Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 2026’ya girerken militarizm ve faşizm 

Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım. Sistemik riskler artmaya devam ediyordu. Madalyonun öbür yüzünde, ekonomik kırılganlığın giderek siyasal, askeri bir boyut kazandığını görüyoruz.

Batı dünyası, özellikle ABD ve Avrupa, yalnızca ekonomik belirsizlikle değil, derinleşen jeopolitik kaygılarla da karşı karşıya. Bu kaygının merkezinde iki olgu öne çıkıyor: Birincisi, teknoloji elitinin -Silicon Valley’in “apocalypse capitalism”  olarak adlandırılan, kısmen teolojik bir çöküş (kıyamet) beklentileri. Bu beklentiye stratejik mineraller, yapay zekâ ve enerji eksenli neokolonyal eğilimler eşlik ediyor. İkincisi ise ABDAvrupa-Rusya üçgeninde dengeler bozulur, ABD hegemonyası altında şekillenmiş küresel güvenlik mimarisi çözülürken savaş teknolojilerinin, bir sermaye birikim alanı olarak yeniden önem kazanıyor.

ABD’de savunma sanayisi yatırımları tarihsel ortalamaların çok üzerinde (2025: 980 milyar dolar) artıyor. Yalnızca Pentagon’un bütçesi genişlemiyor; yapay zekâ, otonom sistemler, hipersonik silahlar, nadir elementler ve veri merkezleri etrafında, adeta yeni bir birikim rejimi şekilleniyor. Ekonominin kırılgan yapısı, sermayeyi daha güvenli, devlet kaynaklarıyla desteklenen bu alana iterken politik elitlerin savaş beklentisi de normalleşiyor.

ASKER DE GEREKİYOR 

Ekonomik durgunluk ile Ukrayna savaşının, Trump-Putin ilişkisinin getirdiği güvenlik kaygıları altında Avrupa yeniden silahlanıyor. Askeri kapasiteyi genişletme arzusu, kaçınılmaz olarak askerlik konusunu da gündeme getirdi. Örneğin Almanya’da hükümet, zorunlu askerlik konusunu tartışmaya açıyor; kısa dönemli ulusal hizmet modeliyle genç nüfusun orduda etkinleşmesini planlıyor. Fransa da ordusunu genişletmek istiyor ama zorunlu askerlik popüler değil. Fransa’da Le Pen (faşist hareketin parlamenter lideri) Almanya’da AfD zorunlu askerliğin geri getirilmesini, ulusal disiplinin artırılmasını istiyor.

Vatandaşların savaş istemediği, profesyonel orduların personel bulmakta zorlandığı bir dönemde, bu tartışmalar, yalnızca asker sayısını artırmaya ilişkin değil, aynı zamanda, toplumun savaş fikrine direnişini kırmayı, savunma kültürüne adaptasyonunu, savaş kapasitesini artırmayı da gündeme getiriyor. Tıpkı 19. yüzyıl sonu Avrupa’sında olduğu gibi, “istila ve direniş” (“büyük yer değiştirme”, “göçmen istilası”) temaları kültürel ve politik söylemlerde yükseliyor. Günümüzde faşist ideolojiler de tam bu noktada devreye giriyor: Irkçılığı kültürel kodlarla gizleyen, sözde bir erkeklik krizine hitap eden, antiwoke ve hız/teknoloji kültünü kutsayan faşist eğilimler, özellikle teknoloji sermayesinin ve siyasi elitin ilgisini çekmeye başlıyor.

Günümüzün faşizmi tabii ki 1930’lar faşizminin kopyası değil; günümüzün teknolojik, ekonomik ve kültürel malzemeleriyle yeniden üretilmiş bir faşizm bu. Bu dalga, dün çizgi romanlar, dergiler, filmler ile yaygınlaşırken bu gün, X, TikTok gibi, sosyal medya platformları, bilgisayar oyunları, YouTube yayınları üzerinden üretilen ırkçılık, homofobi, kadın düşmanlığı, erkeklik kültü yansıtan “meme”ler ile hızla yayılıyor.

Bu faşist dalga sermaye birikimi ve militarist eğilimlerle örtüşerek savunma yatırımlarının ve zorunlu askerlik tartışmalarının meşruiyetini güçlendiriyor. Kapitalizmin kriz dönemlerinde tekrarlayan bir örüntü olarak ekonomik daralma ve toplumsal huzursuzluk arttıkça sistem militarizme sığınıyor; ideoloji ise bu dönüşümü kaçınılmaz ve gerekli gösteriyor. ABD ve Avrupa’nın hızlanan savunma harcamaları, yalnızca güvenlik endişesi değil, kırılgan ekonomik düzenin yeni bir çıkış arayışının da göstergesi.

Sermayenin ve teknolojik elitin gereksinimleri ideolojik eğilimleri, militarist dönüşümü hızlandırıyor. Ancak vatandaşların büyük çoğunluğu savaş istemiyor. Bu noktada günümüzün faşizmi, toplumun savaş düşüncesine alıştırmaya yönelik bir kültürel ortamı (özellikle I. ve II. savaşların, faşizmin canavarlıklarının anılarından yoksun genç kuşaklar arasında) besliyor. 2026 yılı, kırılgan ekonomik ve militarist eğilimlerin, faşist senaryoların iç içe geçtiği bir dünya getiriyor.

***

 2026’ya girerken: Yeni kapitalizm/ faşizm 

Council on Foreign Relations’ın kasım ayında açıklanan “ABD, ekonomik güvenlik yarınların teknolojilerinde yarışı kazanmak”  raporunun ardından geçen hafta açıklanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS), ABD açısından, Washington mutabakatının (Wall Street-Hazine-IMF) önceliklerini yansıtan neoliberal küreselleşme yaklaşımını terk ettiğini; bu hegemonik blokun yerini teknoloji sermayesinin öncülük ettiği; devletçi, korumacı, faşizan yeni bir hegemonik blokun aldığını ilan ediyor. UGS 2025, salt Amerikan dış politikası açısından değil, kapitalizmin küresel evrimi açısından da tarihsel bir kopuşa işaret ediyor.

Neoliberal dönem, sermayenin engelsiz dolaşımı, işçi haklarından kaynaklanan engellerin tasfiyesi; ticaretin, finansın ve üretimin ulusal sınırları aşarak tek bir dünya pazarı yaratması demekti. Bu dönemde devlet, piyasanın “etkinliğini” engellemeyecek, sermayenin özgürleşmesini güvence altına alacak bir biçim alıyordu; WTO, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar bu düzenin bekçiliğini yapıyordu. Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonu da bu mimarinin sonucuydu.

UGS 2025, bu dönemin esas olarak kapandığını söylüyor. Neoliberal dönemin “dünya ile entegrasyon” fikrinin yerini; “ekonomik güvenlik”, “teknolojik egemenlik”, “ulusal kapasite inşası” kavramları alıyor. Verimlilik adına üretimi Asya’ya kaydıran anlayış terk ediliyor; yeni strateji, üretimi yeniden ulusal sınırlar içine çekmeyi, tedarik zincirlerini jeopolitik risklerden arındırmayı hedefliyor. Devlet, piyasa rasyonalitesini bir kenara bırakarak yeniden kapitalist üretimin baş mimarı konumuna yükseliyor. İşçi haklarını baskılama eğilimi korunuyor.

Bu dönüşümün en kritik boyutu sermaye fraksiyonları arasındaki değişimdir. Neoliberal dönemin serbest dolaşım ve özelleştirme politikaları finans sermayesinin gereksinimlerini karşılarken bugün hegemonya merkezine dijital altyapıları, veri akışlarını ve yapay zekâ ekosistemlerini kontrol eden “teknoloji sermayesi” yerleşiyor. Bu fraksiyon, yalnızca ekonomik bir güç değil, devletin izleme ve disiplin sisteminin de önemli bir aracıdır. Yeni UGS’de yapay zekâ, biyoteknoloji ve siber kapasitenin ulusal güvenliğin temel direkleri sayılması tesadüf değildir.

Devlet ile teknoloji sermayesi arasında tam bir simbiyoz ilişki kuruluyor: Pentagon ve CIA altyapıları Silikon Vadisi’nin bulut sistemlerine yaslanırken Silikon Vadisi de Çin’le rekabetin en kritik kavşağında ulusal çıkarın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlanıyor. Bu bakış açısıyla Çin, artık “komünist” olduğu için değil; yapay zekâ ve çip üretimi gibi alanlarda rakip bir teknoloji devleti olduğu için tehdit sayılıyor. Bu durum, klasik jeopolitiğin ötesinde, teknoloji sermayesinin dünya ölçeğindeki hegemonya mücadelesinin ABD güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmesi olarak görülebilir.

Teknoloji sermayesinin elindeki gözetim, veri denetimi, davranış manipülasyonu araçları, siyasal iktidarın elinde olağanüstü bir toplumsal disiplin mekanizmasına dönüşüyor. UGS’nin kültürel “yeniden doğuş”, “kültürel bütünlük” gibi göçmen karşıtlığı perspektifleri dış ve iç düşman söylemiyle birleşerek bir faşizm dinamiğini (süreç olarak faşizmi) hızlandırıyor. Ancak bu, klasik faşizmden çok daha derin, teknolojik olarak güçlü bir yönelimdir. Hedef, görünmez gözetim ağları üzerinden işleyen yeni bir disiplin biçimidir.

Gerçi ABD’de ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) daha şimdiden Gestapo’yu andırıyor. Sonuç olarak neoliberal dönemin bireysel özgürlük, çok kültürlülük söyleminin yerini, “güvenlik” ve “egemenlik” adına daralan bir yurttaşlık alanı alıyor. Devlet ve teknoloji sermayesi arasındaki bu simbiyoz, hem ekonomik hem ideolojik düzeyde yeni bir yönetim rasyonalitesi yaratıyor. UGS 2025, neoliberal düzenin çöküşünü, teknoloji sermayesinin yeni hegemonik sınıf olarak yükselişini tescilliyor. 

Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.

***

 UGS: Emperyalist-faşist moment! 

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım. UGS salt bir dış politika metni değil; Amerika’nın özellikle Latin Amerika’ya yönelik tarihsel bakışını radikal biçimde yeniden canlandıran, bir emperyalist/faşist proje: 19. yüzyılın ikinci yarısında ABD emperyalizmi, hegemonyası yükselirken tasarlanan Monroe Doktrini, 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken yeniden gündeme geliyor. UGS yalnızca Latin Amerika’ya dış müdahaleleri engelleme iddiası taşımıyor; Latin Amerika’yı ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan ABD’nin doğal hâkimiyet alanı olarak ilan ediyor.

MONROE DOKTRİNİ

UGS’nin Latin Amerika doktrini, klasik emperyalizmin güncellenmiş bir versiyonu. Tekelci kapitalizm aşamasında, kapitalizmin yapısal kriz evrelerinde merkez ülkeler, çevreyi yeniden yapılandırmak, kaynak akışını güvenceye almak için rıza alma (dolaylı kontrol) politikalarını yetersiz bularak şiddet (kinetik şiddet ya da askeri mali şiddet, tehdit) araçlarına başvururlar; emperyalizm hegemonya  ilişkisinden uzaklaşarak imparatorluk ilişkisine kaymaya başlar. ABD’nin bugünkü tutumu tam da bu momenti gösteriyor: Latin Amerika’nın limanlarından enerji hatlarına, kritik minerallerden dijital altyapıya kadar “stratejik varlıklarının” yabancı (yani Çin) etkisinden arındırılması ve son tahlilde Amerikan şirketlerine açılması talep ediliyor.

Bu noktada, Project 2025’in UGS’de yankılanan Latin Amerika’ya dair dili, tarihsel Monroe Doktrini’nden bile daha çıplak: “Arka bahçe” metaforundan hareketle ülkelerin iç politikasına müdahale hakkı, tehdidi ve gerekirse zor kullanma opsiyonu açıkça dile getiriliyor. Bu, yalnızca jeopolitik kontrol değil; siyasal öznellik -egemenlik- üzerindeki bir tahakküm iddiası. Bu stratejik yaklaşım, siyasal teori açısından baktığımızda, klasik emperyalizm ile faşist mekân anlayışı arasında dikkat çekici bir kesişme yaratıyor.

LEBENSRAUM

Faşizm, yalnızca totaliter bir yönetim değil, aynı zamanda ulusun “hak ettiği yaşam alanını” (Lebensraum) genişletme iddiasıdır. Nazi Almanya’sının  Lebensraum kavramı, etnik, kültürel üstünlük varsayımına dayanarak komşu coğrafyaların siyasal bağımsızlığını geçersizleştiren bir söylem üretmişti.

Project 2025’in etkisiyle UGS’ye giren “kültürel bütünlük”, “medeniyetin korunması” ve “demografik dönüşüm tehdidi” gibi ifadeler, açıkça ırkçı bir etno-nasyonalist perspektife yaslanır. Bu dil, kültürel farklılığı güvenlik riski ilan eden, ulusal kimliği etnik homojenlikle özdeşleştiren klasik faşist söylemin güncel bir uyarlamasıdır. Tarihsel olarak Nazi Almanya’sının Volksgemeinschaft  ve  Lebensraum kavramlarında gördüğümüz gibi, “kültürel uyum” ve “yaşam alanı” gerekçeleri bugün UGS’de hemisferik hâkimiyet, göçün bastırılması ve Latin Amerika’nın yeniden şekillendirilmesi için kullanılıyor. Hatta “uygarlığı gerilemekte olan” Avrupa’yı da (kurtarma niyetiyle) kapsıyor. Böylece metin, jeopolitik stratejiyi etno-ırksal bir hiyerarşiyle birleştirerek tehlikeli bir yeni-faşist mekân ve nüfus mühendisliği anlayışını meşrulaştırıyor.

UGS, Latin Amerika’yı “bizim hemisferimiz”, “bizim ekonomik ve stratejik alanımız” olarak tarif ederken “kültürel olarak uyumlu” (“coherent” homojen-beyaz Hıristiyan; Volksgemeinschaft) ulus kavramı ile birleştirerek, Avrupa’yı da kapsayan jeopolitik bir Lebensraum mantığını benimsiyor. Stratejik kaynakların  “yanlış ellere geçmesi”nin ulusal güvenlik tehdidi sayılması, bölge hükümetlerine açık baskı, şirketlere yönelik “ABD’ye öncelik tanıma” zorunluluğu, hepsi aynı emperyalist-faşist mekânsal tahakküm mantığının güncel biçimleri.

Kısacası, Project 2025 ışığında hazırlanmış UGS (kimi yorumcular “Vance-Miller”  belgesi diyor), emperyalizm ile faşist mekân politikasını birleştiren, Latin Amerika üzerinde hak iddia eden, Avrupa’da rejim değişikliği arzulayan, yeni bir stratejik moment yaratıyor.

Ancak Latin Amerika’nın hafızasında, ABD’nin askeri darbelerine, örtülü operasyonlarına, bölge halklarının tepkilerinden kaynaklanan güçlü bir antiemperyalist, Avrupa’da da her şeye rağmen ilerici demokratik bir gelenek var. UGS’nin yeni “hemisferik Lebensraum” vizyonu yeni savaşlar, baskıcı rejimler üretecek.

Ergin Yıldızoğlu

                                                                /././

halkTV "Köşebaşı" -12 Aralık 2025-

 Laleli Çamaşırhanesi -3- Videoya çektiler: ‘Cırt’ sesi geldikçe bağırıyor! “Maşallah, Maşallah!..”-Bahadır Özgür-

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturduğu, Laleli merkezli son yılların en büyük kara para aklama ağına dair dosyayı incelemeyi sürdürüyoruz…

Onlarca şirkete ve ödeme kuruluşuna el konulan olayın özeti şöyle:

2018 sonrasında Denizbank, Golden Global Yatırım Bankası ile Şekerbank’ın (soruşturma dosyasında adları verilenler) POS cihazları kullanılarak, Libya ve Irak’a ihracat yapılmış gibi gösterilerek, şüpheli bir para trafiği hattı kuruldu. 2025’e kadar milyarlarca doların bu hattan akıtılıp, Laleli merkezli sayısı yüzleri bulan bir şirket ağı vasıtasıyla sisteme sokulup aklandığı ileri sürülüyor.
ABD bankacılık sistemi ile Libya yaptırımlarının delindiği iddiasıyla olayı ‘suç gelirlerinin aklanması’ sayıyor.

Çünkü, Türkiye’nin 2021 yılında ‘gri listeye’ alınmasının ana sebeplerinden birisi buydu. OECD’ye bağlı Mali Eylem Görev Gücü (FATF) toplantısında, emlak ve değerli maden ticaretinde sıkı denetim talep edildi. Kara para aklama soruşturmalarının artırılması istendi. MASAK da 2023’te, bankalar için yeni bir ‘şüpheli işlem bildirimi’ rehberi hazırladı. Rehberde yer alan şu madde özellikle önemli: “Kredi kartı müşterilerinin sürekli olarak dikkat çekici tutarlı nakit para çekimleri yapması, kredi kartlarının altın gibi nakde tahvili kolay olan kıymetli malların alışverişinde sürekli ve sıra dışı kullanılması…”

İşte ‘Laleli çamaşırhanesi’ tam olarak bu ‘şüpheli ticaret’ üzerine kuruldu: POS’larla tonlarca hayali altın satışı!

Yani İstanbul Altın Rafinerisi de dahil Kapalıçarşı kuyumcularına, Fatih’teki döviz bürolarına yaz aylarından beri yapılan seri operasyonların arkasında, ABD’nin baskısı bulunuyor.

***

Araştırma dosyamızın bugünkü bölümünde ihracatın hayali olduğunu gösteren bazı delilleri yayınlıyoruz.
Libya’ya uçakla gönderilen POS cihazlarından dakikalar içinde çok sayıda işlem yapıldığı görülüyor. Kartlar ve POS’lar yan yana dizilmiş halde. Makineden ‘cırt’ sesi geldiği anda “Maşallah, Maşallah” diye bağrışmalar duyuluyor:

https://cdn.halktv.com.tr/media/2025/12/video1.mp4

https://cdn.halktv.com.tr/media/2025/12/video2.mp4

****

Bu POS’lardan çıkan yüzlerce slip incelendiğinde manzara daha da netleşiyor.
Mesela; Laleli’de küçük bir şirkete ait POS işlemlerine bir bakalım:

Tek bir POS’tan, tamamı Libya vatandaşlarına ait farklı banka kartları ile 20 Mayıs 2023 günü, saat 12:12’de ilk çekime başlanıyor, saat 14:20’ye kadar iki saat içinde yüzlerce işlem yapılıyor.

whatsapp-image-2025-12-11-at-07-33-42-1.jpeg

Bu şirket 22, 23, 24 ve 25 Mayıs’ta da aynı şekilde POS’tan mal satmış gibi çekim işlemini tekrarlıyor. Kartların üzerindeki isimler farklı ancak aynı tutarlarda defalarca çekim yaptığı anlaşılıyor.

Şu slipler de ‘gün sonu raporları’nı gösteriyor. Kayıtlara bakılırsa şirket 5 gün içerisinde Libyalılara yarım milyon dolarlık mal satmış:

whatsapp-image-2025-12-11-at-07-33-42.jpeg

Ne var ki, savcılık dosyasında yer alan uzmanların hazırladığı raporlarda, bir yıl içinde şirketlerin cirosunun 17 kat kadar artması, aynı tutarlı art arda işlem yapılması, şirketlerin hemen ertesi günü bankaya gidip parayı yüksek komisyon ödeme pahasına nakit çekmesi, “hayatın olağan akışına aykırı” olarak değerlendiriliyor.

Örnek verdiğimiz şirket yabancı kartların kullanıldığı POS cihazı ile tüm yıl boyunca yalnızca birkaç hafta işlem yaptı. Buna rağmen bu işlemler tüm satışların yüzde 95’ine yakınını oluşturdu.

Böyle sayısı yüzleri bulan şirketin işin içinde olduğu ‘Laleli çamaşırhanesi’nin 2018’den beri durmaksızın çalıştığı hesaba katılırsa, para trafiğinin tahminlerin ötesinde olduğunu söylemek lazım. Soruşturma dosyasına giren resmi raporlara göre, şimdilik bir operasyonda 47 milyar lira, bir başkasında 112 milyar liralık şüpheli işlem tespit edildi.

Ancak Libya’nın iddiası ülkeden en az 20 milyar dolarlık rezervin kaçırıldığı yönünde. BDDK ve MASAK’a yapılan ihbarlara bakıldığında ise ‘kara listede’ yer alan şirketlerin toplam cirosu 8 milyar dolar.

***

POS işlemleri ve slipler dosyadaki ana deliller arasında. Zira, slipler bankacılık kurallarına uygun değil. Ne üzerlerinde bankaların adı yer alıyor ne de ticaret yaptığı iddia edilen şirketlerin adresleri tam olarak yazılı. Adres diye ilçe ve cadde verilmiş. Bina, daire yok!

Daha vahimi, POS’ların yazılımına müdahale edildiği de ileri sürülüyor. Bu ancak bankalardan yapabilecek bir işlem. Günlük limitler de 1 milyon dolara kadar artırılmış.

Tüm bunlar soruşturma sonucunda ortaya çıkacak elbette.
Dosyayı incelemeye devam edeceğiz. Özellikle bankalara soracağımız çok soru var çünkü…

/././

 ABD-İngiltere: Büyük uzlaşma bozuluyor! Trump’a aşırı sağcı suçlaması -Mustafa K. Erdemol- 

Ukrayna Devlet Başkanı Volodomir Zelenskiy’in Beyaz Saray’da, Başkan Donald Trump ile Yardımcısı JD Vance’ın “sözel” saldırısına uğradığı ABD ziyaretinden kısa bir süre sonra ABD’ye giden İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in Trump’ın yanında neredeyse “süt dökmüş kedi” gibi durduğunu anımsamayan yoktur herhalde. Pek de unutulacak bir görüntü değildi doğrusu.

Starmer’in o halinden ötürü hayli utandıklarını okuduğum İngilizleri o “mahcubiyetten” milletvekilleri kurtaracağa benziyor. Çünkü parlamentoda çok sayıda milletvekili Trump konusunda “kral çıplak” demeye başladılar şu sıralar. Aslında “solcu” iddiasındaki Starmer’den beklenen tutum buydu.

Malum, Trump uzun süredir gerginlik yaşadığı Avrupa’nın siyasetine de doğrudan müdahalede bulunuyor. “Medeniyetinin yok olmakla karşı karşıya olduğunu” iddia ettiği Avrupa’nın siyasal sistemi için büyük tehlikeler barındıran grupları, partileri desteklediğini açıkça belirtiyor, yardımcısı Vance ile birlikte. Yaşlı kıtanın “mevcut gidişatını” düzeltmesini beklediği o grup ya da partilerden “vatansever Avrupa partileri” olarak söz etmesi yanıltmasın. Sözünü ettiği partiler düpedüz faşist çeteler çünkü.

İşte bu yüzden İngiltere Parlamentosu’nun kimi milletvekilleri 1930’ları anımsatan “aşırı sağcı söylemler” kullanmakla suçladıkları, Rusya’yı desteklemekle eleştirdikleri Trump’ı uyarmasını bekliyorlar Starmer’den. Çünkü, örneğin İşçi Partisi milletvekili, aynı zamanda hükümetin Ulusal Güvenlik Stratejisi Ortak Komitesi Başkanı Matt Western Trump’ın söylemleri yüzünden "İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Batı dünyasına öncülük eden ABD konsensüsünün parçalanmış göründüğünü” ileri sürüyor. Anlamı şu; Trump’ın Rusya’yı hiçbir konuda hiç kınamamış oluşu İngiltere’yi de savunmasız bırakıyor, göç konusundaki sözleri de çokkültürlülüğü hedef alıyor. Demek istediği bu Western’in.

Bir başka İşçi Partisi milletvekili (aynı zamanda İş Dünyası Seçici Komitesi Başkanı) Liam Byrne de Trump’ın söylemlerinin “1930'lara kadar uzanan bazı aşırı sağcı söylemlerle benzerlikler taşıdığını görmek zor değil” diyerek, Avrupa ile daha yakın savunma işbirliği çağrısında bulunuyor.

Parlamentoda Trump karşıtı bir hava esiyor olmasına ragmen Göçmen Bakanı Seema Malhotra’nın, ABD'nin “Birleşik Krallık için güçlü, güvenilir, hayati bir müttefik olmaya devam ettiğini” söylemesi gerçeği pek yansıtıyor değil. Çünkü Malhotra açıklamasının bir yerinde İngiltere’nin göç/göçmenlik konularında “ABD’den çok farklı” bir tutuma sahip olduğunu söyleyerek Trump’ın “tehlikede olduğunu söylediği Avrupa medeniyetinin” oluşmasında göçmenlerin katkısını anımsatıyor. Bunlar Trump’a yanıt aslında.

Trump, bu hafta yaptığı bir açıklamada Avrupalı liderleri göçü kontrol edememekle suçlamış, Avrupa ülkelerinin sınır politikalarında değişiklik yapmamaları durumunda “artık yaşayabilir ülkeler olamayacaklarını” öne sürmüştü.

Malhotra, buna karşılık ülkesinin Ukrayna'yı savunmak için bir araya gelen güçlü bir Avrupa ile 30'dan fazla ülkeden oluşan koalisyonun liderliğini üstlendiğini belirterek, Avrupa ülkelerinin “savunma harcamalarını artırdığını” da anımsatıyor.

Ancak iki ülke arasında yakın zamanda imzalanan stratejik belgeye itiraz da gün geçtikçe büyüyor. Liberal Demokrat milletvekili Bobby Dean, belgenin “ırkçı, beyaz üstünlüğü ideolojisine dayandığını” belirtirken bir başka Liberal Demokrat milletvekili James MacCleary de, belgenin belirli bir ideoloji ile dünya görüşünü teşvik etmek için Avrupa'daki demokratik süreçlere müdahaleyi önceleyen “kasvetli, distopik bir dünya görüşü” sunduğunu söylüyor ki haksız sayılmaz.

Hatırlayalım; geçen hafta yayınlanan ABD stratejisi belgesinde kitlesel göçün sona erdirilmesi talep ediliyor, bu konudaki Avrupa politikaları “çatışma yaratmakla” eleştiriliyordu. Belgede, “Bazı Avrupa ülkelerinin güvenilir müttefikler olarak kalacak kadar güçlü ekonomilere, ordulara sahip olup olmayacağı hiç de belli değil” de deniyordu.

Genellikle İngilizler gibi düşünmem ama Trump’ın göçmen düşmanı söylemlerinin 1930’ların ırkçı aşırı sağcı görüşlerden pek farklı olmadığı konusundaki izlenimlerine katılırım.

Avrupa’ya “faşizmin” gelmesinden Trump’ın memnun kalabileceği konusundaki imalarına inanırım.

Dünyayı bölme/yönetme konusunda ortak olan ABD ile İngiltere arasındaki  “uzlaşma”nın parçalanıyor olabileceğine ilişkin tahminlerine sevinirim.

İngilizler de haklı olabilirler bazen.

/././

Soykırım şakşakçısına 'Nobel Barış Ödülü': Törene yetiştiremediler ama Venezuela'dan kaçırdılar - soL -

Venezuela’da Washington destekli, İsrail yanlısı siyasetçi Machado, kendisine verilen “Nobel Barış Ödülü” törenine yetişemedi ama ABD ordusunun organize ettiği anlaşılan planla Venezuela’dan kaçarak dün gece saatlerinde Norveç’e ulaşmayı başardı. Machado’ya karşı protesto gösterileri düzenlenirken, Venezuelalı “muhalif”in Avrupa’yı turladıktan sonra ABD’ye dönmesi bekleniyor.

ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik emperyalist saldırganlığının tırmandığı bir dönemde Nobel Barış Komitesi, Venezuela’nın ABD destekli muhalif siyasetçisi María Corina Machado’ya barış ödülü vermişti.

Nobel Barış Ödülleri dün Norveç’in başkenti Oslo’da sahiplerini buldu. Ancak Machado törene “yetiştirilemedi”, ödülü onun adına kızı aldı.

Balıkçı teknesiyle kaçırıldı

Ocak ayından beri Venezuela’da kamuoyu önünde görüntülenmeyen ve yurtdışına çıkış yasağı olan Machado’nun Salı günü Venezuela’dan bir balıkçı teknesiyle önce Hollanda yönetimindeki Curaçao adasına geldiği ardından da ABD üzerinden Norveç’e uçtuğu belirtiliyor.

Wall Street Journal’ın iddiasına göre Machado’nun törene yetişememesinin sebebi hava koşullarının seyahatte gecikmelere yol açması oldu.

Karayipler’de uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını iddia ettiği balıkçı teknelerini füzelerle vurarak üç buçuk ayda 90’a yakın Latin Amerikalıyı katleden ABD’nin Venezuela’da desteklediği muhalefet liderini de bir balıkçı teknesiyle kaçırdığı anlaşılıyor.

Machado dün geceyarısından sonra Oslo’ya vardığında, Nobel Komitesi’nin “çok tehlikeli” diye nitelediği yolculuğu için birçok insanın “ölümü göze aldığını” öne sürdü.

Norveç Başbakanı ile basın toplantısında konuştu

Oslo’da bir “demokrasi” havarisi gibi karşılanan Machado bugün önce Norveç Parlamentosu’na gitti, ardından da Norveç Başbakanı Jonas Gahr Store ile ortak basın toplantısı düzenledi. 

Machado burada yaptığı konuşmada “barış için demokrasi gerek” dedi ve Norveç’in demokrasisine ve kurumlarına hayranlık duyduğunu söyledi.

Venezuela'nın ABD müdahalesi isteyen muhalifi aynı zamanda soykırım destekçisi

Machado en çok ülkesine ABD müdahalesini istemesi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu arayarak Gazze’deki saldırılarından dolayı kutlamasıyla tanınıyor.

Venezuela’da lideri olduğu hareket olan Vente Venezuela ise Netanyahu’nun Likud Partisi’yle “siyasi, ideolojik ve sosyal konularda" bir işbirliği anlaşmasına sahip. Machado Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldükten sonra ödülünü ABD Başkanı Donald Trump’a adamıştı.

Latin Amerika'nın ABD müttefiki liderleri Machado'ya destek için Oslo'da

Dün Oslo’daki ödül töreninde Latin Amerika’daki ABD müttefiki sağcı liderler Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Ekvador Cumhurbaşkanı Daniel Noboa ve Paraguay Cumhurbaşkanı Santiago Peña, Machado’yu karşılamak için hazır bulundu.

Oslo ve Stockholm'de protestolar

Öte yandan sokaklarda Machado’ya ve ona barış ödülü veren Nobel Komitesi’ne protestolar vardı.

Ödül töreninin yapıldığı Oslo’da ve törenin ardından Nobel yemeğinin düzenlendiği İsveç’in başkenti Stockholm’de binlerce kişi Filistin ve Venezuela bayraklarıyla yürüdü.

NATO karşıtları, anti-emperyalistler ve Filistin destekçileri “Venezuela’dan elini çek”, “Faşist Machado”, “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” sloganları attı.

Ayrıca Oslo’da her yıl Nobel Barış Ödülü sahibini onurlandırmak için düzenlenen meşaleli yürüyüş bu yıl ödülün Machado’ya verilmesi nedeniyle iptal edildi.

Meşaleli yürüyüşü düzenleyenler Machado’nun destekçileri oldu. Kalabalık daha sonra Machado adına ödülü alan kızının ve ailesinin kaldığı otelin önünde toplandı. Gece geç saatlerde Oslo’ya ulaşan Machado da otelin balkonundan destekçilerini selamladı.

Norveç Barış Konseyi de bu yılki ödülün kuruluşun temel değerlerini yansıtmadığına karar verdi. İsveç Barış Konseyi ise daha ılımlı bir açıklama yaptı ve ödülün genel olarak siyasetçilere verilmemesi gerektiğini bildirdi.

Aydın ve sanatçılardan Nobel Komitesine mektup

İnsanlığı Savunmak için Aydınlar ve Sanatçılar Ağı RedH önceki gün Nobel Barış Ödülü Komitesi’ne bir mektup gönderdi ve Machado’ya verilecek ödül töreninden sonra komitenin bir daha “barış” ve “adalet” kelimelerini kullanma konusunda ahlaki hiçbir yetkisi olmayacağı konusunda uyardı.

Arjantinli Nobel Barış Ödülü sahibi Adolfo Perez Esquivel, eski Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales ve eski Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa Delgado’nun yanısıra çok sayıda Latin Amerikalı aydın ve sanatçının imzaladığı mektupta, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırıyla uluslararası hukuku açıkça ihlal ettiği belirtildi. Machado’nun Filistin halkına karşı soykırıma açıkça destek verdiği belirtilen mektupta “Vereceğiniz ödül, bu ciddi tören zaten kanla lekelenmiş durumda” denildi, komiteye “Töreninizde ne tür bir barıştan bahsedeceksiniz?” diye soruldu.

Bugün Nobel Barış Ödülü’nün Libya, Afganistan, Irak ve Suriye halklarına karşı işlenen aynı suçların planlandığı bir tür 21. yüzyıl Truva atı haline geldiği kaydedilen mektupta 10 Aralık'ta düzenlenecek “grotesk” törenden sonra, komitenin “barış veya adalet”ten söz etme konusunda hiçbir ahlaki yetkisinin kalmayacağının altı çizildi. Mektup “Bu kelimeler, egemenlikleri için mücadele eden halklara aittir” sözleriyle sonlandı.

İsveç Komünist Partisi'nden tepki: ABD emperyalizminin düzenlediği bir Norveç farsı

İsveç Komünist Partisi de yaptığı açıklamada, ödülün Machado’ya verilmesini “ABD emperyalizminin düzenlediği bir Norveç farsı” diye niteledi. Açıklamada “Komünistler için, hiçbir gerçek barış savaşçısının Nobel Barış Ödülü'nü asla alamayacağı açık olmalıdır. Barış, emperyalist devlerin dünya için mücadelesinde bir yan mesele iken, (onlar için) savaş bir zorunluluktur” denildi.

Nobel Barış Ödülü'nü resmen aldıktan yaklaşık 11 saat sonra Oslo’da ortaya çıkan Machado, ABD basınına göre birkaç gün burada kalacak. Daha sonra ülkesine karşı ABD müdahalesine destek toplamak için Avrupa ülkelerini gezecek. Ardından ise ABD’nin başkenti Washington’a dönecek.

soL

‘Utanmıyoruz’ dedirten üç tayinin kahramanları + Teşvik aldı, fabrikası çalışmaya başladı + Bakan Bey’in 98 bin TL’lik yemek ziyafeti -SÖZCÜ-

 ‘Utanmıyoruz’ dedirten üç tayinin kahramanları -Zekeriya ALBAYRAK- 

Özlem Zengin

AKP’li eski vekil Necdet Ünüvar’ın oğlu bakan danışmanı, kızı ise Meclis’te 200 bin lira maaşla çalışıyor. BBP lideri Destici’nin kızı da TBMM’de çalışıyor.

CHP ve AKP arasında “sınavsız, mülakatsız işe alıyorsunuz, hiç utanmıyor musunuz?” tartışmasına neden olan ballı çocuklar merak konusu oldu. Kimi sınavsız doğrudan atama ile devlette işe başlatıldı, kimi de siyasi gücüyle TBMM’de üst düzey yönetici oldu.

BAKAN DANIŞMANI

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, TBMM bütçesi görüşülürken, “Türkiye’de binlerce insan boşta gezerken, AKP’lileri ve yandaşların çocuklarını mülakatsız, sınavsız işe alıyorsunuz. Utanmıyor musunuz?” dedi ve bu atamalara ilişkin örnekleri sıraladı.

Günaydın’ın mülakatsız işe alınmaları eleştirdiği konuşması CHP’liler ile AKP’liler arasında sert tartışmaya neden olmuştu. AKP’liler, ‘torpili’ itiraf etmiş, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, yakınlarının işe yerleştirilmelerini “Gurur duyuyoruz” sözleriyle savunmuştu.

AKP’li Necdet Ünüvar rektör oldu (Solda). Oğlu Alaattin Ünüvar (Sağda) bakan danışmanı, kızı Münevver Şeyma Solmazgül Meclis’te işe girdi.

MEZUN OLUR OLMAZ

Günaydın’ın verdiği örneklerden Alaattin Ünüvar, Necdet Ünüvar’ın oğlu. 2013’te üniversiteden mezun oldu. Aynı yıl dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız tarafından müşavir yapıldı. Genel müdür yardımcısı yapılan Ünüvar, geçen yıl danışman olarak Bakan Alparslan Bayraktar’la çalışmaya başladı. Necdet Ünüvar’ın kızı Münevver Şeyma Solmazgül ise önceki yıl TBMM’de Destek Hizmetleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcısı olarak iş başı yaptı. AKP’li Rektörün kızı daha sonra başkanlığa terfi ettirildi. Yaklaşık 200 bin lira maaş alıyor ve makam aracı var. Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı BBP lideri Mustafa Destici’nin kızı da TBMM’de kadroya alındı. Özgül Hilal Destici, Strateji Geliştirme Başkanlığı’nda ‘programcı’ kadrosundan iş başı yaptı.

‘Utanmıyoruz  yaptığımızdan’

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, “Evet utanmıyoruz, gurur duyuyoruz yaptığımız işten” sözleriyle büyük tepki toplamıştı.

Özgül Hilal Destici

BBP lideri: Gayriahlaki bir durum yok

Kızı Özgül Hilal Destici’yi Meclis’te işe aldırmasını BBP lideri Mustafa Destici, “Burada gayriahlaki  bir durum yok” sözleriyle savunmuştu. Destici, “Meclis’teki 5 bin personel hangi yönetmelikle girmişse benim evladımda öyle girdi. Bir ayrıcalıkla girmedi” demişti.

Sibel Suiçmez

‘Sizin yerinize utanıyoruz’

CHP’li Sibel Suiçmez, AKP’li Özlem Zengin’in verdiği “Utanmıyoruz” sözlerine kürsüden yanıt verdi: “Madem kurduğunuz düzenden gurur duyuyorsunuz, ben de milletimiz adına, o çarkın dişlileri arasında ezilenler için sizin adınıza utanıyorum. Gençlerin hayallerini çalan liyakatsiz düzeninizden, hukuku ve anayasayı ayaklar altına alan bu yargı düzeninizden ben utanıyorum.”

***

 Teşvik aldı, fabrikası çalışmaya başladı 

AKP’ye geçince yolu açılan Çerçioğlu ailesinin 589 milyon lira teşvik alan fabrikası yakında tam kapasite çalışacak.

CHP’den istifa ederek AKP’ye katılan Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun aile şirketi Jantsa Jant’ın, Ortaklar OSB’deki dev yatırımında inşaat tamamlandı. Fabrika deneme üretimine başladı ve kısa süre içinde seri üretime geçmeye hazırlandığı belirtildi.

VERGİ MUAFİYETİ

Halk TV’nin haberine göre; AKP’li Özlem Çerçioğlu’nun aile şirketi Jantsa Jant’ın Aydın Ortaklar OSB’de toplam 47 bin metrekarelik alanda kurduğu tesis 2 yılın sonunda tamamlandı. Tesisin inşaatının tamamlandığı, üretim hattı bazında makine ve ekipmanların gelmeye devam ettiği öğrenildi. Fabrikanın deneme üretimlerini gerçekleştirdiği, sipariş yoğunluğuna bağlı olarak önümüzdeki dönemde seri üretime geçilmesinin beklendiği belirtildi. Şirket, söz konusu yatırım için 589 milyon 800 bin 76 TL tutarında yatırım teşvik belgesi almıştı. Bu teşvik kapsamında 5. bölge desteklerinden yararlanılacağı belirtilmişti. Teşvik kapsamında şirketin faiz desteği, sigorta primi işveren hissesi desteği, KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti ve vergi indirimi gibi avantajlar uygulanacağı ifade edilmişti.

***

 Bakan Bey’in 98 bin TL’lik yemek ziyafeti -Deniz Ayhan- 

Asgari ücret konusunda cimri davranan Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan, uluslararası heyetler için kesenin ağzını açıyor. Işıkhan’ın favori mekanı ise Tavacı Recep Usta.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, uluslararası heyetlerle yaptığı toplantılarda Ankara’daki meşhur Tavacı Recep Usta restoranını tercih ediyor.    

Bakan Vedat Işıkhan, 20 Kasım’da KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve beraberindeki 12 kişilik heyeti ağırladı. Bir akşam yemeğine 97 bin 909 TL’lik fatura çıkarıldı. Yani yaklaşık 4.5 asgari ücret bir akşam yemeğinde yendi. Vatandaş, “Kendilerine kepçeyle, bize kaşıkla” diye tepki gösterdi.

GÖRKEMLİ AĞIRLAMA

2026 yılı asgari ücretini belirleyecek Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun toplantıları bugün başlıyor. Milyonlarca asgari ücretli maaşına hakkaniyetli bir zam beklerken, milyonlarca asgari ücretliyi düşük zamlara muhtaç eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın bir akşamlık yemek harcaması ortaya çıktı. Bakanlığın genellikle yabancı heyetlerle Ankara’daki lüks restoranları tercih ettiği görüldü.

SAYI AÇIKLANMADI

Son olarak KKTC’den gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Oğuzhan Hasipoğlu ile 12 kişilik heyet de meşhur Tavacı Recep Usta’da ağırlandı. Mekanda bir gecelik yemek için 97 bin 909 TL (yani 4.5 asgari ücret) fatura edildi. Yemeğe kaç kişinin katıldığı ise açıklanmadı. Bakanlığın Mayıs ayında Azerbaycan heyetine Recep Usta’da verdiği yemeğin maliyeti de 30 bin liraydı.  Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in de Tavacı Recep Usta’ya gittiği kamuoyuna yansımıştı.

İşte o menü

- Tüm Kuzu Dolması: 29 bin beşyüz, - Hindi Dolma: 3 bin beşyüz, - Kaburga Dolma 5’li: 8 bin dörtyüzyetmişbeş, - Karışık Sac Tava: 3 bin üçyüzdoksan (2 kişilik), - Karışık Izgara 2’li: 3 bin yüzyirmibeş, - Kavurma: Binikiyüz, - Pirzola Tava 2’li: 3 bin üçyüzdoksan, - Ankara Tava: Bin altıyüzdoksan beş, - Recep Usta Special: 2 bin yediyüzyirmibeş, - Ali Nazik Kebap: Bin dörtyüzyetmişbeş, - Adana Kebap: Bin ikiyüzyetmişbeş, - Kaburga Dolma 2’li: 3 bin üçyüzdoksan (Bulgurlu)

SÖZCÜ

'Hocaların hocası' Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, 104 yaşında hayatını kaybetti -T24-

‘Hocaların hocası’ olarak bilinen siyaset ve iletişim bilimci Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, 104 yaşında hayatını kaybetti.1859'da kurulan Mülkiye'nin (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) ilk kadın asistanı, ilk kadın doçenti ve ilk kadın profesörü olan, emekliliğini izleyen yıllarda Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler veren Abadan Unat, siyaset bilimi ve iletişim konusundaki akademik çalışmalarıyla alanında büyük bir iz bıraktı.

Siyaset bilimi ve iletişim konusundaki akademik çalışmalarıyla alanında büyük bir iz bırakan Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, dün akşam saatlerinde evinde hayatını kaybetti. Unat'ın cenaze programının ABD'de bulunan oğlunun İstanbul'a dönmesinin ardından belli olması bekleniyor.   

"Türkiye’ye gidebilmek için büyükelçiye gittim; annemi bir daha görmedim" 

Nermin Abadan Unat, doğduğu Viyana'dan hayatının Türkiye'ye uzanmasını, 2021'de verdiği bir söyleşide şöyle anlatıyor: 

"Almanca benim anadilim. Sonra Fransızca ve İngilizce öğrendim. O sırada yatılı bir okulda olduğum için Macaristan’daydım. Biraz Macarca da öğrendim; ama henüz Türkçe bilmiyordum. Benim annem kumarbaz bir hanımdı. Babam ölünce, bütün parayı kumarda kaybetti ve maddi olarak beni okutamayacak hâle geldi. Bir gün bana dedi ki 'Ben artık seni okula gönderemem. Steno öğren, daktilo öğren hayatını kazan.'

Bunlar olduğunda henüz 14 yaşındayım. O sırada Türkiye’deki gelişmeleri yabancı gazetelerden takip etmeye çalışıyordum. Kendi dilimden değil de yabancı dillerden... Okuduklarımdan görüyordum ki Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün o yenilen ülkeler, başı öne eğik yenik ülkelere dönüştüler. Fakat Türkiye farklıydı. Bir tek Türkiye cumhuriyet kurdu. Yalnızca Cumhuriyet kurmakla kalmadı, bununla beraber bir sürü kurum da kurdu. En önemlisi ise Türkiye’de erkek kız farkı gözetmeksizin herkes için parasız eğitim getirileceğini öğrendim. Bunu duyduktan sonra Türkiye artık benim için bir cennetti. Ben okumak istiyordum ve bu sebeple her şeyi göze aldım. Türkiye’ye gidebilmek, orada eğitim görebilmek için hiç düşünmeden her şeyimi bıraktım. O kararı gözü kapalı verdim anlayacağınız.

Türkiye’ye gidebilmek için önce büyükelçiye gittim; derdimi anlattım. Büyükelçi beni anlayışla karşıladı. Türkiye’ye gidebilmem için bir bilet ve bir kimlik verdi. Düşünün ben daha 14-15 yaşındaydım o zaman. Kararımı verip 5 Kasım 1936’da Budapeşte’den Türkiye’ye hareket ettim; bir daha da annemi görmedim. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus işgali oldu ve bir daha görmedim annemi... Ablamı da 20 sene sonra ancak görebildim. Yine de hiçbir zaman asla bu kararımdan pişman olmadım. Hatta her zaman iftihar ediyorum.

Türkiye Cumhuriyeti kendi dilini bilmeyenlere de ışık tuttu; bu çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti, 1920’lerden sonra ışık tutan bir ülkeydi Avrupa için. Evet biz de diğerleriyle beraber yenildik savaşta; ama onlar gibi her şeyi kaybedip başı öne eğilmiş bir ülke olmadık. İyi ki geldim Türkiye’ye ve iyi ki öğrenci olabildim. Ben her şeyimi Türkiye’deki cumhuriyeti kuranlara borçluyum. Atatürk’e, İsmet Paşa’ya, o dönemin yöneticilerine borçluyum. Onlar bir kuşak... O kuşak umut verdi benim gibi gençlere, Türkçe bilmeyenlere. Asıl mühim olan o." 

Cumhuriyet'in ilk yıllarına tanık oldu: Hepimizin derdi buydu... 

1936'da Viyana'dan Türkiye'ye gelen Unat, Cumhuriyet'in ilk yıllarına da tanık oldu. Unat, o yıllardaki tanıklığını şöyle anlatıyor: 

"Cumhuriyet kurulduktan sonra herkesin aklında neler yapabileceği vardı. Herkes 'Nasıl katkıda bulunurum ben bu Cumhuriyet’e' diye düşünür, bunu konuşurdu. Benim için de bu yol, dersler vermek oldu. Okula girdim, Türkiye’de dersler verdim. Almanca ders verdim ve Türkçe dersler alarak Türkçe öğrendim. Zamanla arkadaşlarım oldu, Türkiye’de bir çevre edindim. Bizim her zaman önceliğimiz Cumhuriyet’ti. Bir araya gelip 'Ne yapalım, nasıl yapalım da Cumhuriyet’i daha ileri götürelim' diye kafa yorardık. Asıl derdimiz buydu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında herkes geleceğe ve ülkesine dair bir şeyler ümit ediyordu ve bunlar oluyordu da çoğunlukla... Mesela öncesinde bir Sümerbank yoktu; ama Sümerbank açılınca bizler 3 liraya basma alabilecek hâle geldik. O basmayı alıp kendimize elbise yaptığımızda artık fevkalade şık olabiliyorduk. Ya da şeker… Şeker yoktu ve biz şeker yerine kuru üzüm yiyorduk. Sonra şeker fabrikası kuruldu Eskişehir’de. Şeker aldık, çayı şekerle içtik. Küçük şeylerle mutlu olduk. 

Cumhuriyet’in ilk yılları ümit yıllarıydı bizim için ve biz bu küçük şeyler için ümit edip o şeyler için mücadele ediyorduk."

https://youtu.be/nWZe0OQGWRI

TIKLAYIN - Prof. Dr. Nermin Abadan Unat: Cumhuriyet Türkiye'de yaşamın garantisidir

TIKLAYIN - Saraçhane'de bir efsane; 101 yaşındaki 'hocaların hocası' Prof. Nermin Abadan Unat da İmamoğlu'na destek mitingine gitti

TIKLAYIN - Hayatını Seçen Kadın: Nermin Abadan Unat





Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Bir anketin düşündürdüğü -Aydemir Güler-  Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten...