Prof. Dr. Serdal Bahçe ile söyleşi: Trump sonrası küresel ekonomi nereye gidiyor?-Esra Akgemci-
Trump’ın tarife politikaları ne anlama geliyor? Gümrük duvarları, serbest ticaret dönemini sona mı erdiriyor? ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının sonu ne olacak? ABD neden Grönland’ı istiyor? Venezuela petrolü ABD ekonomisini nasıl etkileyecek? 19. yüzyıl emperyalizmi geri mi dönüyor? Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından Prof. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.
Esra Akgemci ve Serdal Bahçe21. yüzyıl önce bir “yalanlar çağı” olarak tanımlandı. Trump’ın dönüşü ile birlikte bu tanıma bir de “aptallık çağı” eklendi. Bugün, Batılı liderlerin bile mevcut dünya düzenini sorguladığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Kanada Başbakanı Mark Carney “bir kopuşun içinden geçiyoruz” derken, Belçika Başbakanı Bart De Wever, Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin “canavarların zamanı” tanımına atıfta bulunuyor.
Peki içinde yaşadığımız dönemin sorunları aptallıkla ya da delilikle açıklanabilir mi? Gerçekten anormal ve tuhaf zamanlardan mı geçiyoruz, yoksa içinde yaşadığımız gerçeklik kapitalizmin ta kendisi mi? Trump sonrası küresel ekonominin gidişatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.
- Serdal Hocam, merhaba. Sizinle küresel ekonominin mevcut durumu hakkında konuşmak istiyorum. ABD Başkanının kendisini “gümrük vergisi kralı” ilan ettiği ve diğer ülkeleri tarifelerle tehdit ettiği, anlaşılması zor zamanlardan geçiyoruz. Bugün serbest ticaret döneminin geride kaldığından, müdahaleci Keynesyen politikaların geri döndüğünden bahsediliyor. İlk olarak şunu sormak istiyorum: 2008 Küresel Ekonomik Krizi, bu açıdan bir kırılma noktası oldu mu?
Olmadı. Neden olmadı? Biz şimdi böyle genelde kriz dönemlerinde yeni bir safhanın açıldığını düşünürüz. Bu düşünce geleneğinin kökleri de tabii 1929 krizine kadar gider. Merkezde patlayan bir krizin, yol haritasını, patikayı değiştirdiğini varsayarız. Tabii elimizde “Keynesyen dönem” dediğimiz bir örnek var; iktisadi, toplumsal, küresel bir örgütlenme dönemi var. Oradan hareketle bir patikanın değişeceğini varsaydık. Bu yönde talepler de vardı. Yani 2007-2008 krizinden sonra hem dünyada akademik camiada “Bu artık böyle gitmez. Bir şey yapalım” gibi talepler ortaya çıkmıştı. Olmadı. Neden olmadı? Burada Keynesyen dönem kafamızı çok karıştırır. Keynesyen dönem kapitalizmin geniş tarihi içinde normal bir dönem değil. Bir anomali aslında. Hem toplumsal hem de ekonomik olarak çok olağanüstü şartların yarattığı bir dönemdi, Keynesyen dönem. Dolayısıyla tekrarlanabilmesi, onun bir yeni halini, bir “neo” halinin ortaya çıkabilmesi bu anlamda çok kolay gibi görünmüyor.
2007-2008 krizinin ertesini düşünelim. Aslında hiçbir şey değişmedi. Bu yönde talepler geldi; bunlar entelektüel, akademik hatta bazen siyasal taleplere de dönüştüler. Ama dünya ekonomisinin siyasi-ekonomik yapılanmasının kendisinde hiçbir değişiklik ortaya çıkmadı.
- Peki ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı neyi değiştirdi? ABD’nin Çin’e karşı gümrük duvarları örmesi, serbest ticaret anlayışının artık terk edildiği anlamına mı geliyor?
Serbest ticaret, bir ülkü olarak iki tarihsel dönemde çok öne çıktı. Biri 19. yüzyıl Britanya hegemonyası döneminde, diğeri de 1944’te Bretton Woods Anlaşması imzaladığı zamandı. Bu anlaşmanın metninde, “dünya ticaretinin serbestleştirilmesi” bir ibare olarak vardı. Yani hem İngiliz hem Amerikan emperyalizmi kendi iktidarları döneminde serbest ticaretçiliği bir ülkü olarak ortaya koydu. Bu onlar açısından çok normaldi. Çünkü ekonomik olarak en güçlü pozisyondaydılar. Yani hem sanayi üretimi hem ihraç pazarları hem de ticaret lojistiğini kontrolü anlamında en ilerideydiler.
Fakat bu ülküyü ortaya koyan ekonomiler hem ekonomik hem de toplumsal anlamda sıkıştıkları anda serbest ticaret ilkesini çok kolay bir şekilde bir kenara atabildiler. Mesela 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere, kendi hegemonyasını tehdit eden Almanya ve ABD gibi rakipler ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren serbest ticaretten uzaklaştı. Keza ABD,1944’te dünya ekonomisini yönetmenin ilkesi olarak ortaya koyduğu serbest ticaretçiliği hem Soğuk Savaş döneminde hem de Almanya ve Japonya’nın yükselişinden sonraki dönemde çok kolay rafa kaldırabildi.
Üstelik 1980’lerde, yeni liberal (neoliberal) dediğimiz dönemden sonra bile tam anlamıyla serbest ticaretçi miydi bu ülkeler? ABD kendi tarımını nasıl korudu? Fransa, Avrupa Birliği’nin bütün regülasyonlarına rağmen hem kendi tarımını hem de kendi küçük işletme sektörünü nasıl korudu? Hiçbir zaman tam serbest ticaretçi olmadılar.
Dünya kapitalizminin tarihi içinde korumacılıkla serbest ticaretçilik birlikte var oldular. Yani pür serbest ticaretçi bir dönem hiç olmadı, tıpkı pür bir korumacı dönem gibi. Kapitalizmi sadece pür bir ekonomik sistem olarak okumanın yarattığı bir zaaf bu. Kapitalizm, bizim düşündüğümüzden daha politik ve daha pragmatik bir sistem. Minareyi kılıfına yeri geldiğinde çok kolay uydurabilen bir sistem.
Onun için ABD şimdi Çin’e karşı gümrük tariflerini yükseltmeye çalışıyor. Yükseltti ama düşürdü tekrar. Yani Çin mallarının Amerikan pazarına erişimini sonsuza kadar engelleyemezsiniz. Bunu Trump da yapamaz. Çünkü son 20-30 yıldır Amerikan halkının refahını yaratan unsurlardan biri ucuz Çin malları. Sonsuza kadar bu halkı böyle bir tüketimden nasıl mahrum bırakacaksın? İçeride ortaya çıkabilecek toplumsal huzursuzluğu nasıl engelleyeceksin? Mümkün değil.
Bir de şunu söylemek önemli, politikacıların ağzından çıkanları sanki kolayca uygulanabilecek şeylermiş gibi algılıyoruz. Bu iş öyle olmuyor. Bir takım yapısal kısıtlar var. Tabii ki politikacıların aldığı kararlar önemli ama yapının kendisinden kaynaklanan kısıtlar da var. Şimdi böyle bir izolasyonu ABD sonsuza kadar sürdüremez. Hele Amerikan ekonomisinin şimdiki yapısını düşünürseniz, mümkün değil.
Geleneksel sektörlerde üretimin olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Yani çimentoyu, demir-çeliği, kimyayı artık kendi başına üretemeyen bir ekonomiyle karşı karşıya. Şimdi ne kadar gümrük duvarı örebilirsin? Çok mümkün gibi görünmüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: bu adımların kendisi “pür bir serbest ticaretçi dönemi vardı da o bitiyor” anlamına gelmiyor. “Bir dönem bitti, bir dönem başlıyor” analizleri, sanki biraz kolaycı analizler. İşin özüne, tarihine çok inmeden yapılmış analizler gibi görünüyor bana.
- “Neoliberal dönem” için de benzer tartışmalar var. Neoliberalizmin sonuna geldiğimize ilişkin değerlendirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tarihsel periodizasyon, yani tarihsel olarak dönemlere ayırma, sosyal bilimcilerde kaçınılmaz olarak çok yaygın: fordist dönem, post-fordist dönem gibi. Hatta Marksizm’de de var: rekabetçi kapitalizm dönemi, tekelci kapitalizm dönemi gibi. Tarihsel olarak dönemlere ayırma, toplumsal bilimler söz konusu olduğunda kaçınılamayacak bir adım. Ama bir tarafıyla da çok tehlikeli bir şey. Rekabetçi olduğunu düşündüğümüz dönemlerde tekelcilik de çok baskındır. Keza tekelciliğin baskın olduğu dönemlerde de rekabet bitmemiştir, hatta daha üst bir boyutta, daha geniş bir alan içinde ortaya çıkan bir dinamiğe dönüşmüştür. Dolayısıyla bu yorumları yaparken dikkat etmek gerekiyor.
Yeni liberalizm (neoliberalizm) bitiyor mu tartışması, yeni değil; 10-15 yıldır sürüyor. Yeni liberalizmin nasıl tanımladığına bağlı bu tartışma. Yeni liberalizmi basitçe, gümrük duvarları, sermaye hareketlerinin önündeki engeller, kur politikalarındaki belirli normlar olarak tanımlarsan, sanki bu yorumu yapanlar haklı gibi görünüyor.
Bu arada ben bu kavramın kendisine de artık çok şüpheyle yaklaşıyorum. Dediğim gibi bu periodizasyon ve bu periyotlara verilen isimler itibariyle bazıları hakkında çok şüphem var. Burada aslında nirengi noktamız, referans noktamız hep Keynesyen dönem. Ama önceden de söylediğim gibi o bir anomali aslında. Belki de anomali olmayan bizim “yeni liberal” dediğimiz dönem. Yani kapitalizmin özünü yaşıyoruz biz aslında.
Dolayısıyla özünde de, 19. yüzyıla geri gidersen, eğer sermayenin küresel örgütlenmesinin gerçek hali buysa, orada da korumacılıkla serbest ticareti aynı anda görüyorsun. Eğer bu perspektiften yeni liberalizm bitiyor mu diye sorarsak, ve eğer kapitalizmin özü buysa bitmiyor. Yani basitçe üç beş gümrük duvarıyla bitecek bir şey değil bu.
- Peki Bağımlılık Okulu perspektifinden bakarsak, bugün ABD’nin korumacılığa ihtiyaç duymasını nasıl açıklayabiliriz? Korumacılık, esas olarak ithal ikameci dönemde çevre ülkelerle ilişkilendirilen, bağımlılığı kırmaya yönelik bir strateji değil miydi?
Bağımlılık Okulu, uluslararası ticaretin hem mal-hizmet ticareti hem de sermaye ihracı kanalıyla “az gelişmiş” dediğimiz dünyanın az gelişmişliğini berkittiği, pekiştirdiği varsayımına dayanıyor. Bağımlılık Okulu’nun bazı yazarlarına göre ithal ikameci uygulamaların azgelişmiş ülkelerde bir bağımsız manevra alanı yaratabilirdi (Bazıları bu görüşe şüpheyle yaklaştılar). Aslında o dönem için bile çok doğru değildi.
Türkiye ile ilgili bir örnek vereyim. Neden o dönemki korumacılık ülkeyi yabancı sermayeden koruyamadı? Ya da o dönemki korumacılığa büyük küresel emperyalist merkezler niye eyvallah dedi? Mesela Dünya Bankası o zaman o tür korumacılığı çok besledi. Bütün bu kavramların altını tarihsel olarak doldurmak gerekli. Böyle basitçe “korumacılık var” ya da “serbest ticaret yok” anlamına gelmiyor. Mesela Fiat, Türkiye’ye geldi. Bir uluslararası, ulusötesi operasyona sahip bir küresel otomotiv devi olarak Türkiye’ye ortaklıkla TOFAŞ’ı kurdu. Yıllarca bu ülkede insanlara kuş isimli arabalar sattılar, değil mi? Bunların çok büyük bir kısmı Fiat’ın öyle ya da böyle merkezde, İtalya’da oluşturduğu tasarım ekibinin elinden, düşüncesinden çıkan ama üretimi Türkiye’de yapılan arabalardı. Şimdi o dönem mesela Fiat, Türkiye’de serbest ticareti istemezdi. Neden istemezdi? Çünkü içeride sağlam bir pazar var, yerleşmiş buraya, otomobil pazarını büyük ölçüde ele geçirmiş. Fiat da yabancı firma rekabeti istemezdi.
Şimdi hep aklımızda “uluslararası sermaye varken hep serbest ticaret olur” fikri var. Öyle olmuyor işte. Ya bu işin bir diyalektik tarafı var. O nedenle de “yüksek gümrük tarifesi varsa serbest ticareti yok” ya da “tarifeler serbest ticaretin arkasındaki güçleri kızdırıyor” türünden bakış açıları çok doğru değil. Bu çok pragmatik bir şey.
Bugün Çin’le ABD arasındaki savaş, bir “gümrük savaşı” gibi görünüyor. Ticaretin ötesine geçildiğinde şu anlaşılacaktır; ABD açısından da Çin açısından da bu savaşın sonsuza kadar sürdürülebilecek bir savaş olmadığı ortadadır. Çin bugün cari işlem fazlası vererek biriktirdiği fazla gelirin büyük bir bölümünü nerede tutuyor? Dolar cinsinden varlıklarda tutuyor. Çatışmanın arttığı son 5-10 yıldır bunlardan kurtularak başka paralarla ifade edilmiş varlıklara veya altına geçmeye dair bir irade var. Ama hâlâ trilyonlarca dolarlık ABD kökenli varlık tutuyor. Şimdi mesela Çin, Amerikan ekonomisinin çok ciddi bir zorluğa girerek doların tepe aşağı gitmesini ister mi? Bunların hızla değersizleşmesini sağlayacak bir politikaya angaje olur mu? Elbette çatışma var ama işte kapitalizm böyle bir şey. Çatışma içinde bir karşılıklı bağımlılık var. Diyalektiği böyle.
-Trump’a geçelim. Trump, pek de öngörülebilir bir lider değil; son olarak Grönland konusunda Danimarka’ya destek veren sekiz ülkeye gümrük vergisi uygulayacağını söyledi, sonra vazgeçti. Bu tarife politikaları ABD ekonomisini nasıl etkileyecek?
Trump ve ekibine dair şöyle bir algı var: sanki bir çete var ve bu çete ülkenin siyasi sistemini ele geçirmiş. Bu çok liberal ve bence çok hastalıklı bir bakış açısı. Bu böyle değil. Bir kere Trump’ın kendisinin de alttan alta işleyen ciddi tarihsel ekonomik süreçlerin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Yani Trump gelip bir şeyi ele geçirmedi. Trump’ı yaratan birtakım süreçler ortaya çıktı.
Trump, Amerikan ekonomisinin ve Amerikan emperyalizminin sıkışmışlığının en net ifadesidir. Dolayısıyla yukarıdan bir darbeyle gelip yönetim sistemini ele geçiren bir çetenin lideri değil o. Bunu kabul etmek lazım. Bunu böyle kabul etmezsek “Trump gittiğinde işler normalleşecek” sanırız. Normalleşmeyecek. Çünkü karşımızda bir zamanlar dünya kapitalizminin liderliğini ele almış bir ekonomi var ve bu ekonominin çok ciddi yapısal ve küresel sorunları var.
Bir kere ABD, çok uzunca bir süredir bir tersine endüstrileşme yaşadı. “Sun Belt” dediğimiz, bilişimin-yazılımın olduğu, elektronik ticaretin öncülüğünü yapan bölgeleri içeren kuşağı çıkarırsak, ABD’nin çok geniş coğrafyaları tersine endüstrileşti. Hizmet sektörü çok hızlı yayıldı. ABD, bir sürü endüstriden kurtuldu ve bunu dünyanın dört bir tarafına dağıttı. Amerikan çok uluslu şirketleri üretim merkezlerini kaydırdılar. Belki genel merkezleri ABD’de tutuyorlar ama çok büyük bir kısmı artık dünyanın başka yerlerinde üretim yapıyor. Amerikan topraklarında yapmıyorlar. ABD yıllardır bu nedenle çok ciddi cari işlemler açığı veriyor. Kendi yarattığı küresel paranın üzerindeki kontrolü de giderek azalıyor. Şimdi bütün bu sıkışmışlıklar bir araya geldi.
Marx’ın ima ettiği gibi, tarih kendini tekrar eder, ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak. Aslında Trump bu anlamda bir komedi tabii. Süreçleri tersine çevirmeye çalışan bir ekonomik, toplumsal güç öbeği var arkasında. Trump zaten onların temsilcisi. Bunu tersine çevirmek için elinden gelen her şeyi de yapıyor. Bugün bize komik gibi görünüyor Grönland ve gümrük tarifeleri meseleleri. Ama bunlar Trump’ın kafasından çıkmıyor. Bir gereklilik olarak da ortaya çıkıyorlar. Hareket ve kontrol etme kapasitesini giderek yitiren bir emperyalist gücün kendi sıkışmışlığını bir şekilde giderme arayışının bir ürünü aslında, Trump ve ekibi. Bu arayışın kendisi de zaten rasyonel olmak zorunda değil.
Gümrük tarifelerini yükseltmek bir temenni aslında. Trump’ın seçim propagandasının ana unsurlarından biri de buydu: “Ben gümrük tariflerini yükselteceğim ki Amerikan çokuluslu şirketleri uluslararası üretim merkezlerini Amerika’ya geri taşıyacaklar.” “America first” hikâyesi de bu: “ABD tekrar endüstrileşecek”. Kapitalizmin tarihine bakarsanız bu mümkün değil. Örneğin İngiliz sermayesi tekrar Liverpool’a ya da Mancherster’a gidip fabrika kurmuyor, mekanları terk ediyor ve dünyanın başka yerine gidiyor. Keza aynı şey Amerikan sermayesi için de geçerlidir. Ama bunu isteyen bir toplumsal ekonomik güç unsuru var ABD’de.
Güç unsurunun sınıfsal analizine girersek, bunu isteyenlerin önemli bir kısmı Amerikan beyaz işçi sınıfı. Trump’ın arkasındaki siyasi gücü de bu yaratıyor. Onlar tekrar iş olanağı istiyorlar. Gerçekçi mi? Değil. Anakronizm gibi de görünüyor. Yani gerçekleştirilebilecek bir şey gibi değil. Atılan bunlar sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştıracak adımlar.
Dünya açısından kötü haber şu ki; emperyalist bir liderin sorunlarını çözemediği dönem kaos dönemidir. Ve insani maliyetleri de yüksek dönemlerdir. Biz şu an yaşıyoruz. Gazze’de, Ukrayna’da yaşıyoruz. Dolayısıyla bu onu da gösteriyor. Dünyada etkisi nasıl olur göreceğiz.
-Trump’ın Grönland’ı almak istemesi de emperyalist bir sorun çözme biçimi olarak düşünülebilir mi? ABD’nin Danimarka ile mevcut anlaşmaları buradaki kaynaklara erişmesine imkân tanımıyor mu? Yani ABD burayı “ele geçirmeden” de bir takım imtiyazlı anlaşmalarla istediğini elde edemez mi?
Klasik emperyalizm tezlerinin çok geçerli olduğu bir döneme geri döndük. Şimdi Batılı akademisyenlerden bir bölümü de aynı fikride: Hilferding’i, Lenin’i yeniden okumak gerekiyor analşılan. Kapitalizm düşündüğümüzden daha politik bir sistem. Sermaye birikiminin kendisi de politik bir süreç. Emperyalizm tartışması da bunu anlamak için önemli.
Şimdi ABD, Grönland’ı da kontrol etmek istiyor gibi görünmektedir hakikaten. Bunu isteyen kesimler vardır. Çünkü Trump, dediğim gibi bir sürecin sözcüsü aynı zamanda. Niye istiyorlar? Çok basit bir nedenle istiyorlar. Daha kolay erişebilmek için değil, senin dediğin gibi, zaten erişebiliyorlar; başkaları erişemesin diye istiyorlar.
Bu “kontrol etme” mantığını hatırlayalım: 19. yüzyılın son çeyreğinde bizim klasik emperyalizm dediğimiz şey de tam böyle çıkmıştı. Yani mesela İngiltere’yi Hindistan’ı başkalarına kapatmaya ya da İngiliz Güney Afrika’sını diğerlerine kapatmaya iten şey neydi? Çünkü diğerleri de palazlanmaya başlamıştı ve erişim istiyorlardı artık. Erişim demek, senin egemenlik alanına da erişim istemeleri demek. Ne yaptın? Kapattın, bayrağı diktin ve çitlerle çevirdin. Şimdi Grönland hikâyesi de aynı.
Grönland’da bir Amerikan üssü var, erişim var zaten. Sorun ötekilerin erişmesini engelleyebilmek. Bir de bu “jeopolitik” kavramı çok sevdiğim bir kavram değil. Ama şunu kabul etmek gerekiyor; artık emperyalizmin jeopolitik boyutunun yeniden analiz edilmesi gerekiyor. Grönland sadece doğal kaynak anlamına mı geliyor? Daha yakın olma, Rusya’nın kuzey endüstriyel bölgelerini daha kolay vurabilme meselesi de var.
Amerikan askerî endüstriyel kompleksi ne düşünüyor bu konuda, çok kestiremiyorum. Ama sorun şu ki öyle bir döneme girdik aslında. Bu anlamda da ben yine liberal sol tezlere geri dönmek istiyorum. Hani bu “kuralsızlık hikâyesi”: kendi kurumlarına ihanet etme, NATO'yu değersizleştirme, uluslararası anlaşmaların hemen hemen hepsinden çıkma ya da BM’nin alt örgütlerine aidat ödemeyi bırakma meselesi. Anlamadıkları şu: burjuvazi, tarihi boyunca kendi koyduğu her kurala ihanet eden bir sınıf.
Burada ilkelere bağlılık gibi şeyden söz etmiyoruz. Buradaki pragmatizm, orta ve uzun vadeli çıkarlara sadakattir sadece. O çıkarlar neyi gerektiriyorsa, onu yaparlar. Grönland’ı kapatacak. Ne anlamda kapatacak? Rakiplere karşı kapatacak. Daha kolay manevralarla, daha özgür bir aktivite alanı tanımlamak için kapatacak. Hakikaten bu anlamda bir klasik emperyalizm tezlerini haklı çıkaran bir dönem Şimdi Suriye’yi düşün, Libya’yı düşün; Lenin’i, Bukharin’i, Hilferding’i geri çağırmamız gereken bir dönemi yaşıyoruz.
Ve işte burada anlatmaya çalıştığım da bu. İşin özü bu. Yani 19. yüzyılda da buydu. Artık emperyalizm, orijinal haline geri döndü. Kapatma demektir o. Korumacılık ve serbest ticaretin aynı anda var olmasının nedeni de emperyalizmin özüne dönmesi. Özü buydu çünkü.
Hatırlayalım, 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiliz ticaret bloğu, ekserisi şimdiki Commonwealth ülkelerinden oluşan bir blok vardı. Fransız Batı Afrika’sı ve Fransız ticaret alanı da vardı. Oraya doğru bir gidiş var şimdi. Dünya ticaretini parçalıyoruz. Farklı ticaret bloklarının içinde serbest ticaretin geçerli olduğu fakat onun dışındakilere korumacılığın geçerli olduğu bir acayip dünyaya doğru gidiyoruz.
-Bu ticaret bloklarından biri de AB ve MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı) arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmasıyla şekilleniyor. Şimdi bu ABD’yi nasıl etkileyecek?
Amerikan sermayesinin, Amerikan emperyalizminin sıkışmışlığını aşmanın bir diğer yolu da galiba kendilerince böyle bir şey: egemenlik alanını daha resmi-hukuki olandan daha enformel fakat daha kolay hareket edebileceği bir alana çevirmek.
MERCOSUR, Latin Amerika’nın serbest ticaret anlaşmasıdır ve Latin Amerika’nın ticari ve ekonomik otonomisini arttırmak için hayat geçirilmişti. Şimdi Trump’ın gümrük tehditlerine karşı AB ile MERCOSUR bir serbest ticaret anlaşması imzalamaya çalışıyorlar (imzalandı, durduruldu, anlayacağınız sıkıntılı bir süreç). Ancak AB içinde çok ciddi muhalefet var. Dahası Grönland adımı ve Trump’ın AB üyesi ülkelere yönelik gümrük tehdidi bazı Avrupalı siyasetçileri alarma geçirmiş gibi görünüyor.
Öncelikle AB ciddi bir ekonomik ve siyasal sorun yaşamaktadır. İşte bugün Belçika Başbakanı da Davos’ta onu demiş, “Atlantikçilik öldü”, öldü tabii ki. Atlantikçilik ima ettiği şuydu: Atlantik ekonomisi ekonomik, siyasal ve askerî olarak iki merkezli, iki blok üzerinde yükselen bir yapıydı. Bir tarafında ABD’nin, bir tarafında AB’nin olduğu bir yapı.
AB ekonomisi, AB’nin siyasal ve ekonomik varlığı artık 30-40 yıl öncesinden daha fazla Amerikan emperyalizminin “grand design”ının içine girmiş durumda. Dolayısıyla kendi bağımsız varoluşu yok oluyor ve bu Avrupa Birliği’ni çöpe dönüştürüyor: Bir tür çöp, kendi nesnel varoluşu yok, kendi siyasi iradesi hemen hemen hiç yok artık. Bu durum, Ukrayna ve Gazze konusunda ortaya çıktı. Küresel uluslararası ilişkiler düzeyinde de artık hiç bağımsız iradesi olmayan bir yapıyla karşı karşıyayız. Yani Charles de Gaulle şimdi mezarında dört dönüyordur; AB gibi bir oluşuma karşı olsa da Amerikan emperyalizmine uzak görece bağımsız devletlerden oluşan bir Avrupa istiyordu.
AB, iyice çevreleşmektedir, periferleşmektedir. Dolayısıyla MERCOSUR ile AB’yi birleştirmek bu süreci yavaşlatır mı bilemedim. Aslında Amerikan emperyalizminin tam hegemon olduğu, içinde artık Atlantik’le ayrılmış iki yapı bloğunun değil tek bir bloğun olduğu bir yapıya doğru gidiş bu. Yani Amerikan emperyalizminin kendi sıkışmışlığını aşmanın da arayışı bu. Fakat kötü haber şu, AB ekonomisi inişte. AB ekonomisinin en dinamik tarafı Almanya’ydı. Hatta oradaki bütün hegemonik rolü Alman ekonomisi oynuyordu. Alman ekonomisi beş yıldır berbat sinyaller veriyor ve tahminen Japon ekonomisi gibi uzun bir durgunluğa girmek üzere.
Kısacası Amerikan emperyalizmi daha sağlıklı olan bir bölge üzerindeki hegemonyasını güçlendirip kendisi de sağlıklı hale geliyor olmayacak. Sağlığını kaybetmiş başka bir bölgeyi bir geniş ticaret bloğu içinde özümseyerek sıkışmışlığı ve krizi, durgunluğu yaygınlaştırmış olacak. Yani bu MERCOSUR, bir serbest ticaret anlaşması ama aynı zamanda bir blok tanımlayarak dışarıya karşı da korumacılık önlemleri getirecek. Bunu vurgulamak lazım.
-Son olarak Venezuela meselesini sormak istiyorum. Trump, Maduro’nun kaçırılmasının ardından “petrolümüzü çaldılar” diyerek Chávez dönemindeki kamulaştırmaya itiraz etmişti. ABD, buranın enerji endüstrisini canlandırmak ve petrol ihracatını artırmak istiyor. Peki bu durum küresel fiyatlarını düşürmez mi? Küresel petrol fiyatları düşerse ABD’nin kendisi de zarar etmez mi bir petrol üreticisi olarak?
Şimdi orada çok ilginç bir şey var. OPEC gibi kartellerin en temel hedefi petrol arzını arttırmak değildi. Tam tersine petrol arzını kısıtlı tutmak, fiyatı yükseltmekti. Bugün ABD’nin o konuda da ciddi bir sıkışmışlığı var. Hani bir dönemler şöyle bir şehir efsanesi vardı: “Mazot, benzin, sudan ucuz”. Hakikaten öyle bir dönem yaşandı ABD’de. Ama bitti. Çünkü kendi topraklarındaki üretim tüketimine ancak yetiyor. Muazzam bir rezerv pozisyonu var ama petrol üretimi ve tüketimi çok başa baş yani çok hassas bir dengede yürüyor. Tahminen nüfus artışı ve Amerikan sanayisinin ABD’ye geri taşınması durumunda (geri taşınmayacak da böyle bir şeyin olması durumunda) petrol tüketimi çok artacak tabii mecburen. Şimdi dolayısıyla bu anlamda en yakındaki petrol alanlarında hakimiyet önemli hale gelecek.
Şimdi bu petrol zengini diğer ülkeler açısından şöyle bir zaaf var: bunlar tek bir kaynağa bağımlı ekonomilere dönüştükleri için bütün ekonomik performansları o kaynağın fiyatına bağlı. Yani Suudi Arabistan’ın, Kuveyt’in, Nijerya’nın hatta Venezuela’nın bütün refah göstergelerinin yukarıya doğru gitmesi, o kaynağın yani petrolün fiyatının yukarıya doğru gitmesiyle ilişkili. Keza aynı durumu Sovyet sonrası dönem Rusya’sı da yaşıyor, doğalgaz ve petrol fiyatlarında.
Fakat ABD’de bu tüketim üretim dengesi son yıllarda bir limite dayandı. Neredeyse kıtı kıtına yeten bir durumda. En yakınlarda Meksika petrollerini kontrol ediyor zaten. Bu rezervleri kontrol etmek istiyor. Ama bu da tabii söylem. Şunu yapmayacak: her yere sondaj yapıp, boruları döşeyip, her tarafı petrolle boğulmayacak tabii ki (kaldı ki Venezuela petrolü maliyetli bir petrol). Rezervleri kontrol etme, rezerv alanlarını kontrol etme meselesi orada da önemli.
Ama ABD’nin çok özgül bir durumu var. Karbon kökenli yakıtların tüketiminde dünyanın en büyüğü hâlâ ABD. Ve bu konuda sınıra da ulaşmış durumda. Üç yüz elli milyona yakın nüfusu var. Dört yüz milyona doğru gidiyor. Ve bu konuda bir limit var. O limitten de korkuyorlar.
Fakat Maduro’nun kaçırılmasının, bütün askerî müdahalenin amacını, bütün bu gayri resmi savaşı, Venezuela’ya karşı çok uzun süredir ya da Irak’a on yıl boyunca uygulanan baskıyı düşündüğümüzde şunu söylemek gerekiyor: emperyalizm sadece petrol kuyusu değil, sondaj alanı da değil. Yani petrolden daha öte bir dizayndan bahsediyoruz. ABD’nin tek derdinin Venezuela’nın petrolü olduğunu zannetmiyorum.
ABD, Kasım 2025’te yayımlanan National Security Strategy belgesinde açık açık “Batı yarımküredeki güvenlik” diyor. Çünkü emperyalizm, “diz çöktürme” rejimidir. Ya da bir tür “uyum rejimi”. Biz emperyalizm deyince çoğunlukla militarizmi, Maduro’nun kaçınılmasını, askerî müdahaleyi anlıyoruz. Tabii ki o var. Emperyalizmin ruhunda var. Ama onun ötesinde bir dizayndan bahsediyoruz. Bunu maliyetsiz yapabilecekse maliyetsiz yapmaya çalışıyor. O tarafı önemli.
Şimdi “bizim petrolümüz” hikâyesine de geri gelirsek aslında bu da yeni bir şey değil. Trump’la ilgili bir şey söyleyeyim. Aslında Trump, nobran, ukala, patavatsız, hiçbir ahlaki erdemi, dilinin kemiği olmayan biri. Fakat Trump yeni bir dönem yaratmadı, o sadece itiraf etti. Bunlar 1953’te İran’da Musaddık’ı devirdiklerinde de tahminen kafalarında “İran petrolleri bizimdir” düşüncesi vardı. 1973’te Şili’de Allende’yi devirdiklerinde Şili’nin maden yataklarını kendilerine ait gibi görüyorlardı. Tek fark, o zaman bunu bu kadar nobran açık bir şekilde ifade etmiyorlardı. Trump çok pervasız ve çok akıllı olmayan bir adam olduğu için bunu çok doğrudan ifade ediyor. Yani Trump yeni bir şey yaratmadı.
Mesela Maduro’nun kaçırılmasında aklımıza hep Noriega hikâyesi geliyor. Şunu bir dipnot olarak söylemek gerekiyor: Biz genellikle zayıf olanın güçlüyü, küçük olanın büyüğü imite ettiğini, taklit ettiğini varsayarız. Çok ilginç bir şekilde burada durum tersine dönüyor. ABD İsrailleşiyor. Taktikler olarak İsrailleşiyor. Trump’ın belki de değişik gelen tek tarafı bu.
İsrail’i hatırlayalım, El Fetih, FKÖ liderlerini Tunus’tan, Fas’tan alıyordu, evlerini bombalıyordu. Şimdi ABD, o tür taktikler uyguluyor. Bizi şaşırtan şey o, beklemediğimiz bir müdahale tekniği kullanmaya başladı. Normalde ABD gidip Irak’ta yaptığı gibi işgal ederdi. Şimdi öyle yapmıyor. Daha ilginç bir yöntemi, İsrail'in daha çok deneyimlediği, daha uzmanlaştığı bir tekniği deniyor aslında. Burası ilginç bence ama bunun dışında çok yeni bir şey yok.
Trump’ı ilginç kılan, dilimin kemiğinin olmaması, hiçbir uluslararası iletişim normuna uymaması. Hakikaten bu. Yoksa bence burada muazzam bir devamlılık var. Yani küçümsemek için demiyorum ama Trump’ı Nixon’dan, Johnson’dan, Kennedy’den ya da Bush’tan ayıran nedir gerçekten? Bunu düşünmek gerekiyor.
-Bush’un Irak’a yaptığı müdahale ile Trump’ın Venezuela’ya yaptığı müdahale arasında şöyle bir benzerlik de kurulabilir mi: ABD, o dönemde Irak petrolüne el koymaktansa onu serbestleştirmiş, kendi çıkarlarına göre küresel piyasalara entegre etmişti. Bugün de Trump, Çin’in Venezuela petrolünü almaya devam edeceğini söylüyor. Peki ABD, buradaki en büyük rakibi Çin’e karşı ne yapabilir?
Çin’in çok uzun süredir Latin Amerika’ya ilgisi var ama bu sadece petrolle ilgili değil. Bu “pembe rejimler” çok uzunca bir süredir Çin’le zaten önemli ilişkiler kurdular. Lula da Silva’nın Brezilya’sıyla, Kirchner’in Arjantin’iyle çok ciddi ilişkiler kurdu. Çin’in kıtada bir ağırlığı var, Çin’in Afrika’da da ağırlığı var, Çin’in ABD'de de ağırlığı var. Yani şimdi bu tarafı, bu karşılıklı bağımlılığı hep yok sayıyoruz. Evet, Çin, petrolünün çok küçük bir kısmını Venezuela’dan alıyor ki onun yerini doldurabilir, mesela Suudi petrolü alabilir.
Biz genelde emperyalizmi algılarken şöyle bir yerde hata yapıyoruz: cari olana bakıyoruz. Emperyalizm uzun vadeli bir şey. ABD, Venezuela’yı niye kapatıyor? Evet Çin’de bir dinamizm görüyor. Dolayısıyla olası bir rakiplik, rekabet unsuru var ki karşı taraf da bunu besleyecek açıklamalar da yapıyor değil mi? Mesela Çin Hazine Bakanı, Çin Merkez Bankası Başkanı, sürekli olarak doların hegemonyasını sorguluyorlar. Bu Çin’in kendisiyle ilgili bir şey. Venezuela ile ilgili bir tartışma değil, Çin’in kapasitesinin ne kadar olduğuna dair bir tartışma aslında. Çok uzunca süredir sürüyor.
Şimdi Maduro’dan sonraki sürece bakalım, Çin’in tepkisi ne oldu? Protesto etti. Beklenen bir şeydi. Rusya da protesto etti. Ama nesnel bir adım attılar mı? Hayır. Şimdi o tarafı çok ilginç. Suriye’yi kaybettiler. Tahminen İran şimdi potada. Çin’in çok ciddi bir adımı var mı? Yok. Bu da dedim gibi Çin’in kapasitesiyle ilgili otuz yıldır süren bir tartışma. Gerçek bir “contender” mı? Yani gerçek bir meydan okuyan mı? Yoksa arada bir rahatsızlığını dile getiren, fakat kendisi de oyunun kurallarına uyan, masayı yırtmayan, masada kalan bir aktör mü? Ben sanki ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Yani bu Çin konusundaki tartışmalarda hep opsiyonlu oldum. Çin konusunda karamsarım ben. Böyle bir karşı çıkma gücü falan yok.
Çin’le ilgili Trump’ın dizaynı da şu: Trump ve arkasındaki ekip şunu biliyor, General Motors, General Electric ve Ford gibi Amerikan çokuluslu şirketleri Çin’deki üretim testlerini kapatıp Amerika’ya gelmeyecekler. Dolayısıyla Çin daha uzunca bir süre dünyanın yeni fabrikası olmayı sürdürecek. Amerikan halkı da daha uzunca bir süre Çin malı tüketecek.
Burada ABD için temel amaç Çin’i istediği şartlarda ve istediği pozisyonda tutmaktır. Yoksa şunu yapmıyor; gidip Çin’i işgal edelim, Çin’in ekonomik olarak ilişki kurduğu ve beslendiği bütün alanlara yaptırım uygulayalım demiyor. Çin’e her istediğini kabul ettirmek çok daha önemlidir.
Bunun da kendisinin çok gerçekçi olduğunu inanmıyorum. Burada da sorun Çin’le değil, Amerikan emperyalizminin yapısal sorunlarında. Bunu sonsuza kadar sürdürebilecek dinamizmi var mı? Bu konuda çok emin değilim. Evet Çin, Venezuela petrolünü almaya devam edecek. Hatta tahminen dünya fiyatlarından alacak. Belki de uygun şartlarda almaya devam edecek.
Rusya yıllarca Orta Asya ülkelerine, bir dönem Türkiye’ye çok uygun şartlarda sattı. Hani dedik ya, bu korumacılık ve serbest ticaret, ikisi aynı anda olur. Politik tercihlerdir. Çin’i Latin Amerika’nın genelinden silip atmak mümkün olamaz. Çin yatırımları orada duruyor. Sorun, Çin’in her şeye değilse bile çok büyük bir kısmına eyvallah demesi. Çin bazen isyan etmese de rahatsızlığını ifade ediyor. Dolayısıyla rahatsızlık ifadesinin kendisi bile bir rahatsızlık yaratan bir dinamiğe dönüşebiliyor Amerikan emperyalizmi için.
/././
Uzlaşma tuzağı: Dava açma süresi sessizce doluyor…-Murat Batı-
Vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılması, uzlaşma ile dava açma süreleri arasındaki ilişkiyi köklü biçimde değiştirmiştir. Buna rağmen uygulamada hâlâ, uzlaşma talebinin vergi aslı bakımından da dava açma süresini durdurduğu yönünde hatalı bir kabulle hareket edildiği ve bu nedenle telafisi güç hak kayıplarının yaşandığı görülmektedir.

Vergi hukukunda uzlaşma, uzun yıllar boyunca yalnızca bir idari çözüm yolu değil, aynı zamanda dava sürecini zamana yayarak mükellefe nefes aldıran bir güvenli alan olarak görüldü. Ancak 2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme ile bu algı önemli ölçüde değişti; vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılmasıyla birlikte uzlaşma talebi, dava açma süreleri bakımından artık her şeyi durduran bir koruma kalkanı olmaktan çıktı. Bugün uygulamada, uzlaşmaya başvurulduğu gerekçesiyle vergi aslı yönünden dava açma süresini kaçıran çok sayıda mükellef bulunmakta ve bu durum sessiz ama ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.
Vergi aslının uzlaşma dışına çıkarılması, dava süreleri bakımından sessiz ama tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır.
Bu yazı, özellikle vergi aslının dava süresinin uzlaşmadan bağımsız olarak işlemeye devam ettiğini ve uzlaşmanın vaki olmaması hâlinde tanınan 15 günlük ek sürenin yalnızca uzlaşmaya konu edilen cezalar bakımından geçerli olduğunu hatırlatmayı amaçlamaktadır.
Uzlaşma nedir?
Uzlaşma, vergi idaresi ile kesilecek ceza hususunda anlaşmak için başvurabilecek idari bir çözüm yoludur. VUK ek m.1 ilâ ek m.12 arasında düzenlenen uzlaşma müessesesi esasında iki türlüdür. Bunlardan biri tarhiyat öncesi uzlaşma diğeri tarhiyat sonrası uzlaşmadır.
Uzlaşma, mükelleflerin ikmalen, re’sen ya da idarece tarh edilen vergilere ilişkin kesilen vergi ziyaı cezaları ile 2025 yılı için 33 bin TL’yi, 2026 yılı için 40 bin TL’yi aşan usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezaları konusunda yargı yoluna başvurmadan, vergi idaresi ile anlaşmak amacıyla başvurabilecekleri idari bir çözüm yoludur.
Uzlaşmanın konusuna vergilerin asılları da girmekteydi lakin 2 Ağustos 2024 itibariyle verginin aslı uzlaşma kapsamı dışına çıkartıldı.
Daha basit bir ifadeyle bundan sonra vergilerin asılları üzerinde uzlaşma yapılmayacak. Vergi ziyaı cezasının tutarı ne kadar olursa olsun uzlaşma kapsamında olduğu halde 2026 yılı için 40 bin lirayı aşmayan genel ve özel usulsüzlük cezaları ise uzlaşma kapsamında değildir. 40 bin liralık sınır her sene yeniden değerleme oranı kadar artırılacak. Yani uzlaşmanın konusuna vergi ziyaı cezası ile 40 bin lirayı aşan genel ve özel usulsüzlük cezaları girer; vergi aslı girmez. Buna ilaveten VUK m.359’da (kaçakçılık) yazılı fiillerle vergi ziyaına sebebiyet verilmesi halinde kesilen ceza ile bu fiillere iştirak edenlere kesilen ceza uzlaşma kapsamı dışınadır.
Buraya kadar tamam sanıyorum. Ancak 2 Ağustos’ta yapılan değişiklikle vergilerin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından önemli bir hususa dikkat çekilmesi gerekmektedir. Zira bu konuda daha önce burada bir yazı yayımlamama rağmen elektronik postayla hâlâ onlarca soru sorulmaktadır.
Önceden nasıldı?
VUK ek m.7 uyarınca süresi içinde tarhiyat sonrası uzlaşma talebinde bulunan mükellef veya ceza muhatabı, uzlaşma talep ettiği ceza için ancak uzlaşma vaki olmadığı yani uzlaşmaya katılıp anlaşamazsa/uzlaşamazsa dava açma yoluna gidebilir. Mükellef veya ceza muhatabı aynı ceza için uzlaşma talebinden önce dava açmışsa dava, uzlaşma işleminin sonuca bağlanmasından önce vergi mahkemelerince incelenmez; herhangi bir sebeple incelenir ve karara bağlanırsa bu karar hükümsüz sayılır. Uzlaşmanın vaki olması halinde mükellef, üzerinde uzlaşılan cezaya karşı dava açamaz.
Uzlaşmanın vaki olmaması halinde mükellef veya ceza muhatabı kesilen cezaya, uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağın kendisine tebliğinden itibaren yetkili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilir. Bu takdirde, uzlaşmaya konu edilen ceza bakımından dava açma süresi bitmiş veya 15 günden az kalmış ise dava açma süresi tutanağın tebliği tarihinden itibaren 15 gün uzar.
Özetle uzlaşmaya başvurmak dava açma hakkını engellemez. Mükellef, tebliğ edilen ceza ihbarnamesine karşı tebliğ tarihini takip eden günden itibaren 30 gün içinde uzlaşma isteğinde bulunulabilir. Süresi içinde uzlaşma talebinde bulunan mükellef, uzlaşma talep ettiği ceza için uzlaşma vaki olmadığı takdirde dava açma yoluna gidebilir. Uzlaşmanın vaki olması halinde mükellef, uzlaşmaya varılan cezaya karşı dava açamaz. Mükellefin uzlaşma talebinden önce dava açmış olması durumunda uzlaşmaya varıldığı hususu ilgili mahkemeye bildirilir ve davanın incelenmeksizin reddolunması sağlanır. Uzlaşmanın vaki olmaması halinde mükellef, kesilen cezaya uzlaşmanın vaki olmadığına dair düzenlenen ve kendisine tebliğ olunan tutanağın tebliğinden itibaren yetkili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilir. Bu takdirde dava açma süresi bitmiş veya 15 günden az kalmış ise bu süre tutanağın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün uzar.
Ancak….
2 Ağustos 2024 tarihinden önce durum şöyleydi;
Örneğin; 1 Mart 2024’te mükellefe tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine karşı mükellef, 25 Mart 2024 tarihinde hem verginin aslı hem de vergi ziyaı ile usulsüzlük cezaları için uzlaşmaya başvurmuştur. Uzlaşma günü olarak 10 Nisan günü verilmiş ama uzlaşma vaki olmamış yani taraflar uzlaşamamışlar. Aynı gün tutanak imzalanmış ve muhataba tebliğ edilmiştir. Bu durumda VUK Ek m.7/3.fıkra uyarınca 11 Nisan’dan itibaren (11 Nisan 1. gün kabul edilecek) 15’inci günün sonuna kadar yani örneğimize göre 25 Nisan’a kadar uzlaşma konusu olan hem vergi aslı hem de cezaları için dava açabilecekti. Görüldüğü üzere buraya kadar bir sorun yok…
2 Ağustos 2024 itibariyle değişiklik olmuştur. Şöyle ki;
Vergilerin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Bu hususu, aşağıda bir örnekle izah etmeye çalışayım;
Örneğin; 1 Mart 2025’te mükellefe tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine karşı mükellef, 25 Mart 2025 tarihinde vergi ziyaı ile usulsüzlük cezaları için uzlaşmaya başvurmuştur. Verginin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından aslı için uzlaşma talebinde bulunulmayacaktır.
Uzlaşma 10 Nisan 2025 tarihinde gerçekleşmiş ama uzlaşma vaki olmamış yani taraflar uzlaşamamışlar. Aynı gün tutanak imzalanmış ve muhataba tebliğ edilmiştir. Bu durumda VUK Ek m.7/3.fıkra uyarınca 11 Nisan’dan itibaren (11 Nisan 1. gün kabul edilecek) 15’inci günün sonuna kadar yani örneğimize göre 25 Nisan 2025’e kadar uzlaşma konusu olan sadece cezalar için dava açılabilecektir.
Verginin aslı için ise 1 Mart 2025’te vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildiğinden 31 Mart’a kadar dava açılabilecektir.
Ezcümle 2 Ağustos 2024 itibariyle verginin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından bu tarihten sonra tebliğ edilen ihbarnamelere ilişkin uzlaşma talebi sadece vergi ziyaı cezası ile 2026 yılı için 40 bin lirayı, 2025 yılı için 33 bin lirayı aşan genel ve özel usulsüzlük cezaları için yapılabilecektir.
VUK Ek m.7 uyarınca da uzlaşmanın vaki olmaması durumunda dava açma süresi geçmiş ise ya da 15 günden az kalmış ise 15 günlük ek dava açma süresi sadece cezalar için söz konusu olacak vergilerin asılları için ek 15 günlük süre verilmeyecektir.
O nedenle tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamelerinde yer alan vergilerin aslı ve cezalar için önce uzlaşma hakkınızı kullanmak istiyorsanız tebliğ tarihinden itibaren verginin aslını dava konusu yapıp; cezalar için ise uzlaşma vaki olmadığı zaman ek dava açma süresini kullanarak dava açabilirsiniz. Dikkat etmenizde fayda var…
Usul ekonomisi açısından önemli bir sorun
Usul ekonomisi, en basit tanımıyla dava sürecinin en makul sürede ve en az masrafla tamamlanmasıdır. Bu çerçevede dava sürecinin makul bir sürede, makul harcamalarla ve adalete yakışır standartlara uygun şekilde tamamlanması usul ekonomisi gereğidir.
Ülkemizde bir kanun değişikliği yapılırken çoğu zaman önüne, arkasına pek bakılmaz, istenen ne ise o yapılır ve olası aksaklıklar süreç içerisinde kervan yolda düzelir anlayışıyla ve gelecek tepkiler ile gecekondu misali ekleme çıkarma yapılarak yoluna koyulmaya çalışılır.
Vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkartılması da yargı açısından bazı sorunları beraberinde getirmiştir ki bunların başında usul ekonomisi var.
Örneğin tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine ilişkin hem aslı hem de cezası -süresinde- tek dilekçeyle dava edilirse sorun yok ancak vergi aslı 30 gün içinde dava edilip, cezalar ise önce uzlaşmaya sokulup vaki olmaması durumunda (cezalar) ayrıca dava edilirse o zaman problemler de peşinden gelecektir.
Şöyle ki, tek ihbarnameye iki ayrı dava açılacağı için -bağlantılı dosya olduğu için aynı mahkemede görülecektir- iki ayrı harç ve iki ayrı avukatlık/karşı vekalet masrafı olacak dava(lar)nın sonucuna göre ya yurttaşa ya da devlete katmerli bir maddi yük gelecektir. Ve tabii ki diğer başka sorunlar da…
Bu hususun ivedilikle çözülmesi gerekmektedir, zira önemli hak kayıpları yaratacağı gibi ziyadesiyle parasal külfetle de sonuçlanacaktır.
Genel değerlendirme
2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme ile vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılması, uzlaşma ile dava açma süreleri arasındaki ilişkiyi köklü biçimde değiştirmiştir. Buna rağmen uygulamada hâlâ, uzlaşma talebinin vergi aslı bakımından da dava açma süresini durdurduğu yönünde hatalı bir kabulle hareket edildiği ve bu nedenle telafisi güç hak kayıplarının yaşandığı görülmektedir. Oysa uzlaşmanın vaki olmaması hâlinde tanınan 15 günlük ek dava açma süresi yalnızca uzlaşmaya konu edilen cezalar bakımından geçerli olup, vergi aslı için dava süresi uzlaşmadan bağımsız olarak işlemeye devam etmektedir.
Bu durum, mükellefleri ve meslek mensuplarını aynı ihbarnameye karşı iki ayrı dava açmaya zorlayarak usul ekonomisi ilkesini zedelemekte; gereksiz harç, vekâlet ücreti ve yargısal iş yükü doğurmaktadır. Bu nedenle hem hak kayıplarının önüne geçilmesi hem de yargılamada usul ekonomisinin sağlanabilmesi için, dava sürelerinin tek ihbarname üzerinden bütüncül biçimde ele alınmasına imkân tanıyacak yasal veya idari bir düzenlemenin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir.
/././
Farkında mısınız, giysi diye basbayağı pet şişe giyiyoruz!-Eray Özer-
Pantolon alayım dedim, içinde bildiğimiz/tanıdığımız “kumaş” olan pantolon yok piyasada. Bugün satılan her dört giysinin üçü sentetik. Yani petrol bazlı. Moda devleri “Ama geri dönüştürülmüş sentetik kullanıyoruz” diyorlar. Geri dönüştürülmüş dedikleri de bildiğiniz pet şişe! Kapitalizm bize moda diye pet şişe giydiriyor, evet.

Aslında Davos’tan girip kapitalizmden çıktığım bir yazı hazırlıyordum bugün için.
Sonra cumartesi akşamı Eylül (Görmüş) hepinizin iyi bildiği, orta sınıfın giyim-kuşam ihtiyacını karşılayan o meşhur markaların indirim link’lerini gönderdi.
Üzerinize afiyet biraz kilo aldım, -ama diyetteyim- pantolonlar da olmuyor. Aynı pantolonların döne döne giyilmekten canı çıktı. Hazır indirimdeyken pantolon alayım, dedim.
Demez olaydım.
Yahu arkadaşlar, farkında mısınız, biz resmen üzerimize pet şişe, hatta pet şişeyi de geçtim, dümdüz petrol giyiyoruz! Hafazanallah biri kibrit çaksa tutuşuruz yani.
İçinde pamuk, ne bileyim yün, ipek… Her ne ise… Bildiğimiz kumaş olan kıyafet yok piyasada!
Her şey ama her şey polyester, polipropilen, poliüretan, naylon, elastan…
Bir de kumaşın malzemesini görmeyelim diye iyice gizlemişler. Ara ki bulasın! Ben her baktığım pantolon sentetik çıkınca yıldım ve pantolon almaktan vazgeçtim.
Sonra dedim ki kendime, Eray sen bunu yaz bu hafta. Bundan ala kapitalizm yazısı mı olur? Pamuk, yün filan tüketiciye pahalı gelince istisnasız tüm moda markaları daha ucuza mal edilen sentetik kumaşlara dönmüş. Ama ne dönüş! Anlatacağım.
Lakin önce bu “hızlı moda” denilen bela yüzünden giysilerimizi ne kadar giydiğimizi anlatayım istiyorum.
Bugün, en iyimser çalışmaya göre bir giysiyi ortalamada 7-10 kez giyiyoruz. Bazı çalışmalarda bu 4-5’e kadar düşüyor. (Benim pantolonlar duymasın!)
Yine aynı çalışmalara göre gardırobumuzun sadece yüzde 10’unu günlük olarak kullanıyoruz. Ve en çarpıcısı: Aldığımız 5 giysiden 3’ünü bir yıl içinde atıyoruz.
Misal bir Amerikalı -onlarda bu tür araştırmalar çok- bir yılda 68 parça giysi alıyor ve 37 kg kıyafeti çöpe atıyor. Düşünün, o kadar çok alınıyor ki, 7 kg’lık çamaşır makinesini tıka basa beş kez dolduracak kadar kıyafetten daha fazlası bir yılda çöp oluyor.
Oysa mesela Orta Çağ’da bir insanın ortalama 2-3 takım kıyafeti bulunuyordu. Bu kıyafetler eskidiklerinde onlarca kez tamir ediliyordu. Ancak kullanılamaz hale geldiğinde yenisi alınıyordu.
Hatta çok bir ilginç bilgi aktarayım: 14. yüzyılda ölenlerin bıraktıkları mirasın yüzde 40’ını giysi veya kumaş oluşturuyordu. Kıyafet “miras kalan” bir şeydi yani.
“Amma eskiye gittin” diyorsanız, 100 yıl öncesine bakalım: 1920’lerde bir kadın yılda ortalama 5 parça giysi alıyordu. (Bugün 68!) Giysiler ortalama 2 yılda bir değiştiriliyor, çoğunlukla tamir ediliyor ve hatta eskilerden çocuk kıyafeti, önlük vs… yapılıyordu.
Şimdi artık tamir, terzi filan hak getire… Nasıl olsa iki giydikten sonra atılacak!
Böyle olunca da basbayağı pet şişeleri eritip iplik yapıyorlar ve giysi diye satıyorlar. Gerçekten de büyük markalara bakın, “Geri dönüştürülmüş sentetik” diye bir ibare göreceksiniz etiketlerde. Sentetiğin, yani petrol bazlı ürünlerin doğaya zararı tartışılmaya başlayınca moda devleri bundan “geri dönüştürülmüş” taktiğiyle kurtulma yoluna gitti.
“Geri dönüştürülmüş polyester kullanıyoruz” diyorlar. Tamam da, neyi dönüştürdün? Giysiyi dönüştürdüysen haydi bir yere kadar iyi bir iş yapıyorsun diyelim. Gerçek anlamda “recycle” ediyor ürün. Ama sen pet şişeleri geri dönüştürüyorsun, kıyafetler yine çöpe gidiyor. Bugün geri dönüştürülen polyesterin yüzde 99’u pet şişelerden sağlanıyor.
Şimdi sıkı durun:
Bugün tekstil endüstrisinde pamuk, yün gibi kumaşların oranı yüzde 20’ye gerilemiş durumda!
Geriye kalanın yüzde 70’i sentetik, yüzde 10’un da büyük kısmı (yüzde 6) yarı-sentetik diyebileceğimiz odun/ağaç kaynaklı viskoz gibi kumaşlardan oluşuyor.
Yani bugün her dört kıyafetin üçü sentetik arkadaşlar. Hepimize geçmiş olsun.
Akıl almaz bir rakam bu.
Üstelik öyle “elbise pamuklu ama araya polyester ittiriyorlar” gibi bir durumdan söz etmiyorum. Sektör tamamen sentetiğe teslim olmuş durumda. Kıyafetler artık bildiğiniz petrolden elde edilen iplikle dokunuyor. Araya da azıcık “viskoz” denilen ağaç lifi ekliyorlar, oldu size “az kırışan”, “dökümlü”, “tiril tiril” plastik torba! Pardon pantolon.
Bugün kıyafetlerde kullanılan ipliği üretmek için harcanan petrol miktarı İspanya’nın bir yıllık petrol ihtiyacına eşit!
Nasıl olsa iki kez giyilip atılacağı için pet şişeden kıyafet giymek kimsenin umurunda değil.
Bugün kalburüstü markalarda ipliğin dağılımı aşağı yukarı şöyle: 62% polyester, 34% viskoz, 4% elastan. Eskiden pamuklu kazağa yün koyup “yün karışımlı” diye satarlardı. Şimdi “pamuk karışımlı” diye bir şey çıkmış, bakıyorsun “yüzde 4 pamuk” diyor bilgisinde. Zahmet edip onu da koymasaydınız bari.
Peki, sentetiğin sağlığa zararı ne?
Valla tekstilciler anladığım kadarıyla bu konuda epey bir “PR çalışması” yapıyor. Yok “nefes alan kumaş”, yok “teknik kumaş” filan gibi laflar ediliyor.
Lakin zarar az buz değil. Bir kere bizim “kumaşın tüylenmesi” dediğimiz hadiseyle kopan parçaların, yani mikroplastiklerin akciğerlere inme tehlikesi var. Bir araştırmada insan akciğerlerinin %87'sinde petrokimyasal kaynaklı plastik lifler bulunmuş.
Sadece ciğer olsa iyi… Beyinde, hatta peniste bile mikroplastiklere rastlanıyor.
Sonra ütülerken/kuruturken eriyerek havaya karışan bir kısım da var.
Hani BPA’lı diye almadığımız termoslar var, bildiniz mi? İşte o BPA her gün teninize temas ediyor, öyle düşünün.
Bunun dışında PFAS denilen bozulmayan kimyasallar var. Sentetik kumaşların üretiminde bunlar kullanılıyor ve bu kimyasalların kanserojen etkileri biliniyor. Aynı şekilde bağışıklık sistemi ve endokrin salgısı üzerinde de yıkıcı etkiler bulunuyor.
Yahu zaten, tek tek yazmaya gerek var mı? İnsan üzerine petrol giyer mi?
Haydi yine kapitalizme bağlamadan bitirmeyeyim. “Bu kapitalizm niye çökmüyor” diyoruz ya… İşte yukarıda anlattıklarım yüzünden çökmüyor.
Bir kere önce her gün başka şey giymezsen “ezik, fakir, gariban” olduğun fikrini zihnine yerleştiriyor. Sen “millet ne der” diyerek her ay dolabını yenilemeye başlıyorsun.
Sonra paran yetmeyince “Aaaa, artık alışveriş yapamıyorlar” deyip vazgeçmiyor, “Dur abicim/ablacım, ben sana pamuk yerine pet şişeden kıyafet yapayım, ucuz ucuz, değiştire değiştire giy” diyor.
Sonra kanser olunca bir de seni tedavisi için soyuyor. İlacıdır, özel hastanesidir…
Yani sistem krizi fırsata bile çevirmiyor aslında. Bizzat krizi pazarlıyor. İşte insanın kendi krizini satın almasına da kapitalizm diyoruz sevgili okur.
İyi haftalar. Bol pamuklu günler.
/././



