Aziz İhsan Aktaş’ın adının karıştığı başka bir dosyadan tutuklu bulunan Avukat Semra Ilık, geçen haftaki hengâme içinde sessiz sedasız cezaevinden tahliye oldu. İBB ve ASSAN soruşturmalarının hazırlık aşaması henüz tamamlanmadı ancak Ilık’ın tahliyesi, sürecin farklı boyuta evrilmesinin işareti olabilir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturmalardan sonra açılan “Aziz İhsan Aktaş suç örgütü” davasının başladığı geçen hafta “sessiz sedasız” ilginç bir gelişme yaşandı.
Aynı zamanda İBB soruşturmalarında “itirafçı” konumundaki iş insanı Aziz İhsan Aktaş’ın da sanıkları arasında yer aldığı davanın duruşmaları Silivri’de devam ederken, yine Aktaş’ın adının karıştığı başka bir dosyadan tutuklu bulunan Avukat Semra Ilık, pazartesi Silivri Cezaevi'nden tahliye edildi.
Şimdi biraz geriye, geçen ağustosa geri dönelim.
İBB’yle bağlantılı dosyada adı geçen Aktaş’la ilgili dikkat çekici bir iddia ortaya atıldı. İddiaya göre, halen tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatı doğrultusunda Aktaş’a suikast düzenlenecekti.
Bu amaçla İmamoğlu, kendisi gibi halen tutuklu İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş’e talimat verdi. Talimat sonrasında ise; Keleş, Aktaş’ın öldürülmesi amacıyla bir organize suç örgütüne işi havale etti.
Keleş, iddiayı yalanladı. Kendisiyle ilgili kurulduğunu öne sürdüğü kumpasın belgesini kamuoyu ile paylaştı.
Buraya kadar madalyonun bir yüzü. İkinci yüzünde ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan “çete” operasyonu var. Savcılık iddiasına göre; Keleş, Aktaş’a suikast için MHP’ye yakın Selahattin Yılmaz’la anlaştı.
Savcılık talimatıyla Yılmaz ve beraberindeki 12 kişi gözaltına alındı. Ankara merkezli beş farklı kentte gözaltına alınanlar arasında iki de avukat vardı. Ankara’da kendilerine ait hukuk bürolarında faaliyet gösteren Semra Ilık ve Cem Duman, Yılmaz’la bağlantıları çerçevesinde yakalandılar. Sonrasında her ikisi de Yılmaz gibi geçen ağustosta tutuklandı.
Aslına bakarsanız, Yılmaz ve beraberindekilerin tutuklanma sebebi sadece çete iddiası değildi.
Bu operasyonun hemen ardından yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca ASSAN adlı savunma firması merkezli farklı bir soruşturma başlatıldı. Firmayla başlayan operasyon savunma sanayinin lokomotifi MKE’ye kadar genişledi. Kurumun Eski Yönetim Kurulu Başkanı Avukat İsmet Sayhan tutuklandı.
Her ne kadar iki dosya ayrı gibi görünse de aslında hem MHP’ye mesaj hem de savunma sanayi sektöründe kartların yeniden dağıtılmasını sağlayacak tek parçalı “matruşka” operasyondu.
Yakın geçmişte yaşanan ancak halen önemini koruyan bu bilgileri vermemin sebebi, Avukat Semra Ilık’ın konumunu ortaya koymak.
Aktaş’a yönelik çete operasyonunda gözaltına alınıp tutuklanan Avukat Semra Ilık, aynı zamanda AKP’li siyasetçi. Şanlıurfalı olan Avukat Ilık, bir ara AKP’den milletvekili aday adayı oldu ancak TBMM’ye gelme şansını yakalayamadı.
(Sol baştan) Tahir Sarıkaya, Cem Küçük, Semra Ilık
(Sol baştan) Sinan Burhan, Semra Ilık, Hacı Yakışıklı
Avukat Ilık, iktidara yakın gazetecilerle kurduğu bağlantıları, sosyal medya hesabından yayımladı. Cem Küçük, Tahir Sarıkaya, Sinan Burhan, Hacı Yakışıklı, bu isimlerden bazıları.
Ayrıca Ankara’nın yargı çevrelerinde, “AKP ve MHP’nin yanı sıra Cumhurbaşkanlığı’ndaki bazı üst düzey yöneticilerle de bağlantısı olması” ile tanınıyor. Avukatlık ofisiyle birlikte farklı sektörlerde de faaliyet yürütüyor bir süredir.
Hatta SMR Group adlı firmanın sahibi. Firmanın çatısı altında hukuk bürosunun dışında müteahhitlik, biyoteknoloji ve kamuoyu araştırma firmasının dışında bir de SMR Savunma adında savunma sanayi firması mevcut.
Bir de Alanya’da faaliyet gösteren Fly Me adlı havacılık firmasının ortağı olduğu kaynaklarca ifade ediliyor.
İşte Avukat Semra Ilık, geçen haftaki hengâme içinde sessiz sedasız cezaevinden tahliye oldu.
Ilık tahliye olmasına oldu ama dava arkadaşı diğer şüpheli Avukat Cem Duman’ın tutukluluğu halen devam ediyor.
Her iki soruşturmanın hazırlık aşaması henüz tamamlanmadı. Ancak Ilık’ın tahliyesi, sürecin farklı boyuta evrilmesini işareti olabilir. İddianame açıklandığında tablo anlaşılacak.
Büyüteç’i kaleme almadan evvel Avukat Ilık’a ulaştım. Kendisi, hukuki konumu nedeniyle sorularıma yanıt vermeyeceğini bildirdi. Buna karşın, yaşananlar hakkında yakın çevresinden bilgi edindim.
Şöyle ki; Avukat Ilık, kendisinin AKP’nin içindeki siyasi çekişme çerçevesinde gözaltına alınıp tutuklandığı görüşünde. Ayrıca, savunma sanayinde faaliyet göstermesinin de tutuklanma sürecinde etkili olduğunu değerlendiriyor.
Ilık’ın bir yakını, “inanın, Semra Hanım neden gözaltına alınıp tutuklandığını bilmiyor. Üzerinde hiçbir suçlama gözükmüyor. Kendisi ile birlikte tutuklanan Selahattin Yılmaz ve Avukat Cem Duman’la sadece bir kez görüştü. O da bir müvekkilinin ticari işi çerçevesinde.” dedi.
Ilık’ın yakın çevresinden bir başkası ise; “gözaltına alınıp tutuklanmasında siyasi konumu etkili mi?” sorusunu yanıtlarken, “Semra Hanım’ın ‘AKP içinde birilerine yakın olduğu’ konuşuluyor. Ancak kendisi, başkalarının ifade ettiği şekilde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’la tanışmaz. Kardeşi ile tanışır. Hatta Semra Hanım, cezaevinden tahliye olduktan sonra bize ‘kim, kimin yüzünden yandı?’ sorusunu yöneltti” dedi.
Ilık’ın yakın çevresinden aynı isim, “Semra Hanım, kendisine kimin operasyon çektiğini düşünüyor?” sorusuna, “konunun muhasebesini yapacağı AKP’den isimler vardı. Bu işin pardonu olmaz. Tahliyeden sonra annesinin sağlık sorunu nedeniyle Ankara dışına çıkmak zorunda kaldı. Bu sebeple görüşmelerini ertelemek zorunda kaldı. Semra Hanım, savunma sanayinde deniz hastanesi inşa edilmesiyle ilgili iki sözleşme yaptı. Cezaevi süreci olunca yaklaşık bir milyar dolarlık ihracat sözleşmeleri iptal oldu” şeklinde konuştu.
Serdar Sertçelik neden jandarmaya teslim edildi?
Ankara’da 2023’te başlatılan suç örgütü Ayhan Bora Kaplan ve bağlantılarını ortaya çıkaran soruşturmanın kilit ismi Serdar Sertçelik, Türkiye’ye döndü.
Türkiye’ye döndü, zira yakalandığı Macaristan’dan iade mi edildi yoksa kendi isteğiyle mi geldi? Biraz muamma.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Interpol’ün kırmızı bülteniyle aranan Sertçelik’in, Türk Interpol görevlilerince ülkeye getirildiğini duyurdu.
Ancak bu konuda farklı bilgiler mevcut.
Bilindiği üzere Sertçelik, Macaristan’da 2024’te yakalandı ancak serbest konumdaydı. Cezaevinde değildi. Üstelik cep telefonu bile kullanıyordu. Sertçelik’in kendi isteği ile ülkeye gelmeyi tercih ettiği ifade ediliyor kimi kaynaklarca.
Ankara’da devam eden yargılamalarda bazı gelişmeler var.
Ayrıca yine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ankara’da jandarma ile yürüttüğü önemli bir dosya var.
Dosyada Ankara’nın meşhur avukatlarından Cengiz Haliç ile Tarık Teoman’ın da adı yer aldı. Teoman, savcılık soruşturması çerçevesinde geçen kasımda gözaltına alınıp tutuklandı. Haliç’in ise Dubai’de yaşadığı biliniyor.
Her iki avukatın adı Ayhan Bora Kaplan suç örgütü dosyasında geçti.
Yeni dosyayla ilgili gelişmeler yaşanırken Sertçelik’in ülkeye gelmesinin bir anlamı olması gerek kanımca.
Bu arada Sertçelik’le ilgili bir bilgi vereyim.
İstanbul Havalimanı’na gelen uçaktan inen Serdar Sertçelik, doğrudan jandarma tarafından gözaltına alındı. Talimatı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı verdi.
İşlemleri jandarma tarafından yapıldı. İstanbul Emniyeti’ne götürülmedi. Sertçelik, havalimanından doğruca İstanbul’da cezaevine konuldu. Ankara’ya getirilmedi. Halen İstanbul’da cezaevinde.
Sertçelik, cezaevinden Segbis sistemiyle uzaktan bağlanarak ilk aşama yargılamaya katıldı. Ankara 8. Sulh Ceza Mahkemesi’nce tutuklandı.
Sürecin anlamı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Sertçelik’i can güvenliğini sağlama çerçevesinde Ankara’ya getirtmedi, İstanbul’da tuttu. Zira, Ankara’daki cezaevlerinde Ayhan Bora Kaplan’ın etkisi mevcut. Başına herhangi bir iş gelmemesi için İstanbul’da tutuluyor Sertçelik.
Son dönemde özellikle İstanbul’da Çağlayan Adliyesi’nin soruşturmaları jandarma ile yürütmesi dikkat çekiyor. Şimdi Ankara Adliyesi de Sertçelik dosyasında jandarma ile çalışıyor.
Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan-
Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katılıyor!.. Davet AİHM’den gelse de, AİHM kararlarının uygulanmadığı bir dönemde bizim yüksek yargı üyelerinin bu davete katılmaları yürek istiyor!.. Acaba, dönüşte verdikleri kararlarla yüzleşirler mi?
Soldan sağa: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Başkanı Fahri Akçin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Danıştay üyesi Aysel Demirel, AİHM Türk Yargıcı Saadet Yüksel, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, Danıştay Başsavcısı Cevdet Erkan, Danıştay üyesi Kenan Balan ve Anayasa Mahkemesi Genel Sekreteri Murat Azaklı, AİHM adli yıl açılış programıda | Fotoğraf: AA
İktidarın hoşuna gitmeyen kararları alan yargıçlar sürgün edilirken...
Mahkeme heyeti aynı davada bir kaç kez değiştirilirken...
Daha önce iktidar partisinden milletvekili aday adayı ya da partinin herhangi bir kademesinde görev yapmış biri yargıç ya da savcı olarak kritik davalara atanırken...
Adil yargılama hakkı sayısız kez ihlal edilirken...
Evrensel hukuk gereği, tutukluluğun istisna olma hali çoktan geride kalmışken...
AYM “hak ihlali” kararı verdiği davada tahliye talebini geri çevirirken...
Daha da beteri...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uygulanmazken...
Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katılıyor!..
İyi cesaret!..
Dikkat çeken isim
AİHM yeni adli yılı 30 Ocak’ta açılıyor. Törene Türkiye’den yüksek yargı heyeti davet ediliyor.
Davet AİHM’den gelse de, AİHM kararlarının uygulanmadığı bir dönemde bizim yüksek yargı üyelerinin bu davete katılmaları yürek istiyor!..
Heyetin başkanı AYM Başkanı Kadir Özkaya. Heyette dikkat çeken diğer isim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk.
Şentürk’ün önceki görevi Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanlığı. O dönemde...
AİHM kararına rağmen, Osman Kavala’nın mahkumiyetini onaylıyor.
AYM’nin Can Atalay kararına uymuyor, AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuyor.
Bunun ötesinde, asıl AİHM kararları...
AİHM kararlarının uygulanmaması Türkiye - Avrupa Konseyi ilişkilerini kritik bir aşamaya taşıyor.
Orada bulunduğu sırada AİHM Başkanı’nı özel olarak ziyaret ediyor. Zor ziyaret!..
Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya (sol 3), Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez (sağ 4), Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Muhsin Şentürk (sol 2), Danıştay Başsavcısı Cevdet Erkan (sağ 3), Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Başkanı Fahri Akçin (solda), Danıştay üyeleri Aysel Demirel (sağ 2) ve Kenan Balan (sağda) ile AİHM Türk Yargıcı Saadet Yüksel (sol 4) ve Avrupa Konseyi Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Nurdan Bayraktar Golder, Fransa'nın Strazburg şehrinde düzenlenen AİHM adli yıl açılışında
“Mutlaka uygulanmalı”
AİHM Başkanı ile görüşürken, AYM’nin doğrudan kendi iradesiyle bağlantılı konular da var.
Gezi davası hükümlüleri Tayfun Kahraman ve Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında AYM hak ihlali kararı veriyor, bu kararlar uygulanmıyor.
Kadir Özkaya, yargıç ve savcılara seslendiği eğitim programında şöyle diyor:
“AYM kararları insan hakları merkezli yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bu bağlamda AYM kararları mutlaka devreye girmeli, hak ihlallerinin giderilmesi açısından mahkemeler o kararları mutlaka uygulamalıdır.”
Çok doğru.
Gezi davasında 18 yıl hapis cezası verilen şehir plancısı Tayfun Kahraman ve TİP'ten Hatay Milletvekili seçilen avukat Can Atalay
Tayfun Kahraman çelişkisi
Ne var ki...
Tayfun Kahraman ile ilgili AYM kararına gelince...
Orada biraz durmak gerekiyor.
Tayfun Kahraman’ın başvurusu üzerine, AYM 31 Temmuz 2025’da “adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine” karar veriyor, “şiddet içeren olaylarla Kahraman arasında illiyet bağının tespit edilmediği” gerekçesiyle…
İhlalin sonuçlarının kaldırılması ve Kahraman’ın yeniden yargılanması için kararı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderiyor.
“Adil yargılama hakkı ihlal” diyor ancak, AİHM’in Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala bağlamında olduğu gibi, tahliye kararı vermiyor!..
13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını dinlemiyor, “Yeniden yargılama zorunluğu yoktur” diyor.
Bunun üzerine, Kahraman 27 Kasım 2025 tarihinde AYM’ye ikinci kez başvuruyor. Özellikle, acil sağlık durumu nedeniyle hemen tahliye edilmesini talep ediyor.
3 Aralık 2025 tarihinde AYM Kahraman’ın tahliye talebini geri çeviriyor. Sağlığı ile ilgili tüm önlemlerin alınmasını istiyor.
İyi ki, istiyor!..
Bu mu AYM’nin etkili hak arama yolu olması?..
Görüşmede, AİHM Başkanı bizim yargı heyetine benzeri soruları sormuş olabilir mi?..
Sormuşsa, bizim heyet ne gibi yanıtlar vermiş olabilir?..
Türkiye açık ara önde
Ayrıca...
Tören öyle bir zamana rastlıyor ki, AİHM 2025 yılı istatistikleri yayınlanıyor.
2025 yılında AİHM’e toplam 53 binden fazla başvuru yapılıyor.
46 ülke arasındaAİHM’e 18 bin 464 başvuru ile Türkiye açık ara ilk sırada.
Yüzleşmek yetmiyor, izlenimlerini hem iktidara, hem yargıç ve savcılara da anlatırlar mı?..
/././
Erdoğan’ın reform aşkı!-Mehmet Y.Yılmaz-
Erdoğan 2026’yı “reform ve büyüme yılı” olarak ilan etti. Altı sene önce de yılbaşı konuşmasında 2021’in “demokratik ve ekonomik reformların yılı olacağını” söylemişti. O yıl "reformlar yılı” olmasaydı belki de dolar bugün 100 lirayı geçmiş mi olacaktı? Belli ki Erdoğan için “reform”, yapılması gereken değil, vaat edilmesi iyi olan bir şey.
Recep Tayyip Erdoğan’ın 2026’yı “reform ve büyüme yılı” olarak ilan ettikten sonra Türkiye’nin şahlanacağını ve enflasyonun da belinin kırılacağını söylediğini okuyunca gözyaşlarıma hâkim olamadım. “İşte yıllardır arayıp da bulamadığımız muhalefet lideri sonunda doğuyor” dedim.
Ancak her güzel şey gibi bunun da bir sonu oldu, birden hatırladım ki 2002’den beri Türkiye’yi tek başına yönetiyor!
Niye Türkiye’yi on beş ya da üç sene önce şahlandırmamış, bunu bilmiyorum. Bence kendisi de bunun nedenini tam olarak bilmiyor.
Biliyor olsaydı, bu reform dediği şeyin neye benzeyeceğini, kuş mu, deve mi olduğunu falan anlatırdı.
Öyle yapmıyor, reform sözü verip geçiyor.
Böyle konuşarak reformlarla düzelteceğine söz verdiği meseleleri yaratanın kendisinden başkası olmadığı gerçeğini de saklamak istiyor.
Sanki birileri Türkiye’ye geçen sene bozmuş, Erdoğan şimdi 2026’da reformlar yaparak bunu düzeltecekmiş gibi bir algı yaratma peşinde.
Bilmiyorum hatırlar mısınız; 31 Ocak 2020 günü de yılbaşı konuşmasında 2021’in “demokratik ve ekonomik reformların yılı olacağını” söylemişti.
O gün 1 ABD Doları almak için 7 lira 42 kuruş yetiyordu. Dün baktım, 1 ABD Doları almak için 43 lira 49 kuruş gerekiyordu.
Demek ki “2021 reformlar yılı” olmasaymış belki de dolar bugün 100 lirayı geçmiş mi olacaktı?
Belli ki Erdoğan için “reform”, yapılması gereken değil, vaat edilmesi iyi olan bir şey.
Onun için bol keseden vadediyor ama iş yapmaya gelince yan çiziyor.
Seçmenin hoşuna gidiyor mu diye soracak olursanız, seçim kaybetmediğine göre bugüne kadar işe yaramış.
Bir sonraki seçimde de işe yarayacak mı, normal bir seçim yapılabilirse göreceğiz.
***
“Verimsiz yöntem” meselesi!
Kırk sene düşünsem, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları meselesini “AB üyeliğinin önünü tıkayan verimsiz yöntem” diye tanımlamak aklıma gelmezdi. DEİK üyesi iş insanlarımızı kutlarım: Demek istiyorlar ki bunları boş verin, işimize bakalım!
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde yer alan iş konseylerinin başkanları bir ortak bildiri yayınlayarak Türkiye’nin AB üyeliği için Avrupa’nın “paradigma değiştirmesi” çağrısı yaptılar.
Bildiride şöyle deniliyor:
“Türkiye’nin katılım sürecini tıkayan mevcut verimsiz yöntemin yeniden değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir.”
Kırk sene düşünsem, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları meselesini “üyeliğin önünü tıkayan verimsiz yöntem” diye tanımlamak aklıma gelmezdi.
Onun için iş insanlarımızı kutlarım: Demek istiyorlar ki demokrasiyi, insan haklarını, AİHM kararlarını falan boş verin, işimize bakalım!
Söylemek istediklerini öyle güzel ambalajlamışlar ki şapka çıkardım!
Bu normal bir durum.
Aralarında ayrık otları olsa da Türkiye burjuvazisinin böyle bir derdi hiç olmadı zaten.
Tablo, bir kulübe üye olmak isteyip de giriş fiyatını çok bulduğu için indirim isteyen tipleri çağrıştırıyor.
Kulüp bu işe ne der bilemiyorum: Unutmayalım ki AB’nin iş çevrelerinin de bu tür şeyler pek umurunda olmaz.
Onların aradığı demokrasi ve insan haklarına saygıdan daha çok “öngörülebilir bir hukuk” düzenidir.
Türkiye’deki varlıklarının, yatırımlarının, ticaretlerinin başına bir iş gelmemesidir.
Onun için DEİK üyesi iş insanlarının esasen Erdoğan’a “paradigma değiştirmeyi önermesi” gerekiyor.
Erdoğan, memleketi yönetirken tercih ettiği “verimsiz yöntemi” değiştirmeli ki AB’den Türkiye’nin üyeliği önüne çıkarılan gerekçeler havada kalsın.
Bunu yapınca AB’ye muhtemelen yine de üye olamayız ama hiç olmazsa medeni bir ülkede yaşamakta olduğumuzu hissederiz.
Enerjimizi otokrasiyi kurmak ya da onunla mücadele etmeye harcamak yerine memlekete faydası olacak işlere yöneltiriz.
***
Amaç milleti birbirine düşürmek mi?
Pos cihazlarının kullanımında Maliye’nin çıkarabileceği engelleri kaldırsalardı, cafelerde, lokantalarda on binlerce insanın emeğinin karşılığı olarak ödenen bahşiş meselesi kendiliğinden çözülmüş olurdu. Bunu yapmadılar çünkü içinden çıkamadıkları sorunları çözebilmenin onlar için tek bir yolu var: Yasaklamak!
Erdoğan yönetimi, bazı kişiler sosyal medyada yangın çıkardı diye lokanta ve eğlence sektöründe “servis ücretinin faturaya eklenmesini” yasakladı.
Bunun anlamı şu: Cebinizde bir tomar para taşıma alışkanlığınız yoksa lokantalarda, cafelerde falan bahşiş bırakamayacaksınız.
Oysa bunun çok basit bir yolu vardı: Avrupa’da ve ABD’de bu tür iş yerlerinde yaygın olarak kullanılan pos cihazlarında isterseniz, istediğiniz oranda bahşişi kendiniz faturaya ekleyebiliyorsunuz.
Bu tür işyerleri için bu tür pos cihazlarının kullanımında Maliye’nin çıkarabileceği engelleri kaldırsalardı, on binlerce insanın emeğinin karşılığı olarak ödenen bahşiş meselesi kendiliğinden çözülmüş olurdu.
İsteyen istediği bahşişi verir, Maliye Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı görevlileri de “toplanan bahşişlerin eksiksiz olarak çalışanlara aktarılıp aktarılmadığını” kolayca kontrol edebilirdi.
Pos cihazından çekilen tutarın içindeki bahşiş üzerinden KDV almak, vergisini işverene yüklemek gibi sakıncalar da ortadan böylece kalkmış olurdu.
Üstelik bu tür cihazları ithal tekelini bir Müslüman kardeşimize ihale etmek de mümkündü ki zaten rızkın da onda dokuzu ticarette değil mi?
Bunu yapmadılar çünkü içinden çıkamadıkları sorunları çözebilmenin onlar için tek bir yolu var: Yasaklamak!
/././
Emlak vergisinde sınıfta kaldık; artışlar iki katla mı, yoksa üç katla mı sınırlandırılacak?-Erdoğan Sağlam-
Değerli okurlar, 2026 yılı için takdir komisyonlarınca takdir edilen asgari arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin çok yüksek artışlarla belirlenmiş olması çok ciddi tepkilere neden olunca, artışların 2017 yılında olduğu gibi yasal düzenleme ile sınırlandırılması gündeme geldi. Peki şimdi nasıl bir sınırlandırma yapılacak, açılan davalar ne olacak?
Yasal düzenlemeye göre artışlar iki katla mı, yoksa üç katla mı sınırlandırılacak?
Önceki düzenlemede artış bir önceki yıl değerlerine göre yüzde 50 ile sınırlandırılmıştı. Bu defa en fazla yüzde 100 artış yapılacağı, yani emlak vergi değerlerinin iki katına çıkarılacağı beklentisi hakimdi.
Eğer bu şekilde düzenleme yapılsaydı, 100 birim olan değer 200 birime çıkacaktı.
Ancak 7566 sayılı Kanuna Meclis Genel Kurulunda iktidar ve ana muhalefet partilerinin anlaşarak birlikte verdikleri ile önerge eklenen maddeyle, 2025 yılında 2026 yılı için takdir edilen asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerleri dikkate alınarak 2026 yılı için hesaplanan bina ve arazi vergi değerlerinin, 2025 yılına ait vergi değerlerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği hükme bağlandı.
Tahmin edeceğiniz üzere, sınırlamaya ilişkin düzenlemenin artışı 2 katla mı, yoksa 3 katla mı sınırladığı konusunda hummalı bir tartışmayı başladı.
Vergi uzmanlarının büyük çoğunluğu, yasal düzenlemede kullanılan “iki kat fazlasını” ifadesinden hareketle artışın iki kat değil üç kat olacağı, yani 100 birimlik değere 200 birimlik değer eklenerek artış sınırının 300 birim olacağı görüşündeydi. Maliyenin de bu görüşte olduğu söylenmekteydi.
5 Aralık 2025 tarihli yazımda düzenlemenin bu şekilde yapılmasını şu nedenlerle eleştirmiştim.
* Yasal düzenlemede yer alan cümlenin öznesi artış oranı değil, emlak vergi değeri olduğundan, bu ifadeye göre artışın en fazla “iki kat” olması gerekir. Çoğu vergiciden farklı düşünüyorum. Bence 100 birimlik değer, 200 birimi geçmemelidir!
* Artışın iki kat değil, üç kat olarak uygulanması, vergi yükünün dört yıl öncesine göre yaklaşık 7.5 katına yükselmesi manasına geliyor. TÜFE’deki artışın 4,5 kat civarında olduğu dikkate alınırsa, bu artışın makul olmadığı açıktır, dolayısıyla fahiş artışın yapılan düzenleme ile sınırlandırılmadığını söyleyebiliriz. Yani yasal düzenleme amacına ulaşmamıştır!
* İktidar ve muhalefetin uzlaştığı az sayıdaki örnekten birini belediyelerin tahsil ettiği emlak vergisinin oluşturması ilginçtir. Madem bu kadar kolay uzlaşmak mümkün, neden çok daha önemli konularda uzlaşma sağlanamıyor!
* Çok değerli Üstadım merhum Nevzat Kesan’ın çok kullandığı bir söz vardı: “Vâzıı kanun meramını izahtan aciz değildir.” Eskiden bu söz geçerli idi, ancak maalesef son yaşadığımız örnekler yasal düzenleme yapma konusunda çok geriye gittiğimizi gösteriyor. Yasal düzenlemeler belirsiz, tartışmalı ve muğlak olamaz. Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde net ve açık olmalıdır.
* Yoksa bilerek mi bu şekilde bir ifade kullanıldı? Yasal düzenlemeye tepki olmasın, Meclisten kolay geçsin diye niyet üç kat artış yapmak olduğu halde iki kat artış yapılıyor algısı mı yaratılmak istendi? Sanmıyorum, ancak bu doğru ise önergenin kabulüne oy veren milletvekilleri yanlış yönlendirilmiş veya eksik bilgilendirilmiş demektir. Düzenleme çok aceleye getirildiği için milletvekillerinin bu konuda yeterince bilgilendirilmediğini düşünüyorum.
Tebliğ ne diyor?
Maliye 31 Aralık 2025 tarihinde yayımladığı 89 seri no.lu Emlak Vergisi Genel Tebliğinde, uygulamanın nasıl yapılacağını açıkladı. Görüşünün yukarıda belirttiğim şekilde (yani üç kat) olduğunu öğrenmiş olduk.
Tebliğe göre, 2025 yılı emlak vergisi değeri 100 birim olan bir arsanın 2025 yılına ait vergi değerinin iki kat fazlasını [100 + (100 x 2) = 300 birimi] geçemeyecek.
Binada vergi miktarını, 2026 için takdir edilen asgari arsa metrekare değerleri ile 2026 yılı bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri belirlediği için hesaplama biraz karışık. Sadece arsanın asgari değerini yeni yasal düzenleme etkiliyor. İnşaat maliyetleri tebliğ ile belirleniyor. Bu açıdan bina vergilerinde üç kat artış söz konusu olmayacak. Arsa ile sınırlı bu artış söz konusu olacak.
Mülkiyeli abim, çok değerli gazeteci Mehmet Y. Yılmaz 13 Ocak 2026 tarihli yazısında bu konuyu çok güzel bir üslupla eleştirdi ve “TBMM ne diyor, Maliye ne anlıyor?” diye sordu.
Sayın Yılmaz’ın çok beğendiğim bu yazısında (esasen tüm yazılarını çok beğeniyor ve üslup konusunda kendisinden çok şey öğreniyorum), bu konu ikinci konu olarak işlendiği için vergi dünyasına daha çok ulaşmasını teminen yazısının bazı bölümlerini aynen alıntılıyorum:
“…Türkçe okuma yazma bilen sade vatandaşlar bu maddeyi okuyunca şunu anlıyorlar:
2025 yılında metre kare birim değeri mesela 100 lira olan bina ya da arazinin 2026 yılı için hesaplanacak birim değeri 200 lirayı geçemez!
…………….
Bakanlığın yayınladığı 89 seri nolu Emlak Vergisi Genel Tebliği’ne göre 2025 yılı emlak vergisi değeri 100 lira olan gayrimenkulün 2026 değeri 300 lirayı geçemiyor.
Maliye Bakanlığı’nın kullandığı Türkçe ile halkın kullandığı Türkçenin farklı olduğunu buradan anlıyorum.
Maliye Bakanlığı’nın geçmiş uygulamalarında “katlı artışların” hepsinde “kendisi artı kat sayısı kadar kendisi” formülü uygulanıyormuş.
Kendisi 100 ise, iki kat artışı 200, toplamı 300 hesaplanıyormuş.
Bir vergi uzmanına göre kanunda “iki kat fazlası” yerine “iki katını” denilseymiş, Maliye Türkçesi ile Vatandaş Türkçesi birbirine eşitlenecek ve herkes aynı şeyi anlayacakmış.
Benim bilgim Maliye Bakanlığı’nın vergi işlerinin sırlarını çözmeye yetmez.
Bildiğim şu ki kanunlar yapılırken madde metinlerinin “yanlış anlamaya meydan vermeyecek açıklık ve netlikte” yazılması gerekir.
Bu durumda TBMM’nin kanun yazmayı bilmediği sonucunu mu çıkarmalıyız yoksa Maliye’nin kendisini TBMM’nin yerine koyup, aşırı yorum ile vergi tahsilatını arttırmayı hedeflediği sonucunu mu? ...”
Peki, açılan davalar ne olacak?
Tahminimce takdir kararlarına karşı açılan davaların çoğunda vergi mahkemeleri, yapılan yasal düzenleme nedeniyle konusu kalmayan davalar hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedecekler.
İlgilendiğim birkaç davada vergi mahkemelerinin bu sonuca aşağıdaki gerekçelerle ulaştığını gördüm (Anlaşılan İstanbul’da vergi mahkemeleri bu konuda prensip kararı almışlar, benzer kararlar verilmeye devam edecek):
“Yapılan düzenlemeye göre, 2026 yılına ait vergi değerinin 2025 yılına ait vergi değerlerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği, buna göre vergi değeri belirlenirken kanunun öngördüğü sınırın aşılması durumunda ise takdir edilen asgari değerin bu sınıra kadar olan kısmının dikkate alınacağı anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere Kanun Koyucu, emlak vergisinin matrahı olan vergi değerini bizzat kendisi belirlemiştir.
Bu durumda, Anayasa Mahkemesi'nin 17.11.2021 tarih ve 2018/27686 Başvuru numaralı kararında da belirtildiği üzere, değerin doğrudan kanun koyucu tarafından tayin edildiği hâllerde vergi mahkemelerinin denetim yetkisinin sınırlı hâle geleceği; bu gibi durumlarda artık hukuka uygunluk denetiminin değil anayasallık denetiminin yapılması gerekeceği, Vergi Mahkemelerinin 1319 sayılı Kanun'un 29. maddesine uygunluk denetimi yapmalarının mümkün olmaktan çıktığı, geçici 23. maddede ise idareye herhangi bir takdir payı bırakılmadığı, buna göre, söz konusu Kanun ile öngörülen düzenleme gereği 2026 yılına ait vergi değeri 2025 yılına ait vergi değerinin iki kat fazlasını geçemeyeceği için bu sınırı aşan asgari metrekare birim değerlerinde doğrudan Kanun hükümlerinin uygulanacağı ve sınırın aşılması durumunda takdir edilen asgari değerin bu sınıra kadar olan kısmının dikkate alınacağı, Kanuni düzenleme ile müdahale edildiğinden dolayı takdir komisyonu kararı ile belirlenen değerin yargısal denetiminin bu aşamada artık yapılamayacağı sonuç ve kanaatine varıldığından; 2026 yılına ilişkin emlak vergisi değerine esas asgari arsa m2 birim değerinin belirlenmesine ilişkin takdir komisyonu kararına karşı açılan işbu davanın söz konusu Kanun hükmü nedeniyle konusu kalmadığından, davanın esası hakkında karar verilmesine yer bulunmamaktadır.
Yargılama giderleri ve vekalet ücreti ile ilgili olarak ise: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 326. maddesinde, Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verileceği, davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkemenin, yargılama giderlerini haklılık oranına göre paylaştıracağı; 323. maddesinde, vekalet ücretinin de yargılama giderleri kapsamında olduğu ve 331. maddesinin 1. fıkrasında davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde hâkimin davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmedeceği düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin 17.11.2021 tarih ve 2018/27686 Başvuru numaralı kararında da belirtildiği üzere, yüksek oranlarda asgari metrekare birim değerlerine dair şikayetlere kanun koyucunun sessiz kalmadığı ve kanuni düzenleme ile vergi değerine müdahale edildiği hususu göz önüne alındığında, yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin davalı idareye yükletilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.”
Birkaç davada da mahkemenin yasal düzenlemeden sonra davacıdan talep konusunda güncelleme istediğini duydum.
Yukarıda açıklamaya çalıştım, 2025 değerlerinin 3 katı bile fahiştir, dolayısıyla yasal düzenleme ile yapılan sınırlandırma yeterli olmamıştır. Bu nedenle, dört yıl önceki değere nazaran 4,5 katı aşan artış için açılan dava devam ettirilebilir. Yani istinaf ve temyiz olanağı kullanılabilir.
Üstelik mahkemeler “iki kat fazlası” ifadesini karar verirken incelemedikleri için, bu konuda da karar verilmesi istenebilir. Bu açıdan da olumlu sonuç alınması mümkün olabilir.
Emsal Yargıtay kararları
Değerli meslektaşım Erdal Güleç’in bir paylaşımından öğrendiğime göre “... kat fazlası” ifadesinin yarattığı tartışma yeni değil. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) uygulamasında da bu tartışma yaşanmış. Kısaca özetlemeye çalışacağım.
FSEK uyarınca mali hakların ihlali nedeniyle açılan tecavüzün ref’i davası kapsamında hak sahipleri, kendilerinden izin alınmadan eserlerini işleyen, çoğaltan, yayan veya bir şekilde umuma iletenlerden sözleşme yapılmış olması halinde isteyebileceği bedelin veya bu Kanun hükümleri uyarınca tespit edilecek rayiç bedelin en çok üç kat fazlasını isteyebilir (m.68/1). Benzer biçimde hak sahipleri, eserlerinin izinsiz çoğaltılan kopyaları henüz satışa çıkarılmasa da mali haklarını ihlal edenlerden sözleşme olması durumunda isteyebileceği miktarın üç kat fazlasını talep edebilir (m.68/2).
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği bir kararda belirtildiği üzere telif tazminatı, “farazi sözleşme ilkesi” uyarınca hesaplanan miktarın üç katını geçemez. Yargıtay’ın ilk derece mahkemeleri tarafından verilen ve dört kata ulaşan bedellere hükmedilen kararları bozduğu görülmektedir. Düşüncemize göre FSEK’in öngördüğü sistemde ref’i davası kapsamında istenebilecek üç kat bedel, asıl ücret ve üç katı biçimde değil sadece ücretin üç katı biçiminde anlaşılmalıdır. Aksi taktirde asıl ücret (bedel) ile birlikte üç kat istenmesi durumunda toplam miktar aslında dört kat olacak, bu durum da FSEK m.68’deki düzenlemeye aykırılık oluşturacaktır.
Emlak vergisinde üç kat fazlası ifadesine ilişkin davalarda, makalede bahsedilen yargı kararları dava dosyasına emsal olarak sunulabilir.
Ayrıca açılacak davalarda dil bilgisi uzmanları ve matematikçilerden oluşacak bilirkişilerden de bu ifadeye (iki kat fazlası) ilişkin görüş alınması talep edilebilir.
İzleyen yıllarda ne olacak?
Gelecek üç yılda (2027, 2028 ve 2029 yıllarında) eski düzenleme gereğince arazi vergisi matrahları ile asgari ölçüde arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin yeniden değerleme oranının yarısı kadar artması söz konusu idi, 7566 sayılı Kanunla yapılan ayrı bir düzenleme gereğince söz konusu artışlar yeniden değerleme oranı kadar artırılarak uygulanacak.
İzleyen takdir dönemlerinde de takdirin geçerli olacağı ilk yılı takip eden üç yıl için otomatik artışlar yeniden değerleme oranının tamamı kadar artacak.
1-Yargıtay HGK, 02.04.2003 tarih ve E.2003/4260, K.2003/271 sayılı karar
2- Yargıtay 11.HD, 06.03.2000 tarih ve E.1999/9978, K.2000/1893 sayılı karar (“Bir eserin izinsiz çoğaltılması hâlinde, hak sahibinin tecavüz edenden isteyebileceği maddî tazminat miktarı, farazî sözleşme ilkesi uyarınca hesaplanan miktarın üç kat fazlasını geçemez. Mahkemece, bilirkişi raporunda hesaplanan ve hüküm altına alınan miktarın, sözleşme olsaydı istenebilecek miktarın dört katı fazla olduğu gözden kaçırılarak fazla miktarda maddî tazminata hükmedilmesi doğru değildir.)
Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
Geçenlerde denk geldim; birden fazla “muhalefet kanalında” bir anket tartışılıyordu. Türkiye’nin içinden geçtiğimiz yoksullaştırılma operasyonuna en fazla maruz kalan kesimlerine yönelik “bugün seçim olsa” araştırmasında, aşağı yukarı hep aynı şeyi sonuca varılmıştı. Emekliye, asgari ücretliye bakıldığında CHP birinci parti konumunu koruyordu; ama zulmün mucidi ve infazcısı olan AKP, hiç de bu gerçekliğe uygun bir düşüş içinde görünmüyordu. Hele AKP’ye MHP eklendiğinde iktidar bloku yine üste çıkmaktaydı!
Yorumcuların klasik “cahil emekçiler kendi çıkarlarının farkına varmıyor, kandırılmaya devam ediyorlar” ezberinin ne kadar dışına çıktıklarını izlemedim. Bana sorarsanız, sorunun yanıtı uzun zamandır belliydi çünkü…
Hatırlattığım ezber onlarca yıllık bir tuzaktır. Gerçek olduğu gibi algılanıp gereği yapılan bir şey olsaydı, ne bilime ne siyasete gerek kalırdı… Yoksulluğun kandırılmaya açık bir ortam oluşturduğu düşüncesi ise dayanaksız değildir. Ancak bu durum bir suçlama gerekçesi oluşturmaz. Olumsuz koşullar mağdurları belirli koşullar altında isyana, alternatif aramaya yönlendirir; ama başka koşullarda aynı insanlar boyun eğmeye eğilim gösterir.
Ankete yansıyan sorun, Türkiye’de düzen muhalefetinin bir alternatif olarak ortaya çıkıp çıkmadığındadır. Alternatifin kitlelere güven vermesi gerekir. Örgütlülük düzeyi de, örgütlenme dinamiği de çok geriletilmiş bir toplumda, örgütsüz ve mücadelesiz kitleler siyasete not verircesine bakarlar. Bu “hakem heyeti” konumlanışı, notu sıkı hocaları çağrıştırır.
Oysa böyle bir dünya yok… CHP veya başka bir düzen partisinin, doğru dürüst bir ideolojik, ahlaki ve siyasi kavga yaşanmaksızın cebinden tavşan çıkarması imkânsızdır. Yoksulluk mu dediniz? O başlıkta iktidar “kötüdür”; ama muhalefet radikal bir şey vaat etmediği gibi, durumu düzeltecek bir enerji de sergilememektedir. Düzen muhalefeti felaketi betimlemekten pek az öteye geçmektedir, ama halk o kadarını zaten kendi deneyimiyle bilmektedir. Acısının başkası tarafından da dile getirilmesi, pek az işe yarar. Merak edilen, ne yapılacağı, nasıl yapılacağıdır…
Sonra; biraz daha yakından bakanların mekanizmasını çözdüğü, ama bütün toplumun da çıplak gözle görebildiği diğer gerçek, düzen muhalefetinin kendi iktidar alanını kurmasıdır. Aslında iktidar ve muhalefet birlikte “düzeni” oluştururlar. Paylaştıkları sadece Meclis yemekhanesi değildir. Örneğin saldırı altındaki belediyeler, büyük bir ekonomi döngüsü oluşturmakta, bal tutanın parmağını yaladığı bir odak olarak varlığını sürdürmektedir.
Muhalefet sorunların çözümü için, zamanlamasına besbelli iktidarın karar vereceği seçimden başka bir yol göstermez. Oysa yoksulluğun ağırlığı günlük olarak ezmektedir insanları. Umut belirsiz bir geleceğe havale edilecekse, ezilenlerin önemli bir kesimi de “boyun eğme seçeneğini” bir kez daha dener. Kötülüğün her türlüsünü yapabilecek kadar güçlü olan iktidar, kendisine biat edenleri, en azından bunların bir bölümünü ihya da edemez mi? Düzen muhalefetinin mücadeleye değil seçimi beklemeye çağırdığı kitlelerin iktidara oy vermesinde çok da şaşacak bir şey yoktur!
Halkın biricik gündemi yaşamını idame ettirmek değil; çünkü Türkiye dünya ortalamasının hayli üstünde politik bir topluma sahip. Uluslararası alanda memleketin başının belası Batı emperyalizmi olarak bellenmiştir ve bu doğrudur. Ama düzen muhalefeti sükûnet ve uzlaşma tavsiye etmektedir. Emperyalizmle ilişkileri onlar normalleştirecektir... İktidar ise hiç olmazsa ara ara efelenmekte, zafer öyküleri uydurabilmektedir. Birilerinin gündeminde antiemperyalizm yoktur, öbürlerinin hiç olmazsa dilinde vardır!
Gericilikten iktidarın tabanı bile bunalmıştır, ama muhalefet kendini bir “takvim cumhuriyetçiliğine” kilitlemiştir. Bu “hiç yoktan iyi” değil, çünkü buradan bir mücadele dinamiği yeşermemekte, laik kitlelerin sıkışan gazının barışçıl biçimde tahliyesi sağlanmaktadır.
Anketlerden başlamıştık… Aslında anketler çoğunlukla ve son tahlilde yalan söylerler!
Bir kere, yukarıda değinildiği gibi, halk kitlelerine atfedilen not verme yetkisinin toplumsal bir karşılığı yok… Daha önemlisi, Türkiye’nin sorunu zaten “yaygın ve yoğun politizasyon” ile “son derece düşük örgütlülük” arasındaki bağdaşmazlıktır. “İşin aslını” bilmek değil, var olanı değiştirmek için özneye dönüşmektir, yapılması gereken. Çoktandır anket veya sandık özneye dönüşmenin önünde engel haline gelmiş bulunuyor…
Meselenin iki püf noktası ise, mağdur ve memnuniyetsiz halkımızın, iktidar kanadının iktidarsızlığını algılamaya ve kendisini toplumsal mücadelenin gerçek bir tarafı olarak kurmaya başlamasıdır. Bu olmadığında muktedirden lütuf beklemek sürer.
İktidarın güç sahibi olarak algılanması aslında göreli. İktidar düzen muhalefetine göre güç sahibi görünüyor. Oysa bir yandan da iktidar blokunun yönetme krizinin her sabah yeni göstergeleriyle karşılaşılıyor. Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten örgütlü mücadeleye geçişin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama düzen içi yolların kapalı olduğu kesindir…
/././
ABD’de meşruiyet krizi neye denk geliyor?-Erhan Nalçacı-
Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bu köşede son 12 yıl içinde birçok konuya değindik ancak genellersek iki temel tezi işledik:
Bunların ilki, son 20 yıl içinde baş gösteren emperyalist düzendeki hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açabileceği ve günümüzün 1. Dünya Savaşı öncesine benzediğiydi.
Ayrıntısına girmeyeceğiz, ama neden 2. Dünya Savaşı öncesi değil diyebilecek okurlar için, günümüzde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi güçlü bir sosyalist devletin bulunmaması ve rekabetin salt olarak dünya pazarlarının, ham madde kaynaklarının, mali ve siyasi hegemonya alanlarının paylaşılmasına dayanması diyebiliriz.
İkincisi, bu dönemin aynı zamanda yaratacağı meşruiyet ve eskisi gibi yönetememe krizleri nedeniyle bir sosyalist devrimler dalgasına yol açacağıydı. Bu tezin bir alt tezi ise sosyalist devrim dalgasının ABD hegemonyasındaki siyasi coğrafyadan başlama olasılığının daha güçlü olduğuydu. Diğer kısımlar muaf olduğundan değil, bir faz farkı tanımlanıyordu. Bu bizi de yakından ilgilendiriyor, çünkü Türkiye de ABD hegemonya alanında kalıyor.
Şimdi 10 sene sonra bu tezleri destekleyen çok daha fazla kanıt birikti. Bu kanıtlardan birkaçına bakmaya çalışalım.
Aşağıda derlediğimiz Tablo 1 ABD hegemonya alanına ilişkin önemli veriler sunuyor. 2024’te yetişkinlere sorulduğunda %70 civarındaki insan kendi çocuklarının hayata atıldıklarında kendilerinden daha düşük bir gelire sahip olacağını tahmin ettiklerini söylemiş.
Tablo 1: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024 yılında yetişkinlerin büyüdükleri zaman çocuklarının kendilerinden fazla veya az gelir elde edeceğine ilişkin tahminlerin yüzdeleri *
Bir emperyalist devlet olarak pozisyonunu korumanın bir şartı da emekçi sınıfların genişçe bir bölmesinin kendisini mülkiyet ilişkilerinin üzerinde bir “orta sınıf” olarak tanımlayabilmesidir. Şimdi bu hızla çözülüyor. 1950 ve 60’larda emekçi çocukları anne babalarından daha iyi çalışma ve yaşam koşullarını umabiliyorlardı. Bu anket sonucunun sadece gelirle ilgili olduğunu düşünmeyelim, çalışmanın niteliğinde (aynı işte uzun süreli istihdam, 8 saatlik mesai, sosyal güvence, insanca bir emekli maaşını hak etme vb.) çok büyük bir kayıp var.
Tablo 2 ise, yine çok önemli veriler sunuyor. ABD ve hegemonya alanındaki ülkelerdeki insanlara sorulduğunda ankete katılanların üçte biri kadarı ekonomik sistemde küçük reformlar gerektiğini düşünürken üçte ikisi büyük ve radikal değişikliklerin gerekli olduğunu belirtiyor.
Tablo 2: ABD ve hegemonya alanındaki kimi ülkelerde 2024’te ekonomide küçük düzeltmeler isteyenlerin ve tümden değişmesini veya büyük değişiklikler yapılmasını isteyenlerin toplam oranı*
Bu veri bir eskisi gibi yönetememe krizinin zeminini oluşturması açısından önemli. Öte yandan insanların ekonomik olarak köklü değişiklik derken ne kast ettikleri muhakkak aynı değildir. Vergi adaleti gibi mülkiyet ilişkilerini ıskalayan sosyal demokrat önerilerden naif bir sosyalizm hayaline kadar her çeşit görüşü içerebilir. Önemli olan değişim isteğinin ve düzenden memnuniyetsizliğin yükselmesi. Krizin bu yansıması emekçi sınıfların siyasi öncüsünün buraya netliği sağlamak üzere müdahalesini bekliyor.
Ancak kitlelerin yoksullaşmasının devrim anlamına gelmediğini herkes bilir. Bu zeminde kaçınılmaz olarak yaşanan meşruiyet krizlerine öncü siyasi özne müdahale ettiği sürece emekçilerin bir devrime omuz vermeleri mümkün olacaktır.
Bu nedenle arkası arkasına ortaya çıkan meşruiyet krizlerine gözümüzü çevirmek zorundayız. Gazze’de katliam yapan ve katlettiklerinin üzerine emlak projesi gerçekleştirenlerin kendi ülkesinde de ırkçı ve ABD’li “beyazların” üstünlüğüne ve her hakka sahip olduklarına inanan bir sapkınlık geliştirmeleri doğaldır.
Birçok ABD kentinde ama son haftalarda özellikle Minneapolis’teki ayaklanmaya iyi bakmak gerekiyor. Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin kentte insan avına çıkması ve acımasızca iki kişiyi öldürmesi büyük bir isyan dalgasına yol açtı. 23 Ocak’ta -25 derecede yüz bin civarında emekçi protesto gösterisine katıldı.
Ve çok önemli bir nokta eylemciler genel grev çağrısı yaptılar. Çok sayıda insan işine gitmeyip eyleme katıldı.
Genel grev gerçekleşti mi? Hayır, çünkü büyük sendikaların yöneticileri hala düzen yanındalar. Ancak bir genel grev fikri ortaya çıktı ve yöneticilerin meşruiyeti için bir kriter halini almaya başladı.
Bir hemşire ve ABD vatandaşı olan, kolluk güçlerinin göçmenler üzerindeki baskısını telefon kamerasıyla belgelemeye çalışılan Alex Pretti’nin defalarca ateş edilerek öldürülmesi büyük bir öfke yarattı.
Bu olay derin bir ideolojik yarılmaya da işaret etti. Belli ki ICE kuvvetleri göçmeler ve onları koruyanlara karşı ırkçı bir nefretle dolmuşlar ve bunun ötesinde şeflerinden Trump’a kadar benzer düşüncede olan bir yönetimin desteğini arkalarında hissediyorlar.
Aşağıdaki fotoğrafta Minneapolis’te ICE’nin şefi Nazi subaylarını andıran kıyafetiyle ICE polisinin arasında gözüküyor.
Minneapolis’te iki kişiyi acımasızca öldüren Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) birliklerinin komutanı olan Greg Bovino görülüyor. Nazi subaylarının giydiklerine benzer bir askeri palto giyen Bovino emekçi halka karşı suç işlemek üzere eğitilmiş ve ideolojik olarak donatılmış ICE polislerinin arasında duruyor.
Bu olay bize ABD’de etrafında bütün toplumun taraflaştığı bir meşruiyet krizini gösteriyor. Bu kriz boyunca eyalet ve federal güçleri, iş yerlerinde patronlar ve emekçiler, sarı sendika yöneticileri ve işçiler, en nihayet bütün ülkede tekelci sermaye ve işçi sınıfı karşı karşıya geliyorlar.
Bununla devrim olacak diye anlaşılmasın sakın. Söylemek istediğimiz emperyalizmin her halkasının sistemin arka arkaya patlayacak meşruiyet krizleri doğuracak bir döneme girdiğidir. Krizler her seferinde daha derin ve keskin bir hesaplaşmayı beraberinde getirecek.
Uzamış gericilik dönemi arkada kalıyor, devrimci bir çağ bizi çağırıyor.
/././
15’lerin huzuruna çıkarken…-Asaf Güven Aksel-
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak değil sadece, o insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik yıllar önce Ankara’ya, yine öyle geliyoruz bugün. İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin bilinciyle var!
Epey yıllar önce, Ankara’da bir TKP toplantısına giderken, bir gün, şöyle bir ayağımı da altıma alarak oturacağımı ve eğilip kulağına, usulca soracağımı söylemiştim: Suphi yoldaş, nasılsın?
Kızıl değildi henüz başkent, “saray mahlesinde” yoktu işçinin diktiği heykel hâlâ, ama ak alnımız, eğilmemiş boynumuzla çıkıyorduk o gün 15’lerin huzuruna! Kırıla kırıla geçmiştik de merhalelerden, evveli âhir yapmıştık da gelmiştik Ankara’ya. Gözlerine bakıp, “amelelerin, rençberlerin kızıl İstanbul’u” sözünü vermeye...
Hâlâ kızıla çalmaktan uzak bir ülkedeyiz, 1 Şubat 2026 itibariyle. Ama ben, o muhayyilemdeki sahnede, artık ayağımı altıma alamasam da, gönlümdeki soruyu, fısıldamak istedim bugün bir kez daha. Suphi yoldaş, nasılsın?
Ne bizden ırak bir metafizikle, ne elden gelene rızayla. “Yağlı karanlık suların koynu”ndan dipdiri çıkıp güneşe yürümeyi sürdürmenin 105’inci yılında, tazelenmiş umutların yaseminsi ferahlığıyla, belki de artık kendimize sormak zamanındayız diye işledi muhayyilem. Yoldaşlar, nasılız?
O zaman da dediğimiz gibiyiz, bu, yalnızca bu bile, öyle anlamlı ki! Geçen epey yılda, Türkiye ve dünya, eşi görülmedik yıkımlar yaşadı. Sermayesi gericiliği, emekçi halkı soymayı keyfî bir diktatörlükle katmerledi, baskı, sindirme kol gezdi, geziyor. Dünya, ABD ve İsrail başta, emperyalist haydutlar eliyle yakılıp yıkıldı, yıkılıyor.
Ama bir şey var, tabloyu tamamlayan, 15’lere “biz iyiyiz, rahat uyuyun” dedirten bu şartlarda. Bir kez daha alıntılarla örülmüş bu yazıyı yadırgatmayacak kadar sağlam bir şey.
O şey, yok edilemeyendir. Düzenin dümen suyunda eritilemeyendir.
Demiştik ki o gün yoldaşlarımıza, isimlerinizi bilmezden gelebilecek vakarı sizden öğrendik. Sizi öldürenlerin, eserlerinizi, yadigârlarınızı da yok etmelerine acıklanmamayı. 15 isimsiz komünistin, yaşayan bir işçiden farkı olmadığını, isminin, cisminin hiçliğini siz öğrettiniz. “Eh!” demeyi devraldık kurduğunuz partiden, “eh, bu sınıf mücadelesidir” demeyi. Acıları içimize gömüp, arkaya bakmadan yola devam etmeyi miras bıraktınız.
Çoğunuzun cismini bile bilmiyoruz, affedin demiştik. Sesleri yoktu kulağımızda, nasıl gülerlerdi, bilmiyorduk. Kime âşıktılar, neydi gözlerinin rengi, uzun muydu boyları, üşüyorlar mıydı o gece, layığınca bilmiyoruz.
Size “15’ler” diyorsak, demiştik, 105 yıldır size layık birer isimsiz olarak yanınızda yer almakla övündüğümüzdendir.
İsimlerini cisimlerini değilse de, hazinelerini, sırlarını, hançer işlemez zırhlarını mıh gibi tutuyorduk aklımızda: Parti fikriyatını. Örgütü. Bunun Türkiye topraklarındaki cisimleşmiş hali için uğraşlarını, yaşamlarını bu uğurda feda edişlerini unutmayacaktık. Söz. Bir an bile unutmadık. Bugün bunları tekrarlarken, vazgeçmediğimizi göstermenin huzuru var içimizde. Emeğin zaferiyle taçlanarak yayılmayı bekleyen, çelik bir ayna gibi gözlerde ışıyan huzur.
Teşkilat! demiştik, teşkilat! Sınıf meselesinin ruhu! Bunu devralmıştık da, geliyorduk. Daha doğrusu, bunu devraldığımız için gelebiliyorduk. Açıksa alnımız, eğmemişsek hiçbir güce boynumuzu, duraksamamışsak, sınıf meselesinin ruhunu, teşkilatı öğrettiklerindendi.
Evet, bugün yine yoldaşlara, alnımız açık, başımız dik geliyoruz size diyebiliyoruz. En önemli mirasınızı üstlenmiş olarak, partiyle, isimsiz parti neferliğiyle. İşte, ismimizi cismimizi sildik de, benleri biz kıldık da geliyoruz bir daha, diyebiliyoruz.
Biz öğrenmiştik ki, diğerlerinden kendimizi komünist olarak tanımlamakla ayırmamız bile yetmezdi. Kaale almazdı bir düzen, birey kalanları. Öğrenmiştik ki, iktidar, örgütlü güçtü. Sınıf mücadelesi dediğin, iktidar mücadelesiydi, hâkimiyet kavgasıydı. O zaman, güce karşı güçtüyse bu, anlamıştık, neden teşkilattır meselenin ruhu, anlamıştık nedir parti de, öyle geliyorduk...
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak çıkmamıştık karşılarına sadece, hayır! O insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, sınıf savaşını hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik Ankara’ya, o zaman, işte yine öyle geliyoruz. Aklımızı, bilgimizi, duygumuzu, nefretimizi, aşkımızı, kara gözümüzü, sarı saçımızı dökmüş bir potaya, erimiş aynı harda, hemhal olmuş bir harmanda geliyoruz demiştik övünerek... Yine buradayız.
Bugün dillendireceğimiz çağrı 105 yıldır yankılanır yedi ikliminde bu toprakların. Yarının güzelim dünyasını kurabilecek biricik güce, işçiye, köylüye, aydına, gence, katmerli ezilen kadınlara, o koca gözlerini açıp hayata ürkek bakınan çocuklara, analarına, babalarına duyuracağız çağrıyı. Bu yıkılası düzenden, karartılmış, budanmış hayatlarının, çalınmış emeklerinin hesabını soracaklara sesleneceğiz. Yetmeyecek. İsmini, birikimini, biricikliğini, hırsını, benini, kendi önüne tümsek yapanlara da sesleneceğiz. Kuytudakilere, sinmişlere, güçsüzlere, yılmışlara, kendi derdine düşmüşlere, korkmuşlara, umutsuzlara da sesleneceğiz. Tek bir çürümüş, kangren hücre bırakmamak için el vereceğiz insana, iyiliğe.
Evet, yoldaşlarımızın katline sebep olan kelimeyi yüksek sesle bir daha tekrarlamaya geliyoruz 105 yıl sonra da. 15 kişi değildi burjuvaziyi kapkara bir telaşa iten, biliyoruz.
Kişiler değildi meselenin ruhu, örgüttü, biliyorlardı bunu, biliyoruz bunu.
15 kişiyi öldürdüler Karadeniz’de. Eğer isimsiz cisimsiz olmasalardı, ne kolay bir başarıydı onlar için! Ama karşılarında 15 partili vardı. Parti! Onu yok edemediler...
105 yıl sonra, o yok edilemeyenle, örgütle, partiyle geliyoruz yine...
Tarih, Ayşe değil, Ahmet değil, rakam değil, orada parti vardı yazacak, yeni sayfasına. 10 Eylül 1920’de kuruldu diyecek, dört ay sonra önderliği yok edildi diyecek, 1 Şubat 2026’da Ankara’daydılar diyecek... Adımız, Türkiye Komünist Partisi olarak geçecek. Adları gibi, adınız gibi...
Ne yazık, ismini cismini paylaşamayanlara!
Ve bir gün, sorulacak: Suphi! Ethem! İsmail! Kâzım! Şefik! Hakkı! Maria! … Bir parti, bir ülke yanıtlayacak: Burada!
Diyecekler ki, o zavallı filistenler her zamanki kakavanlıklarıyla, kızıldan ne kadar uzaksınız hâlâ, ne demeye bu gurur! Doğrudur. Türkiye haramilerin elinde, dünya yağmacıların. Bütün güçleriyle yükleniyorlar, doğrudur. Düzenin beslediği liberal akıl çeliciler, etnik milliyetçi hedef saptırıcılar da bütün hünerleriyle, sorunu ve çözümü karartıyorlar, haksızlığa, sömürüye, güçlüye diz çökmeyi öğütlüyorlar her araçla. Bu da doğrudur.
Boyun eğdiremedikleri, 105 yıldır karşısında çaresiz kaldıkları bir parti var ama terazinin öbür kefesinde. Bu daha doğrudur. İnsanlığın, insanlarımızın üzerine boca edilen kötülükleri göğüsleyen, bir dalgakıran var. Çöken zifiri karanlıkta rota aydınlatan bir derya feneri. Deyim yerindeyse, alayına meydan okuyan bir parti toplanıyor bugün başkentte. Korkmayan, kendine ve emekçi sınıfa güvenen. Bir yol açıcı var, yıkmanın ve kurmanın “öncü müfreze”si. Yeni değil, bir damarın 105 yıldır akıp geleni, koyakların akarsuyu, bugün Ankara’da konakladı.
İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin nesnel yasalılık bilinciyle var! Partiniz sizi çağırıyor, “adı insanların kütüğüne işlenmiş”ler, hey! Siz kendinizi çağırıyorsunuz demektir bu. Nefesinize kulak verin, karanlıkları yara yara çıkalım güneşin seyrine! Bu bir örgütlülüğe övgü yazısıdır, yürekten, masmavi çelikten geldiği gibidir.
Biz yekten, bu köhne âleme meydan okuyoruz yoldaşlar, siz nasılsınız?