T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-


Prof. Dr. Serdal Bahçe ile söyleşi: Trump sonrası küresel ekonomi nereye gidiyor?-Esra Akgemci- 

Trump’ın tarife politikaları ne anlama geliyor? Gümrük duvarları, serbest ticaret dönemini sona mı erdiriyor? ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının sonu ne olacak? ABD neden Grönland’ı istiyor? Venezuela petrolü ABD ekonomisini nasıl etkileyecek? 19. yüzyıl emperyalizmi geri mi dönüyor? Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından Prof. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.

esra akgemci 25 ocak haftalıkEsra Akgemci ve Serdal Bahçe

21. yüzyıl önce bir “yalanlar çağı” olarak tanımlandı. Trump’ın dönüşü ile birlikte bu tanıma bir de “aptallık çağı” eklendi. Bugün, Batılı liderlerin bile mevcut dünya düzenini sorguladığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Kanada Başbakanı Mark Carney “bir kopuşun içinden geçiyoruz” derken, Belçika Başbakanı Bart De Wever, Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin “canavarların zamanı” tanımına atıfta bulunuyor.

Peki içinde yaşadığımız dönemin sorunları aptallıkla ya da delilikle açıklanabilir mi? Gerçekten anormal ve tuhaf zamanlardan mı geçiyoruz, yoksa içinde yaşadığımız gerçeklik kapitalizmin ta kendisi mi? Trump sonrası küresel ekonominin gidişatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.

- Serdal Hocam, merhaba. Sizinle küresel ekonominin mevcut durumu hakkında konuşmak istiyorum. ABD Başkanının kendisini “gümrük vergisi kralı” ilan ettiği ve diğer ülkeleri tarifelerle tehdit ettiği, anlaşılması zor zamanlardan geçiyoruz. Bugün serbest ticaret döneminin geride kaldığından, müdahaleci Keynesyen politikaların geri döndüğünden bahsediliyor. İlk olarak şunu sormak istiyorum: 2008 Küresel Ekonomik Krizi, bu açıdan bir kırılma noktası oldu mu?

Olmadı. Neden olmadı? Biz şimdi böyle genelde kriz dönemlerinde yeni bir safhanın açıldığını düşünürüz. Bu düşünce geleneğinin kökleri de tabii 1929 krizine kadar gider. Merkezde patlayan bir krizin, yol haritasını, patikayı değiştirdiğini varsayarız. Tabii elimizde “Keynesyen dönem” dediğimiz bir örnek var; iktisadi, toplumsal, küresel bir örgütlenme dönemi var. Oradan hareketle bir patikanın değişeceğini varsaydık. Bu yönde talepler de vardı. Yani 2007-2008 krizinden sonra hem dünyada akademik camiada “Bu artık böyle gitmez. Bir şey yapalım” gibi talepler ortaya çıkmıştı. Olmadı. Neden olmadı? Burada Keynesyen dönem kafamızı çok karıştırır. Keynesyen dönem kapitalizmin geniş tarihi içinde normal bir dönem değil. Bir anomali aslında. Hem toplumsal hem de ekonomik olarak çok olağanüstü şartların yarattığı bir dönemdi, Keynesyen dönem. Dolayısıyla tekrarlanabilmesi, onun bir yeni halini, bir “neo” halinin ortaya çıkabilmesi bu anlamda çok kolay gibi görünmüyor.

2007-2008 krizinin ertesini düşünelim. Aslında hiçbir şey değişmedi. Bu yönde talepler geldi; bunlar entelektüel, akademik hatta bazen siyasal taleplere de dönüştüler. Ama dünya ekonomisinin siyasi-ekonomik yapılanmasının kendisinde hiçbir değişiklik ortaya çıkmadı.   

- Peki ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı neyi değiştirdi? ABD’nin Çin’e karşı gümrük duvarları örmesi, serbest ticaret anlayışının artık terk edildiği anlamına mı geliyor?

Serbest ticaret, bir ülkü olarak iki tarihsel dönemde çok öne çıktı. Biri 19. yüzyıl Britanya hegemonyası döneminde, diğeri de 1944’te Bretton Woods Anlaşması imzaladığı zamandı. Bu anlaşmanın metninde, “dünya ticaretinin serbestleştirilmesi” bir ibare olarak vardı. Yani hem İngiliz hem Amerikan emperyalizmi kendi iktidarları döneminde serbest ticaretçiliği bir ülkü olarak ortaya koydu. Bu onlar açısından çok normaldi. Çünkü ekonomik olarak en güçlü pozisyondaydılar. Yani hem sanayi üretimi hem ihraç pazarları hem de ticaret lojistiğini kontrolü anlamında en ilerideydiler.

Fakat bu ülküyü ortaya koyan ekonomiler hem ekonomik hem de toplumsal anlamda sıkıştıkları anda serbest ticaret ilkesini çok kolay bir şekilde bir kenara atabildiler. Mesela 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere, kendi hegemonyasını tehdit eden Almanya ve ABD gibi rakipler ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren serbest ticaretten uzaklaştı. Keza ABD,1944’te dünya ekonomisini yönetmenin ilkesi olarak ortaya koyduğu serbest ticaretçiliği hem Soğuk Savaş döneminde hem de Almanya ve Japonya’nın yükselişinden sonraki dönemde çok kolay rafa kaldırabildi.

Üstelik 1980’lerde, yeni liberal (neoliberal) dediğimiz dönemden sonra bile tam anlamıyla serbest ticaretçi miydi bu ülkeler? ABD kendi tarımını nasıl korudu? Fransa, Avrupa Birliği’nin bütün regülasyonlarına rağmen hem kendi tarımını hem de kendi küçük işletme sektörünü nasıl korudu? Hiçbir zaman tam serbest ticaretçi olmadılar.

Dünya kapitalizminin tarihi içinde korumacılıkla serbest ticaretçilik birlikte var oldular. Yani pür serbest ticaretçi bir dönem hiç olmadı, tıpkı pür bir korumacı dönem gibi. Kapitalizmi sadece pür bir ekonomik sistem olarak okumanın yarattığı bir zaaf bu. Kapitalizm, bizim düşündüğümüzden daha politik ve daha pragmatik bir sistem. Minareyi kılıfına yeri geldiğinde çok kolay uydurabilen bir sistem.

Onun için ABD şimdi Çin’e karşı gümrük tariflerini yükseltmeye çalışıyor. Yükseltti ama düşürdü tekrar. Yani Çin mallarının Amerikan pazarına erişimini sonsuza kadar engelleyemezsiniz. Bunu Trump da yapamaz. Çünkü son 20-30 yıldır Amerikan halkının refahını yaratan unsurlardan biri ucuz Çin malları. Sonsuza kadar bu halkı böyle bir tüketimden nasıl mahrum bırakacaksın? İçeride ortaya çıkabilecek toplumsal huzursuzluğu nasıl engelleyeceksin? Mümkün değil.

Bir de şunu söylemek önemli, politikacıların ağzından çıkanları sanki kolayca uygulanabilecek şeylermiş gibi algılıyoruz. Bu iş öyle olmuyor. Bir takım yapısal kısıtlar var. Tabii ki politikacıların aldığı kararlar önemli ama yapının kendisinden kaynaklanan kısıtlar da var. Şimdi böyle bir izolasyonu ABD sonsuza kadar sürdüremez. Hele Amerikan ekonomisinin şimdiki yapısını düşünürseniz, mümkün değil.

Geleneksel sektörlerde üretimin olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Yani çimentoyu, demir-çeliği, kimyayı artık kendi başına üretemeyen bir ekonomiyle karşı karşıya. Şimdi ne kadar gümrük duvarı örebilirsin? Çok mümkün gibi görünmüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: bu adımların kendisi “pür bir serbest ticaretçi dönemi vardı da o bitiyor” anlamına gelmiyor. “Bir dönem bitti, bir dönem başlıyor” analizleri, sanki biraz kolaycı analizler. İşin özüne, tarihine çok inmeden yapılmış analizler gibi görünüyor bana.

- “Neoliberal dönem” için de benzer tartışmalar var. Neoliberalizmin sonuna geldiğimize ilişkin değerlendirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tarihsel periodizasyon, yani tarihsel olarak dönemlere ayırma, sosyal bilimcilerde kaçınılmaz olarak çok yaygın: fordist dönem, post-fordist dönem gibi. Hatta Marksizm’de de var: rekabetçi kapitalizm dönemi, tekelci kapitalizm dönemi gibi. Tarihsel olarak dönemlere ayırma, toplumsal bilimler söz konusu olduğunda kaçınılamayacak bir adım. Ama bir tarafıyla da çok tehlikeli bir şey. Rekabetçi olduğunu düşündüğümüz dönemlerde tekelcilik de çok baskındır. Keza tekelciliğin baskın olduğu dönemlerde de rekabet bitmemiştir, hatta daha üst bir boyutta, daha geniş bir alan içinde ortaya çıkan bir dinamiğe dönüşmüştür. Dolayısıyla bu yorumları yaparken dikkat etmek gerekiyor.

Yeni liberalizm (neoliberalizm) bitiyor mu tartışması, yeni değil; 10-15 yıldır sürüyor. Yeni liberalizmin nasıl tanımladığına bağlı bu tartışma. Yeni liberalizmi basitçe, gümrük duvarları, sermaye hareketlerinin önündeki engeller, kur politikalarındaki belirli normlar olarak tanımlarsan, sanki bu yorumu yapanlar haklı gibi görünüyor.

Bu arada ben bu kavramın kendisine de artık çok şüpheyle yaklaşıyorum. Dediğim gibi bu periodizasyon ve bu periyotlara verilen isimler itibariyle bazıları hakkında çok şüphem var. Burada aslında nirengi noktamız, referans noktamız hep Keynesyen dönem. Ama önceden de söylediğim gibi o bir anomali aslında. Belki de anomali olmayan bizim “yeni liberal” dediğimiz dönem. Yani kapitalizmin özünü yaşıyoruz biz aslında.

Dolayısıyla özünde de, 19. yüzyıla geri gidersen, eğer sermayenin küresel örgütlenmesinin gerçek hali buysa, orada da korumacılıkla serbest ticareti aynı anda görüyorsun. Eğer bu perspektiften yeni liberalizm bitiyor mu diye sorarsak, ve eğer kapitalizmin özü buysa bitmiyor. Yani basitçe üç beş gümrük duvarıyla bitecek bir şey değil bu.

- Peki Bağımlılık Okulu perspektifinden bakarsak, bugün ABD’nin korumacılığa ihtiyaç duymasını nasıl açıklayabiliriz? Korumacılık, esas olarak ithal ikameci dönemde çevre ülkelerle ilişkilendirilen, bağımlılığı kırmaya yönelik bir strateji değil miydi?

Bağımlılık Okulu, uluslararası ticaretin hem mal-hizmet ticareti hem de sermaye ihracı kanalıyla “az gelişmiş” dediğimiz dünyanın az gelişmişliğini berkittiği, pekiştirdiği varsayımına dayanıyor. Bağımlılık Okulu’nun bazı yazarlarına göre ithal ikameci uygulamaların azgelişmiş ülkelerde bir bağımsız manevra alanı yaratabilirdi (Bazıları bu görüşe şüpheyle yaklaştılar). Aslında o dönem için bile çok doğru değildi.

Türkiye ile ilgili bir örnek vereyim. Neden o dönemki korumacılık ülkeyi yabancı sermayeden koruyamadı? Ya da o dönemki korumacılığa büyük küresel emperyalist merkezler niye eyvallah dedi? Mesela Dünya Bankası o zaman o tür korumacılığı çok besledi. Bütün bu kavramların altını tarihsel olarak doldurmak gerekli. Böyle basitçe “korumacılık var” ya da “serbest ticaret yok” anlamına gelmiyor. Mesela Fiat, Türkiye’ye geldi. Bir uluslararası, ulusötesi operasyona sahip bir küresel otomotiv devi olarak Türkiye’ye ortaklıkla TOFAŞ’ı kurdu. Yıllarca bu ülkede insanlara kuş isimli arabalar sattılar, değil mi? Bunların çok büyük bir kısmı Fiat’ın öyle ya da böyle merkezde, İtalya’da oluşturduğu tasarım ekibinin elinden, düşüncesinden çıkan ama üretimi Türkiye’de yapılan arabalardı. Şimdi o dönem mesela Fiat, Türkiye’de serbest ticareti istemezdi. Neden istemezdi? Çünkü içeride sağlam bir pazar var, yerleşmiş buraya, otomobil pazarını büyük ölçüde ele geçirmiş. Fiat da yabancı firma rekabeti istemezdi.

Şimdi hep aklımızda “uluslararası sermaye varken hep serbest ticaret olur” fikri var. Öyle olmuyor işte. Ya bu işin bir diyalektik tarafı var. O nedenle de “yüksek gümrük tarifesi varsa serbest ticareti yok” ya da “tarifeler serbest ticaretin arkasındaki güçleri kızdırıyor” türünden bakış açıları çok doğru değil. Bu çok pragmatik bir şey.   

Bugün Çin’le ABD arasındaki savaş, bir “gümrük savaşı” gibi görünüyor. Ticaretin ötesine geçildiğinde şu anlaşılacaktır; ABD açısından da Çin açısından da bu savaşın sonsuza kadar sürdürülebilecek bir savaş olmadığı ortadadır.  Çin bugün cari işlem fazlası vererek biriktirdiği fazla gelirin büyük bir bölümünü nerede tutuyor? Dolar cinsinden varlıklarda tutuyor. Çatışmanın arttığı son 5-10 yıldır bunlardan kurtularak başka paralarla ifade edilmiş varlıklara veya altına geçmeye dair bir irade var. Ama hâlâ trilyonlarca dolarlık ABD kökenli varlık tutuyor. Şimdi mesela Çin, Amerikan ekonomisinin çok ciddi bir zorluğa girerek doların tepe aşağı gitmesini ister mi? Bunların hızla değersizleşmesini sağlayacak bir politikaya angaje olur mu? Elbette çatışma var ama işte kapitalizm böyle bir şey. Çatışma içinde bir karşılıklı bağımlılık var. Diyalektiği böyle.

-Trump’a geçelim. Trump, pek de öngörülebilir bir lider değil; son olarak Grönland konusunda Danimarka’ya destek veren sekiz ülkeye gümrük vergisi uygulayacağını söyledi, sonra vazgeçti. Bu tarife politikaları ABD ekonomisini nasıl etkileyecek?

Trump ve ekibine dair şöyle bir algı var: sanki bir çete var ve bu çete ülkenin siyasi sistemini ele geçirmiş. Bu çok liberal ve bence çok hastalıklı bir bakış açısı. Bu böyle değil. Bir kere Trump’ın kendisinin de alttan alta işleyen ciddi tarihsel ekonomik süreçlerin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Yani Trump gelip bir şeyi ele geçirmedi. Trump’ı yaratan birtakım süreçler ortaya çıktı.

Trump, Amerikan ekonomisinin ve Amerikan emperyalizminin sıkışmışlığının en net ifadesidir. Dolayısıyla yukarıdan bir darbeyle gelip yönetim sistemini ele geçiren bir çetenin lideri değil o. Bunu kabul etmek lazım. Bunu böyle kabul etmezsek “Trump gittiğinde işler normalleşecek” sanırız. Normalleşmeyecek. Çünkü karşımızda bir zamanlar dünya kapitalizminin liderliğini ele almış bir ekonomi var ve bu ekonominin çok ciddi yapısal ve küresel sorunları var.

Bir kere ABD, çok uzunca bir süredir bir tersine endüstrileşme yaşadı. “Sun Belt” dediğimiz, bilişimin-yazılımın olduğu, elektronik ticaretin öncülüğünü yapan bölgeleri içeren kuşağı çıkarırsak, ABD’nin çok geniş coğrafyaları tersine endüstrileşti. Hizmet sektörü çok hızlı yayıldı. ABD, bir sürü endüstriden kurtuldu ve bunu dünyanın dört bir tarafına dağıttı. Amerikan çok uluslu şirketleri üretim merkezlerini kaydırdılar. Belki genel merkezleri ABD’de tutuyorlar ama çok büyük bir kısmı artık dünyanın başka yerlerinde üretim yapıyor. Amerikan topraklarında yapmıyorlar. ABD yıllardır bu nedenle çok ciddi cari işlemler açığı veriyor. Kendi yarattığı küresel paranın üzerindeki kontrolü de giderek azalıyor. Şimdi bütün bu sıkışmışlıklar bir araya geldi.

Marx’ın ima ettiği gibi, tarih kendini tekrar eder, ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak. Aslında Trump bu anlamda bir komedi tabii. Süreçleri tersine çevirmeye çalışan bir ekonomik, toplumsal güç öbeği var arkasında. Trump zaten onların temsilcisi. Bunu tersine çevirmek için elinden gelen her şeyi de yapıyor. Bugün bize komik gibi görünüyor Grönland ve gümrük tarifeleri meseleleri. Ama bunlar Trump’ın kafasından çıkmıyor. Bir gereklilik olarak da ortaya çıkıyorlar. Hareket ve kontrol etme kapasitesini giderek yitiren bir emperyalist gücün kendi sıkışmışlığını bir şekilde giderme arayışının bir ürünü aslında, Trump ve ekibi. Bu arayışın kendisi de zaten rasyonel olmak zorunda değil.

Gümrük tarifelerini yükseltmek bir temenni aslında. Trump’ın seçim propagandasının ana unsurlarından biri de buydu: “Ben gümrük tariflerini yükselteceğim ki Amerikan çokuluslu şirketleri uluslararası üretim merkezlerini Amerika’ya geri taşıyacaklar.” “America first” hikâyesi de bu: “ABD tekrar endüstrileşecek”. Kapitalizmin tarihine bakarsanız bu mümkün değil. Örneğin İngiliz sermayesi tekrar Liverpool’a ya da Mancherster’a gidip fabrika kurmuyor, mekanları terk ediyor ve dünyanın başka yerine gidiyor. Keza aynı şey Amerikan sermayesi için de geçerlidir. Ama bunu isteyen bir toplumsal ekonomik güç unsuru var ABD’de.

Güç unsurunun sınıfsal analizine girersek, bunu isteyenlerin önemli bir kısmı Amerikan beyaz işçi sınıfı. Trump’ın arkasındaki siyasi gücü de bu yaratıyor. Onlar tekrar iş olanağı istiyorlar. Gerçekçi mi? Değil. Anakronizm gibi de görünüyor. Yani gerçekleştirilebilecek bir şey gibi değil. Atılan bunlar sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştıracak adımlar.

Dünya açısından kötü haber şu ki; emperyalist bir liderin sorunlarını çözemediği dönem kaos dönemidir. Ve insani maliyetleri de yüksek dönemlerdir. Biz şu an yaşıyoruz. Gazze’de, Ukrayna’da yaşıyoruz. Dolayısıyla bu onu da gösteriyor. Dünyada etkisi nasıl olur göreceğiz.

-Trump’ın Grönland’ı almak istemesi de emperyalist bir sorun çözme biçimi olarak düşünülebilir mi? ABD’nin Danimarka ile mevcut anlaşmaları buradaki kaynaklara erişmesine imkân tanımıyor mu? Yani ABD burayı “ele geçirmeden” de bir takım imtiyazlı anlaşmalarla istediğini elde edemez mi?

Klasik emperyalizm tezlerinin çok geçerli olduğu bir döneme geri döndük. Şimdi Batılı akademisyenlerden bir bölümü de aynı fikride: Hilferding’i, Lenin’i yeniden okumak gerekiyor analşılan. Kapitalizm düşündüğümüzden daha politik bir sistem. Sermaye birikiminin kendisi de politik bir süreç. Emperyalizm tartışması da bunu anlamak için önemli.

Şimdi ABD, Grönland’ı da kontrol etmek istiyor gibi görünmektedir hakikaten. Bunu isteyen kesimler vardır. Çünkü Trump, dediğim gibi bir sürecin sözcüsü aynı zamanda. Niye istiyorlar? Çok basit bir nedenle istiyorlar. Daha kolay erişebilmek için değil, senin dediğin gibi, zaten erişebiliyorlar; başkaları erişemesin diye istiyorlar.

Bu “kontrol etme” mantığını hatırlayalım: 19. yüzyılın son çeyreğinde bizim klasik emperyalizm dediğimiz şey de tam böyle çıkmıştı. Yani mesela İngiltere’yi Hindistan’ı başkalarına kapatmaya ya da İngiliz Güney Afrika’sını diğerlerine kapatmaya iten şey neydi? Çünkü diğerleri de palazlanmaya başlamıştı ve erişim istiyorlardı artık. Erişim demek, senin egemenlik alanına da erişim istemeleri demek. Ne yaptın? Kapattın, bayrağı diktin ve çitlerle çevirdin. Şimdi Grönland hikâyesi de aynı.

Grönland’da bir Amerikan üssü var, erişim var zaten. Sorun ötekilerin erişmesini engelleyebilmek. Bir de bu “jeopolitik” kavramı çok sevdiğim bir kavram değil. Ama şunu kabul etmek gerekiyor; artık emperyalizmin jeopolitik boyutunun yeniden analiz edilmesi gerekiyor. Grönland sadece doğal kaynak anlamına mı geliyor? Daha yakın olma, Rusya’nın kuzey endüstriyel bölgelerini daha kolay vurabilme meselesi de var.

Amerikan askerî endüstriyel kompleksi ne düşünüyor bu konuda, çok kestiremiyorum. Ama sorun şu ki öyle bir döneme girdik aslında. Bu anlamda da ben yine liberal sol tezlere geri dönmek istiyorum. Hani bu “kuralsızlık hikâyesi”: kendi kurumlarına ihanet etme, NATO'yu değersizleştirme, uluslararası anlaşmaların hemen hemen hepsinden çıkma ya da BM’nin alt örgütlerine aidat ödemeyi bırakma meselesi. Anlamadıkları şu: burjuvazi, tarihi boyunca kendi koyduğu her kurala ihanet eden bir sınıf.

Burada ilkelere bağlılık gibi şeyden söz etmiyoruz. Buradaki pragmatizm, orta ve uzun vadeli çıkarlara sadakattir sadece. O çıkarlar neyi gerektiriyorsa, onu yaparlar. Grönland’ı kapatacak. Ne anlamda kapatacak? Rakiplere karşı kapatacak. Daha kolay manevralarla, daha özgür bir aktivite alanı tanımlamak için kapatacak. Hakikaten bu anlamda bir klasik emperyalizm tezlerini haklı çıkaran bir dönem Şimdi Suriye’yi düşün, Libya’yı düşün; Lenin’i, Bukharin’i, Hilferding’i geri çağırmamız gereken bir dönemi yaşıyoruz.

Ve işte burada anlatmaya çalıştığım da bu. İşin özü bu. Yani 19. yüzyılda da buydu. Artık emperyalizm, orijinal haline geri döndü. Kapatma demektir o. Korumacılık ve serbest ticaretin aynı anda var olmasının nedeni de emperyalizmin özüne dönmesi. Özü buydu çünkü.

Hatırlayalım, 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiliz ticaret bloğu, ekserisi şimdiki Commonwealth ülkelerinden oluşan bir blok vardı. Fransız Batı Afrika’sı ve Fransız ticaret alanı da vardı. Oraya doğru bir gidiş var şimdi. Dünya ticaretini parçalıyoruz. Farklı ticaret bloklarının içinde serbest ticaretin geçerli olduğu fakat onun dışındakilere korumacılığın geçerli olduğu bir acayip dünyaya doğru gidiyoruz.   

-Bu ticaret bloklarından biri de AB ve MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı) arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmasıyla şekilleniyor. Şimdi bu ABD’yi nasıl etkileyecek?  

Amerikan sermayesinin, Amerikan emperyalizminin sıkışmışlığını aşmanın bir diğer yolu da galiba kendilerince böyle bir şey: egemenlik alanını daha resmi-hukuki olandan daha enformel fakat daha kolay hareket edebileceği bir alana çevirmek.

MERCOSUR, Latin Amerika’nın serbest ticaret anlaşmasıdır ve Latin Amerika’nın ticari ve ekonomik otonomisini arttırmak için hayat geçirilmişti. Şimdi Trump’ın gümrük tehditlerine karşı AB ile MERCOSUR bir serbest ticaret anlaşması imzalamaya çalışıyorlar (imzalandı, durduruldu, anlayacağınız sıkıntılı bir süreç). Ancak AB içinde çok ciddi muhalefet var.  Dahası Grönland adımı ve Trump’ın AB üyesi ülkelere yönelik gümrük tehdidi bazı Avrupalı siyasetçileri alarma geçirmiş gibi görünüyor.

Öncelikle AB ciddi bir ekonomik ve siyasal sorun yaşamaktadır. İşte bugün Belçika Başbakanı da Davos’ta onu demiş, “Atlantikçilik öldü”, öldü tabii ki. Atlantikçilik ima ettiği şuydu: Atlantik ekonomisi ekonomik, siyasal ve askerî olarak iki merkezli, iki blok üzerinde yükselen bir yapıydı. Bir tarafında ABD’nin, bir tarafında AB’nin olduğu bir yapı.

AB ekonomisi, AB’nin siyasal ve ekonomik varlığı artık 30-40 yıl öncesinden daha fazla Amerikan emperyalizminin “grand design”ının içine girmiş durumda. Dolayısıyla kendi bağımsız varoluşu yok oluyor ve bu Avrupa Birliği’ni çöpe dönüştürüyor: Bir tür çöp, kendi nesnel varoluşu yok, kendi siyasi iradesi hemen hemen hiç yok artık. Bu durum, Ukrayna ve Gazze konusunda ortaya çıktı. Küresel uluslararası ilişkiler düzeyinde de artık hiç bağımsız iradesi olmayan bir yapıyla karşı karşıyayız. Yani Charles de Gaulle şimdi mezarında dört dönüyordur; AB gibi bir oluşuma karşı olsa da Amerikan emperyalizmine uzak görece bağımsız devletlerden oluşan bir Avrupa istiyordu.

AB, iyice çevreleşmektedir, periferleşmektedir. Dolayısıyla MERCOSUR ile AB’yi birleştirmek bu süreci yavaşlatır mı bilemedim. Aslında Amerikan emperyalizminin tam hegemon olduğu, içinde artık Atlantik’le ayrılmış iki yapı bloğunun değil tek bir bloğun olduğu bir yapıya doğru gidiş bu. Yani Amerikan emperyalizminin kendi sıkışmışlığını aşmanın da arayışı bu. Fakat kötü haber şu, AB ekonomisi inişte. AB ekonomisinin en dinamik tarafı Almanya’ydı. Hatta oradaki bütün hegemonik rolü Alman ekonomisi oynuyordu. Alman ekonomisi beş yıldır berbat sinyaller veriyor ve tahminen Japon ekonomisi gibi uzun bir durgunluğa girmek üzere.

Kısacası Amerikan emperyalizmi daha sağlıklı olan bir bölge üzerindeki hegemonyasını güçlendirip kendisi de sağlıklı hale geliyor olmayacak. Sağlığını kaybetmiş başka bir bölgeyi bir geniş ticaret bloğu içinde özümseyerek sıkışmışlığı ve krizi, durgunluğu yaygınlaştırmış olacak. Yani bu MERCOSUR, bir serbest ticaret anlaşması ama aynı zamanda bir blok tanımlayarak dışarıya karşı da korumacılık önlemleri getirecek. Bunu vurgulamak lazım.   

-Son olarak Venezuela meselesini sormak istiyorum. Trump, Maduro’nun kaçırılmasının ardından “petrolümüzü çaldılar” diyerek Chávez dönemindeki kamulaştırmaya itiraz etmişti. ABD, buranın enerji endüstrisini canlandırmak ve petrol ihracatını artırmak istiyor. Peki bu durum küresel fiyatlarını düşürmez mi? Küresel petrol fiyatları düşerse ABD’nin kendisi de zarar etmez mi bir petrol üreticisi olarak?

Şimdi orada çok ilginç bir şey var. OPEC gibi kartellerin en temel hedefi petrol arzını arttırmak değildi. Tam tersine petrol arzını kısıtlı tutmak, fiyatı yükseltmekti. Bugün ABD’nin o konuda da ciddi bir sıkışmışlığı var. Hani bir dönemler şöyle bir şehir efsanesi vardı: “Mazot, benzin, sudan ucuz”. Hakikaten öyle bir dönem yaşandı ABD’de. Ama bitti. Çünkü kendi topraklarındaki üretim tüketimine ancak yetiyor. Muazzam bir rezerv pozisyonu var ama petrol üretimi ve tüketimi çok başa baş yani çok hassas bir dengede yürüyor. Tahminen nüfus artışı ve Amerikan sanayisinin ABD’ye geri taşınması durumunda (geri taşınmayacak da böyle bir şeyin olması durumunda) petrol tüketimi çok artacak tabii mecburen. Şimdi dolayısıyla bu anlamda en yakındaki petrol alanlarında hakimiyet önemli hale gelecek.

Şimdi bu petrol zengini diğer ülkeler açısından şöyle bir zaaf var: bunlar tek bir kaynağa bağımlı ekonomilere dönüştükleri için bütün ekonomik performansları o kaynağın fiyatına bağlı. Yani Suudi Arabistan’ın, Kuveyt’in, Nijerya’nın hatta Venezuela’nın bütün refah göstergelerinin yukarıya doğru gitmesi, o kaynağın yani petrolün fiyatının yukarıya doğru gitmesiyle ilişkili. Keza aynı durumu Sovyet sonrası dönem Rusya’sı da yaşıyor, doğalgaz ve petrol fiyatlarında.

Fakat ABD’de bu tüketim üretim dengesi son yıllarda bir limite dayandı. Neredeyse kıtı kıtına yeten bir durumda. En yakınlarda Meksika petrollerini kontrol ediyor zaten. Bu rezervleri kontrol etmek istiyor. Ama bu da tabii söylem. Şunu yapmayacak: her yere sondaj yapıp, boruları döşeyip, her tarafı petrolle boğulmayacak tabii ki (kaldı ki Venezuela petrolü maliyetli bir petrol). Rezervleri kontrol etme, rezerv alanlarını kontrol etme meselesi orada da önemli.

Ama ABD’nin çok özgül bir durumu var. Karbon kökenli yakıtların tüketiminde dünyanın en büyüğü hâlâ ABD. Ve bu konuda sınıra da ulaşmış durumda. Üç yüz elli milyona yakın nüfusu var. Dört yüz milyona doğru gidiyor. Ve bu konuda bir limit var. O limitten de korkuyorlar.

Fakat Maduro’nun kaçırılmasının, bütün askerî müdahalenin amacını, bütün bu gayri resmi savaşı, Venezuela’ya karşı çok uzun süredir ya da Irak’a on yıl boyunca uygulanan baskıyı düşündüğümüzde şunu söylemek gerekiyor: emperyalizm sadece petrol kuyusu değil, sondaj alanı da değil. Yani petrolden daha öte bir dizayndan bahsediyoruz. ABD’nin tek derdinin Venezuela’nın petrolü olduğunu zannetmiyorum.

ABD, Kasım 2025’te yayımlanan National Security Strategy belgesinde açık açık “Batı yarımküredeki güvenlik” diyor. Çünkü emperyalizm, “diz çöktürme” rejimidir. Ya da bir tür “uyum rejimi”. Biz emperyalizm deyince çoğunlukla militarizmi, Maduro’nun kaçınılmasını, askerî müdahaleyi anlıyoruz. Tabii ki o var. Emperyalizmin ruhunda var. Ama onun ötesinde bir dizayndan bahsediyoruz. Bunu maliyetsiz yapabilecekse maliyetsiz yapmaya çalışıyor. O tarafı önemli.

Şimdi “bizim petrolümüz” hikâyesine de geri gelirsek aslında bu da yeni bir şey değil. Trump’la ilgili bir şey söyleyeyim. Aslında Trump, nobran, ukala, patavatsız, hiçbir ahlaki erdemi, dilinin kemiği olmayan biri. Fakat Trump yeni bir dönem yaratmadı, o sadece itiraf etti. Bunlar 1953’te İran’da Musaddık’ı devirdiklerinde de tahminen kafalarında “İran petrolleri bizimdir” düşüncesi vardı. 1973’te Şili’de Allende’yi devirdiklerinde Şili’nin maden yataklarını kendilerine ait gibi görüyorlardı. Tek fark, o zaman bunu bu kadar nobran açık bir şekilde ifade etmiyorlardı. Trump çok pervasız ve çok akıllı olmayan bir adam olduğu için bunu çok doğrudan ifade ediyor. Yani Trump yeni bir şey yaratmadı.   

Mesela Maduro’nun kaçırılmasında aklımıza hep Noriega hikâyesi geliyor. Şunu bir dipnot olarak söylemek gerekiyor: Biz genellikle zayıf olanın güçlüyü, küçük olanın büyüğü imite ettiğini, taklit ettiğini varsayarız. Çok ilginç bir şekilde burada durum tersine dönüyor. ABD İsrailleşiyor. Taktikler olarak İsrailleşiyor. Trump’ın belki de değişik gelen tek tarafı bu.

İsrail’i hatırlayalım, El Fetih, FKÖ liderlerini Tunus’tan, Fas’tan alıyordu, evlerini bombalıyordu. Şimdi ABD, o tür taktikler uyguluyor. Bizi şaşırtan şey o, beklemediğimiz bir müdahale tekniği kullanmaya başladı. Normalde ABD gidip Irak’ta yaptığı gibi işgal ederdi. Şimdi öyle yapmıyor. Daha ilginç bir yöntemi, İsrail'in daha çok deneyimlediği, daha uzmanlaştığı bir tekniği deniyor aslında. Burası ilginç bence ama bunun dışında çok yeni bir şey yok.

Trump’ı ilginç kılan, dilimin kemiğinin olmaması, hiçbir uluslararası iletişim normuna uymaması. Hakikaten bu. Yoksa bence burada muazzam bir devamlılık var. Yani küçümsemek için demiyorum ama Trump’ı Nixon’dan, Johnson’dan, Kennedy’den ya da Bush’tan ayıran nedir gerçekten? Bunu düşünmek gerekiyor.

-Bush’un Irak’a yaptığı müdahale ile Trump’ın Venezuela’ya yaptığı müdahale arasında şöyle bir benzerlik de kurulabilir mi: ABD, o dönemde Irak petrolüne el koymaktansa onu serbestleştirmiş, kendi çıkarlarına göre küresel piyasalara entegre etmişti. Bugün de Trump, Çin’in Venezuela petrolünü almaya devam edeceğini söylüyor. Peki ABD, buradaki en büyük rakibi Çin’e karşı ne yapabilir?

Çin’in çok uzun süredir Latin Amerika’ya ilgisi var ama bu sadece petrolle ilgili değil. Bu “pembe rejimler” çok uzunca bir süredir Çin’le zaten önemli ilişkiler kurdular. Lula da Silva’nın Brezilya’sıyla, Kirchner’in Arjantin’iyle çok ciddi ilişkiler kurdu. Çin’in kıtada bir ağırlığı var, Çin’in Afrika’da da ağırlığı var, Çin’in ABD'de de ağırlığı var. Yani şimdi bu tarafı, bu karşılıklı bağımlılığı hep yok sayıyoruz. Evet, Çin, petrolünün çok küçük bir kısmını Venezuela’dan alıyor ki onun yerini doldurabilir, mesela Suudi petrolü alabilir.  

Biz genelde emperyalizmi algılarken şöyle bir yerde hata yapıyoruz: cari olana bakıyoruz. Emperyalizm uzun vadeli bir şey. ABD, Venezuela’yı niye kapatıyor? Evet Çin’de bir dinamizm görüyor. Dolayısıyla olası bir rakiplik, rekabet unsuru var ki karşı taraf da bunu besleyecek açıklamalar da yapıyor değil mi? Mesela Çin Hazine Bakanı, Çin Merkez Bankası Başkanı, sürekli olarak doların hegemonyasını sorguluyorlar. Bu Çin’in kendisiyle ilgili bir şey. Venezuela ile ilgili bir tartışma değil, Çin’in kapasitesinin ne kadar olduğuna dair bir tartışma aslında. Çok uzunca süredir sürüyor.

Şimdi Maduro’dan sonraki sürece bakalım, Çin’in tepkisi ne oldu? Protesto etti. Beklenen bir şeydi. Rusya da protesto etti. Ama nesnel bir adım attılar mı? Hayır. Şimdi o tarafı çok ilginç. Suriye’yi kaybettiler. Tahminen İran şimdi potada. Çin’in çok ciddi bir adımı var mı? Yok. Bu da dedim gibi Çin’in kapasitesiyle ilgili otuz yıldır süren bir tartışma. Gerçek bir “contender” mı? Yani gerçek bir meydan okuyan mı? Yoksa arada bir rahatsızlığını dile getiren, fakat kendisi de oyunun kurallarına uyan, masayı yırtmayan, masada kalan bir aktör mü? Ben sanki ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Yani bu Çin konusundaki tartışmalarda hep opsiyonlu oldum. Çin konusunda karamsarım ben. Böyle bir karşı çıkma gücü falan yok.

Çin’le ilgili Trump’ın dizaynı da şu: Trump ve arkasındaki ekip şunu biliyor, General MotorsGeneral Electric ve Ford gibi Amerikan çokuluslu şirketleri Çin’deki üretim testlerini kapatıp Amerika’ya gelmeyecekler. Dolayısıyla Çin daha uzunca bir süre dünyanın yeni fabrikası olmayı sürdürecek. Amerikan halkı da daha uzunca bir süre Çin malı tüketecek.

Burada ABD için temel amaç Çin’i istediği şartlarda ve istediği pozisyonda tutmaktır. Yoksa şunu yapmıyor; gidip Çin’i işgal edelim, Çin’in ekonomik olarak ilişki kurduğu ve beslendiği bütün alanlara yaptırım uygulayalım demiyor. Çin’e her istediğini kabul ettirmek çok daha önemlidir.  

Bunun da kendisinin çok gerçekçi olduğunu inanmıyorum. Burada da sorun Çin’le değil, Amerikan emperyalizminin yapısal sorunlarında. Bunu sonsuza kadar sürdürebilecek dinamizmi var mı? Bu konuda çok emin değilim. Evet Çin, Venezuela petrolünü almaya devam edecek. Hatta tahminen dünya fiyatlarından alacak. Belki de uygun şartlarda almaya devam edecek.

Rusya yıllarca Orta Asya ülkelerine, bir dönem Türkiye’ye çok uygun şartlarda sattı. Hani dedik ya, bu korumacılık ve serbest ticaret, ikisi aynı anda olur. Politik tercihlerdir. Çin’i Latin Amerika’nın genelinden silip atmak mümkün olamaz. Çin yatırımları orada duruyor. Sorun, Çin’in her şeye değilse bile çok büyük bir kısmına eyvallah demesi. Çin bazen isyan etmese de rahatsızlığını ifade ediyor. Dolayısıyla rahatsızlık ifadesinin kendisi bile bir rahatsızlık yaratan bir dinamiğe dönüşebiliyor Amerikan emperyalizmi için.

/././

Uzlaşma tuzağı: Dava açma süresi sessizce doluyor…-Murat Batı- 

Vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılması, uzlaşma ile dava açma süreleri arasındaki ilişkiyi köklü biçimde değiştirmiştir. Buna rağmen uygulamada hâlâ, uzlaşma talebinin vergi aslı bakımından da dava açma süresini durdurduğu yönünde hatalı bir kabulle hareket edildiği ve bu nedenle telafisi güç hak kayıplarının yaşandığı görülmektedir.

uzlaşma

Vergi hukukunda uzlaşma, uzun yıllar boyunca yalnızca bir idari çözüm yolu değil, aynı zamanda dava sürecini zamana yayarak mükellefe nefes aldıran bir güvenli alan olarak görüldü. Ancak 2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme ile bu algı önemli ölçüde değişti; vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılmasıyla birlikte uzlaşma talebi, dava açma süreleri bakımından artık her şeyi durduran bir koruma kalkanı olmaktan çıktı. Bugün uygulamada, uzlaşmaya başvurulduğu gerekçesiyle vergi aslı yönünden dava açma süresini kaçıran çok sayıda mükellef bulunmakta ve bu durum sessiz ama ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.

Vergi aslının uzlaşma dışına çıkarılması, dava süreleri bakımından sessiz ama tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır.

Bu yazı, özellikle vergi aslının dava süresinin uzlaşmadan bağımsız olarak işlemeye devam ettiğini ve uzlaşmanın vaki olmaması hâlinde tanınan 15 günlük ek sürenin yalnızca uzlaşmaya konu edilen cezalar bakımından geçerli olduğunu hatırlatmayı amaçlamaktadır.

Uzlaşma nedir?

Uzlaşma, vergi idaresi ile kesilecek ceza hususunda anlaşmak için başvurabilecek idari bir çözüm yoludur. VUK ek m.1 ilâ ek m.12 arasında düzenlenen uzlaşma müessesesi esasında iki türlüdür. Bunlardan biri tarhiyat öncesi uzlaşma diğeri tarhiyat sonrası uzlaşmadır.

Uzlaşma, mükelleflerin ikmalen, re’sen ya da idarece tarh edilen vergilere ilişkin kesilen vergi ziyaı cezaları ile 2025 yılı için 33 bin TL’yi, 2026 yılı için 40 bin TL’yi aşan usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezaları konusunda yargı yoluna başvurmadan, vergi idaresi ile anlaşmak amacıyla başvurabilecekleri idari bir çözüm yoludur.

Uzlaşmanın konusuna vergilerin asılları da girmekteydi lakin 2 Ağustos 2024 itibariyle verginin aslı uzlaşma kapsamı dışına çıkartıldı.

Daha basit bir ifadeyle bundan sonra vergilerin asılları üzerinde uzlaşma yapılmayacak. Vergi ziyaı cezasının tutarı ne kadar olursa olsun uzlaşma kapsamında olduğu halde 2026 yılı için 40 bin lirayı aşmayan genel ve özel usulsüzlük cezaları ise uzlaşma kapsamında değildir. 40 bin liralık sınır her sene yeniden değerleme oranı kadar artırılacak. Yani uzlaşmanın konusuna vergi ziyaı cezası ile 40 bin lirayı aşan genel ve özel usulsüzlük cezaları girer; vergi aslı girmezBuna ilaveten VUK m.359’da (kaçakçılık) yazılı fiillerle vergi ziyaına sebebiyet verilmesi halinde kesilen ceza ile bu fiillere iştirak edenlere kesilen ceza uzlaşma kapsamı dışınadır. 

Buraya kadar tamam sanıyorum. Ancak 2 Ağustos’ta yapılan değişiklikle vergilerin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından önemli bir hususa dikkat çekilmesi gerekmektedir. Zira bu konuda daha önce burada bir yazı yayımlamama rağmen elektronik postayla hâlâ onlarca soru sorulmaktadır.

Önceden nasıldı?

VUK ek m.7 uyarınca süresi içinde tarhiyat sonrası uzlaşma talebinde bulunan mükellef veya ceza muhatabı, uzlaşma talep ettiği ceza için ancak uzlaşma vaki olmadığı yani uzlaşmaya katılıp anlaşamazsa/uzlaşamazsa dava açma yoluna gidebilir. Mükellef veya ceza muhatabı aynı ceza için uzlaşma talebinden önce dava açmışsa dava, uzlaşma işleminin sonuca bağlanmasından önce vergi mahkemelerince incelenmez; herhangi bir sebeple incelenir ve karara bağlanırsa bu karar hükümsüz sayılır. Uzlaşmanın vaki olması halinde mükellef, üzerinde uzlaşılan cezaya karşı dava açamaz.

Uzlaşmanın vaki olmaması halinde mükellef veya ceza muhatabı kesilen cezaya, uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağın kendisine tebliğinden itibaren yetkili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilir. Bu takdirde, uzlaşmaya konu edilen ceza bakımından dava açma süresi bitmiş veya 15 günden az kalmış ise dava açma süresi tutanağın tebliği tarihinden itibaren 15 gün uzar.

Özetle uzlaşmaya başvurmak dava açma hakkını engellemez. Mükellef, tebliğ edilen ceza ihbarnamesine karşı tebliğ tarihini takip eden günden itibaren 30 gün içinde uzlaşma isteğinde bulunulabilir. Süresi içinde uzlaşma talebinde bulunan mükellef, uzlaşma talep ettiği ceza için uzlaşma vaki olmadığı takdirde dava açma yoluna gidebilir. Uzlaşmanın vaki olması halinde mükellef, uzlaşmaya varılan cezaya karşı dava açamaz. Mükellefin uzlaşma talebinden önce dava açmış olması durumunda uzlaşmaya varıldığı hususu ilgili mahkemeye bildirilir ve davanın incelenmeksizin reddolunması sağlanır. Uzlaşmanın vaki olmaması halinde mükellef, kesilen cezaya uzlaşmanın vaki olmadığına dair düzenlenen ve kendisine tebliğ olunan tutanağın tebliğinden itibaren yetkili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilir. Bu takdirde dava açma süresi bitmiş veya 15 günden az kalmış ise bu süre tutanağın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün uzar.

Ancak….

2 Ağustos 2024 tarihinden önce durum şöyleydi;

Örneğin; 1 Mart 2024’te mükellefe tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine karşı mükellef, 25 Mart 2024 tarihinde hem verginin aslı hem de vergi ziyaı ile usulsüzlük cezaları için uzlaşmaya başvurmuştur. Uzlaşma günü olarak 10 Nisan günü verilmiş ama uzlaşma vaki olmamış yani taraflar uzlaşamamışlar. Aynı gün tutanak imzalanmış ve muhataba tebliğ edilmiştir. Bu durumda VUK Ek m.7/3.fıkra uyarınca 11 Nisan’dan itibaren (11 Nisan 1. gün kabul edilecek) 15’inci günün sonuna kadar yani örneğimize göre 25 Nisan’a kadar uzlaşma konusu olan hem vergi aslı hem de cezaları için dava açabilecekti. Görüldüğü üzere buraya kadar bir sorun yok…

2 Ağustos 2024 itibariyle değişiklik olmuştur. Şöyle ki;

Vergilerin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Bu hususu, aşağıda bir örnekle izah etmeye çalışayım;

Örneğin; 1 Mart 2025’te mükellefe tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine karşı mükellef, 25 Mart 2025 tarihinde vergi ziyaı ile usulsüzlük cezaları için uzlaşmaya başvurmuştur. Verginin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından aslı için uzlaşma talebinde bulunulmayacaktır.

Uzlaşma 10 Nisan 2025 tarihinde gerçekleşmiş ama uzlaşma vaki olmamış yani taraflar uzlaşamamışlar. Aynı gün tutanak imzalanmış ve muhataba tebliğ edilmiştir. Bu durumda VUK Ek m.7/3.fıkra uyarınca 11 Nisan’dan itibaren (11 Nisan 1. gün kabul edilecek) 15’inci günün sonuna kadar yani örneğimize göre 25 Nisan 2025’e kadar uzlaşma konusu olan sadece cezalar için dava açılabilecektir.

Verginin aslı için ise 1 Mart 2025’te vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ edildiğinden 31 Mart’a kadar dava açılabilecektir.

Ezcümle 2 Ağustos 2024 itibariyle verginin aslı uzlaşma dışına çıkartıldığından bu tarihten sonra tebliğ edilen ihbarnamelere ilişkin uzlaşma talebi sadece vergi ziyaı cezası ile 2026 yılı için 40 bin lirayı, 2025 yılı için 33 bin lirayı aşan genel ve özel usulsüzlük cezaları için yapılabilecektir.

VUK Ek m.7 uyarınca da uzlaşmanın vaki olmaması durumunda dava açma süresi geçmiş ise ya da 15 günden az kalmış ise 15 günlük ek dava açma süresi sadece cezalar için söz konusu olacak vergilerin asılları için ek 15 günlük süre verilmeyecektir.

O nedenle tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamelerinde yer alan vergilerin aslı ve cezalar için önce uzlaşma hakkınızı kullanmak istiyorsanız tebliğ tarihinden itibaren verginin aslını dava konusu yapıp; cezalar için ise uzlaşma vaki olmadığı zaman ek dava açma süresini kullanarak dava açabilirsiniz. Dikkat etmenizde fayda var…

Usul ekonomisi açısından önemli bir sorun

Usul ekonomisi, en basit tanımıyla dava sürecinin en makul sürede ve en az masrafla tamamlanmasıdır. Bu çerçevede dava sürecinin makul bir sürede, makul harcamalarla ve adalete yakışır standartlara uygun şekilde tamamlanması usul ekonomisi gereğidir.

Ülkemizde bir kanun değişikliği yapılırken çoğu zaman önüne, arkasına pek bakılmaz, istenen ne ise o yapılır ve olası aksaklıklar süreç içerisinde kervan yolda düzelir anlayışıyla ve gelecek tepkiler ile gecekondu misali ekleme çıkarma yapılarak yoluna koyulmaya çalışılır.

Vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkartılması da yargı açısından bazı sorunları beraberinde getirmiştir ki bunların başında usul ekonomisi var.

Örneğin tebliğ edilen vergi/ceza ihbarnamesine ilişkin hem aslı hem de cezası -süresinde- tek dilekçeyle dava edilirse sorun yok ancak vergi aslı 30 gün içinde dava edilip, cezalar ise önce uzlaşmaya sokulup vaki olmaması durumunda (cezalar) ayrıca dava edilirse o zaman problemler de peşinden gelecektir.

Şöyle ki, tek ihbarnameye iki ayrı dava açılacağı için -bağlantılı dosya olduğu için aynı mahkemede görülecektir- iki ayrı harç ve iki ayrı avukatlık/karşı vekalet masrafı olacak dava(lar)nın sonucuna göre ya yurttaşa ya da devlete katmerli bir maddi yük gelecektir. Ve tabii ki diğer başka sorunlar da…

Bu hususun ivedilikle çözülmesi gerekmektedir, zira önemli hak kayıpları yaratacağı gibi ziyadesiyle parasal külfetle de sonuçlanacaktır.

Genel değerlendirme

2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme ile vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılması, uzlaşma ile dava açma süreleri arasındaki ilişkiyi köklü biçimde değiştirmiştir. Buna rağmen uygulamada hâlâ, uzlaşma talebinin vergi aslı bakımından da dava açma süresini durdurduğu yönünde hatalı bir kabulle hareket edildiği ve bu nedenle telafisi güç hak kayıplarının yaşandığı görülmektedir. Oysa uzlaşmanın vaki olmaması hâlinde tanınan 15 günlük ek dava açma süresi yalnızca uzlaşmaya konu edilen cezalar bakımından geçerli olup, vergi aslı için dava süresi uzlaşmadan bağımsız olarak işlemeye devam etmektedir.

Bu durum, mükellefleri ve meslek mensuplarını aynı ihbarnameye karşı iki ayrı dava açmaya zorlayarak usul ekonomisi ilkesini zedelemekte; gereksiz harç, vekâlet ücreti ve yargısal iş yükü doğurmaktadır. Bu nedenle hem hak kayıplarının önüne geçilmesi hem de yargılamada usul ekonomisinin sağlanabilmesi için, dava sürelerinin tek ihbarname üzerinden bütüncül biçimde ele alınmasına imkân tanıyacak yasal veya idari bir düzenlemenin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir.

/././

Farkında mısınız, giysi diye basbayağı pet şişe giyiyoruz!-Eray Özer- 

Pantolon alayım dedim, içinde bildiğimiz/tanıdığımız “kumaş” olan pantolon yok piyasada. Bugün satılan her dört giysinin üçü sentetik. Yani petrol bazlı. Moda devleri “Ama geri dönüştürülmüş sentetik kullanıyoruz” diyorlar. Geri dönüştürülmüş dedikleri de bildiğiniz pet şişe! Kapitalizm bize moda diye pet şişe giydiriyor, evet.

k

Aslında Davos’tan girip kapitalizmden çıktığım bir yazı hazırlıyordum bugün için.

Sonra cumartesi akşamı Eylül (Görmüş) hepinizin iyi bildiği, orta sınıfın giyim-kuşam ihtiyacını karşılayan o meşhur markaların indirim link’lerini gönderdi.

Üzerinize afiyet biraz kilo aldım, -ama diyetteyim- pantolonlar da olmuyor. Aynı pantolonların döne döne giyilmekten canı çıktı. Hazır indirimdeyken pantolon alayım, dedim.

Demez olaydım.

Yahu arkadaşlar, farkında mısınız, biz resmen üzerimize pet şişe, hatta pet şişeyi de geçtim, dümdüz petrol giyiyoruz! Hafazanallah biri kibrit çaksa tutuşuruz yani.

İçinde pamuk, ne bileyim yün, ipek… Her ne ise… Bildiğimiz kumaş olan kıyafet yok piyasada!

Her şey ama her şey polyester, polipropilen, poliüretan, naylon, elastan…

Bir de kumaşın malzemesini görmeyelim diye iyice gizlemişler. Ara ki bulasın! Ben her baktığım pantolon sentetik çıkınca yıldım ve pantolon almaktan vazgeçtim.

Sonra dedim ki kendime, Eray sen bunu yaz bu hafta. Bundan ala kapitalizm yazısı mı olur? Pamuk, yün filan tüketiciye pahalı gelince istisnasız tüm moda markaları daha ucuza mal edilen sentetik kumaşlara dönmüş. Ama ne dönüş! Anlatacağım.

Lakin önce bu “hızlı moda” denilen bela yüzünden giysilerimizi ne kadar giydiğimizi anlatayım istiyorum.

Bugün, en iyimser çalışmaya göre bir giysiyi ortalamada 7-10 kez giyiyoruz. Bazı çalışmalarda bu 4-5’e kadar düşüyor. (Benim pantolonlar duymasın!)

Yine aynı çalışmalara göre gardırobumuzun sadece yüzde 10’unu günlük olarak kullanıyoruz. Ve en çarpıcısı: Aldığımız 5 giysiden 3’ünü bir yıl içinde atıyoruz.

Misal bir Amerikalı -onlarda bu tür araştırmalar çok- bir yılda 68 parça giysi alıyor ve 37 kg kıyafeti çöpe atıyor. Düşünün, o kadar çok alınıyor ki, 7 kg’lık çamaşır makinesini tıka basa beş kez dolduracak kadar kıyafetten daha fazlası bir yılda çöp oluyor.

Oysa mesela Orta Çağ’da bir insanın ortalama 2-3 takım kıyafeti bulunuyordu. Bu kıyafetler eskidiklerinde onlarca kez tamir ediliyordu. Ancak kullanılamaz hale geldiğinde yenisi alınıyordu.

Hatta çok bir ilginç bilgi aktarayım: 14. yüzyılda ölenlerin bıraktıkları mirasın yüzde 40’ını giysi veya kumaş oluşturuyordu. Kıyafet “miras kalan” bir şeydi yani.

“Amma eskiye gittin” diyorsanız, 100 yıl öncesine bakalım: 1920’lerde bir kadın yılda ortalama 5 parça giysi alıyordu. (Bugün 68!) Giysiler ortalama 2 yılda bir değiştiriliyor, çoğunlukla tamir ediliyor ve hatta eskilerden çocuk kıyafeti, önlük vs… yapılıyordu.

Şimdi artık tamir, terzi filan hak getire… Nasıl olsa iki giydikten sonra atılacak!

Böyle olunca da basbayağı pet şişeleri eritip iplik yapıyorlar ve giysi diye satıyorlar. Gerçekten de büyük markalara bakın, “Geri dönüştürülmüş sentetik” diye bir ibare göreceksiniz etiketlerde. Sentetiğin, yani petrol bazlı ürünlerin doğaya zararı tartışılmaya başlayınca moda devleri bundan “geri dönüştürülmüş” taktiğiyle kurtulma yoluna gitti.

“Geri dönüştürülmüş polyester kullanıyoruz” diyorlar. Tamam da, neyi dönüştürdün? Giysiyi dönüştürdüysen haydi bir yere kadar iyi bir iş yapıyorsun diyelim. Gerçek anlamda “recycle” ediyor ürün. Ama sen pet şişeleri geri dönüştürüyorsun, kıyafetler yine çöpe gidiyor. Bugün geri dönüştürülen polyesterin yüzde 99’u pet şişelerden sağlanıyor.

Şimdi sıkı durun:

Bugün tekstil endüstrisinde pamuk, yün gibi kumaşların oranı yüzde 20’ye gerilemiş durumda!

Geriye kalanın yüzde 70’i sentetik, yüzde 10’un da büyük kısmı (yüzde 6) yarı-sentetik diyebileceğimiz odun/ağaç kaynaklı viskoz gibi kumaşlardan oluşuyor.

Yani bugün her dört kıyafetin üçü sentetik arkadaşlar. Hepimize geçmiş olsun.

Akıl almaz bir rakam bu.

Üstelik öyle “elbise pamuklu ama araya polyester ittiriyorlar” gibi bir durumdan söz etmiyorum. Sektör tamamen sentetiğe teslim olmuş durumda. Kıyafetler artık bildiğiniz petrolden elde edilen iplikle dokunuyor. Araya da azıcık “viskoz” denilen ağaç lifi ekliyorlar, oldu size “az kırışan”, “dökümlü”, “tiril tiril” plastik torba! Pardon pantolon.

Bugün kıyafetlerde kullanılan ipliği üretmek için harcanan petrol miktarı İspanya’nın bir yıllık petrol ihtiyacına eşit!

Nasıl olsa iki kez giyilip atılacağı için pet şişeden kıyafet giymek kimsenin umurunda değil.

Bugün kalburüstü markalarda ipliğin dağılımı aşağı yukarı şöyle: 62% polyester, 34% viskoz, 4% elastan. Eskiden pamuklu kazağa yün koyup “yün karışımlı” diye satarlardı. Şimdi “pamuk karışımlı” diye bir şey çıkmış, bakıyorsun “yüzde 4 pamuk” diyor bilgisinde. Zahmet edip onu da koymasaydınız bari.

Peki, sentetiğin sağlığa zararı ne?

Valla tekstilciler anladığım kadarıyla bu konuda epey bir “PR çalışması” yapıyor. Yok “nefes alan kumaş”, yok “teknik kumaş” filan gibi laflar ediliyor.

Lakin zarar az buz değil. Bir kere bizim “kumaşın tüylenmesi” dediğimiz hadiseyle kopan parçaların, yani mikroplastiklerin akciğerlere inme tehlikesi var. Bir araştırmada insan akciğerlerinin %87'sinde petrokimyasal kaynaklı plastik lifler bulunmuş.

Sadece ciğer olsa iyi… Beyinde, hatta peniste bile mikroplastiklere rastlanıyor.

Sonra ütülerken/kuruturken eriyerek havaya karışan bir kısım da var.

Hani BPA’lı diye almadığımız termoslar var, bildiniz mi? İşte o BPA her gün teninize temas ediyor, öyle düşünün.

Bunun dışında PFAS denilen bozulmayan kimyasallar var. Sentetik kumaşların üretiminde bunlar kullanılıyor ve bu kimyasalların kanserojen etkileri biliniyor. Aynı şekilde bağışıklık sistemi ve endokrin salgısı üzerinde de yıkıcı etkiler bulunuyor.

Yahu zaten, tek tek yazmaya gerek var mı? İnsan üzerine petrol giyer mi?

Haydi yine kapitalizme bağlamadan bitirmeyeyim. “Bu kapitalizm niye çökmüyor” diyoruz ya… İşte yukarıda anlattıklarım yüzünden çökmüyor.

Bir kere önce her gün başka şey giymezsen “ezik, fakir, gariban” olduğun fikrini zihnine yerleştiriyor. Sen “millet ne der” diyerek her ay dolabını yenilemeye başlıyorsun.

Sonra paran yetmeyince “Aaaa, artık alışveriş yapamıyorlar” deyip vazgeçmiyor, “Dur abicim/ablacım, ben sana pamuk yerine pet şişeden kıyafet yapayım, ucuz ucuz, değiştire değiştire giy” diyor.

Sonra kanser olunca bir de seni tedavisi için soyuyor. İlacıdır, özel hastanesidir…

Yani sistem krizi fırsata bile çevirmiyor aslında. Bizzat krizi pazarlıyor. İşte insanın kendi krizini satın almasına da kapitalizm diyoruz sevgili okur.

İyi haftalar. Bol pamuklu günler.

/././

Zavallı Trump!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Türkiye’de “istifa ederek” sorumluluğu üstlenmek gibi bir gelenek yok. Aynı şekilde yanlış giden bir şeylere dikkat çekmek ya da protesto etmek için istifa etmek de yaygın bir davranış kalıbı değil. Onun için Trump’ın Türkiye’den öğreneceği şeyler var…

Fetullahçılar ile AKP’nin iktidarı paylaştığı yıllarda TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olan Prof. Dr. Burhan Kuzu, “Benim Başbakanım Obama’dan 3 kat daha yetkilidir. Obama zavallı, Başbakan çok güçlü. Hakikaten zavallı, adam elinden gelse ağlayacak, gözü doluyor. Acıyorum bazen Obama’ya” demişti.

Geçen gün New York Times’da bir haber okurken bu sözler aklıma geldi, “Zavallı Turmp” demekten kendimi alamadım.

Hatırlarsınız, ABD’nin Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) ajanları bir kadını otomobilinin içinde vurarak öldürdü.

Yazar Stephen King’in “Amerika’nın Gestaposu” diye tanımladığı bu servisin ajanları, Trump yönetiminin kendilerinden beklediği “göçmenleri terörize etmek” politikasını doğrusu bihakkın uyguluyorlar.

Federal görevlilerin bir kadını öldürmesi doğal olarak o eyalette yaşayan herkesin tepkisini çekti.

Trump yönetiminin Adalet Bakanlığı yetkililerinin, kadının “aktivist gruplarla bağlantılı olduğunu” iddia ederek soruşturma başlatılması ve kadını öldüren ajan hakkında da soruşturmanın örtbas edilmesi için federal savcılara baskı yaptıkları ortaya çıktı.

Bakanlığın baskısının ortaya çıkmasını sağlayan şey 6 federal savcının, bu baskıyı gerekçe göstererek istifa etmeleriydi.

Bizim için oldukça yabancı bir durum ve memleketin adliyesine bakınca insanın “Trump’a acımaması” mümkün değil.

Onun için Trump’ın Türkiye’den öğreneceği şeyler var.

Bakın mesela İstanbul’da görevli bir idare mahkemesi, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesine karşı açtığı davada, idareyi haklı buldu.

Karar geçtiğimiz hafta açıklandı ama aslına bakarsanız kararın böyle olacağı daha 20 Haziran 2025 tarihinde belli olmuştu.

O tarihte HSK ana kararnamesi ile Ekrem İmamoğlu davasına bakacak idare mahkemesi heyeti dağıtıldı.

Başkan ve üyeler başka görevlere tayin edilirken yerlerine yenileri tayin edildi.

Değişiklik HSK’nın “ana kararnamesi” ile yapıldığı için ilk bakışta “doğal hâkim ilkesi” zedelenmemiş gibi görünüyor ama gerçek böyle değil.

Görevden alınan heyetin daha önceki duruşmalarda idareden talep ettiği bazı bilgiler nedeniyle tepki çektiği kamuoyuna yansımıştı.

Onun için bu değişiklik ana kararname ile yapılmış olsa bile doğal hâkim ilkesini ve verilen kararı zedeliyor.

Daha önce de siyasi nedenlerle beğenilmeyen kararları veren hâkimlerin başlarına nelerin geldiğini biliyoruz.

Geçenlerde Ekopolitik Düşünce Merkezi’nin hazırlandığı bir yargı raporu yayınlandı.

Rapor hazırlanırken “görevdeki hâkimler, savcılar, avukatlar, yardımcı adlî personel, adalet bürokrasisi mensupları, geçmiş dönemlerde üst düzey yargı görevlerinde bulunmuş isimler ile siyaset kurumu içinde sorumluluk üstlenmiş aktörlerin değerlendirmelerine” de başvurulmuş.

64 sayfalık ayrıntılı bir raporu tek bir sonuca bağlamak elbette doğru değil ancak şu sonucun altını çizmek istedim:

Katılımcılardan Türkiye’de adalet sisteminin işleyişini “genel olarak” değerlendirmeleri istenmiş.

“İyi” diyenlerin oranı sadece yüzde 11. “Çok iyi” diyenler binde 6. “Kötü” ve “çok kötü” diyenlerin oranı 56,8.

Bir adalet sisteminin “idare eder” olmaması gerektiğini varsayarak “ne iyi ne de kötü” diyen yüzde 31,5’u da bunlara katarsak tablo çok acı.

Rapor, yargıçlara siyasi ve bürokratik baskıların varlığını, “mutemet hâkim” olgusunu da gözler önüne seriyor.

Türkiye’de “istifa ederek” sorumluluğu üstlenmek gibi bir gelenek yok.

Aynı şekilde yanlış giden bir şeylere dikkat çekmek ya da protesto etmek için istifa etmek de yaygın bir davranış kalıbı değil.

Bütün bunların arkasına bir de “herkesin çoluk çocuğu var kardeşim” gerekçesi de eklediğimizde her türlü baskıyı kabul edip, sessizce olup bitenleri seyretmeyi tercih edenleri onaylıyoruz.

Onun için Trump’ın başına gelenler, bizim buralarda kimsenin başına gelmiyor.

Daha önce de gelmiyordu, bugün de gelmiyor. Çünkü bu bir toplumsal kültür meselesi.

“Yerli ve milli kültürümüz”, böyle durumlarda mesleğinin onuruna sahip çıkmama, susup oturmayı “akıllılık” olarak kabul ediyor.

Böyle yapmayıp itiraz edenler de “başlarının yanmasını hak eden akılsızlar” muamelesi görüyor.

“Hem istifa edeceksin de ne olacak” diyorlar; “dışarda ellerinde partili birisinin kartvizitiyle bekleyen on binler varken!”

Böyle bir ülkede iktidarı eline geçirenin her istediğini yapma gücünü ve hakkını kendisinde görmesi de mubah zaten.

Trump da Obama gibi çok şanssız!

/././

Erdoğan’dan Von Der Leyen’e “Made in Europe” mektubu -Barçın Yinanç- 

Avrupa Komisyonu’nun üzerinde çalıştığı taslak, Avrupa’lı olmayan aktörleri kamu ihalelerinden dışlamayı öngörüyor. Türkiye Avrupa’lı sayılmaması, Avrupa pazarının yüzde 15’inden dışlanması anlamına gelecek.

Başı sıkıntıdan kurtulamayan Türk ekonomisinin yeni baş ağrısının adı “Made in Europe.”

Avrupa’nın “yerli-milli” hamlesi.

ABD’nin gümrük vergileriyle korumacılık hamlesi karşısında, Avrupa’nın sanayi stratejisine dönük savunma refleksi, “o zaman biz de yerli (Avrupa) malı kullanalım” oldu.

Avrupa Komisyonu’nun üzerinde çalıştığı taslak, Avrupalı olmayan aktörleri kamu ihalelerinden dışlamayı; yada kamu ihalelerinin sadece Avrupalı aktörlere verilmesini öngörüyor.

Kamu ihalelerinin Avrupa pazarının yüzde 15’ini oluşturduğu belirtiliyor.

Dikkat ederseniz kavram “Made in EU- AB’de yapıldı” değil, “Made in Europe-Avrupa’da yapıldı.”

Peki Avrupa kavramı hangi AB üyesi olmayan ülkeleri kapsıyor? Türkiye, Avrupa mı?

Türk iş dünyası bir süredir Avrupa’yı turlayıp Türkiye’nin bu yeni uygulamayla dışlanmaması için lobi yapıyordu.

Erdoğan’dan Von der Leyen’e mektup

Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’e bu konuda bir mektup gönderdi.

Malum, Türkiye, savunma sanayii açısından da benzer bir dışlanma ile karşılaştı.

Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (Security Action For Europe,SAFE) SAFE, AB üyelerinin savunma sanayiinin ihtiyaçlarının karşılanması için acil alımlar yapılmasını sağlayacak bir mali araç olarak düzenlendi. Mayıs 2025’te AB Konseyi tarafından onaylanan tüzük, sadece Türk savunma şirketlerinin bir kısmına (özellikle merkezi Avrupa’da olanlara) kapıyı azıcık açık bıraktı. Fransa’nın da arkasında olan Yunan - Rum lobisinin engellemesi tam olarak aşılamadı.

Ekonomik “Made in Avrupa” lobisinin de başını Fransa çekiyor. Aralarında İsveç, Çek Cumhuriyeti ve Baltık ülkelerinin bulunduğu bir düzine kadar ülke ise, fiyatlar, tedarik zinciri ve rekabet konusunda olası olumsuz etkileri gündeme getirerek, tüzüğün dikkatli hazırlanmasını istediler.

Taslak çıktı; hem iyi hem kötü haber

Sonuçta ortaya çıkan taslak hem iyi hem kötü dedirten cinsten. Konuyu takip eden kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Avrupa, AB üyeleri ve Avrupa Ekonomik Alanı ülkeleri (İzlanda, Norveç, Lihtenştayn) olarak tanımlanmış.

İyi haber iki unsurdan oluşuyor.

Tüzüğe göre AB uluslararası yükümlülüklerine riayet edecek. İş dünyası temsilcilerine göre, Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliği de uluslararası yükümlülük tanımı altına girer.

İkincisi; Avrupa Komisyonu, ürün bazında AB dışı ülkeleri “Made in Europe” kapsamına almakla görevlendiriliyor.

Tüzük 28 Ocak’ta AB konseyinin gündemine gelecek. Bu haliyle onaylanması durumunda farklı sektör temsilcileri yine Brüksel’in yolunu tutmak durumunda kalacak.

/././

Grönland düğümü Ankara’da NATO Zirvesi'nde mi çözülecek?-Barçın Yinanç- 

Trump, NATO Genel Sekreteri ile yaptığı görüşmenin ardından Grönland ve Artkik’le ilgili bir “çerçeve anlaşma” üzerinde uzlaştıklarını açıkladı ama detay vermedi. Finlandiya Cumhurbaşkanı ise görüşmeden önce verdiği röportajda, uzlaşmanın NATO üzerinden olabileceğini, konunun Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde çözüme kavuşturulabileceğini söyledi. Olası bir uzlaşmada Kıbrıs modelinden de bahsediliyor

barçın yinanç 25 ocak

Biz bir grup basın mensubu her sene Uluslararası Gazeteciler Kayak Kulübü’nün (Ski Club Of International Journalists-SCİJ) gazeteciler arasında düzenlediği kayak yarışlarına katılırız. 

Her sene farklı bir ülkede gerçekleşen organizasyon, özellikle derneğin İngilizce kısaltmasının söyleniş biçiminden de olsa gerek meslektaşlarımızca pek bir tiye alınır.

Aslında iki kategoride yapılan yarışların uluslararası standartlarda düzenlendiğinin altını çizeyim.

Gazeteci arkadaşlar sağ olsunlar, 35’inden sonra kaymayı öğrenen bendenizin genelde yarışlarda sonuncu olmamı dillerine dolamazlar. Ancak pek çok meslektaşımız bir hafta süren organizasyonu, yiyip, içip, eğlenme olarak görürler. İyi vakit geçirdiğimiz ve eğlendiğimiz doğrudur. Ancak, her sene iki düzine ülkeden 100 - 150 gazeteciyle bir araya gelip, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmanın da meslek açısından katkısı yadsınamaz.

İtalyan kayaklı askeri birlikten Arktik tatbikat

Soğuk Savaş döneminde iki karşıt kutbun gazetecilerini bir araya getirmek amacıyla kurulan SCİJ 70 yıldır kayak yarışlarında gazetecileri buluşturma geleneğini sürdürüyor.  

Geçen sene buluşma noktamız İtalya’da 2006 kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Torino şehrine bağlı Bardonecchia kayak merkezi idi. 

Ev sahibi dernek, ulusal yada yerel makamlarla işbirliği içinde ülkeye yada bölgeye dair tanıtım da yapar. 

Bu kez biz gazetecilere dağ muharebesi konusunda uzmanlaşmış İtalyan Silahlı Kuvvetlerinin tarihi birliklerinden “Taurinense” Alp Tugayı konusunda bilgi verildi.

Alplerde muharebe yapan tugayın geçmişi Birinci Dünya Savaşı’na kadar gidiyor. Başlarda gönüllülerden oluşan birlik, her iki dünya savaşında da özellikle sınır bölgelerinde önemli işlev görmüş.

Açıkçası, en ileri teknolojilerin yarıştığı günümüz savaş ortamında, geleneklerine bağlı kalarak kafasındaki tüylü şapkayla, kayaklı askerleri hakkında bilgi veren komutanı neredeyse ciddiye almayacaktım. 

Ta ki konu Arktik çekişmeye gelinceye kadar... Komutan, tugayın Arktik’te olası bir savaşa karşı nasıl, en ileri teknolojileri kullanarak hazırlandığına dair bilgi verdi. Doğrusunu söylemek gerekirse “Arktik nire, İtalya nire” diye söylenecektim ki komutan tugayın NATO ile eşgüdümlü çalışmaları hakkında bilgi vermeye başladı. Hatta kayak pistlerine gittiğimizde, kardan yaptıkları barınma alanını, askeri kar araçlarını görme imkanımız oldu. 

Arktik bölgesinde rekabetin artacağına dair bir kaç makale okumuşluğum vardı. Ama çevremizdeki sıcak çatışmalar nedeniyle bir nevi burnumuzun ötesini görmekte, mahallemizden çıkıp başka yerlere bakmakta (en azından kendi adıma) zorlandığımız için, konunun fazlaca üzerine gidememiştim. Şimdi anlıyorum ki “İtalya nere, Arktik nere” diye bakmamak gerekirmiş.

Türk ordusunda da Arktik’te muharebe yapacak bir birlik var mı bilemiyorum. Ancak pek çok NATO operasyonuna katkı veren bir ülke olarak, bu konu da yakında radarımıza girecektir.

Hatta girdi bile.

Trump’la Grönland anlaşmasında Kıbrıs detayı

Malum... ABD Başkanı Donald Trump, Grönland’a göz koydu. Trump’ın hiç inanmadığı küresel ısınma, Arktik’teki buzulları eritince Grönland’ın değeri arttı. Gerek ticaret yollarının kısalacak olması gerekse adadaki nadir toprak elementleri nedeniyle Trump Danimarka’ya bağlı adayı gözüne kestirdi. 

“Danimarka gibi minnak bir ülke, Çin ve Rusya’ya karşı burayı koruyamaz; ben alayım, sizin de işinize gelir” demeye getirdi.

ABD’nin bir gece ansızın Grönland’a asker çıkarıp, adayı işgal etmesi geçen hafta ciddi bir olasılık olarak Batı ittifakında büyük sarsıntı yarattı.

Batılı ülkeler, “adamın suyuna gidelim”cilerle, “anladığı dilden konuşalım, sert çıkalım”cılar arasında ikiye ayrıldı. 

Bu arada Batı basınında, iki NATO müttefekinin karşı karşıya gelmesine dair yapılan yayınlarda, Türkiye- Yunanistan gerginliğine karşı pek bir şey yapılamadığı, hatta Türkiye’nin 74 Kıbrıs Harekatı'nın hatırlatıldığı yorumlar da çıktı.

Sonuçta, fırtına, ABD Başkanı Davos’a geldikten sonra bir süreliğine dindi. Trump’ın kulağına fısıldayan adam olarak bilinen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ABD başkanı ile görüştü. Görüşme sonrasında Trump “NATO ile sadece Grönland değil tüm Arktik bölgesinin geleceğine dair bir çerçeve anlaşmasında” uzlaştıklarını açıkladı. Ancak Trump da NATO tarafı da şimdiye kadar fazla bir ayrıntı vermedi.

New York Times’da yer alan bir habere göre, Kıbrıs modeli üzerinde çalışılıyormuş. Malum Rum Kesimi’ndeki bazı askeri üsler İngiltere’nin egemenliği altında. 

Trump’ın Rutte ile görüşmesinden bir gün önce, Financial Times’dan Gideon Rahman Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’la bir röportaj yaptı. Stubb Grönland’la ilgili iyi, kötü ve berbat üç senaryo var, dedi.

Stubb, “İyi senaryo; bir çıkış bulacağız. Bir süreç başlatacağız ve bu süreç NATO’nun Arktik güvenliğindeki mevcudiyetinin güçlenmesiyle sonuçlanacak. Bunun açıklanacağı en iyi yer de ihtimalen Ankara’daki NATO zirvesi olacak,” dedi. 

Görünüşe göre, şu anda iyi senaryo devreye girdi. Belli ki Danimarka, ABD ve NATO arasında bir müzakere süreci başlayacak; ve belki de Grönland düğümü Ankara’da çözüme kavuşacak.

*Meslektaşım Serkan Ocak’ın Bardonecchia izlenimleri arasında İtalyan tugayına dair bir bölüm bulabilirsiniz.

/././

Nemo tenetur ve susarak savunmak -Fikret İlkiz- 

Nemo tenetur… “Susarak” yaşamak zorunda bırakılanların korkularından kurtulma mücadeleleri ve fısıldaşmalarından doğmuş bir ilkedir. Susma hakkı, sanıklara tanınmış bir haktır ve kişinin kendini korumasıdır. Susmak; suçu kabul etmek değil özgürce seçilen savunma yöntemidir, insan hakkıdır.

Susmak, konuşmak, konuşamamak, fısıldaşarak konuşmak…

Geçmişte insanlar baskı ve korkudan konuşmanın fısıldaşmalara dönüştüğü yıllar yaşamıştı…

Hüküm sürdüğü yıllarda suskunluk; korkuyu beslemişti. Tutuklanmış kişiler hakkında konuşulmaz ve aile içinde onlardan gelen mektuplar yok edilir, çocuklardan saklanırdı… Çünkü “yerin kulağı vardı!”    

Yaşanan gerçekleri o yıllarda çocuk olanlar anlatıyor….

“Babası 1936’da tutuklanan Rezeda Taysina, “Ağzımızı sımsıkı kapatacak şekilde yetiştirildik” diye hatırlıyor: “Dilin yüzünden başın derde girecek”,-insanların biz çocuklara sürekli söylediği şey buydu. Ömrümüz boyunca konuşmaktan korkar hale geldi. Annem bizden başka herkesin bir muhbir olduğunu söylerdi hep…Komşularımızdan, özellikle de  polisten korkardık. Hala konuşmaktan korkuyorum. Bir toplulukta kendimi savunamıyorum ya da açıkça görüşümü belirtemiyorum, her zaman tekbir söz etmeden boyun eğiyorum. Çocukluktaki yetiştirilme tarzımdan dolayı karakterime işlemiş bu. Bugün bile bir polis gördüğümde, korkuyla titremeye başlarım”

Suskunluk üzerine Marya Drozdova anlatıyor: “ Tanıdıklar arasında siyasal olayları konuşmama yönünde örtük bir anlaşma vardı. Herkesin tutuklanması ve polis tarafından böyle sohbetleri “karşı devrimci” faaliyetlerin delili gibi aktararak arkadaşlarını ihbar etmeye zorlanması mümkündü. Böyle bir ortamda kişinin en yakın arkadaşları dışında biriyle siyasal tartışmaya girişmesi bir muhbir ya da provokatör olduğu kuşkusunu çekmesi için yeterliydi…Sessizce sineye çekmek dostların ve akrabaların kaybı karşısında gösterilen yaygın bir tepkiydi. Emma Gerştayn şair Mendelştam’ın 1937’de durumunu şöyle yazar: “Aramızdan ayrılan ve artık yaşamayan dostlar hakkında konuşmazdı. Kimse tek kelime etmezdi…Sadece gözyaşları dökülürdü! O yılların karakteri böyleydi”

İnsanlar yıllar boyunca susarak ve konuşmadan, konuşmaktan korkarak yaşadılar…

15 Haziran 1215’te Thames nehri kıyısındaki çayırlıkta Magna Carta Libertatum  imzalanmıştı.

O yıllarda görmezden gelinmişti. Ama günümüzde hala hükmünü sürdüren 63 maddelik Büyük Sözleşme Magna Carta’ya göre: “Özgür bir kimse kendi zümresinin yasal kararı olmadan veya ülkenin ilgili yasalarına göre muhakeme edilmeden tutuklanamaz ya da hapse atılamaz; malına el konulamaz ya da yasal haklarından yoksun bırakılamaz; sürgün edilemez ya da herhangi bir şekilde zarara uğratılamaz…/…(XL.30-s.45)” 

İnsanlığın yürüyüşünde baskıya ve krallara karşı imzalanmış Magna Carta, insan hakları ve hukuk sistemleri için yol göstericidir.

Sekiz yüzyıl öncesinin ilkeleri ışığında yargılanan sanıkların suçlamalara karşı “susma hakkı” var mıdır ve nedir?

Susmak suçun ikrarı mıdır? Susan, suçlu mudur?

Latince; Nemo tenetur se ipsum accusare…

Hiç kimse kendisini suçlamak zorunda bırakılmamalıdır.

Artık suça karşı susmak; savunma olarak kabul edilmektedir. Ceza muhakemesinde suçun ispatına dair bir ilke olan nemo tenetur hem soruşturma hem kovuşturma sürecinde geçerlidir.

Herkese tanınmış bir hak olan bu ilke; suçlamaya karşı sanığı koruyan bir imtiyazdır. 

Sözün özü; yargılanan insanlar kendi “suçsuzluğunu” ispatla yükümlü değildir.

Yargıya yardım etmek zorunda değilsiniz. İddiasını ispat savcılığın yükümlülüğüdür. Sanıkların mahkeme önünde iddianameye karşı sorgularında ve ifadelerinin alınmasında susmaları mahkumiyetleri için “delil” değildir. Sanık aleyhine yorumlanamaz.

İddianameye karşı mahkemede nasıl ifade vereceklerine dair karar verme hakkı sanığın özgürce kendisinin kararlaştıracağı bir ifade verme yöntemidir. İsterse, iddiaya karşı susar. Susmak, hakkıdır. Sanıklar isnat edilen fiil ve atılı suç nedeniyle iddia, yargı ve savunma makamları tarafından sorulan sorulara karşı sessiz kalabilir, yanıt vermeyebilir. İsterse, suçlamaya karşı ifade verir.

Sessizlik ve iddiaya karşı susma; özgürce seçilen savunma yollarından sadece birisidir.

Susmak, suçu kabul etmek değildir, mahkumiyete delil sayılmaz.

Özgürce hangi yöntem ve hangi tutum seçilirse seçilsin; susma hakkını kullandığı gerekçesiyle ve sustuğu için hiç kimse mahkûm edilemez.

Kısaca; nemo tenetur se ipsum accusare…

“Hiç kimse kendisini suçlamak zorunda bırakılmamalıdır” ilkesi susma hakkının sonucudur.

Susma hakkı, sanıklara tanınmış bir haktır ve kişinin kendini korumasıdır. 

Eğer kişi kendi seçimiyle yargıç önünde ifade verir ve sorguyu yanıtlarsa; bu ifadesi mahkeme önünde “beyan” delilidir. Mahkemenin hukuki ve vicdani takdiri altındadır.

Bu beyan sanığın özgür iradesine dayanmalıdır. Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez. Hiç kimse yargıç önündeki sorgusunda kendisinin suçlamasına neden olabilecek delilleri mahkemeye vermeye zorlanamaz.

Anayasada “suç ve cezaya ilişkin esaslar”  arasında nemo tenetur ilkesi yer almıştır. Hiç kimse kendisini veya kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz (Anayasa Madde 38/5).

Bu ilke sayesinde, kişi kendisini ve yakınlarını suçlamaya zorlanamaz. 

Bu durumda kişi kendisi aleyhine beyanda bulunarak tanıklık yapmama hakkına sahip olduğu gibi bir suçu itiraf etmeye zorlanamaz.

Kişi hem kendisi ve hem yakınları için “delil” vermek zorunda değildir.

Nemo tenetur ilkesi, adil yargılanma hakkının sonucudur.

Nemo tenetur ilkesi masumiyet karinesi ile çok yakın ilişkili sanıkların teminatıdır.    

Savunma hakkının etkin şekilde kullanılmasına yarayan bu ilke Anayasa ve kanunlarla korunur.

Ceza davasının başlaması için iddianamenin kabul kararı okunduktan sonra sanığa Savcılıkça düzenlenmiş olan iddianame ve ekleri okunur. İsnat edilen suç, suçun ne olduğu ve hukuki niteliğini yargıç anlatır. Suçun anlatıldığı duruşma tutanağına yazılır…

Duruşma tutanaklarına olan biten her şey yazılır, yazılmalıdır.

Yargılamada basit gibi gözüken üç kelime; okunur, anlatılır, yazılır.

Ama bu üç kelime hem adil yargılanma hakkını hem masumiyet karinesini barındıran üç değerli kelimedir.

Bu üç kelimeye dayalı olarak duruşmada yapılacak işlemlerin “tarzı” ne olacaktır?

Ceza Muhakemesi Kanununda “ifade ve sorgunun tarzı” başlığı altındaki düzenlemeye göre yargıç tarafından sanığa; “Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu söylenir” (CMK 147 inci Madde ( e ) bendi).

Acaba “duruşma” nasıl başlar?

Önce sanığın ve müdafinin duruşmaya gelip gelmediği saptanır. Sanık duruşmaya bağsız olarak alınır. Mahkemede yargıç duruşmanın başladığını iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar. Sonra duruşmada önce sanık kimliğinin tespiti yapılır. Kişisel ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınırSanığa, yargıç tarafından iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirilmesi anlatılır. (191/b)

Ve tekrar sanığa yargıç tarafından sanığa yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve 147 inci maddede belirtilen diğer hakları bildirilir.

Basit gibi gözüken bu işlemlerin tamamı tamamlanır ve duruşma tutanağına yazılır. Ana hatlarıyla “duruşmaya” böyle başlanır ve tarzı budur.   

Yargıtay Ceza Genel Kurulu E. 2019/31, K. 2019/309, 11.04.2019 tarihli kararında yer alan “susma hakkı” ile ilgili değerlendirmeleri önemlidir:

“Ceza muhakemesi siteminde şüpheli delillerin sanık yararına yorumlanması ilkesi söz konusudur. Aslında bu ilke susma hakkının klasik anlamda bir yansıması olma özelliğine sahiptir. Ceza yargılamasında sanığa medeni yargılamada olduğu üzere iddia ettiği hususları ispata davet biçiminde bir rol tayin edilmiş değildir. (…)

Şüpheli ya da sanığın susma hakkını kullanması aleyhine delil oluşturmaz. (…)

Diğer yandan belirtelim ki, susma, şüpheli ya da sanığın suçunu ikrar ettiği anlamına gelmez.

Susma hakkının iki yönü vardır. Birinci yönü sanığın yargı mercii önünde kendini suçlayacak beyanda bulunmaması ya da bu nitelikli bir delili vermemesidir. İkinci yönü ise sanığın sorulan sorulara susma ile karşılık vermesinin aleyhine sonuç doğurmamasıdır.

Yani mahkeme sanığın susması dolayısıyla aleyhte bir çıkarımda bulunamaz. Çünkü sanığın susması kişilik özelliklerinin kötü olduğu dolayısıyla yeni bir suç işleyebileceği anlamını taşımayacağı gibi, duruşmadaki tutum ve davranışlarının da kötü olduğu anlamına gelmeyecektir.

Ceza Muhakemesinde, "ne pahasına olursa olsun delil elde etme yöntemi" kabul edilmemektedir. Anayasa’da da "hiç kimse kendini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz" denilerek bu söylenenler güvence altına alınmıştır. (1982 An.m.38/5). Yasalarla sanığa verilen bir hakkın kullanılması dolayısıyla sanık hakkında uygulanacak diğer kanun hükümlerinin aleyhe sonuç doğuracak şekilde değerlendirilmesi muhakeme ilkeleriyle bağdaşmaz.

Öte taraftan iddianın ispatı için kuvvetli bir delil bulunmamasına rağmen sanığın olay hakkında açıklama yapmaktan kaçınması nedeniyle başka bazı soyut durumlardan hareketle sanık hakkında olumsuz bir değerlendirme biçimi oluşturulması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ‘ıncı maddesine de aykırılık oluşturur.

Ayrıca bu durum aynı zamanda sanığın muhtemel fail (mutmassliche Taeter) olarak kabul edilmesi anlamını da doğurur. "Konuşmak istemeyen yahut sorgusu esnasında yalan söyleyen sanığı cezalandırmak lazım geldiği fikri, sanığa gerçeğe uygun beyanda bulunma mecburiyetini yükleyen ‘engizisyon’ (inquisitorial) sistemin son izlerindendir"
(…) Dolayısıyla susma hakkı ifade alma işleminin başında kullanılabileceği gibi ifade vermeye başlanmasından sonra da kullanılabilir. Kişinin susma hakkını kullandığını beyan etmesi halinde derhal ifade alma ya da sorguya çekme işlemine son verilir. Susma hakkı kişinin aleyhine "delil karinesi" ya da "suçluluk karinesi" olarak kullanılamaz. Zira susma hakkı anayasa ve uluslararası belgelerle güvencelenen düşünce hürriyetinin bir gereğidir.”

Okunur, anlatılır, yazılır…

Susmak en zor verilebilen etkili bir yanıttır ve susarak savunma yapabilmenin öğretisidir.

Nemo tenetur… “Susarak” yaşamak zorunda bırakılanların korkularından kurtulma mücadeleleri ve fısıldaşmalarından doğmuş bir ilkedir.

Konuşmanın, söz söylemenin, yazmanın ve suçlamaya karşı susmanın tarihi vardır. 

Susmak; suçu kabul etmek değil özgürce seçilen savunma yöntemidir, insan hakkıdır.

/././

Sessizlik Ortaklıktır Platformu ve 29 Ocak toplantısı-Füsun Sarp Nebil- 

Her türlü haksızlığa işaret etmek ve mümkünse çözümleri iletmek, değilse de kaydetmek amacıyla kurulan platformun -ben dahil- kurucularının tek isteği, bütün haksız konuların "din", "siyaset", "ırk" vs gibi dar bakış açıklarından değil, "insanlığın geleceği" ve "dünyanın yaşanabilir bir yer olması" açısından değerlendirilmesi... Sessizlik bir seçimdir. Onu kırmak da öyle...

Kültürümüzde sessizlik, bilgelik olarak övülmüştür. Mesela Konuşmak gümüş ise, sessizlik altındır” deriz. Ancak bunun diğer cephesinde, susmak kabullenmektir” var. Çelişki sadece görünüştedir. Sessizlik, gürültüye direndiğinde bilgelik olabilir; haksızlığa direndiğinde ise suç ortaklığı haline gelir.

Sessizlik hakkında kendimize anlattığımız rahatlatıcı bir efsane "tarafsız olmak" şeklindedir. Yani sessiz kalırsak, çatışmanın dışında, üstünde, sonuçlarından etkilenmeden kalabiliriz diye düşünürüz. Ama tarih bize aksini söylüyor. Sessizlik asla sonuçsuz değildir. Her zaman bir seçim içerir. Soru, sessizliğin konuşup konuşmadığı değil, kimin adına konuştuğudur.

Genellikle sessizlik toplumun kendi kendine geliştirdiği ve yaydığı bir reflekstir. Mesela hükümetler istikrar”ı, kurumlar süreç”i, bireyler korku”yu veya daha dürüst olmak gerekirse maliyet”i öne sürer. Toplum birdenbire sessizliğe bürünmez. Sessizlik yavaş yavaş, korkutmalar ya da mantık yürütmeler yoluyla yayılır:

* “Bana ne, benim sorunum değil”

* Ne olup bittiğini bilmiyorum ki, çok karmaşık”

* “Ben konuşsam da hiçbir şey değişmez”

* “Başkaları konuşsun”

Bu cümleler zararsız gibi görünür. Ama hep birlikte, zararın yeşerdiği bir boşluk oluştururlar. Bu noktada çok bilinen bir hikayeyi hatırlatalım. Alman Protestan rahip Martin Niemöller'in Nazi dönemini anlatan şu sözleri, sessizliğin mekaniğini en net şekilde ortaya koyan metinlerden biridir:

“Önce sosyalistlere geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü sosyalist değildim.

Sonra sendikacılara geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü sendikacı değildim.

Sonra Yahudilere geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü Yahudi değildim.

Sonra bana geldiler—
Arkama baktım, benim için konuşacak kimse kalmamıştı.”

Bu, korkaklık hakkında bir şiir değil. Bu, ahlaki parçalanmanın bir teşhisi. Adaletin seçici bir şekilde uygulandığı sürece hoş görüldüğü bir dünya. Buradaki sessizlik cehalet değil. Hesaplı davranmadır.

Sessizlik, insanların bilmemesinden değil, bilmelerinden ama kendilerini bir nedenle kısıtlanmış hissetmelerinden kaynaklanır. Çünkü konuşmanın sonuçları vardır. Sessizlik, içten içe yıpratsa bile, daha güvenli hissettirir. Bir zamanlar bizi şok eden şey, arka plan gürültüsü haline gelir. Öfkenin bir ömrü vardır.

Aşınmayı normal kabul etmek...

Vicdanımızı, kurumlara, mahkemelere, uluslararası kuruluşlara devrediyoruz ve başarısız olduklarında şaşırmış gibi davranıyoruz. Modern sessizlik sadece kişisel değil; yapısaldır. Fiziksel ya da online algoritmalar muhalefeti önemsizleştirir. Sessizlik artık sadece konuşmanın yokluğu değil, aktif olarak üretilen bir şeydir ve bu yüzden günümüzdeki sessizlik geçmiştekinden daha tehlikelidir.

Her dönem, sessizliklerinin bedeli daha sonra ödenir. Sessizlik, daha sonra "akıl almaz trajediler" haline gelen suistimallere olanak tanır. Sessizlik, kurbanları istatistiklere dönüştürür. Diğer tarafta ise, sessizlik gelecekteki faillere direnişle karşılaşmayacaklarını öğretir.

En önemlisi, sessizlik toplumları yeniden şekillendirir. İnsanlara adalet beklentilerini düşürmeyi, hayatta kalmayı, onurla karıştırmayı ve aşınmayı normal kabul etmeyi öğretir.

Bedel hemen ödenmez. Toplu olarak ve her zaman faiziyle ödenir. Sessizliği bozmak gürültü yapmakla ilgili değildir.  Konuşmak genellikle bağırmakla karıştırılır. Öyle değildir. Sessizliği bozmak şu anlama gelebilir:

* belgelemek, kayda almak,

* hatırlamak,

* normalleştirmeyi reddetmek,

* yalnız bırakılanların yanında durmak,

* kurumların ya da birilerinin sorulmasını istemediği soruları sormak.

Sessizlik, oy birliğiyle en yüksek sesle dile getirilir. Tek bir ses bile uymayı reddettiğinde ise kırılır.

“Sessizlik Ortaklıktır Platformu”

Bütün bunları size yeni kurulan bir platformu tanıtmak için yazdım. Sessizlik Ortaklıktır adını taşıyan platform, gelişmelerden insanlık adına rahatsız olan bilişimci bir grup tarafından, tam da yukarıda yazdıklarımı düşünerek Aralık 2025 ayında kuruldu. Her türlü haksızlığa işaret etmek ve mümkünse çözümleri iletmek, değilse de kaydetmek amacıyla. Örneğin Gazze olayları, Sudan olayları ve hatta çocuk işçiler konusu. Siz istediğiniz konuya geliştirebilirsiniz.

Bu platformun -ben dahil- kurucularının tek isteği, bütün bu haksız konuların "din", "siyaset", "ırk" vs gibi dar bakış açıklarından değil, "insanlığın geleceği"  ve  "dünyanın yaşanabilir bir yer olması" açısından değerlendirilmesi. Bu amacı kendine uygun bulan herkesi de harekete katılmaya bekliyoruz.

Çünkü sessizliğin zıttı öfke değildir. Aksine varoluştur. Yani hafızada varoluş, kayıtta varoluş, dayanışmada varoluş. En tehlikeli sessizlik, ezilenlerin sessizliği değil, asla bir sonraki kurban olmayacaklarına inananların sessizliğidir. Tarih bu konuda açık ve nettir. Adaletsizliğe karşı varsayılan yanıt sessizlik olduğunda, barışı korumaz. Sadece konuşmanın kaçınılmaz hale geldiği ve çok daha maliyetli olduğu anı geciktirir.

Ve yukarıdaki rahibin sözleri gibi, o an geldiğinde, çoğu zaman, bağıracak kimse kalmaz.

29 Ocak 2026 toplantısı 

"Sessizlik Ortaklıktır" platformu, ilk olarak Gazze konusuna eğildi. Tüm dünyada din, ırk vs bakmaksızın, Avustralya'daBelçika'daİspanya'daABD'de ve İngiltere'de ve de diğer bir çok ülkede bazen 500 bin kişiye ulaşan sayıda kişinin tepki gösterdiğini gördük. Ülkemizde ise gösterilerin daha din temelli olduğunu, konuya insanlığın geleceği adına protesto yapanlar olmadığını gördük ve eksikliğini hissettik.

Bu konu sadece din değil. Bu insanlık açısından bir utanç. Nasıl son 50-60 yıldır, 2.dünya savaşını anlatan sayısız filmlerde Yahudilerin soykırımına uğradığı hikayeleri görüp üzüldükse, bugün Gazze'deki soykırımına da aynı düzeyde üzülüyoruz.

Biz ne yaparız diye düşündüğümüzde, bir daha bu tür olayların olmamasının  yolunun tarih olduğunu düşündük. Nasıl 2.dünya savaşında öldürülen yahudiler için "Soykırım Anma Günü" ilan edildi ise Gazze kurbanları için de belirlenecek bir tarihin  "Soykırım Anma Günü" olması gerektiğini düşündük. Ama bu hangi gün olmalıydı?

Platformun kurucularından Rüştü Arseven bir öneri ile geldi:

"Filistinde sivillere karşı işlenen soykırım ve ağır insan hakları ihlallerinin unutulmaması amacıyla 29 Ocak tarihinin Filistin Soykırımını Anma Günü” olarak ilan edilmesi için bir çalışma başlatmalıyız.

Filistin soykırımı süresince tüm dünyada insanları harekete geçiren en güçlü tepki odağı özellikle çocuklara uygulanan vahşet olmuştur.

Neden 29 Ocak derseniz, Hind Rajab, savaşın en savunmasız kurbanlarını temsil eden bir vicdan sembolü olarak anılmaktadır.

29 Ocak 2024 tarihinde, 6 yaşındaki Hind Rajab, ailesiyle birlikte küçük bir aracın içinden, telefonda Filistin Kızılay’ından saatlerce yardım beklemesine rağmen maalesef, o da öldürülmüş olarak günler sonra bulunmuştur. Araç üzerinde 335 mermi izi vardı. Üstelik yardıma giden Ambulans aracı da, içindeki görevliler ile birlikte imha edilmişti.

Bildiğiniz gibi Soykırımı anma günü BM onayı ile gerçekleşmektedir. Ve süreç malum sebebler ile çok uzun zaman almaktadır.

Ama önemli olan bu sürecin başlaması için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır.

Ne dersiniz!

Özetle;
29 Ocak Filistin Soykırımını Anma Günü ile onun ve Filistin
de katledilenlerin hatırasının unutulmaması amaçlamaktadır"

Hind Rajab'ın ölümünü anlatan ve 82. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'a aday gösterilen "Hind Rajab'ın Sesi" isimli filmin fragmanı

Sonuç olarak 29 Ocak’ta online bir toplantımız var. İnsanlığın geleceğini düşünenleri bekleriz.

Platform: Sessizortaktir.org

Toplantı Linki : https://us06web.zoom.us/j/87952546260

Sessizlik bir seçimdir. Onu kırmak da öyle.

/././

Trump'tan gizli silah açıklaması: Venezuela saldırısında "discombobulator" kullanıldı. 

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya düzenlenen saldırıda "discombobulator" (karıştırıcı) adını verdiği yeni silahın önemli bir rolü olduğunu belirtti.

New York Post gazetesine verdiği mülakatta Trump, Venezuela'ya yönelik saldırıda "discombobulator" adını verdiği yeni silahın kullanıldığını söyleyerek, bu silahın "karşı tarafın ekipmanlarının çalışmamasını sağladığını" ifade etti. 

Trump, bu silah hakkında konuşmasının yasak olduğunun altını çizerek "Rus ve Çin yapımı roketleri vardı ama hiçbiri fırlatılamadı. Biz geldik, onlar düğmelere bastılar ama hiçbir şey çalışmadı." ifadelerini kullandı. 

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt tarafından alıntılanan bir sosyal medya paylaşımında, Venezuelalı bir güvenlik görevlisinin saldırıya ilişkin yaşananları anlattığı öne sürülmüştü.

"Tüm radar sistemlerinin aniden kapandığını" ileri süren ismi verilmeyen güvenlik görevlisi, "çok yoğun ses dalgasına benzer bir şey" algıladığını ve "kafası patlayacakmış gibi hissettiğini" iddia etmişti.

Ne olmuştu?

Venezuela'nın başkenti Caracas'ta 3 Ocak'ta yerel saatle 02.00 sularında patlama ve uçak sesleri duyulmuştu.

Venezuela yönetimi, patlamaların ardından ABD'yi ülkenin çeşitli bölgelerinde sivil ve askeri tesislere saldırı düzenlemekle suçlamıştı.

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Maduro'ya karşı büyük çaplı bir saldırı düzenlendiğini, Maduro ile eşinin ülke dışına çıkarıldığını duyurmuştu.

ABD Adalet Bakanı Pam Bondi de Maduro ve eşi Cilia Flores hakkında ABD'de suç duyurusunda bulunulduğunu, Maduro'ya "uyuşturucu terörizmi, kokain kaçakçılığı, ABD'ye karşı makineli tüfek ve yıkıcı cihazlara sahip olma" suçlamalarının yöneltildiğini açıklamıştı.

Venezuela yönetimi, ABD'nin kınanması için uluslararası topluma çağrıda bulunmuş, bazı ülkeler saldırıyı eleştirirken açıklamalarıyla ABD'ye destek verenler de olmuştu.

***

Temu'dan Türkiye hamlesi: Çin'den doğrudan sipariş kapıları kapatıldı! 

TEMU global

Ticaret Bakanlığı'nın 1 Şubat 2026'da yürürlüğe girecek "30 Euro altı ürünlerde basitleştirilmiş gümrük prosedürünü kaldırma" kararının ardından Temu, Türkiye'de "Yurtdışı Gönderim" (Global) seçeneğini devre dışı bıraktı. Satışlar yalnızca Türkiye deposu stoklarıyla sürüyor.

Çinli e-ticaret platformu Temu, Türkiye'deki kullanıcıların Çin'den doğrudan sipariş verebildiği "Yurtdışı Gönderim" seçeneğini kapattı. Kullanıcılar uygulama ve siteye girdiklerinde, daha önce global bölümde yer alan ürünleri göremiyor ve bu ürünlere sipariş oluşturamıyor.

Karara, 1 Şubat 2026 itibarıyla 30 Euro altındaki ürünlerde uygulanan "basitleştirilmiş gümrük prosedürü"nün kaldırılacak olmasının etkili olduğu belirtildi. Düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle, düşük tutarlı alışverişlerdeki hızlı geçiş ve düşük vergi avantajının ortadan kalkacağına işaret ediliyor.

Gümrüksüz alışveriş dönemi sona erdi: 30 Euro limiti de kaldırıldı

Sadece Türkiye deposu aktif

Karar'ın aktardığına göre, Temu'nun Türkiye'den tamamen çekilmediği, ancak operasyonunu daralttığı değerlendirildi. Platformun şu an için yalnızca Türkiye içi depodan gönderilen ürünlerle satışa devam ettiği, bu nedenle ürün çeşitliliğinin ve fiyat avantajının azaldığı ifade edildi.

Temu'nun Türkiye ofisine baskın düzenlendi, bilgisayarlara el konuldu

Rekabet Kurumu baskını da gündemde

Temu'nun aldığı kararın, gümrük düzenlemesinin yanı sıra son dönemde artan hukuki baskıların ardından geldiği de belirtilirken, Rekabet Kurumu'nun haksız rekabet iddiaları kapsamında Temu'nun İstanbul'daki ofisine baskın düzenlediği ve dijital verilere el koyduğu hatırlatıldı.

Uzmanlar, maliyet artışı ve denetimlerin sıkılaşması nedeniyle AliExpress ve Shein gibi diğer platformların da benzer kısıtlamalara gidebileceğini dile getiriyor.

30 Euro limiti kaldırılmıştı; 'TEMU kararı'na AKP ve MHP seçmeni de karşı: Toplumun yarısı yurt dışından alışveriş yapıyor

1 Şubat sonrası beklenen tablo

Yeni dönemde 30 Euro altı yurt dışı gönderilerin daha sıkı bir gümrük sürecine girebileceği, gümrük müşavirliği ücretleri ve tam vergilendirme gibi kalemlerin küçük tutarlı ürünlerde maliyeti yükselteceği, bireysel kullanıcı için "yurt dışından ucuza getirtme" döneminin zorlaşacağı değerlendiriliyor.

***

Şaşkınlık mı?-Ahmet Çelik Kurtoğlu 

Trump’ın II. dönem başkanlığı Pandora’nın kutusunu açtı, hem de ne açmak. AB’nin, ABD’nin karşısında Avrupa Devletler Birliği’ne evrilmesine kadar... Bu aşamada Türkiye’nin işi, ülke siyasetini oluşturan güçlerin uzlaşması gerekli ve hayli zor. Türkiye, bir ulus devlet olarak kaldığı bu coğrafyada, şeyhlikler, prenslikler arasında, batısında 450 milyonluk Avrupa Devletler Birliği ile nasıl birlikte var olabilecek?

dünya siyaseti

Washington: Çifte standart ve Hipokrasi

Uzun yıllar gazetecilik yapmış olan bir arkadaşıma “Nasılsın?” sorusunu sordum, “Şaşkınım.” yanıtını verdi, bunun üzerine ben şaşırdım. Çünkü yıllardır bu sürecin kartopu gibi birikmesini bekliyorduk ve dünyada yönetim şeklinin nasıl evrileceğini tasarlamak gerekir diyordum. Elbette dünyaya düzen vermek gibi bir hayalim yok ama ana sorunları ortaya koyup onlara çözüm aramak gerekir.

Bir paragrafla D. Trump’a ve Amerika’ya dönecek olursam, FT’den şu alıntıyı yaparım: Amerikalı olanlar ve olmayanlar, onyıllar boyunca Washington’dan kaynaklanan çifte standart ve liberal hipokrasiyi, iki yüzlülüğü tükettiler.

Joe Biden’ın Putin’in Ukrayna saldırısının arifesinde Soğuk Savaş’ı yeniden canlandırma girişimi bu yüzden başarısız oldu. Bunun yerine Hindistan’ın Rus petrolü alımını artırmasına yol açtı. Güney Afrika Cumhuriyeti, antiemperyalist mücadelesinde Rusya’ya yaklaştı. Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ikiyüzlülüğü bitirdi, ABD dış politikasında yeni bir vahşet ve gerçeklik getirdi. Artık ölçülü siyaset beyanları, vitrin süslemeleri yok.

Şaşkınlık demek, gerçeği yüzlememek demek, kendi kendimizi kandırmak demek. Uluslararası siyasette karşılıklı sempati yok. İngiliz diplomasisi onlarca yıl lafı dolandırıp birçok ülke yöneticisini oyaladı. Çin’le İngiltere arasında diplomatik ilişkilerin nasıl başladığı, “Orta Krallık İmparatoru”nun, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun temsilcisini nasıl hediyeleriyle birlikte geri çevirdiği, diplomatik ilişkileri başlatmak üzere gelen soylunun nasıl imparatorun huzuruna “eğilerek” girmeye razı edildiği tarih kitaplarında hikâye edilir.

AB standartları

Gelelim bu yeni dönemin ülkemize ne getirdiğine. Şu anda Türkiye, NATO ülkesi olarak Avrupa Birliği’nin kapısında beklemektedir. Bu sürecin devam etmesinin nedeni, projenin gereken kapsamda, derinlikte ele alınmamasıdır. AB projesi Avrupa için hem bir barış hem de kültürel birlik projesidir. Kültürel birlik ayağı iki destek üzerinde durmaktadır: hukuk–hesap verme, insan–kültür–inanç. AB’nin kuruluşunda Almanya ile Fransa arasında maden odaklı ekonomik çıkar çatışması ve 16–18. yüzyıllar arasını işgal eden dinler savaşı milyonlarca cana mal oldu. Bugünün değerleriyle geriye baktığımızda, değdi mi? Din bir manevi değer, kişisel. Neden bir başka insan bireysel farklılık uğruna canını yitirsin? Bugünün dünyasında yok artık böyle şeyler.

Protestan reform hareketiyle 1517’de başlayan ve Katolik–Protestan kiliseleri ile onların arkasındaki Avrupa aileleri, hanedanları arasında süren savaşlar, 1648 yılında Westphalia Antlaşması’yla sona ermiştir.

Uluslararası ticaret ve Avrupa Birliği

Bu ülkelerde bulunan şirketlerin gelişmesi, ekonomilerin, ulusal nüfusların büyümesi, İskoçya’da Adam Smith’in 1759’da Theory of Moral Sentiments ve 1776’da Wealth of Nations adlı çalışmalarını yayımlaması ile ülkelerin nispi olarak daha ucuza ürettikleri malları ihraç etmelerinin üreticilere daha fazla kazanç sağlayacağını göstermesiyle uluslararası ticaret başlamıştır. Ülkeler kendi nüfuslarını korumak için önceleri gümrük ve kota engellerini uygulamışlar, ancak bunun olsa olsa ulusların tüketim, yaşama maliyetlerini yükselttiğini fark ederek serbest ticarete yönelmişlerdir.

Bu tespit, 1951’de daha sonra AB’ye yönelecek olan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin, 1957’de ise Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun meydana gelmesine yol açmıştır. Bu başlangıç yeterli olmamış ve sonunda günümüzün Avrupa Birliği ile olgunluk aşamasına ulaşmıştır. Yol boyunca AB endüstrisinin verimlilik konusunda ABD ve önce Japonya, sonra Çin ve Kore’den geri kaldığı, bunun arkasındaki nedenler arasında “pazar büyüklüğünün” başlıca etken olduğu saptanmıştır.

Endüstri maliyetleri arasında işçilik ve sermaye yanında bir de pazarın yapısal eksikliği, bozukluğu sonucu “iş yapma–alışveriş” (transaction cost) vardır. Bunların en çıplak örneği dolaylı vergilerdir, girdiler üzerine kamunun koyduğu yüklerdir. Bu vergiler her ülkenin kendi maliye politikasının sonuçlarıdır ve dışarıdan müdahale ile düzeltilemez. Bunlar ortadan kaldırılmadığı sürece de “iş yapma–alışveriş maliyetleri” sıfırlanamaz, ülke maliyetleri rekabet gücüne kavuşamaz.

Müktesebat

Hukuk–hesap verme ve insan–kültür–inanç dedik. Ekonomi ayağı üzerinde durdum. Hukuk konusunda sanıyorum bugünün koşullarında fazla söz söylemeye gerek yok.

İnsan–kültür–inanç başlıklarına gelince, bu alanların her birinin ne kadar çetin olduğu ortada. İnanç konusu, TBMM’de görüşülmekte olan ve nereye varacağı pek belli olmayan Millî Dayanışma, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu. Bu konunun tartışmasına sadece kültür açısından eğileceğim. Diğer başlıklar söz konusu komisyonda halledilebilir mi, bilmem.

AB ile üyelik görüşmeleri sırasında “müktesebat”, yani özellikle bu komisyona verilen görevin içeriği fevkalade önemlidir. 27 AB ülkesini bir araya getiren, ilginç bir şekilde, bu komisyonun görev alanındaki başlıklardır. Yani Türkiye bugün tüm 470 milyon AB vatandaşının sahip olduğu hakları, 80 milyonu aşkın yurttaşına tanımak zorundadır. ABD’ye baktığımızda, orada yaşayan insanların yüksek maddi refah seviyelerine karşılık Avrupalı ile aynı uygarlık düzeyinde yaşamadıkları görülür. Amerikan kültürü, D. Trump’ın yetiştiği, alıştığı kültür, bir Avrupalının kültürüyle aynı değildir. Zaman zaman “zenginlik her şey midir?” sorusu tartışılır. Bu, kültürle bağlantılı bir değerlendirmedir.

Türkiye coğrafyası, çeşitli etnik, kültürel birikimle yetişmiş 85 milyona ev sahipliği yapmaktadır. Yani AB müktesebatını benimserken önce bizim kendi nüfusumuzun aynı gelenek, kültür birikimini içselleştirmemiz gerekir. Son 30–40 yılda bunun tam tersi yapılmıştır. Cumhuriyet’in çağdaş eğitim politikalarını ivedilikle yeniden benimsemek, 80’li, 90’lı yılların parçalı eğitim politikaları yerine ülke gençliğinin tümüne hitap eden, ileri ülkelerle aynı içerikli politikaları benimsemek, aydınlanma döneminin uygulamalarını reddetmek yerine onları kucaklamak zorundayız.

Bugün D. Trump’ın Grönland talebi Danimarka’da beka ve NATO bağlamında ele alınmakta, bir uzlaşma noktası olarak adanın NATO toprağı olarak tanımlanması önerilmektedir. Yerel yönetim konuları aynı şekilde 470 milyon AB nüfusunun taleplerini karşılayacak şekilde ele alınacaktır. Özetle Türkiye, yani kurulmakta olan yeni dünya düzeninde ülkemiz, coğrafi alanı ve nüfusu ile orantılı büyüklükte sorumluluk üstlenecektir. Böyleyse yönetim anlayışının bu olgunluk düzeyine yükselmesi gerekecektir. Yoksa bunlar şu veya bu siyasetçinin buyurmalarıyla çözülecek sorunlar değildir.

Şaşırmaya hakkımız yok: Görevimizi yerine getirelim

D. Trump’ın II. dönem başkanlığı Pandora’nın kutusunu açtı, hem de ne açmak. AB’nin, ABD’nin karşısında Avrupa Devletler Birliği’ne evrilmesine kadar. Bu aşamada Türkiye’nin işi, ülke siyasetini oluşturan güçlerin uzlaşması gerekli ve hayli zor.

Türkiye, bir ulus devlet olarak kaldığı bu coğrafyada, şeyhlikler, prenslikler arasında, batısında 450 milyonluk Avrupa Devletler Birliği ile nasıl birlikte var olabilecek?

Bu konuda çok konuşacak, yazışacağız, dikkat edelim, çok zamanımız yok.

/././

Serveti yeniden dağıtmak mı, yoksa korumak mı?-Binhan Elif Yılmaz- 

Sadece 12 adet dolar milyarderinin servetinin toplamı, 4 milyar yoksulun gelirlerinin toplamından daha fazla. Böyle bir azınlık böyle bir serveti kontrol ediyorsa, burada dikkat edilmesi gereken nokta sadece süper zenginlerin varlığı değil, aynı zamanda gücü elinde bulundurması değil midir?

Yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele eden küresel bir hareketin temsilcisi olan OXFAM, yetmişten fazla ülkede faaliyet gösteriyor. Son raporu süper zenginlerin sayısı, serveti ve yoksulluğun yayılması üzerine çarpıcı verilerle dolu.

Raporun başlığı “zenginlerin hükmüne direnmek” olarak belirlenmiş. Çünkü ekonomik eşitsizlik tek başına ekonomik bir sorun ya da sonuç değildir. Aynı zamanda süper zenginlerin politik gücü kontrol etmesine yol açan ve demokrasiyi aşındıran büyük bir sorundur.

Bu durum küresel eşitsizlik uçurumu giderek derinleştiriyor. Aşağıda bu konuya açıklık getiren birkaç veriden bahsedelim:

2025 biterken dolar milyarderi sayısı 3.000'i aşmış ve toplam servetleri ise 18,3 trilyon dolara ulaşmış. Son beş yılda servet artış oranı yüzde 81 olmuş.

* Dolar milyarderlerinin serveti sadece 2025 yılında yüzde 16’ın üstünde artış göstermiş, bu artış hızı son beş yılın ortalamasının 3 katı.

Bizde yerleşik sözlerden biri olan “zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış”, misali artan servet ve süper zengin örnekleri çoğaltılabilir. Ancak zenginliği yoksulluk ile karşılaştırınca durum gerçekten vahim:

* Her 4 kişiden biri, yani yaklaşık 2 milyar insan düzenli olarak yeterli gıdaya erişemiyor.

* Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Daha vahimi, artık sadece 12 adet dolar milyarderinin (alt sınır 250 milyar $) servetinin toplamı, 4 milyar yoksulun gelirlerinin toplamından daha fazla. Bu duruma kısaca “servet yoğunlaşması” ya da “sermaye temerküzü” deniyor. Yani küresel zenginliğin çok küçük bir azınlığın elinde birikmesi anlamına geliyor.

Diğer yandan böyle bir azınlık böyle bir serveti kontrol ediyorsa, burada dikkat edilmesi gereken nokta sadece süper zenginlerin varlığı değil, aynı zamanda gücü elinde bulundurması değil midir?

Medya ve sosyal medyada süper zenginlerin varlığı yadsınamaz. 2025 yılının fotoğrafları arasına giren bir fotoğraf karesinde, Beyaz Saray’da ABD Başkanının etrafında toplanıp onu dinleyen sosyal medya ve yapay zeka patronları yer alıyordu.

Süper zenginler, yapay zeka, medya ve sosyal medyada en üst sıralardaysa, medya ve sosyal medya şirketlerinin hemen hepsi yapay zeka ile çalışıyorlarsa, artık kimin sesinin duyulacağına, kimin geride kalacağına karar verilmiş olur ve bu servet yoğunlaşması demokrasiyi yeniden şekillendirir.

Rapor, medya ve yapay zekanın artık birer teknolojik araç değil, süper zenginlerin siyasi güçlerini pekiştirmek, adaletin önünde dokunulmazlık elde ederek servetlerini korumak ve toplumun geri kalanının haklarını erozyona uğratmak için kullandıkları en etkin araçlar arasında olduğunu savunuyor.

Serveti korumak değil de serveti yeniden dağıtmak ne kadar mümkün?

Hükümetlerin hedeflerinden biri toplumsal refahı arttırmak, bunun için de serveti yeniden dağıtmak olmalı. Ellerinde de ulusal ve küresel servet vergileri, eşitsizliği azaltmak için planlar, aşırı kârın sınırlandırılması için regülasyonlar ve istisna, muafiyetlerin daraltılması gibi araçlar ve seçenekler var. Ama son çarpıcı verilere bakınca değil serveti yeniden dağıtmak normal olanın serveti korumak haline gelmiş olduğu anlaşılıyor.

Servet korundukça çoğunluğun haklarını aşındırır, yoksulluğu ise kalıcı hale getirir ve giderek daha da yoğunlaşır, yani belli ellerde toplanır. Bu durum, son OXFAM raporunun temelini oluşturan "zenginlerin hükmü" kavramının ana sebebidir ve direnmeyi gerektirir.

/././

Kolombiya’dan mektup var -Ercan Uygur- 

Türkiye’de bazen Türkiye’nin küçük ayrıntıları üzerinde ve kişiselleştirilmiş konularında çok yoğunlaşıyor, çok tartışıyoruz. Halbuki Türk toplumu dünya toplumunun bir parçasıdır. O büyük toplumun yaşadıklarını ve deneyimlerini bilmek, Türk toplumu için önemlidir. Bunu yazılara gelen yorumlardan anlıyorum

kolombiya

Bu köşede Venezuela ve Kolombiya ile ilgili beş yazı yazdım. Birincisi 17 Ekim 2025 tarihli idi ve “Nobel barış ödülü rezaleti” başlığını taşıyordu. Bu rezaletin devamı var; Venezuelalı bazı muhaliflerle ABD başkanı Trump ve çevresini de içine alıyor. Önce kısaca bu konuya bakıyorum.

Sonuncu yazım 12 Ocak 2026 tarihli idi. Bu yazıya Kolombiya’da bulunan okurumuz Gülnur Elçik’ten bir mesaj aldım. Bir yerinde şöyle diyordu: “Bir süredir Kolombiya’dayım ve buradan kıymetli değerlendirmelerinizi okumanın tadı ayrı.”

Kendisine teşekkür ettikten sonra şu iki soruyu sordum.

1) ABD'nin Venezuela’ya saldırısı komşu Kolombiya’da nasıl algılandı? Nasıl tepkiler oldu?  

2) Kolombiya başkanı Gustavo Petro için bazıları cesur ve kahraman diyor. Bazıları ise hayalperest bir eski gerilla diyor. Sizce hangisi doğru?  

Kamu yönetimi, siyaset ve iktisat eğitimi almış ve sosyoloji doktorası yapmış olan Elçik’in bu sorulara verdiği yanıtları da aşağıda aktarıp değerlendiriyorum. Kolombiya ve başkanı Petro, Trump’ın tehdit ettiği ülkeler arasında Venezuela’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

Kolombiya da, Venezuela gibi, Bolivarcı bir yönetime sahip. Başkan ve iktidar 2022’de seçildikten yaklaşık üçbuçuk yıl sonra önemli bir halk desteğine sahip. Bu yönleriyle Kolombiya’da halkın ve Başkan Petro’nun ABD’ye tepkisini bilmek önemlidir.

Nobel Barış Ödülü rezaletinin devamı

2025 Nobel Barış Ödülü, Venezuela muhaliflerinden Maria C. Machado’ya verilmişti. Kimine göre Machado muhalefet lideridir, ama bu liderlik payesi Venezuela’da tartışmalıdır. Ayrıca Trump için de tartışmaya açıktır. En basitinden, Trump Venezuela’da iktidarı Machado’ya vermek istemedi.

Birçok Venezuelalı ve Latin Amerikalıya göre ise Machado bir vatan hainidir, çünkü ABD’yi ve özellikle ABD başkanı Trump’ı kendi ülkesini işgal etmeye davet edegeldi. Bu da yetmedi, Machado benzer bir daveti birkaç kez İsrail başbakanı Netanyahu’ya da yaptı.

Bu nasıl barış ödülüydü ki, ödül verilen kişi ülkesine yabancı güçleri davet ediyor ve savaş olmasını istiyordu. Nobel komitesi de zaten ödülü barış için değil, demokrasi için verdiğini ifade ediyordu.

ABD güçlerini Venezuela’ya davetin etkisiyle olmalı, ikisi senatör, altısı temsilciler meclisi üyesi toplam sekiz ABD kongre üyesi Machado’yu Ağustos 2024’te Nobel Barış Ödülüne aday gösterdiler. Bunların tümü Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelenleri ve Trump’ın en yakınında idiler.

Bu sekiz kişi arasında şimdinin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Trump’ın önce Ulusal Güvenlik Danışmanı, sonra ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Michael Waltz da vardı.

Bunların Nobel Ödül Komitesine telefonlar ettiği de sonradan anlaşıldı.

2024 ortasında Trump henüz başkan seçilmemişti ve haliyle Nobel Barış Ödülü aklından geçmemişti. Ancak 2025 ortalarına doğru Trump, toplam sekiz savaşı önlediğini veya bitirdiğini ileri sürerek Nobel Barış Ödülünü kendisine layık görmeye başladı. Bunu yakınlarına da ifade etti.

Barış Ödülü kendisine değil de Machado’ya verilince çok kızmıştı. (Onu öneren en yakınındakilere de kızmış olmalıydı.) Obama’ya verilen bu ödül bana neden verilmiyor bile demişti.

Bunlara inanmak zor ama, başka bir gariplik daha var. Ödül başvuruları için son tarih 31 Ocak 2025 idi. Artık çok geçti ve hadi Trump bilmez diyelim, yakınındakiler de kendisini uyarmadı. Ödül istediğini dillendirmeye devam etti.

Trump’ın barış ödülü beklentisini ve ödülü alamayınca (başvuru yapılmadan nasıl alacaktı ki?) kızgınlığını duyan Machado, kendisine Venezuela’da görev verir umuduyla, Trump’ı geçen hafta 15 Ocak’ta ziyaret etti. Rezalet bitmedi. Machado, bu ziyarette Nobel Barış Ödülünü götürüp Trump’a sundu.

Machado ekledi: “Trump bizim özgürlüğümüz için çok çaba gösterdi.” Trump bir mesaj yayınladı ve “Nobel Barış Ödülü, yaptığım önemli çalışmalar için bana sunuldu” dedi. Trump’a sunulan ödül madalyasının altında “Venezuela halkı adına minnet ifadesi olarak sunulmuştur” diyordu.

Nobel Ödül Komitesi, uluslararası güç odaklarına teslimeyetin neden olduğu bu rezalet için çok pişman oldu ki sonuncusu 18 Ocak’ta olmak üzere birkaç kez mesaj yayınladı. Özet olarak “Ödül madalyası ve ödül parası devredilebilir, ancak ödül unvanı başkasına devredilemez” diyordu.

Bu rezaletin yankıları elbette yıllarca devam edecektir.

ABD’nin Venezuela baskını sonrası Kolombiya’da tepkiler

Daha önce de dediğim gibi, Kolombiya Venezuela’nın komşusu, onun gibi petrolü ve değerli madenleri var. Kolombiya, Venezuela gibi Bolivarcı bir yönetime sahip ve Trump Kolombiya’yı ve başkanı Petro’yu sürekli tahdit ediyor, sıranın onlarda olduğunu söylüyor.

Tüm bunları Kolombiya halkı ve başkanı nasıl algıladı, bunlara nasıl tepki verdi? Kolombiya’daki okurumuz ve meslektaşımız Gülnur Elçik bu konuda açıklamalar yaptı, ben de bu açıklamaları kısaltarak ve editörlük süzgecinden geçirerek aşağıda aktardım.  

“ABD saldrısı/müdahalesi burada o kadar kanıksanmış ki, neredeyse kimse şaşırmadı. Rasyonel koşullardan yola çıkarak Kolombiya’ya müdahale ihtimallerini tartıştığınızda da genel tepki şu oluyor: 'ABDnin saldırması için gerekçeye, koşula ihtiyacı yok.' ABD zaten saldırgandır görüşü yaygın.”

“Görebildiğim kadarıyla Türkiye’de müdahale daha çok Trump üzerinden tartışılırken, burada insanlar ve kurumlar ABD devletine, hatta derin devletine işaret ediyor. Ayrıca, birçokları Trump'ın Latin Amerika'ya yalnızca petrol bağlamında yaklaştığını iddia ediyorlar ama, siyasi yaklaşım da çok önemli. ABD’nin uzun vadekli çıkarlarına aykırı hareket edenler hep hedeftedir.”                       

“Bu nedenle burada anti-emperyalizm vurgusu sol içinde çok daha güçlü. Trump gider bu iş biter demiyorlar. Yine bu nedenle kara savaşı yüksek bir olasılık olarak görülmüyor. ABD, askeri güçle müdahale olursa kendisine bir halk tepkisinin olacağını ve risklerin yüksek olduğunu biliyor.”

“Geçenlerde Venezuela saldırısına karşı eylemleydik, oldukça kalabalıktı ve coşkuluydu. Buradaki eylemlerin bizdekilerden (ve Ortadoğu bölgesindekilerden) iki önemli farkı var:

1) Eylemlere genci ve yaşlısıyla nesiller arası bir katılım oluyor. Bu farklı nesiller birbiriyle kaynaşabiliyor.

2) Burada eylemler çok eğlenceli oluyor. Türkiye'de ve Ortadoğu’da siyaset sadece ciddi bir iş olarak anlaşılır, feda kültürü üzerine kuruludur. Hatta risklidir. Burada öyle değil ve bu yüzden eylemler burada uzun sürüyor ve coşkulu geçiyor.”

Kolombiya başkanı Gustavo Petro için ülkesinde nasıl bir değerlendirme yapılıyor? Genel olarak siyaset zemini nasıl? Gülnur Elçik’in görüşlerini yine kısaltarak ve editörlük işlemi de yaparak aşağıda aktarıyorum:

“Petro'nun ABD’ye itidalli biçimde kafa tutmuş olmasından çoğu insan memnun olmuş görünüyor. Venezuela saldırısı öncesinde 'Petro ABD'ye fazla çıkışıyor, ABD bizi ekonomik olarak sıkıştıracak' kaygısını sıkça duyuyordum. Venezuela saldırısıyla onun yerini "ABD'ye meydan okuyan Petro" memnuniyeti almış durumda.”

“Ben burada daha çok sol bir çevre içindeyim, bu da Petro'ya ilişkin görüşleri çoğunlukla tek taraftan duymam anlamına geliyor. Bu konuyla ilgili birkaç gözlemimi siyaset zemini bağlamında paylaşmak isterim.” 

“Solcular bazen Petro’yu eleştirirken bir aşırı sağcıyı eleştirir gibi eleştiriyor. Halbuki Petro yılların neoliberal hükümetlerinin ardından iktidara gelmiş biri. Önemli çaba gösteriyor. Ülkede özellikle Covid-19 salgınından sonra artan korkunç bir yoksulluk var. Evsiz çok. Bazen bu yüzden dışarı çıkmak istemiyorum, çünkü bizim çok alışık olmadığımız bir durum.”

“Sağ siyaset burada ABD'nin uzun yıllardır doğrudan yatırım yaptığı, onun desteğiyle semirmiş bir siyaset. Görebildiğim kadarıyla, sağa yönelimin ardında bizim ülkedekine benzer bir dinamiği var: Ekonomik kalkınma istiyorsan sağı, demokrasi istiyorsan solu destekle!”

“Gençlerde sağa destek sanki bu nedenle daha yaygın. Sol koalisyon güçlü bir ekonomik güçlenme iddiası ortaya koyabilirse ve bunun demokrasi ile bağını iyi gösterebilirse bu tablo değişecek görünüyor.” 

“Petro'nun Trump’a karşı ve uluslararası düzeydeki çıkışları da önemli bir yer tutuyor burada. Bence Petro, demokrasiyi uluslararası bir ihtiyaç olarak iyi konumlandırıyor.”

“Burada demokrasi kültürü oldukça yaygın, demokrasinin genişlemesini sağlayabilecek büyük bir toplumsal zemin var. Her şeyden önce, Petro gibi eski bir gerillayı başkan olarak seçmişler, bu bizim Türkiye'de hayal dahi edemediğimiz bir olaydır.”

“Birkaç saptama daha; sanatın gündelik hayatın genel olarak çok içinde ve erişilebilir olmasını belirtmeliyim. Erkeklik kültürü Türkiye'ye göre daha zayıf, benzer şekilde dinin gündelik hayatta ve siyasette belirleyiciliği de daha zayıf.”

“Tüm bunlar demokrasinin genişlemesi ve kalıcılaşması açısından önemli olanaklar sunuyor. Bazı mahallelerde hafta sonları mahalleliler bir araya gelip mahalle sorunlarını tartışabiliyor. Türkiye'de demokrasiden yalnızca seçimleri anlıyoruz, ama burada demokrasi gündelik hayatta da uygulaması olan, hissedilen bir şey.”

İzlenimleri ve değerlendirmeleri için Gülnur Elçik’e teşekkür ederim. Şunu belirteyim; Venezuela ve Kolombiya konusunda yazdığım yazılara başka yorumlar da geldi. Bunlara gecikerek de olsa kişisel yanıtlar verdim.

Şöyle bitireyim. Türkiye’de bazen Türkiye’nin küçük ayrıntıları üzerinde ve kişiselleştirilmiş konularında çok yoğunlaşıyor, çok tartışıyoruz. Halbuki Türk toplumu dünya toplumunun bir parçasıdır. O büyük toplumun yaşadıklarını ve deneyimlerini bilmek, Türk toplumu için önemlidir. Bunu yazılara gelen yorumlardan anlıyorum.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-

Prof. Dr. Serdal Bahçe ile söyleşi: Trump sonrası küresel ekonomi nereye gidiyor?-Esra Akgemci-  Trump’ın tarife politikaları ne anlama geli...