soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-


Migros direnişi: Depo işçileri kararlı, birçok kentte raflar birkaç gün içinde boş kalabilir -Emre Alım- 

Sefalet zammı dayatmasına ve ağır çalışma koşullarına karşı depolarda iş bırakan Migros işçileri haklarını alana kadar işbaşı yapmamakta kararlı. Eylemler 4. gününe girerken mağazalarda depolar boşalmaya başladı. Birçok kentte raflar da birkaç gün içinde boş kalabilir.

Türkiye’nin en büyük perakende zincirlerinden biri olan Migros’ta, depo işçilerinin düşük zam dayatmasına karşı başlattığı direniş büyüyor. 

Asgari ücretin yüzde 1 üzerindeki zam teklifine boyun eğmeyen işçiler İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Kocaeli, Erzurum ve Diyarbakır’da bulunan toplam 12 depoda iş bıraktı.

Birçok kentte üretim ve sevkiyat faaliyetleri ciddi biçimde yavaşlarken, işçiler taleplerinin "uçuk değil, adil" olduğunun altını çiziyor.

'Hayvan barınağı gibi yerlerde oturuyoruz'

Depo işçilerinin direnişi 4. gününe ulaştı. Binlerce işçinin ortak talebi şöyle: Ücretlerin yüzde 50 artırılması, vergi kesintilerinin patron tarafından ödenmesi ve promosyonların kesintisiz yatırılması.

İşçiler, fiziksel olarak en ağır iş kollarından biri olan depo işçiliğinde, sadece düşük ücretlere değil, aynı zamanda insanlık dışı çalışma koşullarına da isyan ediyor. 

İzmir Torbalı’daki depoda çalışan bir işçi, maruz kaldıkları ortamı ve amir baskısını şu ifadelerle dile getiriyor: "Ağır çalışma koşullarının, kullandığımız araç gereçlerin, oturduğumuz sosyal alanların iyileştirilmesini istiyoruz. Hayvan barınağı gibi yerlerde oturuyor insanlar.  Yıllardan beri mobbing, baskı, taciz ve tehdide maruz kalıyoruz. Hatta dün amirlerden biri ‘Bu işlere kalkışan arkadaşların kafasını koparacağım’ dedi. Çok konuşunca, hakkını arayınca kafalarına göre tutanak yazıyorlar, primleri kesmekle tehdit ediyorlar. Sürekli performans tutuyorlar. Mesela benim meyve sebzede benden günlük 9 ton ürün atmamı istiyorlardı. Prim sistemi amirlerin keyfine kalmış vaziyette. Kadın arkadaşlarımızın gittikleri tuvaletlere kadar soruyorlar. 'Sürekli tuvalete gidiyorsunuz' diye baskı uyguluyorlar."

'Hiçbir ürün çıkarılmıyor, TIR'la indirilmiyor'

Depolarda uygulanan yüksek tempo ve vardiya baskısı, işçilerin sağlığını ve psikolojisini tehdit eder boyuta ulaştı. Torbalı’daki depo işçisi, sevkiyatın durduğunu ve performans sisteminin nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü şu sözlerle anlatıyor: "Kalan personelle, toplayabildikleri kadar malı, acil ürünleri göndermeye çalışıyorlar. Ama onlar da belli bir süre gider. Biz çünkü işin ağır bölümünde biz çalışıyoruz. Burası Türkiye'nin en büyük ikinci deposu. Donuk et ürünleri, süt ürünleri, meyve sebze, kuru gıda var. Hiçbirinde şu anda çıkış yapılmıyor. Hatta gelen TIR'lar şu anda dışarıda duruyor. Onlar indirilmiyor."

'Meyve-sebze deposu boş, sevkiyat durdu'

Depolardaki iş bırakma eylemi, mağaza raflarına ve satışlara doğrudan yansımış durumda. İzmir’de çalışan bir mağaza görevlisi, depoların boşalmasının yarattığı tabloyu şu sözlerle aktarıyor: "Çalıştığım mağazanın deposunda çok az ürün kaldı. Şu an meyve sebze deposu boş. Birkaç gün daha sevkiyat gelmezse açacak bir mal kalmayacak. Çünkü birçok mağazada özellikle de küçüklerde stoklu çalışılmıyor. Bir de ‘katalog haftası’ dediğimiz indirim dönemindeyiz. Bu dönemde bol sipariş yazılıyor, yüklü miktarda ürün geliyor. Yani o malların gelmemesi daha önemli şu an."

İşçilerden boş kalan reyonları kuru gıda gibi stoktaki ürünlerle doldurmaları isteniyor ancak bu durum mağaza cirolarının düşmesine engel olamıyor.

Migros'un hamlesi işçilerde karşılık bulmadı

Migros İnsan Kaynakları, tepkiler üzerine taşeron uygulamasına son verileceğini ve işçilerin 1 Şubat itibarıyla kadrolu yapılacağını duyurdu.

Ancak işçiler, Nisan ayında yapılacak toplu iş sözleşmesi öncesinde zam oranının belirsizliğini koruduğunu ve kadrolu personelin de ağır vergi kesintileriyle boğuştuğunu belirterek bu adımı yetersiz buluyor. 

İşçiler ücretlerin yüzde 50 artırılması, vergi yükünün hafifletilmesi, promosyonların tam yatırılması, yan haklara yüzde 100 zam yapılması ve keyfi tutanaklara son verilmesi konularında kararlılıklarını sürdürüyor. 

Öte yandan, mağazalarda yetkili sendika Tez Koop-İş’in sürece dair sessizliği dikkat çekmeye devam ediyor.

/././ 

Burjuvazinin ‘faşizm’ kartı -Atilla Özsever- 

Klasik faşizm, 1929 ekonomik buhranı sonrasında yükseliş kaydettiği gibi bugünün dünyasında da kapitalizmin krize girmesiyle birlikte neofaşist bir dalga çıkış halinde. Burjuvazi her zaman “faşizm” kartını yedekte tutar. Tarihten de ders alarak günümüzde antifaşist mücadele nasıl yürütülmelidir?

Dünyanın birçok yerinde faşist hareketlerin yükselişte olduğu dikkati çekiyor. ABD (Trump) başta olmak üzere İtalya’da (Meloni), Macaristan’da (Orban), Arjantin’de (Milei), İsrail’de (Netanyahu), Hindistan’da (Modi) faşizan lider ve partiler iktidarda bulunuyor.

Öte yandan Fransa’da aşırı sağcı, faşizan Marine Le Pen’nin partisi RN (Ulusal Birlik) 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en yüksek oyu aldı, son ulusal seçimlerde de birinci parti olmamakla birlikte ikinci sıraya yerleşti.

Yine Almanya’nın aşırı sağcı faşist partisi AfD (Almanya İçin Alternatif), ikinci parti konumunu koruyor. Avusturya’da ise aşırı sağcı, faşist nitelikteki yabancı düşmanı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), son seçimlerde en fazla oyu alan parti konumundadır. Ancak FPÖ, merkez partilerin koalisyonu sonucu hükümet dışında kaldı.

İsveç’te aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi, ikinci parti ve koalisyon ortağı olmayıp hükümete dışarıdan destek veriyor. Hollanda, Portekiz, Norveç gibi ülkelerde de aşırı sağcı faşizan partiler hükümetlerde yer almamakla birlikte genelde ikinci parti konumunda bulunuyorlar.

Neofaşist dalga

Görüldüğü gibi dünyada aşırı sağcı, neo (yeni) faşist bir dalga yükseliş halindedir. 1920’lerin, 1930’ların Avrupa’sında yükselen bir sosyalist hareket, bir işçi sınıfı mücadelesi söz konusuydu. Bu anlamda burjuvazi için bir “komünizm tehlikesi” mevcuttu. O dönem Avrupa’daki tekelci sermaye, bu gelişmeyi durdurmak için “faşizm” kartını ileri sürdü.

Kuşkusuz yine o dönemde ağır bir ekonomik bunalım (1929 Bunalımı) vardı. Sermaye sınıfı, bunu aşmak için de faşist hareketlere bel bağladı ve iktidara gelmesine destek verdi.

Günümüzde ise klasik faşist dönemde olduğu gibi bir “komünizm tehlikesi” yok ancak kapitalist sistem yine krizde ve ülkelerde yoksullaşma artıyor. Özellikle 2008 krizi sonrasında ekonomide derinleşen bir durgunluk ve işsizlik dikkat çekicidir.  

Keza mevcut burjuva iktidarlarının toplumları yönetme kabiliyetinin azalması ve göçmen sorunu, egemen sınıfların yine faşist hareketlerle bağ kurmasını önceliyor. Bu çerçevede emekçiler ve sosyalistler açısından faşist tehlike gündemdedir. ABD’de Trump’ın tavır ve uygulamaları, emperyalizmle faşizmin birlikteliğini ortaya koyuyor.

Militarizm ve faşizm

Günümüzdeki faşist zihniyet, teknolojik ve kültürel unsurları kullanarak ırkçılık, göçmen karşıtlığı, kadın düşmanlığı gibi temalara başvuruyor ve dijital tekelci sermaye bu süreci ve militarizmi destekliyor.

Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde savunma harcamaları artıyor, hükümetler militarist bir anlayışı körüklüyor. Egemen sınıflar, ekonomik krizi militarist söylemlerle güvenlik endişesini öne sürerek aşmaya çalışıyorlar.

Burjuvazi, bir yandan emekçi sınıfları bölmeye çalışıp direnişlerini engellemek isterken diğer yandan da her kriz döneminde olduğu gibi faşist hareketlerle ittifaka yöneliyor.

Sonuç itibariyle burjuvazinin en sömürücü ve saldırgan kesimi olan tekelci sermaye, hegemonyasını sürdürebilmek için faşist hareketlere başvuruyor. Başka bir deyişle burjuvazi, her zaman yedekte tuttuğu “faşizm kartını” yeniden “cepheye” sürüyor.

Antifaşist mücadele

Bu koşullarda faşizmle nasıl mücadele edilecektir? Faşizmi doğuran koşullar kapitalizmin krizi bağlamında ortaya çıktığına göre, sosyalistlerin, komünistlerin mücadelesi kapitalizmi de hedef alan bir mücadele olmasını gerekli kılıyor.

Yoksa sadece faşist güçlerin, partilerin seçim yoluyla yenilmesi, geçici olarak geri çekilmelerine yol açar. Nitekim ABD’de sol ve ilerici güçler, kapitalist düzene yönelik bir mücadele de sürdürmedikleri için Trump ikinci kez iktidara geldi.

O nedenle faşizme karşı mücadelede, demokratik güç birliğinin yanı sıra bazı temel konularda neoliberalizmi aşan emeği ve kamusal çıkarı merkeze alan bir ekonomik yönelime gitmek zorunlu hale geliyor (Bakınız: Prabhat Patnaik’in “Modern dünyanın eski karanlığı: Faşizm adlı yazısı, 20 Ekim 2025, Birgün).

Nasıl yapılmalı?

Türkiye’de siyasal İslamcı faşizan rejimin değiştirilmesi yönündeki mücadele kuşkusuz önceliklidir. Burada sol, sosyalist örgütlerin işçi sınıfı dahil tüm emekçi kesimi harekete geçirebilecek birleşik bir mücadeleye, demokratik bir güç birliğine ihtiyaç vardır.

1920’lerin İtalya’sında, 1930’ların Almanya’sında olduğu gibi antifaşist mücadeleyi zayıflatacak tarzda solun birbirini suçlayan davranışlardan kaçınmak gerekiyor.

Ülkemizde sol kesimin farklılıklarını değil ortak noktalarını öne çıkarıp emek kesimi temelinde –ki toplumun yüzde 70’ini oluşturur– antiemperyalizm, laiklik ve demokrasi temalarını da ön plana alarak bir mücadele sürdürmesi gerekli gözüküyor.

Bu mücadele sürecinde emekçi sınıfların ve toplumun tüm yoksul kesimlerinin somut sorunlarını dikkate alan, çözüm öneren ve önceleyen bir yaklaşım da önemlidir. Keza son tahlilde sosyalistlerin, komünistlerin iktidara gelebilecek politik süreçleri ve araçları oluşturmaları da gerekiyor.

Türkiye, yol ayrımında

Faşizme karşı mücadele ve nihayetinde burjuvazinin iktidarına son verilmesi için işçi sınıfının öncü unsurlarının örgütlenmesi önem kazanıyor. Bu bağlamda militan işyeri temsilcileri, mücadeleci sendika şube yönetimleri örgütlenmede önemli unsurlardır.

Keza beyaz yakalı diye nitelenen “yeni proletaryanın” da özelliklerine uygun örgütlenme modellerini geliştirmek gerekiyor. Bu mücadele süreçlerinde yeni teknolojinin olanaklarından yararlanılması da hesaba katılmalıdır.

Ülkemiz ciddi bir yol ayrımındadır: Ya bu mevcut iktidar, faşizmi tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçirecek şekilde inşa edecek ya da tüm demokrasi ve emek güçleri bu faşist yönetim ve anlayıştan mücadele ederek kurtulacaktır. İkinci seçeneği başarmak, görevimizdir… 

/././

'Yeşilada' krizi çözüldü mü?-Engin Solakoğlu- 

Dünyanın çıldıran gündemi içerisinde Suriye, İran ve Ukrayna gibi dişli rakipler arasından sıyrılmayı başaran ve halen süren Grönland krizinin pek hayırlı -sonuç demeyelim şimdilik ama- yansımaları oldu.

Bir ara küresel çapta bir hastalık haline gelmişti Vikingler konusu başarılı bir televizyon dizisi sayesinde. Türkiye de nasibini almıştı elbette. Yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, alabildiğine yiğitlik, kahramanlık cazip gelmişti insanlara. Biraz düşününce anımsadım. Benim bu Viking meselesiyle tanışmam önce sinema sayesinde olmuş. Kirk Douglas ve Tony Curtis’in başrolde oldukları 1958 yapımı bir Hollywood dev prodüksiyonu. Çocukken televizyonda siyah beyaz izlemiştim. Sonra renklisini yine TRT’de muhtemelen birkaç kez daha seyrettim. İz bırakan bir filmdi. Üstüne bir de 1974 yapımı çizgi film var. Tek kanallı TRT’de onu da kaçırmazdım elbette. Mucit bir Viking çocuğunun hikayesi.

Uzatmayalım, Viking tarihi, olduğu kadarıyla medeniyeti, mitolojisi son 50-60 yıldır popüler kültürün bir parçası. İşin politik yüzü çok daha sıkıntılı. Vikingler, faşizmin, nazizmin, beyaz üstünlükçülüğün, düpedüz ırkçılığın tepe tepe kullandığı bir malzeme.

Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama bu Viking mitosunda anlatılan bir anekdot var. Malum bunlar denizci bir halk. Habire gemilerine binip ağırlıkla Batı’ya doğru şanslarını deniyorlar. Coğrafya kaderdir deniyor ya olur olmaz. Burada bir karşılığı var, çünkü doğu ve kuzeydoğu istikametinde deniz hemen bitiyor. Ya buzlar ya da Rusya. Oralara da gitmişler elbette. Nehirleri kullanarak İstanbul’a kadar da inmişler.

Batı’ya yelken açtıklarından ilk ayak bastıkları toprak parçası Faroe Adaları, sonra İzlanda, sonra da Grönland. Britanya’yı da atlamayalım. İngiltere tarihinin en önemli bileşenlerinden biri Vikingler. Bu gariplerin derdi sürekli donmayan topraklar bulmak. Anlaşılır bir kaygı. İzlanda’ya çıktıklarında küt diye Buz Adası adını vermişler. Her yer donuk değil ama pek bereketli bir yer de sayılmaz. İzlanda’nın kolonizasyonu çok uzun sürmüş. Çok telefat vermişler. Bir de isimden dolayı fazla meraklısı da çıkmamış. Adanın nüfusu bugün dahi 300 bin civarında. Grönland kıyılarına varınca aynı hatayı yapmayalım, bari isimden kaybetmeyelim diye “Yeşilada” demişler. Buz aynı buz, soğuk aynı soğuk ama II. Buz Adası deseler baştan kaybedecekler. Malum, marka imajı meselesi.

Yani küresel iklim düzensizliği nedeniyle ancak 20. yüzyılda toprağın buzunun yer yer çözüldüğü Grönland’ın isminin hiç de bilimsel olmayan hikayesi bu.

ABD’nin uzun süredir göz koyduğu ama Trump’ın ciddi ciddi çökmeye niyetlendiği Grönland’da 50 bini yerli 56 bin kişi yaşıyor. Yerliler İnuit. Başka bir deyişle Alaska’da, Kanada’nın kuzeyinde, hatta Rusya’nın kuzeyinde yaşayan halkların bir parçası. 4500 yıl önce oralardan gelmiş yerleşmişler. Sonrası Viking işgali, kıyım, zorla Hristiyanlaştırma, asimilasyon ve Avrupa’nın Avrupa’daki bir sömürgesi olmak.

Dünyanın çıldıran gündemi içerisinde Suriye, İran ve Ukrayna gibi dişli rakipler arasından sıyrılmayı başaran ve halen süren Grönland krizinin pek hayırlı -sonuç demeyelim şimdilik ama- yansımaları oldu.

Bir kere şu gerçek net ortaya çıktı. NATO üyesi olmanız sizi ABD emperyalizminden ve sermayenin açgözlülüğünden korumuyor.

Bir diğer yansıma emperyalizm kardeşliğinde birleşen ABD, Kanada ve AB’nin birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmesine vesile olmasıydı.

Kanada Başbakanı Carney’nin emperyalist düzene dair Davos’taki itirafları ve eleştirileri çok konuşuldu. Carney, yıllardır sergilenen maskeli balonun iç yüzünü saydı döktü. Sistemin nasıl adamına göre işlediğini, güçlüyü kayırdığını, yoksul ülkeleri daha da yoksul hale getirdiğini tane tane anlattı. Hiçbiri bilinmiyor değildi ama “adamları” söyleyince etkisi daha büyük oldu. Carney eleştirdiği sistemin bir ürünü her bakımdan. ABD Kanada’ya veya Grönland’a hallenince dili çözüldü sadece. Yoksa, siyonist soykırıma destekçiliği, Venezuela’ya yönelik haydutluğa tepkisizliği  filan değişmiş değil.

ABD’nin Grönland hevesinin bir geçmişi olduğu yazıldı, çizildi. ABD Grönland’ı daha 1942 yılında işgal etmiş. Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilince Naziler burunlarının dibine gelmesinler düşüncesiyle adaya kuvvet yığmış. Savaş bitince de çekilmiş ama adada üsler bulundurmaya devam etmiş. Zaman içinde bunların biri hariç hepsini bırakıp gitmiş.

Dedik ya emperyalist çetede hırgür çıkınca herkes bir diğerinin suçunu ifşa ediyor diye, Grönland’daki Amerikan askeri varlığının ilginç bir yönünü de Almanya’nın Sesi Deutsche Welle’den öğrendik bu sayede.

ABD’nin adadaki üslerinden biri Yüzyıl Kampı (Century Camp) adını taşıyormuş. Sözde bir araştırma merkeziymiş. İlan edilmiş amacı buz tabakasında bilimsel araştırtmalar yapmak. Adanın kâğıt üzerindeki sahibi Danimarkalılara da böyle söylenmiş.

Esas amaç elbette farklı. Merkez buz yüzeyinin altına inşa edilmiş. 200 kişiyi aşan personelin ve tesisin enerji ihtiyacını karşılamak için küçük bir nükleer santral kurulmuş. Buz solucanı (iceworm) olarak adlandırılan proje çerçevesinde toplam dört bin km uzunluğuna ulaşacak tüneller kazılması planlanmış. Tünel kazımı 1959’da başlamış. Buzun altında yaratılacak bu alana fırlatma rampaları ve 600 (altı yüz) üzerinde nükleer başlıklı füze depolanması öngörülmüş.

Gelin görün ki, ABD’liler 7 yıl içinde ancak 400 metre tünel kazabildikten sonra buz ve karın yeterince sağlam bir malzeme olmadığını, daha da önemlisi bu tabakanın hareket halinde olduğunu fark etmişler ve proje 1966’da durdurulmuş. Kamp kapatılmış ve terk edilmiş.

Amerikalılar çekip gittikten yıllar sonra, küresel iklim düzensizliğine bağlı olarak buz tabakasının incelmesiyle birlikte kazdıkları tünellere ve kar örtüsünün altına yüzlerce ton atık bıraktıkları ortaya çıkmış. Üstelik bu atıkların bir bölümünün radyoaktif ve kimyasal nitelikte olduğu da saptanmış. Şimdi adanın yerli halkı bu emperyalist  pisliğin temizlenmesi için bir kampanya yürütüyorlar. Adanın sahibi konumundaki Danimarka, bizim haberimiz yoktu mazeretine sığınıyor. ABD ise kampanyayı dikkate dahi almıyor.

ABD 60 yıl sonra bu kez adanın bütününe el koyma niyetinde. Tek bir noktada yarattığı pisliğin kaça katlanacağını varın siz hesap edin.

Peki “Yeşilada” krizi çözüldü mü? Davos’ta öyle bir izlenim almıştık. Trump, Hollandalı NATO Genel Sekreteri Rutte’yle anlaştıklarını ve “sonsuza dek sürecek” bu anlaşma sayesinde sorunun çözüldüğünü duyurmuştu. Sonra, tam tersini söyledi. Yıkılsın bu NATO ve NATO müttefikleri dedi. Derken, yine fikir değiştirdi. Sonra Beyaz Saray ve diğer ABD resmi hesaplarından Grönland’ın “kurtarılacağına” dair garip görseller yayınlandı. 1959’da buzul denen yapının hareket edebildiğini bilmeyen üstün ABD irfanının Grönland’da penguen bulunmadığını 2026 itibariyle henüz keşfedemediğini gördük.

İşin gülünç yanı bir tarafa, varılıp varılamadığı belli olmayan anlaşmanın içeriğine dair sızan bilgiler ilk baştaki tahminlerimi doğruluyor. Yeşilada belli ki alabildiğine askerileştirilecek. Trump “Grönland’ın Altın Kubbe kapsamına alınmasından” söz ettiğine göre muhtemelen 1966’da yarım kalan iş bitirilip hava savunma ve saldırı sistemlerine hizmet verecek füze tesisleri kurulacak. Geldiğimiz noktada bunların hangi devlete karşı kullanılacağı sorusunun önemi de sınırlı. Tetiği emperyalizm çekeceğine göre, insanlığa karşı kullanılacağı kesin.

ABD üsleri neredeyse dünyanın her yerinde var ve ülkelere göre değişen dokunulmazlık seviyelerine sahip. Grönland bağlamında gündeme gelen formül ise yakından tanıdığımız bir örneğe dayanıyor. Kıbrıs’taki Birleşik Krallık Üsleri. Hani şu en federasyoncu ve barışçısından Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak diye yırtılanlara kadar hiçbir kesimin bulaşmadığı konu. Bu üsler egemen olarak tanımlanıyor. Bu Birleşik Krallık toprağı oldukları anlamına geliyor. Yasaları filan tümüyle ayrı. Tesadüf bu ya, Kıbrıs’a dilimizde takılan lakaplardan biri de Yeşilada!

Anlaşılan Rutte ABD’ye Trump’a bunu andıran bir düzenleme önermiş. Ben Trump’ın “çok karmaşık” demesinden bunu anladım. Doğrudan bir askeri işgal görüntüsü vermeyeceği ve hukuki ayrıntıları bulunduğu için beyin fukarası Trump’a karışık gelmiş olması yüksek olasılık.

Böyle bir statü aslında kısmi egemenlik devridir. NATO üssü adı altında faaliyet gösterecek “Egemen ABD Üsleri”ne geniş alanlar verildiği takdirde, buralarda madencilik vb. gibi faaliyetler yürütmek için Danimarka’nın veya Grönland halkının izni de gerekmez. Adanın doğal kaynakları ABD sermayesi tarafından rahatça yağmalanır. 

Yalnız tek sıkıntı görüntüde. Sonuç her ne kadar ABD çıkarlarına uygun olsa da, gösteri kısmı eksik. Trump’ın ve ilkel kitlesinin, Grönland’a bayrak diktiği, ABD donanmasının kıyılara yanaştığı, yüzlerce uçağın ada semalarında uçtuğu ve mümkünse “düşmanca niyetler taşıyan” birkaç ren geyiği sürüsünü imha ettiği görüntülere ihtiyacı var.

İşin bir de “birlik olduk ve Trump’ı caydırdık” diye erken kutlamalar yapan Avrupa boyutu var. Adanın kâğıt üzerinde Danimarka toprağı olarak kalacak olmasına dayanarak kendi halklarına bir başarı hikayesi anlatılabilirler. Buradan daha az sosyal harcama daha çok silahlanma gerektiği söylemi de güçlendirilir.

Yeşilada krizinin geldiği nokta bu. Ada ne kadar yeşilse, sorun da o kadar çözülmüş denebilir.

/././

Almanya gemileri, bir ileri bir geri -Serdal Bahçe- 

Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor.

Almanya uzun bir durgunluğa giriyor ve bu durum Alman siyasetçileri, akademisyenleri ve düşünce kuruluşlarını çok ama çok telaşlandırmış gibi görünüyor. Alman ekonomisiyle ilgili rakamlar da onların endişelerini haklı çıkaracak düzeydeler. Örneğin kişi başına reel milli gelir 2023 ve 2024 yıllarında düştü; 2023’te %1 küçüldü Alman ekonomisi, 2024’te ise küçülme oranı %0,8 civarında gerçekleşti. 2025’te %1’lik büyüme bekleniyor, ve bu şaşırtıcı bir sevinç yaratmış durumda. Sürünmeye sevinecek hale gelmişler. Vaka, Alman ekonomisi çok uzunca bir süredir 1990'ların ikinci yarısında başlayan yüksek büyüme dönemini mumla yaratacak oranlarda büyümekteydi, daha doğrusu emeklemekteydi.

Söz konusu Almanya olunca aslında Avrupa ekonomisini konuşmak gerekiyor; çünkü Alman ekonomisi tüm AB katma değer üretiminin neredeyse dörtte birine sahip. Dahası Almanya Kıta Avrupası merkezli para sermaye akışlarının tam vortexinde, merkezinde yer alıyor. Tarihsel olarak Almanya birleşik Avrupa fikrinin en büyük taşeronudur, birlik içindeki en azman, en güçlü kapitalizm Almanya’nınkidir. Birliğin sağladığı avantajları en çok o kullanmıştır. Hattı zatında Alman ekonomisi yavaşladığında Avrupa da yavaşlıyor, Alman ekonomisi durgunluğa girdiğinde Avrupa ekonomisi de aynı kaderle yüzleşmek zorunda kalıyor demektir.

Gerçekten bir panik havası hakim. Kısa vadeli çöküşün uzun vadeli duraklamanın belirtisi olduğu ilan edildi hemen. Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi (ki Alman siyasetçilerin sesine kulak verdikleri bir kurum) “uzun vadeli miskinlik” diye adlandırmış durumu. Economist 1999 yılında, Almanya bir durgunluk yaşarken, onu “Avrupa’nın hasta adamı” diye nitelendirmişti. Şimdi aynı niteleme dillere pelesenk olmuş gibi. Alman burjuvazisinin örgütlü kurumlarının sözcüleri durgunluğun uzun olacağına dair yaygaradan hiç vazgeçmiyorlar, ve burjuvazinin tüm örgütleri hükümetleri adım atmaya çağırıyorlar.

Fakat hükümetlerin elleri ve kolları iki kere bağlanmış durumda. Birincisi, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa para birliğinin düzenlemelerinden gelmektedir. Aslında bu ikisi çok uzun bir süre Alman kapitalizminin kıtasal hegemonyasını berkitmek için maharetle kullanılmışlardı. Ancak şimdi hem para hem de maliye politikası için ayak bağı haline geldiler. Kuruluşlarına büyük destek verdiği kurul ve kurumlar şimdi Alman devletinin ve kapitalizminin elini kolunu bağlamaktadırlar.

İkincisi ise, yüksek büyüme dönemlerinde yani 1990'ların sonu ile 2020'lerin başı arasında Alman burjuvazisi ve Federal mali ve iktisadi bürokrasi, bir sol hükümetin gelmesi ve halk sınıfları lehine harcama artışına gitmesini engellemek için, yasal borçlanma ve harcama limitleri koydular. Alman maliyesine oldukça tutucu bir biçem verdiler. Ancak şimdi durgunluk karşısında Alman Federal hükümetinin ve hatta yerel eyalet hükümetlerinin harcama yapmaları gerekiyor, ama yapamıyorlar. Böylece şimdi kendi koydukları kuralları bypass edecek bir sürü yeni proje üretiyorlar.

Anlatıldığı gibi Alman hükümetleri hem uluslararası (AB) hem de ulusal kural ve regülasyonların baskısı altında bocalıyorlar. Merz’in son bir yıldır yaptığı açıklamalara bakın, yollar aradıklarını söylüyor. Kudretli, Prusya bakiyesi Alman devleti koşturup duruyor ama nafile. Dahası siyasi dengeler de iktidarsız iktidarlar yaratıyor uzunca bir süredir. Alman siyasal seçim sisteminin bir sonucu olarak Almanya yıllardır çok partili koalisyonlar tarafından yönetilmektedir. Alman kapitalizminin ve sermaye birikiminin işleri tıkırındayken bir sorun değildi; ama şimdi durgunluğa giren bir ekonomide adım atması gereken yürütme erki eteği dört bir yandan çekiştirilen köçek gibi; kırıtıyor ama kıpırdayamıyor. Sosyal Demokrat Scholz’un hükümeti FDP üyesi Maliye Bakanı Christian Linder’in görevden alınmasının sonucunda çökmüştü. Yerine gelen CDU-CSU'lu Merz hükümeti de aynı sıkışmışlıkla baş başa ve Lenin’in devrimci momentin göstergesi olarak ortaya koyduğu “yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi”ni anımsatır bir çaresizlik içinde.

Almanya şanlı eski günlerinde Fortress Europe’un (Avrupa Kalesi’nin) kalbi gibi duruyordu. Hem emek verimliliği hızla artıyordu hem de üretimin teknolojik altyapısı Alman ihraç emtiasının rekabet gücünü yüksek tutacak şekilde dönüştürülmüştü. Güçlü bir para olarak Avro’nun rekabet gücünü kırıcı etkisi bile emek üretkenliğinin artışından kaynaklanan rekabet gücünü arttırıcı dinamik karşısında küçük kalıyordu. Almanya sürekli cari fazla veren ve belirli sektörlerde liderliği bütünüyle ele alan bir ekonomik deve dönüşmüştü 2000'lerin başından itibaren. Ve üstelik aslında bu şaşaalı hikayenin başlangıcında çok da olumlu şartlar yoktu. Almanya -geçen hafta Japonya’yı anlatırken hatırlattığımız- Alman ve Japon çalışkanlığı, dayanıklılığı ve üretkenliği mitini aktaran kahvehane muhabbetini haklı çıkaracak şekilde, olumsuz başlangıç şartlarına rağmen bir tür ekonomik patlama yaşamıştı. Bu hikayenin prestiji 1950'ler ve 1960'lardaki Alman ekonomik patlamasının prestijine denkti. Dolayısıyla Almanya hem örnek bir endüstriyel dönüşüm örneğiydi hem de rakipleri için bir tehdit. Örneğin bir zamanlar Martin Wolff, Amerikan cari açığının sorumlusu ve kapitalist dünyadaki dengesizliklerin müsebbibi olarak en başta Çin ve Almanya’yı görüyordu, hatta ikisini birden nitelerken Chermany (“China+Germany”, Çin+Almanya, “Çalmanya”) terimini kullanmıştı. Çin’in pejoratif imgesine benzer bir imgesi vardı Almanya’nın da Amerikan köşe yazarlarının kafasında.

Nasıl ortaya çıktı bu prestiji yüksek atılım peki? Aslında tüm kapitalist alemi etkisine alan ve 1960'ların sonunda bir kârlılık krizi şeklinde ortaya çıkan kapitalist kriz Almanya’yı da etkisi altına aldı, bu anlamda Alman (o dönem Federal Almanya’nın ekonomisi) ekonomisi için 1970'lerin ortasında başlayan ve 1990'ların başlarında biten süreç parlak değildi. Diğer gelişmiş kapitalistlerin yaşadığı tüm sorunları yaşadı.

Bir kuramsal ara verelim. Sermaye birikimi krize girdiğinde krizi aşmak için dört farklı patikada değişiklik ve dönüşüme ihtiyaç duyar. İlki ve herkesin en çok bildiği, kısa vadeli maliyetleri kısmaktır, ki buradaki en önemli unsur işgücünün maliyeti, yani ücretlerdir. Bu zorunluluktan dolayı sermaye kısa vadede krizin tüm yükünü emekçilerin üzerine yıkmak zorundadır. Ancak bu kısa vadeli çözümdür.

İkincisinde ise üretimin teknolojik altyapısını ve dolayısıyla sermaye stokunu radikal bir şekilde dönüştürerek emek verimliliğini uzun vadede arttırmaktadır. Ancak bu adımın gerçekleşebilmesi için emek verimliliğinde artış yaratacak, kullanılmamış bir teknolojik yenilikler fonuna ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, bu sermayenin kısa vadeli çıkarlarından kaynaklanan miyopisinin ötesinde bir planlama gerektirdiği için kurumsal ve siyasal müdahaleye ihtiyaç duyar (örneğin Almanya’nın sağcı soğuk savaş politikacılarının, Erhard ve Adenauer’in döneminde yaratılan “sosyal piyasa ekonomisi” saçmalığı tam da bu türden bir müdahalenin ürünüydü). Dahası var olan ve eski teknolojiyi barındıran sermaye stokunun tedrici değil, hızlı bir şekilde değersizleştirilmesi ve ıskartaya çıkarılması gerekir (bir Dünya Savaşı örneğin). Kısacası kolay bir yol değildir, kapitalist devleti sermayenin kısa vadeli çıkarlarına angaje eden 40 yıllık sermaye saldırısı zaten dünyanın büyük bir bölümünde böyle bir planlamayı kotarabilecek bir devlet de bırakmamıştır.

Üçüncüsü sermayenin menzilini arttırmaktır. Daha önce girmediği, girmediği ve yüksek kârlılık vaat eden sektörlere, coğrafyalara, yaşamsal alanlara girerek sermaye aslında kriz ve durgunluk karşısında başka bir yere taşınır, menzilini arttırır.

Dördüncüsü ise sermayenin hızını arttırmaktır; teknik bir ifadeyle verili zaman içinde sermayenin devir sayısını arttırmaktır. Sermayenin hızlanması ancak üzerindeki siyasal, yasal ve kurumsal engellerin kaldırılmasıyla mümkündür. “Yeni liberal” sermaye saldırısının devlet yapılarını dönüştürmesi, sermaye hareketleri üzerindeki kontrolleri kaldırması, sektörel serbestleştirmeleri aslında tam da buna hizmet eder. 

Almanya 1970'lerdeki sıkışmışlığını, krizini ve 1980lerdeki derin durgunluğunu her yolu da deneyerek görünüşte aşmıştır. Öncelikle kamusal ve kurumsal inisiyatif ile, ve Alman büyük ölçekli firmaların eşgüdümüyle üretimin teknik rasyonalizasyonu süreci başlatıldı. Alman şirketleri bu süreçte kapitalist devlet ile birlikte, ve onun yönlendirmesiyle üretimin altyapısını ve değişmeyen sermaye stokunun bileşimini hızla değiştirdiler.

Tam bu sırada yukarıda bahsedilen menzil ve hız sorunlarına derman olacak bir olay ortaya çıktı, sosyalizm intihar ederek Alman kapitalizmine Ren’den Urallara kadar uzanacak bir yeni sömürü alanı yarattı. Alman kapitalizmi önce Doğu Almanya’yı, sonra da Doğu Avrupa’nın kalanını yuttu. Alman sermayesi hem üretim ve hem de ticaret ağını hızla buraları ele geçirecek şekilde genişletti. Bazı sektörlerde üretimi Polonya’dan Slovakya’ya, Macaristan’dan Slovenya’ya ve hatta Baltık Cumhuriyetlerine kadar yaydı. Böylece aşırı birikim ve durgunluk sorununu ertelemiş oldu. Üstelik bahsedildiği gibi bu süreçte üretimin teknolojik altyapısını da yeniledi.

Ayrıca bir süre sonra da Avro bölgesi yaratıldı ve AB içi ekonomik bütünleşmeyi daha da ileri götürecek yasal ve kurumsal adımlar atıldı. Böylece süreç içinde Avrupa kapitalizminin en dinamik ve üretken unsuru haline gelen Alman kapitalizmi Doğu ve Güney Doğu Avrupa’ya ek olarak Batı ve Güney Avrupa’yı da ticari ve lojistik egemenlik alanına kattı. Güçlü Avro ve sermayenin mantığından hiç şaşmayan Avrupa Merkez Bankası aslında Alman kapitalizminin hegemonik pozisyonunu perçinleyen kurumsal temeli sağladılar. Böylece Alman kapitalizmi burjuva iktisatçıların deyimiyle ihracata dayalı patlama yaratan bir dinamoya (“powerhouse”) dönüştü. Doğu Almanya’da sosyalizmin mirasının tasfiyesi süreci maliyetli oldu, ve hatta kısa süreli bir kaos ve durgunluk yarattı. Ama Alman kapitalizmi bunları çabucak aştı. 2018’e kadar görünüşte çok iyi bir performans tutturdu.

Özünde aslında işler sanıldığı kadar iyi gitmiyordu. Almanya hakkındaki çalışmalar kâr oranlarının bu parlama ve patlama döneminde kısmi bir zıplama gösterseler de uzun düşüş trendine geri döndüklerini gösteriyordu.1 Dahası Alman kapitalizminin yavaşlaması devam ediyordu. Örneğin kişi başına gelirin yıllık ortalama büyüme oranı 1960'lar ve 1970'lerde %3,4 idi. 1980'lerde ve 1990'larda ise 1,85’e düştü. 2000'lerde, 2007/2008 küresel krizinin etkisiyle %0,8’e kadar indi. 2010'larda tekrar %1,80 civarına çıktı ama 2020'lerde (COVID etkisiyle birlikte) %-0,06’ya düştü. Görüldüğü gibi sermaye birikimi ve büyüme hızları düşmekteydi. Dahası brüt yatırım oranı düşmekteydi uzun bir süredir. Kısacası Alman kapitalizminin ihracata dayalı büyüme atağı sorunları çözmedi, sadece erteledi ve hafifletti. Görüntü iyiydi ama kapitalizmin durgunluk ve kriz dinamikleri altta alta işlemekteydi. 

Film, Ukrayna savaşından sonra koptu. Alman kapitalizmi zahirde parıltılı çağını yaşarken ucuz Rus doğalgazının ve görece istikrarlı doğalgaz akışının avantajını kullandı sonuna kadar. Ama Ukrayna Savaşı Rusya’yı doğalgaz ve petrol fiyatlarını koz olarak kullanmaya ve doğalgaz akışını zaman zaman kısmaya itince alttaki sorunlar su yüzüne çıktılar. Enerji maliyetlerinde aşırı artış Alman kapitalizmin sorunlu yapısını ortaya çıkaran unsurlardan biri oldu. 

Bir diğer unsur ise artan Çin rekabeti idi, özellikle Alman kapitalizminin üstün olduğu sektörlerde (otomotiv, kimya…) Çin hem küresel piyasalarda hem de AB’ye ihracatta büyük bir atılım gösterdi. Rekabet Alman kapitalizmi için satış sorunlarına yol açtı. Dahası Brexit (Britanya’nın AB’den çıkışı) İngiltere pazarını da kaybettirdi. Bu da yetmezmiş gibi Almanya özellikle nitelikli işgücü açığını derinden yaşamaya başladı. Tüm bunlar birleştiğinde uzun süredir işleyen durgunluk dinamikleri egemen oldular ve Almanya 20-25 yıl önce Japonya’nın girdiği uzun durgunluk patikasına girmeye başladı. Şimdi çıkışı arıyorlar. Örneğin Trump’ın baskısıyla yeniden silahlanma sürecine giren Almanya askeri harcamalarda artışa gidecek gibi görünüyor. Dahası iklim krizi ve alternatif enerji konusunda atılım bekleniyor. Ancak bunlar durgunluktan çıkış için yeterli olmayacak.

Olmayacak çünkü uzun durgunluk aslında uzunca süredir işleyen sistemik kriz dinamiklerinin sonucu. Enerji fiyatlarında ani yükselişler, Çin rekabeti, işgücü piyasalarındaki kısıtlar veya yapay zeka/bilişim sektörlerinde geri kalma; bunlar elbette ki ciddi ekonomik sorunlardır. Ama sorun zaten bu sorunların ortaya çıkması değil, sorun bu sorunlar ortaya çıktığında bunları sistemin yapısal refleksleri ile çözememesidir. Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor. 
 

1Örneğin Marksist İktisatçı Michael Roberts’ın kendi bloğundaki şu yazıya bakılabilir: Germany: drained of power; der Kraft beraubt, https://thenextrecession.wordpress.com/2025/02/22/germany-drained-of-power-der-kraft-beraubt/

/././

halkTV "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-

 

 İmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler -Bahadır Özgür- 

"Ekrem İmamoğlu’nun verdiği hafriyat işiyle zenginleşti” denilen Murat Gülibrahimoğlu ile Kadir Topbaş döneminde skandal bir sözleşme yapıldığı ortaya çıktı.

Sözleşmeye göre, hafriyat döküm işi hukuki sebep de dahil herhangi bir şekilde durur veya biterse, o güne kadar kazandıklarının yanında Gülibrahimoğlu’na, 110 milyon lira da ek tazminat ödeme hakkı tanınmış.

halktv.com.tr bu sözleşmenin detaylarına ulaştı…

***

Gülibrahimoğlu İBB iddianamesinde, ‘Ekrem İmamoğlu örgütünün kasası’ olarak suçlanıyor. Firari ve hakkında kırmızı bülten çıkarıldı.

İddiaların dayanağı Cebeci maden sahasına 2020-2025 arasında hafriyat dökülmesi işi.

Savcılara göre, ‘kaçak hafriyat’ dökülerek yaklaşık 80 milyar lira kamu zararına yol açıldı. İddianamede dökümün resmi izne dayanmadığı, 31 milyar liralık suç geliri elde edildiği ve bunun da İSTAÇ’a değil ‘suç örgütüne’ aktarıldığı savunuluyor.

Ayrıca iddianamede, Gülibrahimoğlu’nun, İmamoğlu’nun talimatı ile bölgedeki özel parselleri ele geçirdiği ileri sürülüyor. İtirafçı ifadelerinde de Gülibrahimoğlu’nun 2022’ye kadar durumunun kötü olduğu, İmamoğlu sayesinde hızla zenginleştiği anlatılıyor.

İSTAÇ ve hafriyat meselesi kısaca böyle…

İddianame çıktıktan sonra tutuklu İBB bürokratlarının avukatları konuya ilişkin resmi kurumlarla yapılan yazışmaların savcılık dosyasında yer aldığına dikkat çektiler. Hafriyat işinde İstanbul Valiliği’nin de ortak olduğunu gösteren belge kamuoyu ile paylaşıldı.

Geçen hafta da CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Gülibrahimoğlu’nun 2018’de eski AKP İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe ile ortak olduğunu gösteren ticaret sicil kayıtlarını Meclis’te açıkladı.

Yani Gülibrahimoğlu’nda da tıpkı Aziz İhsan Aktaş’ta yapıldığı gibi ‘AKP dönemi’ soruşturmanın dışında tutuluyor. Oysa suç isnat edilen faaliyetler, İmamoğlu döneminin öncesine uzanıyor.

İşte yeni ortaya çıkan sözleşme de bunun kanıtlarından birisi.

Gelelim sözleşmenin ayrıntılarına…

YARGI DURDURURSA TAZMİNAT VERİLECEK

Gülibrahimoğlu’nun şirketi Kuzey İstanbul Modern İnşaat AŞ ile İBB’nin iştiraki İSTAÇ AŞ arasında, 30 Aralık 2015’te, “dolgu ve rehabilitasyon projesi hasılat paylaşımı sözleşmesi” imzalandı. Bir yıl sonra, 12 Nisan 2016’da ek bir sözleşme daha yapıldı. Sebebi de ek sözleşme de şöyle açıklandı:

“Sözleşme konusu faaliyetin İSTAÇ AŞ tarafından proje alanları içerisinde bulunan ve halihazırda Kuzey AŞ tarafından işletilen özel kişilere ait parsellerdeki dökümlerin tamamlanması beklenmeksizin başlatılmış olması nedeniyle Kuzey AŞ’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından rehabilitasyon amaçlı dolgu faaliyetleri için verilen izinler kapsamındaki işletmelerinden istifade ve gelir elde etme imkanı kalmamıştır.

Ayrıca, bahse konu ruhsat alanlarında gerçekleşmekte olan madencilik faaliyetlerinin sonlandırılması sonrası resmi makamlardan alınması muhtemel diğer dolgu ve rehabilitasyon izinlerine haiz diğer alanlar ile Kuzey AŞ tarafından satın alınan ve/veya özel parsel sahiplerinden muvafakatları temin edilen alanlar da iş kapsamına dahil edilecektir.”

gulibrahimoglu-istac.jpg

Ek sözleşmenin konusu ise tazminat. Eğer İSTAÇ’ın kısmen veya tamamen tek taraflı vazgeçmesi ya da hukuki herhangi bir engel sebebiyle iş durursa, iptal edilirse İBB Gülibrahimoğlu’na, o güne kazandıklarının haricinde 110 milyon lira tazminat ödemeyi taahhüt etti. Aynı madde Kuzey AŞ için de geçerli kılındı.

Özetle, bugün İBB’nin suçlandığı hafriyat dökme işinin geçmişi de AKP dönemine kadar uzanıyor.

/././

Minneapolis’te Çifte Standart -Serra Karaçam- 

Her hikâyenin iki yüzü vardır.

Ama Minneapolis’te yaşananlar, bu yüzlerin uçurumunu siyasi refleksler ve önyargılarla gösteriyor.

Alex Jeffrey Pretti, 37 yaşında bir ICU hemşiresiydi.

Veterans Affairs için çalışıyordu. Minneapolis’te bir protestoda gözlemciydi, biber gazından etkilenenlere yardım ediyordu ve telefonuyla kayıt alıyordu.

Belli aktivist.

Ve silahı vardı... Üzerindeydi...

Silahını kullanmaya çalıştığına dair hiçbir görüntü yok. Aksine, videolar Pretti’nin yere bastırıldığını, silahının alındığını ve ardından vurulduğunu gösteriyor.

Silah sahibi olmak anayasal bir haktır.”

“İkinci Değişiklik kutsaldır.” diyen Cumhuriyetçi anlatı bir anda değişiyor:

“Silah taşıyan kişi tehlikelidir.”
“Gösteride silah varsa risk vardır.”
“Ne olursa olsun, silahlı kişi tehdittir.”

Bu mesaj net: Protesto ediyorsan sessiz ol. Kayıt alıyorsan dikkat et. Silahın varsa haklı bile olsan hedef olabilirsin.

Devleti izleme ve sorgulama hakkı kağıt üzerinde var, sahada askıya alınmış durumda.

Peki Renée Good? Silahı yoktu, tehdit yoktu. Araçla uzaklaşmaya çalıştı.

Sonuç: ölüm. Silah taşımasan bile güvende değilsin.

Sorun bireyde mi, sistemde mi?

Bir diğer nokta protestocuların kriminal illegal göçmenlere yapılan operasyonlara engel olması.

Bu söylem Amerikalıların kendi güvenliklerinin sağlanmasına engel olunduğu söylemi ve bazılarını tedirgin ediyor.

Polis de tükenmiş durumda. Minneapolis Polis Şefi Brian O’Hara: “Polislerimiz çok yorgun. Bu kesinlikle sürdürülebilir değil.”

ICE ajanının 8 yıllık deneyimi ve “range safety officer” eğitimi olduğu söylendi. Ama eğitim geçmişi, disiplin sicili ve önceki güç kullanımı hakkında detay verilmedi.

Asıl soru: Amerikalılar Birinci ve İkinci Değişiklik haklarını yalnızca “doğru profildeyken” mi kullanabilir? Eğer öyleyse, bu haklar evrensel değil, koşullu hale gelmiş demektir.

Gerekli olan: Bağımsız, şeffaf ve gerçek bir soruşturma. Aksi halde verilen mesaj ürkütücü: “İtaat et. Gözlemleme. Protesto etme.” Bu sadece Minneapolis için değil, tüm ABD için bir demokrasi uyarısıdır.

Minneapolis Polis Şefi Brian O’Hara’nın sözleri tabloyu tamamlıyor:

“Polislerimiz çok yorgun. Bu kesinlikle sürdürülebilir değil.”

Yerel polis de bu baskının altında. Federal operasyonlar, yerel güvenliği de çökertiyor. ICE protestoları, şehirde bir olağanüstü hal psikolojisi yaratmış durumda.

/././

‘Bataklık’taki Padişah -İsmail Saymaz- 

Kanarya adası açıklarında ‘United S’ adlı gemide yakalanan 10 ton kokaine ilişkin Çetin Gören dahil 11 kişi tutuklandı.

Gören’in talimatıyla Honduras’ta ‘Copa Maritime Co’ adlı bir şirket kurulduğu, ‘United S’ gemisinin bu şirket adına kaydedilerek, Brezilya’dan kokain seferine çıkarıldığı ileri sürülüyor.

Türkiye, Gören’i 2020’deki Bataklık Operasyonu’ndan tanıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Cumhuriyet tarihinin uyuşturucu ve suç gelirleriyle ilgili önemli bir operasyonudur. Bu büyüklükte bir operasyon bugüne kadar olmadı” diye övündüğü ‘Bataklık’ta Gören ve ‘Türk Escobar’ Nejat Daş dahil, 35 kişi tutuklanmıştı.

Güney Afrika’dan gelen not

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianameye göre Bataklık Operasyonu, 2019’da Güney Afrika İçişleri Müşavirliği’nden gönderilen bilgi notuyla başladı.

Notta şu ifadeler yer alıyor:

“Çetin Gören’in uyuşturucu ticaretini ihtiva eden suç örgütünün lideri olarak bilindiği; en az 15.000 kilogram kokain ticareti yaptığı; 2012’de 883.000 Euro’nun ikametinde ele geçirildiği; yüksek miktarlı harcamaların sebebini ve kaynağını açıklayamadığı; sahte Bulgar pasaportu ve ehliyeti kullandığı; 2007’de Brezilya’da tutuklandığı; 2010’da cezaevinden geçici izinle ayrılmasına rağmen geri dönmediği; kırmızı bülten çıkarıldığı; Antalya’da otel sahibi olduğu; Antalya veya İstanbul’da bulunması ve sahte kimlik kullanmasının muhtemel olduğu; 60 milyon Euro’sunun Gaziantep’te banka kasalarında bulunduğuna dair duyumların olduğu…”

Türkiye, kırmızı bültenle aranan Gören’in ülkemizde olduğunu Güney Afrika’dan gelen bilgi notuyla öğreniyor, iyi mi!

Başsavcılık, bu bilgi notu üzerine 3 Aralık 2019’da soruşturma açıyor.

Bataklık Operasyonu, 30 Haziran 2020’de yapılıyor.

İddianame 24 Haziran 2021’de çıkıyor.

Gören ve Daş, örgüt kurucusu ve lideri olmakla suçlanıyor.

Brezilya’da üç yıl yattı

Türkiye’nin harekete geçmesi için Güney Afrika’dan bilgi notu gelmesine gerek yoktu halbuki.

Çünkü o, narkotik dünyasında şöhret sahibi…

Üç lakabı var: Padişah-Armando ve Jack.

Sabıkası 1999’da başlıyor.

O yıl Hollanda’da yakalanan 75 kilogram eroinden sorumlu tutuluyor.

2004’te Gaziantep’te 1208 ecstasy hap ele geçiriliyor. ‘Malın’ sahibinin Gören olduğu iddia ediliyor.

Gören, 2003’te Brezilya’nın Sao Paolo şehrinden Hollanda’ya uçmak üzereyken, 13 kilogram 365 gram kokainle gözaltına alınıyor.

Yine Brezilya’da, 2007’de 880 gram ecstasy hapla yakalanıyor. Üç yıl tutuklu kalıyor.

Uyuşturucu ticaretinden 12 yıl 4 ay 28 gün ceza alıyor.

2010’da özel izinle tahliye edilince kaçıyor.

Gören, Kolombiyalı kartellerin yardımıyla Peru’ya geçiyor. Ve kokain ticaretini bu ülkede sürdürüyor.

Brezilya kırmızı bülten çıkarsa da ‘Padişah’ı yakalayamıyor.

Aynı yıl İtalya’da, Peru’dan gönderilmiş paket içerisinde tişörtlere emdirilmiş vaziyette 1.222 gram kokain yakalanıyor. Kokainin sahibi olarak Gören gösteriliyor. İtalya, Gören hakkında tutuklama kararı ve kırmızı bülten çıkarıyor.

Muz ve ananas kutularında kokain

Gören, 2012 yılında Güney Amerika’dan muz ve ananas yüklü gemilerle Avrupa’ya uyuşturucu gönderiyor.

Ekvador’un Guayaquil limanında 3.668 kilogram…

Peru’nun Paita limanında 1.686 kilogram…

Belçika’nın Antwerp limanına Ekvador’dan gönderilen 8.000 kilogram kokain ele geçiriliyor.

Gören’in evinde yapılan aramada, yakalanan muz konteynerine ilişkin e-posta yazışmaları ve 883.000 Euro bulunuyor.

Gören’in toplam servetinin 90-100 milyon Euro olduğu ve paraları Türkiye’ye taşıdığı saptanıyor.

Durdurulamıyor.

2014’te Kırşehir’de bir soruşturma açılıyor.

2016’da Hollanda’nın Anvers Limanı’na Kolombiya’dan gelen gemide 1.800 kilogram kokain ele geçirilince tutuklanıyor.

‘Kara para, sahtecilik, uyuşturucu ticareti, suç örgütü üyeliği ve silah bulundurmak’ suçlarından 12 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.

Bir kırmızı bülten de Hollanda tarafından çıkarılıyor.

Varlık Barışı ile Türkiye’ye göç

Gören, Hollanda’da ceza aldığı için 2017’de ‘Varlık Barışı’ adı verilen kanundan yararlanarak, bütün servetiyle birlikte Türkiye’ye yerleşiyor.

İddiaya göre 60 milyon Euro’sunu TIR şoförleri veya akrabaları aracılığıyla Türkiye’ye taşıyor. Gaziantep’te ablası, eniştesi ve eniştesinin kardeşleri adına evler ve arsalar alıyor.

2018’de İstanbul’da ‘Boommerang’ adlı oto alım satım şirketini kuruyor.

Üç kırmızı bültenle aranırken…

İkametgahını geçici olarak Elazığ’a aldırıp şehrin valiliğinden ‘can güvenliği’ gerekçesiyle silah ruhsatı alıyor. Bu sayede ‘Glock’ ve ‘Simit Wesson’ marka iki silah ediniyor.

‘Cumhurbaşkanı istedi, geldim’

Gören ve 72 sanık hakkında Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde suçtan kaynaklı malvarlığı değerlerini aklama, suç örgütü kurma ve bu örgüte üye olma suçlarından dava açılıyor.

Gören, savunmasında, 2017’de Erdoğan’ın çağrısıyla servetini Türkiye’ye taşıdığını belirterek, şunları söylüyor:

“Cumhurbaşkanımız 2015’te ‘Dışarı çık’ dediğinde Hollanda’da biz çıktık dışarı. Cumhurbaşkanı ‘Yastık altı döviziniz varsa serbestçe tasarruf edin’ deyince ona dayanarak paramı getirdim ve yatırım yaptım. Hollanda da iş yerlerim vardı. Hepsini devrettim, Türkiye’ye getirdim.”

Gören ve diğer sanıklar 2022’de Soylu’nun bakanlığı sürerken tahliye oldu.

Mahkeme 24 Mayıs 2024’te beraate hükmetti.

Gerekçeli kararda ‘kara para aklama’ suçlaması yöneltmek için hangi öncül suçtan ne miktarda elde edildiğinin belirtilmesi gerektiği vurgulanıyor. Fakat bu dosyada, malvarlığının öncül suçla bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Ayrıca bir suç örgütünün varlığından söz edilemeyeceği anlatılıyor.

20 ay sonra yeniden

‘Bataklık’ta birlikte yargılanan Gören ile kuzeni Metin Erişkin ve Mehmet Murat Buldanlıoğlu, beraat ettikten 20 ay sonra

yeniden tutuklandı. Gören’e bir kez daha ‘suç örgütü kurma ve yönetme ile uyuşturucu ticareti ve ihracı’ suçlaması yöneltiliyor.

Gören’in avukatı Süleyman Canacankatan, “Örgütte hiyerarşik yapı, emir-konuta zinciri ortaya konur. Burada kim lider, kim yardımcı, kim asker, belli değil” diyor.

Canacankatan, Gören’e uyuşturucu ticareti ve ihraç suçunun da yüklenemeyeceğini ileri sürerek, şöyle devam ediyor:

“Ülkede satılan, ülkeden çıkan, ülkeye giren uyuşturucu madde yok. Kısacası ülkemizi ilgilendiren bir suç yok. Avrupa ve Amerika’ya ‘Türkiye’de uyuşturucu ile ilgili etkin mücadele var’ demek için bu tutuklama yapıldı. İnsanlar boş yere tutuklanırken, 11. yargı paketi adı altında yüzlerce uyuşturucu satıcısı ve hatta baronu serbest bırakıldı. Şimdi hepsi yeni plan-proje yapıyor. Bu nasıl mücadele?”

Yerlikaya yalanlandı

Canacankatan’ın bu sözleri için “Ne de olsa Gören’in avukatı, müvekkilini savunuyor” diyebilirsiniz.

Fakat İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya da 10 ton kokainin Türkiye ile ilişkilendirilmesine karşı çıkıyor, 18 Ocak günü Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği demeçte şöyle diyordu:

“Çıkış yeri Türkiye limanları değil. Varış yeri Türkiye limanları değil. Şirket, bir açıklama yapmış ve Türkiye ile bir ilgisi olmadığını söylüyor. Sırp, Macar ve Hintli mürettebat var. Şimdi biz hemen soruşturmalar bitmeden, Sırbistan, Macaristan ya da Hindistan ile bu geminin bağlantısı var diyebilir miyiz?”

Elbette diyemeyiz ancak…

Yerlikaya’nın açıklamalarının çıktığı gün Gören ve dokuz kişi gözaltına alındı.

Bakan bey yazının mürekkebi kurumadan yalanlandı.

Gerçekten merak ediyorum.

“Cumhuriyet tarihinin uyuşturucu ve suç gelirleriyle ilgili önemli bir operasyonu”ndan aklanan Gören, 10 ton uyuşturucudan da yakayı sıyırır mı?

/././

Bahçeli Türkiye’den kopmuş!..-Mehmet Tezkan- 

MHP liderine erken seçim soruldu. Diyeceksiniz ki durup dururken neden soruldu?

Şundan…

Sonar araştırma şirketinin yaptığı ankete göre, erken seçim isteyenlerin oranı yüzde 60’ı aşarak son 30 yılın rekorunu kırmış…

Yani 30 yıldır seçmen bu kadar çok seçim istemiyormuş…

Yani halk 30 yıldır seçime bu kadar büyük özlem duymamış…

Yani halk kurtuluşu seçimde görüyormuş…

Ne oldu da erken seçim isteği rekor kırdı?

Olan biten belli… Ülke çok ama çok kötü yönetiliyor. Her alanda sapır sapır dökülüyor. İstikrarın ‘İ’ si kalmadı…

(Küçük bir parantez açmama izin verir misiniz? Sonar araştırma şirketinin başkanı Hakan Bayrakçı. Her hafta CNN Türk’e çıkıyor. Ahmet Hakan’ın sunduğu programın daimi konuğu. Yaptırdığı bu anket sonuçlarını CNN Türk yayınladı mı? Veya söyle sorayım; Ahmet Hakan yayınlayabilir mi? Halk seçim istiyor diyebilir mi? Parantezi kapattım)

Halk bunu söylüyor ama Bahçeli tam tersini düşünüyor… ‘Erken seçim mümkün değil, doğruda değil’ diyor ve gerekçesini şöyle izah ediyor: Türkiye’nin çevresi ateş çemberidir. İstikrarı korumak önemlidir’

Bahçeli’nin bahanesi tutarlı mı?

Değil. Ben kendimi bildim bileli Türkiye’nin çevresi hep ateş çemberi…

2002 yılında da ateş çemberiydi. Bugünden daha vahimdi. ABD Türkiye üzerinden Irak’ı işgal etmek Saddam’ı devirmek istiyordu. Merhum Ecevit ayak sürtüyordu. Topraklarımızın kullanılmasını kabul etmiyordu…

Bahçeli sıcak yaz günlerinde siyasette sıcak gelişmeler yaşanırken 15 Temmuz 2002 günü erken seçim açıklaması yaptı. Dedi ki; ‘seçimin ileriye atılması suni gerekçe ve bahane yaratma arayışları Türkiye’ye büyük zarar verecektir’

24 yıl önce bahane yaratmayın diyen Bahçeli bugün seçimden kaçmak için sandık milletin önüne konulmasın diye suni gerekçeler ve bahaneler yaratıyor…

Sonar şirketinin yaptığı çalışmaya göre; ankete katılanların yüzde 87’si asgari ücreti yetersiz buluyormuş. Yüzde 80 en düşük emekli ücretinin ücret bile olmadığını söylüyormuş…

Kamuoyu araştırmaları yapanlar, sonuçları değerlendirenler bilir. Yüzde 87 büyük rakam. İnanılmaz sonuç…

Hükümetin (tek kişi) ülkeyi yönetemediğinin belgesi. İstikrar olmadığını açık kanıtı…

Halk seçim istiyor…

Bahçeli suni gerekçe ve bahane yaratarak seçim mümkün değil diyor… Halka karşı siyaset yapmanın daha net daha açık daha anlaşılır başka ifadesi yoktur herhalde…

Halk inim inim inliyor, kurtuluşu seçimde buluyor iktidardan gideceğini bilen/ gören/anlayan Cumhur İttifakı direniyor.

Daha kaç yıl direnecekler?

Daha kaç yıl suni bahane yaratacaklar?

Kaçışı yok… Eninde sonunda sandığı seçmenin önüne koyacaklar. Bizim ısrarımız Türkiye’nin daha fazla dibe vurmadan, yoksulluk sökülüp atılamaz hale gelmeden hakeme başvurmak…

Acelemiz bundan…

Milyonların derdi huzur içinde insanca yaşamak…

Milyonların derdi evine et götürebilmek, sebze/meyve alabilmek…

Milyonlarca emeklinin derdi torununa bayramdan bayrama da olsa hediye alabilmek.

Bahçeli’nin derdi başkaymış…

Derdini verdiği röportajda şöyle açıklamış:

"Sayın Cumhurbaşkanı 'Dünya 5'ten büyüktür' diyor. Ona şunu söyledim; 'Hz. Ömer Kudüs'ü fethetti, Selahattin Eyyubi Kudüs'ü fethetti, Yavuz Sultan Selim Kudüs'ü fethetti, Abdülhamit Kudüs'ü ihya etti. Bu dört isim Kudüs için önemlidir ve semboldür. Neden siz beşinci olmuyorsunuz?

/././

İran savaşının eli kulağında!-Ayşenur Arslan- 

Haberi veren Wall Street Journal.. Yani küresel güçlerin gazetesi olmasa bakıp geçeceğim. Ama haber maalesef çok ciddi görünüyor.

Diyor ki WSJ: Geçen hafta Çin Denizi’nden yola çıkan USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve ona eşlik eden iki savaş gemisi Basra Körfezi’ne girmek üzere.

ABD ordusunun “VURUCU GÜCÜ” denilen uçak gemisi çok sayıda savaş uçağına ve füzeye sahip. Eşlik eden gemiler de lojistik destekle görevli.

İran hazırlığı bu kadarla kalmıyor. ABD ikinci bir uçak gemisini daha bölgeye yönlendirdi.

gorsel-2026-01-26-091147080.png

Aslında çoktan başlamış bir savaşın son perdesinden söz ediyoruz. İran yönetimine yönelik tehditler.. Bazı önemli isimlere düzenlenen suikastler.. İsrail ile “sıcak temas”.. Ve nihayetinde molla rejiminin kendi vatandaşlarına saldırısı.. En az 5 bin 137 ölü.. Sayısız yaralı ve tutuklu.. Kim bilir kaç idam cezası..

Adı Büyük Ortadoğu Projesi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne evrilen bölge tasarımı, sona doğru adım adım ilerliyor.

İsrailli üst düzey bir yetkilinin War Zone sitesine söylediğine göre İran savaşının eli kulağında. Hazırlıkların sonuna gelindi. Bir hafta içinde Trump düğmeye basabilir..

İsrail, Suriye’nin ardından İran’ın düşmesiyle gerçek hedefine kilitlenebilir.

Gerçek hedef Türkiye mi diye soracaksınız elbette.

***

Ondan önce başka bir soruyu paylaşıp yanıt arayalım mı?

AKP iktidarı bölge için için bugüne kadar ne yaptı?

• “ABD’nin Irak’ı işgal etmek üzere gelecek birliklerine topraklarımızda konaklama ve geçiş sözü vermedi mi?”

• “Suriye’de Esad’ın devrilip yerine cihatçı kafaların gelmesinde rol oynamadı mı?”

• “Gazze için lanet okuyup bağırmaktan başka hangi icraatına tanık olduk?”

Irak için dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair bile özür diledi ama Erdoğan sanki o günlerde tezkere diye çırpınan başkasıymış gibi sesini çıkartmadı.

O faslı geçelim.

Ama Suriye meselesinde duralım.

Geçen yıl Antalya Diplomasi Forumu’nda tarihe çok ama çok önemli bir not düşüldü. ABD’deki en prestijli okullardan Columbia Üniversitesi’nin öğretim üyesi.. Geçmişte Birleşmiş Milletler’in iki unutulmaz genel sekreteri Kofi Annan ve Ban Ki-Mun’un danışmanlığını yapmış.. TİME Dergisi’nin en etkili isimler listesine birden fazla kez girmiş iktisatçı.. Profesör Jeffrey Sachs tanık olduğu, bildiği korkunç gerçeği ifşa etti.

Özetle şunları anlattı: “ABD, 2011’de Esad’ın devrilmesi için karar aldı. Suriye’de iç savaş çıkardı. Bu arada bölgede cihatçılar eğitildi. Maddi kaynak ve silah sağlandı. Onbinlerce kişinin ölümünün ardından da kısa süre öncesine kadar terör listesinde yer alan HTŞ, Ahmed El Şara liderliğinde Şam’a yürüdü. Suriye’yi teslim aldı.”

Aralarında ev sahibi Erdoğan’ın da bulunduğu Forum’da, 20 kadar ülkenin lideri, onlarca dışişleri bakanı anlatılanları sessizce dinledi. Ne de olsa bildikleri bir hikaye anlatılıyordu.

Nisan 2025’te anlatılanların aslında “HİKAYE” olmadığını onlar da biz de çoktan görmüş anlamıştık.

O günlerde neredeyse hiç üzerinde durulmayan konuşmasını yeniden gündeme getirmemin nedeni ise, Prof. Sachs’ın bugünleri anlatan sözleri: “İsrail Lübnan, Irak, Libya, Somali, Sudan ve Güney Sudan’da da savaş koşulları oluşturmaya çalışıyor. ABD de İsrail’e her koşulda destek sağlıyor. PENTAGON’un listesindeki henüz gerçekleşmeyen tek savaş ABD-İSRAİL-İRAN savaşı. Artık buna yoğunlaşmış durumdalar..”

Prof. Jeffrey Sachs’ın konuşmasının üzerinden 1 yıl bile geçmedi. Trump ve Netanyahu ellerini ovuşturarak saldırının başlayacağı anı bekliyor.

Bölgeyi yakıp yakacak böyle bir savaşın eşiğinde “dünya lideri” Erdoğan ne yapıyor derseniz.

Onunla ilgili son haberi paylaşayım, siz karar verin:

Açılmış tesisleri yeniden açan.. Ya da Hatay’da gördüğümüz üzere tamamlanmamış yol ve inşaatları resimlerle tamamlanmış gibi gösteren Saray ekibi en son Aydın’daydı. Aydın Şehir Hastanesi başta, bazı hastaneleri açacaklardı. Tam Çine Devlet Hastanesi canlı bağlantıda açılacaktı ki..

Reis sinirle sordu: “Kurdele nerede?”

Bir görevli “Efendim orada kesilecek” dedi..

Reis daha da sinirlendi: “Oğlum ben buradaki kurdeleden bahsediyorum.”

Saray ekibinden birileri ne olur ne olmaz diye cebinde taşıyor galiba, hemen bir kurdele ve makas bulundu.

Kriz atlatıldı.

***

Doğrusu ben artık Erdoğan’a kızmıyorum. O “Harikalar Diyarında” filminin içinde mutlu mesut yaşıyor.

Benim asıl kızdığım.. Daha doğrusu midemi bulandıranlar, bunları gördüğü halde görmeyip bir de kendilerine gazeteci falan diyenler.. Aydın geçinenler..

Yuh kere yuh!!!!
Babam küfür etmezdi. Zaten bilmezdi.
Yani eğitim eksik sevgili okur!
Yoksa şimdi başlar, Saray soytarısı gazetecilerden çıkardım da!!!
Neyse..

/././

CHP'den Aziz İhsan Aktaş davasına sert tepki: Kantinciden iş insanına biz döndürmedik 

Yarın Silivri’de başlayacak Aziz İhsan Aktaş davası öncesi CHP'den sert tepki geldi. CHP’li Umut Akdoğan, iddianamenin AKP bağlantılarını görmezden geldiğini söylerken, "Kantinciden iş insanına biz döndürmedik" dedi. Öte yandan yargılamanın yapılacağı cezaevi yerleşkesinde basına kota uygulanması sıkı güvenlik tedbirleri dikkat çekti.(https://halktv.com.tr/gundem/chpden-aziz-ihsan-aktas-davasina-sert-tepki-kantinciden-is-insanina-biz-1003669h)

***


TRT İstanbul binalarının restorasyon maliyeti katlandı!-Cengiz Karagöz- 

2019’da depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle boşaltılan TRT’nin İstanbul Harbiye ve Ulus binalarının restorasyon maliyeti, yıllar içinde katlandı. Harbiye Radyoevi’nin toplam maliyeti bir yıl içinde yaklaşık 3,3 kat, Ulus Binası’nın maliyeti ise iki kattan fazla arttı. (https://halktv.com.tr/siyaset/trt-istanbul-binalarinin-restorasyon-maliyeti-katlandi-1003665h)

***

halkTV

TRT İstanbul binalarının restorasyon maliyeti katlandı!
CHP'den Aziz İhsan Aktaş davasına sert tepki: Kantinciden iş insanına biz döndürmedik


Öne Çıkan Yayın

Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I)  Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal ha...