Dış Politika (Gündem) -29 Eylül 2025-

 

İsrail, Suriye’de şimdilik hedef küçülttü -Akdoğan Özkan/T24

Şam ve Tel Aviv arasındaki kapsamlı güvenlik anlaşması görüşmeleri hedef küçültüp “gerilimi düşürme” görüşmelerine direksiyon kıvırmış gibi görünüyor. Ankara için geçici de olsa bir zafer, bir soluklanma imkânı. Ama tehdit ortadan kalkmış değil.

Suriye’de Ankara için bir felaketin eşiğinden dönüldü. Tabii “şimdilik” kaydını düşelim.

Plan şuydu: Suriye Geçiş Hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara58 yıl sonra New York’ta BM Genel Kurulu’na seslenecek ilk Suriye lideri olacak ve bu oturum sonrasında İsrail ile -ABD arabuluculuğunda- bir güvenlik anlaşması imzalayarak, bir anlamda ülkenin güney kesiminin anahtarını Tel Aviv yönetimine bırakacaktı.  Görüşmelere yakın dört kaynağın Reuters haber ajansına verdiği bilgilere bakılırsa, iki ülke arasında güvenlik anlaşmasına varma çabaları, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki Süveyda vilayetinde kendisi için bir “insani koridor” açılmasına izin verilmesi talebi nedeniyle son dakikada sekteye uğradı. Suriye’nin özellikle İsrail’e “insani” amaçlı da olsa bir “kara koridoru” açılması talebini egemenliğinin ihlali olarak değerlendirerek son dakikada reddettiği kaydediliyor.

Ankara için de İsrail’in ABD'nin müttefiki olan Kürt grupların kontrolündeki bölgeleri, Suriye'nin Golan Tepeleri'nden başlayıp Dera, Süveyda, Tenef, Deyrizor ve Ebu Kamal vilayetlerinden geçerek Fırat Nehri'ne uzanan bir koridor üzerinden İsrail'e bağlama planı şimdilik ötelenmiş oldu. Davut Koridoru, ilan edilmiş resmi bir Tel Aviv hedefi olmasa da analistler, Nil Nehri'nden Irak'taki Fırat Nehri'ne kadar uzanan Tevrat'taki bir hududa atfen kullanılan bu koridorun “Büyük İsrail” projesinin bir parçası olarak bu ülkeye bölgesel nüfuzunu arttıracak stratejik bir erişim noktası sağlayacağını, Netanyahu’nun da böyle bir hesapla hareket ettiğini düşünüyorlar.

Diplomatik kaynaklardan İsrail ve Arap medyasına sızan bilgilere bakılırsa, Suriye iye bu koridorun ilk adımı gibi görülen “güvenlik anlaşması” imzalanırsa, İsrail ordusu 1974’te imza edilen ateşkes anlaşmasına uygun olarak, Suriye’de işgal ettiği yerlerden büyük ölçüde çekilecek, ancak bunun karşılığında da Suriye ordusu Şam’dan Süveyda'ya kadar uzanan bölgeyi asker ve silahtan arındıracak, Süveyda Valiliği dahilinde İsrail için bir “insani koridor” kurulmasına izin verecekti. Ayrıca Suriye ordusu, ülkede füze ve hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere stratejik silah konuşlandırmamayı taahhüt edecek, İran'a yönelik hava saldırılarını sürdürebilmesi için hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmayı resmen kabul edecekti.

Geçen hafta detaylı şekilde yazdığım üzere, ABD'nin Şam'a yönelik yaptırımlarını kalıcı olarak kaldırması da biraz bu “güvenlik anlaşmasının” imzasına bakıyordu.

Yine geçen hafta yazdığım şekilde, anlaşma bu şekilde imzalanırsa, İsrail Golan Tepeleri’nden Süveyda’ya, oradan da Suriye’deki ABD desteğinde hareket eden Kürt milislerin kontrolünde bulunan kuzeydoğu Suriye topraklarına uzanan “Davut Koridorunu” üzerinden l yakın bir gelecekte Türkiye’nin bir anlamda komşusu olabilecekti.

Diplomatik çevrelerden geçen hafta yansıyan haberler de Suriye ile İsrail’in, ABD'nin arabuluculuğunda Bakü, Paris ve Londra'da aylarca süren ve nihayet New York'ta yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu öncesinde hız kazanan görüşmelerin ardından, bir “güvenlik anlaşmanın” genel hatları üzerinde anlaşmaya yaklaştıkları yönündeydi.

Markaj sonuç verdi

Ankara Şara’yı bu amaçla bir süredir -deyim yerindeyse- sıkı markaj altına tutuyor ve yoğun temaslarla -iki ülke arasında bir güvenlik anlaşması imzalanacaksa bile- Ankara’nın güvenliğini tehlikeye atacak şartlar barındırmasına engel olmaya çalışıyordu. O yüzden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM'nin 80. Genel Kurulu'na katılmak için gittiği New York'ta Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile Türkevi'nde dahi bir araya gelmişti. New York’ta da “markaj” uygulanan Şara’nın bu ziyareti, Şam’ın güvenlik anlaşması görüşmelerinde Ankara’nın taleplerini dikkate alıp almadığının sinyallerini vermesi açısından önemliydi.

Gelinen noktada, Ankara’nın 2011’den başlayarak Suriye politikasında yaptığı hatalı birtakım tercihler, bu ülkenin bir devletsizliğe teslim olmasına ve güç vakumunda ancak İsrail’in silah oynatabildiği bir ülke haline gelmesine katkıda bulunmuştu. Ankara’nın Suriye’deki -eğitim için dahi olsa- olası askeri varlığını açıkça reddeden Tel Aviv, bu çerçevede daha önce Humus çevresindeki bir havalimanı ile hava savunma üssünü Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının konuşlanmasına izin vermeyecek ve Ankara’ya meydan okuyacak şekilde imha etmişti.

Suriye’nin kuzeyinde askeri üsler kuran, Şam yönetimine muhalif askeri yapılanma olan Suriye Milli Ordusu’nun kuruluşuna ve eğitimine büyük destek veren ve nihayet Esad’ı iktidardan uzaklaştırarak Şara’yı zafere ulaştırdığını zanneden Ankara, bir anda Suriye’de sadece 3 milyon Sünni Arap Suriyeliyi mülteci olarak kendi coğrafyasına almış olarak denklem dışı kalma noktasına gelmişti.

Sürecin geldiği noktadan bakarsak, İsrail’in dayattığı şartlara Şara’nın şimdilik prim vermemiş olması Tel Aviv’i Washington üzerinden belirli ölçülerde de olsa dizginlemeye çabalayan Ankara için geçici bir zafer sayılabilir. Ancak konu kapanmış değil. Şam, yaptırımların kalıcı olarak kalkması için görüşmeleri sürdürecek. Bu arada, Ankara, bir yandan Şara’nın yukarıda detaylarını verdiğim şartlar barındıran bir güvenlik anlaşmasının altına imza atmasına engel olmaya çalışırken, bir yandan da 10 Mart Mutabakatı’na uymasını istediği Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Washington’a, “Aralık ayına kadar Kürt milislerin Suriye’ye entegrasyonu sonuçlanmazsa, askeri harekata geçebiliriz” mesajını vermeye çalışıyordu. ABD, Beyaz Saray’daki Erdoğan- Trump görüşmesinde, Biden döneminde imtina ettiği itibarı Ankara’ya geri vermiş, abartılı davranışsal jestler ile Türkiye’yi “güvenilir müttefik” gibi hissettirmiş iken Ankara’nın Aralık ayı terminine de fren koymuş olabilir. Ancak “entegrasyon” konusunda da henüz atılmış somut bir adım yok. Kürtlerin entegrasyon öncesinde kendilerine özerkliğin yolunu açacak anayasal garantiler istediği de biliniyor.

Son olarak, Suriye Kürt Ulusal Konseyi (KUK) Başkanlık Kurulu üyesi Naamat Davud, Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’dan görüşme için halen resmi bir davet almadıklarını açıkladı. Davud, “Suriye çok etnikli ve çok uluslu bir ülkedir ve Kürt sorunu, anayasal olarak ele alınması gereken ulusal bir meseledir ve Kürt ulusal hakları anayasada güvence altına alınmalıdır," şeklinde konuştu. Davud, Kürt Ulusal Konseyi'nin temel talepleri arasında “tüm Suriyeliler için çoğulcu, demokratik ve istikrarlı bir Suriye'nin kurulması, yeni anayasada her unsurun kendine özgü niteliğini koruyacağı ve Kürt ulusal haklarının tüm Suriyeli toplulukların haklarıyla birlikte güvence altına alınması gerektiğini,” vurguladı.

“Gerilimi düşürmeye” doğru

Velhasıl, Suriye’nin kuzeyinde “entegrasyon” meselesi kolay çözülecek gibi görülmüyor. Bu şartlar altında, Ankara’nın da Washington üzerinden bastırmasıyla, Şam ve Tel Aviv arasında, yakın vadede, Suriye’nin güneydeki egemenliğini yitirmesine yol açacak kapsamlı bir “güvenlik anlaşmasından” ziyade, yukarıda saydığım maddelerden bazılarını dışarıda bırakabilecek “gerilimi düşürme” amaçlı bir anlaşma imzalanabilir. Zaten ABD’nin Suriye Özel temsilcisi Thomas Barrack da son günlerde, “insani koridor” şartının yer almadığı bir “gerilimi düşürme” anlaşması için çalışıldığından dem vuruyor. Gerilimi düşürme anlaşmasının” İsrail ile Şam yönetiminin müzakere ettiği güvenlik anlaşmasına giden yolda “ilk adım” olacağını belirtiyor.

Zira Washington aslında iyi biliyor ki, İsrail’in “insani koridoru” fırsat bilip Dürziler üzerinden Suriye’nin egemenliğini hiçe sayan bir manevraya girişmesi halinde, Ankara da kuzeyde inisiyatifi askeri yöntemlerle ele alacak bir operasyona girişeceği mesajını net olarak verdi. 

Gerek Şam gerek Ankara şu şartlar altında bir miktar daha zaman kazanmış görünüyor. Ancak ilerleyen süreçte Ankara’nın kaygıları ne ölçüde dikkate alınacak, bu arada Kürt milis güçlerinin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Şam’ın otoritesini tam olarak kabul edip, -adını dahi koymadığı bazı “süreçlerde” geldiği “hukuki çözüm aşamasını” Meclis Komisyonu’nun gündemi yapmaya çalışan- Ankara’nın da onaylayacağı şartlar altında Suriye ordusunun bir parçası olacak mı, bunu zaman gösterecek.

Suriye İnsan Hakları rakamlarına bakılırsa, bölgede Sünni aşiretler ile Dürziler arasında temmuz ayında yaşanan mezhep çatışmaları, infazlar, İsrail bombardımanları ve diğer şiddet olaylarında 2 bin 26 kişi hayatını kaybetmişti. Suriye’nin güneyini Suriye askerleri ve silahlarından arındırmayı hedefleyen İsrail, bir yandan da belirli Dürzi gruplara silah ve para yardımı yapıyor, tüm Dürzi grupları birleştirmeye çalışıyor.

                                                               /././

Gazze Şeridi'nde can kaybı 66 bini aştı -soL-

İsrail ordusunun 7 Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısı son 24 saatte 79 artarak 66 bin 5'e yükseldi.

Gazze'deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail'in devam eden saldırılarında yaşanan can kayıpları ve yaralanmalara ilişkin son bilgiler paylaşıldı.

Son 24 saatte Gazze Şeridi'ndeki hastanelere 79 ölü ve 379 yaralının getirildiği aktarıldı.

İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nde 19 Ocak'ta varılan ateşkesi bozarak 18 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda 13 bin 137 Filistinlinin öldüğü, 56 bin 121 kişinin yaralandığı belirtildi.

İsrail-ABD güdümlü yardım dağıtım noktalarında Filistinlilerin hedef alındığı sistematik saldırılarda 27 Mayıs'tan bu yana öldürülenlerin sayısının 2 bin 566'ya, yaralananların sayısının da 18 bin 769'a ulaştığı ifade edildi.

İsrail'in Gazze Şeridi'ne 7 Ekim 2023'ten beri düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısının ise 66 bin 5'e, yaralıların 168 bin 162'ye yükseldiği kaydedildi.

Gazze Şeridi'nde enkaz altında hâlâ binlerce ölü olduğu belirtiliyor.​​​​​​​

                                                           ***

Sandalye ve Blair House ötesi: Erdoğan’ın sıkıştığı üçgen -Yalçın Doğan /T24-

Erdoğan tam açmazda. Trump - Putin - Bahçeli üçgenine düşüyor. İçeride ve dışarıda bu üçgen içinde sıkışıyor. Trump’la işbirliğine giderse, Bahçeli’ye çarpıyor, yani iktidar ortağına!..

İki siyasi çığırtkanlık var, Erdoğan - Trump görüşmesine ilişkin yandaşların hezeyanında:

Sandalye ve Blair House.

Trump’ın Erdoğan’a “ne kadar değer verdiğini” anlatmak üzere, sandalye örneği veriliyor.

“Sandalyeye otururken, Trump rahat oturması için Erdoğan’ın sandalyesini arkadan tutuyor ve ona doğru çekiyor.”

Sandalye sahnesi devamında “Trump Erdoğan’ı el üstünde tutuyor” haberleri flaş, flaş, flaş!..

Oysa...

Trump 14 Şubat’ta Hindistan Başbakanı Modi’nin,

7 Nisan’da da Netanyahu’nun rahat oturmaları için sandalyelerini yine arkadan tutuyor ve onlara doğru çekiyor.

Erdoğan’a özel değil, Oval Ofis’te kabul ettiği liderlere jest.

Yağdanlık uğruna çarpıtma serbesttir!..

Blair House

Washington’da Erdoğan Blair House’da ağırlanıyor.

Beyaz Saray’ın hemen karşısındaki Blair House 1824’ten beri Başkanın Konuk Evi olarak hizmet veriyor. Yabancı liderlerin “devlet ziyareti” sırasında ağırlandıkları ev.

“Devlet ziyareti” çerçevesinde ABD Başkanı ile görüşmeye gelmişse, Patagonya lideri de Blair House’da ağırlanıyoor, Papua Yeni Gine lideri de. Konuk evinde liderle birlikte gelen heyetten toplam on iki kişi kalabiliyor.

Blair House’da ağırlanan başka Türk liderleri de var:

1954’te Cumhurbaşkanı Celal Bayar,    

1959’da Başbakan Adnan Menderes,

1964’te Başbakan İsmet İnönü,

1967’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay,

1972’de Başbakan Nihat Erim,

1991’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal,

1992’de Başbakan Süleyman Demirel,

1993’te Başbakan Tansu Çiller,

1999’da Başbakan Bülent Ecevit.

Erdoğan için ayrıcalıklı bir muamele yok.

Erdoğan, Blair House çalışanlarıyla hatıra fotoğrafı çektirdi

Bahçeli’nin TRÇ formülü

Zafer tamtamları karşısında ciddi bir itiraz yükseliyor.

Erdoğan Amerika’ya ayak basarken, ortağı Devlet Bahçeli çok farklı bir siyasi tercih ilan ediyor:

“Dünyaya meydan okuyan ABD - İsrail şer koalisyonuna karşı en uygun seçenek Türkiye, Rusya ve Çin’den (TRÇ) oluşan ittifaktır”.

Erdoğan “Dostum Trump” diyor, Bahçeli Amerika’yı her türlü kötülüğün beklenebileceği ülke olarak niteliyor. Sonra önerisini tanımlıyor:

“Askeri bloktan ziyade, enerji, ulaştırma, sanayi, teknoloji, finans alanlarında (...) ortaklık modeli.

(...)Uluslararası güvenlik alanında kaos devam ederse, barışa katkı verebilecek unsurlarla desteklenen, ekonomik ve ticari konular dahil, çok yönlü işbirliği imkanları da mümkündür.”

Trump’tan şok çıkış

Araya Trump giriyor. Beyaz Saray’da basının karşısında Erdoğan’ı fena sıkıştırıyor:

“Türkiye Rusya’dan petrol ve doğalgaz alımını durdursun, bu alanda bizimle anlaşmaya varsın!”

Bu laf orada kalmıyor, Türkiye Amerika ile:

-LNG, sıvılaştırılmış doğalgaz anlaşması ile

-Nükleer enerji santralları anlaşması imzalıyor.

Önceden anlaşmaya varılmış ki, imzalar anında atılıyor.

Bahçeli - Trump

Bahçeli sektirmiyor, ertesi gün:

“Rusya ve Çin ile (...) LNG kapasitesi ve nükleer projelerde Türkiye’nin arz güvenliği ve fiyat istikrarı sağlayacak uygulamaları geliştirmek mümkündür”.

Bahçeli çok net, Amerika ile imzalanan enerji anlaşmasına karşı çıkıyor.

Erdoğan - Bahçeli arasında ilk en net görüş ayrılığı.

Rusya boş durmadı

Bahçeli’ye paralel, Rusya lafı çakıyor:

“Türkiye egemen bir devlet olarak, Rus petrolü alımı dahil, Rusya ile işbirliğinin devamına bağımsız olarak karar verecek durumdadır.

Türkiye ile ekonomik ve ticari anlaşmamızı sürdürüyoruz. TürkAkım ve Mavi Akım tam kapasiteyle çalışmaktadır”.

Petrol ve doğalgaz alımının yanı sıra, Rusya Akkuyu’da halen bir nükleer enerji santralı inşa ediyor. Ayrıca, Ankara Rusya’ya geçen yıl ikinci nükleer santral için öneri götürüyor.

Ama, Beyaz Saray’da hem sıvılaştırılmış doğalgaz, hem nükleer santral imzaları atılıyor!..

Trump - Putin - Bahçeli

Trump Türkiye’nin Rusya ile enerji ilişkisinin kesilmesini istiyor.

Putin Türk - Rus anlaşmalarının devam edeceğini bildiriyor.

Bahçeli Amerika’ya “şer ittifakı” derken, Rusya’ya yanaşmayı öneriyor.

Erdoğan tam açmazda.

Trump - Putin - Bahçeli üçgenine düşüyor.

İçerde ve dışarda bu üçgen içinde sıkışıyor.

Dışarıda:

Trump’ı aşarsa, Putin’e çarpıyor.

Putin’i aşarsa, Trump’a çarpıyor.

İçeride:

Trump’la işbirliğine giderse, Bahçeli’ye çarpıyor, yani iktidar ortağına!..

Trump’la görüşmesini öve öve bitiremiyorlar ya...

Geldiği noktada bu üçgende sıkışıp kalıyor.

Ayıkla pirincin taşını!..

                                                         /././

Ahmet Hakan ve Faruk Bildirici birbirine girdi: Uçakta 'sipariş soru' kavgası - SÖZCÜ-

Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağının Washington’dan havalanmaya hazırlandığı saatlerde gazetecilerin uçakta soracakları soruların liste halinde kendisine geldiğini açıklamasının ardından Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, "İletişim Başkanlığı'nın 'Hangi soruları soracaksınız' diye sorduğunu, kendilerinin de İletişim Başkanlığı’na ilettiğini söyledi. Hakan'în yazısına jet hızıyla yanıt veren Bildirici, "Ahmet Hakan itiraf etmek zorunda kaldı" dedi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD dönüşü uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlamasının ardından Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici kişisel web sitesinde dikkat çeken bir iddiaya yer verdi. Bildirici, Erdoğan'ın uçağı havalanmaya hazırlanırken gazetecilerin soracakları soruların liste halinde kendisine ulaştığını açıklarken, "Umarım İletişim Başkanlığı ya da Cumhurbaşkanlığı’nın bu konuda bir açıklaması vardır" dedi.

"SORULARIN ALTINDA KİMİN O SORUYU SORACAĞI YAZIYORDU"

Bildirici, "Bunun bir açıklaması var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağının Washington’dan havalanmaya hazırlandığı saatlerde gazetecilerin uçakta soracakları sorular liste halinde bana geldi. Hem de soruların altında kimin o soruyu soracağı da yazıyordu. Türkiye saatiyle 22.10’du sorular geldiğinde" ifadelerini kullandı.

AHMET HAKAN KÜPLERE BİNDİ

"Yine aynı terane yine aynı ayıp yine aynı yalan" başlıklı yazısında Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici'nin yazısına yanıt veren Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, "Faruk Bildirici, Hasan Cemal, Murat Yetkin falan... Cumhurbaşkanı’na sorulan sorular üzerinden yine başladılar kapkara propagandaya" ifadelerini kullanırken şu yanıtı verdi:

İddiaları şu:

İletişim Başkanlığı soru ve cevapları yazıyormuş, altına da gazetecilerin isimlerini yazıyormuş.

Gazetecilerin soruları, Cumhurbaşkanı’nın cevapları falan...

Hepsi tiyatroymuş.

Bu ahlaksız iddianın ciddiye alınır bir tarafı yok.

Son basın toplantısına katılan tüm gazeteciler, istedikleri soruları istedikleri gibi sordular.

*

Yöntem şu: İletişim Başkanlığı, gazetecilere “Hangi soruları soracaksınız” diye soruyor. Bunun amacı da belli: Mükerrer soru olmasın, sorular hep aynı konuda olmasın, sorular çeşitlensin.

Soracağımız soruyu özgürce, hiçbir kısıtlama olmaksızın iletiyoruz İletişim Başkanlığı’na.

İletişim Başkanlığı da sorulara asla müdahale etmeden bir sıralama yapıyor.

Basın toplantısında da Cumhurbaşkanı’na dilediğimiz gibi soruyu soruyoruz.

Bazen araya girmeler de olabiliyor.

*

Geçmiş dönemlerde yaptıkları gazetecilik ayıplarıyla öne çıkmış isimlerin şimdi gazetecilik ayıbı kovalamasına alıştık ama koca Hasan Cemal’in bile bir yalanın peşine takılmasını nedense hâlâ yadırgıyoruz.

Belki de yadırgamamız gerekiyor.

Belki de Hasan Cemal sandığımız gibi “koca Hasan Cemal” değildir.

"İTİRAF ETMEK ZORUNDA KALDI"

Hakan'ın yazısına sosyal medya üzerinden jet hızıyla yanıt veren Bildirici ise Ahmet Hakan'ın 'gazetecilik ayıbını itiraf etmek zorunda kaldığı'nı belirterek şunları kaydetti: 

"Veee nihayet! Ahmet Hakan allayıp pulladı ama sonunda "gazetecilik ayıbını" itiraf etmek zorunda kaldı! Bugün Hürriyet'te aynen şöyle yazıyor:

"Yöntem şu: İletişim Başkanlığı, gazetecilere 'Hangi soruları soracaksınız' diye soruyor. ..iletiyoruz İletişim Başkanlığı'na. İletişim Başkanlığı da sorulara asla müdahale etmeden bir sıralama yapıyor."

İyi de zaten ben de "ABD gezisi dönüşünde Erdoğan'a uçakta sorulacak soruların önceden verildiğini" yazmıştım. ABD gezisi dönüşünde daha uçak kalkmadan gazetecilerin Erdoğan'a soracakları soruların listesini de ortaya koymuştum.

"SOHBETİ GAZETECİLER DEĞİL, İLETİŞİM BAŞKANLIĞI DEŞİFRE EDİYOR"

Ahmet Hakan da "gazetecilerin soruları önceden verdiğini doğrulamış oldu! Ama Ahmet Hakan'ın hâlâ açıkça söylemediği şu;

1- Erdoğan'ın yurtdışı gezilerinin dönüşünde, gazeteciler soruları saatler öncesinden İletişim Başkanlığı'na veriyorlar. Onlar da hangi sorunun sorulup hangisinin sorulmayacağını ONAYLIYORLAR.

2- Onaylanan sorular liste haline getirilip Cumhurbaşkanlığı uçağı kalkmadan gazetecilere dağıtılıyor. Onaylanmış, düzenlenmiş soruları uçakta o sırayla OKUYORLAR Erdoğan'a.

3- Sorular önceden belirlendiği için uçakta Erdoğan'ın önüne soruların yanıtlarını içeren KARTLAR konuyor. O da o kartları okuyarak gazetecilerin sorularına yanıt veriyormuş gibi yapıyor.

4- Uçaktaki sohbeti gazeteciler değil, İletişim Başkanlığı deşifre ediyor; uçak indikten saatler sonra DÜZELTİLMİŞ, TEMİZLENMİŞ VE ONAYLANMIŞ metin gazetecilere dağıtılıyor. Gazeteciler de o metni haber yapıyor.

"GAZETECİLİK AYIBI"

Ahmet Hakan'ın, "ayıp", "yalan" terane" falan masalına devam etmeye çabalarken kabul etmek zorunda kaldığı "YÖNTEM" bu.

Sonuçta Ahmet Hakan'ın da aralarında olduğu Cumhurbaşkanlığı uçağındaki "fevkalade itibara mazhar gazeteciler", ABD dönüşünde ellerine tutuşturulan o listedeki soruları Erdoğan'a sorar gibi yapmışlar. Trump ile görüşme hakkında asıl sorulması gereken onlarca soru varken soramamışlar!

Yaşananlar bu kadar açık... İşte asıl gazetecilik ayıbı budur! Cumhurbaşkanlığı uçağındaki bu "YÖNTEM" basın toplantısı değil, olsa olsa "basın toplantısı mizanseni"dir.

Gazeteci, karşısındaki kim olursa olsun sorusunu ÖNCEDEN verip onay almaz, onaylı soru sormaz. Gazeteci basın toplantısının metnini kaynağının deşifre etmesine izin vermez, kendi metnini haber yapar.

Ahmet Hakan bir de "geçmiş dönemlerdeki gazetecilik ayıpları"ndan söz etmiş. Kendi adıma soruyorum, hangi gazetecilik ayıbım varmış?

Açıkla da görsün millet. Hemen her gün yeni bir gazetecilik ayıbını sergileyen Ahmet Hakan'ın, ayıplardan söz etmesi ne büyük garabet...

"Gazetecilik ayıbı"ndan söz eden de İletişim Başkanlığı susarken onların adına uçaktaki "basın toplantısı mizanseni"ni savunan ve bana yanıt verme telaşına düşen bir kişilik!

Öyle ya, bırak yöntemin "SAHİBİ" savunsun..."

Sözcü

Yerli savaş uçağı KAAN'a büyük darbe! Üretim durdu, nedenini Hakan Fidan açıkladı + Bir F-35, 328 bin asgari ücret ediyor +Türkiye'nin alacağı uçaklar 3 kaza yüzünden üretilmiyordu: THY'nin siparişi geldi, uçaklara izin çıktı

Yerli savaş uçağı KAAN'a büyük darbe! Üretim durdu, nedenini Hakan Fidan açıkladı -Sözcü-

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye'nin yerli imkanlar ile ürettiği 5. nesil savaş uçağı KAAN'a tedarik edilecek motorların lisanslarının ABD tarafından durdurulduğunu açıkladı. Fidan, söz konusu motorların teslimatı için kongreden onay beklenildiğini belirterek "Lisansların çıkarılıp motorların gelmesi lazım ki KAAN'ların üretimi başlayabilsin" ifadelerini kullandı. Yaşanan tedarik sıkıntısı sonrası 48 adet KAAN'ın Endonezya'ya satışına ilişkin imzalanan protokol yeniden gündem oldu.(https://www.dailymotion.com/video/x9rat6s)

                 
                                                  ***
Bir F-35, 328 bin asgari ücret ediyor -Okan Evrim /Evrensel-

İktidarın almaya çalıştığı F-35’lerin bir tanesinin maliyeti 328 bin asgari ücret ediyor. Bu rakamla 600 bin kamu işçisinin her birine 12 bin lira ek ödeme yapılabilirdi.
Fotoğraf: Pixabay
İktidarın almaya çalıştığı F-35’lerin bir tanesinin maliyeti 328 bin asgari ücret ediyor. Bu rakamla 600 bin kamu işçisinin her birine 12 bin lira ek ödeme yapılabilirdi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında yapılan görüşmelerin ana konularından biri de Türkiye’nin çıkarıldığı F-35 projesi. Saray iktidarı ABD’nin F-35 satmasını istiyor. Bu talebin kabul edilerek F-35 alınması halinde bir uçağın maliyeti 328 bin asgari ücrete kadar çıkacak. Türkiye 100'ün üzerinde uçak almak istiyor. Sadece uçakların alınması için ödenmesi gözden çıkarılan toplam para 11 milyar dolara yakın.

F-35 savaş uçağının fiyatı modeline göre değişiklik gösteriyor. Ancak fiyatları 80 ila 130 milyon dolar arasında değişiyor. Bazı kaynaklar, geliştirme ve operasyonel maliyetleri de dahil ettiğinde tek bir uçağın maliyeti 177 milyon dolara kadar çıkıyor. 
Bunun TL karşılığı ise 7 milyar 257 milyon lira. Bir uçak 328 bin 312 asgari ücret edıyor. 

Zam pazarlığı yeni biten 600 bin kamu işçisi için ise bir uçak fiyatı, bir ay için ek 12 bin lira ek ödeme anlamına geliyor. 

Uçaklar için ödenecek toplam 11 milyar dolar ise işçilerin ücret zammından, anaokulundan liseye tüm öğrencilere bir öğün ücretsiz yemeğe kadar pek çok talebi karşılamaya yetiyor. Son rakamlara göre ücretsiz yemeğin maliyeti 4.8 milyar dolar.
                                                             ***
Türkiye'nin alacağı uçaklar 3 kaza yüzünden üretilmiyordu: THY'nin siparişi geldi, uçaklara izin çıktı Güney Öztürk /Sözcü
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ziyareti sırasında duyurulan 225 Boeing 737 Max uçaklarının üretiminin önünde engel olduğu ortaya çıktı. ABD Sivil Havacılık Dairesi (FA.A), bu modelin 2018 ve 2019’da karıştığı iki kaza sonrası uçuşa elverişli olmadığına karar vermişti. Siparişlerin oluşabilmesi için FAA, 737 Max ve 787 Dreamliner jetlerine yeniden uçuşa elverişlilik sertifikası verme yetkisini yarından itibaren kısmen geri veriyor.

Boeing bu yetkiyi, 2018’de Endonezya’da, 2019’da Etiyopya’da 346 kişinin hayatını kaybettiği Max kazaları ve Dreamliner’ın Hindistan’da 270 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan kazasıyla iptal edilmişti. FAA kararının, Boeing’in üretim süreçlerine dair kapsamlı incelemeler sonrası alındığı açıklandı.(THY'YE GÜVENCE VERİLDİ) Bu adım, hem Boeing’in toparlanması hem de THY’nin dev siparişi için kritik bir güvence olarak değerlendiriliyor. FAA, “Güvenlik her şeyin önünde gelir; bu karar titiz incelemenin ardından alındı” açıklamasını yaptı. Boeing’in yıllar süren itibar kaybı ve güvenlik tartışmalarını aşmak için yeni kalite standartları geliştirdiği belirtiliyor.Uzmanlara göre karar, Boeing’in küresel siparişler için yeniden güven kazanmasına yol açabilir; THY’nin 150’si kesin, 75’i opsiyonlu tarihi uçak alımı da bu adımın ardından daha az riskli görülüyor. Öte yandan Boeing; THY’nin siparişini “123 binden fazla istihdam yaratacak” diye duyurdu.
                                                    ***

 




Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -Cumhuriyet-

Güney Avrupa’da demokrasiye geçiş

 Giorgos Tsiridis’in Utrecht Üniversitesi için hazırladığı “Southern Europe in Comparative Perspective: Democratic Transitions in Portugal, Greece, and Spain” (Karşılaştırmalı bir perspektif içinde Güney Avrupa: Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da demokrasiye geçiş) başlıklı master tezi, faşist diktatörlüklerden çıkarak demokrasiye geçişin arka planındaki dinamikleri derinlemesine analiz ediyor. Günümüz Türkiye’sinde, bir demokrasiye geçiş paradigması içinde düşünenlere yardımcı olur umuduyla özetlemeye çalışacağım.

Tsiridis’in mukayeseli tarihi çalışması, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın 1970’lerde, kısa bir zaman aralığında diktatörlükten demokrasiye geçişini üç temel faktör üzerinden açıklıyor: Siyasal elitin rolü, uluslararası etkiler ve sivil toplumun gücü. Bu değişkenlerden biri mevcutsa demokrasinin mümkün olduğu ama hepsinin yokluğu halinde otoriterliğin sürdüğü çıkarımını benimsiyor.

PORTEKİZ’de beklenmedik bir askeri darbe ile otorite hızla devrilirken bu yeni düzenin itici gücü, geleneksel politik elitten çok, radikalleşen orta düzey subaylar ile sokağa taşan kitle hareketleri oluyor. İSPANYA ise Franco’nun ölümünün ardından, Kral Juan Carlos ve Adolfo Suarez öncülüğünde yavaş, adım adım ve müzakereye dayalı bir “pazarlıkçı geçiş” modeliyle demokrasiye yöneliyor. YUNANİSTAN’da ise rejimin çöküşünde Kıbrıs krizinin yarattığı uluslararası sarsıntı ile halkın ve siyasal liderliğin birlikteliği öne çıkıyor; Karamanlis, halkın güvenini arkasına alarak siyasi dönüşümü başarıyla yönetiyor.

Sadece coğrafi ve tarihsel benzerlikler değil; modern tarihte eşzamanlı bir demokrasi arayışının nedenleriyle ilgili yapılan özgün sentezler bu üç örneği birbirine bağlıyor. Yazar, modernleşme teorilerinden (sosyoekonomik yapının rolü) ulusötesi etkilere (uluslararası krizler ve AB çıpası) ve siyasal elitin stratejilerine kadar farklı teorik zemindeki açıklamaları kesiştirerek dinamiklerin birlikte nasıl çalıştığını gösteriyor. “Boolean mantığıyla” yapılan analiz, okura bu karmaşık süreçte hangi değişkenlerin olmazsa olmaz olduğuna dair somut veri sağlıyor.

DEMOKRATİK BİLİNÇ, ÖRGÜTLENME ÖNEMLİ

Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması. Özellikle her ülkenin kendi iç dinamikleriyle uluslararası etkiler arasındaki karşılıklı etkileşimler somut örneklerle anlatılıyor. Kaynak zenginliği ve tek tek olaylarla inilen detaylar çalışmanın çıkarsamalarını destekliyor. Ancak Portekiz ve Yunanistan’da askeri müdahalelerin sonrasındaki istikrarsızlığa ve güçlü liderlerin siyasal alanı ne kadar daralttığına, toplumda diktatörlük dönemlerinde yerleşen algısal kilitlere, siyasette ve kültürde “patika bağımlılığına” dair daha derin çözümlemeler çok yararlı olabilirdi diye düşünmek de olanaklı.

Çalışma, üç ülkede de demokratikleşme süreçlerinin aynı dönemde benzer tarihsel ve yapısal koşullarda gerçekleştiği vurgulanmakla birlikte, farklı oranlarda üç temel unsurun -siyasi elitin rolü, uluslararası etkiler ve güçlü bir sivil toplumun varlığı- geçiş sürecinde belirleyici olduğunu tespit ediyor. Çalışma; tüm örneklerde “sivil kültür”ün (yani toplumsal demokratik bilinç ve örgütlülük düzeyinin) gerekli ve ortak koşul olduğu ancak siyasi elitlerin veya uluslararası baskı ve olayların (ya da ikisinin birlikte) bu süreci hızlandırıcı ve biçimlendirici diğer temel faktörler olarak öne çıktığını gösteriyor. Sonuç olarak demokratikleşmenin Güney Avrupa’daki temel dinamiği, her ülkede farklı derecelerde karşılık bulan, toplumsal tabana yayılmış demokratik taleplerin ve toplumsal hareketlerle birlikte siyasi elitin ya da uluslararası konjonktürün müdahalesidir. Geçiş dönemlerinin ne kadar karmaşık, çok -sebepli ve özgün olduğunu kavramak için, böyle bir karşılaştırmalı araştırma çok yararlı katkı sunuyor.

Tsiridis’in çalışması, sadece tarih meraklıları ve akademisyenler için değil, siyasal değişime ilgi duyan, bugünü anlamak isteyen herkesin yararlanabileceği bir kaynak sunuyor. Tsiridis demokrasinin aslında “bir gece ansızın” gerçekleşmediğini; aksine çok boyutlu mücadelelerin, krizlerin ve bir toplumsal seferberliğin ürünü olduğunu hatırlatıyor.

                                                     /././

Yapay zekâ dünyayı yutuyor

YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil. Yeni nesil yapay zekâ, veri merkezleri gezegenin enerji, su ve metal kaynaklarını, insan hayatını, doğal dengeleri dikkate almadan hızla tüketmeye başladı.

MEGA VERİ MERKEZLERİNDE TÜKETİM

Yapay zekâ ve yüksek performanslı veri merkezleri, olağanüstü düzeyde elektrik tüketiyor, aşırı ısınmaya karşı dev soğutma sistemleri çalıştırıyorlar. Geleneksel veri merkezleri tipik olarak 3-20 kilovat aralığında enerji tüketirken, NVIDIA gibi şirketlerin süper bilgisayar merkezlerinde tek bir “rack” (sunucu rafı) 132 kilovata ulaşabiliyor. Microsoft’un yeni “YZ kampüsleri” 300 megavat, Meta’nın Hyperion süper kümesi ise 2 gigavat seviyesine ulaşıyor. Bu yoğun enerji ihtiyacı, sadece elektrik şebekeleri üzerine büyük bir yük getirmekle kalmıyor, aynı zamanda özel nükleer santralların yeniden devreye alınmasını, yeni iletim hatlarını gerektiriyor.

SU TÜKETİMİ: GÖRÜNMEZ KRİZ

YZ odaklı veri merkezleri özellikle soğutma sistemlerinde su kullanıyorlar. Google’ın veri merkezleri, 2023 yılında 23 milyar litre su tüketti. Microsoft ise 2022’de yüzde 34’lük bir artışla 1.7 milyar galonluk kullanım bildirdi. ChatGPT tarzı sistemlerin her bir sorgusu, yaklaşık 500 ml su tüketebiliyor. Yeni nesil “grafik işlemciler” ve sıvı soğutmalı raflar devreye girdikçe merkezlerin su ihtiyacı da artıyor. Şirketlerin su verimliliği çalışmaları artarken, suyun çoğunluğu buharlaşarak tekrar kaynaklara dönmüyor.

YZ veri sistemleri, erişilebilir tatlı su stokunu azaltıyor. Küresel olarak YZ veri merkezlerinin 2027’de 1.1-1.7 trilyon galon suyu soğutma maksatlı tüketeceği tahmin ediliyor. Bu rakam, kimi gelişmiş ülkenin, örneğin, Danimarka’nın toplam yıllık su kullanımını geride bırakıyor.

NÜKLEER ENERJİ, BAKIR: YENİ STRATEJİK CEPHELER

Yapay zekâ talebinin enerji boyutu, teknoloji devlerini nükleer enerjiye yatırım yapmaya yönlendiriyor. Microsoft ve Amazon, veri merkezleri için özel nükleer santrallar inşa ediyor ve çalıştırıyor. Google ise gelişmiş nükleer tesislere yatırım yapıyor. Rüzgâr ve güneş enerji kaynakları, YZ’nin sürekli ve yüksek miktarda enerji talebini karşılamakta yetersiz kalıyor. Nükleer enerji ise istikrarlı ve büyük ölçekli bir çözüm sunuyor; böylece sıfır emisyonlu ve kesintisiz elektrik ihtiyacı karşılanabiliyor. Bu sırada nükleer enerji yeniden canlanıyor tüm riskleriyle (Çernobil, Fukişima vb.) beraber.

Yüksek wattlı GPU’lar, bakır iletkenler ve soğutma altyapıları bakır talebini rekor düzeylere çıkardı. Kıymetli ender minerallerin yanı sıra, Bakır da YZ veri merkezlerinin artan yoğunluğuyla birlikte yeniden çok kritik bir hammaddeye dönüştü.

KAYNAK REKABETİ: ENDÜSTRİLER VE İNSANLAR

Yapay zekâ merkezlerinin giderek büyüyen kaynak ihtiyacı, su ve enerji başta olmak üzere, diğer sektörlerle ve doğrudan insanlarla rekabete dönüşüyor. Tarım suyun yüzde 70’ini kullanırken endüstri ve evsel tüketim geri kalanını paylaşıyor. YZ ise, özellikle su kıtlığı olan bölgelerde yeni bir tüketici olarak devreye girerek yerel tedarikte baskı ve stres yaratıyor. Amerika’nın güneybatısında ve su sıkıntısı çeken birçok bölgede yeni veri merkezleri yerel halkın ve çiftçilerin su haklarını tehdit ediyor.

Enerji piyasasında ise nükleer ve iletim hatlarına olan bağımlılığı ile YZ, endüstriyel tüketim seviyesini aşarak bazı şehirlerin ve ülkelerin enerji ihtiyacıyla eşleşmeye başladı. Küresel YZ enerji talebinin önümüzdeki yıl 50 gigavatı bularak Fransa gibi ülkelerin seviyesine ulaşması bekleniyor.

YZ veri merkezlerinin büyümesi sürdürülebilirlik tartışmalarını da canlandırdı. Su ve enerji verimliliği ile yenilenebilir ve nükleer çözümlerin entegrasyonu alanlarında şeffaf raporlama, yasal düzenleme çağrıları giderek artıyor. Kaynakların hızlı tükenişi ve gerginlik, sadece endüstrileri değil, insan topluluklarının ve ekosistemlerin geleceğini de yakından ilgilendiriyor. YZ dünyayı hızla dönüştürürken, kaynak savaşları ve toplumsal etkiler tartışılması gereken en önemli konular arasında yerini alıyor.

YZ, Sanayi Devrimi’nden sonra en büyük kaynak tüketen gelişme olarak dünya dengelerini yeniden şekillendiriyor. Bu dev yarışta dev teknoloji şirketleri sermaye brikim süreçlerini hızlandırırken; gezegenin suyu, elektriği ve mineralleri üzerindeki baskı her geçen gün artıyor.

Ergin Yıldızoğlu

                                                      /././

Futbol Ekonomisti Tuğrul Akşar : Futbol, Türkiye’de rantın en büyük enstrümanı + Ballon d’Or: Gösteri çağının kusursuz bir simgesi -Evrensel-

Futbol Ekonomisti Tuğrul Akşar : Futbol, Türkiye’de rantın en büyük enstrümanı - Özlem Songül Abayoğlu

Futbolun sermaye ile ilişkisini konuştuğumuz Tuğrul Akşar, “Güçlü, paralı insanlar kulüp başkanı olmak isterler. Kolay ihale alır, bir vergi problemi olduğunda çok rahatlıkla hallolur” dedi.

Türkiye’de büyük takımların yönetim kurulu başkanlarının büyük sermaye sahipleri olması alışılagelmiş bir durum. Galatasaray’ın Başkanı Dursun Özbek otel zincirleri sahibiyken Fenerbahçe’nin Eski Başkanı Ali Koç Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 10’unu kontrol eden Koç ailesinin temsilcisi. Beşiktaş’ın başkanı ise inşaat, servis, lojistik, ketring ve inşaat gibi sektörlerde sermaye sahibi olan Serdal Adalı. Bu örnekler saymakla bitmezken sermayenin Futbol ile ilişkisini, büyük sermaye sahiplerinin neden futbol kulüplerine başkan olmak için çabaladığını Futbol Ekonomisti Tuğrul Akşar ile konuştuk.

Futbolun sadece bir spor dalı olmaktan çıktığını anlatan Akşar, özellikle Türkiye gibi ülkelerde hem siyasetin hem de rantın en etkili araçlarından biri haline geldiğini söyledi. Akşar, kulüp başkanlarının ve futbol üzerinden güç elde eden kişilerin bu yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda kullandığını, bunun da sporu yozlaştırarak kurumsal yapının önünü kestiğini ifade etti.

Futbolun toplum üzerindeki etkisine değinen Akşar, “Bir kere futbol çok yararlı, popüler bir enstrüman. Özellikle kitlelerin yönlendirilmesinde çok etkin bir şekilde kullanılıyor. Siyaset bundan çok faydalanıyor. Diğer taraftan da aynı zamanda bir rant elde etme aracı, yani nüfuz oluşturma alanı. Çünkü bu kulüplerden herhangi birine başkan olduğunuzda mevcut işlerinizi daha kolay ve daha rahatlıkla yapabiliyorsunuz. İlave işler alabiliyorsunuz. Futbolun popülerliğini ve bulunduğunuz makamın olanaklarını bir şekilde kullanıyorsunuz. Bunlar sermaye sahiplerinin önünü açıyor. Dolayısıyla iş yapıyorsanız kârlılığınıza veya servet edinmenize birtakım artı avantajlar sağlıyor” diye anlattı.

Türkiye gibi ülkelerde futbolun ilginç bir sinerji yarattığını vurgulayan Akşar, özellikle kulüp başkanlarının bu gücü kendi çıkarlarına göre kullandığını belirtti:

“Futbolu kendi çıkarları doğrultusunda kâr ve servet maksimizasyonu aracı olarak kullanabiliyorlar. Bunu sadece ülkemizde değil, Avrupa’nın bizim gibi çevre ülkelerinde de görebiliyoruz. O yüzden hep güçlü, paralı olan insanlar kulüp başkanı olmak isterler. Kolay ihale alırsınız, bir vergi probleminiz olduğunda çok rahatlıkla hallolur. Daha fazla insana ulaşma şansınız olur. Siyasette açılmayan kapı kalmaz önünüzde. Futbol sizin sorunlarınızı çözmeye yarayan bir anahtar vazifesi görür.”

‘Futbol yozlaşıyor, ekosistem kokuşuyor’

Bu durumun sporu yozlaştırdığını söyleyen Akşar “Futbolu bu şekilde kullanmak sporu yozlaştırıyor, kurumsallıktan uzaklaştırıyor. Avrupa’da futbollaşmış kurumsal yönetim egemen bir örgüt modeli haline getirilmişken bizim gibi ülkelerde siyasetle iç içe yöntemler uygulanıyor. O yüzden de gelen kulüp başkanları kolay kolay koltuğu bırakmıyorlar ve arkalarında da mutlaka siyasetin desteğini alarak bu işi götürmeye çalışıyorlar. Bunun sonucunda düşük performans, finansal dengesizlikler ve çürümüşlük ortaya çıkıyor. Bu genelleştiğinde futbol iklimi, futbol ekosistemi kokuşmaya başlıyor. Bu da rekabeti yukarı çeken değil aşağı iten bir unsur haline geliyor” dedi.

‘Faşizm döneminde futbol, kitleleri apolitikleştirme aracıydı’

Futbolun tarihsel olarak da siyasete alet edildiğini hatırlatan Akşar, “Özellikle 1930-50’li yıllarda Avrupa’da faşizmin yükseldiği dönemde futbol kitleleri yönlendirmede kullanılan en önemli enstrümanlardan biriydi. O dönemde çok büyük statlar yapıldı. Portekiz diktatörü Salazar statları uyku tulumuna benzetiyordu. ‘Ne kadar çok büyük stat yapar ve buraya insan doldurursak onları sosyal meselelerden uzaklaştırırız’ diyordu. 1950’lerden sonra UEFA’nın kurulmasıyla işin siyasi yönü biraz geri planda kaldı, pazarlama, finans ve ekonomi öne çıktı. Bu adımı atan ülkeler hem sportif hem finansal anlamda fark yarattı ve Avrupa’nın beş büyük ligi böyle oluştu. Ancak bizim gibi ülkelerde siyasetin etkisi hâlâ devam ediyor” şeklinde anlattı.

‘Avrupa siyaseti futboldan ayırdı’

Avrupa’daki siyaset- futbol ilişkisi ile Türkiye’deki arasında temel farklar olduğunu anlatan Akşar, “İngiltere, Almanya, İspanya, Fransa, İtalya gibi ülkeler futbolda siyaseti tamamen dışarıda bırakmış durumda. Onlar futbolu bir spor ve finansal örgütlenme olarak biçimlendirdiler. UEFA ve FIFA aracılığıyla süreç ekümenik bir yapıya büründü. O nedenle oralarda futbol çok daha başarılı, çok daha fazla parasal gelir yaratıyor. Ama bizim gibi ülkelerde siyasetin etkisi hâlâ futbolun üzerinde. Kulüp başkanlığı, nüfuz alanını genişletmek için önemli bir makam. Demokrasi sıkıntısı yaşayan ülkelerde futbol hâlâ kitleleri yönlendirme aracı olarak kullanılıyor” dedi.

‘Şeffaf olmayan transferler futbolcuları da olumsuz etkiliyor’

Futbolun siyaset ve sermaye ile ilişkisi taraftarı oyundan ve sahadan uzaklaştırırken futbolcular için nasıl bir etkisi olduğunu sorduğumuzda ise Akşar, “Oyuncular açısından yüksek montanlı hesap hareketleri ve şeffaf olmayan transferler önemli bir sorun. Çok yüksek maliyetli transferler yapılır ama bunlar kamuoyuyla paylaşılmaz. Takıma bu tür oyuncular geldiğinde iç dengeler bozulur, futbolcular arasında birlik ve motivasyon kaybolur. Paranın gücü öne çıkar, yetenek ve nitelik geri planda kalır. Bunun sonucu sportif başarısızlık olur. Yüz milyonlarca avro harcanmasına rağmen başarı gelmez” diye anlattı.

‘Kurumsallık olmadan başarı mümkün değil’

Akşar, Türk futbolunun Avrupa’da rekabet edememesinin temel nedenini ise kurumsallık eksikliği olarak özetledi:

“Her şey kurumsal yönetimle, rekabetçi dengenin yükseltilmesiyle mümkün. Siyasetin futbola etkisinin en aza indirilmesi gerekiyor. Ama bizde tam tersi bir yapı var. Kulüpler siyasete teşne, siyaset de bundan memnun. Çünkü bu düzen siyasetçilerin de başkanların da işine geliyor. Böylece kendi içimizde çalıp oynadığımız bir ekosistemde Avrupa’da rekabet etmeye çalışıyoruz ama edemiyoruz.”

                                                               /././

Ballon d’Or: Gösteri çağının kusursuz bir simgesi -Onur Özgen-

Lamine Yamal, Neymar’ın videolarını izleyerek büyüdü. Narsisizmine rağmen kendini hiç “1 numara” olarak görmeyen bir oyuncuydu Neymar; çünkü başka şeylerin yanı sıra kariyerinin en parlak yıllarında Messi’nin gölgesinde yaşamak zorunda kaldı.

Yamal ise idolünü izlemek için pazar özetlerini beklemek zorunda değildi. Tıpkı Messi’nin yirmi yıl önce Pablo Aimar’a duyduğu hayranlık gibi, o da büyükannesinin evindeki odaya koşup Brezilyalının YouTube videolarını açar, ardından parka gidip hareketlerini denerdi. “Onu kopyalamaya çalışıyordum. Ve hep ilk denemede olurdu,” diyor Yamal, hiç mahcup olmadan. İnsan gülümsüyor ve düşünüyor: Tabii, olurdu; çünkü Rocafonda’daki parkta Marquinhos, Raphael Varane ya da Sergio Ramos yoktu. Ne var ki mesele şu: Sonra onlarla-ya da aynı kalibrede savunmacılarla- karşılaştığında da aynı derecede başarılı oldu.

Kendini “en iyi” sanmak neredeyse hiç iyi sonuç vermedi. Kibir, küstahlık, efelenme hep zor ve bencil bir karakterle ilişkilendirildi. Geride bıraktığımız dünyada, en iyi olduğun anlarda bile kendini en iyi görmenin makul bir gerekçesi yoktu. Ölçülülük, tevazu, ağır ve gösterişsiz çalışma; yirminci yüzyıl boyunca sessizce yayılan Protestan değerlerinin bir parçasıydı ve aynı zamanda o dönemin kimliğinin kurulduğu tüm mesellerin de. Fakat anlatının yeni gerçekliğin temeli haline geldiği sosyal medya çağında “1 numara olduğunu hissetmek”, “1 numara olmanın” ön koşulu. Ya da en azından öyle görünmek -ki bu artık neredeyse aynı şey.

Fransız Filozof Gilles Lipovetsky’nin söylediği gibi, bu aşırılıklı, gelip geçici, kitsch çağın altın parlaklığından daha iyi bir sembolü yok. Gösteriş, trap, TikTok, Trump ve onun altın kaplama kulesi… Ya da Yamal’ın sırtındaki 10 numarayla kurduğu şov, Ballon d’Or’la (Altın Top) ilgili haberleri almak üzere Paris’e giden ekibi (Ki Altın Top aslında pirinçtendir) … Hepsi, zaferin teşhirinin temel ifade mecrası olduğu bir döneme ait. Farklı görünmek, gerçekten farklı olmanın ön şartı. Carlos Alcaraz belgeseline “A mi manera” (Benim Yolum) adını vermişti. Yani demek istiyor ki: “Ben Rafa Nadal değilim, dikkat; ben benim. Hayatımda uygun gördüğümü yaparım; sizin çalışmaya dair o eski kanonlarınız ne derse desin, boomerlar.”

Ballon d’Or, Paris’teki görkemli gala gecesi ve bu ödülün, kolektif bir oyunun bireyleri için temsil ettiği kişisel takıntıyla birlikte, yetmiş yılın ardından başarı koreografisinin mükemmel bir sembolüne dönüştü. Bu yüzden çağını çözmeye, ona yön vermeye ve kendi tarihsel anlatısını kurmaya her zaman çok kafa yoran Real Madrid’in, geçen yıl yaşananlara -ödülün Vinicius Jr. yerine Rodri’ye verilmesine- duyduğu öfke hâlâ dinmiş değil.

Ama orada Rodri de vardı; Yamal’dan on bir yaş büyük ve “İşin eskiden nasıl yapıldığını” bilen bir figür. Bu kez Arsenal’ın etkileyici Futbolcusu Mariona Caldentey de sahnedeydi: çekingen ve alçakgönüllü -belki gereğinden de fazla. Ya da Pedri’yi düşünün. Töreni evindeki kanepeden izliyordu; muhtemelen şu an en formda oyuncu. Kendini biraz pazarlasa, belki oy verenler ona Ballon d’Or’u bile verirdi.

Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreği, insanın yapay zekadan ayrışma mücadelesine ve hâlâ yararlı olduğunu kanıtlama çabasına dayanacak. Bunu başarabilmek içinse kimi zaman önce kendini ikna etmek gerekir. Yamal’dan önce Yamal olmak. Bekleme payı olmadan; Rocafonda’dan Paris’e, büyükannesinin elinden tutarak, baş döndürücü bir hızla. Ya kibir gibi görünen şey, imkansızı gerçekleştirmek için gereken o öz güvenden ibaretse? Yamal’la ilgili soru, bu kez kazanamamış olsa da, en iyi olup olmayacağı değil; bunu ne kadar süre sürdürebileceği. 

                                                                /././

Evrensel

Öne Çıkan Yayın

Liberal solun yalan söyleme rahatlığı - Şairin 124. doğum gününde bir polemik / Kaya Tokmakçıoğlu-soL

Nâzım Hikmet’in 124. doğum gününde, onun kavgasını hatırlamak ve hatırlatmak, salt bir anma değil; bugüne bir savaş ilanı. Birikim’in özel s...