30 milyon dolarlık fakir + Baron’un masal güzergahı + 496 kişilik baron listesi -Timur Soykan / BİRGÜN -


30 milyon dolarlık fakir 

Merter’de 30 milyon dolarlık vurgun yapan döviz bürosunun sahibi icra takiplerine karşı dava açtığı mahkemeye ‘Fakirlik Kâğıdı’ sundu. Lüks otomobilleri, evleri, koruması, şoförü olan vurguncu, 4 bin TL’lik yargılama masrafının devlet tarafından karşılanmasını istedi.

Yasin Kapıyoldaş’ın gerçek evi ve ikametgah olarak gösterdiği ev

Ülkede milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken milyonlarca doların havada uçuştuğu vurgunların sonu gelmiyor. İstanbul’un tekstil merkezlerinden Merter’de 30 milyon dolarlık vurgunun mağdurları paralarını kurtarmaya çalışıyor.

Halk TV’den Dinçer Gökçe haberinde detaylı bir şekilde anlattı. Çoğunluğu Merter’deki tekstil şirketlerinin sahibi 30 kişi, Altınkemer Döviz’e toplam 30 milyon dolar değerinde döviz ve altın verdi. Bu parayı vermelerinin nedeni; yüksek kâr vaadiydi. Altınkemer Döviz’in ortaklarından Yasin Kapıyoldaş, 1.5 milyon dolara ayda 100 bin dolar kâr vaadinde bulunuyordu. Elbette akla yatkın değildi ama memlekette alengirli işlerle paradan para kazanılacağına inanmışlardı.

SİYASİ GÜÇ İDDİASI
Yasin Kapıyoldaş

Yasin Kapıyoldaş arkasında siyasi destek olduğunu, Merkez Bankası ve Darphane ile çalıştığını da söylüyordu. İddiaya göre; eski AKP Milletvekili Mehmet Metiner ile yakınlığı vardı, hatta Metiner defalarca ziyaretine gelmiş, kendisi de para yatırmıştı. Üstelik Metiner’in akrabası Mustafa Akel, Yasin Kapıyoldaş’ın şoförlüğünü yapıyordu. Özel Harekat’tan emekli korumasıyla gezen Kapıyoldaş’ın kullandığı lüks otomobiller çakarlıydı ve bu çakarların Mehmet Metiner’e ait olduğu konuşuluyordu. Metiner bunu ‘‘Ben izin vermedim, benden habersiz kullandıysalar bilmiyorum’’ diyerek çekingen yalanladı. Ancak Mehmet Metiner’in kurduğu haber sitesinin toplantısından paylaştığı bir fotoğrafta hemen sağında akrabası Mustafa Akel ve onun yanında Yasin Kapıyoldaş vardı.

KİLOLARCA ALTIN TOPLADI
Mehmet Metiner’in sağında Mustafa Akel ve onun yanında Yasin Kapıyoldaş var.

Yasin Kapıyoldaş’a kısa sürede para yağdı. Jandarmaya giderek şikâyetçi olan tekstilciler Kapıyoldaş’a şunları verdiklerini söyledi:

Tekstilci Tarık Öztürk: 25 kilo altın.

Tekstilci Seçkin Vural: 421 bin dolar ve 214 kilo gümüş.

Alp Ailesi: 21 kilo altın, 275 kilo gümüş, 4 milyon dolar.

Şenol Çıtlak: 2.5 milyon dolar.

Celal Kalkan: 2.5 milyon dolar.

Bekir Dölek: 25 kilo altın.

Mağdurlardan biri; Yasin Kapıyoldaş tarafından “Bu ülkede adliye de, emniyet de maliye de milletvekili de devlet de biziz” diye tehdit edildiğini öne sürdü. Bazı mağdurlar, Altınkemer Döviz’in ortağı Bülent Özbek’i de suçladı. Bülent Özbek ise Yasin Kapıyoldaş’ın şirketin içini boşaltarak kendisinden 1.5 milyon dolar çaldığını iddia ederek şikayetçi oldu.

Mağdurların kapısına dayanması üzerine borçlu olduğuna dair kağıtlar ve senetler imzalayan Yasin Kapıyoldaş’ın Üsküdar Kanlıca’daki lüks evini, İstanbul Çekmeköy, Burhaniye ve Sakarya’daki gayrimenkulleri başkalarının üzerine geçirerek mallarını kaçırdığı öne sürüldü. Eski ortağı Bülent Özbek’in açtığı davada bu gayrimenkullere tedbir konuldu. İcra takibi talep edildi.

Yasin Kapıyoldaş, ‘icra takibine itiraz’ için İstanbul Anadolu 25. İcra Hukuk Mahkemesi’ne başvurdu. 3 bin TL dosya, tebligat masrafı, 335 TL başvurma harcı, 732 TL peşin harcını ödememek için mahkemeye ‘Fakir Kağıdı’ sundu ve Adli Yardım talebinde bulundu. Yani hiç parasının olmadığını öne sürerek devletin yargılama masraflarını üstlenmesini istedi.

Fakir Kağıdı’nı Üsküdar Kandilli Mahallesi Muhtarlığı’ndan almıştı. Muhtar’ın imzaladığı Fakir Kağıdı’nda şöyle yazıyordu:

“Kandilli Mah. Derman Sok. No:1 Üsküdar İstanbul adresinde oturan Yasin Kapıyoldaş mahallemizde olduğu ve mahallemizde menkul, gayrimenkul malı olmadığını ve bir taraftan bağlı maaşı olmadığını, ancak YARDIM SURETİ ile geçindiğini, aynı zamanda fakir ve yardıma muhtaç bulunduğunu kurumlar tarafından tespit edilmiş ve bildirmek üzere işbu ilmühaber kendi isteği üzerine verilmiştir.”

Fakir Kağıdı üzerindeki adres Kandilli’de kimsenin oturmadığı harabe haldeki eski ahşap yapıydı. Oysa yine Kandilli’de çok lüks sitedeki villasını başkasının üzerine devrettiği öne sürülüyordu. Yasin Kapıyoldaş ‘Kendi isteğimle aldım’ diyerek Fakir Kağıdı’nı imzaladı. Belgenin altında şu uyarı da vardı:

“Yukarıdaki bilgilerin doğru olduğunu aksi takdirde sorumluluğun tarafıma ait olduğunu beyan ve taahhüt ederim. Bir resmi belgeyi düzenleme yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi 3 aydan 2 yıla kadar hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılır.”

‘SU SATIYORUM’ DEDİ

Fakir Kağıdı’nı veren Kandilli Muhtarı Vildan Özbörü, Kapıyoldaş ile görüşmesini şöyle anlattı: “Çok ağlıyordu. İflas ettiğini, su sattığını söyledi. İcralar geldiğini yargı masraflarını bile karşılayacak parası olmadığını anlattı. İkametgah adresi o harabe bina görünüyordu. Kayıtlara baktık. Üzerinde hiçbir mal ve gelir görünmüyordu. Tüm evrakı alıp fakir kağıdını verdik.”

İddiaya göre; bu fakir adamın başkalarının üzerine geçirdiği mal varlıklarından bazıları şöyleydi:

Audi A6, BMW marka çakarlı otomobiller, Range Rover cip, Kandilli’de lüks konut, Çekmeköy, Burhaniye, Sakarya’da gayri menkuller.

Üstelik izi bulunamayan kayıp 30 milyon dolar…

Çocuğunu pahalı bir özel okula gönderen, şoförü olan ve korumayla gezen Yasin Kapıyoldaş’ın, ‘Fakirlik Kağıdı’na mahkeme de inanmadı. 16 Ocak 2026 tarihli celsede adli yardım talebi reddedildi.

/././

Baron’un masal güzergahı 

İspanya polisinin Karayip Adaları açıklarındaki United S isimli gemide yakaladığı 10 tonluk rekor kokain sevkiyatının ana aktörünün Türkiye Cumhuriyeti ve Hollanda vatandaşı, Gaziantepli Çetin Gören olduğu iddia edildi. İstanbul Beşiktaş’ta yakalanan Çetin Gören’in yanı sıra yine Avrupa uyuşturucu ticaretinin büyük isimlerinden Mehmet Murat Buldanlıoğlu gözaltına alındı.

İspanyol polisi, Avrupa’ya doğru yol alan ‘‘United S’’ adlı bir gemiye 11 Ocak Pazar günü düzenlenen operasyonda toplamda 9 ton 994 kilogram kokainin bulunduğunu açıklamıştı. (Fotoğraf: AA)

Çetin Gören uyuşturucu ticaretinden Hollanda’da 26 yıl hapis cezasına çarptırıldı ama 10 yıldır Türkiye’de büyük servetiyle gösterişli bir hayat sürüyor. Yatında asılı tablosunun altında kendine verdiği ‘İmparator’ lakabı yazıyor.

Mehmet Murat Buldanlıoğlu ise Fransa’da 2015 yılında yakalanan 2.3 ton kokain nedeniyle gıyabında 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. O da hep Türkiye’de, genellikle İstanbul’daydı. İddiaya göre; uyuşturucu taşıyan gemilerin organizasyonunu yapan Buldanlıoğlu bir apartman dairesinde yaşıyor ve kazandığı büyük paraları, gösterişsiz, sıradan bir hayat tarzıyla saklıyordu. İlgi çekmemeye özen gösteriyordu. Ama Tuzla, Yalova ve İzmir’deki tersanelerde derin bağlantıları vardı.

İki isim de 2020 yılında dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ‘Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu’ dediği Bataklık Operasyonu sonrasında tutuklanmışlardı. 2 yıl sonra serbest bırakıldılar. Nejat Daş’ın da arasında olduğu 73 sanığın tümü bu davada beraat etti. El konulan malvarlıkları iade edildi. Gerekçe kara paranın suçtan elde edildiğinin ispat edilememesiydi. Oysa Hollanda ve Fransa’da uyuşturucu kaçakçılığından yargılanıp hüküm giydiler. Buna karşın Bataklık Davası’ndan çıktıktan sonra uyuşturucu trafiğini Türkiye’den yönettikleri 10 tonluk yakalama ile ortaya çıktı. İddiaya göre; Sırp ve İngiliz ortaklarıyla bu sevkiyatı organize ettiler.

Çetin Gören ifadesinde suçlamaları kabul etmedi. United S isimli gemi ve 10 ton kokain hakkında hiçbir bilgisinin olmadığını söyledi. Gözaltına alındığında bir telefonunun şifresini verdi, diğer telefonun kendisine ait olmadığını ve şifresini bilmediğini savundu. Bu telefonda yapılan incelemede Çetin Gören’in çok ilginç bir videosu bulundu. Çetin Gören anlam bozukluklarıyla dolu konuşmasında şunları söylüyordu:

“Babalar çocuklarına bebelerine güzel hikayeler anlatır. Kitapta çıkan senin baban da sana olan hikaye anlatıyor. Öncelikle gemilerimiz Kolombiya’ya doğru gidiyor. Yol açılmış Kolombiya’ya vardığında Karteller orda paketleri alıp gemilerin içine koyacaklar. Biz onları getirip suda teslim edeceğiz. Evet suda balıklar gelip paketleri alıp karaya getirecek. Orada Engin gibi Metin gibi kişiler alıp bunları evlere dağıtacak. Evlere dağıttıklarında baban parasını alacak. Parayı alıp gazel şeyler, elbiseler, sana her şey, teyzene arabalar, her şeyi alacak ve anlatığın kadar bu silah kaçakçılığı ondan sonra işte gördüğün baban ticaret adamı… Evet Kolombiya, Brezilya, Peru bundan alacaz götürecez tamam mı?”

Çetin Gören’in masal gibi anlattığı bu video aslında yakalanan 10 ton kokainin güzergahıydı.

Kolombiya’da üretilen 10 tonluk kokainin yolculuğu Çetin Gören’in yıllar önce hapisten kaçtığı Brezilya’da başladı. Forteleza Limanı’nda 51 yaşında, hurdaya çıkmak üzere olan ‘United S’ isimli gemi vardı. Uyuşturucu kaçakçıları sevkiyatları yaptıktan sonra batırmak için bu tür eski gemileri kullanıyordu. Geminin ambarını dolduran tuzun içine 294 paket halinde 10 ton kokain gömülmüştü. Piyasa değeri 100 milyon euroydu. Uyuşturucu sevkiyatını tespit eden Brezilya polisi, gemi limandan ayrıldıktan sonra ABD ve Avrupa uyuşturucu ile mücadele birimlerine haber verdi. Aynı Çetin Gören’in videoda anlattığı gibi gemideki kokainin Karayip Adaları açıklarında küçük teknelere aktarılıp Avrupa’ya sokulması planlanmıştı. İspanyol polisi, 7 Ocak 2026’da Karayip Adaları açıklarına gelen gemiye operasyon düzenledi ve uyuşturucu ele geçirildi. 4’ü Türk, biri Sırp, biri Macar, 7’si Hint uyruklu 13 mürettebat gözaltına alındı.

Çetin Gören ise güzergah ile örtüşen videosu için şu yanıtı verdi:

“Instagram’da bir adamın çocuğuna buna benzer hikayeler anlattığı mizah amaçlı videolar görmüştüm. Ben de şaka anlamında kendi kızıma böyle bir video çektim. Yakalanan gemi ile alakası yoktur.”

United S gemisinin geçmişi de karanlıktı. Türkiye merkezli Kamer Shipping Tranding Co isimli şirkete ait gemi çok sık isim değiştirmişti. 2013 yılında Moon Light, 2015 yılında Moni K, 2018 yılında Joud S, 2021 yılında Alkaraeem, 2023 yılında Amna Star ve 2024 yılında United S adını almıştı.

Tanık ifadesi alınan Abdulrahman isimli bir kişi ifadesinde Çetin Gören’in gemi alışverişi ile ilgili şu bilgileri verdi:

“Bir avukatın ofisinde ve Zorlu Center’da Çetin Gören ile Engin Çavuş ile toplantıda karşılaştım. Çetin Gören kendini ‘Paşa’ olarak Engin Çavuş ise ‘Osman’ olarak tanıttı. Toplantıda Azra C isimli geminin takas edilmesi konuşuldu.”

Bu ifade üzerine inceleme yapan polis, Azra C isimli geminin arızalanması ve seferden men edilmesi nedeniyle United S isimli gemiyle takas edildiğini belirledi. United S gemisi Capo Maritime Co isimli Honduras ülkesinde kurulu şirketin üzerine tescil edilmişti. Üstelik bu işlemleri Mehmet Murat Buldanlıoğlu gerçekleştirmişti. İşlemler sırasında armatör Hasan Can, Abdurrahman Khaleefah Sulayman Madi ve Ahmet Almassri isimli şahıslar aktif rol almıştı.

Çetin Gören bu olaylarla hiçbir bağlantısının olmadığını anlattı. Zorlu Center’da Abdurrahman Madi ve Ahmet Almassri ile bir araya geldiklerini kabul eden Çetin Gören, “Bu şahıslar arasında gemi alışverişine dayalı bir anlaşmazlık vardı. Konuşmalarına şahit oldum. Benim United S ve uyuşturucu ile hiçbir alakam yoktur” dedi. Kendisine sorulan denizcilik şirketlerinin sahibi olmadığını anlatan Çetin Gören sadece bir otomobil şirketinin olduğunu ve aylık gelirinin 200-250 bin TL olduğunu iddia etti.

TÜRKİYE’DEKİ BARON İKLİMİ

Çetin Gören ve Mehmet Murat Buldanlıoğlu gibi baronların Türkiye’de yaşayıp uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerine devam etmesinin tek nedeni kırmızı bültenle dünyada aranmaları değildi. Burayı onlar için çok elverişli kılan üç ana neden var.

1.NEDEN: YARGIDAKİ ÇÜRÜME

Birincisi; yargının elinden kolayca kurtulmaları. 5 yıl önce dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ‘Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu’ dediği Bataklık Operasyonu’nda tutuklandılar. Uyuşturucu baronu Nejat Daş’ın da arasında olduğu 73 sanıktılar. 2 yıl sonra serbest bırakıldılar. 2024 yılında beraat ettiler ve el konulan tüm mal varlıklarını geri aldılar. Gerekçe kara paranın suçtan elde edildiğinin kanıtlanmamasıydı. Oysa Hollanda ve Fransa’da uyuşturucu suçundan hüküm giymişlerdi.

2. NEDEN: KARA PARA CENNETİ

Baronların Türkiye aşkının ikinci nedeni ise; kara paralarını kolayca aklamaları. AKP iktidarının varlık barışı uygulamaları sayesinde kirli servetlerini kolayca sisteme soktular. ‘Nereden buldun’ sorusu sorulmadığı için uyuşturucu parasıyla büyük yatırımları kolayca yaptılar. Bataklık Davası iddianamesinde Çetin Gören’in büyük serveti gözler önüne serildi. Dava sonunda el konulan tüm malvarlığını geri aldı.

3. NEDEN: DEVLETTEKİ ÇÜRÜME

Üçüncü neden ise; devletteki çürüme. Uyuşturucu kaçakçıları, devlet içindeki kirli unsurları satın alabiliyor. Bu sayede hem işlerini kolaylaştırıyor hem de bir koruma zırhı oluşturuyorlar. Sadece Bataklık Operasyonu’nda bile bunun çarpıcı örnekleri var. Nejat Daş, pandemide Kapıkule’den ülkeye giren kurye TIR şoförlerindeki parasını, Sultanbeyli İlçe Emniyet Müdürü Necmettin Yüksek’in makam aracıyla topladı. Üstelik otomobili de bir polis kullanıyordu. Hatta bu paralara yönelik bir soygun girişiminden sonra Nejat Daş’ın iki adamı jandarmaya sığındı. Buraya gelen Nejat Daş, jandarmalarla görüştükten sonra parayı, silahları ve adamlarını alarak gitti. Polisler, Nejat Daş için çalışıp mafya ile birlikte soygun girişiminde bulunanları yakalamayı hedefledi. Nejat Daş’ın Zorlu Center’da Sultanbeyli Emniyet Müdürü Necmettin Yüksek, AKP Ankara Altındağ İlçe Teşkilat Yönetim Kurulu üyesi Sadık Karayel, görevdeki bir savcı ve emekli bir vali ile buluştuğu ortaya çıktı.

Çetin Gören, 1990’lardan beri Avrupa’daki uyuşturucu trafiğindeki önemli isimlerden. Latin Amerika’daki bağlantıları sayesinde Hollanda limanlarına tonlarca kokain getirdiği için yargılanıyordu. Brezilya’da yakalanmış ve cezaevinden kaçmıştı. Hollanda’da büyük bir uyuşturucu sevkiyatı davasında yargılanırken ev hapsindeydi. 10 yıl önce elektronik kelepçesini kırarak firar etti ve Türkiye’ye geldi. Tüm dünyada Kırmızı Bülten ile aranıyordu. Ama Türkiye’de yıllarca servetiyle rahat bir hayat sürdü.

Mehmet Murat Buldanlıoğlu ise Fransa’da 2015 yılında yakalanan 2.3 ton kokain nedeniyle gıyabında yargılandı ve 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. O da hep Türkiye’de, İstanbul’daydı. Mehmet Murat Buldanlıoğlu ise Breaking Bad dizisinde tavuk restoranının müdürü görünen ama büyük bir uyuşturucu kaçakçısı olan ‘Gus’ karakterini akla getiriyor. Gus büyük uyuşturucu kaçakçısı olmasına karşın sıradan ve orta gelirli bir kişilik arkasında gizleniyordu. Mehmet Murat Buldanlıoğlu da yeraltı dünyasında bu özelliğiyle biliniyordu. İddiaya göre; uyuşturucu taşıyan gemilerin organizasyonunu yapan Buldanlıoğlu bir apartman dairesinde yaşıyor ve kazandığı büyük paraları, gösterişsiz, sıradan bir hayat tarzıyla saklıyordu. İlgi çekmemeye özen gösteriyordu. Ama Tuzla, Yalova ve İzmir’deki tersanelerde derin bağlantıları vardı.

Peki uyuşturucu suçundan tüm dünyada bilinmelerine karşın neden Türkiye’deydiler? Türkiye’den uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini nasıl sürdürebildiler?

Sorunun yanıtı için 5 yıl öncesine dönelim…

Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Bataklık Operasyonunu “Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu” diyerek duyurmuştu. İçişleri Bakanlığı açıklamasında 500 milyon TL’lik suç gelirinin tespit edildiği ifade edilmişti. Çetin Gören ve Mehmet Murat Buldanlıoğlu, 30 Haziran 2020’de bu operasyonda yakalanıp tutuklandılar. Nejat Daş’ın da arasında olduğu toplam 71 kişi ile birlikte suç işlemek için örgüt kurmak ve kara para aklamak suçlarından yargılandılar. 2 yıl sonra adli kontrol kararıyla serbest bırakıldılar. Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama sonucunda 24 Mayıs 2024’te beraat ettiler. El konulan mal varlıkları da iade edildi.

Uyuşturucu baronlarının neden Türkiye’de olduğuna daha iyi bir yanıt bulunamaz. Hollanda’da, Fransa’da uyuşturucu suçundan hüküm giyen kişiler, ‘Paranın kaynağı tespit edilemedi’ denilerek aklanabildi. Elbette bu beraat kararlarını alabildikleri bir ülkede yaşamak onlar için güvenliydi. Üstelik akladıkları paralar da ceplerinde kalmıştı. Türkiye; varlık barışı uygulaması, ‘Nereden buldun’ diye sorulmayan milyonlarca dolarlık yatırım fırsatları sayesinde kara para sahipleri için bir cennetti.

Üstelik devlet içinde kirli bürokratlarla bağlantıları vardı. Bataklık İddianamesi’ne göre; Nejat Daş, pandemi döneminde Kapıkule’den ülkeye giren kurye TIR şoförlerindeki parasını, Sultanbeyli İlçe Emniyet Müdürü Necmettin Yüksek’in makam aracıyla topladı. Üstelik otomobili de bir polis kullanıyordu. Nejat Daş’ın iki adamı Kurye TIR şoförlerinden kara para toplarken soyulmak istendi. Ateş açılan bu kişiler, para ve silahlarla jandarmaya sığındı. Nejat Daş buraya gelip jandarma aracına girdi ve olayın kapandığını söyledi. Kara para ve silahlarıyla ellerini kollarını sallayarak gittiler. Polisler, mafya mensuplarıyla beraber soygun girişiminde bulunanları bulmak için kayıt dışı soruşturma yürüttü. Yani polisler, Nejat Daş için çalışıyor, kamera kayıtları topluyordu. Sultanbeyli İlçe Emniyet Müdürü Necmettin Yüksek, kendisini Nejat Daş ile AKP Ankara Altındağ İlçe Teşkilat Yönetim Kurulu üyesi Sadık Karayel’in Zorlu Center’da tanıştırdığını söyledi. Sadık Karayel ise “Necmettin Yüksek o gün beni kahve içmeye çağırdı. Masada Nejat Daş’ın yanı sıra bir savcı ile emekli vali vardı” dedi.

İşte bu kirli iklim de baronlar için paha biçilmezdi.

ÇETİN GÖREN GÖZALTINA ALINDIĞINDA 10 TON KOKAİN TAŞIYAN UNİTED S, BREZİLYA’NIN ACİL KODLU UYARISIYLA BEYAZ DALGA’YA YAKALANMIŞ

Kanarya Adaları açıklarında taşıdığı tuzun arasına 10 ton kokain ele geçen İstanbul merkezli şirkete ait United S gemisine yapılan operasyonun fitilini Brezilya güvenlik güçlerinin ateşlediği ortaya çıktı. Brezilya polisinin acil kodlu uyarısıyla verdiği bilginin ardından başta ABD olmak üzere 6 ülke güvenlik gücü harekete geçti ve ‘Beyaz Dalga’ adı verilen operasyonla İspanyol polisi ve donanması gemiye çıktı. Polisler ve donanma askerleri gemiye çıktığında gemini yakıtı bitti ve gemi okyanusta 12 saat boyunca sürüklendi. Daha sonra çekiceler aracılığıyla Tenerife Limanı’na çekilerek 100 milyon euro değerindeki kokain paketleri tuz yükünün altından küreklerle çıkarıldı. Uzmanlar, 51 yaşındaki iyice paslanmış eski geminin ‘kullan at’ profiline uygun olduğunu, kokainlerin teslim edilmesinin ardından da ya terk edileceğini ya da batırılabileceğini değerlendiriyor. Gemide görevli aralarında Türklerin de bulunduğu 13 kişi İspanya’da tutuklanırken, operasyonun Türkiye ayağında gözaltına alınan 7 kişinin sorguları sürüyor.

Brezilya Ulusal Polisi, bu yılın ilk günlerinde, uluslar arası bir suç örgütünün gemiyle Avrupa’ya yüklü miktarda uyuşturucu sevk edeceği bilgisini aldı. Brezilya Forteleza limanından ayrılan gemi ile ilgili bu kritik bilgi ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA), İngiltere Ulusal Suç Ajansı (NCA) ile İspanyol, Fransız ve Portekizli yetkililerle paylaşıldı ve ‘Beyaz Dalga’ adı verilen uluslar arası operasyonun startı verildi. Forteleza Limanı’ndan ayrılan geminin İspanya Kanarya Adaları açıklarında olduğu belirlendi. İspanyol polisi ve donanma askerleri, 7 Ocak 2026 günü tatil cenneti olarak bilinen adaların 535 kilometre açığında gemiye çıktı. Gemide arama yapılırken geminin yakıtı bitti ve gemi okyanusta sürüklenmeye başladı. Okyanusta 12 saat boyunca sürüklenen gemi olumsuz hava şartları nedeniyle uzun uğraşlar sonunda çekicilere bağlanarak Santa Cruz de Tenerife Limanı’na çekildi. Burada polisler ellerine kürekleri alarak geminin tuz yükünün arasında 294 paket halinde 9.994 kg kokaini buldu.

Kokain paketleri limana dizilirken İspanyol polisleri paketlerin önünde hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmedi. Operasyonda 4 Türk, bir Sırp, bir Macar ve 7 Hint uyruklu olmak üzere toplam 13 mürettebat yakalandı. Uyuşturucu kaçakçılarının gemideki kokainin bir kısmını İspanya’nın güneybatısındaki Huelva’ya, bir kısmının da Kanarya Adaları’nda gemiye yanaşan küçük tekneler aracılığıyla teslim etmeyi planladıkları anlaşıldı.

Ele geçen kokain İspanya’nın açık denizlerde ele geçirdiği en yüksek miktardı ve İspanyol polisi bunun bir rekor olduğunu, daha önceki rekorunsa 1999 yılında bir balıkçı teknesinde ele geçen 7.5 ton kokain olduğunu açıkladı.

TÜRKİYE HAREKETE GEÇTİ

United S gemisinin İstanbul merkezli sahipli bir gemi olduğunun açıklanmasının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hemen re’sen soruşturma başlattı. Başsavcılığın verdiği talimat doğrultusunda EGM Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, İstanbul Narkotik Suçlarla Mücadele ve İstihbarat Şube Şube Müdürlüğü ekipleri harekete geçti. Yapılan teknik ve fiziki takibin ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlar Şube Müdürlüğünce İstanbul’da 11, Mersin’de 3, Tekirdağ’da 2, Kocaeli, Sakarya ve Hatay’da 1’er olmak üzere toplam 19 adrese eş zamanlı operasyon düzenlendi. Çetin Gören, Engin Çavuş, Mesut Yalçın, Ahmad Almassri, Semra Almassri, Mehmet Bülent Aymen ve Fares Diab’ın “örgüt kurma”, “uyuşturucu ticareti” ve “suçtan elde edilen malvarlığını aklama” suçlarından gözaltına alındı. Yurt dışında firari olduğu tespit edilen 3 şüpheli hakkında yakalama kararı çıkarıldı ve kırmızı bülten çalışmaları başlatıldı. Geminin mürettebatından Kubilay Yalçın, Ali Osman Amanet, Remzi Karakaya ve Atanur Ateş İspanya’da tutuklanırken, kokainin sahibi olduğu belirtilen Çetin Gören ile Ahmad Almassri ve United Shipping Gemi Acentalığı Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin (Kamer Shipping) taşınır ve taşınmaz tüm malvarlıklarına, şirket ve ortaklık paylarına, banka ve finans kuruluşlarında bulunan mevduat ve yatırım hesaplarına, kripto para piyasa ve borsasında bulunan varlıklarına Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından el konuldu.

Operasyonda yakalanan Çetin Gören Türkiye’nin yakından tanıdığı bir isimdi. Türkiye’nin en büyük uyuşturucu operasyonlarından biri olarak gösterilen Bataklık operasyonunda yakalanmış, yapılan yargılamanın ardından beraat etmişti. Operasyondaki diğer önemli isim ise Kamer Shipping’in kurucu ortağı Ahmad Almassri’ydi. Geminin İspanya polisi tarafından yakalanmasının ardından yazılı bir açıklamada bulunmuş ve geminin 9 Ekim 2025 tarihinde Honduras merkezli CAPO MARİTİME CO. Şirketi’ne satıldığını, 27 Ekim tarihinde de geminin fiilen bu şirkete teslim edildiğini, gemiyle bir bağlantılarının kalmadığını öne sürse de gözaltına alınmaktan kurtulamadı. Bir başka önemli isim ise Mehmet Bülent Aymen’di. Aymen’in 40 yıllık Sabay Lojistik’in sahibi ve Akdeniz Mobilya, Kağıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği’nin de başkan yardımcısı olduğu ortağıydı.

UNİTED S ‘KULLAN AT’ PROFİLİNDE BİR GEMİYDİ

Bundan 51 yıl önce inşa edilen United S gemisi, uluslar arası uzmanlara göre; kartellerin yakalanma riskinin fiyata dahil olduğu ‘kullan at’ profiline uygun bir gemiydi. Paslı ve neredeyse hurdaya çıkarılacak geminin güvenlik sınıflandırması 2013 yılında iptal edilmişti. Bu da meşru ve sigortalı ticaret dünyasında bu geminin on yıldan fazla bir süredir ‘ölü’ olduğu anlamına geliyordu. Gemi yıllarca Akdeniz kıyılarında faaliyet yürütmüştü. Gemi, 12 Haziran 2024’te İstanbul merkezli Kamer Shipping & Trading Co. şirketi tarafından satın alındı ve 11 yıl içinde altıncı adı olan United S olarak yeniden adlandırıldı.Bu satın alma, geminin Akdeniz’de faaliyet gösteren bir gemiden transatlantik kaçakçılık gemisine dönüşümünün başlangıcıydı. Uyuşturucu sevkiyatına başlamadan önce, geminin yasal izleri silinmeye çalışıldı. Daha önce Belize, Sierra Leone ve Togo bayraklı olan gemi baskından sadece birkaç ay önce bayrağı ’bilinmiyor’ olarak değiştirilmişti. Baskın sırasında ise Kamerun bayrağını taşıyordu.

Kimliği gizlenen United S, Kasım 2025’te Akdeniz’den ayrılarak önce Batı Afrika’ya, ardından da yasadışı yükünü yüklemek üzere Brezilya’nın Fortaleza limanına gitmişti. Denizcilik takip verilerinde varış noktası olarak yer belirtilmiyor, sadece ‘sipariş üzerine’ yazısı bulunuyordu. Bu deniz yoluyla kaçakçılıkta yaygın bir taktikti ve uluslar arası sularda bekleyerek daha küçük teknelerin yasadışı maddeleri parça parça küçük teknelere aktarılmasına olanak sağlıyordu. Kokainin teslim edilmesinin ardından da gemi terkedilecek ya da batırılacaktı. Geminin operasyon sırasında yakıtının bitmesine ise geçen hafta Atlantik’te yaşanan Goretti Fırtınasının neden olabileceği değerlendiriliyor. Fırtına nedeniyle gemiye yakıt için küçük tekneler yanaşamamış ve yakıtı tükenmişti. Bu nedenle gemi hareket kabiliyetini kaybetmişti.

496 kişilik baron listesi 

Mafyanın şifreli haberleşme sistemi SKY-ECC’ye sızan Avrupa polisi, Türkiye’deki kullanıcıların listesini gönderdi. 496 kişilik listede bilinen uyuşturucu kaçakçılarının yanı sıra daha önce hiç deşifre olmayanlar var. Bu listenin yeraltı dünyasına da sızdırıldığı iddia ediliyor.

Fotoğraf: AA

İspanya polisinin 7 Ocak 2026 günü Kanarya Adaları açıklarında yakaladığı 10 ton kokain, Türk baronların Avrupa’daki hakimiyetini bir kez daha gözler önüne serdi. Belki daha önemlisi baronların güvenli liman olarak Türkiye’den bu faaliyetlerini yürüttüklerini ortaya koydu. 10 tonluk uyuşturucunun sahibi olduğu iddiasıyla İstanbul’da Çetin Gören ve uyuşturucu trafiğinin önemli isimlerinden Mehmet Murat Buldanlıoğlu gözaltına alındı. Toplam 12 kişi bu operasyonda yakalandı.

SKY-ECC’DEN ÇIKTILAR

Ancak Latin Amerika’dan ve Afganistan’dan Avrupa’ya uzanan uyuşturucu trafiğindeki Türk aktörler onlarla sınırlı değil. Mafyanın şifreli haberleşme sistemi SKY-ECC isimli programın verileri bunu çok net ortaya koymuştu. Avrupa polisinin eline geçen mesaj ve konuşma kayıtlarına göre; Türkiye’de yaşayan 4 bin 500 kişi bu uygulamayı kullanıyordu. Avrupa polisi SKY-ECC’deki kayıtları, Türkiye’ye gönderdi. Bu sayede Ürfi Çetinkaya, Naci Yılmaz-Abdullah Alp Üstün, Mehmet Ünal, Orhan Ünğan, Recep Özyıldız’ın arasında bulunduğu isimlere operasyonlar yapıldı. Ancak 4 bin 500 kişinin büyük kısmının kimliğinin tespit edilememişti.

LİSTEDE BİRLERCE KAYIT VAR

Şimdi yeraltı dünyasında 496 kişinin isminin bulunduğu bir liste dolaşıyor. İddiaya göre; devletin içindeki bazı kirli unsurlar, listeyi suç örgütlerinin liderlerine sızdırdı. Bu listeyi göstererek operasyon yapılacağını söylüyorlar. Operasyonu durdurmak ya da onları kurtarmak için rüşvet istiyorlar. Listenin tepesinde Haluk Şahin Çoruh yer alıyor. SKY-ECC ile 127 sohbeti 211 bin 757 mesajı tespit edilmiş. Hollanda, Almanya, Belçika ve İspanya polisi ile birlikte Haluk Şahin Çoruh’a yönelik soruşturma başlatılmıştı. Şebekenin İstanbul merkezli hareket ettiği belirlenmişti.

ZİNDAŞTİ’NİN ORTAĞI DA LİSTEDE

Baronlar listesinin ikinci sırasında ise Sebahattin Sonğan yer alıyor. 59 sohbeti, 131 bin 279 mesajı belirlendi. 2018 yılında bir ülkenin İstanbul Başkonsolosluğunun diplomatik plakalı araçları ile uyuşturucu kaçakçılığı yapan şebekenin içinde Sebahattin Sonğan da vardı. Listenin üçüncü sırasındaki Deniz Çiftçioğlu’nun ise 230 sohbete katıldığı ve 104 bin 377 mesaj gönderdiği tespit edildi. Dördüncü sırada Türkiye’de yaşayan Leonard Sterkaj var. 237 sohbet ve 103 bin 91 mesajı belirlendi. 5. sıradaki Çapan Bilgiç 45 sohbete katılmış ve 99 bin 970 mesaj göndermiş. 6. Sıradaki Metin Yer ise İranlı uyuşturucu baronunun Hollanda’daki ortağı olarak gündeme gelmişti. Hatta kırmızı bülten ile aranırken Türkiye’de silah ruhsatı aldığı iddia edilmişti. Metin Yer’in 365 sohbeti, 98 bin 719 mesajı var.

OPERASYONLAR YAPILACAK MI?

496 kişilik listede adı daha önce uyuşturucu operasyonlarında gündeme gelen İslam Yakut, Devrim Dereli, Ahmet Münir Güverte, Naci Yılmaz, Rojdi Tekin gibi çok sayıda uyuşturucu kaçakçısı var. Ancak listenin büyük kısmı daha önce deşifre olmamış ve henüz operasyon yapılmamış kişilerden oluşuyor. Bu kişilere operasyon yapılacak mı? SKY ECC’de ele geçirilen verilerle büyük operasyonlar planlanıyor mu? Göreceğiz. Uyuşturucu ile mücadele için bu listedeki isimleri yakalamanın magazin figürlerini gözaltına almaktan çok daha önemli olduğuna şüphe yok.

/././

BİRGÜN

Grevden masaya, masadan kayıpla: Metal işçisinin ücreti eriyor + Davos zirvesi, Grönland hamlesi, senaryoları ve gerçekler + MEB’in sorulara verdiği yanıtlara kaç puan verirdiniz? + ‘Bayrak’la aldatmak-EVRENSEL-


Grevden masaya, masadan kayıpla: Metal işçisinin ücreti eriyor -Uğur Zengin- 

Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile üç ayrı konfederasyona bağlı üç metal iş kolu sendikası arasında devam eden toplu sözleşme süreci, grev kararlarının hemen ardından anlaşmayla sonuçlandı. Türk Metal, Özçelik-İş ve Birleşik Metal-İş tarafından imzalanan grup toplu iş sözleşmesi Türkiye’de genel ücretler seviyesini birikimli olarak etkileyecek.

Türk Metal 271 bin 600 üyesiyle bugün imalat sanayisinde Türkiye’nin açık ara en çok üyeye sahip olan ve uluslararası tekellere ait fabrikalarda örgütlü sendikası. Türkiye’deki sendikalı işçilerin yüzde 11.2’sini bünyesinde barındıran Türk Metal’in attığı her imza, dolaylı ya da dolaysız biçimde ülke genelindeki ücret politikaları açısından belirleyici bir rol oynuyor.

Bu üyelerin yaklaşık yüzde 40’ı, geçtiğimiz günlerde imzalanan MESS grup toplu iş sözleşmesi kapsamındaki iş yerlerinde çalışıyor. Dolayısıyla MESS sözleşmesi başta olmak üzere Türk Metal’in taraf olduğu her toplu sözleşme, yalnızca metal işçilerini değil, özel sektördeki ücret zamları için bir referans oluşturarak genel ücretler seviyesini etkiliyor.

Asgari ücretin ardından özel sektörde ücret artışları açısından en temel ölçütlerden biri olarak görülen MESS grup toplu iş sözleşmesi, bu yönüyle sermaye ve emek arasındaki güç dengesini yansıtan kritik bir gösterge.

Beş işçinin biri ortalama ücretin üzerinde

İlk olarak, Türk Metal, MESS grup toplu iş sözleşmesi kapsamında 110 bin işçi adına imza attı. Bu işçilerin 90 bini halihazırda sözleşmedeki ortalama ücretin altında ücret alıyor. Yani beş işçinin yalnızca biri ortalama ücretin üzerinde ücret alıyor. Dolayısıyla bu oran bize MESS iş yerlerinde (bu Türkiye sanayisi olarak da okunabilir) genel ücret seviyesinin hızla düştüğünü söylüyor.

Enflasyon ücreti eritti

İkinci olarak herkesin yakıcı şekilde hissettiği bir gerçek var: Enflasyon ve TÜİK. Türkiye ekonomisi uzun dönemdir ağır bir enflasyon sorunuyla karşı karşıya ve sorun çözülmüyor. Yüksek faize rağmen resmi tüketici enflasyonu ve gıda enflasyonunu doğrudan etkileyen tarımsal enflasyon yüzde 30 bandına yapıştı.

TÜİK verilerini baz alsak dahi, geçtiğimiz yılın mart ayında MESS iş yerlerinde ortalama net ücret 52 bin liraydı. Resmi enflasyona göre -sadece bu seviyenin korunabilmesi için- dahi bu senenin mart ayında aynı işçi 73 bin lira ücret almalıydı.1 Oysa bu yıl ortalama ücret martta 79 bin liraya çıkacak. Yani artış 6 bin lira ve oran yüzde 8.21.

Aynı hesabı İstanbul Ticaret Odası (İTO) enflasyon verisine göre yaparsak durum daha kötü. İTO’nun son 12 aylık enflasyonuna üç aylık enflasyon varsayımı eklendiğinde son 15 aylık enflasyon yüzde 47.5 olacak. Ki enflasyonun ocak itibarıyla yeniden hız kazanacağı hem Merkez Bankasının sunumlarından hem de beklentilerin altında kalan faiz indiriminden anlaşılıyor. Dolayısıyla bu durum göz önüne alındığında işçilerin geçtiğimiz marttaki aynı parasal seviyedeki ücreti alabilmesi için martta net 76 bin 700 lira ücret alması gerekirdi. Miktarsal artış 2 bin 300 lira, oransal artış ise yüzde 3.

Ücretten daha fazla ‘vergi’ çekilecek

Üçüncü olarak, ücretli emeğin en az enflasyon kadar yakıcı bir gerçeği var: Vergi. Bu yıl da işçilerden daha fazla vergi alabilmek için siyasal iktidar kalem oyunu oynadı. Ocakta 12 bin 750 lira gelir vergisi ödeyen (MESS kapsamındaki) işçi aralık ayında 28 bin 750 lira gelir vergisi ödeyecek. Yani işçiden aralıkta kesilen gelir vergisi, ocakta kesilen vergiden yüzde 125 daha fazla!

Enflasyon ve vergi hesaba katıldığında ortalama ücret alan işçinin ayda cebine girecek ortalama ücret 74 bin 500 lira. Önceki mart ayıyla aynı alım gücüne sahip olabilmesi için TÜİK’e göre ne olmalıydı? 73 bin lira. İTO’ya göre? 76 bin 700 lira. TÜİK verileriyle çarpıştırırsanız işçinin zammı yüzde 2 kazanç, İTO verileriyle çarpıştırırsanız yüzde 2.9 kayıp.

Bu tablo, MESS sözleşmesinin ücretleri korumaktan çok düşük ücretleri genelleştirdiğini gösteriyor. Enflasyon ve artan vergi yüküyle birlikte işçilerin reel geliri ya yerinde sayıyor ya da geriliyor. Ortalama ücret artışı alım gücünü telafi etmiyor; çoğunluk 45-55 bin lira bandına sıkışıyor. Sonuç olarak sözleşme, emeğin değil sermayenin kazandığını yeniden gösteriyor.

Ortalama MESS Ücreti Alan İşçinin Ödeyeceği Gelir Vergisi (Aylara göre, TL)

Ay

Tutar (TL)

Önceki Aya Göre Değişim

Artış Oranı (%)

1

12.750

2

12.750

0.00

%0.00

3

18.720

5.970

%46.82

4

19.720

1.000

%5.34

5

24.326

4.606

%23.36

6

26.622

2.296

%9.44

7

26.622

0.00

%0.00

8

26.622

0.00

%0.00

9

28.751

2.129

%8.00

10

28.751

0.00

%0.00

11

28.751

0.00

%0.00

12

28.751

0.00

%0.00

1-Ocak ayı için Akbank’ın yüzde 4 aylık enflasyon verisi baz alındı. Şubat ayı için yüzde 2, mart ayı için yüzde 1.5 enflasyon varsayımı kullanıldı.

/././

Davos zirvesi, Grönland hamlesi, senaryoları ve gerçekler -Yücel Özdemir- 

ABD ve lideri Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirmek için yaptığı hamleler, sarf ettiği sözler, Davos’ta yapılan Dünya Ekonomi Forumunda devam etti. Karşılıklı laf dalaşı transatlantik ilişkilerde bir yarılmanın olduğunun somut işaretleri sayılabilir. Üstelik yarılma sadece Avrupa ile de değil. Kanada ile de ilişkiler geriliyor.

Olup bitenleri satranç masasındaki karşılıklı hamlelere benzetirsek, her hamle yenisini gerektiriyor. Oyunun kuralı rakibin “mat”ı görmesidir. Bu “mat” bazen rakibin planının fark edilmemesine bağlı kısa sürede gerçekleşebilirken, bazen de can çekiştirecek şekilde uzar. Zira, üstünlüğü kaybeden taraf eğer iddialıysa sonuna kadar direnmeyi, bir fırsatını bulup hamle üstünlüğü sağlamayı umar ve bu sonunda oyunu kazanmasıyla da sonuçlanabilir... Stratejik düşünsel bir savaş oyunu olan satrançta, favori olan hep kazanacak diye bir kural yok.

ABD ile Avrupa arasındaki durum da biraz buna benziyor. Trump adeta favori oyuncu olarak, emperyalist paylaşımda kader ya da milat sayılabilecek “Grönland hamlesi” ne varmak için bazı ara hamleler yapmaya başladı. Avrupa da “büyük hamle” yi engellemek için karşı ara hamleler yapıyor.

Geçen hafta Grönland’a sembolik sayıda asker gönderen 8 ülkeye karşı ilan ettiği yüzde 10’luk ek gümrük vergileri, adeta karşı hamleyi zorunlu hale getirmişti. Avrupa, sert tepki gösterince Trump, Davos’ta 1 Şubat’ta uygulamaya koymayı planladığı bu vergilerden vazgeçti. Trump’a, aynı dilde ve yöntemle haddinin verilmesi gerektiği birkaç gündür sıkça yazılıp söyleniyor. Aynı dilden anlayacağı, daha önceki gümrük tarifeleri tartışmasında Çin’de görülmüştü.

Dün AB ülkeleri Grönland’ı ABD’ye kaptırmamak için olağanüstü bir şekilde Brüksel’de bir araya geldi. Atılacak adımlar, yapılacak hamleler beş senaryo halinde sıralanıyor.

Birincisi: Geçtiğimiz yaz AB ile ABD arasında imzalanan gümrük anlaşmasının onaylanmaması. Bu anlaşmayla, AB’den ihraç edilen ürünlere ABD yüzde 15 gümrük vergileri koyarken, AB buna karşılık ithal edeceği birçok ABD malını gümrük vergisinden muaf bırakmıştı. Avrupa Parlamentosu çarşamba günü bu anlaşmayı onaylamayarak ilk karşı hamleyi yapmış oldu. Böylece anlaşma rafa kalkmış oldu. Bakalım Trump’ın tepkisi nasıl olacak.

İkincisi: Daha önce Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un gündeme getirdiği ABD tekellerinin AB’deki kamu ihalelerinden men edilmesi önerisi ciddi şekilde masaya yatırılabilir. Almanya uzun süredir bunu reddediyordu. Şimdi bir yumuşama söz konusu. Buradaki sorun, özellikle ABD’li dijital tekellere ait ürünler kullanılmadığı takdirde birçok kurumun durma noktasına gelebileceği endişesi. Örneğin Google, Meta, Apple, Microsoft ya da son birkaç yıldır yoğun bir şekilde kullanmaya başlanan yapay zeka platformları (OpenAI, Gemini) kullanılmadığı takdirde ne olacak?

Üçüncüsü: Söz konusu ABD’li dijital tekellerden AB çapında vergiler alınması. Bu tekellerin 450 milyon insanın yaşadığı bir pazarda tek başına hareket etmemesi gerektiği belirtiliyor. ABD’li dijital tekellerin çoğu ülkelere vergi ödemiyor. Bu konu daha önce de birçok kez AB’nin gündemine gelmiş, ancak uzlaşma sağlanamamıştı.

Dördüncüsü: Avrupa ülkelerinin sahip oldukları ABD devlet tahvillerini elden çıkarması. İlk olarak Danimarka emeklilik fonu AkademikerPension, yaklaşık 100 milyon dolar değerindeki ABD tahvillerini elinden çıkaracağını duyurdu. Diğer ülkeler ve şirketler tarafından da benzer bir adımın atılması durumunda, ABD devlet tahvillerinin piyasa değeri düşecek ve içeride faizlerin artması ekonomiye olumsuz yansıyacak. Çin de geçen yıl gümrük vergileri tartışması sırasında kısmen bu yönde adımlar atmıştı. Der Spiegel’de yer alan bir yazıya göre, Avrupa’da 8 trilyon dolar değerinde ABD hisse senedi ve tahvili bulunuyor. AB’nin bunu sermaye piyasalarına baskı aracı olarak kullanmaya çalışabileceği ileri sürülüyor.

Beşincisi ve belki de en önemlisi: Avrupa’daki ABD üslerinin durumunu yeniden değerlendirmeye tabi tutmak. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından SSCB tehdidi gerekçe gösterilerek, Almanya’dan başlanarak Batı Avrupa adeta ABD’nin kışlası haline getirildi. Özellikle Almanya ve İtalya’daki üsler ABD’nin Asya ve Afrika’daki askeri operasyonları için ara istasyon olma özelliği taşıyor. Halen Almanya’nın değişik kentlerinde konuşlandırılmış 40 bine yakın ABD askeri var. Bu üsler olmadan ABD ordusunun dünya üzerinde hareketi oldukça sınırlı olabilir.

Gündemde olan ve olacak planlar ABD’nin sorunsuz bir şekilde Grönland hamlesini yapamayacağını gösteriyor.

Buna karşılık AB’nin, özellikle de Almanya’nın ABD’ye bağımlılığı çok yüksek.

- Bir araştırmaya göre, Alman şirketlerinin yüzde 96’sı dijital teknolojileri ve hizmetleri ithal ederken, sadece yüzde 25’i bu tür ürünleri ihraç ediyor.

- Avrupa’da borsaya kayıtlı şirketlerin dörtte üçü Microsoft veya Google yazılımlarını kullanıyor.

- Toplam değeri Alman borsasına kayıtlı 40 tekelden yedi kat daha fazla olan ABD dijital tekellerinin ürünleri Alman ekonomisinin üretiminde büyük bir rol oynuyor.

- Sadece 2024 yılında ABD, askeri amaçlarla 260’tan fazla uyduyu uzaya gönderirken, Avrupalılar sadece 44 uydu gönderdi. Düşük yörüngede Avrupa’nın varlığı neredeyse yok denecek kadar az. Bu nedenle uzayda Avrupa ABD’ye tam bağımlı.

- Finans hizmetleri, bankalar, borsalar, emeklilik fonları, derecelendirme kuruluşları... Her yerde ABD tekelleri var. ABD’li yatırımcılar Alman borsası DAX’a kayıtlı 40 şirketin hisselerinin dörtte birine sahip. Visa ve Mastercard, Avrupa’daki tüm nakitsiz ödemelerin yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştiriyor. Buna bir de PayPal’i eklemek gerekiyor.

Veriler, Avrupa ile ABD arasında karşılıklı iç içe geçmiş bağımlılık ilişkisinin epey fazla olduğunu gösteriyor. Maddi koşullar, tarafların hemen ipleri koparacak durumda olmadığına işaret ediyor. Bu nedenle Grönland hamlesine varana kadar, güçleri tartmak amacıyla daha çok hamle yapılacak.

Avrupa’nın son karşı hamleleri ve itirazları paylaşım mücadelesinde her şeyin ABD’nin planladığı gibi ilerlemeyeceğini gösteriyor. ABD de artık Avrupa’yı yok sayıp istediği hamleyi hemen yapabilecek güçte değil. Bu nedenle asıl amacın Grönland’dan mümkün olduğu kadar değerli ve büyük bir parçanın koparılması olduğu anlaşılıyor. Bu süreçte ABD mümkün olduğu kadar AB’yi bölmeye, Almanya-Fransa ekseni ise mümkün olduğu kadar AB’yi birleştirmek için kullanmaya çalışıyor. ABD ancak AB’yi en zayıf gördüğü anda Grönland hamlesini yapabilir.

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -22 Ocak 2026-

Erdoğan emekliye 20 bin lirayı yeterli gördü: 'Göreve geldiğimizde 66 liraydı' 

Açlık sınırı 30 bin liranın üzerindeyken Cumhurbaşkanı Erdoğan, emekli aylığının 20 bin lira olmasını yeterli gördü; "Göreve geldiğimizde 66 liraydı, 40 dolara tekabül ediyordu" dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, en düşük emekli aylığının 20 bin lira olmasına yönelik teklifin bir an önce yasalaşmasını beklediğini söyledi.

Türk-İş tarafından Aralık 2025 için açık sınırı 30 bin 143, yoksulluk sınırı 98 bin 188 lira olarak açıklanmışken Erdoğan, 20 bin liralık emekli aylığı ile övündü.

Doların 2002'den bu yana azalan alım gücüne değinmeyen Erdoğan, "Bu rakam göreve geldiğimizde neydi biliyor musunuz? Sadece 66 liraydı. Dolar bazında söyleyecek olursak yalnızca 40 dolara tekabül ediyordu. Yeni düzenleme sonrasında en düşük emekli aylığı 480 dolara çıkmış olacak. Yine kasım 2002'de asgari ücret 184 liraydı, yani en düşük emekli aylığı alan bir vatandaşımız asgari ücretin sadece 3'te 1'i kadar aylık alabiliyordu. Bugün en düşük emekli aylığı asgari ücretin yüzde 70'ini aşmıştır" dedi.

Ayrıca "Bugüne kadar emeklimizi ihmal etmedik, onları sahipsiz bırakmadık. Bundan sonra da yalnız bırakmayacağız" ifadelerini kullandı.

En düşük emekli aylığının 20 bin lirada kalması, emeklilerin yalnızca “yoksulluk” değil, doğrudan açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakıldığını gösteriyor. Ancak beş emekli bir araya gelse aralık ayındaki yoksulluk sınırına ulaşabiliyor. Emekliler aylıklarıyla kira ödese aç kalıyor, gıda ihtiyacını karşılasa barınamıyor.

***

Faizin saltanatı -Evrensel Manşet-

Merkez Bankası’nın bugün sınırlı da olsa faiz indirimine gitmesi beklenirken bu durum ‘ekonomide normalleşme’ diye propaganda ediliyor. Oysa Türkiye’de bu göstermelik indirimlerle sarsılmayacak bir faiz saltanatı yaşanıyor. ‘Yatırım, istihdam, üretim ve ihracat’ söylemini dilinden düşürmeyen Saray iktidarının üretim yatırımlarıyla faiz ödemeleri 2024’te başa baş hale geldi. Üstelik imalat yatırımlarının ezici çoğunluğu da sermayeye teşvik olarak gidiyor.

Faiz yükü rekorda: Faiz ödemeleri imalat yatırımlarının yüzde 72’sine ulaştı -Duygu Ayber Gültekin- 

Türkiye’de Hazine’nin faiz ödemeleri, 2024’te imalat sanayi yatırımlarının yüzde 72’sine ulaşarak son yılların en yüksek seviyesini gördü.


Türkiye’de faiz ödemelerinin imalat sanayi yatırımlarına baskısı arttı. Hazinece yapılan faiz ödemelerinin imalat sanayi yatırımlarına oranı son yıllarda hızla yükseldi. İmalat sanayi istihdamında dikkat çekici gerileme yaşandı. Veriler, yüksek faiz politikalarının yatırımları, üretim ve istihdamı da baskı altına aldığını ortaya koydu.

2023 yılı genel seçimlerinin ardından AKP iktidarı ‘üretim, istihdam, ihracat’ dese de, uygulanan kemer sıkma programı aksi sonuçlar doğurdu.

Türkiye’de 2021 yılında hazinece yapılan faiz harcamaları imalat yatırımlarının yüzde 49’u düzeyindeydi. Bu oran 2022’de yüzde 40’a kadar geriledi. Ancak 2023’te yeniden yükselen faiz yükü, imalat yatırımlarının yüzde 50’sine ulaştı. 2024’te ise faiz ödemeleri imalat yatırımlarının yüzde 72’sine çıkarak son yılların en yüksek seviyesine ulaştı. Başka bir ifadeyle, sanayiye yapılan her 100 liralık yatırıma karşılık 72 lira faiz ödemesi yapıldı.

Faiz yükündeki artışla eş zamanlı olarak imalat sanayi istihdamında da düşüş yaşandı. 2021’de imalat sanayisinde çalışan sayısı 4 milyon 762 bin 540 iken, bu sayı 2022’de 5 milyon 81 bin 894’e yükseldi. 2023’te istihdam 5 milyon 40 bin 456’ya gerilerken, 2024’te düşüş devam etti. Yıl genelinde imalat sanayi istihdamı 4 milyon 984 bin 271 kişi olarak kaydedildi. 2025 kasım itibarıyla ise imalat sanayisinde çalışan sayısı 4 milyon 820 bin 307’ye kadar düştü.

Faizlerin hızla yükseldiği bir ortamda başta uluslararası sermaye olmak üzere sıcak para istihdam yaratmayan biçimlerde yoğunlaştı. Sanayi sermayesi artan faiz baskısıyla yatırım ve kapasite artırma kararlarını erteledi.

Yüksek faiz politikalarının bedeli işçilere ödetildi. Yatırımların yavaşladığı koşullarda işten atmalar ve güvencesiz çalışma yaygınlaştı. Faiz giderlerinin kamusal kaynaklar ve sanayi üzerinde yarattığı baskı, imalat sanayinde istihdamı daha da kırılgan hale getirdi.
         
* 2021 yılında faiz ödemeleri 180 milyar 852 milyon TL düzeyindeyken, imalat yatırımları 373 milyar 39 milyon TL olarak gerçekleşti. Faizin imalat yatırımlarına oranı yüzde 49 olurken, sanayi istihdamı 4 milyon 762 bin 540 kişi seviyesindeydi.

·     2022’de faiz giderleri 329 milyar 800 milyon TL’ye yükseldi. Aynı dönemde imalat yatırımları 826 milyar 697 milyon TL ile güçlü bir artış gösterdi. Faizin imalata oranı yüzde 40’a gerilerken, sanayi istihdamı 5 milyon 81 bin 894 kişi ile zirveye yaklaştı.

·         * 2023 yılında faiz ödemeleri 674 milyar 615 milyon TL’ye çıktı. İmalat yatırımları
1 trilyon 362 milyar TL seviyesine ulaşırken, faizin imalata oranı yeniden artarak yüzde 50 oldu. Sanayi istihdamı ise 5 milyon 40 bin 456 kişi olarak kaydedildi.

·        *  2024’te faiz giderleri 1 trilyon 254 milyar TL ile tarihi yüksek seviyeye ulaştı. İmalat yatırımları 1 trilyon 737 milyar TL olurken, faizin imalata oranı yüzde 72’ye yükseldi. Sanayi istihdamı yıl genelinde 4 milyon 984 bin 271 kişi olarak ölçülürken, 2025 kasım itibarıyla 4 milyon 820 bin 307 kişiye geriledi. (Ekonomi Servisi)

Erdoğan’a göre dış kaynak bağımlılığı azaldı

Türkiye ekonomisinin 2024 ve 2025 yıllarına ilişkin değerlendirme yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Seçime rağmen istikrar ve reform programımızı kararlılıkla uyguladık. Siyaseten kendimiz bedel ödesek dahi popülist politikalara tevessül ederek ülkemize ve milletimize bedel ödetmedik. Program sayesinde ekonomimizin yapısal direncini artırdık, dış kaynaklara bağımlılığı azaltarak kırılganlıklarımızı asgariye indirdik” ifadelerini kullanmıştı.

***

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


Özel sektörde sendikalaşma sefaleti!-Aziz Çelik- 

Kamudaki yüksek sendikalaşma oranları nedeniyle ortalama sendikalaşma yüzde 14,5 olarak görünse de özel sektörde gerçek sendikalaşma oranları yüzde 4-5. Özel sektörde işverenler ağır baskıyla sendikalaşmayı engelliyor. Hükümet kamuda güdümlü sendikacılığı teşvik ederken özel sektördeki hukuksuzluğa seyirci kalıyor.

Özel sektörde sendikalaşma sefaleti!

İşçi sendikalarının üye sayılarını ve sendikalaşma oranlarını gösteren Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tebliği 17 Ocak 2026 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu istatistikler Türkiye’de işçi sendikalarının durumunu gösteren en önemli kaynaktır. Dahası bu kaynak toplu iş sözleşmesi yetkilerinde esas alınıyor.

Bakanlığın Ocak 2026 resmi verilerine göre sendikalaşma oranı yüzde 14,45 ve sendikalı işçi sayısı 2 milyon 414 bindir. Kamuoyunda değerlendirmeler genellikle bu oranlar üzerinden yapıldı. Oysa şeytan ayrıntıda saklıdır. Konu çalışma hayatı ve sosyal veriler olunca ayrıntılar çok daha fazla önem kazanır.

Hemen baştan söyleyeyim. Bu veriler ciddi biçimde eksiktir. Ortalama sendikalaşma oranı yüzde 14,5 olmasına rağmen özel sektörde gerçek sendikalaşma oranı yüzde 4-5 civarındadır.

Bugün uzun bir süredir çalışma hayatının diğer sorunları nedeniyle yazamadığım sendikal alana dair yazacağım. Önümüzdeki günlerde de fırsat oldukça sendikal hareketin diğer sorunlarını (sendikal demokrasi, şeffaflık vb.) ele almayı planlıyorum.

ŞEYTAN AYRINTIDA SAKLI!

Verilerle çalışanlar bilir. Verilerin kendi dili yoktur. Verilere hangi soruyu sorarsanız, hangi ölçütleri esas alırsanız alacağınız yanıtlar ve ulaşacağınız sonuçlar da ona uygun olacaktır. O nedenle araştırmacının, gazetecinin o sorunu nasıl ele aldığı, yaklaşımı önemlidir.  Veri teknik bir konu değildir. Tarafsız veri olmaz. Hele verilerin analizi hiç tarafsız olmaz.

Söz konusu çalışma hayatı verileri olunca mesele çok daha hassas ve netameli hale geliyor. Verilerin nasıl derlendiği, hangi detaylara yer verildiği son derece önemlidir.  Verinin nasıl ve hangi kurallara göre derlendiği (metaveri) bilinmeden bir veriyi analiz edemezsiniz. Dahası o verinin içinde olanlar kadar olmayanlara da bakmak gerekir.

Türkiye’de en netameli ve eksik veriler çalışma hayatına ilişkindir. Sendikalaşma, toplu pazarlık, grev ve ücret verileri konusunda büyük sorunlar vardır. Bu alanlarda düzenli ve karşılaştırılabilir veri elde etmek oldukça zordur. Varolan veriler ciddi hata ve eksiklerle maluldür.

Bugünkü konumuz sendikalaşma verileri. Uzun yıllar bu veriler üzerinde çalıştığım için rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye’de 2009 yılına kadar resmi sendikalaşma verileri çöptür. Bu verilere dayanarak hiçbir analiz yapılamaz. 1984-2009 arası resmi sendikalaşma verileri uydurmadır. Bakanlık göz göre göre gerçek dışı veri yayımlamıştır.  O kadar ki Türkiye’de 2009 öncesinde resmi sendikalaşma oranı yüzde 60’lar civarındadır.

O nedenle konuyu bilmeyenlerin bir bölümü “AKP iktidara geldiğinde sendikalaşma oranı yüzde 60’lardaydı 2020’lerde yüzde 15 civarına düştü” diye yazabilmektedir. AKP döneminde sendikalaşmada yaşanan zorluklar ve hukuksuzluklar sır değil. Ancak sendikalaşma oranının yüzde 60’lardan yüzde 15’lere düştüğü doğru değil. Elmayla armudu toplamamak lazım.

Türkiye’de 2009’a kadar yayımlanan işçi sendikaları istatistiklerinin hiçbir bilimsel ve ciddi yönü yoktur. O yüzden 2009 Temmuz ayında Bakanlık istatistik yayımlamaktan vazgeçmiş ve yeni istatistikler Ocak 2013’ten itibaren yeni sistemle yayımlanmaya başlamıştır. Eski sistemde Bakanlık sendikaların üye sayısını gayri ciddi yöntemlerle belirliyordu. O yüzden istatistiklerin gerçekle bağı kalmamıştı.

2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile sistem kökten değişti. Üyelikte e-devlet sistemi geldi ve sendika üyelikleri SGK veri tabanı ile eşleşti. Böylece ölen, istifa eden ve emekli olan işçiler ile hayali işçilerin sendika üyelikleri sona erdi. Nitekim bu yüzden Temmuz 2009’da yüzde 59,9 olan sendikalaşma oranı Ocak 2013’te yüzde 9’a,  üye sayısı da 3,2 milyondan 1 milyona düştü.

2,2 milyon sendikalı işçi buhar olmuştu. Sendikalaşma oranı 50 puan birden düşmüştü. Hayatın olağan akışına aykırı bu düşüş hesaplama yönteminin değişmesinden ve hayali sendika üyeliklerinin ayıklanmasından kaynaklıydı. Yoksa gerçek bir düşüş değildi. 1984-2009 arasındaki sendikalaşma oranı kandırmacası sona ermişti.

YENİ VERİLER NE KADAR SAĞLIKLI?

6356 sayılı Kanunla başlayan yeni dönemin sendikalaşma verilerinin eski sisteme göre oldukça sağlıklı olduğu doğrudur. Sistem SGK ile bütünleşiktir ve hayali sendika üyeliği büyük ölçüde engellenmiştir. Ancak bu yeni sistemin verilerinin her zaman doğru ve sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. O nedenle ayrıntıya bakmak önemli.

Sistem SGK ile bütünleşik olduğu için sadece SGK kapsamındaki işçiler esas alınmaktadır. Sendikalaşma oranı konusunda iki veri önemlidir: Biri toplam işçi sayısı, diğeri ise sendika üye sayısıdır. Payda toplam işçi sayısı pay sendika üye sayısıdır. Bakanlık istatistiklerinde payda sigortasız işçiler dikkate alınmadığı için eksiktir. Öte yandan bu istatistiklerde kamu-özel ayrımı söz konusu değildir. Dolayısıyla pay geneldir.

Örneğin Ocak 2026 istatistiğinde payda (toplam işçi sayısı) 16 milyon 699 bin ve pay (sendikalı işçi sayısı) 2 milyon 414 bindir. Böylece sendikalaşma oranı yüzde 14,45 olmaktadır. Oysa 3 milyon 152 bin kayıtdışı işçi hesaba katıldığında payda 19 milyon 851 bin olmaktadır. Böylece fiili sendikalaşma oranı yüzde 12,1’e düşmektedir.

Yeni sistemde verilerin hesaplanma yöntemi daha sağlıklı olmakla birlikte, sisteme idari müdahale mümkündür. Bakanlık tarafından işletilen sistemde zaman zaman keyfi müdahaleler olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki işverenlerin yasa dışı biçimde işçilerin e-Devlet şifrelerine erişerek işçileri sendikalardan istifa ettirmesi veya başka bir sendikaya üye yapmasıdır.

Diğer müdahale ise bakanlığın siyasi ve sendikal saiklerle sendika üye sayısına müdahale etmesidir. Bunun son örneği Temmuz 2024 istatistiğinde DİSK üyesi Dev Sağlık-İş’in üye sayısına müdahale edilerek yüzde 1 işkolu barajını geçmek üzere olan sendikanın 0,99 ile baraj altı bırakılması ve böylece toplu iş sözleşmesi işkolu yetkisi almasının fiilen engellenmesi olmuştur. O kadar ki sendikanın ve DİSK’in Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu istatistiklerde sendika üyesi gösterilmemiştir.  Sendika yargı süreci ile yetkisini tekrar almış olsa da yaşanan hukuksuzluğun ağır bir bedeli olmuştur.

ÖZEL SEKTÖR SENDİKASIZ!

Resmi ve genel sendikalaşma oranları buzdağının sadece görünen kısmıdır. Ayrıntılar buzdağının görünmeyen kısmındadır. Sendikalaşmanın işkolu ve sektörel durumu gerçek tabloyu ortaya koyacaktır. Çünkü kamu-özel ayrımında devasa farklar vardır. Ayrıca işkolu düzeyinde de büyük asimetriler söz konusudur.

Sendikalaşmanın çeşitli nedenlerle kamu sektöründe (işçi ve memur) ve kamu ağırlıklı sektörlerde (genel hizmetler ve sağlık) oldukça yüksek olduğu biliniyor. Türkiye’de kamu işçilerinin (belediyeler dahil) sendikalaşma oranı yüzde 76, kamu görevlilerinin sendikalaşma oranı yüzde 77’dir. Bu inanılmaz yüksek bir orandır. Kamuda sendikalaşma oranı veri alınabilen OECD ülkelerinde yüzde 41, AB ülkelerinde yüzde 43 düzeyindedir. Türkiye İskandinav ülkeleri dışında kamuda en yüksek sendikalaşma oranına sahip ülkelerden biridir.

Kamuda sendikalaşmanın yüksek olmasının birkaç nedeni vardır. İlki kamu işverenin özel sektör işvereni gibi hukuksuz hareket edememesi ve sendikalaşmayı açık yasa dışı yöntemlerle engelleyememesi. Kamuda kâr maksimizasyonu saiki olmadığı için sendikalaşma konusunda özel sektör işverenleri gibi açık hukuksuzluklara başvurulması enderdir.

Diğer sebep, kamuda sendikalaşmanın merkezi veya yerel yönetimin vesayeti ve güdümü altında olmasıdır. Bu çok ciddi bir zaaftır. Siyasi iktidar sendikalaşmayı bir kontrol mekanizması olarak görmekte ve kendisi ile uyumlu veya güdümü altına alabileceği sendikalara yol vermekte ve desteklemektedir.

Bu iki nedenle kamu kesiminde sendikalaşma hormonludur ve özel sektörle kıyas kabul etmez düzeyde yüksektir. Türkiye’de sendikalaşma hep kamu sektörü ağırlıklı olmuştur. Onca özelleştirmeye rağmen kamu kesimi sendikacılığının ağırlığı devam etmektedir.

Sendikalaşmanın sektörel durumunu çeşitli Bakanlık verilerinden izlemek mümkün. Bakanlık verilerine göre Aralık 2025 itibarıyla kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 75,6’si sendika üyesi iken özel sektörde çalışan işçilerin ise sadece yüzde 6,8’i sendika üyesidir. Bakanlığa göre 15 milyon 756 bin kayıtlı özel sektör işçisinin 1 milyon 75 bini sendika üyesidir.

Ancak bu bile yüksek bir orandır. Bakanlığın bu verisinde kayıt dışı çalışan işçiler yoktur. Kayıtdışı çalışan 3 milyon 152 bin işçi ile birlikte özel sektördeki toplam işçi sayısı 18 milyon 909 bindir. Dolayısıyla özel sektörde fiili sendikalaşma oranı yüzde 5,7 civarındadır. Özel sektör için gerçek sendikalaşma oranı budur.

Kuşkusuz sendikalaşma oranı gerçek sendikal koruma anlamına gelmiyor. Türkiye’de sendikalı işçilerin bir bölümü baraj, yetki, işten çıkarma gibi nedenlerle toplu iş sözleşmesi kapsamında değil. Örneğin Aralık 2025 itibariyle toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 2 milyon 139 bindir. Bunu son sendika üye sayısından (2 milyon 414 bin) çıktığımızda 275 bin işçinin sendika üyesi olmasına rağmen toplu iş sözleşmesi kapsamında olmadığı görülmektedir.

Toplu iş sözleşmesi kapsamında olmayan sendika üyelerine dair elimizde kamu-özel dağılım verisi yok. Ancak bu sayının neredeyse tamamının özel sektöre ait olduğunu söyleyebiliriz. Kamuda sendikalı olup toplu iş sözleşmesinden yararlanmamak söz konusu olmaz. Dolayısıyla özel sektörde sendika üyesi ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının 800 bin civarında olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla özel sektörde sendikalı ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranın yüzde 4,2 düzeyine gerilemektedir.

Hata payını dikkate alarak ihtiyatlı konuşmak gerekirse özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki sendikalı işçi oranı (gerçek sendikalaşma) yüzde 4-5 civarındadır. Dolayısıyla yüzde 14,5’lik sendikalaşma oranı kamu sektörü nedeniyle yüksek görünen bir orandır. Sendikalaşma oranları söz konusu olduğunda asıl bakılması gereken yer özel sektördeki sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi kapsamıdır.

Sınıf mücadelesinin en çıplak biçimde görüldüğü ve sendikalaşmanın büyük engellerle karşı karşıya olduğu özel sektör sendikalaşmanın aynasıdır. Türkiye’de özel sektörde sendikalaşma yerlerde sürünüyor. Hükümet özel sektörde sendikalaşmayı umursamamakta, patronların hukuksuzluklarına göz yummakta ve dahası cesaret vermektedir. İşverenler buradan aldıkları güçle işçilere ve sendikalara karşı pervasız olabilmektedir.

Özel sektör işçilerinin yüzde 95’i sendika ve toplu sözleşme kapsamı dışındaysa burada kabahatin büyüğü kuşkusuz hükümetindir. Hükümet Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkını korumak için gerekenleri yapmamaktadır.

/././

CHP Parti Programı 2025’te sağlık -Osman Öztürk- 

CHP 39. Olağan Kurultayı 28-30 Kasım 2025 tarihlerinde yapıldı. “Şimdi İktidar Zamanı” sloganıyla gerçekleştirilen Kurultayda yönetim organları seçiminin yanı sıra “Güçlü Yurttaş Güvenli Gelecek Kazanan Türkiye” başlıklı CHP Parti Programı 2025 de kabul edildi.

Yeni Program “Demokrasi, Yönetim ve Adalet”, “Kalkınma ve Ekonomi”, “Sosyal Devlet” ve “Dış Politika, Güvenlik ve Dirençlilik” başlıklarından oluşuyor.

Toplam 127 sayfalık programın “Sosyal Devlet” başlıklı bölümünün 94-97. sayfaları arası sağlık politikalarına ayrılmış.

Aslında önceki haftalarda yazmaya niyetlenmiştim ama araya daha güncel konular girince bu haftaya kaldı.

***

“Sağlık, yalnızca hastalık ya da sakatlığın yokluğu değil, bedensel, ruhsal, sosyal ve ekolojik olarak tam bir iyilik durumudur.

Sağlık herkesin doğuştan sahip olduğu temel bir insan hakkıdır. Yurttaşların yaşamlarını sağlıklı ve güvenli bir şekilde sürdürmeleri devletin asli görevidir.

Koruyucu sağlık hizmetlerini önceleyen, halk sağlığını esas alan, kamusal planlama ve finansman sistemine dayalı bir sağlık politikası hayata geçirilecektir.

Sağlık hizmetlerine erişimin önündeki bütün coğrafi ve ekonomik engeller kaldırılacaktır.

Kamucu sağlık sistemi; her yurttaşa eşit, herkes için ücretsiz, herkesin her zaman ve ülkemizin her yerinde erişebildiği, güvenli ve nitelikli sağlık hizmeti sunacaktır.

Merkezi yönetim bütçesinden sağlığa ayrılan pay artırılacaktır. Kamu sağlık hizmetleri herkes için ücretsiz olarak kamusal kaynaklardan karşılanacaktır.”

***

CHP Parti Programı 2025’in “Sağlıklı, Uzun, Kaliteli Yaşam” alt başlığı böyle başlıyor.

İlk cümledeki sağlık tanımı klasik olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün 1978’deki Alma Ata Bildirgesinden alınmış. Ayrıca da “bedensel, ruhsal, sosyal”in yanına “ekolojik olarak tam bir iyilik durumu” eklenmiş.

Bu girişte basamaklandırılmış, kamucu sağlık sistemine, bütün basamaklarda Sağlık Bakanlığı tarafından sunulacak herkese eşit, ücretsiz, erişilebilir, nitelikli sağlık hizmetine, koruyucu ve önleyici sağlık politikalarına öncelik verileceğine, birinci basamağın sağlık hizmetlerinin odağı yapılacağına vurgu dikkat çekiyor.

***

CHP Parti Programı 2025’te sağlığın kamusal olarak finanse edileceği, merkezi yönetim bütçesinden sağlığa ayrılan payın arttırılacağı, kamu sağlık hizmetlerinin herkes için ücretsiz olarak kamusal kaynaklardan karşılanacağı, yurttaşları özel sağlık sistemine mecbur bırakan koşulların ortadan kaldırılacağı yazılmış.

Bunlar olumlu vaatler. Ancak kamusal finansmanın genel bütçeden mi, şimdi olduğu gibi GSS yoluyla mı karşılanacağı, cepten harcamaların ne olacağına yer verilmemesi eksiklik olmuş.

Keza “Özel hastanelerin toplumsal yarara uygun şekilde hizmet sunmaları sağlanacak ve gerekli denetimler yapılacaktır.” denirken kamunun özelden hizmet almaya devam edip etmeyeceği belirtilmemiş. AKP döneminde “ilave ücret” adıyla getirilen bıçak parası uygulamasının sürdürülüp sürdürülmeyeceğine de değinilmemiş.

AKP’nin de sonradan vazgeçtiği Kamu Özel İşbirliğiyle kurulan hastaneler için “Şehir Hastanelerinin sözleşmeleri, topluma getirdiği yüksek maliyetler gözetilerek yeniden ele alınacak, etkin şekilde denetlenerek gerekli adımlar atılacaktır.” ifadesi de açıkçası tatmin edici olmamış. CHP’nin şimdiye kadar şiddetle muhalefet ettiği, kamu bütçesine hâlâ yük olmaya devam eden bu asrın batağı hastaneler için net bir kamulaştırma ifadesi uygun olurdu.

***

Programda birinci basamak için önerilen Halk Sağlığı Merkezleri “bölge tabanlı

olarak koruyucu, tedavi edici ve rehabilitasyon hizmetlerini entegre biçimde sunan çok işlevli yapılar” olarak tanımlanmış. Okul sağlığı hizmetlerinin de bu basamakta yer alacağı; özellikle çocuklar ve yaşlılar için koruyucu ağız ve diş sağlığı hizmetleri ve basit müdahalelerin de ücretsiz sunulacağı belirtilmiş.

Bu haliyle AKP’nin sağlık ocaklarını tasfiye ederek getirdiği Aile Hekimliği Türkiye Modelinin CHP iktidarında terk edileceği, Sağlıkta Sosyalizasyon benzeri bir yapılanmanın kurulacağı anlaşılıyor.

İkinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının bölgesel olarak planlanacağı, “eve en yakın hastane prensibine” geri dönüleceği de belirtilmiş. Bu ifadeler ilk bakışta AKP’nin bir türlü hayata geçirmediği sevk zincirini çağrıştırıyor ama açık olarak ifade edilmemiş.

***

CHP Programı 2025’te Adli Tıp Kurumu ve Refik Saydam Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsünün yeniden yapılandırılacağı, ilaç fiyat kararnamesinin gözden geçirileceği, ruh sağlığı yasası çıkarılacağı, sağlıkta şiddetle etkin ve caydırıcı biçimde mücadele edileceği, “tek sağlık” anlayışının benimseneceği, iklim krizi, afet ve salgınlara dirençli sağlık sistemi oluşturulacağı gibi daha bir dizi öneri de yer almış.

Hepsine bu yazıda yer vermem mümkün değil ama “Performansa dayalı ücretlendirme yerine, maaş temelli, emekliliğe yansıyan adil ücret politikası uygulanacak, özlük hakları iyileştirilecektir.” vaadi bence önemli. Çünkü hekimliğin doğasına aykırı olan bu parça başı ücret uygulamasından acilen vazgeçmedikçe bugün artık sağlıktaki sorunları çözmek mümkün değil.

***

Netice olarak, değindiğim eksiklerle birlikte CHP Programı 2025’te sağlık politikalarıyla ilgili önerileri oldukça tatmin edici bulduğumu belirteyim.

Bu vesileyle Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Yürütme Kurulu üyeliğine seçilen Sağlık Politikaları Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala’ya başarılar diliyorum.

/././

Haleflik seleflik karakterinin analizi -Selçuk Candansayar- 

Türkiye’nin içinde debelendiği krizden çıkmak için politika geliştirmek yerine AKP içi bir krize bel bağlayanlar “Erdoğan sonrası” ya da “Reisin halefi kim” tartışmaları başlattılar. Oğul, damatlar, istihbarat şefi öne çıkan adaylar olarak ağızlara sakız edilmiş durumda. Kerameti kendinden menkul yorumcular Reis’in gönlünde yatan aslan totosu oynuyorlar. Dahası adayların birbirlerini itip kaktıkları, birbirlerinin kuyusunu kazdıklarına dair analizlerin bini bir para. Halef adaylarının yapıp ettiklerini, kendilerini öne çıkarırken rakiplerini tasfiye etme girişimi olarak yorumlayanlar, bu halin Reisi zayıflattığından yakınıyorlar. Daha aklı evveller de Reis’in artık haleflerini kontrol edemeyecek kadar güçsüzleştiğini sanıyorlar.

Gelişmiş küresel kuzey ülkelerindeki “yeni monarşi” tartışmalarına benziyor durum. Devlet ve devletin başta hukuk gibi kurumlarının siyasi partilerden görece bağımsız işlediği, serbest seçimle partilerin iktidara gelip gittikleri demokrasi çözülürken, iktidarı elinde tutan güç değişmeden sadece liderin değiştiği rejimi “yeni monarşi” olarak adlandıranlar var. Yeni monarşide, kan bağı dolaysızca halef olmayı sağlamıyor; Fidan, oğul Erdoğan ve diğerleri eşit adaylar.

Haleflerin selefle olan ilişkilerinin dinamiğini ve haleflerin ruh hallerini anlamak için padişahlık, aristokrasi, monarşi gibi sistemler yerine siyaset bilimcilerin “mafya devleti” dedikleri rejim tipinin karakter özellikleri yol gösterici olabilir.

Sopranos dizisini diğer mafya film ve dizilerinden ayıran ve daha değerli kılan özelliklerinden biri, bir mafya etnografisi olarak “çete ve çete karakterini” belgesel üslubuyla göstermesiydi. Dizi, seyirciyi “katılımcı gözlem” yapan bir antropolog kimliğine büründürüyordu. Böylece gözlemci/seyirci çetelerin iç işleyişini ve reisinden tetikçisine her üyenin çete içi ilişkilerdeki öznelliklerinin, çetenin yapısal özellikleriyle nasıl etkileştiğini gözlemleyebiliyordu.

Başta Tony Soprano olmak üzere dizideki hiçbir karakter, seyirciye kendisiyle özdeşleşme fırsatı tanımıyordu. Seyirci, karakterlerin özellikle şiddet eylemlerine tanıklık ederken zıt duyguları aynı anda yaşantılıyordu.  Sevip, onaylamaya hazırlandığı ve anladığını hissettiği karakterin bir sonraki sahnede insanlık dışı bir şiddeti bile isteye, arzulayarak gerçekleştirdiğini görüyordu.

Baba’nın (Godfather) Vito ve Michael Corleone’leri koşulların onları istemeye istemeye mafya lideri yaptığı, yoksul ve ahlaklı bir göçmenle, vatanına bağlı, dürüst bir subay karakterini temel alır. Tony Soprano ise yaşadığı hayatın onu getirdiği yerden, geliştirdiği kimlikten “memnundur”. Psikanalisti ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Tony’in içinde bir “iyi” bulamaz. Tony, şiddet eylemlerini başka çaresi olmadığı için istemeye istemeye yapmaz, eylemi haklı ve doğru bulduğu için yapar.

VAROLUŞ NEDENİ

Soprano çetesi ve diğer çetelerin örgütlenme şekli, Tony’in gelir getirici işleri birim liderlerine pay etmesi ve herkesin Tony’nin belirlediği bölgede sürekli geliri artırmak için çalışmasına dayalıdır. Her birim şefinin çalışmasındaki (çalmasındaki) artış Tony’nin payını da artırır. Her şefin zenginleşmesi Tony’i zenginleştirir ve güçlendirir. Şeflerin Tony’in gözündeki değeri ve önemi Tony’nin zenginlik ve gücüne yaptıkları katkıyla doğru orantılıdır. Şefler, her ne yaparlarsa yapsınlar muhataplarına Tony adına yaptıklarının altını çizerler. Öldürürken Tony’nin selamını iletirler, haraç payını yükseltirken Tony’nin talimatı derler. Her şefin güçlenmesi Tony’nin güçlenmesi demektir; yoksa Tony’ ye karşı güçlenmek ya da Tony’nin rakibi olmak, onun yerine göz dikmek anlamına gelmez. Herhangi bir şef, Tony’e rakip olmaya kalkarsa, diğer şefler Tony’yi korurlar. Tony’nin alaşağı edilmesi kendi gelir alanlarını değiştirebilecektir. Bir șef, diğer şefe Tony’nin yerine ben geçersem sana daha çok pay veririm diye bir vaatte bulunamaz. Diğeri de o zaman, ben Tony’nin yerine geçeyim ve ben sana daha çok pay vereyim diyecektir. Çete, Tony’i varoluş nedeni olarak görür, dokunulmazlığının kaynağı bu özelliğidir.

Tony’nin liderliği ölene/öldürülene kadar sürer, emekliliği yoktur. Şefler arasından hiçbiri Tony sağken onunla liderlik mücadelesine girmeyi düşlemez bile. Diğer şeflerin onu anında alaşağı edip payına çökeceklerini ve Tony’i koruyacaklarını bilir. Bu yüzden şefler arası ilişki kimsenin diğerine güvenmediği bir paranoya ilişkisidir. Her şef, diğerinin açığını yakalayıp, Tony’i bilgilendirip, cezalandırmasını sağlayarak o payın Tony tarafından kendisine verilmesini umarak iş görür.

Haleflerin başa geçeceği umuduna bel bağlayanlar ya da bu çatışmanın çeteyi ve reisini zayıflatacağını umanları ağır cezalandırılma ve hayal kırıklığından başka bir şey beklemez. Hiçbir şef, kendisine bel bağlayanı ya da adamını Tony’e karşı korumaz. Tersine, Onunla arasına hemen mesafe koyar, kimi zaman kendi eliyle tasfiye eder.

ÇETECİLİKLE DAĞITILAMAZ

Tony, hangi şefin diğerlerinden ne kadar daha güçlü olduğuyla ilgilenmez bile, hiçbir şefini de kendisine tehdit olarak görmez. Tony için tek ölçüt ona gelen payı kimin ne kadar artırdığıdır. Kendisinden sonra kimin geleceğini de belirlemek istemez, bununla ilgilenmez bile. Nasılsa çete devam edecektir biri de başına geçecektir. Çözülüp daha büyük bir başka çete tarafından ele geçirilmesi riski de umurunda bile değildir. Kendisine de reislik altın tepside sunulmamıştır, emeğiyle o unvanı ele geçirmiştir.

Soprano çetesini ancak siz de çeteyseniz içeriden işbirlikçi bularak çökertebilirsiniz, o yüzden çete içi krize bel bağlayanların da çete olabileceklerini unutmamak gerekir. Çete, çetecilikle dağıtılamaz.

/././

Tayfun Kahraman hastaneye kaldırıldı: Düşüp başından yaralanmış! 

Gezi tutuklusu MS hastası Tayfun Kahraman, bir kez daha hastaneye kaldırıldı.

Kahraman, ağır bir kortizon tedavisine başlamış ve hareaket kabiliyetini büyük ölçüde yitirmişti.

Kahraman'ın eşi Meriç Kahraman, X hesabından paylaşım yaptı.

Kahraman, paylaşımda şu ifadeleri kullandı: "Dün, gün içerisinde Tayfun’un apar topar hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Bugün kendisiyle telefonda 10 dakika görüşme şansım oldu ve yaşananları öğrendim. MS hastası olan eşim Tayfun Kahraman, dün gündüz sayımına çıkarken dengesini sağlayamayıp, ayağını yere basamadığı için düşüyor ve başını yere çarpıyor. Hem başından, hem de elinden yaralanıyor. Alnında bir yarık, bir sürtmeye bağlı yara var, kafası şiş, eli şişmiş halde hastaneye götürülüyor. Bandaj ve pansuman yapılıp yeniden cezaevine gönderiliyor. Bugün ise devam eden şişme ve morarma nedeniyle eline atel takılıyor. Tekrar hatırlatıyorum: Tayfun hakkında AYM tarafından yeniden yargılama kararı verilmiştir. Eşim hukuken masumdur. Kararın uygulanmaması nedeniyle şu an fiilen özgürlüğünden mahrumdur. Yaşadıklarımız nedeniyle eşimin sağlığı tehlikeye giriyor, bunların hepsi belgelidir, hepsi AYM’ye yaptığımız ikinci başvuru dosyasında mevcuttur. Bugün de Tayfun’un geçirdiği akut MS atağının tıbbi tüm sürecini heyet raporları ve epikriz belgeleri, MS atağı ile bağlantılı olarak dün yaşanan düşmeye bağlı yaralanması da dahil olmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne ek beyan dilekçemiz ile sunduk. Biz 4 yıldır yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz. Her Allah’ın günü canımızdan can gidiyor. Eşimin hastalığı cezaevi şartlarında her gün daha fazla ilerliyor. Biricik evladımın babasına ve ailemize daha fazla eziyet etmeyin. AYM'ye yaptığımız ikinci başvuruyu bir an önce gündeme alın. Yasalara uyun, mahkeme kararlarına uyun, eşimi serbest bırakın."

***

BİRGÜN

Öne Çıkan Yayın

Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini ...