verilmek istenen mesaj; İsrail’in hem Yunanistan hem de GKRY’nin savunma kapasitesini tahkim edecek somut adımlar attığı. ABD ile Türkiye, Suriye ya da Gazze meselesinde birbirine yakınlaştıkça, İsrail çareyi Ankara’yı tedirgin edecek hamleler atmakta buluyor gibime geliyor. Ankara’nın Karadeniz’den Orta Doğu’ya güç projeksiyonunda bulunması için, Ege’deki askerî dengeyi gözetmesi gerekiyor.

Ankara, Atina’yı NATO’ya şikâyet etti

Ankara son gelişmeler üzerine duyduğum kadarıyla Yunanistan’ı NATO’da şikâyet etmiş. Bir NATO müttefiki, diğer bir NATO müttefikine karşı ittifak kurar mı, diye.

NATO’dakiler de “İsrail bizim ittifakımıza hasım değil ki” demiş midir bilmiyorum.

Ama bence Atina’yı asıl düşündürmesi gerekenin NATO’daki şikâyet değil de asıl İsrail’in YPG’yi Şam karşısında yalnız bırakması olduğunu düşünüyorum.

Tabii, Atina tüm yumurtaları aynı sepete koyacak değil. Ay sonunda Miçotakis’in Hindistan’ı ziyaret etmesi bekleniyor. Malûm, Türkiye’nin bayraktarlığını yaptığı Orta Koridor’a karşı Hindistan Ortadoğu Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) var.

Türkiye de Yunanistan da enerji hub’ı olmak için rekabet içinde.

Miçotakis’in ziyaretinden beklenti az; o zaman niye geliyor?

Sonuç olarak tüm bu gelişmeler ışığında Miçotakis’in ziyaretine gelirsek ve 30 yıl aradan sonra ne değişti, ne değişmedi diye sorarsak, şunları söyleyebiliriz:

30 yıl önce iki ülkeyi karşı karşıya getiren temel sorunlar olduğu gibi yerinde duruyor. Üstüne Ege’deki sorunlara yine kimi uzmanlarca Türkiye’nin kimi taktik hatalarıyla Doğu Akdeniz sorunları eklemlendi.

Değişen şey ise 99’da başlayan normalleşmenin ardından, taraflar arasında yaşanan iniş çıkışlara karşın, devletten devlete ve halktan halka iletişimin kopmadan sürmesi. Bunu mümkün kılan da iletişimin sürmesi iradesinin iki tarafta da olması.

Örneğin, her iki başkentteki yorumculara bakarsanız, Yunanistan Başbakanı'nın Ankara ziyaretinden hiçbir şey çıkmayacak. Kimsenin özel bir beklentisi yok. Ama işte iki taraf da “boşver, görüşmesek de olur” demiyor. İki iktidar da yakında seçim sürecine girecek. Demek ki itişmeyi değil, suları sakin tutmayı yeğliyor.

Halktan halka iletişime gelirsek... 30 yıl öncesine kıyasla yaşanan bir değişiklik, ülkemiz adına da bir şeyler söylüyor.

Bugün küçük bir azınlık da olsa, Türklerin Yunanistan’a, yazları özellikle Yunan adalarına akın etmesi, Yunanistan’dan ev alması, belirli tatil dönemlerinde Atina’nın merkezî mahallelerinde Türkçe duyulması, kanımca günümüzde ülkemizin içinde bulunduğu duruma dair çarpıcı farklılıklardan birini gösteriyor.

/././

T-24



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Şubat 2026-

İktidarda ayar kalmadı: Damadın babasının belgeseli için okullara skandal yazı!-Burcu Günüşen-  Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası...