Tarih Kürsüsü ve Suçluların Telaşı ‘CHP’nin Mallarına El Konulması’ -Sinan Meydan/Cumhuriyet-

“Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum. Suçluların telaşı içindesiniz…” (İsmet İnönü, 14 Aralık 1953)

ImageUlus gazetesi, 15 Aralık 1953, s.1

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 102 yaşına girdi. Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt CHP, 102 yıl içinde çok şey yaşadı; gün geldi mallarına, parti binalarına el konuldu, gün geldi kapatılmak istendi, gün geldi genel başkanları saldırılara uğradı, gün geldi il başkanları öldürüldü. Ama CHP yılmadı, teslim olmadı; anayasa ve hukuk ilkeleri çerçevesinde sürekli direndi. CHP, 102 yıl sonra bir kere daha büyük bir baskı altında ve yine direniyor.

9 Eylül 1923’te kabul edilen (Cumhuriyet) Halk Partisi Tüzüğü’nün birinci maddesine göre partinin kuruluş amacı;

a) Milli hâkimiyetin halk tarafından halk için icrasına rehberlik etmek,

b) Türkiye’yi asri (çağdaş) bir devlet haline yükseltmek,

c) Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanun üstünlüğünü hâkim kılmaya çalışmaktı.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİ VE HALKEVLERİ TARTIŞMASI

14 Mayıs 1950 genel seçimlerini kazanarak iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ayağının tozuyla CHP’ye saldırmaya başladı. DP’li milletvekilleri, CHP’nin tüm mal varlığını devlet olanaklarıyla, halkın parasını gasp ederek elde ettiğini ileri sürdüler. DP, özellikle Atatürk’ün vasiyeti ve Halkevleri üzerinden CHP’ye saldırdı. DP’liler önce Atatürk’ün vasiyeti hakkında bazı dedikodular yaydılar. Sonra DP Milletvekili Süreyya Endik, 15 Aralık 1950’de Atatürk’ün vasiyetinin iptali için Meclise bir önerge verdi. Atatürk’ün hastalığının sonlarında “dimağının gölgelendiğini” iddia ederek vasiyetin iptalini istedi. DP Milletvekili Sinan Tekelioğlu da Atatürk’ün mal varlığı tartışmasını başlattı. O da “Atatürk’ün vasiyetinin geçerli olmadığını” iddia etti. Tekelioğlu, Atatürk’ten kalan malların milletin malı olduğunu, Atatürk’ün tüm milleti temsil eden bir parti olarak gördüğü CHP’ye mallarını bıraktığını, ama artık CHP’nin tüm milleti temsil etmediğini belirterek Atatürk’ün vasiyeti ve malları hakkında Başbakanlığa bir soru önergesi verdi. Tekelioğlu, Anıtkabir’in inşasının da hazineden değil, Atatürk’ün kendi mal varlığından karşılanması gerektiğini, bunun için de biran önce CHP’nin mal varlığının elinden alınıp Anıtkabir inşaatına harcanmasını önerdi. (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, C: 3, 19. Birleşim 15 Aralık 1950.)

Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetinde CHP’ye herhangi bir para bırakmamakla birlikte nema gelirlerini TTK ve TDK’ya bıraktığı İş Bankası’ndaki hisselerinin yönetimini CHP’ye bırakmıştı. CHP, Atatürk hisseleri oranında İş Bankası’na 3 veya 4 yönetici sokuyordu. Atatürk, ayrıca daha önce Ulus Matbaası ve bazı taşınmazları da CHP’ye bırakmıştı.

DP’nin, CHP’nin mallarına el koymak için gündeme getirdiği bir diğer konu Halkevleriydi. Atatürk’ün kültür devrimi kapsamında 1932 yılında kurulan Halkevleri sadece yönetim olarak CHP’ye bağlıydı. Ancak 1936 yılından itibaren valilerin aynı zamanda CHP il başkanı olmasıyla birlikte devlet bütçesinden Halkevlerine yardımlar yapılmıştı. İşte DP, bu yardımlarla CHP’nin haksız kazanç sağladığını ileri sürerek CHP’nin mal varlığını tartışmaya açtı.

26 Eylül 1950’de DP’li Maliye Bakanı Halil Ayan, Halkevleri üzerinden CHP’nin mal varlığına el koyma hazırlıklarını ilk kez açığa vurdu. (Milliyet, 27 Eylül 1950, s. 5.)

12 Aralık 1950 tarihinde de Başbakan Adnan Menderes, DP Grubu’nda yaptığı konuşmada CHP’nin özellikle Halkevleri üzerinden haksız kazanç elde ettiğini ileri sürdü: “Meseleyi bir haksız mal kazancı olarak gördüklerini ve iktidar olarak hak ve adaleti yerine getirmek istediklerini” belirtti. (Milliyet, 13 Aralık 1950, s. 5)

HALKEVLERİ KAPATILDI, BİNALARI CHP’DEN ALINDI

24 Temmuz 1951’de toplanan DP Meclis Grubu“devlet kurumlarının bedelsiz olarak siyasi partilere verdikleri gayrimenkullerin eski sahiplerine verilmesi konusunda” prensip kararı aldı. Bu karar, doğrudan doğruya CHP’yi hedef alıyordu.

Bunun üzerine CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 3 Ağustos 1953 tarihinde parti teşkilatına yayınladığı bildiride, iktidarın bu girişimini “insafsızca” diye tanımladı. Bu kanun teklifi ile “gaspçı” olarak gösterilen CHP’nin çalışamaz duruma getirilmek istendiğini belirtti. Ancak mahkeme kararına dayanmadıkça bu tür isnatların iftiradan öteye geçemeyeceğini de ekledi. Bu durum karşısında partililerin telaş, karamsarlık, bezginlik göstermemesini ve kanun içinde çalışmaya ve vatandaşları aydınlatmaya devam etmelerini istedi. El konulacak binalar yerine partililerin bir an önce yeni yerler belirlemelerini de isteyen İnönü, “CHP’nin büyük hadiseler ve o hadiseleri yenmeye alışmış bir parti olduğunu” da hatırlattı. (BCA, 490.01.11.58.16; Fevzi Çakmak, Halkevlerinin Kapatılması ve CHP Mallarına El Konulması”, History Studies, V. 7, I. 3, September 2015, s.4).

Tartışmalardan sonra DP, CHP’nin mal varlığı hakkında mali inceleme başlattı. Sonunda CHP’nin mal varlığının çoğunun “haksız kazanç” olduğu ileri sürüldü. CHP, Halkevleri üzerinden devlete yaklaşık 50 milyon lira borçlu çıkartıldı.

8 Ağustos 1951’de 5830 sayılı “Resmî daire ve müesseselerin siyasi partilere bedelsiz mal devredemeyeceklerine ve bu daire ve müesseselerle münfesih derneklere ait olup siyasi partilere terk edilmiş olan gayrimenkul mallarla bu partiler tarafından genel menfaatler için yaptırılmış olan binaların sahiplerine ve Hazineye iadesine dair kanun” çıkarıldı. (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, C: 9, 111. Birleşim, 8 Ağustos 1951; Resmi Gazete, S:7882, 11 Ağustos 1951). Bu kanunla 4819 Halkevi ve Halkodası kapatıldı. CHP’deki Halkevi binaları CHP’den alınıp çeşitli kurumların kullanımına verildi. CHP’nin kullanımındaki kamu binaları Hazine’ye devredildi. CHP, bu yasayla mal varlığının beşte dördünü kaybetti.

11 Ağustos 1951’de kanunun yürürlüğe girmesinin ardından CHP, parti binalarını boşaltmaya başladı. Ankara’daki CHP merkez binası da boşaltıldı. CHP Genel Merkezi, Ulus matbaasının bulunduğu binaya taşındı. (Çakmak, s.9-10)

Aslında DP’nin amacı CHP’nin tüm mal varlığına el koyup CHP’yi, siyasi faaliyetlerini yürütmez hale getirmekti. Bu nedenle Başbakan Adnan Menderes, 1953’te Manisa il kongresinde, Halk Partisi’nin elinde bulundurduğu mal ve mülkün hemen hepsinin gayri meşru olduğunu iddia etti. (Çakmak, s.11)

SUÇLULARININ TELAŞI

8 Aralık 1953 tarihinde DP Meclis Grubu, CHP’nin tüm mal varlığına el konulması için gereken kanun teklifini onaylayarak TBMM gündemine getirmeye karar verdi.

Başbakan Menderes, CHP’yi suçlarken, CHP mallarının hazineye devredilmesinin milli bir vazife olduğunu söyledi. (Vatan, 9 Aralık 1953, s. 7.)

Ulus gazetesi ise DP’yi hem kanun yapıcı, hem savcı, hem hâkim hem de infaz memuru rolüne bürünmekle suçladı.

İsmet İnönü, 14 Aralık 1953’te bu kanun teklifini meclis kürsüsünden şöyle eleştirdi:

“Bu kanun tasarısı ruhuyla, metniyle, her türlü usulüyle anayasaya aykırıdır. Bu tasarı hukuk prensiplerine, insan haklarına, Cumhuriyetin itibarına kastetme hareketidir. (...) Biz hukuk dışı bir rejimin kurulmakta olmasıyla karşı karşıyayız. Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum. Suçluların telaşı içindesiniz. (...) Işıktan korkuyorsunuz. Vasiyet ve tesis hakları ve tasarrufları iptal edilmektedir. (...) İktidarın açmak kararında olduğu adaletsiz yoldan, zulüm yolundan, büyük milletimizin az zararla kurtulması için bütün kabiliyetimizle ve tam vatanperverlikle çalışacağız. Sizi Türk Milleti’ne karşı baş başa bırakıyoruz...”

İnönü’nün bu sözlerinin ardından CHP Grubu toplu halde meclisi terk etti. Bunun üzerine Adnan Menderes tam üç defa söz aldı. İnönü’ye ağır hakaretler etti. İnönü’den “saçları ak pak, yaşlı zat”, “tiyatro sahnesinde aktörlük yapan biri” diye söz etti. İnönü’nün sözlerinin “yalan, yalan yalan...” olduğunu söyledi.

14 Aralık 1953’te DP’lilerin oylarıyla, 6195 sayılı “CHP’nin Haksız Kazançlarının İadesi Hakkında Kanun” kabul edildi. (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, C: 26, 17. Birleşim, 14 Aralık 1953, s. 169.)

Bu kanunla CHP’ye ait taşınabilir malların pek çoğu hemen açık artırma ile satıldı; taşınmaz malların mülkiyeti Hazine’ye geçirildi. Maliye Bakanlığı, 29 Aralık Salı günü mesai bitimine kadar CHP’nin tüm mal varlığının teslimini istedi.  Kanunun yürürlüğe girdiği 16 Aralık 1953’te Ankara’daki CHP Genel Merkez binası, Ulus Gazetesi ve Matbaası ile tüm mal varlığı Maliye Bakanlığı memurlarına teslim edildi. (Çakmak, s.15-16)

Ulus Gazetesi, 15 Aralık 1953 tarihinde son kez “Ulus” ismiyle çıktı. İnönü’nün Meclis’te yaptığı konuşmanın en can alıcı yeri, “Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum. Suçluların telaşı içindesiniz” ifadesi manşetten kalın siyah puntolarla verilirken; “Müsterih ol Atatürk” başlığı ile Atatürk’ün bir fotoğrafı ve vasiyetnamesi yayınlandı. Ulus Matbaasını Atatürk’ün CHP’ye bağışladığı hatırlatıldı. Ayrıca Adnan Menderes’in CHP Milletvekili ve Parti Müfettişi olduğu yıllarda partiden aldığı paralara ilişkin belgeler yayınlandı. Gazete, 16 Aralık 1953 günü, başka bir binada “Yeni Ulus” adıyla çıkmaya başladı.

Bu kanunla İş Bankası’ndaki Atatürk hisseleri de hazineye devredildi. Ziraat Bankası kasalarında duran “Atatürk’ün özel eşyalarına” bile el koyuldu. Mart 1955’te bir kurul, Ziraat Bankası kasalarını açıp Atatürk’ün ağızlık, tabaka, saat, kol düğmeleri, hediye kılıç, Milli Mücadele’ye ait bazı belgeler vb. özel eşyalarını hâkim huzurunda devraldı. (Mazhar Leventoğlu, Atatürk’ün Vasiyeti, s. 106-108. Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C. 3, s: 131)

CHP SEFERBERLİĞİ

Mal varlığına el konulan CHP adeta seferberlik ilan etti. CHP’liler, parti adına açılan yardım hesaplarına bağış yapmaya başladılar. İlk olarak Genel Başkan İsmet İnönü ve Genel Sekreter Kasım Gülek para yatırdı. Ülke genelinde parti binalarına el konulunca yeni binalara geçildi. İstanbul il binası boşaltılıp kapısı mühürlendikten sonra partililer tarafından bina kapısına “Atam izindeyiz; Gene Geleceğiz; Azmimizi Yıkamazsınız” biçiminde yazılar yazıldı. 19 Aralık 1953 tarihinde Ankara Yenişehir’de CHP geçici il binasının açılışı, İsmet İnönü ve partililerin katıldığı törenle yapıldı. Parti binasına gereken malzemeler partililer tarafından sağlandı. İsmet İnönü de kendi evinden bir oturma takımını partiye bağışladı. 3 Ocak 1954 tarihinde başka bir binaya geçildi. İstanbul’da yeni il binasının açılışı da 2 Ocak 1954 tarihinde yapıldı. CHP İzmir il binası ise İsmet İnönü’nün doğduğu ev oldu. CHP Kongre üyeleri ülke genelindeki parti kongrelerine gelirken evlerinden sandalyelerini de kendileri getirdiler. Bu arada CHP, elinde kalan mallarına da el konulma olasılığına karşı bazı önlemler aldı. CHP’nin ağır bir yenilgi aldığı 2 Mayıs 1954 seçimleri için DP iktidarı bir milyon liradan fazla harcarken, CHP sadece 158 bin lira harcayabilecekti. (Çakmak, s.16-18)

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN İPTAL KARARI

CHP, 21 Şubat 1963 tarihinde, 1953 tarihli 6195 sayılı kanunun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Atatürk’ün vasiyetini iptal eden bu kanunun anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi, 11 Ekim 1963 tarihinde, 14 Aralık 1953 tarihli 6195 sayılı kanunu, anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti.  (Resmi Gazete, 4 Aralık 1963).

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrası Adnan Menderes’in yargılandığı Yassıada Mahkemesi de 14 Aralık 1953 tarihli 6195 sayılı kanunun anayasaya aykırı olduğu sonucuna varmıştı. (Şevket Çizmeli, Menderes, Demokrasi Yıldızı? s. 688).

***

Batı cephesinde değişen bir şey yok! CHP, mallarına el konulmasından yaklaşık 72 yıl sonra bugün yine iktidarın baskısı altında ve yine direniyor. CHP, 9 Eylül 1923 tüzüğünde belirttiği gibi “Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanun üstünlüğünü hâkim kılma” mücadelesine devam etmelidir. 102 yıl önce olduğu gibi 102 yıl sonra da Türkiye’nin geleceğini CHP’nin mücadelesi belirleyecektir.

Sinan Meydan/Cumhuriyet 

SÖZCÜ -11 Eylül 2025-

Gürsel Tekin'in 'liste başı' Ferhat İşçimen'den 'kayyum olma' talebi

CHP İstanbul'a kayyum olarak atanan Gürsel Tekin'in 'izin listesi'nde bina sorumlusu olarak yer alan Ferhat İşcimen'in kayyum olmak için dilekçe verdiği ortaya çıktı.(https://www.sozcu.com.tr/liste-basindan-kayyum-olma-talebi-iddiasi-p225386)

'Masanın başında Gürsel Tekin var, nasıl bir oyun oynanıyor?'

Zafer Partisi lideri, CHP İstanbul İl Başkanlığına kayyum olarak atanan Gürsel Tekin’in casusluk iddiasıyla tutuklanan avukat Epözdemirle çekilmiş fotoğrafını hatırlattı, “Nasıl bir oyun?” dedi.(https://www.sozcu.com.tr/masanin-basinda-gursel-tekin-var-nasil-bir-oyun-oynaniyor-p225408)

Kayyum Tekin'e sert tepki gösterdi: Listedeki isimlere dikkat çekti

https://youtu.be/KhEdf-qjgvM

CHP tarafından düzenlenen ''Millet İradesine Sahip Çıkıyor'' mitingine İstanbul'un Kadıköy ilçesi ev sahipliği yaptı. Mitinge katılan vatandaşlara seslenen CHP lideri Özgür Özel, kayyum Gürsel Tekin’in CHP’nin eski İstanbul İl Başkanlığı binasına giriş için hazırladığı 30 kişilik listede yer alan isimlere dikkat çekerek tepki gösterdi.(https://www.sozcu.com.tr/chp-den-kadikoy-de-govde-gosterisi-chp-lideri-ozel-konusuyor-p225349)

Gürsel Tekin'in 'bina sorumlusu' Ferhat İşçimen ifşa oldu

CHP İstanbul yönetimine kayyum olarak atanan Gürsel Tekin'in ekibinde yer alan 'bina sorumlusu' Ferhat İşçimen'in CHP'ye karşı propaganda yaptığı iddia edilen Yusuf Aydın'ın sohbet odalarına katıldığı ve bunları paylaştığı ortaya çıktı. İşçimen, söz konusu 'kayyum listesi' ile ilgili de paylaşım yaptı.(https://youtu.be/pkRcNs8qwT0)

CHP İstanbul İl Başkanlığı'na kayyum olarak atanan Gürsel Tekin'in il binasına giriş 'izni verdiği' 31 kişilik liste ortaya çıktı. Söz konusu listeyi paylaşan CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, "Kayyum diyor ki bu 30 kişiyi alın, başkalarını bu binaya almayın. Bir defa sen kayyumsun, böyle bir yetkin yok" dedi.('ERDOĞAN HAYRANI, PROPAGANDA YAPIYORLAR') Emir, Tekin'in il binasına gelişinde siyah minibüste bulunan Yusuf Aydın'ın sosyal medya paylaşımlarına da dikkat çekerek "Erdoğan hayranı" olarak niteledi. Emir, sosyal medya hesaplarından propaganda yapan kişilere de dikkat çekerek, Tekin'in bina sorumlusu olarak atadığı Ferhat İşçimen'i işaret etti. Emir, şöyle devam etti: "Ferhat İşçimen'le Yusuf Aydın Twitter'da propaganda yapıyor. Gürsel Tekin onu bina sorumlusu atamış. Yani sağ kolum budur demiş."

(KURULTAY DAVASINDA ADI GEÇMİŞTİ) İşçimen'in CHP kurultay davasının başlamasına neden olan Erkan Çakır'ın verdiği ifadede adının geçtiği ortaya çıktı. CHP kurultayına dair bazı iddialar ileri süren Çakır'ın kurultaya ilişkin bu bilgileri  Ferhat İşçimen'den duymuş olduğunu, iddia ettiği olayları kendisi görmemiş olduğunu beyan ettiği öğrenilmişti.Bunun üzerine ifade için çağrılan İşçimen, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "Kamuoyu ve soruşturma makamını partimizin kurultayı hakkında şahsımın içinde bulunduğu herhangi bir şaibenin ya da şaibe iddiasının olmadığı hususunda bir an önce bilgilendirmek ve daha fazla gündemi meşgul etmemesi adına en kısa zamanda ifade vermeye gideceğim" demişti.('PİSLİK' PAYLAŞIMI DİKKAT ÇEKTİ) İşçimen'in, bina içinde CHP'lilere polis müdahale ederken sosyal medya hesabından yaptığı 'pislik' paylaşımı da tepki çekmişti. 'Pislik' ve son listenin ardından tepki çeken işçimen sosyal medya hesabından yaptığı son paylaşımda "Bahse konu liste benim tarafımızdan hazırlanmamış ve imzalanmamıştır" diyerek 'pislik' sözüne 'açıklık' getirdi.

Öte yandan İşçimen'in Gürsel Tekin'in aracında yer alan, CHP'lilere hakaretler eden trol olduğu ortaya çıkan Yusuf Aydın'ın sohbet odalarına katıldığı, bunları paylaştığı da ortaya çıktı.

Gazeteci Ozan Gündoğdu'dan çok konuşulacak iddia: Gürsel Tekin bana parti genel başkanlığı teklif etti

Gazeteci Ozan Gündoğdu, CHP İstanbul İl Başkanlığı'na kayyum olarak atanan Gürsel Tekin'in geçen yıl kurmayı planladığı partinin başına geçmesini istediğini öne sürdü.

CHP İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin mahkeme kararıyla görevden alınmasının ardından kayyum olarak atanan Gürsel Tekin'le ilgili çarpıcı bir iddia ortaya atıldı. Gazeteci Ozan Gündoğdu, sunduğu "Trend Topic" adlı podcast programının "Interregum" bölümünde Tekin'den yeni kurulacak parti için genel başkanlık teklifi aldığını iddia etti. Gündoğdu yaşadıklarını şu sözlerle aktardı: "2024'ün Temmuz sonu, Ağustos başı gibi bir tarihti. Gürsel Tekin beni aradı, kendisiyle hiç tanışıklığımız yoktur. Telefonu açtım, 'Buyrun Gürsel Bey' dedim, 'Ozancım, seninle bir konu hakkında konuşmak istiyorum. İstanbul'da mısın, bir kahve içelim' dedi. Levent'te bir pastanede buluştuk. Toplamda yarım saatlik bir görüşme gerçekleştirdik."Tekin'in kendisine "Mayıs 2023 seçimlerinin son seçim olduğunu" söylediğini aktaran Gündoğdu şöyle devam etti: "Yeni bir devlet düzeni kuruluyor dedi. Bu devletin ne İmamoğlu'na ne de CHP'ye iktidarı devretmeyeceğini anlattı. Artık yeni bir düzen kurulmuştu, iktidar hayalleri görmek anlamsızdı. Bunları anlatırken bir yandan da kendi siyasi geçmişinde aldığı pozisyonları anlatıyordu. Anlattıklarının özü, artık yolun sonuna geldiğimizdi. Tek bir çare vardı, o da yeni bir parti kurmaktı. Parti kurmaya çalışıyordu Gürsel Tekin. Gazetecilere partiyi tanıtıyor diye düşünerek olayı anladığım için rahatladım." Görüşme sırasında kendisine beklenmedik bir teklif geldiğini belirten Gündoğdu, "Kahvemden bir yudum aldım ki Gürsel Tekin bombayı sonunda patlattı. 'Ozancım, yeni bir parti kurmalıyız ve başına da sen geçmelisin.' Genel olarak soğukkanlı biriyimdir ama bu tuhaf teklif karşısında kahveyi zor yuttuğumu hatırlıyorum. 'Neden ben, ben ne alaka?​' diye düşündüm. Çünkü gençtim ve kirli bir geçmişim yoktu. Muhtemelen böyle düşündüler. Kabul edersem Gürsel Tekin'in partisini onun adına yönetecektim. Gürsel Tekin de yeni parti üzerinden siyasi elitlerle pazarlık yapacaktı. Hiç ikiletmeden teklifi net bir şekilde reddettim. 3 gün sonra bir daha arayacağını ve iyi düşünmemi söyledi. 3 gün sonra aradı yine reddettim. Konu orada kapandı" dedi.

Bodrum görgüsüzü -Yaşar Anter-

Türkiye’nin turizm cenneti Muğla Bodrum’da turistik Türkbükü mahallesinde önceki akşam düzenlenen havai fişek gösterisi ilçeyi ayağa kaldırdı. Yüksek sesli havai fişek patlamaları 25 kilometre uzaklıktaki ilçe merkezinden duyuldu, panik ve korku yaşandı.

(HERKES TELEFONA SARILDI) Bodrum şehir merkezi, Yalıkavak, Turgutreis, Mumcular ve Torba mahallelerinden de duyulan patlamalar vatandaşları sokağa döktü. Havai fişekleri göremeyenler büyük korku ve heyecan yaşadı. Patlamaların şiddetli sesi nedeniyle vatandaşlar telefonlarına sarılıp bilgi almaya çalıştı.  Turizmci Alper Sarıyağız, rezalete şu sözlerle tepki gösterdi: Koca ilçeyi esir alan, vatandaşı çileden çıkaran havai fişek rezaletinin nedeni Özbek Alişer Usmanov’un 72’nci doğum günü kutlamasıymış. Milyarder 2 uçak dolusu davetliyle gelmiş.“Torba’da oturuyoruz. Çok şiddetli patlama sesleri geldi, dağlar nedeniyle ne olduğunu anlayamadık, uçak düştü, araba patladı diyenler oldu. Patlamalar uzun sürdü. Biz 15 kilometre uzaktan korkuya kapıldık. 20 dakikalık eğlence uğruna koca ormanı tehlikeye atmaya, kuşları öldürmeye değer mi?”

SÖZCÜ’nün elde ettiği bilgilere göre; Türkbükü sahilindeki Maça Kızı adlı işletmeyi kapatan Özbek oligark Alişer Burhanoviç Usmanov’un kendi doğum günü için düzenlediği özel davet nedeniyle havai fişek gösterisi yapıldı. Bodrum’a 2 özel uçakla gelen Özbek asıllı Rus milyarderin, İstanbul ve Ankara’dan da bir çok özel davetlisi partiye katıldı. Önceki gece sabaha kadar süren kutlamanın ardından Usmanov ve arkadaşları, iki özel yatla Yunanistan’a geçti.(YASAK ONLARA İŞLEMEDİ) Muğla Valiliği’nin 5 Haziran’da yayınladığı genelgeye göre, orman yangınlarına karşı havai fişek ve dilek balonu gibi yakıcı maddelerin kullanımı 31 Ekim’e kadar yasaklanmıştı.

(Rusya’nın en güçlü adamı) Özbek asıllı Rus milyarder Alişer Burhanoviç Usmanov 9 Eylül 1953 tarihinde Özbekistan’ın Namangan kentinde doğdu. 13.5 milyar dolarlık servetiyle, Forbes dergisinin 2015 yılındaki verilerine göre, Rusya’nın üçüncü, dünyanın ise 71’inci zengin insanı. Serveti; maden, kereste ve finans işleri sayesinde her geçen gün büyüyor. Rusya’nın endüstrisi şirketlerinden biri olan Metalloinvest’in büyük hissedarlarından. Ayrıca Gazprom’un metal madeni departmanını, kuruluşu sırasında yönetti. İş dünyasında, “Rusya’nın en güçlü adamı” olarak tanınıyor.Usmanov, iş ortağı Farhad Moshiri ile birlikte Arsenal kulübünün yüzde 14.5 hissesinin de sahibi. Oligark: SSCB’nin dağılmasının ardından Rusya ve Ukrayna’da ortaya çıkan gelir kaynağı bilinmeyen, seçkin zümreye ait kişi.

SÖZCÜ

37 ilin emniyet müdürü değişti, 22 emniyet müdürü merkeze çekildi: Sinan Ateş cinayetinde kritik talimatı veren başmüfettiş ile Özel Harekât Daire Başkanı Süleyman Karadeniz emniyet müdürü oldu-T24-

 Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı kararnameyle 37 ilin emniyet müdürü değişti, 22 emniyet müdürü ise kızak görevle merkeze çekildi.

Kararnameyle Diyarbakır İl Emniyet Müdürü Fatih Kaya, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı oldu. Özel Harekât Başkanı Süleyman Karadeniz ise Muğla Emniyet Müdürlüğü'ne atandı. Yerine geldiği ve beklenen performansı gösteremediği öne sürülen Ali Canpolat da merkeze çekildi.

Karadeniz, geçen yıl 15 Temmuz'da Özel Harekât Daire Başkanlığı'nı ziyaret eden MHP lideri Devlet Bahçeli'nin elini öpmesiyle gündeme gelmişti.

Süleyman Karadeniz-Devlet Bahçeli, 15 Temmuz 2024

Sinan Ateş cinayetinde kritik talimatı vermişti

Kararnameyle, Ankara'da 2022 yılında öldürülen eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş cinayetine ilişkin soruşturmada, şu an cezaevinde olan sanık Tolgahan Demirbaş’ı, dönemin MHP Milletvekili Olcay Kılavuz’un yanından alınması talimatını veren polis başmüfettişi Arzum Nazman, Adıyaman Emniyet Müdürü oldu.

Sinan Ateş- Tolgahan Demirbaş ve Olcay Kılavuz

Bazı daire başkanları emniyet müdür oldu

Emniyet Koruma Daire Başkanı Tamer Taş da Kastamonu İl Emniyet Müdürü, Terörle Mücadele (TEM) Daire Başkanı Ergün Dağıstanlı Çanakkale Emniyet Müdürü, KOM Başkanı Şükrü Yaman Balıkesir Emniyet Müdürü, Trafik Başkanı Muhittin Ayhan da Edirne Emniyet Müdürü olarak atandı. 

Antalya krizi çözüldü

Bursa İl Emniyet Müdürü Sabit Akın Zaimoğlu da görevden alınan ve "rüşvet" soruşturması kapsamında tutuklanarak cezaevine gönderilen eski Antalya İl Emniyet Müdürü İlker Arslan'ın yerine getirildi. Arslan ise kızak göreve çekildi.

İlker Arslan

Kızak göreve çekilenler arasında Soylu dönemi dikkati çekti

Şırnak, Bartın, Bitlis, Erzurum, Uşak, Sivas, Malatya, Adıyaman, Kırşehir, Karabük, Muğla, Bilecik, Çanakkale, Kırıkkale, Giresun, Antalya, Trabzon, Mersin, Tunceli, Bolu ve Mardin il emniyet müdürleri kızak görevle merkeze çekildi.

Merkeze çekilen bu müdürler arasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu döneminde Sivas'a atanan Burhan Akçay, aynı dönemde Sakarya'ya atanan Selçuk Doğuş, yine aynı dönemde ilk kez il emniyet müdürü olarak atanan Kırıkkale Emniyet Müdürü Mustafa Emre Başbuğ da yer aldı. 

Tunceli'deki vali krizi ile Trabzon'daki rütbe krizi de atamaya yansıdı

17 Mayıs'ta PKK'lı iki yönetici için düzenlenen bir anma törenine Ankara'dan gelen bir telefonla izin verildiği iddiasıyla merkeze çekilmek ve Mülkiye Başmüfettişi olarak görevlendirilmek için İçişleri Bakanlığı'na dilekçe veren ve merkeze çekilen eski Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu döneminde Emniyet Müdürü olan Hakan Duman da kızak göreve çekilenler arasında yer aldı. 

Merkeze çekilen Trabzon Emniyet Müdürü Murat Esentürk de polis rütbe terfi töreninde “dostum arkadaşım” dediği AKP Ortahisar İlçe Başkanı Seyit Hisoğlu’nun polis memurlarına bizzat rütbe takmasıyla gündem olmuştu. 

Trabzon'daki rütbe töreni, 12 Temmuz 2025 

Resmi Gazete'de yer alan atama kararları şu şekilde:

T-24

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Eylül 2025 -

Beykoz Belediye Başkanvekili Gürzel CHP'den istifa etti: Tutuklu başkanı iftiracılıkla suçladı, AKP ve MHP'ye göz kırptı

Beykoz Belediye Başkanı Köseler tutuklandığı için yerine vekaleten seçilen Gürzel, Köseler'in yargılandığı davaya kendisini de dahil etmek için iftira attığını savundu. Bu süreçte kendisine sadece AKP ve MHP'nin destek verdiğini söyleyerek CHP'den istifa etti.(https://haber.sol.org.tr/haber/beykoz-belediye-baskanvekili-gurzel-chpden-istifa-etti-tutuklu-baskani-iftiracilikla-sucladi)

Muhalefetsiz olmaz mı? -Nevzat Evrim Önal-

Operasyon CHP’nin mevcut yönetimine çekilmektedir ama hedefte toplumun karşı devrimi kabullenmeyen kesimi vardır.

Dilerseniz tartışmaya, soruyu farklı bir biçimde formüle ederek başlayalım: “Sermaye düzeni açısından çok partili demokrasi bir zorunluluk mudur?”

Kanımca bu sorunun cevabı “genel olarak evet, olağanüstü dönemlerde hayır” ve müsaadenizle bu hafta bunu açmaya çalışacağım. Zira sermaye düzeninin siyaseti bu çerçevede ele alındığında, Türkiye’de son günlerde, son yedi-sekiz ayda, hatta son yirmi üç yılda yaşananlar demokrasi-totalitarizm ikiliğinin ötesinde kavranabilir hale gelir ve Türkiye’nin ilericileri olarak bugün buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Sadede gelmeden önce uzunca bir çözümleme sunmam gerekecek, peşinen sabrınıza sığınıyorum…

***

Konuyu açmak için, başlangıçtakinin yanına bir soru daha ekleyelim: “Sermaye düzeninde çok partili siyasetin mantığı nedir?”

Son sorunun cevabının, “Çünkü insanlık tarihsel gelişiminin bir noktasında demokrasi erdemine erişti, bunu içselleştirdi ve şimdi de bu kazanımından vazgeçmez” olduğunu zannedenler ziyadesiyle yanılıyor. İçinde yaşadığımız toplumun temelinde olan sınıfsal eşitsizlikleri sorgulamayıp bunları veri alan, toplumu yoksuluyla varsılıyla bir “bireyler yığını” olarak gören ve her bireyin iradesini bir oy yoluyla bir siyasi aktöre teslim etmesi üzerine kurulu olan günümüz temsili demokrasisi, “demokrasi” fikrinin olsa olsa bir karikatürüdür. Bu karikatür, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul emekçilerin siyasete katılması ve özneleşmesi değil, aksine siyasetin dışında tutulması ve pasifleştirilmesi üzerine kuruludur.

Böyle bir demokrasinin, pasif katılımcıları tarafından vazgeçilmez bir ilke olarak sahiplenilip savunulmasını beklemek saflık, bu olmadığında suçu söz konusu kitlelerde bulmak ise saçmalıktır. İnsan bilinçli bir canlıdır ve öznel biçimde parçası olmadığı şeyleri güçlü biçimde sahiplenmesi çok zordur. Kuşkusuz insanlar, üzerlerinde hiçbir etkiye sahip olmadıkları futbol takımı, pop müzik yıldızı gibi dışsal özneleri fanatikçe sahiplenebilirler ve kuşkusuz kapitalist demokraside siyasi partilerin de seçmen tabanlarının bir bölümü böyle insanlardan oluşur. Ama fark edeceğiniz üzere bu, demokrasinin kavramsal düzeyde sahiplenilmesi değildir, hatta tam tersidir.

Bu nedenle, temsili demokrasinin açık ya da örtük biçimde rafa kaldırıldığı olağanüstü dönemlerde suçu “koyun gibi despotlara oy veren cahil yoksullarda” bulan orta sınıf liberalizmi, ahmakça bir elitizmden başka bir şey değildir. Bu dönemler olsa olsa (Clauzewitz’den ilham alarak) “düzenin rızayı olağanüstü araçlarla sağladığı parantezler” olarak tanımlanabilir. 

Dolayısıyla biz az önceki soruya geri dönelim ve incelememize devam edelim.

***

Kapitalist toplumda herhangi bir siyasi rejim, düzeni iki dağıtıcı faktörden korumalıdır. Bunlar sermayedar sınıf ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi ve sermayedar sınıf içindeki rekabettir. Tüm politik, ideolojik ya da kültürel mücadele başlıkları ya bu iki temel mücadelenin dolaylı ifadesidir ya da bu ikisinin dışında özgün bir kaynağa sahip olmakla beraber, ancak bunlardan birine (ya da her ikisine) eklemlenerek gerçekliğini ve sürekliliğini koruyabilir. Zira sınıf mücadelesi ve sermaye rekabeti kapitalist toplumun temelindeki ekonomik işleyişten doğar ve bu toplumsal düzende ekonomik olan, politik, ideolojik ve kültürel olanı son tahlilde belirler.

Siyasi rejim, koşullar çerçevesinde rızayı zor kullanarak veya müzakere yoluyla inşa eder ve bu iki mücadeleyi düzen sınırları içinde tutmaya çalışır.

Çok partili demokrasinin varlığı, mantığı ve işleyişi ancak bu üst belirleyen çerçevesinde anlaşılabilir. Eğer toplumsal mücadele içinde olan tarafların çıkarları farklı düzen partilerinde ifadesini bulabiliyor ve bu partiler arasındaki siyasi rekabet çerçevesinde, iktidar-muhalefet çekişmeleri ve koalisyon hükümetleri yoluyla uzlaştırılabiliyorsa, düzenin sürdürülmesi açısından da çok partili demokrasi en uygun yoldur. Öte yandan eğer herhangi bir mücadele başlığı düzenin içinde tutulamayacak şiddette veya nitelikteyse, bu başlığın düzenin bütünü tarafından baskılanması, dolayısıyla düzen siyasetinde kendisine bir adres bulamaması gerekir.

***

Türkiye’nin son yirmi üç yılına damga vuran temel siyasi kriz başlığı, 1923’te kurulan Cumhuriyetin yıkılması ve yerine onun laiklik, bağımsızlık, devletçilik gibi ilerici değerlerinden tamamen arındırılmış yeni bir gerici rejimin kurulmasıdır. Bu karşı devrimin ana siyasi aktörü AKP olmakla beraber, düzen siyasetinin tüm aktörleri sürece bir yerinden dahil olmuş ve katkı koymuştur; zira süreç sermaye sınıfının tamamı tarafından sahiplenilmiş, dolayısıyla herhangi bir düzen aktörü tarafından gerçekten, yani durdurma/geri döndürme amacıyla muhalefet edilemeyecek bir nitelik kazanmıştır. AKP’nin büyük siyasi ve ideolojik başarısı, hayli uzun bir zamana yayılan rejim değişikliği sürecini sermayedar sınıfın tüm fraksiyonlarının çıkarlarını aynı anda ilerletecek biçimde yönetebilmiş olmasıdır.

Sermayedar sınıfın bilhassa TÜSİAD’da kümelenmiş olan en tekelleşmiş bölmesinin giderek belirgin hale gelen emperyal hevesleri ve bu hevesleri gerçekleştirebilmek için hem güçlü hem de pervasız bir yürütmeye duyduğu ihtiyaç süreci destekleyen ikinci bir önemli faktör olmuştur. Cumhuriyetin en temel kuruluş değerlerinden biri olan “yurtta sulh cihanda sulh” prensibini “pısırıklık” olarak reddeden AKP, kendisinden önceki siyasi aktörlerin asla cesaret edemediği hamlelerle Türkiye’nin sermayedar sınıfına uluslararası rekabette fırsatlar yaratmış ve gerektiğinde bu hamlelerin (Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi gibi) olumsuz sonuçlarının siyasi bedelini üstlenmiştir. Bugün gelinen noktada, son yirmi yıl zarfında benzersiz derecede mayınlı ve öngörülmez hale gelen uluslararası rekabet ortamında AKP, Türkiye’nin sermayedar sınıfı açısından alternatifsizdir.

Karşı devrimin sermayedar sınıfın tüm bölmeleri tarafından desteklendiği Türkiye’de emekçi halk ise 12 Eylül askeri darbesinden bu yana siyasette sürekli zayıflamış, ayrıca tüm karşı devrim süreci boyunca cumhuriyetin ilerici değerlerini itibarsızlaştırmak amacıyla yürütülen İslamcı ve liberal ideolojik saldırılara maruz kalmıştı. Kafa karışıklığının tek sebebi bu saldırılar değildi: Cumhuriyetçi geçinen kimi entelektüellerin Cumhuriyeti savunma iddiasıyla yaptığı halk düşmanlığı, bugün DEM Parti ve Abdullah Öcalan tarafından temsil edilen siyasi hattın Cumhuriyetle hesaplaşmayı baştan itibaren AKP ile pazarlık zemini olarak görmesi, solun bilhassa bu siyasi hattın yedeğinde olan kesimlerinin Cumhuriyet değerlerini karalayan liberal koroya katılması gibi bir dizi faktör nedeniyle, emekçi halkın AKP tarafından yürütülen karşı devrim sürecine ideolojik açıdan tutarlı, ne istediğini bilen ve örgütlü bir tepki vermesi mümkün olmadı.

Yazının başından bu yana çizdiğimiz çerçeveden anlaşılacağı üzere bu tepki ancak düzen dışı, yani devrimci bir nitelik kazanırsa etkili olabilir; bir devrimle sonuçlanmasa dahi sermayedar sınıfı karşı devrimden caydırabilirdi. Bu olamadığı ölçüde tepki düzenin sınırları içinde kaldı ve emekçi halkın karşı devrimi kabullenmeyen bölmesi siyasette büyük ölçüde CHP tarafından temsil edilir hale geldi.

CHP ise o tepkiyi sönümlendirmek, düzen için bir tehdit olmaktan çıkartmak için elinden gelen her manipülasyonu, her siyasi manevrayı yaptı.

***

Buraya kadar çizdiğimiz çerçeveden, bugüne dair şu sonuçlar çıkar:

  1. Operasyon CHP’nin mevcut yönetimine çekilmektedir ama hedefte toplumun karşı devrimi kabullenmeyen kesimi vardır.
  2. Bu toplumsal kesim, bir yanda karşı devrimin ne denli gerici bir operasyon olduğu artık bütün boyutlarıyla ortaya çıktığı, diğer yanda ise son yıllarda emekçi halk yoksullaşırken sermayedar sınıfa benzersiz bir pervasızlıkla kaynak aktarıldığı için çok büyümüştür. Bu kitle dağıtılmadığı müddetçe karşı devrimi tamamlamak için atılması gereken Anayasa referandumu gibi adımların başarılı olabilmesi çok zordur.
  3. CHP’ye çekilmekte olan ve parti yönetimine çöküp onu karşı devrime (daha da) hizalamayı hedefleyen operasyonun amacı bu toplumsal kesime düzen içerisinde adres bırakmamaktır. Görünüşe göre bu sahipsiz kalma halinin dağılmayla sonuçlanacağı umulmaktadır.
  4. CHP, bu operasyonu göğüsleyip göğüsleyemeyeceğinden ya da operasyonun hangi uzlaşma noktasında duracağından bağımsız olarak, karşı devrimi durdurmaya yönelik bir tepkinin adresi olamaz. Olamaz, çünkü karşı devrim artık düzenin ta kendisidir, ona “muhalefet” edilemez.
  5. Öte yandan karşı devrim Cumhuriyeti yıkarken sahip olduğu ivmeyi kaybetmiştir ve yeni rejiminin kuruluşunda teklemektedir. İktidarın atmaya çalıştığı adımların büyüklüğü, karşı devrimin hızlandığını değil, arkadan itilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu süreç devrimci bir mücadeleyle yenilgiye uğratılıp püskürtülebilir.
  6. Böyle bir mücadele, ancak ufku karşı devrimi durdurmak ile sınırlı kalmadığı durumda başarıyla ulaşabilir, zira 1923’te kurulmuş olan Cumhuriyet tüm kurumlarıyla yıkılmış ve ilkeleri devletten dışlanmış durumdadır. Kendisini yeni rejimin kuruluşunu durdurmakla sınırlayacak bir müdahale, ülke rejimsiz kalamayacağı için, başarısızlığa mahkumdur.
  7. Karşı devrim ancak devrimci bir rejim, yeni bir halk cumhuriyeti kurularak püskürtülebilir. Türkiye’de bugün bunu yapabilecek tek güç ise cumhuriyetçilerin devrimci birliğidir.                               /././

İzmir’deki saldırgan hemşireleri hedef aldı: 'Kapanın, cehenneme gideceksiniz' -Aslı İnanmışık-

İzmir’in Balçova ilçesinde bir karakola düzenlenen ve iki polisin hayatını kaybettiği saldırının faili olan 16 yaşındaki E.B’nin, hastanede görev yapan hemşirelere yönelik taciz içerikli sözler sarf ettiği öğrenildi.(https://haber.sol.org.tr/haber/izmirdeki-saldirgan-hemsireleri-hedef-aldi-kapanin-cehenneme-gideceksiniz-401136)

                                                                      ***

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Ocak 2026-

  Emekli aylıklarında sefalet: Asıl sorumluyu unutma!-Aziz Çelik-  Emekli aylıklarındaki sefaletin asıl sebebi sosyal güvenlik karşı devriml...