İmamoğlu iddianamesinde skandal: Başsavcılık, tam olarak İBB’yi suçladığı suçu işledi! + İmamoğlu örgütünün ‘gizliliği’: İddianame tüm vatandaşlar için tehdit içeriyor -soL-

İmamoğlu iddianamesinde skandal: Başsavcılık, tam olarak İBB’yi suçladığı suçu işledi!-Yiğit Günay-

Başsavcılık, “İBB suç işliyor” demek için 35 vatandaşın kütük, adres ve cep telefonu bilgilerini aynen dosyaya koydu, sonra da bizzat kendisi kamuoyuna sızdırdı.

soL, iddianamedeki görüntüyü, KVKK nedeniyle okunmaz hale getirdi. İddianamede olaylarla hiçbir ilgisi olmayan 35 vatandaşın tüm bilgileri ve cep telefonu numaraları apaçık yer alıyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Ekrem İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” hakkında hazırladığı iddianame, dünden beri ülkenin gündeminde.

soL’da bugün, iddianameye dair ilk analizi yayımladık. Bir sonraki yazıda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yöneltilen en önemli suçlamalardan biri olan, vatandaşın kişisel verilerini toplama ve bunları üçüncü taraflarla paylaşma konusunu ayrıntısıyla masaya yatıracağız.

Fakat bu yazı için araştırmamız, başka bir skandalı açığa çıkardı: Başsavcılık, İBB’yi suçladığı suçun aynısını bizzat kendisi işledi.

Kısaca, olan biten şu: İBB, vatandaşın kamu hizmeti almak için çoğu zaman yüklemek zorunda kaldığı uygulamalar üzerinden kişisel verileri ediniyor. Ardından CHP Genel Merkezi’nden, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) siyasi partilere sağladığı verileri temin ediyor. Kendi veri yönetim platformunda (DMS) bütün bu verileri birleştiriyor.

İddianame, İBB’nin bu verileri Türkiye’deki ve yurtdışındaki kimi özel şirketlere sunduğunu, ayrıca bu veriler kullanılarak yürütülecek reklam kampanyalarıyla seçim sürecine müdahale ettiğini öne sürüyor.

Bu iddiaları, bir sonraki yazımızda ayrıntısıyla yazacağız.

Bu haberin konusu, Ulusal Siber Olaylarla Mücadele (USOM) ekibinin Başsavcılığa sunduğu raporun, Başsavcılık tarafından aynen alınıp iddianameye konulması.

USOM, İBB’nin ve İBB’ye teknik destek hizmeti veren firmaların ilgili çalışanlarıyla çevrimiçi toplanıyor ve anlattırıyor. Tüm bu verilerin “İBB Hanem” adında, geliştirilmeye başlanmış ama henüz kullanıma sokulmamış bir uygulamanın veritabanına işlendiğini öğreniyor. İBB çalışanları, bu veri setinin ilgili birimlere gönderilip daha sonra imha edildiğini söylüyor. Ama USOM, ilgili dosyayı buluyor.

Sonra da, dosyadan bir ekran görüntüsünü Savcılığa gönderiyor, “Bakın” diyor, “veriler burada”.

Akın Gürlek ve ekibi de, bu ekran görüntüsünü aynen alıp iddianameye koyuyor!

Başsavcılık, açık seçik KVKK suçu işlemiş durumda.

Ama suçu daha da ağırlaştıran bir başka nokta var: Başsavcılık, suçu işledikten sonra, bir de bu “suç niteliğindeki belgeyi” bizzat kendisi kamuoyuna sızdırmış durumda.

Açıklayalım:

Kolaylık olması açısından bu metne “iddianame” diyoruz, fakat aslında ortada bir iddianame yok. Zira metnin iddianame olabilmesi için Başsavcılığın mahkemeye sunması, mahkeme heyetinin de bu metni iddianame olarak kabul etmesi gerekir.

İlk yazımızda altını çizdiğimiz üzere yargının diğer iki unsuru olan hakimlik ve savunmayı hiçe sayan Akın Gürlek ve ekibi, daha hakimler kabul etmeden hazırladıkları metni basına sızdırdı.

Eğer iddianame kabul edilmiş olsaydı, zaten kamuoyuna açık olacaktı, ama metni başkaları da paylaşmış olabilirdi: Savunma avukatları, özel kalem çalışanları, hatta bizzat adliye muhabirleri…

Ama şu an fail de belli: İstanbul Başsavcısı basını topladı, daha savunmalar yapılmadan, yargı süreci tamamlanmadan yargısız infazını yaptı, mahkemeyi hiçe sayarak metni de el altından dağıttı.

Ve vatandaşın kişisel verilerinin pek de umurlarında olmadığını herkese kanıtladı: 35 vatandaşımız hilafına.

/././

İmamoğlu örgütünün ‘gizliliği’: İddianame tüm vatandaşlar için tehdit içeriyor -İrem Yıldırım, Yiğit Günay-

İddianamenin "suç örgütünün gizliliği"ni kanıtlamaya çalıştığı bölüm, İmamoğlu'ndan kurtulmanın ötesinde bir siyasi amaca hizmet ediyor: Vatandaşın temel haklarını ve siyaset yapma alanını daraltmak.

Soldaki fotoğraf: Jammerları taşıyan güvenlik görevlisi, sağ üst: Le Meridien'de kameraların bantlandığı an, sağ alt: İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan İmamoğlu'nun avukatı olarak SEGBİS bağlantısıyla katıldığı duruşmada beyanda bulunurken.

Uzun zamandır beklenen “İmamoğlu iddianamesi” çıktı.

soL’da, iddianameden “flaş bilgiler” verme çabasına girmiyoruz. Aksine, bir yandan dile getirilen ayrıntıları incelerken, diğer yandan bunları, iddianamenin bütünlüğü içinde yerli yerine oturtmaya çalışıyoruz.

Bu yazıda, “İmamoğlu örgütü”nün niye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na göre “çıkar amaçlı suç örgütü” olduğuna dair sunulan kıstaslardan birini, örgütün “gizlilik prensibini” masaya yatıracağız.

Bu başlık, etkileri İmamoğlu davasını aşacak ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının özgürlüklerinin kısıtlanmasında rol oynayacak kimi unsurlar içerdiği için önemli.

Üç başlık: Bir belge, bir toplantı ve avukatlar

Suç faaliyetleri kapsamında kurulan çıkar amaçlı suç örgütünün deşifre edilmesini ve örgüt içerisinde bulunan şüphelilerin yakalanmasının önüne geçilmesi amacıyla şüphelilerin görüşmelerini gizliliğe riayetle gerçekleştirdiklerinin tespit edildiği, örgüt mensuplarının sıklıkla bir arada bulunma ve buluşmaları, bu buluşmaların kamu binaları dışındaki özel yerlerde, gerektiğinde kamera kaydını engelleyerek örgütsel toplantı şeklinde gerçekleştirilerek da dikkate alınarak gizlilik prensibi ile hareket ettikleri anlaşılmıştır.

İddianamede “örgütün gizliliğini” anlatmaya başlarken bu cümle kuruluyor.

Anlatım bozuklukları iddianamedeki bu paragrafın yakasını bırakmasa da denilmek istenen şu: Bir örgüt var, bu örgüt görüşüyor, gizlice görüşüyor, takip ediliyorlarsa diye de kamera falan ne varsa kapatıyorlar.

İddianame, gizlilik prensibini ortaya koymak için üç temel başlık üzerinde duruyor: Necati Özkan’ın telefonundan çıkan bir belge görüntüsü, “jammer”lı otel toplantısı ve avukatların faaliyetleri.

Sırasıyla değerlendirelim.

‘En somut örneklerden olan’ tesadüfi kanıt

İddianamenin ilk ortaya koyduğu bilgi, kağıda basılı bir bilgi notunun ekran görüntüsü.

Bu fotoğrafın altında “örgütün ‘gizlilik’ prensibine en somut örneklerden” deniliyor.

Ve bu “en somut örnek”, aslında tesadüfen savcılığın eline geçiyor.

Bu fotoğraf, İmamoğlu’nun danışmanı, seçim kampanyalarını yürüten Necati Özkan’ın telefonundan çıkıyor. Fakat, İmamoğlu soruşturması kapsamında değil. “Casusluk” soruşturması kapsamında. Yani, Hüseyin Gün’ün merkezinde durduğu olay kapsamında.

Hüseyin Gün’ün, İmamoğlu iddianamesiyle ilgisi bile yoktu. Savcılık da farkında değildi Gün’ün. Bu yaz, Gün’ün yakın ilişkide olduğu Seher Elçili Alaçam’ın oğlu Ümit Alaçam bir gün kendisi 112’yi arayıp ihbar etti Gün’ü, sonra da ifadeye gidip Gün’e ait kişisel eşyaları teslim etti.

Hüseyin Gün’le ilgili soruşturma Necati Özkan’a uzandı ve Özkan’ın telefonu bu kapsamda incelendi. İşte o belge de, bu tesadüf sonucunda fark edildi.

Peki ne var belgede?

“Ekrem İmamoğlu ve geliyorum diyen operasyon” başlıklı bir not kağıdı bu. Kağıtta Suriye’deki gelişmeler sebebiyle iktidarın arkasına bir rüzgar aldığı, yapılacak genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karşılarına güçlü bir rakip istemedikleri, yerel seçim yenilgisinin psikolojik etkilerini ters çevirmek adına bir fırsat kollandığı vurgusu var. Devamında Erdoğan’ın karşısında seçimde en güçlü adayın İmamoğlu olduğu ve kendisinin aday olmasının engelleneceği tespitleri yer almış. İmamoğlu’nun aday olmaktan çıkarılacağı bir operasyonun hazırlıklarının yürütüldüğü de açıkça dile getiriliyor.

Tıpkı, kamuoyunun da malumu olduğu, siyaset okur-yazarlığı olan herkesin bildiği ya da çoğu gazetecinin köşesinde sinyallerini verdiği gibi. Geliyorum diyen operasyona hazırlık.

Bilgi notunun devamında İmamoğlu ile sınırlı kalmayacak belediyelere operasyon dalgalarının yapılacağı vurgulanıyor ve “sahte yolsuzluk iftiralarının üstesinden gelinmesi için acilen yapılması gerekenler” diye bir başlığın altında öneriler sıralanıyor:

-Öncelikle yakın akraba ilişkileri olmayan, güvenilir bir kişi üzerinden kimsenin bilmediği yeni bir ofis hazırlanmalıdır.

-İnternete hiç bağlanmamış yeni bir bilgisayar temin edilerek önemli ve özellikli bilgiler ve dosyalar sadece bu bilgisayarda bulunmalıdır.

-Başkası adına daha önce hiç kullanılmamış yeni hat ve yeni sıfır telefon temin edilmelidir. Telefon eski internete bağlı olmayan -akıllı olmayan- klasik telefonlardan tercih edilmelidir. Birkaç kişinin bildiği bu yeni numara ve telefon ile sadece özel stratejik görüşmeler yapılmalıdır.

İddianame, bu bilgi notunun içeriğini şöyle yorumluyor (alıntılardaki yazım hataları iddianameye ait, ve evet, iddianame boyunca “birçok” da, “haiz olmak” da yanlış yazılıyor):

Tüm bu hususların örgütün illegal faaliyetlerde bulunan, bir çok bilgi ve belgeyi adli makamlar ve kamudan gizleme zorunluluğu hissettiren, suç delillerini gizlemeyi amaçlayan, örgüt mensuplarının deşifre olmasını engelleme gayreti içerisinde olan, ''sistemin'' işleyişine sekte vurulmamasını amaçlayan örgütsel davranışlardan ibaret olduğu… yine suç içeriği olduğu değerlendirilen örgütsel dökümanların daha önce hiç internet bağlantısı olmayan yeni temin edilen bilgisayarda saklanmasının siber yollarla örgütsel dökümanların ele geçirilmesinin önüne geçmeyi ve örgütsel faaliyetlerin devamlılığını amaçlandığı anlaşılmış…

Sorun şurada: Bu bilgi notunda yer alan hiçbir şey, kanuna aykırı değil. Vatandaş, gizlilik hakkına sahiptir. Kendisine ait belgelerin siber yollarla ele geçirilmesinin önüne geçmeyi isteyebilir.

Devlete güvenmemek suç değil

Bunların hak olması bir yana, Türkiye’de özellikle 2000’lerden bu yana yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda, böyle davranmak meşrudur.

“Demek senin gizleyecek bir şeylerin vardı ha!”, savcılığın iddianameye yazabileceği bir argüman değildir. Savcılık, gizlenen şeylerin ne olduğunu ortaya çıkarmak ve bunların suç olduğunu kanıtlamaktan sorumlu. Nitekim, savcılık bu açığı kapatmak için araya “suç içeriği olduğu değerlendirilen örgütsel dokümanlar” ifadesini sıkıştırıyor.

Anlatılmak istenen yanlış anlaşılmamalı. İmamoğlu ve çevresi, belki gerçekten suç mahiyetinde bilgileri saklamaya çalışıyordu. Fakat savcılık bunları bulamamış. Dahası, bu bilgi notu yalnızca Necati Özkan’ın telefonundan tesadüfen çıkmış.

İnandırıcılık için, birincisi, gizlendiği iddia edilen belgelerin içeriği ortaya konulmalıydı, ikincisi, bu notun, örneğin CHP teşkilatı gibi birlikte hareket etmeleri meşru bir çevre dışında kişilerin, misal, iddianamenin “İmamoğlu suç örgütü üyesi” dediği ama ne CHP’yle ne İBB’yle bağı olmayan müteahhitlerin, patronların telefonlarından çıktığı ortaya konulmalıydı.

Şu yüzden üzerinde duruyoruz: Bu kadarla kalındığında, devlete veya özel kişisel verileri ve iletişimleri ele geçirebilecek kanun dışı odaklara güvenmemek suç ilan ediliyor. Birisini şebeke üzerinden değil, diyelim WhatsApp’tan mı aradınız? Telefonunuzda WhatsApp değil de, daha az kullanılan bir diğer mesajlaşma uygulaması mı var? Meşru siyasi faaliyetleriniz kapsamında yapacağınız toplantı salonuna telefonlarınızı mı sokmadınız? Bu kafayla, bunların tümü suç unsuru ilan edilebilir.

Ve evet, devlete güvenmemek de suç değil. Vatandaşın devlete güvenmemesini gerektirecek sayısız olay yaşandı. Ama bunları sıralamaya gerek yok. İmamoğlu çevresinin çok somut bir gerekçesi var.

Niye soruşturmanın başladığı tarih gizleniyor?

İşin bir başka boyutuna bakalım şimdi.

İmamoğlu ve beraberindekilerin gözaltına alınmasının ardından yazılan sevk yazılarında soruşturmanın 18 Ekim 2024’te re’sen başlatıldığı açıklanmıştı.

Bu noktada, şuna da işaret etmek önemli: İddianamede “Soruşturmanın başlangıcı” bölümünde, meselenin “para sayma görüntüleri”yle başladığı belirtiliyor, fakat net bir tarih verilmiyor. Para sayma görüntülerinden kasıt, 2019’da CHP İstanbul İl Binası’nın satın alındığı ve ödemenin 15 milyon lirasının nakden yapıldığı güne ilişkin görüntüler. Görüntülerin yandaş basında yayınlandığı tarih ise 11 Mart 2024.

Gelelim, savcılığın “gizlilik prensibiyle hareket etme”nin kanıtı saydığı ikinci olaya, “jammer”lı otel buluşmasına…

Soruşturmanın en can alıcı görüntüleri, “işte rüşvet bavulları” başlıklarıyla yandaş basında çarşaf çarşaf servis edilen Le Meridien isimli oteldeki görüntülerin tarihi 12 Ekim 2024. Yani soruşturma başlatılmadan 6 gün önceden bahsediyoruz. İddianamenin ilk haberini yapan Yeni Şafak’ın haberiyle ortaya çıkmıştı ki, emniyet güçleri otele garson gibi girerek inceleme yapmak istemiş fakat talepleri otel yetkililerince reddedilmişti.

Bu Yeni Şafak haberi yasadışı fiziki takibin yapıldığının, otel tarafından engellendiğinin kanıtıydı.

Yeni Şafak'ın manşeti.

Nitekim, iddianamede de suç ikrarı sayılabilecek bir detay var. “Soruşturmanın başlangıcı” başlıklı kısımda, işin başlangıcı olarak “para sayma görüntüleri” olayına atıf yapılıyor, ama soruşturmanın hangi tarihte başladığı bilgisi geçiştiriliyor. Acaba 12 Ekim 2024’teki fiziki takibin yasadışı olduğu gerçeği ortaya çıkacağı için mi?

Bu kritik bir soru. Çünkü (aslında herkes açısından malumun ilamı olan) tüm bu operasyonun siyasi sebeplerle, belediyelerin yüzde 90’ında dönen çarkı döndüren İmamoğlu’nun ipinin çekilmesi kararı alındığı için başladığının kanıtı olabilecek bir yanıtı var.

Ki, hatırlayalım, İmamoğlu açısından işin geçmişi de var.

2022 yılında, İstanbul’daki kar yağışının yoğun olduğu, kentin felç olduğu bir gün İmamoğlu’nun bir balık restoranında İngiliz büyükelçisiyle yemek yemesi gündem olmuştu, çünkü MOBESE görüntüleri yayınlanmıştı. Yani İmamoğlu’nun görüntüleri devlet eliyle servis edilmişti. Hiçbir soruşturma ve takip kararı yokken.

Anayasa'nın 20. Maddesi'nde kişisel verilerin korunması anayasal bir hak.  İmamoğlu’nun restorana giriş görüntülerinin MOBESE sisteminden alınarak yayınlanması Ceza Muhakemesi Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Kişisel Verileri Koruma Kanunu'na göre suç.

Yani İmamoğlu’nun fiziki takibinin de yasadışı takibinin de yapıldığı daha önce ortaya çıkmıştı.

Hoş, gevşek gevşek sırıtarak telefonundan hiçbir yargı kararı olmaksızın vatandaşın tüm verilerine erişebildiğini kameralara anlatan dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun MOBESE görüntülerini sızdırmış olmasına da gerek yok, vatandaşın devlete güvenmemesi için… Eski Ülkü Ocakları Başkanı infaz edilmek istenir, polis aranır, MİT’çi aranır, “Reis, hemen” diye konum bilgisi gönderilir. MOSSAD’a çalışan yeni dedektif emekli polis karakoldaki arkadaşlarını arar, vatandaşa dair bilgi sorar, tak, iletilir. Bir polis sokakta gördüğü bir genç kıza sulanmaya kalkar, ertesi gün Instagram’dan takip isteği gelir.

Söz konusu MOBESE görüntüleri.

Sonuçta İmamoğlu çevresinin gizlilik içinde hareket etmesinin somut sebebi vardı.

Nitekim, iddianamede “gizlilik prensibinin” ikinci kanıtı sayılan otel buluşmasına dair alınan ifadeler de, İmamoğlu’nun bulunduğu yerlerde kameraları kapatan sıradan güvenlik görevlilerinin, bunu çok doğal bulduğuna işaret ediyor.

Le Meridien’deki toplantıda kamera bantlanmasının gerekçesi genelde daha önce İmamoğlu’nun görüntülerinin servis edilmiş olması diye açıklanmış.

Üç farklı ifadede, koruma ekibinde olanlar şunları söylemiş:

Özgür Türkmen: 

“Kameranın bantlanarak görüntünün engellenmesinin sebebi çalıştığım süreç boyunca başkan beyin daha önce medyaya özel görüntülerinin servis edilmesinden ötürü koruma ekibi ve protokol ekibinin almayı gerek gördüğü önlemler doğrultusunda daha önce şahit olduğum için bahse konu otelde söz konusu salonun ve o katın o gün başkan beye tahsis edildiğini görüntüdeki kameranın ise başkan beyin istirahat edeceği kıyafetlerini değiştireceği ve yemek yiyeceği alanın kapısını direk görmesi sebebiyle önceden alınan uygulamalardaki gibi bu sebeple kamerayı kapattım.”

Emin Türe: 

“Kamera görüntülerini kapatmamdaki amaç İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyla alakalı basına herhangi bir şekilde yanlış görüntü servis edilmesine karşı önlem almaktır. Daha önce de söylediğim üzere ben bunun yasaya aykırı olmayan basit bir işlem olduğunu düşünüyordum. İşe başladığım andan itibaren benden daha tecrübeli personellerden böyle gördüğüm için ben de rutin bir uygulama olarak başkanın basına kötü amaçlı görüntüsünün servis edilmesini önlemek amacıyla kameraları kapatıyordum.”

Mustafa Akın: 

“12/10/2024 tarihli görüntülerde valizler içerisindeki şeyler jammer cihazlarıdır. Başkana yönelik olası saldırıları engellemek maksadıyla bu şekilde önlem aldık. Sadece bu otelde değil, başkanın yapmış olduğu görüşmelerde ya da belediye binasının bulunduğu alanlar dışında bombalı saldırıları önlemek için bu tedbirleri alıyorduk. 12/10/2024 tarihli görüntülerde başkanın kimle görüştüğünü hatırlamıyorum ancak geçmişte bazı otel ve restoranlarda yapmış olduğu görüntüler basına yansıdı ve farklı lanse edildi. Buna önlem almak için görüşme yaptığı alanı gösteren kamerayı kapatmayı tercih ettik. Otelin yüzlerce kamerası vardır. 1 kamera dışında hiçbirine dokunmadık. Yine jammerdan dolayı iletişim aksamadı.”

İddianamede, Yeni Şafak’ın yazdığı 12 Ekim’deki toplantıya garson kılığında girmeye çalışan emniyet güçlerinden bahsedilmemiş. 12 Ekim ve 8 Ekim’de yapılan toplantıların “Le Meridien Otel’in kamera kayıtlarının incelenmesi neticesinde” elde edildiği belirtilmiş.

Hemen not düşmek gerekir: İmamoğlu’nun jammer kullanması, kanuna aykırı. Jammer kullanımı, yalnızca Milli Savunma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, MİT gibi resmî güvenlik kurumlarına izinle veriliyor. EGM bu süreçte “belediye başkanları ve belediyelerin jammer kullanacak kurumlardan olmadığı” açıklamasını yapmıştı. Ancak yasa hükmünde suç teşkiline yönelik bir ifade ya da tanım yok. Başkalarının haberleşmesini engellemek suç, ancak cihazı kullanmak suç olarak sayılmıyor. 

CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik “bavul” görüntüleri gündem olduğunda bir basın açıklaması düzenleyerek, İmamoğlu’na suikast iddialarını hatırlatmış “Özel koruma kararı var. İçişleri Bakanlığı tarafından koruma kararı ve kendisine tahsis edilmiş dört polis koruması var” diyerek tehditler alan birinin jammer kullanabileceğini dile getirmişti.

Yine de biz bu tartışmayı kenara bırakalım ve kullanımı suç olarak ele alalım, karşı taraf, yani devlet de kanuna uymuyor.

Tüm bunların, “İmamoğlu çevresi zinhar suçlu değildir” anlamına gelmediğini bir kez daha vurgulayalım. Daha sonraki yazılarda ele alacağımız, özellikle patronlarla girilen akçeli ilişkilerde suç unsurları olduğuna dair kuvvetli şüpheler uyandırıyor iddianame. Ayrıca, Aziz İhsan Aktaş iddianamesini incelediğimiz yazı dizimizde de dile getirdiğimiz gibi, pek şüphemiz de yok, Türkiye’de belediye işleri böyle dönüyor.

Başka bir sorun var: Bu iddianame, bu haliyle, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için tehdit içeriyor.

CHP'nin avukat desteği sunması suç sayıldı

“Gizlilik içindeler” diye anlatılan üçüncü başlığa gelelim: Avukatlar.

İddianame, temelde şunu söylüyor: İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan, diğer avukatları örgütledi ve gizliliği korumak için tüm şüphelileri susturmaya çalıştı.

Fakat, buna kanıt olarak gösterdikleri, esas olarak itirafçı Adem Soytekin’in anlattıkları. Soytekin, henüz 19 Mart’taki operasyon yapılmadan önce İmamoğlu çevresinin (tıpkı tüm Türkiye gibi) operasyondan haberdar olduğunu, toplantılar yapıldığını ve bu toplantılarda Pehlivan’ın savunma stratejisini organize ettiğini anlatıyor.

İtirafçı Soytekin’in uzun ifadesindeki şu bölümü savcılık çok önemsemiş ki kalınlaştırmış:

“Mehmet Pehlivan bu konuşmasında herkese hangi avukatın atandığının belli olduğunu, bana Onur'un atandığını, İBB'de gözaltına alınacak bürokratlara da hangi avukatların atandığının belli olduğunu, ifadelerde neler konuşulacağının belirlendiğini, belediye bürokratlarının tutuklanması halinde hepsine maddi yardım yapılacağını, herkese operasyonun siyasi olduğunu, ifade vermeyeceklerini söylemesi şeklinde öğütleme yapıldı.”

Fakat, bu zaten bir siyasi parti gibi örgütlü bir yapının avukatının, iyi bir avukatsa yapması gereken hazırlık!

Ama savcılığa göre, insanları savunmak için avukat ayarlamak dahi suç. Bunu en açık ortaya koyan, yine savcılığın çok önemseyip kalınlaştırdığı, Soytekin’in ifadesindeki şu bölüm:

“Şuan dosya kapsamında tutuklu bulunan Nezahat Kurta da tutuklu bulunduğu Kütahya Ceza İnfaz Kurumuna CHP Kütahya İl Başkanlığı br avukat göndererek bir ihtiyacı olup olmadığını sormuş, kendisinin hiçbir suretle bir şey talep etmemesini kimseye gebe kalmamasını ilettim. Cezaevindeki sistemi bu şekilde yürütmekteler.”

CHP’nin belediyesine operasyon yapılıyor, gözaltına alınıp tutuklanan bir kişiye CHP teşkilatı avukat desteği sunuyor, savcılık bunu suç sayıyor. Olsa olsa, böyle organizasyon işlerinde pek beceriksiz olan CHP teşkilatının takdir edileceği bir durum, suç örgütü göstergesi oluveriyor.

En büyük dert, Soytekin’in ifadesinden alınan kısmın başlangıcı için seçilen cümlede saklı: 

“Söz konusu operasyon çok öncesinden duyulduğu ve Ekrem İMAMOĞLU başta olmak üzere Av. Mehmet Pehlivan tarafından sistemdeki tüm aktörler uyarıldığı için şuan ve operasyon esnasında nakit para bulunamamıştır.”

Savcılık bir türlü en büyük suç kanıtı olacak parayı bulamıyor. Bulamamasını anlatmaya çalışıyor. Bu sırada, avukatları hedefe koyuyor.

İddianame, bu kez Hamit Serkan Balbal’ın ifadesinden aktarıyor. Hani şu “Çocuklar Duymasın” dizisinde “Dar gömlek” lakaplı karakteri oynayan vasat altı oyuncu. Daha önce Barış Terkoğlu’nun şüpheli ilişkilerini yazdığı Balbal’ın ifadesinde savcılık bu kez şu kısmı kalınlaştırıyor:

“Murat [Kapki] gözaltına alındıktan sonra eşi Feyza Hanım ile telefonda konuşan Avukat Mehmet Pehlivan 'Biz her şey organize ediyoruz, tutuklanan herkese avukat gönderiyoruz. Konu kontrolümüz altında, rahat olun' demiş.”

Suç mu bunlar şimdi? Akın Gürlek ve ekibine göre, suç. Çünkü Gürlek ve ekibi, aslında savunma istemiyor. Gürlek’e göre dünya, savcıların ayaklarının önüne serilmeli.

Herkes her bilgisini devlete vermeli. Öyle antin kuntin mesajlaşma uygulamaları kullanmamalı, en fazla WhatsApp’ta takılmalı, hatta mümkünse damadın platformuna kaydolmalı. Savcı sabahın köründe milletin evine polis gönderdiğinde, gözaltı kararı yokken, “ifadeye çağrılma” varken, insanlar “e tamam, müsait zamanımda gelirim, madem gözaltı kararı yok, hadi gidin” dememeli, tıpış tıpış karakola gitmeli. Hakkında gözaltı kararı bile olmayan kişi “serbest bırakılırken” polis telefonuna el koymaya karar verince “tabii ki memur bey/hanım, koskoca Başsavcı istemiş, buyrun kurcalayın” demeli.

Tüm bu operasyon süreci boyunca Gürlek ve ekibinin pratikleri, yargının sacayaklarından avukatları tamamen, hakimleri de kısmen yok saydıkları bir tablo ortaya çıkardı.

Bizzat bu yazının yazılması, bunun kanıtı. Akın Gürlek ve ekibi iddianameyi hazırladı, daha mahkeme kabul etmeden, yani aslında henüz ortada bir iddianame bile yokken, basına yolladı. Belki mahkeme reddedecek, olan masumiyet karinesine olacak, ne gam! Yeni dönemde Başsavcılığımız zaten Twitter hesabına sahip, mahkeme kararı alınmadan, avukatlar savunma yapmadan, yargısız infaz yapıp tüm topluma servis ediyor.

İmamoğlu iddianamesi, uzun süre incelenecek. Avukatları savunma verecek, kamuoyu bilgileri teyit edecek, gerçeğin en azından bir kısmı öğrenilecek.

Fakat iddianamenin yalnızca İmamoğlu çevresini yargılamadığının farkına varılmalı. Dar hedefi İmamoğlu’ndan kurtulmak olan bu siyasi operasyon, Türkiye’de vatandaşın siyaset yapmasına, en temel haklarına da müdahale niteliği taşıyor.

/././

soL

T-24 "Köşebaşı " -12 Kasım 2025 -

 Dilovası’nda kadın işçilerin yanarak öldüğü iş yeri için yıkım kararı dört yıl önce verilmiş!-Candan Yıldız-

“Çalışma Bakanlığı parfüm üreten 100 iş yerini denetlese 98’i kapatılır”

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi kayıtlarına göre bu yılın ilk on ayında 1737 işçi hayatını kaybetti.

İşçi ölümlerinin sıradanlaşmasının bir nedeni olmalı. Dilovası’nda Ravive Cosmetics’e ait yüksek risk içeren parfüm atölyesinde çıkan yangında üçü 18 yaş altı 6 kadın işçinin ölümüyle ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sorumluluğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor.

Çünkü iş yeri ruhsatının olup olmaması, kullanılan fiziki binanın kaçak olup olmaması iş cinayetlerinde daha ikincil bir konu. Asıl sorumluluk Çalışma Bakanlığı’nda…

İşçilerin kaçamadığı yangınla ilgili parfüm atölyesinin bulunduğu binayla ilgili yıkım kararı olup olmadığı gündeme gelmişti. Dün ulaşamadığım Dilovası Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu’na ulaştım. Belediye Başkanı Ömeroğlu binanın kaçak olduğunu doğruladı ve “Yıkılacaktı, ihaleye çıktık ama ihaleye giren firma olmadığı için binayı yıkamadık” dedi.

Ancak yazışmalardan anlıyoruz ki, 2021’de verilen yıkım kararı 4 yıl boyunca uygulanamamış. İşçilere mezar olan iş yeri de 2024 yılında yıkım kararı bulunan binaya taşınmış. Yapılamayan ihalenin, yıkılmayan binanın bedeli ortada: Yanarak ölmek!

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda patlamaya ilişkin kapsamlı bir soruşturma başlatıldığını duyursa da iş cinayetlerinin neden önüne geçilemediği sorusunun yanıtı verilemiyor.

Çalışma Bakanlığı açıklamalı mesela, bu fason üretim yapan bu parfüm dolum atölyesini denetlemiş mi? Sonuç ne olmuş?

Denetimlerle ilgili sorularımı yanıtlayan emekli Çalışma Bakanlığı Müfettişi Şeref Özcan’ın anlattıkları önemli:

“İş güvenliği yetkisi Çalışma Bakanlığı’nda… Parfüm imalathanesi, en tehlikeli işyerlerinden… Daha önce de Tuzla OSB'de üç kadın yanmıştı. Yangın sistemi iyi olduğu için ölmemişlerdi ancak ağır yaralanmışlardı. Hadımköy'de bir erkek işçi yanmıştı. Geçmişte Çerkezköy'de Hunca'da 3 kadın yine yanmıştı. Çünkü kimyasal madde olduğu için en küçük kıvılcım patlamaya, yangına neden olabiliyor. Çalışma Bakanlığı ağırlıklı olarak belirli sektörleri denetliyor. Eskiden il bazında grup başkanlıkları tarafından müfettişler görevlendiriliyordu. Şimdi ise Ankara’dan yapılıyor. Çünkü Ankara’da bir filtre var. Her müfettiş gönderilmiyor. Türkiye’de parfüm üreten 100 atölyeye gitseniz 98’i kapatılır. Boya fabrikaları için de durum bu. Çünkü buralar vahim durumda ve kapatılmaması için denetlenmiyor."

/././

Çocuk ve kadınlara mezar olan parfüm atölyesi: “Mülteci kampı gibiydi, canlı bir bombayı mahallenin içine attılar”-Candan Yıldız- 

“Patron olan kişi de beter olsun. Cumhurbaşkanıma da çıksam bunu söyleyeceğim. Ablam her şeyimdi, ışığımı söndürdüler”

Yanarak ölmek… Yangından çıkan dumanın etkisiyle boğularak ölmek… Artık işçiler, işçi olmayanlar böyle ölüyor Türkiye’de. Bolu Kartalkaya’da Grand Kartal Otel’den, İstanbul-Gayrettepe’de Masquerade Club'dan yükselen yangın dumanlarının mesajı bir yerlere ulaşmamış olmalı ki Gebze-Dilovası'ndaki parfüm atölyesinin sahipleri, denetlemeyenleri çocuk ve kadınları kurban edebiliyor.

Merdiven altı ahlakın insanları öldürmesi yeni değil. Bunu 2008’de 20 işçinin öldüğü Davutpaşa’da kaçak maytap atölyesinde çıkan yangından biliyoruz.

İnsanların yoksulluğunu istismar eden Ravive Cosmetics’in patron ve yöneticileri çocuk çalıştırabiliyor, sigortasız çalıştırabiliyor, çalışanların tanıklığına göre yangın tüpü bile olmadan, çıkış kapıları yetersiz bir binayı işçilere reva görebiliyor.

Çünkü onlar yoksul, o işe mecburlar…

Gebze Dilovası'ndaki parfüm deposu yangınında hayatını kaybeden işçiler

Dilovası Mimar Sinan Mahallesi’ndeki parfüm dolum, etiketleme, paketleme atölyesinin (firmalara fason üretim yapıyor) üst katının kaçak olduğu, hatta yıkım kararı olduğu iddia edildi.

Dilovası Belediyesi’ni aradım, ‘soruşturma nedeniyle bilgi veremiyoruz’ yanıtını aldım. Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu’na da ulaşamadım.

Olay yerine giden ve Kartalkaya yangınının avukatlarından Onur Fırat Kaynun’un verdiği bilgiler çok önemli:

“Mahalleliyle konuştuk, ısrarla ve devamlı olarak hem CİMER'e hem Dilovası hem de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne şikâyet ettiklerini söylüyorlar. Zabıta birden çok defa denetlemeye geldi ve çıktıklarında ellerinde koliler gördük diyorlar.”

Geçen yıl gerçekten de CİMER’e başvuru yapılmış, ki insanların en güvendiği şikâyet mercii…

Mahalle yoksul, borçlar, hacizler nedeniyle kadınlar sigortasız çalışma zorunda kalmış.

Avukat Onur Fırat Kaynun ilk tespitleri şu şekilde:

“Üst kat için kolon yerine geçecek çelik direkler yerleştirilmiş, bu mevzuatın arkasından dolanmak için yapılmış olabilir. Mahalleliye üst katı depo olarak kullanıyoruz diyormuş patronlar. Binanın çevresi, çatısı sac perdelerle örülmüş. Bütün yan saçlar erimiş yangında. Sokağın karşı tarafı aslında ticari imar alanında, o kısımda faaliyet göstertebilecekken bu yanan binada devam etmişler. Olay Kartalkaya’dan beter!”

Yangında ölen Şengül Yılmaz’ın kız kardeşi Emine Bulut’la da konuştum. Kendisi de merdiven altı atölyede 1 ay çalışmış. O da şunları anlattı:

Ölen işçi Şengül Yılmaz-kız kardeşi Emine Bulut

“Ablam üç yıldır çalışıyordu orada. Sigortası yoktu. 1200 günü kalmıştı emekli olması için. Ama sigortasını yapmadılar. Yevmiye usulü çalışıyordu. Yemek de yoktu, kadın işçiler evden getirdikleri peynir zeytinle karınlarını doyuruyordu. Patron Kurtuluş Oransal millete içtikleri çayın dibini veriyordu. Cumartesi-Pazar çalışmayı zorunlu tutuyordu. O gün ablamı mesaiye çağırmış. Ne yangın tüpü ne yangın merdiveni ne de çıkış kapısı vardı. Patron olan kişi de beter olsun. Cumhurbaşkanıma da çıksam bunu söyleyeceğim. Ablam her şeyimdi. Işığımı söndürdüler.”

Hilal Yılmaz da işçilere mezar olan bu atölyede 1,5 ay çalışmış. 5 ay önce de ayrılmış.

“Sigorta yoktu, yemek yoktu. Okullar kapandığında 14 yaşında,15 yaşında çocuklar geliyordu çalışmaya. Bu çocuklar fakirler, ölüyorlar. Kadınlar da çaresizlikten burada çalışıyordu. Ezilen, yanan hep kadınlar. Bir gün patronla tartıştım, bu kadar çalışan var, neden biz ekmeğimizi çayımızı kendimiz getiriyoruz diye. ‘Mecbur değilim, giden gider, bana elaman mı yok’ dedi. Geç gelsen yevmiyenden kesinti yapardı. Bir parfüm şişesi kırılsaydı onu da bizden kesiyordu. Mülteci kampı gibiydi. Canlı bir bombayı mahallenin içine attılar. Olaydan sonra 9 yaşındaki çocuğum bana sarılıp ‘Anne sen sakın ölme’ diyor.”

Aileler şu an yasta… Hukuki süreçle ilgili pek bir bilgileri yok. Konuştuğum Kocaeli Barosu Başkanı Kadir Caner Karakadılar ailelerle görüşüp dava sürecinde müdahil olacaklarını söyledi. Benzer davalardan Kartalkaya gibi kararlar çıkmazsa, başka kadınlar, başka çocuklar ölmeye devam edecek, bu net. Çünkü işçinin canı çok ucuz!

Gaziantep Milletvekili Mesut Bozatlı

Diğer yandan Dilovası bir kez daha gösterdiği ki çocuk işçiliği normalleşiyor. MESEM’lerin çocuk işçiliğini yasallaştırdığı ortada. MESEM öğrencisi çocuklar arasında ölenler de oldu. Siyasetçiler nezdinde de çocuk işçiliği sorgulanmıyor. Örneğin, Gaziantep Milletvekili Mesut Bozatlı’nın paylaşımı…

Bozatlı paylaşımında “Kebapçı dükkânında çalışan minik Ahmet… Ocak ateşinin sıcaklığını, sokakların telaşını, esnafın samimiyetini yüzünde taşıyor. Bir zamanlar ben de onun gibiydim…” demiş.

Oysa dünün çocuklarının maruz kaldıklarına bugünün çocukları maruz kalmasın diye siyaset yapılmıyor mu? 

T-24


Çoklu kriz üzerine -Koray Y.Yılmaz -Evrensel-

Çoklu kriz üzerine -Koray R.Yılmaz-

Geçen haftaki yazımda kaldığım yerden devam etmek istiyorum. İstanbul’da katıldığım ikinci organizasyon, Sosyal Araştırmalar Vakfı’ndan çıkan, editörlüğünü Sinan Araman ve Fuat Ercan’ın yaptıkları “Birleşik Çoğul Krizler: Sermayenin Egemenliğinden Yaşamın Yıkımına” isimli kitabın Kadıköy Yay-Kop’ta düzenlenen tanıtımıydı. Kitaba katkı koyan çok değerli kimi isimlerin konuşmalarına yetişemesem de sevgili hocam Fuat Ercan’ın sunumu yanı sıra soru-cevap-yorum kısmını dinleme fırsatı bulabildim. Sanıyorum kitabın temel derdinin kapitalizmin gelmiş olduğu aşamada ortaya çıkan krizleri/sorunları anlamak ve kapitalizme karşı mücadelenin bileşenlerini, çerçevesini tartışmak olduğunu söyleyebiliriz. “Birleşik çoğul krizler” kavramı da bununla ilişkili olarak seçilmiş ve 2020 sonrasında kullanımı yaygınlaşan “çoklu kriz (polycrisis)” kavramına nazire yapıyor. Şüphesiz kitap derdinin büyüklüğü oranında da tartışılmaya açık.    

“Ekonomik kriz, iklim değişikliği, demokrasi sorunu, COVİD 19 vb. süreçler yakın dönemde bir kez daha kapitalizmin geleceği tartışmalarını gündeme getirdi” diye yazmıştım “Paydaş kapitalizmi” başlıklı yazımda. “Çoklu kriz” de bu tartışmalarla ilgili son dönemde yaygınlaşan bir diğer kavram. Biraz yakından bakalım.

Yeterince güçlü bir kazma küreğimiz olsa kavramların kullanımını Âdem ile Havva’ya kadar götürebiliriz sanırım. Daha makul bir bakış, bu kavramın erken kullanımı için Fransız filozof, sosyolog ve karmaşıklık kuramcısı Edgar Morin ve Anne Brigitte Kern tarafından yazılan, 1999 tarihli “Homeland Earth: A Manifesto for a New Millennium” isimli kitaba bizi götürebilir. Morin ve Kern, insanlığı etkileyen iç içe geçmiş ve örtüşen krizlerden söz ediyor ve dönemin en hayati sorununun, tekil bir tehdit değil, sorunların, çatışmaların, krizlerin, denetlenemeyen süreçlerin ve gezegenin genel krizinin karmaşık bir aradalığı olduğunu ileri sürüyorlar. Yazarlar bu olguyu da “çoklu kriz-polycrisis” olarak adlandırıyorlar.  

2013’te sosyolog Mark Swilling, Morin ve Kern’den kavramı ödünç alarak, çoklu krizi şöyle tanımlıyor: “Tek bir nedene indirgenemeyen, küresel ölçekte etkileşim halindeki sosyo-ekonomik, ekolojik ve kültürel-kurumsal krizlerin iç içe geçmiş bir bütünü.” Swilling, kavramı daha sonra küresel politik ekonominin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu krizleri —iklim değişikliği, artan eşitsizlik, finansal istikrarsızlık tehdidi vb.— kapsayan bir şemsiye terim olarak kullanıyor.

Uluslararası kurumların raporlarından, akademik dergilere kadar çok sayıda rapor yazı ve dergide bu başlıkta ya da içerikte değerlendirmelerin yapıldığını görebiliyoruz. Hatta olabildiğince bu konudaki yazıları bir araya getirmeyi amaçlayan bir internet sitesi dahi söz konusu. Her birine ayrıca değinmek mümkün değil ama kavramı popülerleştiren Adam Tooze’yi bir göz atmak gerekir. Kavram mı Tooze’nin popülerliğini artırdı yoksa Tooze mi kavramın kestirmek zor olsa da Tooze’nin kavramı ilk olarak 2021 yılında yayımlanan “Shutdown: How COVID Shook The World’s Economy” isimli kitabında kullandığını söylemek mümkün- en azından benim görebildiğim kadarıyla-. Kavram burada COVID, mülteciler vb. bağlamlarda kullanılsa da öne çıkartılan bir pozisyonda değil. Daha ziyade Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’e atıfla kullanıyor. Ama not da düşüyor: “Çoklu kriz, farklı krizlerin aynı anda yaşanmasını net bir şekilde ifade etmekte, ancak bu krizlerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğine dair fazla bilgi vermemektedir.”

2022’de yazdığı iki kısa yazı kavramı daha çok benimsediğini düşündürür nitelikte. Bloğunda yazdığı yazının adı “Çoklu Kriz Tanımı: Kriz Fotoğraflarından Kriz Matrisine.” Tooze, yazısında karşı karşıya olunan radikal zorluklara değindikten sonra, bu olguları karmaşıklık, belirsizlik, aynı anda olan ve birbirini besleyen olgular olarak değerlendiriyor. Çıkarımı ise şöyle: Büyük belirsizliklerle dolu çok sayıda makroskobik riskle karşı karşıyayız ve bunların etkileşimleri de giderek tırmanıyor. Tooze artık çoklu krizin tanımını yapmaya hazırdır: “Çoklu kriz yalnızca birden fazla krizle karşı karşıya kaldığınız bir durum değildir. Risk matrisinde gösterilen, bütünün parçaların toplamından daha tehlikeli olduğu bir durumdur.” Tooze, çoklu kriz tanımında krizler arasındaki etkileşime vurgu yaparken bu tespitin çok da yeni olduğunu söylemek bu kısa yazıda bahsedilen diğer çalışmalar düşünüldüğünde bile güç olacaktır. Ancak 2022 sonunda Tooze kavramın geçerliliği konusunda kesin kanaate ulaşmış görünüyor. Financial Times’ta çıkan yazısının başlığı bunu ortaya koyuyor: “Çoklu kriz Dünyasına Hoşgeldiniz.” Tooze burada bir ideolog kimliği ile konuşur: "1970'lerde ister bir Avrokomünist, ister bir ekolojist, isterse de kaygı dolu bir muhafazakâr olun, yine de endişelerinizi tek bir nedene bağlayabilirdiniz; geç kapitalizm, çok fazla ya da çok az ekonomik büyüme veya aşırı talepkârlık gibi. Tek bir neden aynı zamanda, ister sosyal devrim isterse de neoliberalizm olsun, kapsamlı bir çözüm hayal edilebileceği anlamına geliyordu. Son on beş yılın krizlerini bu kadar kafa karıştırıcı kılan şey, tek bir nedene ve dolayısıyla tek bir çözüme işaret etmenin artık makul görünmemesidir."

Güney Işıkara’nın “Developing Economics” adlı eleştirel kalkınma çalışmaları yayımlayan sitede yayımladığı “Lafı Dolandırmak” başlıklı yazısında eleştirerek ifade ettiği üzere Tooze böylelikle “kapitalist üretim tarzının, karşı karşıya olduğumuz radikal zorlukların temel nedeni olarak tanımlanmasından kaçınılması gerektiğini açıkça belirtmektedir.”

Çoklu kriz kavramı her ne kadar kriz/sorun/şok vb. ile ifade edilen olgu/olayları iç içe geçen, örtüşen varoluşlar olarak görse, bunların izole değil bir diğeriyle ilişkili olarak gerçekleştiğini vurgulasa da bu parçaları bir “bütün” olarak kapitalist üretim ve yeniden üretimin dinamikleriyle ilişkilendirmediği ölçüde sorunludur. Olgusal olarak çok sayıda ve birbirleriyle ilişkili kriz/sorun vb. varlığının kapitalizm için ne kadar yeni olduğu bir yana -şüphesiz yeni olanları vardır- bu olgusal çokluğun nedensel çokluk olarak görülmesi ve analizin orada bırakılması asıl yanıltıcı husustur. Somutun analizinde nedensel farklılıklar, nedensel çokluklar açık ki önemlidir ve anlaşılması gerekir. Bunları kabaca yakın ya da olgusal nedenler olarak görebiliriz. Ancak bütünlüklü bir bilgi üretimi için olgular, mekanizmalar ve yapı arasındaki ilişkiyi iyi kurabilmek gerekir. Dolayısıyla “tarihsel evrenselliğe” sahip bir üretim tarzı olarak kapitalizmin yapısal işleyişini merkeze almadan küresel ölçekli sorunlara dair yapılacak analizler açıklayıcılıktan uzak olacağı gibi bizi doğru çözümlere de götürmeyecektir.

Yine Işıkara’dan atıfla yanlış anlamaları önleyelim: “Burada söz konusu olan, tüm argümantasyon ve analizi, her türlü somut tartışmayı gereksiz kılacak şekilde, soyut bir kapitalizm kavramına indirgemek değildir. Tam tersine, somut görüngüler ancak, sadece birbirleriyle değil, aynı zamanda parçalarının toplamından inkâr edilemez derecede daha büyük olan kapitalist ilişkilerin bütünlüğüyle olan iç bağlantıları dikkatle incelenerek anlamlandırılabilir.”

Doğru çözüme geri dönecek olursak, çoklu kriz kavramını gündeme getiren Morin’in, Pedretti ile birlikte kaleme aldıkları yazıya bakmak öğretici olacaktır. “Çoklu Kriz Yenilenmiş Bir Hümanizm Gerektiriyor” başlıklı Eylül 2025 tarihli yazılarında Morin ve Pedretti bizi çoklu kriz kavramına ve çözüm önerilerine götürüyorlar: “Çoklu kriz, en iyi şekilde bir çağlayan (şelale) olarak anlaşılır: iç içe geçmiş doğrusal olmayan nedenler ve zincirleme etkilerin oluşturduğu bir karmaşa.” Morin ve Pedretti devam ediyor: “İklim değişikliği, insan göçüne ve zorunlu yer değiştirmeye yol açar; bu durum yabancı düşmanlığını ve milliyetçiliği körükler, küresel iş birliğini zayıflatır ve ekolojik çöküşü daha da hızlandırır. Ekonomik eşitsizlik güveni aşındırır, otoriterizmi ve şiddeti besler.” Tamamına katıldığım bu silsilenin altına, üstüne, başına, sonuna “kapitalist üretim tarzını” koymak eleştirel politik ekonomi dünyası için hiç de zor olmasa gerek. Soralım. İklim neden değişiyor? Fosil kapitalizminden dolayı olmasın. Göç neden yabancı düşmanlığını artırıyor? Emek piyasalarının işleyiş biçiminden, ucuza işçi çalıştırma sevdasından olmasın. Küresel iş birliklerini zayıflatan sakın kapitalizmin hegemonya döngüleri olmasın. Ekonomik eşitsizliği konuşmaya zaten gerek yok…

Neyse, yazarlar tüm bu sorunların çözümü için kendi ifadeleriyle “derin bir şeye de ihtiyacımız olduğu kanaatindedirler. Ortak insanlığımızı merkeze alan yeni bir bakış açısı”. Buna “Yenilenmiş Hümanizm” diyorlar. Bazı alıntılarla daha anlaşılır kılalım. “Yenilenmiş bir Hümanizm, alçakgönüllülük değerini geri kazanacaktır. Onuru, her insanın ortak bir toplulukta diğer herkesle bağlı olduğunu kabul eden ilişkisellik (bağlantı kurma yetisi) üzerine temellendirecektir. Küresel olarak işleyecek, ekolojik ihtiyatı, manevi diyaloğu ve kültürel çeşitliliği teşvik edecektir.”… “Karanlığın karşısında bile ışığı getirebiliriz, çünkü hümanist değerler insan doğasının özünde yer alır. Bunlar arasında karmaşıklığa, karşılıklı bağımlılığa, onura, özgürlüğe eşlik eden sorumluluklara, karşılıklı anlayışa, maneviyata, medeniyet politikasına ve bütünsel bir ekolojiye duyulan takdir yer alır.” Ve asıl çarpıcı alıntı: “Yıkıcı eylemlerde bulunanlarla kavga etmek yerine, sevgiyle muhalefet etmeliyiz.”

Arkasından koro girer “Bütün dünya buna inansa bir inansa…”

Başladığımız yere dönerek bitirelim. SAV Yayınlarından çıkan “Birleşik Çoğul Krizler” kitabı bizi bu şarkıyı dinlemeye değil mücadeleye çağırıyor. Kapitalizmin yarattığı sorunlar insanı, doğayı, kadını, canlıyı, işçiyi, işsizi, börtü böceği… ekleyin ekleyebildiğiniz kadar kimin canını yakıyorsa orada mücadeleye.   

/././

Evrensel

Erdoğan enkaz maketiyle poz verdi | CHP’li Emir: “23 yılı daha iyi özetleyen bir fotoğraf olamaz” -EVRENSEL-

Erdoğan’ın “Kentkırım Sergisi”nde enkaz temalı bir çalışmanın önünde poz vermesine tepki gösteren CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, “23 yılı daha iyi özetleyen bir kare olamaz” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’daki AKP Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Medeniyetimizde Şehir ve Mekan” temalı Şehircilik Zirvesi kapsamında yer alan “Kentkırım Sergisi”nde, enkaz temalı bir çalışmanın önünde poz vermesi tepkilere neden oldu.

Sergide yıkıntı fotoğrafları ve enkaz parçalarından yapılan çalışmanın önünde poz veren Erdoğan’ın bu karesi, özellikle 6 Şubat depremlerinin ardından hâlâ yıkıntıların kaldırılmadığı Hatay ve deprem bölgesinde yaşanan ihmaller hatırlatılarak eleştirildi.

CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, fotoğrafa sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla sert tepki gösterdi. Emir, “Bu fotoğrafa iyi bakın! 23 yılı daha iyi özetleyen bir fotoğraf olamaz. Yıkılmış bir şehrin enkazında, halkın acısı üzerine kurulmuş bir iktidarın fotoğrafıdır bu” ifadelerini kullandı.

Hatay’da hâlâ enkazların kaldırılmadığını ve yurttaşların barınma sorunuyla baş başa bırakıldığını hatırlatan Emir, Erdoğan’ın deprem sonrası Hatay’da sarf ettiği “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse o şehre bir şey gelmez” sözlerini anımsatarak, “Milletin felaketini pazarlık konusu yapan bir anlayışın simgesidir bu kare” dedi.

Emir, sergideki “Kent Kırım” ibaresine de dikkat çekerek iktidarın şehircilik politikalarına ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Kahramanmaraş’ta yapılan deprem konutları, deprem olmadan çöktü. Gebze’de 1999 Depremi’nin dersleri bile unutuldu; denetimsiz metro inşaatı bir binayı yerle bir etti. Hâlâ her felaketin ardından halkı yalnız bırakıp milletin acısının üstüne basarak sahneye çıkan bir iktidar var.”

Emir, yaşananların artık “kentsel dönüşüm” değil “kentsel yıkım” anlamına geldiğini belirterek, “Bu kırım sadece taşın, toprağın değil; milletin kırımıdır. Ve o kırımı yapanın adı bellidir: AKP düzeni” dedi.

(Politika Servisi)

Bir AKP trolünün hazin hikayesi: Tutuklanan Furkan Bölükbaşı'nı nasıl biliriz? -soL-

Cemaat tornasından çıktığı iddiaları sürekli gündeme geldi. Her daim Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı bir şeriatçıydı. Kadın düşmanı mesajlarıyla mide bulandırdı. Yıllardır tüm bu saldırılar sonrası büyük desteğini gördüğü AKP'ye ilişkin ilk 'sert' paylaşımı sonrası tutuklandı.

“10 Kasım 2025 tarihli M. Kemal'in ölüm yıldönümü resmî merasimini biraz takib ettim. Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisine hikmet-i ilahiye gereği çok sağlam bir yenilgi tattırılacağı kanaatim kuvvetlendi. Allah gaybın ve meşhudatın 'Alim-i Mutlakı. Üzülürüm ama şerr görünümlü hayr telakki ederim.”

Ömer Fâruk Altay adlı bir gericinin bu paylaşımını alıntılayıp “Menderes’in sonunu Kemalizm’e yaptığı şirinlikler getirmişti. İnşallah müslümanların mevcut iktidarı da aynı akıbete uğramadan kendine çeki düzen verir” diyen Furkan Bölükbaşı adlı AKP trolünün dokunulmazlığı bugün sona erdi.

Üstelik de hiç beklemediği bir şekilde.

Yıllardır Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e her türlü hareketi etti, açık açık şeriatçılık yaptı ama kılına bile dokunulmadı.

Dün Erdoğan’ın Anıtkabir’e gitmesi bir gericiyi üzünce, kendisini şeriat heyecanına kaptırıp Erdoğan’a Menderes göndermeli uyarıda bulundu. Bu da sefasını sona erdirdi.

Son bir çabayla “15 Temmuz’da hangi noktadaysam bugün de aynı noktadayım. Cumhurbaşkanımızı korumak için o gece nasıl sabaha kadar mermilere göğüs gerdiysem bugün de aynısını yaparım. Son 25 yıldır milim yerimden oynamadım ve oynamayacağım” dedi, takipçisi olan gericiler “Kemalistlere karşı kardeşimizin yanındayız” mesajları attı ama yetmedi.

Bölükbaşı bugün Erdoğan tweeti dolayısıyla tutuklandı.

Peki, bu gerici trolü hangi açıklamaları ve mesajlarıyla tanıyoruz?

Şeref madalyası, hakaret ve yükseliş

Marmara Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olan Furkan Bölükbaşı, Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası almıştı.

Bu ceza kesildiğinde sene 2021'di.

Tabii ki bu cezanın “yatarı” olmadı, özgürdü ve üstelik “şeref madalyası” olarak tanımlıyordu bu cezayı.

Cezanın nedeni "Makbule Hanım evlendiğinde Atatürk'ten 17 yaş küçüktü" gibi mesajları olduğunu söyleyecek kadar da cüretliydi.

Bu cezadan sonra AKP’li vekillere seslendi, “Bizleri çağdışı yasalardan ve adaletsiz hukuk düzeninden kurtarmanız için daha kaç masumun bedel ödemesi gerekiyor?” diye sordu. 

Sorunun kaynağı Atatürk’e hakaretin suç sayılmasına olan tepkisiydi.

Öyle ya, AKP kendisi gibi şeriat talep edenlerin partisiydi ve iktidardaydı, Atatürk’e hakaret ettiği için ceza almak da neydi? Öyle diyordu, “gurur madalyası” diye övündüğü cezanın ardından.

Böylece “ünlü” olmayı, gericilerin gözüne girmeyi başardı.

Öncesinde Fethullahçıların Genç Sivilleri’nden biriydi, Türkan Saylan’a karşı açıklama yapmış, sosyal medyada isimsiz bir troldü.

Kadın düşmanı bir şeriatçı

Sonrasında bu şeriatçı AKP ünlüsü trol coştukça coştu.

Cumhuriyet, Mustafa Kemal düşmanlığı zaten baş sıradaydı, kadınlar da öyle.

İstanbul’da İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil katledildiğinde “İslam’ı bu topraklardan kazımanıza, bu milletin evlatlarını şeytanın hizmetkârları yapmanıza asla izin vermeyeceğiz” deyip, “Hem Atatürkçü hem de Satanist olmakta hiçbir çelişki görmeyen, Atatürkçü sıfatının yanına her türlü radikal sıfatı ekleyip kendini Atatürk üzerinden meşrulaştırmayı öğrettiğiniz bir gençlikte elbette hiçbir ahlak yasası oturtamazsınız” ifadesini kullandı.

AKP desteği, bu tip insanlık dışı sözlere koruma kalkanı sağlıyordu ne de olsa.

Rahat rahat kadın ve laiklik düşmanlığı yapıyordu böyle bir vahşetin ardından.

İsrail destekçisi şeriatçı

AKP’nin iç gerilimlerinde de zaman zaman araya giren isimlerden olan trol Bölükbaşı.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya bir İsrail protestosusundaki gözaltılar sonrası attığı bu tweetle gündem oldu:

"İsrail aleyhine protesto yapan gençlere böyle muamele yapılır mı? Burası siyonist İsrail rejimi mi, İçişleri Bakanlığı'nda Moshe Arbel mi oturuyor? Bu meselenin tadı kaçtı artık."

Ancak bu tweeti görüp en azından İsrail karşıtı diye düşünmeyin. Paylaşımı hızlıca sildi. Ancak bununla da yetinmedi. Bakın Bölükbaşı adlı trolün İsrail Filistin halkının üzerine bomba yağdırırken süren ticareti nasıl savunduğuna:

“Sen bugün sadece İsrail ile ticareti kesiyorum dediğin anda ticaret anlaşmalarını tek taraflı fesh ettiğin için hemen hemen bütün dünyadan ambargo yiyeceksin.
Bunun sonucu olarak bugün dışa bağımlı olduğun hiçbir ürünü alamadığın gibi ihracat yapamadığından dolayı ekonomin de batacak. Ülkedeki insanların büyük çoğunluğu açlık ve sağlık sorunları çekmeye başlayacak, ciddi bir yoksulluk ile başa çıkmaya çalışacaksın.

Olsun yapalım mı yine de? Benim için hiç sorun değil hemen yapalım ben bu uğurda Gazzeli kardeşlerim için ölmeye bile hazırım.
Peki ülkenin tamamı da hazır mı? Mesela bebek katliamına destek verdiğini bile bile kahvecileri dolduranlar hazır mı dersiniz?
İktidarın baskılara dayanamayıp seçime girmesi en fazla birkaç ay sürer. Böyle bir sefaletin yaşandığı ülkede CHP iktidara gelir. Hamas için terör örgütü diyen Özgür Özel gider İsrail ile el sıkışır ve Gazze bir müttefik daha kaybeder.
Ticaretin durdurulmasının kısa vadeli sonucu bu. Uzun vadeli sonucu ise CHP'nin iktidarındaki Türkiye'yi yanına alan İsrail'in Gazze'de şu anda olduğundan çok daha fazla katliam yapması."

AKP'ye katılan vekile 'köpek' mesajı

Bölükbaşı tüm bunların yanında oldukça iddialı bir troldü.

Eski İYİP Sözcüsü ve Ankara Milletvekili Kürşad Zorlu istifasının ardından malum AKP’ye katıldı. Zorlu’ya rozeti de Erdoğan tarafından takıldı.

Bu adımın hemen ardından Bölükbaşı, Zorlu’nun daha önce sosyal medyadan kendisine yanıt verdiği süreç tweetini alıntılayıp, “Gel dedik geldin. Bundan sonra kalk dediğimizde kalkacaksın. Otur dediğimizde oturacaksın. Konuş dediğimizde konuşacaksın. Sus dediğimizde susacaksın. Kimin ne olduğu ortaya çıktı” dedi.

Bu cüretin kaynağı AKP'den geliyordu, bazen haddini aşıyor ama mazur görülüyordu.

'Lavuk' yanıtı ve cezaevine yolculuk

Bölükbaşı son olarak “Ebrar Karakurt isimli provokatör hariç Kadın Voleybol takımımızın zaferini kutluyorum” tweetiyle öne çıkmaya çalışmış, yanıt “Arkadaşlar kim bu lavuk?" şeklinde olmuştu.

Uzun süre büyük bir cüretle ve rahatlıkla herkese saldıran bu şeriatçı, AKP'li trol olmanın rahatlığını yıllarca tepe tepe kullandı.

Bu sayede gemisini yüzdürüp yolunu buldu, sonunda o kadar coştu ki, Erdoğan'a dahi ayar verebilecek iddiayı buldu kendinde.

Ancak bu oldukça kısa sürdü. Telafi için üst üste Erdoğan övgüsü tweetleri atıp Menderes tweetini sildi ama yetmedi.

O isim, bugün Erdoğan’a yönelik tweeti nedeniyle cezaevine gitmiş oldu.

Kim bilir, belki son savunmasında yine “Bizleri çağdışı yasalardan ve adaletsiz hukuk düzeninden kurtarmanız için daha kaç masumun bedel ödemesi gerekiyor?” demiştir.

(soL)

halkTV "Köşebaşı" -12 Kasım 2025-

 Şara ve Fidan Washington’da -Serra Karaçam- 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara, bu hafta Washington’u ziyaret ederek ABD’li milletvekilleri ve yetkililerle bir dizi görüşme gerçekleştirdi.

Ziyaretin ana gündemi, yıllardır devam eden ekonomik izolasyonun sona erdirilmesi ve 2019 tarihli Caesar yaptırımlarının kaldırılması üzerineydi.

Ziyaret sırasında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye heyetiyle birlikte toplantılara katıldı ve Ankara’nın Şam ve Washington ile bölgesel güvenlik ve ekonomik istikrar konularında artan koordinasyonunu gösterdi.

Fidan Şara ile ziyaretinin “aynı güne denk gelmesi tesadüf” dedi.

Fidan ayrıca Beyaz Saray'da Steven Witkoff ve Senatör Marco Rubio ile yaptırımlar, yeniden inşa ve bölgesel güvenlik konularını görüştüğü bildirildi.

ABD Dışişleri Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott; Rubio ve Fidan’ın, Gazze’deki ateşkes ve bölgedeki istikrarın sağlanmasına yönelik sonraki adımları görüştüğünü duyurdu.

Rubio’nun ayrıca, Başkan Trump’ın Ukrayna’daki devam eden savaşı sona erdirmek amacıyla tüm NATO müttefiklerinin Rusya’dan enerji alımını durdurması çağrısını vurguladığı aktarıldı.

KONGRE GÖRÜŞMELERİ VE YAPTIRIMLAR

El-Şaraa’nın heyeti, Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı ve İsrail yanlısı Cumhuriyetçi Temsilci Brian Mast ve Temsilciler Joe Wilson ve Marlin Stutzman ile bir dizi görüştü.

St. Regis Hotel görüşmeye ev sahipliği yaptı.

Suriye heyeti ayrıca Senato Dış İlişkiler Komitesi üyeleriyle de bir araya geldi.

Görüşmelerin ana ekseni Kongre’de Caesar Suriye Sivil Koruma Yasası’nın (2019) kaldırılması veya değiştirilmesi.

Senato, 2026 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın geçişinde, Caesar yaptırımlarının kaldırılmasını öngören değişiklikleri yasaya ekledi.

Ancak yasaların tam olarak yürürlükten kaldırılması için Temsilciler Meclisi’nin de onayı ve uzlaşma gerekmekte.

Temsilciler Meclisi’nde, Joe Wilson tarafından12 Haziran 2025’te yaptırımları kaldırmak için bağımsız bir yasa tasarısı sunulmuş ve ilgili komitelere sevk edilmişti. Ancak henüz Meclis’ten geçmedi.

Bu arada Trump yönetimi ve ABD Hazine Bakanlığı, bazı yaptırımların uygulamasını geçici olarak hafifletme yönünde sınırlı idari adımlar atarak 180 günlük bir askıya alma duyurdu.

Caesar Yasası hâlâ yürürlükte ve Kongre tarafından resmen kaldırılana kadar geçerli.

SDG ENTEGRASYONU VE SİYASAL DİNAMİKLER

Sharaa-Trump görüşmeleri ve ilgili takip oturumlarının ardından, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) devlet kurumlarına entegrasyonu konusundaki müzakereler görüntüde hız kazandı.

Ama sonuç yok.

Yani hangi somut adımların kararlaştırıldığı net değil.

Mart ayında Şam ile SDG arasında varılan ve SDG’nin yeni Suriye ordusuna entegrasyonunu öngören anlaşmanın uygulanmasına devam edilecek...

Kaynaklar “ön taslaklar” veya yol haritalarının oluştuğunu aktarıyor.

Şam için “entegrasyon”, merkezi komuta altında SDF güçlerinin tam denetimi ve kuzey bölgelerde devletin egemenliğinin yeniden tesisi demek…

SDF ve Kürt liderleri için ise bu kavram, güvenlik entegrasyonu ama yerel yönetişim ve azınlık haklarının güvence altına alınması anlamına geliyor.

Uygulama hâlâ koşullu ve müzakere aşamasında.

İSRAİL İLE FARKLI AMAÇLARLA ORTAK ÇIKARLAR

Uzun süredir devam eden rekabete rağmen, Türkiye ve İsrail, kuzey Suriye’deki SDF hakimiyetini azaltmak ve Şam yönetimini güçlendirmek konusunda geçici de olsa ortak çıkarlara sahip.

Türkiye, PKK bağlantılı isimleri ve sınırını kontrol altına almak istiyor.

İsrail, kuzeyde merkezi yönetimi destekleyerek İran ve Hizbullah’ın bölgede güçlenmesini sınırlamak ve bölgesel istikrarı korumak istiyor.

Her iki ülke de, merkezi, Şam liderliğinde bir kontrol yönünde adım atılmasını destekliyor.

Washington ise bunu temkinli şekilde kabul ediyor gibi görünüyor.

Kimilerine göre İsrail kaostan besleniyor. Oysa bu riski göze almamak için zaten Esad'ın düşmesi ardından ülkede kalan önemli askeri kapasiteleri yok etmişti.

ABD’NİN TUTUMU KOŞULLU ENTEGRASYON VE KONTROLÜN DEVAMI

ABD, Suriye’de yaklaşık 900 asker konuşlandırmış durumda ve Hasakah ile Deyrizor’da SDF güçleriyle birlikte IŞİD’e karşı operasyonlar ve istihbarat koordinasyonu yürütüyor.

Washington, bu ilişkiyi artık “stratejik ortaklık” olarak değil, “çalışan güvenlik düzenlemesi” olarak tanımlıyor.

ABD yetkilileri, SDF’nin devlet yapısına koşullu entegrasyonu ve izleme modelini tercih etmekte.

Bu sayede Amerikan operasyonel erişimi ve istihbarat varlığı korunurken SDF-Şam düzenlemeleri teşvik ediliyor.

Yaptırım hafifletme ile ilerleyen diplomatik sürecin sonucunda, Washington’un Suriye politikasının gerçekten bir değişimi mi yoksa uzun ve karmaşık bir çatışmada geçici bir ara mı olacağını göreceğiz.

/././

 Yasadışı bahis soruşturması şikeye döndü -İsmail Saymaz- 

Futbol dünyasını sarsan yasadışı bahis skandalı Türkiye Futbol Federasyonu  (TFF) Başkanı Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun 27 Ekim’de yaptığı açıklamayla gün yüzüne çıktı. Hacıosmanoğlu, 371 hakemin bahis hesabının olduğunu, 152’sinin aktif şekilde bahis oynadığını söyledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı gün Antalya’da başlatılan yasadışı bahis soruşturması ile elindeki dosyayı birleştirdi.

İlk operasyon 7 Kasım’da gerçekleştirildi.

Eyüpspor Başkanı Murat ÖzkayaKasımpaşaspor eski Başkanı Mehmet Fatih Saraç, bu klübün eski başkanı Turgay Ciner ile 17 hakem ve bir gazeteci hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.

Saraç, Emniyet’te ifadesi alınıp bırakıldı.

Ciner, İngiltere’de ve firari.

Özkaya ile altı hakem 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un ‘Şike ve teşvik primi’ başlıklı 11. maddesine göre müsabaka sonucunu etkilemek suçundan, gazeteci Umut Eken ise manipülatif paylaşımlar yaptığı gerekçesiyle yanıltıcı bilgiyi yaymaktan tutuklandı. 11 hakem ise adli kontrolle serbest bırakıldı.

Kim bu Gençlerbirliği kalecisi?

İlk dalgada tutuklanan en kritik isim, Eyüpspor Başkanı Murat Özkaya oldu.

Özkaya, dün çıkarıldığı İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliği’ndeki sorgusunda, “Bu insanları ben şikayet ettim, federasyona bildirdim” diyerek kendisini savundu.

Avukatı Muhammed Baki Özkara, Özkaya hakkındaki soruşturmanın hakemlerden ayrı olduğuna dikkat çekti.

Avukatı Hasan Arslan da “Müvekkilin kendisi ihbarcı olmuştur ve mağdur olan kendisidir. Bahsi geçen hakemlerle iletişimi yoktur. Bir tweet konu edilmiştir. İtibar suikasti söz konusudur” dedi.

Avukat Muhammet Ömer Tunç ise gazeteci Murat Ağırel’in haberi üzerine Özkaya’ya soru yöneltildiğini iddia etti. Özkaya’nın hangi müsabakada sonucu etkilediğinin belli olmadığını ileri sürdü. 2023 yılındaki bir haberde Gençlerbirliği kalecisinin Özkaya ile iletişime geçme girişiminden söz edildiğini belirterek, şöyle dedi:

Gençlerbirliği kalecisinin şike teklif ettiğine dair itham vardır. Ancak hangi maçla ilgili olduğu bile belli değildir. Para transferi veya HTS kaydından bahsedilmemektedir.

Özkaya’nın açık kaynak araştırması raporuna göre müsabaka sonucunu etkilemek adına teklif aldığının anlaşıldığı iddia ediliyor. Yakalandığında telefon şifresini vermemesi, müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik eylemlerde bulunmak diye değerlendiriliyor.

Üç hakeme yasadışı bahis suçlaması

Hakem Erkan Arslan, yasal bahis oynadığını anlatarak, “Kendi maçıma bahis almadım” dedi.

Arslan’ın 2021-2025 yılları arasında toplam 35.179.061,78 TL işlem hacmi olduğu kaydediliyor. Yasal bahis sitelerinde 2021-2025 yılları arasında 6380 işlemde 10.548.837,48 TL’lik işlem hacminin bulunduğu, firmalara 6.544.087,53 TL para çıkışı, firmalardan 4.004.749,95 TL para girişi olduğu anlaşıldı. Mali profiliyle örtüşmeyen bankacılık işlemi yaptığı anlatılıyor.

Hakem Yakup Yapıcı, “Hiçbir şekilde kendi maçımda oynamadım” dedi.

Yapıcı’nın da 2021-2025 yılları arasında toplam 8.501.293,83 TL işlem hacminin olduğu anlatıldı. Yasal bahis sitelerinde 1125 işlemde 1.688.222,30 TL’lik işlem hacminin bulunduğu belirtildi. 1.022.057 TL para çıkışı, 666.165,30 TL para girişi olduğu ifade edildi. Ve ‘Grandpashabet’ adlı yasadışı sitede bir yıldır bahis oynadığı anlaşıldı.

Nevzat Okat ise 10 yıldır hakemlik yaptığını ve yalnızca yasal bahis oynadığını savunarak, “Hakemlik hayatımız bitti. Biz eğlence amaçlı yaptık ve sonucunda ceza aldık. Ben öğretmenim, çok üzgünüm” dedi.

Avukatı Kamile Almaz, Okan’ın profesyonel hakem olmadan önce oynadığını ve kaybettiğini söyledi. Bundan dolayı ilk evliliğinin bittiğini, hakemlikten ihraç edilerek cezasını çektiğini söyledi.

Okat’ın ise 2021-2025 yılları arasında toplam 50.267.645,22 TL’lik işlem hacmi olduğu anlaşıldı. Yasal bahis sitelerinde 104 işlemde 1.643.093,60 TL’lik işlem hacminin bulunduğu, 1.006.913,61 TL’lik para çıkışı, 636.179,99 TL’lik para girişi olduğu saptandı. Cep telefonunun notlar bölümünde yasadışı bahis sitesi üyelik ve şifre bilgileri çıktı.

Kararda, hakemler için şu değerlendirme yapılıyor:

Futbol Disiplin Kurulu talimatına aykırı olarak futbol müsabakaları üzerine bahis oynadığı, futbolun dürüstlüğüne zarar verecek eylemle bulunduğu, tarafsızlık yükümlülüğünü ihlal ettiği, kamu güvenini ve adalet görünümünü zedelediği, yasadışı bahis sitelerine giriş yaptığını tespit edildiği, müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik eylemde bulunduğu…

Hobi amaçlı!

Adli kontroller serbest bırakılan hakemlerden Cihad Buyurgan, iki sene önce hobi amaçlı bahis yaptığını iddia etti.

Miraç Yıldırım, amatör ligler için bahis oynadığını söyledi.

Yasin Şen, “Kazanç elde etmedim” dedi.

Mustafa Özel ise “Çıktığım müsabakalardan beş profesyonel maça hiçbir müdahalem yoktur” diye ifade verdi.

1024 futbolcu disipline

Yasadışı bahis soruşturmasının işaret fişeğini yakan Hacıosmanoğlu, dün yeniden sahneye çıktı.

TFF’den yapılan açıklamada, 1024 futbolcunun yasadışı bahis oynadıkları gerekçesiyle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na sevk edildiği duyuruldu. Süper Lig’de oynayanların da yer aldığı futbolcuların listesi isim isim duyuruldu.

Galatasaraylı Eren Elmalı, bahis oynadığını kabul edenlerden… Elmalı, “Bu dosyada adımın yer almasının nedeni, yaklaşık beş yıl önce kendi takımım dışında bir bahis işlemidir. O günden bu yana ne bahis oynamış ne de bu konuyla en ufak bir bağlantım olmuştur” dedi.

Beşiktaşlı Necip Uysal ise bahis oynadığı suçlamasını reddediyor. Uysal, “Hayatım boyunca bahisle ilişkim olmadı. Oynamadım, bahis hesabım olmadı” diyor.

Uysal’ın itirazı, TFF’nin Hakem Zorbay Küçük örneğinde olduğu gibi hata etmiş olabileceğini düşündürüyor. Küçük’ün suç duyurusunda bulunması üzerine TFF geri adım atarak, idari tedbiri kaldırmıştı.

Şimdi Necip Uysal’ın çıkışı TFF’nin hata yapmış olabileceğini akla getiriyor. Suçları ispat edilmeden futbolcuların liste halinde yayınlanması, lekelenmeme hakkının ihlali demek.

Öte yandan, futbolcuları vuracağı belli olan ikinci dalga, şike tartışmasını beraberinde getirecek.

/././

 Unutmamıza güveniyorlar -Ayşenur Arslan- 

Bugün 11 Kasım. Yani 11.11.. Yani (nedense) alışveriş günü!

Dışarı çıkıp AVM gezecek hale gelmiş olsam gider bir bakardım. Kredi kartları cayır cayır neler için işliyor!

Olacak o kadar tabii. Yılın bir günü.. Kapitalizmin yaşaması için sunağını dolarlar, eurolar, yenler, liralarla donatmalıyız.

Bir çantaya en mütevazisinden 40-50 bin TL vermişiz çok mu!

TL demişken.. Dolar 42 TL sınırını da aşıp 42.23 oldu ama bakıyorum haber bile olmuyor!

Alıştık artık. Yıllardır söylenen yalanlara alıştığımız gibi! Bakın; Orta Vadeli Programlarda iktidarın bize söylediği ile gerçekleşen oranlar nasıl fıkra gibi:

“■ 2021’de yapılan 2023’ün ilk tahmini yüzde 5, gerçekleşme yüzde 64,8.”

“■ 2022’de yapılan 2024’ün ilk tahmini yüzde 5, gerçekleşme yüzde 44,4.”

“■ 2023’te yapılan 2025’in ilk tahmini yüzde 5, gerçekleşme tahmini yüzde 31-32 arası.”

“■ 2024’te yapılan 2026’nın ilk tahmini yüzde 9, gerçekleşme tahmini yüzde 13-19 arası”

Sizce de komik değil mi!

Arada bir eş dost sohbetinde fiyatlardan yakınıyoruz.. Sonra konuşmayıveriyoruz.. Unutuyoruz..

Sadece fiyatlar mı? Daha 20 yıl önce Türkiye nasıl bir ülkeydi.. Televizyonlarda neler tartışılırdı.. Avrupa hayali nasıl canlıydı.. Eurovision yarışmasıyla nasıl heyecanlanırdık..

Unuttuk gitti. O yıllardan öncesi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yılları hakkında ise hiçbir fikrimiz yok.

Edebiyatla tarihi harmanlayan şahane kitapların yazarı Ayşe Kulin anlattı geçenlerde. Komşusunun kızına “VEDA” romanını hediye etmiş.

“Oku bak, işgal yıllarında neler yaşandı..” demiş.

Genç kız şaşırmış “ne işgali”!

Ayşe Kulin “anladım ki” diyor, “Türkiye’nin, İstanbul’un işgal edildiğinden habersiz. Kıza sormuş, ‘Sence mavi gözlü bir adam padişaha gelip, kalk oradan ben oturacağım’ mı dedi.”

İstanbul’da oturan.. Ayşe Kulin’le tanışma şansına sahip modern bir genç kız.. Meğer gerçekten de öyle zannediyormuş.

Karartılan zihinlere bir örnek de dün yaşandı. Bir üniversitenin amfisinde, saat 9’u 5 gece öğrenciler saygı duruşu için ayağa kalkmışken bir erkek öğrenci amfi sahnesine çıkıyor. Saygı duruşu boyunca sahnede gidip gelerek telefonda konuşuyor.

Cehaletin en tehlikeli hali! Bilmediğini bilmemek. Bilmeyi reddetmek.

Türkiye’yi küresel standartların dibine çeken, itaat etmekten başka yol bilmeyen bir nesil istiyorlardı ya! Belli ki hasat etmeye başlamışlar.

Halk TV’de gençlere fırsat vermek amacıyla açtığımız kursta ben de birebir tanık olmuştum.

Neyse ki sayıları azdı. Ancak kendi ülkelerine ve tarihe dair CEHALETLERİ ve asıl üzücü yanıyla MERAKSIZLIKLARI çok ağırdı.

Sokak röportajları da zaten sayısız örnekle dolu.

Mevcut tablo sebep mi sonuç mu, tartışılır.

Ama şurası açık: Her otokrat iktidar gibi bizimki de cehalete ve unutmaya güveniyor.

***

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş için verdiği kararın üzerinden bir hafta geçti. Bu bir haftada, başta DEM’liler, Demirtaş’ın tahliyesi için “ha göründü ha görünecek” diye kapıda bekledi.

Bahçeli İttifak ortağına “tahliyesi hayırlı olur” diye haber saldı.

Sonuç?

Adalet Bakanı açıkladı:

AİHM kararı şu anda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi tarafından değerlendirilecek. Mahkeme ne karar verecek hep beraber bekleyeceğiz."

Bunu söyleyen Adalet Bakanı! O da bizler gibi merakla bekliyormuş: “Bakalım yerel mahkeme ne diyecek!!”

Demirtaş şunun şurasında yaklaşık on yıldır cezaevinde. Ne acelesi var.. Bir yere mi yetişecek.. Değil mi!

İnsan utanır.. İnsan ise tabii.. Sevdiklerinden yüzlerce kilometre uzakta, yıllarca gün yüzü görmeyen.. Üstelik adil yargılanmadığı açık birine “yerel mahkemenin kararını bekliyoruz” denir mi?

Bekleyelim bakalım. Mahkeme dosyanın kapağını açsın hele. Sonra araya tatildi, bayramdı falan girince kapak bir süre daha kapansın. Bu arada belki heyet değişsin ya da hastalansın.. Demirtaş da hücresinde beklemeye devam etsin.

Ya Tayfun Kahraman..

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Gezi davası hükümlüsü Tayfun Kahraman’ın yeniden yargılanması yönündeki Anayasa Mahkemesi kararını görmezden gelerek, tahliyesi ve yeniden yargılanma talebini reddetti.

Aklınıza gelebilecek, Ahmet Hakan, Şamil Tayyar, Cem Küçük ve Erdoğan’ın eski hukuk danışmanı dahil herkes tarafından isyanla karşılanan bu tutum kimilerine göre “ANAYASA’YA KARŞI FİİLİ DİRENİŞ” anlamına geliyordu. Ama ne Saray umursamıştı durumu ne de mahkeme.

Tayfun Kahraman’ın eşi Meriç ise aslında hepimizin savrulduğu çaresizliği şöyle dile getirmişti:

“Bugün sabah Silivri'de Tayfun ile görüştük, karardan habersiz, umutla birbirimize sarıldık. Şu an gerçekten çok üzgünüm. Vera'yı okuldan alacağım ve ona ne diyeceğimi bilmiyorum... Anayasa Mahkemesi kararı uygulanmadığında ne yapılır bilmiyorum.

Biz kimseye zarar vermedik, biz hayatımız boyunca kimseye kötülük etmedik, şimdi bize bunları neden yaşatıyorlar anlamıyorum. Hayatım boyunca hayal dahi edemeyeceğim bir zulmün hedefi olmanın ağırlığını kelimeye dökemiyorum.

Göz göre göre, masum olduğumuz halde ailemize çile çektirilirken ne denir, ne yapılır cidden bilmiyorum. Kimsenin buna engel olamamasının çaresizliğini tarif edemiyorum. “

***

Atanamayan kadın öğretmenin gözyaşları içinde anlattıklarına, buz gibi bir kayıtsızlıkla “YALAN SÖYLÜYORSUN” diyen bir cumhurbaşkanı sizce Tayfun Kahraman’ı, kızı Vera’yı dert eder mi?

İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek için cezaevlerine doldurulan.. Sadece özgürlükleri değil emekli maaşları bile elinden alınan onca insanın sesini duyar mı?

Oysa.. Bilmiyorlar ki devran dönüyor. Atatürk hala yolumuzu aydınlatarak umut oluyor!

/././

halkTV

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...