2026’ya girerken militarizm ve faşizm
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım. Sistemik riskler artmaya devam ediyordu. Madalyonun öbür yüzünde, ekonomik kırılganlığın giderek siyasal, askeri bir boyut kazandığını görüyoruz.
Batı dünyası, özellikle ABD ve Avrupa, yalnızca ekonomik belirsizlikle değil, derinleşen jeopolitik kaygılarla da karşı karşıya. Bu kaygının merkezinde iki olgu öne çıkıyor: Birincisi, teknoloji elitinin -Silicon Valley’in “apocalypse capitalism” olarak adlandırılan, kısmen teolojik bir çöküş (kıyamet) beklentileri. Bu beklentiye stratejik mineraller, yapay zekâ ve enerji eksenli neokolonyal eğilimler eşlik ediyor. İkincisi ise ABDAvrupa-Rusya üçgeninde dengeler bozulur, ABD hegemonyası altında şekillenmiş küresel güvenlik mimarisi çözülürken savaş teknolojilerinin, bir sermaye birikim alanı olarak yeniden önem kazanıyor.
ABD’de savunma sanayisi yatırımları tarihsel ortalamaların çok üzerinde (2025: 980 milyar dolar) artıyor. Yalnızca Pentagon’un bütçesi genişlemiyor; yapay zekâ, otonom sistemler, hipersonik silahlar, nadir elementler ve veri merkezleri etrafında, adeta yeni bir birikim rejimi şekilleniyor. Ekonominin kırılgan yapısı, sermayeyi daha güvenli, devlet kaynaklarıyla desteklenen bu alana iterken politik elitlerin savaş beklentisi de normalleşiyor.
ASKER DE GEREKİYOR
Ekonomik durgunluk ile Ukrayna savaşının, Trump-Putin ilişkisinin getirdiği güvenlik kaygıları altında Avrupa yeniden silahlanıyor. Askeri kapasiteyi genişletme arzusu, kaçınılmaz olarak askerlik konusunu da gündeme getirdi. Örneğin Almanya’da hükümet, zorunlu askerlik konusunu tartışmaya açıyor; kısa dönemli ulusal hizmet modeliyle genç nüfusun orduda etkinleşmesini planlıyor. Fransa da ordusunu genişletmek istiyor ama zorunlu askerlik popüler değil. Fransa’da Le Pen (faşist hareketin parlamenter lideri) Almanya’da AfD zorunlu askerliğin geri getirilmesini, ulusal disiplinin artırılmasını istiyor.
Vatandaşların savaş istemediği, profesyonel orduların personel bulmakta zorlandığı bir dönemde, bu tartışmalar, yalnızca asker sayısını artırmaya ilişkin değil, aynı zamanda, toplumun savaş fikrine direnişini kırmayı, savunma kültürüne adaptasyonunu, savaş kapasitesini artırmayı da gündeme getiriyor. Tıpkı 19. yüzyıl sonu Avrupa’sında olduğu gibi, “istila ve direniş” (“büyük yer değiştirme”, “göçmen istilası”) temaları kültürel ve politik söylemlerde yükseliyor. Günümüzde faşist ideolojiler de tam bu noktada devreye giriyor: Irkçılığı kültürel kodlarla gizleyen, sözde bir erkeklik krizine hitap eden, antiwoke ve hız/teknoloji kültünü kutsayan faşist eğilimler, özellikle teknoloji sermayesinin ve siyasi elitin ilgisini çekmeye başlıyor.
Günümüzün faşizmi tabii ki 1930’lar faşizminin kopyası değil; günümüzün teknolojik, ekonomik ve kültürel malzemeleriyle yeniden üretilmiş bir faşizm bu. Bu dalga, dün çizgi romanlar, dergiler, filmler ile yaygınlaşırken bu gün, X, TikTok gibi, sosyal medya platformları, bilgisayar oyunları, YouTube yayınları üzerinden üretilen ırkçılık, homofobi, kadın düşmanlığı, erkeklik kültü yansıtan “meme”ler ile hızla yayılıyor.
Bu faşist dalga sermaye birikimi ve militarist eğilimlerle örtüşerek savunma yatırımlarının ve zorunlu askerlik tartışmalarının meşruiyetini güçlendiriyor. Kapitalizmin kriz dönemlerinde tekrarlayan bir örüntü olarak ekonomik daralma ve toplumsal huzursuzluk arttıkça sistem militarizme sığınıyor; ideoloji ise bu dönüşümü kaçınılmaz ve gerekli gösteriyor. ABD ve Avrupa’nın hızlanan savunma harcamaları, yalnızca güvenlik endişesi değil, kırılgan ekonomik düzenin yeni bir çıkış arayışının da göstergesi.
Sermayenin ve teknolojik elitin gereksinimleri ideolojik eğilimleri, militarist dönüşümü hızlandırıyor. Ancak vatandaşların büyük çoğunluğu savaş istemiyor. Bu noktada günümüzün faşizmi, toplumun savaş düşüncesine alıştırmaya yönelik bir kültürel ortamı (özellikle I. ve II. savaşların, faşizmin canavarlıklarının anılarından yoksun genç kuşaklar arasında) besliyor. 2026 yılı, kırılgan ekonomik ve militarist eğilimlerin, faşist senaryoların iç içe geçtiği bir dünya getiriyor.
***
2026’ya girerken: Yeni kapitalizm/ faşizm
Council on Foreign Relations’ın kasım ayında açıklanan “ABD, ekonomik güvenlik yarınların teknolojilerinde yarışı kazanmak” raporunun ardından geçen hafta açıklanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS), ABD açısından, Washington mutabakatının (Wall Street-Hazine-IMF) önceliklerini yansıtan neoliberal küreselleşme yaklaşımını terk ettiğini; bu hegemonik blokun yerini teknoloji sermayesinin öncülük ettiği; devletçi, korumacı, faşizan yeni bir hegemonik blokun aldığını ilan ediyor. UGS 2025, salt Amerikan dış politikası açısından değil, kapitalizmin küresel evrimi açısından da tarihsel bir kopuşa işaret ediyor.
Neoliberal dönem, sermayenin engelsiz dolaşımı, işçi haklarından kaynaklanan engellerin tasfiyesi; ticaretin, finansın ve üretimin ulusal sınırları aşarak tek bir dünya pazarı yaratması demekti. Bu dönemde devlet, piyasanın “etkinliğini” engellemeyecek, sermayenin özgürleşmesini güvence altına alacak bir biçim alıyordu; WTO, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar bu düzenin bekçiliğini yapıyordu. Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonu da bu mimarinin sonucuydu.
UGS 2025, bu dönemin esas olarak kapandığını söylüyor. Neoliberal dönemin “dünya ile entegrasyon” fikrinin yerini; “ekonomik güvenlik”, “teknolojik egemenlik”, “ulusal kapasite inşası” kavramları alıyor. Verimlilik adına üretimi Asya’ya kaydıran anlayış terk ediliyor; yeni strateji, üretimi yeniden ulusal sınırlar içine çekmeyi, tedarik zincirlerini jeopolitik risklerden arındırmayı hedefliyor. Devlet, piyasa rasyonalitesini bir kenara bırakarak yeniden kapitalist üretimin baş mimarı konumuna yükseliyor. İşçi haklarını baskılama eğilimi korunuyor.
Bu dönüşümün en kritik boyutu sermaye fraksiyonları arasındaki değişimdir. Neoliberal dönemin serbest dolaşım ve özelleştirme politikaları finans sermayesinin gereksinimlerini karşılarken bugün hegemonya merkezine dijital altyapıları, veri akışlarını ve yapay zekâ ekosistemlerini kontrol eden “teknoloji sermayesi” yerleşiyor. Bu fraksiyon, yalnızca ekonomik bir güç değil, devletin izleme ve disiplin sisteminin de önemli bir aracıdır. Yeni UGS’de yapay zekâ, biyoteknoloji ve siber kapasitenin ulusal güvenliğin temel direkleri sayılması tesadüf değildir.
Devlet ile teknoloji sermayesi arasında tam bir simbiyoz ilişki kuruluyor: Pentagon ve CIA altyapıları Silikon Vadisi’nin bulut sistemlerine yaslanırken Silikon Vadisi de Çin’le rekabetin en kritik kavşağında ulusal çıkarın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlanıyor. Bu bakış açısıyla Çin, artık “komünist” olduğu için değil; yapay zekâ ve çip üretimi gibi alanlarda rakip bir teknoloji devleti olduğu için tehdit sayılıyor. Bu durum, klasik jeopolitiğin ötesinde, teknoloji sermayesinin dünya ölçeğindeki hegemonya mücadelesinin ABD güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmesi olarak görülebilir.
Teknoloji sermayesinin elindeki gözetim, veri denetimi, davranış manipülasyonu araçları, siyasal iktidarın elinde olağanüstü bir toplumsal disiplin mekanizmasına dönüşüyor. UGS’nin kültürel “yeniden doğuş”, “kültürel bütünlük” gibi göçmen karşıtlığı perspektifleri dış ve iç düşman söylemiyle birleşerek bir faşizm dinamiğini (süreç olarak faşizmi) hızlandırıyor. Ancak bu, klasik faşizmden çok daha derin, teknolojik olarak güçlü bir yönelimdir. Hedef, görünmez gözetim ağları üzerinden işleyen yeni bir disiplin biçimidir.
Gerçi ABD’de ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) daha şimdiden Gestapo’yu andırıyor. Sonuç olarak neoliberal dönemin bireysel özgürlük, çok kültürlülük söyleminin yerini, “güvenlik” ve “egemenlik” adına daralan bir yurttaşlık alanı alıyor. Devlet ve teknoloji sermayesi arasındaki bu simbiyoz, hem ekonomik hem ideolojik düzeyde yeni bir yönetim rasyonalitesi yaratıyor. UGS 2025, neoliberal düzenin çöküşünü, teknoloji sermayesinin yeni hegemonik sınıf olarak yükselişini tescilliyor.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
***
UGS: Emperyalist-faşist moment!
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım. UGS salt bir dış politika metni değil; Amerika’nın özellikle Latin Amerika’ya yönelik tarihsel bakışını radikal biçimde yeniden canlandıran, bir emperyalist/faşist proje: 19. yüzyılın ikinci yarısında ABD emperyalizmi, hegemonyası yükselirken tasarlanan Monroe Doktrini, 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken yeniden gündeme geliyor. UGS yalnızca Latin Amerika’ya dış müdahaleleri engelleme iddiası taşımıyor; Latin Amerika’yı ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan ABD’nin doğal hâkimiyet alanı olarak ilan ediyor.
MONROE DOKTRİNİ
UGS’nin Latin Amerika doktrini, klasik emperyalizmin güncellenmiş bir versiyonu. Tekelci kapitalizm aşamasında, kapitalizmin yapısal kriz evrelerinde merkez ülkeler, çevreyi yeniden yapılandırmak, kaynak akışını güvenceye almak için rıza alma (dolaylı kontrol) politikalarını yetersiz bularak şiddet (kinetik şiddet ya da askeri mali şiddet, tehdit) araçlarına başvururlar; emperyalizm hegemonya ilişkisinden uzaklaşarak imparatorluk ilişkisine kaymaya başlar. ABD’nin bugünkü tutumu tam da bu momenti gösteriyor: Latin Amerika’nın limanlarından enerji hatlarına, kritik minerallerden dijital altyapıya kadar “stratejik varlıklarının” yabancı (yani Çin) etkisinden arındırılması ve son tahlilde Amerikan şirketlerine açılması talep ediliyor.
Bu noktada, Project 2025’in UGS’de yankılanan Latin Amerika’ya dair dili, tarihsel Monroe Doktrini’nden bile daha çıplak: “Arka bahçe” metaforundan hareketle ülkelerin iç politikasına müdahale hakkı, tehdidi ve gerekirse zor kullanma opsiyonu açıkça dile getiriliyor. Bu, yalnızca jeopolitik kontrol değil; siyasal öznellik -egemenlik- üzerindeki bir tahakküm iddiası. Bu stratejik yaklaşım, siyasal teori açısından baktığımızda, klasik emperyalizm ile faşist mekân anlayışı arasında dikkat çekici bir kesişme yaratıyor.
LEBENSRAUM
Faşizm, yalnızca totaliter bir yönetim değil, aynı zamanda ulusun “hak ettiği yaşam alanını” (Lebensraum) genişletme iddiasıdır. Nazi Almanya’sının Lebensraum kavramı, etnik, kültürel üstünlük varsayımına dayanarak komşu coğrafyaların siyasal bağımsızlığını geçersizleştiren bir söylem üretmişti.
Project 2025’in etkisiyle UGS’ye giren “kültürel bütünlük”, “medeniyetin korunması” ve “demografik dönüşüm tehdidi” gibi ifadeler, açıkça ırkçı bir etno-nasyonalist perspektife yaslanır. Bu dil, kültürel farklılığı güvenlik riski ilan eden, ulusal kimliği etnik homojenlikle özdeşleştiren klasik faşist söylemin güncel bir uyarlamasıdır. Tarihsel olarak Nazi Almanya’sının Volksgemeinschaft ve Lebensraum kavramlarında gördüğümüz gibi, “kültürel uyum” ve “yaşam alanı” gerekçeleri bugün UGS’de hemisferik hâkimiyet, göçün bastırılması ve Latin Amerika’nın yeniden şekillendirilmesi için kullanılıyor. Hatta “uygarlığı gerilemekte olan” Avrupa’yı da (kurtarma niyetiyle) kapsıyor. Böylece metin, jeopolitik stratejiyi etno-ırksal bir hiyerarşiyle birleştirerek tehlikeli bir yeni-faşist mekân ve nüfus mühendisliği anlayışını meşrulaştırıyor.
UGS, Latin Amerika’yı “bizim hemisferimiz”, “bizim ekonomik ve stratejik alanımız” olarak tarif ederken “kültürel olarak uyumlu” (“coherent” homojen-beyaz Hıristiyan; Volksgemeinschaft) ulus kavramı ile birleştirerek, Avrupa’yı da kapsayan jeopolitik bir Lebensraum mantığını benimsiyor. Stratejik kaynakların “yanlış ellere geçmesi”nin ulusal güvenlik tehdidi sayılması, bölge hükümetlerine açık baskı, şirketlere yönelik “ABD’ye öncelik tanıma” zorunluluğu, hepsi aynı emperyalist-faşist mekânsal tahakküm mantığının güncel biçimleri.
Kısacası, Project 2025 ışığında hazırlanmış UGS (kimi yorumcular “Vance-Miller” belgesi diyor), emperyalizm ile faşist mekân politikasını birleştiren, Latin Amerika üzerinde hak iddia eden, Avrupa’da rejim değişikliği arzulayan, yeni bir stratejik moment yaratıyor.
Ancak Latin Amerika’nın hafızasında, ABD’nin askeri darbelerine, örtülü operasyonlarına, bölge halklarının tepkilerinden kaynaklanan güçlü bir antiemperyalist, Avrupa’da da her şeye rağmen ilerici demokratik bir gelenek var. UGS’nin yeni “hemisferik Lebensraum” vizyonu yeni savaşlar, baskıcı rejimler üretecek.
Ergin Yıldızoğlu
/././

















