soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-


Migros direnişi: Depo işçileri kararlı, birçok kentte raflar birkaç gün içinde boş kalabilir -Emre Alım- 

Sefalet zammı dayatmasına ve ağır çalışma koşullarına karşı depolarda iş bırakan Migros işçileri haklarını alana kadar işbaşı yapmamakta kararlı. Eylemler 4. gününe girerken mağazalarda depolar boşalmaya başladı. Birçok kentte raflar da birkaç gün içinde boş kalabilir.

Türkiye’nin en büyük perakende zincirlerinden biri olan Migros’ta, depo işçilerinin düşük zam dayatmasına karşı başlattığı direniş büyüyor. 

Asgari ücretin yüzde 1 üzerindeki zam teklifine boyun eğmeyen işçiler İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Kocaeli, Erzurum ve Diyarbakır’da bulunan toplam 12 depoda iş bıraktı.

Birçok kentte üretim ve sevkiyat faaliyetleri ciddi biçimde yavaşlarken, işçiler taleplerinin "uçuk değil, adil" olduğunun altını çiziyor.

'Hayvan barınağı gibi yerlerde oturuyoruz'

Depo işçilerinin direnişi 4. gününe ulaştı. Binlerce işçinin ortak talebi şöyle: Ücretlerin yüzde 50 artırılması, vergi kesintilerinin patron tarafından ödenmesi ve promosyonların kesintisiz yatırılması.

İşçiler, fiziksel olarak en ağır iş kollarından biri olan depo işçiliğinde, sadece düşük ücretlere değil, aynı zamanda insanlık dışı çalışma koşullarına da isyan ediyor. 

İzmir Torbalı’daki depoda çalışan bir işçi, maruz kaldıkları ortamı ve amir baskısını şu ifadelerle dile getiriyor: "Ağır çalışma koşullarının, kullandığımız araç gereçlerin, oturduğumuz sosyal alanların iyileştirilmesini istiyoruz. Hayvan barınağı gibi yerlerde oturuyor insanlar.  Yıllardan beri mobbing, baskı, taciz ve tehdide maruz kalıyoruz. Hatta dün amirlerden biri ‘Bu işlere kalkışan arkadaşların kafasını koparacağım’ dedi. Çok konuşunca, hakkını arayınca kafalarına göre tutanak yazıyorlar, primleri kesmekle tehdit ediyorlar. Sürekli performans tutuyorlar. Mesela benim meyve sebzede benden günlük 9 ton ürün atmamı istiyorlardı. Prim sistemi amirlerin keyfine kalmış vaziyette. Kadın arkadaşlarımızın gittikleri tuvaletlere kadar soruyorlar. 'Sürekli tuvalete gidiyorsunuz' diye baskı uyguluyorlar."

'Hiçbir ürün çıkarılmıyor, TIR'la indirilmiyor'

Depolarda uygulanan yüksek tempo ve vardiya baskısı, işçilerin sağlığını ve psikolojisini tehdit eder boyuta ulaştı. Torbalı’daki depo işçisi, sevkiyatın durduğunu ve performans sisteminin nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü şu sözlerle anlatıyor: "Kalan personelle, toplayabildikleri kadar malı, acil ürünleri göndermeye çalışıyorlar. Ama onlar da belli bir süre gider. Biz çünkü işin ağır bölümünde biz çalışıyoruz. Burası Türkiye'nin en büyük ikinci deposu. Donuk et ürünleri, süt ürünleri, meyve sebze, kuru gıda var. Hiçbirinde şu anda çıkış yapılmıyor. Hatta gelen TIR'lar şu anda dışarıda duruyor. Onlar indirilmiyor."

'Meyve-sebze deposu boş, sevkiyat durdu'

Depolardaki iş bırakma eylemi, mağaza raflarına ve satışlara doğrudan yansımış durumda. İzmir’de çalışan bir mağaza görevlisi, depoların boşalmasının yarattığı tabloyu şu sözlerle aktarıyor: "Çalıştığım mağazanın deposunda çok az ürün kaldı. Şu an meyve sebze deposu boş. Birkaç gün daha sevkiyat gelmezse açacak bir mal kalmayacak. Çünkü birçok mağazada özellikle de küçüklerde stoklu çalışılmıyor. Bir de ‘katalog haftası’ dediğimiz indirim dönemindeyiz. Bu dönemde bol sipariş yazılıyor, yüklü miktarda ürün geliyor. Yani o malların gelmemesi daha önemli şu an."

İşçilerden boş kalan reyonları kuru gıda gibi stoktaki ürünlerle doldurmaları isteniyor ancak bu durum mağaza cirolarının düşmesine engel olamıyor.

Migros'un hamlesi işçilerde karşılık bulmadı

Migros İnsan Kaynakları, tepkiler üzerine taşeron uygulamasına son verileceğini ve işçilerin 1 Şubat itibarıyla kadrolu yapılacağını duyurdu.

Ancak işçiler, Nisan ayında yapılacak toplu iş sözleşmesi öncesinde zam oranının belirsizliğini koruduğunu ve kadrolu personelin de ağır vergi kesintileriyle boğuştuğunu belirterek bu adımı yetersiz buluyor. 

İşçiler ücretlerin yüzde 50 artırılması, vergi yükünün hafifletilmesi, promosyonların tam yatırılması, yan haklara yüzde 100 zam yapılması ve keyfi tutanaklara son verilmesi konularında kararlılıklarını sürdürüyor. 

Öte yandan, mağazalarda yetkili sendika Tez Koop-İş’in sürece dair sessizliği dikkat çekmeye devam ediyor.

/././ 

Burjuvazinin ‘faşizm’ kartı -Atilla Özsever- 

Klasik faşizm, 1929 ekonomik buhranı sonrasında yükseliş kaydettiği gibi bugünün dünyasında da kapitalizmin krize girmesiyle birlikte neofaşist bir dalga çıkış halinde. Burjuvazi her zaman “faşizm” kartını yedekte tutar. Tarihten de ders alarak günümüzde antifaşist mücadele nasıl yürütülmelidir?

Dünyanın birçok yerinde faşist hareketlerin yükselişte olduğu dikkati çekiyor. ABD (Trump) başta olmak üzere İtalya’da (Meloni), Macaristan’da (Orban), Arjantin’de (Milei), İsrail’de (Netanyahu), Hindistan’da (Modi) faşizan lider ve partiler iktidarda bulunuyor.

Öte yandan Fransa’da aşırı sağcı, faşizan Marine Le Pen’nin partisi RN (Ulusal Birlik) 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en yüksek oyu aldı, son ulusal seçimlerde de birinci parti olmamakla birlikte ikinci sıraya yerleşti.

Yine Almanya’nın aşırı sağcı faşist partisi AfD (Almanya İçin Alternatif), ikinci parti konumunu koruyor. Avusturya’da ise aşırı sağcı, faşist nitelikteki yabancı düşmanı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), son seçimlerde en fazla oyu alan parti konumundadır. Ancak FPÖ, merkez partilerin koalisyonu sonucu hükümet dışında kaldı.

İsveç’te aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi, ikinci parti ve koalisyon ortağı olmayıp hükümete dışarıdan destek veriyor. Hollanda, Portekiz, Norveç gibi ülkelerde de aşırı sağcı faşizan partiler hükümetlerde yer almamakla birlikte genelde ikinci parti konumunda bulunuyorlar.

Neofaşist dalga

Görüldüğü gibi dünyada aşırı sağcı, neo (yeni) faşist bir dalga yükseliş halindedir. 1920’lerin, 1930’ların Avrupa’sında yükselen bir sosyalist hareket, bir işçi sınıfı mücadelesi söz konusuydu. Bu anlamda burjuvazi için bir “komünizm tehlikesi” mevcuttu. O dönem Avrupa’daki tekelci sermaye, bu gelişmeyi durdurmak için “faşizm” kartını ileri sürdü.

Kuşkusuz yine o dönemde ağır bir ekonomik bunalım (1929 Bunalımı) vardı. Sermaye sınıfı, bunu aşmak için de faşist hareketlere bel bağladı ve iktidara gelmesine destek verdi.

Günümüzde ise klasik faşist dönemde olduğu gibi bir “komünizm tehlikesi” yok ancak kapitalist sistem yine krizde ve ülkelerde yoksullaşma artıyor. Özellikle 2008 krizi sonrasında ekonomide derinleşen bir durgunluk ve işsizlik dikkat çekicidir.  

Keza mevcut burjuva iktidarlarının toplumları yönetme kabiliyetinin azalması ve göçmen sorunu, egemen sınıfların yine faşist hareketlerle bağ kurmasını önceliyor. Bu çerçevede emekçiler ve sosyalistler açısından faşist tehlike gündemdedir. ABD’de Trump’ın tavır ve uygulamaları, emperyalizmle faşizmin birlikteliğini ortaya koyuyor.

Militarizm ve faşizm

Günümüzdeki faşist zihniyet, teknolojik ve kültürel unsurları kullanarak ırkçılık, göçmen karşıtlığı, kadın düşmanlığı gibi temalara başvuruyor ve dijital tekelci sermaye bu süreci ve militarizmi destekliyor.

Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde savunma harcamaları artıyor, hükümetler militarist bir anlayışı körüklüyor. Egemen sınıflar, ekonomik krizi militarist söylemlerle güvenlik endişesini öne sürerek aşmaya çalışıyorlar.

Burjuvazi, bir yandan emekçi sınıfları bölmeye çalışıp direnişlerini engellemek isterken diğer yandan da her kriz döneminde olduğu gibi faşist hareketlerle ittifaka yöneliyor.

Sonuç itibariyle burjuvazinin en sömürücü ve saldırgan kesimi olan tekelci sermaye, hegemonyasını sürdürebilmek için faşist hareketlere başvuruyor. Başka bir deyişle burjuvazi, her zaman yedekte tuttuğu “faşizm kartını” yeniden “cepheye” sürüyor.

Antifaşist mücadele

Bu koşullarda faşizmle nasıl mücadele edilecektir? Faşizmi doğuran koşullar kapitalizmin krizi bağlamında ortaya çıktığına göre, sosyalistlerin, komünistlerin mücadelesi kapitalizmi de hedef alan bir mücadele olmasını gerekli kılıyor.

Yoksa sadece faşist güçlerin, partilerin seçim yoluyla yenilmesi, geçici olarak geri çekilmelerine yol açar. Nitekim ABD’de sol ve ilerici güçler, kapitalist düzene yönelik bir mücadele de sürdürmedikleri için Trump ikinci kez iktidara geldi.

O nedenle faşizme karşı mücadelede, demokratik güç birliğinin yanı sıra bazı temel konularda neoliberalizmi aşan emeği ve kamusal çıkarı merkeze alan bir ekonomik yönelime gitmek zorunlu hale geliyor (Bakınız: Prabhat Patnaik’in “Modern dünyanın eski karanlığı: Faşizm adlı yazısı, 20 Ekim 2025, Birgün).

Nasıl yapılmalı?

Türkiye’de siyasal İslamcı faşizan rejimin değiştirilmesi yönündeki mücadele kuşkusuz önceliklidir. Burada sol, sosyalist örgütlerin işçi sınıfı dahil tüm emekçi kesimi harekete geçirebilecek birleşik bir mücadeleye, demokratik bir güç birliğine ihtiyaç vardır.

1920’lerin İtalya’sında, 1930’ların Almanya’sında olduğu gibi antifaşist mücadeleyi zayıflatacak tarzda solun birbirini suçlayan davranışlardan kaçınmak gerekiyor.

Ülkemizde sol kesimin farklılıklarını değil ortak noktalarını öne çıkarıp emek kesimi temelinde –ki toplumun yüzde 70’ini oluşturur– antiemperyalizm, laiklik ve demokrasi temalarını da ön plana alarak bir mücadele sürdürmesi gerekli gözüküyor.

Bu mücadele sürecinde emekçi sınıfların ve toplumun tüm yoksul kesimlerinin somut sorunlarını dikkate alan, çözüm öneren ve önceleyen bir yaklaşım da önemlidir. Keza son tahlilde sosyalistlerin, komünistlerin iktidara gelebilecek politik süreçleri ve araçları oluşturmaları da gerekiyor.

Türkiye, yol ayrımında

Faşizme karşı mücadele ve nihayetinde burjuvazinin iktidarına son verilmesi için işçi sınıfının öncü unsurlarının örgütlenmesi önem kazanıyor. Bu bağlamda militan işyeri temsilcileri, mücadeleci sendika şube yönetimleri örgütlenmede önemli unsurlardır.

Keza beyaz yakalı diye nitelenen “yeni proletaryanın” da özelliklerine uygun örgütlenme modellerini geliştirmek gerekiyor. Bu mücadele süreçlerinde yeni teknolojinin olanaklarından yararlanılması da hesaba katılmalıdır.

Ülkemiz ciddi bir yol ayrımındadır: Ya bu mevcut iktidar, faşizmi tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçirecek şekilde inşa edecek ya da tüm demokrasi ve emek güçleri bu faşist yönetim ve anlayıştan mücadele ederek kurtulacaktır. İkinci seçeneği başarmak, görevimizdir… 

/././

'Yeşilada' krizi çözüldü mü?-Engin Solakoğlu- 

Dünyanın çıldıran gündemi içerisinde Suriye, İran ve Ukrayna gibi dişli rakipler arasından sıyrılmayı başaran ve halen süren Grönland krizinin pek hayırlı -sonuç demeyelim şimdilik ama- yansımaları oldu.

Bir ara küresel çapta bir hastalık haline gelmişti Vikingler konusu başarılı bir televizyon dizisi sayesinde. Türkiye de nasibini almıştı elbette. Yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, alabildiğine yiğitlik, kahramanlık cazip gelmişti insanlara. Biraz düşününce anımsadım. Benim bu Viking meselesiyle tanışmam önce sinema sayesinde olmuş. Kirk Douglas ve Tony Curtis’in başrolde oldukları 1958 yapımı bir Hollywood dev prodüksiyonu. Çocukken televizyonda siyah beyaz izlemiştim. Sonra renklisini yine TRT’de muhtemelen birkaç kez daha seyrettim. İz bırakan bir filmdi. Üstüne bir de 1974 yapımı çizgi film var. Tek kanallı TRT’de onu da kaçırmazdım elbette. Mucit bir Viking çocuğunun hikayesi.

Uzatmayalım, Viking tarihi, olduğu kadarıyla medeniyeti, mitolojisi son 50-60 yıldır popüler kültürün bir parçası. İşin politik yüzü çok daha sıkıntılı. Vikingler, faşizmin, nazizmin, beyaz üstünlükçülüğün, düpedüz ırkçılığın tepe tepe kullandığı bir malzeme.

Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama bu Viking mitosunda anlatılan bir anekdot var. Malum bunlar denizci bir halk. Habire gemilerine binip ağırlıkla Batı’ya doğru şanslarını deniyorlar. Coğrafya kaderdir deniyor ya olur olmaz. Burada bir karşılığı var, çünkü doğu ve kuzeydoğu istikametinde deniz hemen bitiyor. Ya buzlar ya da Rusya. Oralara da gitmişler elbette. Nehirleri kullanarak İstanbul’a kadar da inmişler.

Batı’ya yelken açtıklarından ilk ayak bastıkları toprak parçası Faroe Adaları, sonra İzlanda, sonra da Grönland. Britanya’yı da atlamayalım. İngiltere tarihinin en önemli bileşenlerinden biri Vikingler. Bu gariplerin derdi sürekli donmayan topraklar bulmak. Anlaşılır bir kaygı. İzlanda’ya çıktıklarında küt diye Buz Adası adını vermişler. Her yer donuk değil ama pek bereketli bir yer de sayılmaz. İzlanda’nın kolonizasyonu çok uzun sürmüş. Çok telefat vermişler. Bir de isimden dolayı fazla meraklısı da çıkmamış. Adanın nüfusu bugün dahi 300 bin civarında. Grönland kıyılarına varınca aynı hatayı yapmayalım, bari isimden kaybetmeyelim diye “Yeşilada” demişler. Buz aynı buz, soğuk aynı soğuk ama II. Buz Adası deseler baştan kaybedecekler. Malum, marka imajı meselesi.

Yani küresel iklim düzensizliği nedeniyle ancak 20. yüzyılda toprağın buzunun yer yer çözüldüğü Grönland’ın isminin hiç de bilimsel olmayan hikayesi bu.

ABD’nin uzun süredir göz koyduğu ama Trump’ın ciddi ciddi çökmeye niyetlendiği Grönland’da 50 bini yerli 56 bin kişi yaşıyor. Yerliler İnuit. Başka bir deyişle Alaska’da, Kanada’nın kuzeyinde, hatta Rusya’nın kuzeyinde yaşayan halkların bir parçası. 4500 yıl önce oralardan gelmiş yerleşmişler. Sonrası Viking işgali, kıyım, zorla Hristiyanlaştırma, asimilasyon ve Avrupa’nın Avrupa’daki bir sömürgesi olmak.

Dünyanın çıldıran gündemi içerisinde Suriye, İran ve Ukrayna gibi dişli rakipler arasından sıyrılmayı başaran ve halen süren Grönland krizinin pek hayırlı -sonuç demeyelim şimdilik ama- yansımaları oldu.

Bir kere şu gerçek net ortaya çıktı. NATO üyesi olmanız sizi ABD emperyalizminden ve sermayenin açgözlülüğünden korumuyor.

Bir diğer yansıma emperyalizm kardeşliğinde birleşen ABD, Kanada ve AB’nin birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmesine vesile olmasıydı.

Kanada Başbakanı Carney’nin emperyalist düzene dair Davos’taki itirafları ve eleştirileri çok konuşuldu. Carney, yıllardır sergilenen maskeli balonun iç yüzünü saydı döktü. Sistemin nasıl adamına göre işlediğini, güçlüyü kayırdığını, yoksul ülkeleri daha da yoksul hale getirdiğini tane tane anlattı. Hiçbiri bilinmiyor değildi ama “adamları” söyleyince etkisi daha büyük oldu. Carney eleştirdiği sistemin bir ürünü her bakımdan. ABD Kanada’ya veya Grönland’a hallenince dili çözüldü sadece. Yoksa, siyonist soykırıma destekçiliği, Venezuela’ya yönelik haydutluğa tepkisizliği  filan değişmiş değil.

ABD’nin Grönland hevesinin bir geçmişi olduğu yazıldı, çizildi. ABD Grönland’ı daha 1942 yılında işgal etmiş. Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilince Naziler burunlarının dibine gelmesinler düşüncesiyle adaya kuvvet yığmış. Savaş bitince de çekilmiş ama adada üsler bulundurmaya devam etmiş. Zaman içinde bunların biri hariç hepsini bırakıp gitmiş.

Dedik ya emperyalist çetede hırgür çıkınca herkes bir diğerinin suçunu ifşa ediyor diye, Grönland’daki Amerikan askeri varlığının ilginç bir yönünü de Almanya’nın Sesi Deutsche Welle’den öğrendik bu sayede.

ABD’nin adadaki üslerinden biri Yüzyıl Kampı (Century Camp) adını taşıyormuş. Sözde bir araştırma merkeziymiş. İlan edilmiş amacı buz tabakasında bilimsel araştırtmalar yapmak. Adanın kâğıt üzerindeki sahibi Danimarkalılara da böyle söylenmiş.

Esas amaç elbette farklı. Merkez buz yüzeyinin altına inşa edilmiş. 200 kişiyi aşan personelin ve tesisin enerji ihtiyacını karşılamak için küçük bir nükleer santral kurulmuş. Buz solucanı (iceworm) olarak adlandırılan proje çerçevesinde toplam dört bin km uzunluğuna ulaşacak tüneller kazılması planlanmış. Tünel kazımı 1959’da başlamış. Buzun altında yaratılacak bu alana fırlatma rampaları ve 600 (altı yüz) üzerinde nükleer başlıklı füze depolanması öngörülmüş.

Gelin görün ki, ABD’liler 7 yıl içinde ancak 400 metre tünel kazabildikten sonra buz ve karın yeterince sağlam bir malzeme olmadığını, daha da önemlisi bu tabakanın hareket halinde olduğunu fark etmişler ve proje 1966’da durdurulmuş. Kamp kapatılmış ve terk edilmiş.

Amerikalılar çekip gittikten yıllar sonra, küresel iklim düzensizliğine bağlı olarak buz tabakasının incelmesiyle birlikte kazdıkları tünellere ve kar örtüsünün altına yüzlerce ton atık bıraktıkları ortaya çıkmış. Üstelik bu atıkların bir bölümünün radyoaktif ve kimyasal nitelikte olduğu da saptanmış. Şimdi adanın yerli halkı bu emperyalist  pisliğin temizlenmesi için bir kampanya yürütüyorlar. Adanın sahibi konumundaki Danimarka, bizim haberimiz yoktu mazeretine sığınıyor. ABD ise kampanyayı dikkate dahi almıyor.

ABD 60 yıl sonra bu kez adanın bütününe el koyma niyetinde. Tek bir noktada yarattığı pisliğin kaça katlanacağını varın siz hesap edin.

Peki “Yeşilada” krizi çözüldü mü? Davos’ta öyle bir izlenim almıştık. Trump, Hollandalı NATO Genel Sekreteri Rutte’yle anlaştıklarını ve “sonsuza dek sürecek” bu anlaşma sayesinde sorunun çözüldüğünü duyurmuştu. Sonra, tam tersini söyledi. Yıkılsın bu NATO ve NATO müttefikleri dedi. Derken, yine fikir değiştirdi. Sonra Beyaz Saray ve diğer ABD resmi hesaplarından Grönland’ın “kurtarılacağına” dair garip görseller yayınlandı. 1959’da buzul denen yapının hareket edebildiğini bilmeyen üstün ABD irfanının Grönland’da penguen bulunmadığını 2026 itibariyle henüz keşfedemediğini gördük.

İşin gülünç yanı bir tarafa, varılıp varılamadığı belli olmayan anlaşmanın içeriğine dair sızan bilgiler ilk baştaki tahminlerimi doğruluyor. Yeşilada belli ki alabildiğine askerileştirilecek. Trump “Grönland’ın Altın Kubbe kapsamına alınmasından” söz ettiğine göre muhtemelen 1966’da yarım kalan iş bitirilip hava savunma ve saldırı sistemlerine hizmet verecek füze tesisleri kurulacak. Geldiğimiz noktada bunların hangi devlete karşı kullanılacağı sorusunun önemi de sınırlı. Tetiği emperyalizm çekeceğine göre, insanlığa karşı kullanılacağı kesin.

ABD üsleri neredeyse dünyanın her yerinde var ve ülkelere göre değişen dokunulmazlık seviyelerine sahip. Grönland bağlamında gündeme gelen formül ise yakından tanıdığımız bir örneğe dayanıyor. Kıbrıs’taki Birleşik Krallık Üsleri. Hani şu en federasyoncu ve barışçısından Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak diye yırtılanlara kadar hiçbir kesimin bulaşmadığı konu. Bu üsler egemen olarak tanımlanıyor. Bu Birleşik Krallık toprağı oldukları anlamına geliyor. Yasaları filan tümüyle ayrı. Tesadüf bu ya, Kıbrıs’a dilimizde takılan lakaplardan biri de Yeşilada!

Anlaşılan Rutte ABD’ye Trump’a bunu andıran bir düzenleme önermiş. Ben Trump’ın “çok karmaşık” demesinden bunu anladım. Doğrudan bir askeri işgal görüntüsü vermeyeceği ve hukuki ayrıntıları bulunduğu için beyin fukarası Trump’a karışık gelmiş olması yüksek olasılık.

Böyle bir statü aslında kısmi egemenlik devridir. NATO üssü adı altında faaliyet gösterecek “Egemen ABD Üsleri”ne geniş alanlar verildiği takdirde, buralarda madencilik vb. gibi faaliyetler yürütmek için Danimarka’nın veya Grönland halkının izni de gerekmez. Adanın doğal kaynakları ABD sermayesi tarafından rahatça yağmalanır. 

Yalnız tek sıkıntı görüntüde. Sonuç her ne kadar ABD çıkarlarına uygun olsa da, gösteri kısmı eksik. Trump’ın ve ilkel kitlesinin, Grönland’a bayrak diktiği, ABD donanmasının kıyılara yanaştığı, yüzlerce uçağın ada semalarında uçtuğu ve mümkünse “düşmanca niyetler taşıyan” birkaç ren geyiği sürüsünü imha ettiği görüntülere ihtiyacı var.

İşin bir de “birlik olduk ve Trump’ı caydırdık” diye erken kutlamalar yapan Avrupa boyutu var. Adanın kâğıt üzerinde Danimarka toprağı olarak kalacak olmasına dayanarak kendi halklarına bir başarı hikayesi anlatılabilirler. Buradan daha az sosyal harcama daha çok silahlanma gerektiği söylemi de güçlendirilir.

Yeşilada krizinin geldiği nokta bu. Ada ne kadar yeşilse, sorun da o kadar çözülmüş denebilir.

/././

Almanya gemileri, bir ileri bir geri -Serdal Bahçe- 

Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor.

Almanya uzun bir durgunluğa giriyor ve bu durum Alman siyasetçileri, akademisyenleri ve düşünce kuruluşlarını çok ama çok telaşlandırmış gibi görünüyor. Alman ekonomisiyle ilgili rakamlar da onların endişelerini haklı çıkaracak düzeydeler. Örneğin kişi başına reel milli gelir 2023 ve 2024 yıllarında düştü; 2023’te %1 küçüldü Alman ekonomisi, 2024’te ise küçülme oranı %0,8 civarında gerçekleşti. 2025’te %1’lik büyüme bekleniyor, ve bu şaşırtıcı bir sevinç yaratmış durumda. Sürünmeye sevinecek hale gelmişler. Vaka, Alman ekonomisi çok uzunca bir süredir 1990'ların ikinci yarısında başlayan yüksek büyüme dönemini mumla yaratacak oranlarda büyümekteydi, daha doğrusu emeklemekteydi.

Söz konusu Almanya olunca aslında Avrupa ekonomisini konuşmak gerekiyor; çünkü Alman ekonomisi tüm AB katma değer üretiminin neredeyse dörtte birine sahip. Dahası Almanya Kıta Avrupası merkezli para sermaye akışlarının tam vortexinde, merkezinde yer alıyor. Tarihsel olarak Almanya birleşik Avrupa fikrinin en büyük taşeronudur, birlik içindeki en azman, en güçlü kapitalizm Almanya’nınkidir. Birliğin sağladığı avantajları en çok o kullanmıştır. Hattı zatında Alman ekonomisi yavaşladığında Avrupa da yavaşlıyor, Alman ekonomisi durgunluğa girdiğinde Avrupa ekonomisi de aynı kaderle yüzleşmek zorunda kalıyor demektir.

Gerçekten bir panik havası hakim. Kısa vadeli çöküşün uzun vadeli duraklamanın belirtisi olduğu ilan edildi hemen. Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi (ki Alman siyasetçilerin sesine kulak verdikleri bir kurum) “uzun vadeli miskinlik” diye adlandırmış durumu. Economist 1999 yılında, Almanya bir durgunluk yaşarken, onu “Avrupa’nın hasta adamı” diye nitelendirmişti. Şimdi aynı niteleme dillere pelesenk olmuş gibi. Alman burjuvazisinin örgütlü kurumlarının sözcüleri durgunluğun uzun olacağına dair yaygaradan hiç vazgeçmiyorlar, ve burjuvazinin tüm örgütleri hükümetleri adım atmaya çağırıyorlar.

Fakat hükümetlerin elleri ve kolları iki kere bağlanmış durumda. Birincisi, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa para birliğinin düzenlemelerinden gelmektedir. Aslında bu ikisi çok uzun bir süre Alman kapitalizminin kıtasal hegemonyasını berkitmek için maharetle kullanılmışlardı. Ancak şimdi hem para hem de maliye politikası için ayak bağı haline geldiler. Kuruluşlarına büyük destek verdiği kurul ve kurumlar şimdi Alman devletinin ve kapitalizminin elini kolunu bağlamaktadırlar.

İkincisi ise, yüksek büyüme dönemlerinde yani 1990'ların sonu ile 2020'lerin başı arasında Alman burjuvazisi ve Federal mali ve iktisadi bürokrasi, bir sol hükümetin gelmesi ve halk sınıfları lehine harcama artışına gitmesini engellemek için, yasal borçlanma ve harcama limitleri koydular. Alman maliyesine oldukça tutucu bir biçem verdiler. Ancak şimdi durgunluk karşısında Alman Federal hükümetinin ve hatta yerel eyalet hükümetlerinin harcama yapmaları gerekiyor, ama yapamıyorlar. Böylece şimdi kendi koydukları kuralları bypass edecek bir sürü yeni proje üretiyorlar.

Anlatıldığı gibi Alman hükümetleri hem uluslararası (AB) hem de ulusal kural ve regülasyonların baskısı altında bocalıyorlar. Merz’in son bir yıldır yaptığı açıklamalara bakın, yollar aradıklarını söylüyor. Kudretli, Prusya bakiyesi Alman devleti koşturup duruyor ama nafile. Dahası siyasi dengeler de iktidarsız iktidarlar yaratıyor uzunca bir süredir. Alman siyasal seçim sisteminin bir sonucu olarak Almanya yıllardır çok partili koalisyonlar tarafından yönetilmektedir. Alman kapitalizminin ve sermaye birikiminin işleri tıkırındayken bir sorun değildi; ama şimdi durgunluğa giren bir ekonomide adım atması gereken yürütme erki eteği dört bir yandan çekiştirilen köçek gibi; kırıtıyor ama kıpırdayamıyor. Sosyal Demokrat Scholz’un hükümeti FDP üyesi Maliye Bakanı Christian Linder’in görevden alınmasının sonucunda çökmüştü. Yerine gelen CDU-CSU'lu Merz hükümeti de aynı sıkışmışlıkla baş başa ve Lenin’in devrimci momentin göstergesi olarak ortaya koyduğu “yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi”ni anımsatır bir çaresizlik içinde.

Almanya şanlı eski günlerinde Fortress Europe’un (Avrupa Kalesi’nin) kalbi gibi duruyordu. Hem emek verimliliği hızla artıyordu hem de üretimin teknolojik altyapısı Alman ihraç emtiasının rekabet gücünü yüksek tutacak şekilde dönüştürülmüştü. Güçlü bir para olarak Avro’nun rekabet gücünü kırıcı etkisi bile emek üretkenliğinin artışından kaynaklanan rekabet gücünü arttırıcı dinamik karşısında küçük kalıyordu. Almanya sürekli cari fazla veren ve belirli sektörlerde liderliği bütünüyle ele alan bir ekonomik deve dönüşmüştü 2000'lerin başından itibaren. Ve üstelik aslında bu şaşaalı hikayenin başlangıcında çok da olumlu şartlar yoktu. Almanya -geçen hafta Japonya’yı anlatırken hatırlattığımız- Alman ve Japon çalışkanlığı, dayanıklılığı ve üretkenliği mitini aktaran kahvehane muhabbetini haklı çıkaracak şekilde, olumsuz başlangıç şartlarına rağmen bir tür ekonomik patlama yaşamıştı. Bu hikayenin prestiji 1950'ler ve 1960'lardaki Alman ekonomik patlamasının prestijine denkti. Dolayısıyla Almanya hem örnek bir endüstriyel dönüşüm örneğiydi hem de rakipleri için bir tehdit. Örneğin bir zamanlar Martin Wolff, Amerikan cari açığının sorumlusu ve kapitalist dünyadaki dengesizliklerin müsebbibi olarak en başta Çin ve Almanya’yı görüyordu, hatta ikisini birden nitelerken Chermany (“China+Germany”, Çin+Almanya, “Çalmanya”) terimini kullanmıştı. Çin’in pejoratif imgesine benzer bir imgesi vardı Almanya’nın da Amerikan köşe yazarlarının kafasında.

Nasıl ortaya çıktı bu prestiji yüksek atılım peki? Aslında tüm kapitalist alemi etkisine alan ve 1960'ların sonunda bir kârlılık krizi şeklinde ortaya çıkan kapitalist kriz Almanya’yı da etkisi altına aldı, bu anlamda Alman (o dönem Federal Almanya’nın ekonomisi) ekonomisi için 1970'lerin ortasında başlayan ve 1990'ların başlarında biten süreç parlak değildi. Diğer gelişmiş kapitalistlerin yaşadığı tüm sorunları yaşadı.

Bir kuramsal ara verelim. Sermaye birikimi krize girdiğinde krizi aşmak için dört farklı patikada değişiklik ve dönüşüme ihtiyaç duyar. İlki ve herkesin en çok bildiği, kısa vadeli maliyetleri kısmaktır, ki buradaki en önemli unsur işgücünün maliyeti, yani ücretlerdir. Bu zorunluluktan dolayı sermaye kısa vadede krizin tüm yükünü emekçilerin üzerine yıkmak zorundadır. Ancak bu kısa vadeli çözümdür.

İkincisinde ise üretimin teknolojik altyapısını ve dolayısıyla sermaye stokunu radikal bir şekilde dönüştürerek emek verimliliğini uzun vadede arttırmaktadır. Ancak bu adımın gerçekleşebilmesi için emek verimliliğinde artış yaratacak, kullanılmamış bir teknolojik yenilikler fonuna ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, bu sermayenin kısa vadeli çıkarlarından kaynaklanan miyopisinin ötesinde bir planlama gerektirdiği için kurumsal ve siyasal müdahaleye ihtiyaç duyar (örneğin Almanya’nın sağcı soğuk savaş politikacılarının, Erhard ve Adenauer’in döneminde yaratılan “sosyal piyasa ekonomisi” saçmalığı tam da bu türden bir müdahalenin ürünüydü). Dahası var olan ve eski teknolojiyi barındıran sermaye stokunun tedrici değil, hızlı bir şekilde değersizleştirilmesi ve ıskartaya çıkarılması gerekir (bir Dünya Savaşı örneğin). Kısacası kolay bir yol değildir, kapitalist devleti sermayenin kısa vadeli çıkarlarına angaje eden 40 yıllık sermaye saldırısı zaten dünyanın büyük bir bölümünde böyle bir planlamayı kotarabilecek bir devlet de bırakmamıştır.

Üçüncüsü sermayenin menzilini arttırmaktır. Daha önce girmediği, girmediği ve yüksek kârlılık vaat eden sektörlere, coğrafyalara, yaşamsal alanlara girerek sermaye aslında kriz ve durgunluk karşısında başka bir yere taşınır, menzilini arttırır.

Dördüncüsü ise sermayenin hızını arttırmaktır; teknik bir ifadeyle verili zaman içinde sermayenin devir sayısını arttırmaktır. Sermayenin hızlanması ancak üzerindeki siyasal, yasal ve kurumsal engellerin kaldırılmasıyla mümkündür. “Yeni liberal” sermaye saldırısının devlet yapılarını dönüştürmesi, sermaye hareketleri üzerindeki kontrolleri kaldırması, sektörel serbestleştirmeleri aslında tam da buna hizmet eder. 

Almanya 1970'lerdeki sıkışmışlığını, krizini ve 1980lerdeki derin durgunluğunu her yolu da deneyerek görünüşte aşmıştır. Öncelikle kamusal ve kurumsal inisiyatif ile, ve Alman büyük ölçekli firmaların eşgüdümüyle üretimin teknik rasyonalizasyonu süreci başlatıldı. Alman şirketleri bu süreçte kapitalist devlet ile birlikte, ve onun yönlendirmesiyle üretimin altyapısını ve değişmeyen sermaye stokunun bileşimini hızla değiştirdiler.

Tam bu sırada yukarıda bahsedilen menzil ve hız sorunlarına derman olacak bir olay ortaya çıktı, sosyalizm intihar ederek Alman kapitalizmine Ren’den Urallara kadar uzanacak bir yeni sömürü alanı yarattı. Alman kapitalizmi önce Doğu Almanya’yı, sonra da Doğu Avrupa’nın kalanını yuttu. Alman sermayesi hem üretim ve hem de ticaret ağını hızla buraları ele geçirecek şekilde genişletti. Bazı sektörlerde üretimi Polonya’dan Slovakya’ya, Macaristan’dan Slovenya’ya ve hatta Baltık Cumhuriyetlerine kadar yaydı. Böylece aşırı birikim ve durgunluk sorununu ertelemiş oldu. Üstelik bahsedildiği gibi bu süreçte üretimin teknolojik altyapısını da yeniledi.

Ayrıca bir süre sonra da Avro bölgesi yaratıldı ve AB içi ekonomik bütünleşmeyi daha da ileri götürecek yasal ve kurumsal adımlar atıldı. Böylece süreç içinde Avrupa kapitalizminin en dinamik ve üretken unsuru haline gelen Alman kapitalizmi Doğu ve Güney Doğu Avrupa’ya ek olarak Batı ve Güney Avrupa’yı da ticari ve lojistik egemenlik alanına kattı. Güçlü Avro ve sermayenin mantığından hiç şaşmayan Avrupa Merkez Bankası aslında Alman kapitalizminin hegemonik pozisyonunu perçinleyen kurumsal temeli sağladılar. Böylece Alman kapitalizmi burjuva iktisatçıların deyimiyle ihracata dayalı patlama yaratan bir dinamoya (“powerhouse”) dönüştü. Doğu Almanya’da sosyalizmin mirasının tasfiyesi süreci maliyetli oldu, ve hatta kısa süreli bir kaos ve durgunluk yarattı. Ama Alman kapitalizmi bunları çabucak aştı. 2018’e kadar görünüşte çok iyi bir performans tutturdu.

Özünde aslında işler sanıldığı kadar iyi gitmiyordu. Almanya hakkındaki çalışmalar kâr oranlarının bu parlama ve patlama döneminde kısmi bir zıplama gösterseler de uzun düşüş trendine geri döndüklerini gösteriyordu.1 Dahası Alman kapitalizminin yavaşlaması devam ediyordu. Örneğin kişi başına gelirin yıllık ortalama büyüme oranı 1960'lar ve 1970'lerde %3,4 idi. 1980'lerde ve 1990'larda ise 1,85’e düştü. 2000'lerde, 2007/2008 küresel krizinin etkisiyle %0,8’e kadar indi. 2010'larda tekrar %1,80 civarına çıktı ama 2020'lerde (COVID etkisiyle birlikte) %-0,06’ya düştü. Görüldüğü gibi sermaye birikimi ve büyüme hızları düşmekteydi. Dahası brüt yatırım oranı düşmekteydi uzun bir süredir. Kısacası Alman kapitalizminin ihracata dayalı büyüme atağı sorunları çözmedi, sadece erteledi ve hafifletti. Görüntü iyiydi ama kapitalizmin durgunluk ve kriz dinamikleri altta alta işlemekteydi. 

Film, Ukrayna savaşından sonra koptu. Alman kapitalizmi zahirde parıltılı çağını yaşarken ucuz Rus doğalgazının ve görece istikrarlı doğalgaz akışının avantajını kullandı sonuna kadar. Ama Ukrayna Savaşı Rusya’yı doğalgaz ve petrol fiyatlarını koz olarak kullanmaya ve doğalgaz akışını zaman zaman kısmaya itince alttaki sorunlar su yüzüne çıktılar. Enerji maliyetlerinde aşırı artış Alman kapitalizmin sorunlu yapısını ortaya çıkaran unsurlardan biri oldu. 

Bir diğer unsur ise artan Çin rekabeti idi, özellikle Alman kapitalizminin üstün olduğu sektörlerde (otomotiv, kimya…) Çin hem küresel piyasalarda hem de AB’ye ihracatta büyük bir atılım gösterdi. Rekabet Alman kapitalizmi için satış sorunlarına yol açtı. Dahası Brexit (Britanya’nın AB’den çıkışı) İngiltere pazarını da kaybettirdi. Bu da yetmezmiş gibi Almanya özellikle nitelikli işgücü açığını derinden yaşamaya başladı. Tüm bunlar birleştiğinde uzun süredir işleyen durgunluk dinamikleri egemen oldular ve Almanya 20-25 yıl önce Japonya’nın girdiği uzun durgunluk patikasına girmeye başladı. Şimdi çıkışı arıyorlar. Örneğin Trump’ın baskısıyla yeniden silahlanma sürecine giren Almanya askeri harcamalarda artışa gidecek gibi görünüyor. Dahası iklim krizi ve alternatif enerji konusunda atılım bekleniyor. Ancak bunlar durgunluktan çıkış için yeterli olmayacak.

Olmayacak çünkü uzun durgunluk aslında uzunca süredir işleyen sistemik kriz dinamiklerinin sonucu. Enerji fiyatlarında ani yükselişler, Çin rekabeti, işgücü piyasalarındaki kısıtlar veya yapay zeka/bilişim sektörlerinde geri kalma; bunlar elbette ki ciddi ekonomik sorunlardır. Ama sorun zaten bu sorunların ortaya çıkması değil, sorun bu sorunlar ortaya çıktığında bunları sistemin yapısal refleksleri ile çözememesidir. Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor. 
 

1Örneğin Marksist İktisatçı Michael Roberts’ın kendi bloğundaki şu yazıya bakılabilir: Germany: drained of power; der Kraft beraubt, https://thenextrecession.wordpress.com/2025/02/22/germany-drained-of-power-der-kraft-beraubt/

/././

Türk Telekom'da Ebubekir Şahin dönemi: Kızına 'şefkatle' ayrıl derken, binlerce işçiyi taşeronla tehdit etti 

Türk Telekom'un yeni CEO'su Ebubekir Şahin, yöneticisi olmayı doğru bulmadığı için aynı kurumdaki kızından "şefkatle" istifa etmesini istedi. Bu adıma Ahmet Hakan'dan alkış gecikmedi. Oysa Şahin, henüz bir hafta önce binlerce işçiye "tazminatını al, git" demiş, taşeronla tehdit etmişti.

RTÜK son 6 yılda keskin bir dönüşüm yaşadı. 

Kimi zaman AKP'nin siyasal açılımları için ön almak adına adımlar attı, kimi zaman yükselen muhalif sesleri kısma görevini üstlendi.

Kurum tehdit, şantaj ve kural tanımazlıkla AKP’nin sansür aracı haline getirildi.

Dönüşümün mimarlarından Ebubekir Şahin, misyonunu tamamladı ve geçtiğimiz Ekim ayında görevini devrederek Türk Telekom’a CEO olarak atandı.

Bunun bir “ödül” mü yoksa “tenzili rütbe” mi olduğu tartışılırken, Şahin kendini unutturmamaya kararlı.

Cumhuriyet yazarı Barış Pehlivan, geçtiğimiz günlerde Şahin’in halihazırda Türk Telekom’da çalışan kızı Zeynep Melike’nin, babasının göreve gelmesinin ardından kurumdan istifa ettiğini yazdı.

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, konuyu Şahin’e sordu, şu yanıtı aldı: “Kızım Zeynep Melike, bir yıl önce en alt kademeden uzman yardımcısı olarak Türk Telekom’da göreve başlamıştı. Telekom’a CEO olunca kızımın o görevi sürdürmesinin doğru olmadığını düşündüm. Kızımı aradım. Şefkatle konuştum. İstifa etmesi gerektiğini söyledim. Bu benim için en temel prensiptir. Görev yaptığım hiçbir yerde akraba kollaması yapmadım, Telekom’da da yapmam.”

Ahmet Hakan, bu sözlere övgüler dizmekte gecikmedi. Şahin’in “örnek” bir davranış sergilediğini söyledi, “Sayesinde ‘oh be’ dedik valla” diye yazdı.

Asıl değişim kadroda: Binlerce işçiye 'tazminatını al, git' dediler

Gözler Zeynep Şahin’in üzerindeyken, asıl değişim Ebubekir Şahin’in idaresindeki Türk Telekom’da yaşandı.

soL’un ulaştığı bilgilere göre, binlerce işçiden tazminatlarını alıp işten “gönüllü” olarak işten çıkmaları istendi.

Çünkü şirket, altyapı hizmetlerini iktidara yakın bir holdinge emanet etmeye hazırlanıyor.

Taşeronlaşma adı altında başlatılan bu örtülü özelleştirme sürecinde işten ayrılmayı kabul etmeyen çok sayıda işçinin toplu halde işten çıkarılması bekleniyor.

Ancak Ebubekir Şahin’in RTÜK’te yarattığı depremi Türk Telekom’a taşıyıp taşıyamacağını zaman gösterecek.

Sendikalar, kadrolu istihdamın tasfiye edilmesine sessiz katılmayacaklarını açıkladı.Sürecin akıbetini işçilerin mücadelesi belirleyecek.

Türk Telekom'da örtülü özelleştirme: Binlerce işçiye 'tazminatını al, git' dediler, taşeronla tehdit ettiler (https://haber.sol.org.tr/haber/turk-telekomda-ortulu-ozellestirme-binlerce-isciye-tazminatini-al-git-dediler-taseronla)

***

İsrail’in büyük dostu Aliyev: Yeni hamlelerle büyüyen işbirliği! 

İsrail, bölgedeki en büyük müttefiklerinden biri olan Azerbaycan’a Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın eşlik ettiği geniş bir heyetle ziyarette bulundu. Enerji ve savunma başlıklarının konuşulduğu buluşmadan, “Stratejik ilişkilerimizi güçlendiriyoruz!” vurgusuyla çıkıldı. İsrail, bu hamlesiyle birlikte bölgede güç biriktirmeye devam ederken AKP'nin sessiz desteği dikkat çekici.

Filistin’de tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir soykırıma imza atan İsrail, bir yandan da işbirlikçisi olan bölge hükümetleri eliyle gücünü artırmaya devam ediyor.

Bu aktörlerin en öne çıkanlarından biri Azerbaycan yönetimi olmuş durumda.

İsrail’in soykırım saldırıları sürerken en büyük enerji tedarikçilerinden biri Azerbaycan olurken, enerji nakli de Türkiye üzerinden gerçekleştirmişti.

İsrail'in Türkiye'nin Ceyhan limanından yaptığı Azerbaycan petrolü ithalatı, 2025 yılında son üç yılın zirvesine ulaşırken, geçen yıl Ceyhan Limanı'ndan İsrail'e günde 94 bin varil petrol gittiği ortaya çıkmıştı.

Socar üzerinden gerçekleşen bu sevkiyata AKP iktidarı ev sahipliği yapmaktan rahatsız olmazken, Azerbaycan ile İsrail arasındaki tek işbirliği başlığı enerjiden ibaret değil.

Askeri temaslar ve ithalat rekoru

Geçtiğimiz yıl mayıs ayında İsrail’in Filistin'deki soykırımı tüm hızıyla sürerken Azerbaycan Savunma Bakanı Hasanov, İsrail Savunma Bakanı Katz’ı Tel Aviv de ziyaret etmiş, iki ülke arasındaki askeri işbirliğine vurgu yapılmıştı.

Söz konusu görüşmede Katz, ortak çıkarlara ve karşılıklı güvene atıfta bulunarak iki ülke arasındaki derin stratejik ittifakı övmüştü.

İsrail Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre ilgili görüşmede taraflar “savunma işbirliği”ni genişletme konusunda da anlaşmıştı.

soL’da daha önce aktardığımız üzere, Azerbaycan silah ithalatının tam yüzde 69’unu İsrail’den yapıyor.

Öte yandan aynı görüşmede Katz, Hasanov’a Hamas’ın 7 Ekim’de düzenlediği Aksa Tufanı operasyonu sonrası İsrail’e verdikleri destek için ve İsrail ile Türkiye arasındaki arabuluculuk çabaları için teşekkür etmişti.

Katz’ın sözünü ettiği İsrail-Türkiye görüşmeleri Azerbaycan’ın ev sahiliğinde yapılmış, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin güçlenmesi görevini Aliyev üstlenmişti.

İlişki giderek genişliyor

Tüm bu tablonun yeni bir aşamaya taşınması için son bir hamle daha yapılırken, bu hamlenin aktörü İsrail’in Dışişleri Bakanı Gideon Saar oldu.

Azerbaycan’a çeşitli sektörlerden İsrail şirketleri ve ekonomik kuruluşlardan oluşan üst düzey bir iş ve ekonomi heyetiyle birlikte gittiğini duyuran Saar, Azerbaycan için muslukları açmaya kararlı görünüyor.

Öyle ki, heyetler arasındaki görüşme bakanlar seviyesinde olmazken, Saar’ı doğrudan Aliyev karşıladı.

Görüşmeye ilişkin bir paylaşım yapan Saat, Aliyev’in ülkesini etkileyici başarılara taşıyan vizyoner bir lider olduğunu söylerken, “Ortak hedefimiz, enerji, savunma, su, tarım, turizm ve daha birçok alanda ortaklığımızı derinleştirmektir. Stratejik ilişkilerimizi güçlendiriyoruz!” dedi.

Aliyev ise görüşmeye ilişkin devletin resmi sayfasının haberini paylaşırken, haberde, “Davos'ta Azerbaycan ve İsrail Cumhurbaşkanları arasındaki görüşme memnuniyetle anıldı ve ikili gündemimizle ilgili konular ele alındı” denildi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile bir araya geldi

AKP sessiz

Bölgede İsrail karşıtı açıklamarıyla öne çıksa da İsrail ile ticareti durdurmayan, İsrail'e Türkiye üzerinden akaryakıt sevkiyatına göz yuman AKP iktidarı, kardeş ülke olarak tanımladığı Azerbaycan yönetiminin mutlak İsrailciliğinden rahatsız görünmüyor.

İsrail'in Azerbaycan üzerinden bölgede attığı adımlara karşı bir çıkış yapmayan, buna itirazda da bulunmayan AKP iktidarı, daha çok İsrail ile temas kanalı olarak Azerbaycan'ı kullanıyor.

Böylece İsrail, hem Azerbaycan'da hem tüm bölgede güç kazanmaya devam ediyor.

***

AKP’li eski ilçe başkanı 44 kilo uyuşturucuyla yakalandı: Arabaya yükleyip türbede mola verdi 

Aracında 44 kilo uyuşturuyla yakalanan AKP'li eski Kayapınar İlçe Başkanı Servet Can'ın üzerinden korucu kimliği çıktığı, hakkında koruma kararı bulunduğu ve uyuşturucuyu araca yükledikten sonra türbeye gidip mola verdiği öğrenildi.

Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesinde önceki dönem AKP İlçe Başkanlığı yapan Servet Can 44 kilo esrarla yakalanmış ve tutuklanmıştı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma tamamlandı. 

Sözcü'den Özgür Cebe'nin haberine göre AKP'li Can ve Can'la hareket ettiği değerlendirilen Metin Gürgen hakkında 20'şer yıla kadar hapis cezası istendi.

44 kilo uyuşturucu, plakalar ve korucu kimliği çıktı

İddianameye göre, Servet Can'ın 34 GSH 970 plakalı araçla doğu illerinden yüklü miktarda uyuşturucu getireceğine dair alınan istihbari bilgiler üzerine aracın Van'dan Diyarbakır'a doğru hareket halinde olduğu tespit edildi. Araç Silvan ilçesinin girişinde durduruldu. 

Can'ın tedirgin davranışlar sergileyip çelişkili ifadeler vermesi üzerine araç narkotik köpekleriyle kontrol edildi. Aramada 63 paket halinde toplam 44 kilo uyuşturucu ele geçirildi. Araç içinde ayrıca biri İstanbul, diğeri Ankara olmak üzere iki adet de plaka bulundu. Üzerinde ise gönüllü köy korucusu kimliği çıktı.

'Koruma kararım var, plakalar bana ait'

Polis sorgusunda susma hakkını kullanan Servet Can savcılık ifadesinde şöyle dedi:  "Çiftçilik yapıyorum. 2017-2020 arasında parti ilçe başkanlığı yaptığım için hakkımda koruma kararı vardır. Bu nedenle aracımda bulunan 06 BYA 235 ile 34 GJZ 624 plakalar bana tahsis edildi. Kullandığım araçta ele geçirilmesi hakkımdaki koruma kararıyla alakalıdır. Aracımdaki köy korucusu olduğuma dair kimlik de bana aittir. İran'ı merak ettiğim için yalnız başıma İran'a gitmek istedim. İran'a gitmek için 34 GSH 970 plakalı araçla yola çıktım."

Uyuşturucuyla yola çıktı, türbede mola verdi

Yüksekova'ya vardığında 22.00'den sonra İran'a geçiş yapamayacağını öğrendiğini ve bu nedenle gitmekten vazgeçtiğini iddia eden Can, devamında yaşadıklarına dair şu iddialarda bulundu: "Esnaflardan kaçak sigara aldım. Bu kişi 30 karton kaçak sigarayı Diyarbakır'a götürmemi, benden alacaklarını söyledi. Bende kenger ve işgın bitkileri de almıştım. Kaçak sigaraları da rica üzerine kabul ettim ve 4 valizle yola çıktım. Diyarbakır'a kadar sadece Siirt'teki Veysel Karani Türbesinde 10 dakika mola verdim. Uyuşturucular bana ait değil, bana kaçak sigara veren kişiye ait olabilir. Ama açık adres ve kimlik bilgilerini bilmiyorum. Telefonu da bende yok. Yol boyunca uluslararası yabancı bir numara beni aradı, ancak telefon kesildiği için kendisiyle iletişim kuramadım. Üzerimde ele geçen dolarlar İran'a gitmeyi planladığım içindi."

Üç ay sonra ifadesini değiştirdi: 'Bazı bilgileri yanlış söylemiş olabilirim'

AKP'li eski Başkan Servet Can bu ifadesinden üç ay sonra ikinci kez savcıya ek ifade verme talebinde bulundu. Bazı konuları eksik anlattığını belirten Can şöyle dedi: "İlk ifademde olayın şokunda olduğum için bazı bilgileri eksik veya yanlış söylemiş olabilirim. Şu anda gerçeği anlatacağım. İnşaat işçiliği yapan Metin Gürgen yanıma geldi. Beni aradığında Yüksekova'da olduğunu ve misafir etmek istediğini söyledi. Bende gittim. Bana 'Kaçak, göçek işler yapıyorum' dedi. Valiz içinde kaçak sigara olduğunu söyleyip bunu Diyarbakır'a götürüp götüremeyeceğimi sordu. Aracımı benden istedi. 15 dakika sonra geri geldi ve valizi araca yerleştirdiğini söyledi. Yola çıkınca uyuşturucular ele geçti."

'Suçun asıl sahiplerine gücü yetmediği için suçu benim üzerime atıyor'

Yakalanan Metin Gürgen ise "Servet AK Parti eski İlçe Başkanıdır. Yüksekova'da duvar işleriyle ilgileniyorum. Beni arayıp geleceğini söyledi. Bende parti çalışmaları kapsamında geleceğini düşündüm. Birlikte yemek yedik ve neden ilçeye geldiğini sorduğumda görevle alakalı olduğunu söyledi. Kendisine Diyarbakır'a döneceksen ben de seninle geleyim dedim. O da aracın müsait olmadığını söyledi. Ben de araçta bayan olabileceğini düşündüm ve ısrar etmedim. Kendisine içinde sigara olduğunu iddia ettiği valiz vermedim, yakalattığı uyuşturucudan da haberim yoktur. Suçun asıl sahiplerine gücü yetmediği için ya da ispat edememesi sebebiyle benim de daha önce uyuşturucu ticaretinden dosyam olduğunu bildiği için suçu benim üzerime atıyor. Yakalanan uyuşturucunun 50 kilonun üstündedir ve bu miktarı benim karşılayabilmem mümkün değildir" dedi.

Savcı 20'şer yıl hapis istedi

İddianamede, ele geçen uyuşturucu maddenin miktarı dikkate alındığında Servet Can'ın ticareti amaçla naklettiği ifade edildi. 

Sanık Metin Gürgen'in de olay tarihinde Yüksekova'da bulunması nedeniyle fikir ve eylem birliği içinde hareket ettikleri belirtilerek ayrı ayrı 20'şer yıla kadar hapisle cezalandırılmaları istendi. 

Sanıkların yargılanmalarına önümüzdeki günlerde başlanacak.

***

15 yılda yarısı tamamlandı: Ankara-İzmir hızlı tren projesinin maliyeti 101 milyar TL'yi aştı 

2013 yılında 4,3 milyar TL'ye bitirilmesi planıyla başlayan Ankara-İzmir hızlı tren projesinin maliyeti 23 kat artarak 101 milyar TL'yi aştı. Aradan geçen 15 yılda projenin yalnızca yüzde 53'ü tamamlandı.

2011'de ihalesi yapılan Ankara-İzmir yüksek hızlı tren (YHT) projesine 2013 yılında başlanacağı ve 1080 günde tamamlanacağı iddia edilmişti. Sözcü'den Tolga Uğur'un aktardığına göre Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Yıllardır yaşanan gecikmelerle yılan hikayesine Ankara-İzmir YHT projesinin 2028'de tamamlanmasının beklendiğini söyledi.  Uraloğlu, bir soru önergesine bu ay verdiği yanıtta projede ilerleme oranının yüzde 53 olduğunu da açıkladı. Böylece 15 yılda projenin yalnızca yarısı tamamlanabildi. Gecikmelerin merkezindeki projenin maliyeti de 23 kat arttı. Ankara-İzmir YHT projesi için bu yıl 15.7 milyar liralık altyapı harcaması yapılacak.  Projenin toplam maliyeti ise 2026 sonunda 101 milyar 487 milyon TL'ye ulaşacak. 2013'te hızlı tren projesinin yalnızca 4,3 milyar TL'ye bitirileceği planlanmıştı.

***

soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Ocak 2026-

Migros direnişi: Depo işçileri kararlı, birçok kentte raflar birkaç gün içinde boş kalabilir -Emre Alım-  Sefalet zammı dayatmasına ve ağır ...