halkTV "Köşebaşı" -13 Ocak 2026-


Medyanın ‘kara para’ hali: Keşke o sözleşmeler ortalığa dökülse!-Bahadır Özgür- 

Anladığımız kadarıyla Türkiye muazzam bir ‘fintech devrimine’ imza atmış!

Baksanız ya; ortalık elektronik ödeme sistemleri, dijital para, kripto borsası, forex şirketi kaynıyor. Memleketin bereketli topraklarından teknolojiye dayalı iş fikirleri üreten ‘founder’, ‘co-founder’ fışkırıyor.

Bu ‘dahilerin’ çoğunun Linkedln hesaplarındaki iş deneyimleri, düne kadar dükkanında mangal yelleyen, inşaatçılık, kuyumculuk, galericilik yapan adamların sahibi olduğu yazılım şirketleri ile dolu.

Üstelik ‘fintech devrimi’, emeği ile geçinmeye çalışan milyonların eşi benzeri görülmemiş bir yoksulluğa sürüklendiği, neredeyse sıfırdan yeni bir üretim bandının kurulmadığı, paranın pul olduğu, diplomanın değersizleştiği, on binlerce insanın felaketlerde yaşamını yitirdiği dönemde gerçekleşti.

Nasıl bir mucizedir bu!

Nasıl olduğunu gördük işte…

Üst üste yapılan ‘kara para’ operasyonlarına bir de bu gözle bakalım. El konulan, soruşturmalarda adı geçen onlarca teknoloji ve finans şirketi ile medya kuruluşunun oluşturduğu ağlar, sadece para aklama üzerine kurulu. Uyuşturucu, yasa dışı bahis, insan kaçakçılığı, silah ticareti, rüşvet, yolsuzluk gelirleri vızır vızır akmış. Dile kolay, milyarlarca dolardan bahsediyoruz.

Elbette işin asıl sahiplerini merak ediyoruz. Lakin, gürül gürül akan kara para pınarından kana kana içenleri de unutmamak lazım.

Medyayı mesela…

***

Son yıllarda milyonlarca dolar yatırılan dört medya kuruluşunun üçüne (Habertürk, GAİN, Flaş TV) kara para aklamadan dolayı el konuldu. Ekol TV için de soruşturma olduğunu öğrendik.

Nevzuhur medya sahipleri aniden ekran yüzlerine, yöneticilere, programcılara milyonluk sözleşmeler dağıtmaya başladılar. Kripto borsaları, elektronik ödeme sistemleri sponsorluk yağdırdılar. Daha o günlerde bunların yasadışı bahis baronları ile ilişkili oldukları yazıldı, anlatıldı. Kimilerinin şüpheler dile getirildiği anda sponsorluklardan vazgeçtiğini, sunulan yüklü sözleşmeleri kabul etmediğini biliyoruz.

Nitekim Murat Ağırel de Cumhuriyet’teki son yazısında buna işaret etti. Ekran yüzlerini Ekol TV’ye davet edenin bizzat bahis baronu Veysel Şahin olduğuna dikkat çekti.

Belki aralarında birkaç tane ‘saf’ vardır ama çoğunun paranın kaynağını umursadıklarını sanmıyorum. Dikkatli okurlar kısa bir arşiv taramasıyla, bir takım gazeteci ve televizyoncuların Rıza Zarrap, Sezgin Baran Korkmaz derken her dönemin şaibeli aktörüne yakın olmayı, ‘meslek alışkanlığı’ haline getirdiğini görecektir zaten.

Son olarak kendi tanıklığımı da aktarayım…

Yasa dışı bahis işinin önde gelen isimlerinden olan ve kırmızı bülten çıkarılan Fedlan Kılıçaslan’ı defalarca yazdım. Her yazdığımda Kılıçaslan da para ile bir sürü gazete ve internet sitesine “Türkiye’nin Elon Musk’ı” başlığı ile haber yaptırıyordu. Şaşıracaksınız fakat sadece Hürriyet’ten arayıp, “İlan vermek istedi. Yazınızı görünce reddettik” dediler. Şu sıralar İspanya’da kurduğu bahis şirketinin reklamları gençlerin takip ettiği oyun ve teknoloji haberleri yapan sosyal medya şirketlerinde, Youtube kanallarında yayınlanıyor hala.

***

Velhasıl, kara para pastasından hatırı sayılır ısırık alanların başında medya geliyor. Eğer gazetecilik kamusal hizmetse, gelir kaynakları da kamusal denetime ve tartışmaya açık olmalı.

Keşke o sözleşmeler ortalığa dökülse…

Maalesef ezelden beri en büyük sırlardan birisi budur Türkiye’de. Uğur Mumcu, darbe sonrası kurulan yeni medya düzenini anlatırken, maaşını özel bankadan dolarla çeken gazetecileri işaret ediyordu. 1981’de yazdığı bir yazıda, kara paranın krallığının kurulduğunu anlatırken şöyle diyordu: “Milyonlar, milyarlar dönme dolap misali vicdanlarda dönüyor… Memlekette namuslu kalmak cesaret işi olmuşsa, vay halimize!”

Herhalde bugünkü tabloya bakınca iki kere ‘vay halimize’ demek gerekiyor.

Kara para ağaçta yetişmiyor veya soğuk cüzdanlardaki algoritmalardan ibaret değil çünkü. Birilerinin hayatı alınarak, siyaset, bürokrasi, adalet çürütülerek kazanılıyor. İnsanları fuhuşa, intihara sürüklüyor.

Ve bu kirli havuzda yüzen irili ufaklı herkes de boynuna bir tasma takılıp, vakti geldiğinde zavallı halkın beğenisine sunulacak yeni vodvildeki rolünü oynamak üzere, ‘siyasi rejim’ dediğimiz organizmanın parçasına dönüştürülüyor.

Dolayısıyla heyecanlı bir polisiye film yahut bir magazin karnavalı izlemiyoruz. Tam olarak “anlatılan senin hikayendir” sözündeki gibi yaşamımızı karartan, çocuklarımızın geleceğini çalan, umudumuzu kırmaya çalışan kirli düzenin eksiksiz bir anatomisine şahit oluyoruz.

Buradan kurtuluş hattı müdafaadan değil, sathı müdafaadan geçiyor. O satıh da siyasetçisinden bürokratına, bankacısından gazetecisine kadar herkesi kapsıyor.

/././

Ankara’nın gece kulüplerinde kız çocukları çalıştırılıyor -İsmail Saymaz- 

Ankara’da, geçen yıl 15 Aralık’ta kadınları fuhuşa sürükledikleri iddia edilen 11 gece kulübü basıldı. Gözaltına alınan 81 kişiden 60’ı tutuklandı.

Bu haber İstanbul’da ‘Kütüphane’ye ve ‘Bebek Otel’e yapılan baskın kadar ilgi ve dikkat çekmedi.

Kimse ihbarcıları ve şikayetçileri merak etmedi.

İki ihbarcı da kız çocuğu

E., 2011 doğumlu.

İlkokul sekizden terk.

Geçen eylülde Emniyet’e başvurmuş.

Emniyet çocuğu Ankara Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne yönlendirmiş.

E., 26 Eylül 2025’te kuruma kabul edilmiş.

İkinci çocuğun adı, N.

2010 doğumlu.

Liseden terk.

16 Ekim 2025’te kabul edilmiş.

Ortak noktaları B. adlı gece kulübünde çalıştırılmak.

Çocuk Koruma ve İlk Müdahale Değerlendirme Birimi’nde 17 Ekim 2025’te ifadeleri alındı.

Görüşme raporunda ‘çocukların anlattıklarına göre’ bölümünde şu bilgilere yer veriliyor:

5000 TL’ye fuhuş: “B. adlı gece kulübünde ücretsiz yeme içme ve alkol kullanma imkanlarıyla süreç başlıyor. Bu imkanlar 18 yaş altı kızlara özel. Kızsanız ve buraya gider yer, içer, oynarsanız para alınmıyor. Sonra iş teklifi alıyoruz. ‘Çok güzelsin, çalışmanı isteriz’ deniyor. Dans, garsonluk, konsomatrislik, striptiz dansı, direk dansı gibi işlerde iş hayatımız başlıyor. Sigortamız olmuyor. Günlük 2000 TL alıyoruz. Akşam 8’den sabah 5’e kadar çalışıyoruz. Bahşişler bize kalıyor. İlerleyen süreçte fuhuş teklifi geliyor. Masasında oturduğumuz kişiler bizi beğenirse patronla iletişime geçiyor. Patron ‘Bu adamla dışarı çık, birlikte ol, sana 5000 TL ödenecek’ diyor. 2500 TL’yi mekanda alıyoruz. 2500 TL’yi iş bitimi. Paranın yarısı mekanda kalıyor. Bu iși yapmak zorundayız. Cinsel ilişki teklifini reddedersek işten atılıyoruz. Bu işin bir parçası.

Polisten kaçış kapısı: Mekan tek katlı. Kapıdan girdikten sonra yanda siyah duvar var. O duvar depoya açılıyor. Depodan dışarı çıkılıyor. İçeride kulüp ışıkları var. Polis geldiğinde ışıklar sönüyor. Beyaz ışıklar yanıyor. Kaçmamız gerektiğini bundan anlıyoruz. Kulübün içinde kaçış alanı var. Buradan dışarı çıkıyoruz.

Mekanda uyuşturucu satılıyor: İçeride uyuşturucu satılıyor. Kokain, şeker (ecstasy), meth (metanfetamin), lylica satılıyor. Bir masadaki kişiler müşteri gibi davranıp torbacılık yapıyor.

B.’de 10-15 kız çalıştırılıyor: B.’nin sahiplerinden birinin adı, Ç. Her şeyle ilgilenen kişidir. 16 yaşında K. ve E. ile ismini hatırlamadığımız 10-15 küçük kız orada çalışıyor.

En az altı kulüp: B. dışında G., İ., P., ve B. isimli mekanlarda küçük kızlar çalıştırılıyor. G.’de de kızların fuhuşa zorlandığına şahit olduk. A. ve P. uyuşturucu ağırlıklı. Tokatçılık ve Çat Çat: B. fuhuşa başlangıç mekanı. B.’de patron bizleri ‘Tokatçı’ tabir edilen kişilerle tanıştırıyor. Birisi Ş.G.’dir. G. adlı kulübün sahibidir. Tokatçılık kızlar arasında ‘Çat çat’ diye bilinen iştir. Bu iși P.’nin sahibi B.K. de yapar. ‘Çat Çat’ konumculuk olarak tabir edilir. Ekip bizlere adres ayarlar. Fuhuş ve seks yapılacakmış gibi taksiler götürür. Amaç seks yapmadan dolandırıcılık yaparak kişinin parasını almaktır.

WhatsApp’tan görüşme: WhatsApp’tan fuhuş yapmak isteyenlerle mesajlaşıyorlar. Profilde kız fotoğrafı var. Hatlar başkalarının üzerine. Yabancı ülke numaraları. Randevu ayarlanır, pazarlık yapılır. Gecelik 8000 TL artı taksi ücreti, 10.000 TL bir kız için anlaşma yaparlar. Anlaşmalı taksi bizi konuma götürür. Buna ‘abone taksi’ denir. İçeri gireriz. Parayı İBAN yoluyla ya da nakit alırız. Para hesaba geçince Ş.G. veya B.K. telefon açar. ‘Aşağıdayız, in aşağı, hesabı kontrol et’ der. Adam evinin önünde bekleyen olduğu korkusuyla inmemize izin verir. Taksiye biner, kaçarız. Parayı alıp başka işe gideriz. Bir gecede 10-15 konuma gidilir. Çok fazla talep gelir. Konumlar arasında gezerken dinlenmek için işkembecide buluşulur. Anlaşmalı üç taksi durağı var.

Antalya ve Mersin’den iş teklifi: Ülkedeki bütün tokatçılar birbirini tanır. Bazen Antalya ve Mersin’e gitme ve birkaç gün tokatçılık yapma teklifi gelir. Bunun sebebi oradaki kızların talebi karşılayamamasıdır.

Rüşvetle kimlik: Fuhuş, tokatçılık, kulüpte çalışmak için reşit bir kimliğe ihtiyaç oluyor. Kimlikler nüfus müdürlüklerinde anlaşmalı elemanlar üzerinden elde ediliyor. Kendi resmin olan çipli kimlik veriliyor. Kimlikte 15 yaşında olsan da 25 gözüküyorsun. Bu işler için 500 TL ödeniyor. Mamak Nüfus Müdürlüğü’nde M.C.A., Keçiören Nüfus Müdürlüğü’nde Y., Altındağ Nüfus Müdürlüğü’nde A.R.K. isimli memurlar kimlik çıkarma işlemlerini rüşvet karşılığında yapmaktadırlar.

Panel’le şantaj: Panel adlı bir uygulama var. Telegram’dan link gelir. Linki tokatçı B.K. bize atar. Aylık ücreti varmış. Bu ücret onlar tarafından ödenir. Haftalık ücret ödenince internette yazışılan kişilerin gerçek ismini ve soyadını öğrenmek yeterli. Uygulama bu kişilerin adres, çocuk, eş, aile, bütün bilgilerini, TC’lerini veriyor. Bu kişilerden tehdit ve şantajla fazla para alınıyor.

‘Sistemde yüzlerce kız var’

Görüşme raporunun değerlendirme ve sonuç bölümünde N.’nin şebekenin eline yeni düştüğü, içerideki sistemi bildiği ancak dışarıdaki bağlantılara hakim olmadığı ifade ediliyor.

E.’nin bir yıldır bu işte olduğu belirtilerek, “Sistemin içerisinde yüzlerce kızın olduğunu, herkesin korktuğu için sesini çıkarmadığını ifade etmişlerdir” deniyor.

Ankara Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü, rapor üzerine 22 Ekim 2025’te savcılığa yazı yazarak, “E.’nin iddiaları doğrultusunda 18 yaş altı birçok çocuğun fuhuş sektöründe kullanıldığına dair iddiaların ciddi boyutta olduğunu” bildirdi.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetkilileri, ailelerinin yanındayken kulüplerde çalışmaya itilen E. ve N.’nin koruma altına alındığını söylüyor. Yetkililer suç duyurusu sonrası 11 gece kulübünün basılıp kapatıldığını, 60 kişinin tutuklandığını anlatıyor.

15 yaşındaki E: Uyuşturucu verip konsomatrislik yaptırıyorlar

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca koruma altına alınan E. adlı kız çocuğu ilk olarak 18 Eylül 2025’te ifade vermiş.

E. ile 18 Ekim 2025’te ikinci kez görüşülmüş. Çocuk İzleme Merkezi’nde dinlenen E.’nin anlattıkları şu şekilde:

“B. adlı kulüpte 18 yaşından küçük kızları çalıştırıyorlar.

‘Abla’ dediğim E.V. eskort gibi gidip tokatçılık yapıyor. Bana ‘Gel beraber fuhuş ve eskortluk yapalım, çok para var’ dedi. İki kere yanında gittim. ‘Hiçbir şey yapmana gerek yok, yanımda otur, görüntü yap’ dedi. Bu olay 1.5 ay kadar önce oldu. Bana kimse temas etmedi.

B.K., eskort sitelerine bakıyor, kızları yolluyor, kızlar da tokatlıyor.

Kulüpte çalışan kızların isimlerini biliyorum. İ., M., E. ve K. var. Bunlar 18 yaşından küçük. Çalışmazlarsa müdür onları dövüyor, zorla uyuşturucu veriyor, konsomatrislik yaptırıyor. B. denilen yerde dolap gibi bir kapı var. Polisler gelince kızları kaçırıyorlar. Biz eğlenirken 18 yaş altı olduğum için polis gelince ‘Kaçın kaçın’ dediler. Kulübe girerken yaşını sormuyorlar.

Bugüne kadar cinsel ilişki yaşamadım.

B.K. beni fuhuşa sürüklemeye çalışıyor. Ş.G. de aynı işi yapıyor.

E.V. ve kardeşi A.V. aklıma girerek, eskort olmamı istiyorlar.

Arkadaşıma uyuşturucu vererek, tecavüz ettiler, fotoğrafları var. Yapan kişi fotoğrafları yaydı.”

Yalova’daki IŞİD’çiler saldırıdan üç gün önce ev mi soydu?

Yalova’da 29 Aralık gecesi IŞİD’çi diye bilinen Zafer Umutlu’nun evini aramak için gelen polis ekipleri çapraz ateşe tutuldu.

Üç polis şehit oldu.

Umutlu dahil altı IŞİD’çi ölü ele geçirildi.

img-1659.jpeg

Terör eyleminden sonra Umutlu’nun evinde bulunan bir yemek takımı, çatal bıçak takımı, bakır tas, 33 taşlı tesbih, siyah bavul, fanlı ısıtıcı, pike takımı, İsviçre çakısı ve saç kurutma makinesinin H. adlı emekli edebiyat öğretmenine ait olduğu tespit edildi.

H., 8 Ocak’ta malzemeleri teslim aldı.

Eşyalar IŞİD’çi Umutlu’nun evine nasıl mı geldi?

img-1661.jpeg

Heykeller, bağlamalar, biblolar parçalandı

Elmalı köyünde yaşayan H., 24 Aralık’ta eşiyle birlikte kayınvalidesinin evine gidiyor.

4 Ocak’ta döndüklerinde, bahçedeki ördek ve leylek heykellerinin kırıldığını görüyorlar.

Evde 30 parça eşyanın çalındığını anlıyorlar.

H., 5 Ocak’taki ifadesinde, çalınan eşyaları şöyle anlattı:

“Oğluma çeyizlik olarak aldığımız küçük ev aletleri ve mutfak malzemeleri bulunan 6-7 koli, matkap, spiral avuç içi taşlama makinesi, üç ısıtıcı, düdüklü tencere, mikrodalga fırın, tost makinesi, kol saati, 100 yıllık telkari işleme kemer, beş parfüm, iki tespih, iki fotoğraf makinesi, iki bakır hamam tası, iki uydu alıcı, robot süpürge, masaj aleti, şarjlı saç traş makinesi, çatal kaşık takımı ve pike takımının çalındığını fark ettim.”

H., iki bağlama ve elektro gitarın, televizyon ve laptopun, çeşitli tablo, resim biblo ve nazar boncuklarının kırılıp parçalandığını ifade etti.

H., şöyle dedi:

“Bibloların kafalarının koparılması, çalgıların kırılması, Mısır’dan gelen papirüs üzerine Nefertiti resminin 100 parçaya bölünerek masa üzerine bırakılıp yanına Kuran’ın koyulması, televizyon ve laptopun çalınmak yerine parçalanması bana ideolojik zihniyetle hareket edildiğini düşündürmüştür.”

H., hırsızlığın 26 Aralıkta yapıldığını, komşularının evlerine de girildiğini söyledi.

H.’den çalınan 30 parça eşyadan dokuzunun Zafer Umutlu’nun evinde çıkması IŞİD’çilerin hırsızlık yaptığını düşündürüyor.

img-1660.jpeg

İnce: Jandarma uyumuş!

Eski CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce, hırsızlığın terör saldırısından üç gün önce gerçekleştiğini, jandarmaların ev sahibine haber vermediklerini belirterek, şunları söylüyor:

“Adi bir hırsızlık değil bu. Heykel, resim ve teknoloji düşmanı ideolojik bir saldırı. Üç gün önce jandarma geliyor. Adi hırsızlık olduğunu tahmin edip ev sahibine bilgi vermiyor. Bilgi verilse belki terör saldırısı önlenebilirdi. Mesaj vermişler. Ama jandarma uyumuş!”

img-1662.jpeg

İnce, hırsızlık için girilen evlerden birinin eski TMSF başkanlarından birine ait olduğunu iddia ederek, “Kamuoyuna hiçbir şey açıklanmıyor. Kimlerin evine girildi?” diye soruyor.

/././

Bilal Erdoğan fırtınası!..-Mehmet Tezkan- 

Bilal Erdoğan İlim Yayma Vakfı Başkanı sıfatıyla TGSP’ nin ( Türkiye Gençlik STK’ları Platformu) genel kurulunda konuşmuş…

Genel Kurula Spor Bakanı, Spor Bakan yardımcısı. İstanbul Valisi, AKP İstanbul İl Başkanı gibi şahsiyetlerde katılmış…

Aklıma gelmişken….

Herhalde Bilal Erdoğan konuşma yapacak diye koltukları doldurmuşlardır. Tıpkı 1 Ocak sabahı Galata köprüsünde yapılan Gazze yürüyüşüne adını listeye yazdırmak için katılanlar gibi!...

Biliyorsunuz Gazze mitingine Bilal Erdoğan organize etti diye yüzlerce ünlü katıldı. Fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaştılar. Vicdanlarında Gazze değil Bilal hassasiyeti ağır basmıştı!..

Yalakalığın nirvana yaptığı saatler desem ayıp olur mu?

Neyse bu ayrı konu…

Dönelim TGSP genel kurulunda Bilal Erdoğan’ın yaptığı konuşmaya…

Konuşmasının bir yerinde demiş ki;” Yeniden bu toplumda 'Dindar olan insan iyidir' yargısını güçlendirmek zorundayız. Müslümanlar olarak bizim dinimizi doğru temsil etmemizin yolu, bu toplumda iyiliklerin kaynağının yine Müslüman insanlardan geldiğini, yine dindar insanlardan geldiğini muhakkak ve kesin şekilde yerleştirmekten geçtiğini düşünüyorum.

Altını çizdiğim sözü şu: Yeniden toplumda dindar insan iyidir algısını güçlendirmek zorundayız’

Yeniden!...

Demek ki eskiden böyle bir algı vardı dindar ahlaklıydı bu algı bozuldu, dindar insan iyi insan olmaya bilir algısı yerleşti…

Ne zamandan beri?

Bilal bey yanıt versin…

Son zamanlarda dindarların da sahtekar alacağı algısı kabul gördü…

Bilal beyin sözlerinden çıkardığım anlam bu…

Peki ne oldu da ’dindar insan iyidir’ algısı bozuldu?

2002 yılının kasım ayından beri ülkeyi dindar/muhafazakar iktidar yönetiyor. Her seçimde din söylemiyle, başı seccadeye değen insan iktidar söylemiyle, yüzde 50’ye yakın oy alıyor.

Sorum şu; muhafazakar iktidar döneminde dindar insan iyi insandır algısının zayıflaması nasıl açıklanabilir?

AKP sözcüsü açıklasın bakalım!..

Ülkeyi; yerel yönetimden merkezi yönetime, milletvekilinden bürokratına, ilçe başkanından il başkanına, hasta bakıcısından hemşiresine, doktorundan imamına tek tip insanlar idare ediyorsa…

Oturup düşünmek lazım…

İmam hatipli olmak kamuda çalışmak için büyük referans olmuşsa… Bu düzen 23 yıldır devam ediyorsa…

Dindar insan iyi insandır algısı neden bozuldu?

Bozuldu ki; Bilal Erdoğan yeniden güçlendirmek zorundayız dedi…

Bozulduysa 23 yıllık uygulamalarına bakmaları lazım. Yolsuzluk/rüşvet gibi kavramların arkasına geçmek aynı görevi görür. Haksızlık/hukuksuzluk/kayırmacılık/ ötekileştirme/bizden sizden ayrımı yapma/din şemsiyesine sığınıp her türlü üç kâğıdı mubah sayma/ toplumu yoksullaştırma/ yoksulluk üzerinden gücünü pekiştirmek….

Daha sayayım mı?

Alnı secdeye değen polislerin/askerlerin/savcıların/hakimlerin (Fethullahçıları kastediyorum) ülkeyi uçuruma sürüklediğini, parçalamak bölmek iç savaş çıkarmak istediklerine tanık olduk…

Yargıyı nasıl ele geçirdiklerini, Genelkurmay’da at koşturduklarının canlı tanıklarıyız… İnsanlara attıkları iftiraları, insanları hapse atıp zülüm ettikleri hafızalarımızda yerini koruyor…

O düzen ne yazık ki kısmen de olsa sürüyor. Bizden olmayanı hapse atıp mahkum olmadan cezalandırma yöntemi Fethullahçıların mirası olarak varlığını koruyor…

Ne yazık ki hukukun ayaklar altına alındığı ülkede yaşıyoruz…

12 Eylül yıllarından beter dersem haksızlık etmiş olur muyum?

Adalet Bakanı yanıt versin.

/././

Memleket de bölge de "perperişan"-Ayşenur Arslan- 

AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın sözleri siyaset tarihinde “yerini”aldı:

“Suriye'de müslümanlar ölürken sesiniz çıkmıyordu, aleviler ölünce ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz.”

Gelecekte çocuklarımız “ayrımcılık, mezhepçilik, ötekileştirme nedir” diye sorduklarında örnek olarak onu ve bu akıl almaz sözlerini vereceğiz.

Elbette tek örnek değil. Toplumun hemen her kesiminde “kendisinden olmayana nefret” duyan insanlar var.

Alevi gelininin kuyruğu olduğunu zanneden, elinden yemek yemeyen kadın biliyorum.

Başörtüsüne hoşgörü ile yaklaşmayanları kınayanların, örtünmeyenlere cehennemi layık gördüklerini de biliyorum.

Ergenekon ve 15 Temmuz sonrasında bazı isimleri savunduğum için çok eleştiri aldım. Hepsine de aynı şeyi söyledim: Ben hukuku ve onun aracılığıyla sağlanacak olan adaleti savunuyorum. Kim ya da hangi görüşte olduğu değil, haksızlığa uğrayıp uğramadığı umurumda!

Alevi değilim. Kürt değilim. Eşcinsel değilim. Birlikte yaşamamıza fırsat veren bir sistemin, Atatürk’te karşılığını bulduğum Cumhuriyetin savunucusuyum.

***

Ne yazık ki, bir gün bunun mümkün olacağına dair inancım bitti bitecek.

Dün bir mesajla önüme düşen görüntü söyletiyor bunu.

Harap haldeki bir binadan düşüp yere çakılan ve hayatını kaybeden bir insan.. Ve yüzleri nefretle kasılmış cihatçıların tekbirle birbirini tebrik etmesi.. İnanılır gibi değildi..

Derken, DEM Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları o görüntüyü gündeme getirdi.

O vesileyle anladım ki yer Halep’ti. Öldürülen bir kadındı.

Hatimoğulları’nın ifadesiyle, Kürt kadın direnişçi, son anına kadar savaşmıştı.

O son anları da şöyle ifade ediyordu:

“Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunun, ne bir din ne bir vicdan ne bir inanç ne bir siyaset ne de savaş hukuku böyle bir uygulamayı asla kabul etmez, edemez. Başta kadınlar olmak üzere herkesi en yüksek perdeden buna karşı çıkmaya ve sesini yükseltmeye davet ediyoruz.”

Yalnız o kadın mı? Yüzlerce yıl boyunca bu topraklar sayısız kadının, gencin, çocuğun kanıyla sulanmadı mı?

Ezidi genç kızlar kaçırılıp IŞİD militanı erkeklerin seks kölesi yapılmadı mı?

Bizim genç adamlarımız, delikanlılarımız şehitlik rüyası ile ölmedi mi?

Savaşta önce gerçekler ölür, malum.

O yüzden ne gerçek ne yalan kestiremiyoruz. Silahlara eşlik eden propaganda makinaları bizleri ikna etmeye çalışıyor. Mesela Halep’teki çatışmalarda Türk SİHA’larının da devrede olduğu söyleniyor. Doğrulamak imkanımız yok.

Ama en azından şunu görmek ve söylemek mümkün: Daha önce defalarca tanık olduğumuz, en son İktidar partisinin Meclis Grup Başkanvekilinin ağzından duyduğumuz zihniyet, cinayetlerin kapısını açıyor.

***

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, geçenlerde ABD’nin Venezuela ve muhtemel Grönland operasyonlarını değerlendirirken Trump için şöyle dedi:

“Bu süreç tehlikeli çünkü her şeyi yapabilme hakkını ilan etmiş bir düşman var karşımızda. Ama öte yandan da öğreticidir. Trump'ta simgelenen kuvvet, insanlığın ayağa kalkışını sağlayacak. Çünkü insan varsa, insan boyun eğmez, sonuçta ayağa kalkar.”

İran’dan Suriye’ye, insanlar ayakta. Ama ne yazık ki, en azından günümüz itibariyle “güçlüler”.. Yani “zorbalar” var karşılarında.

Dünün terör örgütüne, sanki en doğal hakkıymış gibi Suriye’yi teslim etmek kolay.

Kendi cihatçı çetelerinin tehdidi altında yaşayan El Şara’ya üstün vasıflar uydurmakta da bir zorluk yok.

Zor olan, dillerden düşmeyen BARIŞ sözcüğünün gereğini yerine getirebilmek.

Bakın.. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı ünvanı verilen, süper güç ABD’nin dostu ilan edilip kollanan Erdoğan.. Memleketi, her yıl bir sonraki yıla devrettiği umut ve hayallerle perişan etti.

Üstelik perişan olan sadece ekonomi ve emekliler değil.

Ahlak, etik, toplumsal kabuller adına ne varsa “PERPERİŞAN”!

Hemen her şarkısına bayıldığım Mabel Matiz’in Perperişan şarkısı için soruşturulması.. Dahası 3 yıl hapis istemiyle hakim karşısına çıkartılması bunun ennnn acı kanıtı.

Hakim, hangi yasaya, hangi hakka dayanarak kim bilir, “bu şarkıyı bir erkeğe mi yazdınız” diye soruyor, sorabiliyor. Mabel Matiz’in yanıtı şu:

“Bu soruyu üzücü ve kalp kırıcı buluyorum. Bu soruyu bir arabesk şarkıcısı söylese aynı soruyu soramayacaktınız. Şarkılarımı herkesin herkes için söyleyebileceği kanaatindeyim ve bu inanışa sahip olduğumu belirtmek isterim.”

Yazımı bu kez -bağışlayın karamsar bir ruh haliyle bitireceğim.

İnstagram’da karşıma çıkan, maalesef kullanıcısını hatırlayamadığım bir aforizma:

“Bize bir ömür daha lazım. Çünkü bu ömrümüz yalnızca umut etmekle geçti..”

/././

halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-


Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş- 

Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?

ABD’nin Venezuela’ya dönük haydutluğu üzerinden yürüyen tartışmalarda Vatikan’ın nasıl bir tutum aldığı konusu kamuoyunda merak uyandırıyor. Ayrıca yeni Papa’nın hem ABD hem de bir Peru yurttaşı olması bu merakı daha da kışkırtıcı kılıyor. Peru’daki uzun Piskoposluk mesaisinden sonra Kardinallik makamına Arjantinli Papa Francis tarafından atanan ABD’li Papa XIV. Leo, Peru’ya olduğu varsayılan sevgisi ile tanınıyor.

ABD’li Papa XIV. Leo’nun Latin Amerika’ya bakışı Venezuela’ya yapılan emperyalist barbarlığı Batı medyasının jargonu ile Maduro’nun “yakalanması” mı yoksa Maduro ve Venezuela’ya dönük alçakça bir saldırı mı olarak adlandırdığı konusu ile doğrudan ilişkilidir. Pek çok başlıkta olduğu gibi, bu konuda da Vatikan diplomasisi ne yardan ne serden geçiyor. Vatikan Devlet Sekreterliği yaptığı açıklamada Trump ve Maduro adlarını anmazken, yapılan ABD haydutluğuna dair keskin bir kınayıcı üsluptan uzak durmayı tercih etti. Vatikan açıklamasında barış ve Venezuela halkının iyiliği gibi son derece genel nitelendirmelere yer verildi. Ülkenin meşru ve yasal başkanına yapılan alçakça saldırı mahkûm edilmeden, Venezuela’nın bağımsızlığı ve Venezuela halkının egemen iradesinin vurgulanması dikkat çekti.

Katolik Kilisesi’nin Venezuela’daki örgütlülüğü hafife alınmamalıdır. Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras etkili bir Vatikan üst düzey bürokratıdır ve Maduro iktidarı ile gerilimli bir iletişim içinde olduğu biliniyor. Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?

Hiç kuşku yok ki ABD/CIA, Bolivarcı hareket karşısında konumlanan kilise muhalefetinin de içine sızmıştır. Ancak Trump ekibinin hiçbir kural tanımayan barbarlığı ile Vatikan kurmaylığının hemfikir halinde olduklarını gösteren ikna edici bir veri bulunmamaktadır. Bütün örselenmişliğine rağmen Maduro’da ifadesini bulan bağımsızlıkçı tutum, ulusal egemenlik vurgusu, kamucu ısrar ve seküler uygulamalar doğası gereği Katolik Kilisesi kurmaylığını rahatsız etmektedir. Ve bu başlıkta pek çok kilise mensubu siyasi iktidar ile çatışmaya girmiş, azımsanamayacak cezai yaptırımlarla karşılaşmışlardır.

Chavez karşıtı cephenin iki üst düzey kilise bürokratı: Garcia ve Porras

Vatikan News’in İtalyan Il Messaggero gazetesine referans verdiği habere göre, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin ile hafta içinde yapılan görüşmede cezaevindeki tutuklular konusunun gündem maddelerinden biri olduğu açıklandı. Katolik Kilisesi’nin Maduro iktidarı ile yaşadığı gerilimden dolayı cezai kovuşturmaya tabi tutulan kişilerle ilgili girişimi yeni değil.

Venezuelalı Kardinal Porras’ın haftalar öncesinden yürütülmekte olan cezaevlerindeki tutukluların serbest bırakılmasına dair çok yönlü çabaları Vatikan tarafından resmi olarak da kabul ediliyor zaten. Örneğin, Vatikan News’in haberine göre Kardinal Porras, 10 Ocak’ta yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Helicoide hapishanesinden birkaç kişinin serbest bırakıldığını öğrenmekten büyük bir rahatlama duyduk (...) Onlarla dua ediyoruz ve daha fazla güzel haber bekliyoruz.”

Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras, Venezuela karşıdevrimci cephesinin tanınmış bir fügürü. 2002 Nisan ayında Chavez’e karşı darbe girişiminin faillerinden biri. ABD istihbaratı ile arasının son derece sıkı olduğu biliniyor. Bir başka kilise üst düzey yetkilisi olan Karakas Başpiskoposu Antonio Velasco Garcia ile Bolivarcı devrim karşısında yoğun faaliyetler örgütledikleri yeterince açığa çıkalı çok oldu. Tipik bir yobaz olan Karakas Başpiskoposu Garcia, heyelanda hayatını kaybeden insanların acısını sömürerek, heyelanın “tanrının cezası” olduğunu çünkü Chavez’in seçilmesinin bedeli olduğunu söylemişti. 2003’te hakkın rahmetine kavuşması ile karşıdevrimci ağ yöneticiliğini Porras üstlendi.

Kurtuluş Teolojisi Hareketi’ne karşı Vatikan barikatı

Chavezci antiemperyalist çizgide ısrar edenlere karşı Vatikan’ın temsil ettiği çizgi Venezuela halkına yalnızca “sabır” dilemekten ibaretti. Kurtuluş Teolojisi deneyimine sahip Latin Amerika dindarlığının çok geçmeden Katolik Kilisesi’nin bu gizli gündemi herkesin bildiği sır olarak kalırken, Vatikan tarafından yer yer telaffuz edilen “yoksulların kilisesi” söyleminin ayağına da dolanmamalıydı.

Tanrıya uzak, ABD’ye yakın olmanın bütün bahtsızlığını yaşayan Latin Amerika halkları, din başlığında da “başka türlü bir dindarlık” pratiğine yöneliyordu. Latin Amerika coğrafyasında ciddi bir itibar ve üye kaybına uğrayan Katolik Kilisesi, ABD’nin belirleyeni olduğu sermaye düzenine karşı olmadan kitleleri denetiminde tutmaya çalışmak için ilk adımları atıyordu. 1959 Küba Devrimi ile açılan bağımsızlıkçı ve sosyalist yol, bir bütün olarak Latin Amerika halklarına devrimci ilham vererek, Vatikan’ın elini çabuk tutmasına dair motive edici girdide bulunuyordu. Bu amaçla dönemin Papa’sı XXIII. Johannes 1962’de İkinci Vatikan Konsili toplayarak, Vatikan’ın yönetme krizine çözüm arıyordu.

ABD destekli sömürü düzenlerine ve haydutluğuna karşı halk direnişleri tablosuna din cephesi de katılıyordu. 1968’de Kolombiyalı 146 Piskoposun ortak deklarasyonu ile hayata geçen Kurtuluş Teolojisi Hareketi, Hristiyanlığın ilk döneminden ve Marksizmden esinlenen bir yönelimle örgütlenerek, sömürücülük ve sömürgecilik karşıtı samimi bir dindarlığı vaaz ediyordu. Perulu Gustavo Gutierrez neredeyse Marksist bir yönelim içindeydi. Brezilyalı Leonardo Boff, sosyal adaletçi referanslarla hareket ederek, Vatikan kurmaylığına dönük keskin eleştirilerde bulunuyordu.

“Yoksulların ilahiyatı” olarak da anılan Kurtuluş Teolojisi karşısında Vatikan’ın ilk yanıtı yüzlerce kilise emekçisine kapıyı göstermek oldu. Gutierrez ve Boff’a dönük iç disiplin kuralları işletilerek fiili olarak sesleri kesiliyordu. Namı diğer Polonyalı Papa II. Johannes Paul döneminde Latin Amerika’daki “solcu papazlara” dönük tırpanlama harekete geçiriliyor, o zamanki lakabıyla “panzer Kardinal” olarak bilinen Alman Ratzinger (Polonyalı Papa’dan sonra o da Papa seçiliyordu), adeta bir panzer gibi kilise içi muhalefeti ezip geçen kararnamelere imza atıyordu.

Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak

Vatikan yönetimi bu disiplin soruşturmalarıyla da yetinmiyordu. Vatikan’ın Venezuela’da toplamda 9 Piskoposluğu bulunuyordu ve tamamının Kurtuluş Teolojisi taraftarı papazlar tarafından yönetiliyor olması ciddi bir sorun kaynağıydı. Bu amaçla Polonyalı Papa ve Alman Kardinal ikilisi üzerinden kilise içine dönük önemli bir operasyon örgütleniyordu. Vatikan’ın en gerici unsurlarının CIA ile koordineli çalıştığı Opus Dei cemaati dolaşıma sokularak, “solcu papazlar” üzerinde özel bir baskı mekanizması yaratılıyordu. 1995’te Polonyalı Papa’nın atadığı Valasco Garcia bir Opus Dei elemanaydı. Eş deyişle etkili bir CIA elemanı. Ve Karakas’a Piskopos olarak atanıyordu. Garcia’nın Venezuela Katolik Kilisesi içinde önemli bir solcu papaz kıyımı yaptığı kayıt altına alınmıştır. 

Bununla birlikte kilise içi disiplin yönetmeliklerine ve tırpanlamalara karşın bağımsızlıkçı ve kamucu bir hat izlemeye yönelen dindar pratiklerinin önü alınamıyordu. İşte bu çabalardan birinin adı IRC yani Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi taraftarlarıydı. Vatikan’ın Venezuela’ya ABD kadar düşman olduğunu gören samimi dindarlar, Venezuela’nın Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi’ni (IRC) 2007’de kurarak din başlığında da bağımsızlıkçı bir yönü işaret ediyorlardı. Panzer Kardinal Ratzinger bu kez Papa’ydı ve aynı acımasızlıkla kilise içi halkçı muhalefeti baskılayıp, etkisizleştirmeyi hedefliyordu. Alman Papa XVI. Benedigt, 2009’da Opus Dei ajanı Fernando Jose-Castro Aguayo Karakas’a atayarak, ülke içindeki karşıdevrimci faaliyetlere kilisenin desteği tahkim ediliyordu. Mevcut durumda ise, Jose-Castro Aguayo’nun yerine getirilen Opus Dei elemanı Kardinal Baltazar Enrique Porras’dır. Porras’ın en son icraatı ise, seyahat özgürlüğünün kısıtlandığı yaygarası yaparak Maduro iktidarı karşısında “özgürlük” propagandası üzerinden ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yardım istemek oldu.

Peru yurttaşı da olan Papa XIV. Leo’nun Peru’ya sevgi duyduğu rivayet edilir. Ancak Perulu Kurtuluş Teolojisi kuramcısı Gustavo Gutierrez’e hiçbir sempatisinin olmadığı da bir yana kaydedilmeli. Bir bütün olarak bu sempati-antipati ilişkisinin dışında Papa’nın konumlandığı yere baktığımızda görülen eğilim şudur: Vatikan kurmaylığı Trump politikaları ile uyumlu görülmemektedir. Ancak eksikli de olsa Chavezci siyasal hattı izleyen Maduro ile de mutlu değildir. ABD siyasetinde Demokratlar çizgisine yakın duran Papa, doğası gereği Bolivarcı bağımsızlıkçılık ile Chavezci halkçılık karşıtıdır. Ama aynı zamanda da Trumpcı haydutluğa da hayırhah bakmamaktadır. Bu hassasiyetlerden geriye kalan ise, öznesi belirtilmemiş bir genel barış ve huzur söylemidir. Demek ki, Papa’nın köşeli bir laf edebilmesi için Kurtuluş Teolojisi taraftarlarının hızla örgütlenerek, denkleme dahil olmaları gerekmektedir.

/././

Emperyalist terörizm -Frei Betto- 

Diego Rivera'nın "Gloriosa Victoria" adlı tablosundan bir kesit. Tablo 27 Haziran 1954'te Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Árbenz Guzmán'ın United Fruit Company'nin kârlarını korumak amacıyla CIA destekli bir darbeyle devrilmesini anlatıyor.

ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.


Bu yılın 2–3 Ocak gecesi, ABD Başkanı Donald Trump hükümeti tarafından Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in terörist yöntemlerle kaçırılması, Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin egemenliği ve bağımsızlığına yönelik son derece ağır bir ihlal teşkil etmektedir. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ve Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric, söz konusu saldırıya tepki gösteren ilk liderler olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, tarihinde ilk defa bir Güney Amerika ülkesine doğrudan saldırıda bulunmuştur.

Brezilya Devlet Başkanı Lula ise biraz daha geç tepki göstermiş ve şu ifadeleri kullanmıştır: “Venezuela topraklarında gerçekleştirilen bombardımanlar ve devlet başkanının yakalanması kabul edilemez bir çizginin aşılması anlamına gelmektedir. Bu eylemler, Venezuela’nın egemenliğine yönelik son derece ağır bir hakaret olup, tüm uluslararası toplum açısından son derece tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir”. Ayrıca Ocak ayının başında gerçekleştirilen bu askerî eylemin, uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu ve “şiddet, kaos ve istikrarsızlık”la tanımlanan bir dünyanın yolunu açtığını belirtmiştir. Lula, “Uluslararası hukukun açıkça ihlal edilerek ülkelere saldırılması, gücün hukuk ve çok taraflılığın önüne geçtiği; şiddet, kaos ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir dünyaya atılan ilk adımdır. Güç kullanımının kınanması, Brezilya’nın son dönemde diğer ülkeler ve bölgelerde yaşanan gelişmeler karşısında her zaman benimsediği tutumla tutarlıdır” demiştir. Söz konusu müdahalenin “Latin Amerika ve Karayipler siyasetine müdahalenin en karanlık dönemlerini hatırlattığını ve bölgenin bir barış bölgesi olarak korunmasını tehdit ettiğini” vurgulamıştır. Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler aracılığıyla bu olaya güçlü bir şekilde yanıt vermesi gerektiğini belirten Lula, Brezilya’nın bu eylemleri kınadığını ve diyalog ile işbirliği yolunu teşvik etmeye hazır olmaya devam ettiğini ifade etmiştir.

ABD’nin Monroe Doktrini’ne dayanan emperyalist politikalarına karşı çıkan Latin Amerika ve Karayipler liderleriyle ilişkileri tarihsel olarak her zaman -en hafif tabirle- gergin olmuştur.

ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.

En dikkat çekici örnekler arasında, Guatemala’nın demokratik yollarla seçilmiş devlet başkanı Jacobo Árbenz yer almaktadır. 1954 yılında Beyaz Saray tarafından desteklenen bir darbeyle görevden uzaklaştırılan Árbenz, 1971 yılında sürgünde, resmi anlatıya göre kazara gerçekleşen koşullarda —boğulma sonucu— hayatını kaybetmiştir. Suikasta uğradığına dair doğrulanmamış iddialar da mevcuttur. Darbe sırasında Che Guevara ülkede bulunmakta olup, Meksika’ya sığınmayı başarmıştır.

ABD yine 1954 yılı içinde Paraguay’da askerî bir diktatörlüğün kurulmasına yol açan darbeyi teşvik etmiştir. Bunu izleyen yıllarda ise Brezilya’da (1964), Arjantin’de (1966 ve 1976), Bolivya’da (1966 ve 1971), Uruguay ve Şili’de (1973) demokratik rejimlerin ortadan kaldırılmasına destek vermeye devam etmiştir.

Seçilmiş Şili Devlet Başkanı Salvador Allende, ABD tarafından desteklenen 1973 askerî darbesi sırasında hayatını kaybetmiştir. Resmî anlatı intihar ettiği yönündedir; ancak olayın koşulları hâlen belirsizliğini korumakta ve tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Panama’nın ilerici devlet başkanı Omar Torrijos, 1981 yılında bir uçak kazasında hayatını kaybetmiştir. ABD’nin olaya müdahil olduğuna dair şüpheler sürmekle birlikte bunlar kanıtlanmamıştır.

1979 yılında Grenada’da Başbakan seçilen ilerici lider Maurice Bishop, 1983 yılında ABD’nin ülkeye gerçekleştirdiği işgali önceleyen darbe sırasında devrilmiş, tutuklanmış ve cezaevinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Kendisiyle, Temmuz 1980’de Managua’da, Sandinista Devrimi’nin birinci yıl dönümü kutlamaları sırasında tanışmıştım.

1983–1989 yılları arasında Panama’yı yöneten askerî lider Manuel Noriega ise bir CIA ajanıydı. Ancak uyuşturucu kartelleriyle girdiği ilişkiler üzerine ABD tarafından gerçekleştirilen bir işgalle devrilmiş, ABD’ye götürülmüş ve 40 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu cezanın 17 yılını fiilen çekmiştir. Fransa’ya iade edilen Noriega, buradan Panama’ya gönderilmiş; diktatörlüğü döneminde işlediği suçlar nedeniyle burada yeniden hapsedilmiştir. 2017 yılında, 83 yaşında beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Kurtuluş Teolojisi1 ile ilişkili bir rahip olan Jean-Bertrand Aristide, demokratik seçimlerle Haiti’de üç dönem devlet başkanlığı yapmıştır. Son dönemi 2001–2004 yılları arasını kapsamaktadır. Bu dönemde, eski askerler ile onların destekçileri arasındaki çatışmalar gerekçe gösterilerek ABD ülkeye müdahale etmiş ve Aristide Brezilya birliklerinin desteğiyle ülke dışına çıkarılmıştır.

2014–2022 yılları arasında Honduras devlet başkanlığı görevini yürüten Juan Orlando Hernández, söz konusu yılın şubat ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin talimatıyla ülkesinde gözaltına alınmıştır. Haziran 2024’te ise ABD yargısı tarafından, uyuşturucu kaçakçılığına karışmakla suçlanarak 45 yıl hapis cezasına çarptırılmış; Honduras üzerinden kokain geçişine izin vermek karşılığında uyuşturucu kartellerinden milyonlarca dolar aldığı iddia edilmiştir.

Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Trump, Hernández’e başkanlık affı vermiş; Hernández’in Biden yönetimi tarafından “siyasi zulmün” ve bir “kumpasın” mağduru olduğunu iddia etmiştir. Oysa Hernández, ABD’de Honduras’ı bir “narko-devlet”e dönüştürmekle suçlayan savcılar tarafından yargılanarak mahkûm edilmiştir.

Söz konusu af, Trump’ın 2025 Honduras seçimlerinde Hernández’in muhafazakâr partisini desteklemeye ve eski başkanın seçim tabanını güçlendirmeye yönelik siyasi bir manevrası olarak değerlendirilmiştir. Analistlere ve Cumhuriyetçi çevrelere göre bu tutum, özellikle Venezuela’ya yönelik olanlar başta olmak üzere, ABD’nin uyuşturucuyla mücadele söylemi ve dış politikasıyla çeliştiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Bunlara ek olarak, bölgede siyasi liderlere yönelik suikast girişimlerine, hükümetlerin istikrarsızlaştırılmasına ya da ABD tarafından insan haklarını ihlal eden rejimlere verilen desteğe ilişkin çok sayıda anlatım bulunmaktadır.

ABD tarafından onlarca yıl boyunca “bir numaralı düşman” olarak görülen Küba lideri Fidel Castro’nun Kasım 2016’da ailesinin yanında, kendi yatağında, sakin bir şekilde hayatını kaybettiğini vurgulamak gerekir. Kardeşi Raúl Castro ise 94 yaşında olmasına rağmen yaşamını faal bir biçimde sürdürmektedir.

Bu olayları değerlendirirken sağlam tarihsel kaynaklara başvurmak ve her dönemin siyasal bağlamını dikkate almak hayati önem taşımaktadır. Son yıllar boyunca gizliliği kaldırılan çok sayıda belge, ABD’nin örtülü operasyonlardaki rolünü ortaya koymakta; ancak aynı zamanda bu girişimlerin sonuçlarının her zaman planlandığı gibi olmadığını da göstermektedir.

Bu konunun derinlemesine incelenmesi için Greg Grandin, Stephen Rabe ve Piero Gleijeses gibi tarihçilerin eserlerinin yanı sıra, ABD Ulusal Güvenlik Arşivi’nde gizliliği kaldırılmış belgelere başvurulmasını tavsiye ederim.

Yazar: Frei Betto
Yayınlandığı yer: Cubadebate
Tarih: 4 Ocak 2026 
Çeviri: İlhan Şendil

"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın.

Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılacak.

1Kurtuluş teolojisi, 1960’lı yıllarda özellikle Latin Amerika’daki derin yoksulluk, askerî diktatörlükler ve ABD destekli müdahaleler ortamında ortaya çıkan, Hristiyanlığı yoksulların, ezilenlerin ve dışlananların özgürleşmesi perspektifiyle yorumlayan bir teoloji ve toplumsal düşünce akımıdır.

/././

Erdoğan yine yoksulluğu görmeden nüfus artışından şikayet etti: 'Şu anda gelişmeler iyi değil' 

Erdoğan, çocuk sahibi olmanın milyonlarca aile için daha da ağır bir ekonomik yük haline geldiği koşulları görmezden gelerek yine nüfusun artmamasından yakındı, dini referanslara başvurdu.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde katıldığı sergi açılışının ardından yaptığı konuşmada bir kez daha nüfus artışından yakındı. 

“En az üç çocuk” çağrısını yineleyen Erdoğan, nüfus artış hızının düşüklüğünden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi; bunun yalnızca bir temenni değil, “ilahi bir emir” olduğunu savundu.

Erdoğan, "Her şeyden önce tabii dedeyim ve 9 tane elhamdülillah torunum var. O da fakir için ayrı bir güzellik. Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. 'En az 3 çocuk' diyorum. Bu tabii güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lazım. Bu neslin artması lazım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabb'imizin emri, sevgili habibinin bizlere sürekli olarak tavsiyesi. 'Diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim' diyor Peygamberimiz, öyleyse bunun yerine gelmesi lazım. Bunun için de biz aile derken buradan hareket ederek geçtiğimiz yılı 'Aile Yılı' olarak ilan ettik. Aile Yılı olarak bu adımı atmamızın da esbabımucibesi özellikle bir halkı Müslüman olan topluluk olarak bunu hiç tereddütsüz bu nesli ülkemizde çoğaltalım istiyoruz" dedi.

Erdoğan, şöyle devam etti: 

"Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla sohbet ederken bile bakıyorsunuz onlar da maalesef yani nüfusun artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manada üzüyor. Şu anda en dost bildiklerimiz bile nüfusun artışına karşı çıkıyor. İnşallah Tophane-i Amire'deki bu buluşmamız nüfusun artışı noktasında yeni bir adıma vesile olur."

Sosyal yardımları tırpanlayarak çocuk istemek

Erdoğan, AKP'nin "Aile Yılı" ilan ettiği 2025'in sonunda da benzer bir çıkış yapmıştı. Sonuçlardan yine memnun olmayan Erdoğan, el yükseltip bu defa 5 çocuk istemişti.

Yani Cumhurbaşkanına göre kendi karnını doyuramayan, her ay kirasını ve faturasını zor ödeyen, işten atılma korkusuyla yaşayan, devlet hastanesinde tedavi olamayan birinin, 3 veya daha fazla çocuğun bakım masrafını karşılaması mümkündü.

Ancak “Aile Yılı” boyunca atılan adımlar, nüfus artışını teşvik etmek bir yana, yoksul ailelerin yaşam koşullarını daha da zorlaştırdı. Geçtiğimiz Kasım ayında yayımladığımız haberde ortaya konulduğu üzere, kadınları ve çocukları kapsayan sosyal destek programlarının bütçedeki payı azaltıldı. 2026 bütçesinde “kadının güçlendirilmesi” başlığı altında bir kadın için ayrılan günlük tutar, sembolik düzeyde kaldı.

Tasarrufun adresi yine sosyal yardımlar oldu. Şartlı nakit transferleriyle desteklenen çocuk sayısının düşürülmesi planlanırken, özellikle kız çocuklarının eğitimine yönelik yardımlarda kesintiye gidildi. İşsiz yurttaşların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını sağlayan Genel Sağlık Sigortası kapsamı daraltıldı; milyonlarca haneyi kapsayan elektrik desteği azaltıldı. Yaşlılar, engelliler, engelli yakınları ve eşi vefat etmiş kadınlara yapılan ödemelerde de kesintiler gündeme geldi.

Bütün bu tablo, nüfusun neden artmadığını açıklamak için “ilahi emir”e başvurmaktan çok daha somut bir gerçekliğe işaret ediyor. Kirasını ödeyemeyen, temel gıdaya erişmekte zorlanan, sağlık ve eğitim hizmetleri için cebinden her geçen gün daha fazla para çıkarmak zorunda kalan bir aile için çocuk sahibi olmak, kutsal bir çağrıdan çok ağır bir ekonomik yük anlamına geliyor. Üstelik bakım sorumluluğu büyük ölçüde kadınların üzerine yıkılırken, yeterli kreş ve kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu, birçok kadın için çocuk sahibi olmayı işten ve gelirden vazgeçmekle eş anlamlı hale getiriyor.

***

Tam 97 yıl önce SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirildi 

1 Mayıs'ın sembol taleplerinden birisiydi 8 saatlik işgünü. Neredeyse bir buçuk asır sonra işçi sınıfı bu ve diğer birçok talebin çok gerisinde bir dünyada yaşamaya mahkûm bırakılmış durumda. Oysa Sovyetler Birliği'nde yaşanan sosyalizm deneyiminde işçiler dünyanın geri kalanının çok ilerisinde haklar elde etmişlerdi.

İnsanın "bütçe yükü" olarak görüldüğü bu karanlık tabloya karşı, emeğin başka bir dünyayı kurabileceği gerçeği tarihin sayfalarında asılı duruyor. Tam 97 yıl önce, 11 Ocak 1929'da SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirilmişti. Bugünün yoksullaştırma operasyonunun ortasında, soL Haber'de 2020 yılında yayımlanmış Akif Akalın imzalı “İşgünü saatinde Sovyetler Birliği dünyanın çok ilerisindeydi” başlıklı yazımızı, tarihsel bir pusula olması dileğiyle yeniden okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

İşçi sınıfının “işgününün kısaltılması” talebi, artı değer sömürüsüne dayanan sermaye düzenine karşı mücadelesinde önemli bir yer tutar. Proletaryanın 19. yüzyıl boyunca sürdürdüğü kararlı mücadeleyle işgünü 16 saatten 10 saate indirilebilmiştir.

1866 yılında Birinci Enternasyonal’in talepleri arasında “8 saatlik işgünü” talebinin bulunması ve 1 Mayıs 1890’da bütün dünyada “8 saatlik işgünü” için uluslararası eylem çağrısı yapılması, sosyalistlerin tarihsel olarak işgününü kısaltma mücadelesine verdiği önemin somut göstergesidir.

Ekim Devrimi’nin ilk işi 8 saatlik işgünü yasası

Çarlık Rusyası'nda da işgününün kısaltılması işçi sınıfının geleneksel talepleri arasındadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde işgününün 10 saate indirilmesi kabul edilmişken Rusya 2 Haziran 1897’de işgününü erkekler için 12, kadınlar ve çocuklar için 10 saate indirmiştir.

Bolşevik Parti hemen 1917 Ekim Devrimi’nin arifesinde, 26 Temmuz – 3 Ağustos 1917 tarihlerinde gerçekleştirdiği 6. Kongresi’nde, işgününün 8 saate (ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate) indirilmesi talebini yinelerken bir bakıma hükümet programını sunuyordu. Ekim Devrimi 7 Kasım 1917’de gerçekleşti, Sovyet hükümeti 9 Kasım’da kuruldu ve 11 Kasım’da, devrimden yalnızca dört gün sonra, Bolşevik Parti’nin 6. Kongre kararı gereğince, 8 saatlik işgünü kararnamesi yayımlandı.  Böylece Sovyetler Birliği, yeryüzünde 8 saatlik işgününü kabul eden ilk ülke oldu ve diğer ülkelere yol gösterdi. ABD’de 8 saatlik işgünü ancak 21 yıl sonra, 1938 yılında yasalaştırılabildi.

Sovyetler Birliği’nde 10 Aralık 1918’de kabul edilen ilk İş Kanunu (Labour Code) ile işgünü haftada 6 gün ve günde 8 saat, gece çalışmasında 7 saat ve yeraltında ve ağır - tehlikeli işlerde 6 saat olarak belirlendi. Bolşevik Parti’nin 1919 yılında gerçekleştirilen 8. Kongre’sinde “azami” işgününün 8 saati aşamayacağı Parti Programı’na alındı. Daha sonraki yıllarda işgününde çeşitli değişiklikler yapıldı, fakat ağır ve tehlikeli işlerde çalışanların işgünü asla uzatılmadı, aksine kısaltıldı.

Yıllık izin ve ortalama işgünü

Sovyetler Birliği’nde 1922 tarihinde ücretli yıllık izin süresi “asgari 12 işgünü” olarak belirlendi. 18 yaşından küçükler (16 – 18 yaş grubu gençler) için yıllık izin 30 gündü. Sovyetler Birliği’nde “ortalama işgünü” 1924 yılında 7,6 saat, 1925 yılında 7,5 saat ve 1926 yılında 7,4 saat oldu.

7 Kasım 1927’de, Ekim Devrimi’nin 10. yıl dönümü onuruna işgününün kademeli olarak 7 saate, gece çalışmasının 6 saate ve ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate indirilmesine ve ağır - tehlikeli işlerde çalışanların yıllık izninin 1,5 aya çıkartılmasına ilişkin kararname yayımlandı. Emziren annelerin her 4 saatte bir yarım saat süt iznine çıkması (3,5 saat çalışma, yarım saat süt izni) sağlandı.

Birinci 5 Yıllık Plan (1928 – 1932) çerçevesinde 16 Ocak 1928’de tekstil endüstrisinde 126 bin işçinin çalıştığı 22 fabrikada 7 saatlik işgünü uygulamaya kondu. Böylece henüz kapitalist ülkelerde işgünü 8 saate dahi indirilememişken Sovyet emekçileri kendilerine ve ailelerine daha fazla zaman ayırabilme olanağına kavuştu.

1929’da işletmelerin yüzde 18,3’ünde, 1931’de 56,3’ünde, 1932’de 80,9’unda ve 1933’te bütün işyerlerinde işgünü 7 saate indirildi. Bu dönemde sağlık personelinin çalışma saatlerinde düzenlemelere gidildi, hekimlerin günde 4 – 6 saat, feldsherler (sağlık memuru), ebeler ve hemşirelerin 4 – 7 saat, diğer emekçilerin 6 – 8 saat çalışması sağlandı.

1936 Anayasası’nın 119. maddesi (dinlenme hakkı), işgününü 7 saat olarak belirledi, fakat 2. Paylaşım Savaşı nedeniyle 26 Haziran 1940’ta çıkartılan bir yasayla, işgünü 8 saate uzatıldı. Bu durum Anayasa’ya aykırı olduğundan Şubat 1947’de, 1936 Anayasası’nın 119. maddesi değiştirilerek işgünü 8 saate çıkartıldı. 10 Mart 1956’da işgünü yeniden 7 saate indirildi ve bu tarihten itibaren 10 yıl süreyle haftanın beş günü 7 saat ve cumartesi günü 6 saat çalışma norm haline geldi.

Haftalık çalışma süresi

7 Mart 1967’de, Ekim Devrimi’nin 50. yıl dönümü olan 7 Kasım 1967’den itibaren Cumartesi gününün tatil ilan edilerek, haftalık işgününün 5 güne indirilmesine karar verildi. Belirli mesleklerde çalışma saatlerinde yeniden düzenlemeler yapılarak, haftalık işgünü anaokulu öğretmenleri için 36, ilkokul öğretmenleri için 24 ve engellilere eğitim veren öğretmenler için 18 saat olarak belirlendi. Sağlık personeli için işgünü 5,5 – 6,5 saat arasında değişiyordu.

1977 Anayasası’nda 41. maddeyle haftalık işgününün 41 saati aşamayacağı hükme bağlandı. 1987’de haftalık işgünü “ortalamada” 39,4, eğitim sektöründe 32,6 ve sağlıkta 38,6 saat, ulaşım sektöründe ve idari görevlerde 40,5 saatti. Sovyet emekçileri yılda “asgari” 15 işgünü (Cumartesi ve Pazar günleri ile diğer tatil günleri izinden sayılmıyor, böylece asgari 3 hafta kesintisiz izin yapılabiliyor) ücretli izin kullanırken çalışan annelerin yıllık izinleri de yılda 28 işgününden az olmayacak şekilde düzenlenmişti.

Fazla mesai

Sovyetler Birliği’nde fazla mesai, belirli işkollarında ve “istisnai” durumlarda uygulandı. Fazla mesai süresi 2 gün içinde 4 saati (bir gün 1 saat fazla mesai yapmışsa ertesi gün en fazla 3 saat fazla mesai yapabilir) ve yılda 120 saati aşamazdı. Fazla mesai için ücretin 2 katı ödenirdi. Öte yandan 18 yaşından küçüklerin, hamile kadınların, sağlık durumu elverişli olmayanların ve öğrencilerin fazla mesaiye kalmalarına izin verilmezdi.

Sovyetler Birliği’nde 1987 “reformlarıyla” çalışma yaşamında sosyalist ilkelerden kopulmasına ve hemen ardından sosyalizmin çözülmesine rağmen, bugün dahi Rusya’da emekçiler bu kazanımlarından bir kısmını koruyabilmiştir.

***

Öne Çıkan Yayın

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor - Yiğit Günay / soL-

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor.  Milli İstihbarat Teşkilatı, işleyiş biçimi olar...