soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Şubat 2026-

İktidarda ayar kalmadı: Damadın babasının belgeseli için okullara skandal yazı!-Burcu Günüşen- 

Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası Özdemir Bayraktar’ın hayatını anlatan belgeselin okullarda izletilmesi için Milli Eğitim Müdürlükleri harekete geçti. İstanbul’da tüm okullara belgeselin öğrencilerle izlenmesi için talimat gitti, bazı kentlerde gösterimler başladı.

AKP iktidarının aile öyküsü, Milli Eğitim Müdürlükleri eliyle tüm öğrencilerin hayatına sokuluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası olan Özdemir Bayraktar’ın hayatını konu alan belgeselin tüm öğrencilere izletilmesi için okullara talimat gitti.

Okullara gönderilen yazıda “İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından yürütülen Köklerden Gökler projesi kapsamında Millî Teknoloji Hamlesi idealinin öncü ismi merhum Özdemir BAYRAKTAR’ın hayatı ve mücadelesini konu alan ‘Özdemir Bayraktar | Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti’ belgeselinin resmî/özel tüm ilkokul, ortaokul ve liselerde öğrencilerimizle birlikte izlenmesi, akabinde okullardan Köklerden Gökler proje panolarında belgeselbelgesel izletilecek sonra dae dair yazılı ve görsel içeriklere yer verilmesi, bu çalışmalara ait ekteki raporun 20 Şubat 2026 tarihine kadar Müdürlüğümüz Strateji Geliştirme Şubesine gönderilmesi hususunda; Gereğini rica ederim denildi.

Yani okullarda önce Erdoğan’ın damadının şirketinin reklamını yapan belgesel izletilecek, sonra da bu belgesele dair yazılar ve değerlendirmeler okul panolarına asılacak.

soL'un edindiği bilgiye göre, İstanbul’da tüm ilçe milli eğitim müdürlüklerine giden bu yazı sonrası harekete geçildi, ilgili talep tüm okullara iletilmeye başlandı.

Öte yandan ülkenin çeşitli yerlerinde bu konuda adım atılmaya başladığı, bazı okullarda öğrencilerle birlikte belgeselin izlendiği, pano oluşturulmaya başlandığı da öğrenildi.

Çorlu'da bir okulun sitesinde belgeselin öğrencilerle birilkte izlendiği bilgisiyle paylaşılan fotoğraf
***
Kapalı kapılar ardında siyaset: Ali Mahir Başarır'ın Akın Gürlek'le tokalaşması neden şaşırtmadı? 
Sözcü'ye başka CNNTürk'e başka konuşan Ali Mahir Başarır'ın kapalı kapılar ardında yürüttüğü "nezaket" siyaseti birçok kişi için sürpriz olmadı. Başarır daha birkaç ay önce "protesto etmek" için gittiği TELE1 kayyımıyla bol kahkahalı bir sohbete dalmıştı.

Son olarak CHP'li belediyelere yönelik yargı operasyonuyla rüşdünü ispatlayan Akın Gürlek mükafatını Adalet Bakanlığı ile aldı.

Haliyle bu atamaya ilk itirazlardan biri CHP'den geldi. Milletvekillerinin Meclis'te düzenlediği protesto nedeniyle Akın Gürlek, yeminini ancak AKP'li milletvekillerinin korumasıyla tamamlayabildi.

İlk günden verilen bu fotoğrafın "CHP'nin hanesine yazdığı" düşünüldü. Gerçekse bambaşka çıktı.

Genel Kurul salonundaki gerilim Meclis'in arka koridorlarında yerini nezakete bırakmıştı. CHP'nin kurmayları Akın Gürlek'le kuliste buluşmuş, bu defa kafasına Anayasa fırlatmamış, elini sıkmıştı.

Gerçeği açığa çıkaran, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır'ın iki kanala verdiği demeç arasındaki tutarsızlık oldu.

Önce Sözcü TV'ye konuşan Başarır, "Biz odayı terk ettik. Tebrik durumu söz konusu olmadı" dedi.

Birkaç saat sonra katıldığı CNN Türk yayınındaysa bu sözlerinin tam tersi bir tablo çizdi. Bakanlarla el sıkıştığını söyleyen Başarır, o anları şu sözlerle anlattı:

“Bizim oturup toplantı yaptığımız odaya davet ettiklerinde herkes oradaydı. Herkes ayağa kalktı. Birbiriyle el sıkıştı. Tüm grup başkanvekilleri el sıkıştığımızda bakan da ayağa kalktı. Hatta ben Bakana 'Sizin için zor bir gün olacak' dedim. Herkesle el sıkıştık."

Başarır'ın aynı olayı farklı mecralarda farklı şekilde anlatması tepki çekti. 

Ama soL okuyucuları şaşırmadı. Çünkü yaşanan ne "yanlış anlaşılma" ne de münferit bir yol kazasıydı. Aynı durum henüz birkaç ay önce de yaşanmıştı.

Emekçileri unuttu, kayyımla sohbete daldı

Tarihler 24 Ekim 2025'i gösteriyordu. TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ daha gözaltındayken kanalına polis eşliğinde kayyım heyeti girmiş, yayını kesmişti.

Birkaç saat sonra CHP'li Ali Mahir Başarır kanalın kapısına gitti ve basına şu açıklamada bulundu: "Kanallara kayyım atayarak susturamazsınız. Bu darbe döneminde bile görülmedi. Bunu söylediğimiz zaman suçlanıyoruz ama gerçekten bu iktidar en ağır eleştirileri hak ediyor. Şimdi çıkacağım yoldaşlarımızın, bu kanalın emekçilerinin yanında olduğumuzu Türkiye’ye göstereceğiz onları ziyaret edeceğim. Bu kanal halkındır iktidarın değil."

Açıklamasını bitiren Başarır, daha sonra kanala çıktı ama durduğu yer emekçilerin yanı olmadı.

soL, TELE1 emekçilerinin tanıklığına dayanarak o gece yaşananları şöyle aktarmıştı: Gecenin ilerleyen saatlerinde, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, kanal binasına geldi. Kayyım İbrahim Paşalı’nın odasına geçti, elektronik sigarasını tüttürüp muhabbet etti. "Basbayağı geyik çevirdiler. ‘Yahu buraya kadar geldik, bari yayına alıver’, ‘Efendim sonra kayyıma da kayyım atarlar’ seviyesinde kakara kikiri… Sinirlerimiz bozuldu."

Kapalı kapılar siyaseti: CHP halktan ne saklıyor?

CHP'li Başarır hesap sormak yerine şakalaşırken Merdan Yanardağ tutuklandı, kayyım yönetimi onlarca emekçinin işine son verdi, TELE1'de penguen belgeselleri yayınlanmaya başladı.

CHP'nin yakın tarihinde "kapalı kapılar ardında" yürütülen siyasetin acı sonuçlarına ilişkin başka benzer örnekler bulmak mümkün.

2023'te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile partisinin en yakın kurmaylarından bile gizli tutarak protokol imzaladığı ortaya çıkmıştı. Bu protokolle seçmenden ve partiden gizli Özdağ'a Bakanlık ve MİT yönetimi için söz verilmişti.

2018 seçimleri sürecinde, CHP yönetiminin AKP kurucularından Abdullah Gül’ü "çatı aday" yapma gayreti aylar sonra açığa çıkmıştı.

Öte yandan CHP yönetimi "Beşli Çete" olarak adlandırdığı müteahhitleri bir dönem sert dille hedef alırken, bazı CHP'li belediyeler bugün hâlâ bu gruplarla ihale veya proje bazlı çalışmaya devam ediyor.

***

El sıkmak ve 'makul siyaset'in işlevi -Cangül Örnek-

Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.

Önce yaşamakta olduğumuz süreci net bir şekilde tanımlayalım: Türkiye’de özellikle son on yıldır yurttaşlığın siyasi ve hukuki düzlemdeki tanımlayıcı nitelikleri yok ediliyor. Cumhuriyet yıkıcılığı, yurttaşlık haklarının yok edilmesiyle birlikte ilerledi, ilerlemeye devam ediyor.

Bu yolda önce yurttaşın hak arama ve protesto için kullanabileceği katılım mekanizmaları gayrimeşru ilan edildi. AKP iktidarı “protesto” sözcüğünü bile kriminalleştiren bir baskı ortamı kurdu. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP yönetiminin de bu sürece büyük katkı koyduğunu tekrar hatırlayalım. Kayyum uygulamalarıyla başlayıp 19 Mart operasyonuyla taçlandırılan süreçte iktidar artık sandık yükünden de kurtulmak istediğini açıkça ilan etti; o yüzden seçme ve seçilme hakkını tamamen anlamsızlaştırma yoluna girdi.

Son olarak İçişleri Bakanlığına ve Adalet Bakanlığına yaptığı atamalarla bu süreci kararlı bir biçimde yürütmeye hazırlandığını ilan etti.

Türkiye siyasal düzlemde bir rejim değişikliğinden daha fazlasını yaşıyor: Halk egemenliği ilkesi, yurttaş hakları, kamu düzeninin dini inançlardan bağımsız olarak hepimiz için tesis edilmesi yükümlülüğü... Bunların her biri büyük bir hızla terk ediliyor.

Bunları çokça yazdık, söyledik.

Velhasıl, Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor. Türkiye, Cumhuriyet’in yıkılma sürecinde hızla yol alıyor.

Bu koşullarda hâlâ siyasetten akademiye kritik tüm alanlarda “makullüğün” yüceltilen bir ölçü sayıldığını görüyoruz. “Uzlaşma bilmeyen aşırılar”ın karşısına “sağduyu sahiplerinin erdemi” çıkarılıyor.

CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır’ın Meclis kulisinde “düşman mıyız” diyerek Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek’in elini sıkmayı makulleştirmesi de böyle. Bunu yapmak tabii ki siyasi bir tercih. Ancak muhalefete yakın gazetecilerin ve yorumcuların “siyasetçilerin yeri geldiğinde birbiriyle konuşması gerekir” diyerek normalleştirmeye çalıştıkları bu siyaset anlayışını reddetmek de yurttaşın tercihi olmalı.

TBMM Genel Kurulu’nda bu atamaya “büyük tepki” gösterirken kuliste “el sıkarak” yurttaşı aldatmaktan beis duyulmamasını olağanlaştıranların “siyaseten olgun”, tepki duyan yurttaşın “fazlasıyla çiğ ve heyecanlı” bulunduğu Türkiye’de bu yorumları yapanların siyasetten hiçbir şey anlamadığını söylemeliyiz.

Kamuoyunun önüne çıkıp yaşanan yıkım sürecinin vahametini önemsizleştirenlerin, bazı kavramları çok yanlış kullandığını da vurgulayalım. “Siyasetçi” diye bir şey yoktur. Her yurttaş siyasi bir öznedir. Siyaset, siyaset bilimcilerin de çoğunlukla iddia ettiğinin aksine “siyasi elitler” arası bir ilişki alanı değildir. Yurttaşlık ise “seçmen” olmaktan çok daha fazlasıdır, hatta çok daha ötesidir.

Siyaset ise siyasi elitlerin profesyonel faaliyet alanı değildir. Geçmişte de bunu iddia edenler oldu, bugün de olacaktır. Ama onların siyaset alanını ve siyasi faaliyetin kapsamını neden daraltmak istediklerini bir düşünür üzerinden açıklayayım: ABD’nin ünlü iktisat ve siyaset uzmanı Joseph Schumpeter’e göre siyaset, elitlerin yönetme işlevini ellerinde tuttukları ve zamanı geldiğinde yerlerini başka elitlere bıraktığı bir faaliyettir. Siyasi elitler bir kez iktidara geldiklerinde yurttaş katılımı söz konusu olamaz. Yani iki hükümet değişikliği arası yurttaş pasif konumdadır çünkü profesyonel bir faaliyet olan siyasetten, devleti yönetmekten anlamaz. Bu profesyonel siyasetçilerin görevi ise istikrarı sağlamak, politika üretip uygulamak ve zamanı geldiğinde hükümetlerin değiştirilebildiği rekabetçi bir sistemi işler tutmaktır. Söylemeye gerek yok; bu siyaset tarifinde ekonomi siyasetin müdahale etmemesi gereken bir alandır. Aslında profesyonel siyasetçiler oyunun kurallarını değiştirmeyen bir zümredir. Halk kitlesi ise bu açıdan öngörülemezdir. Profesyonel siyasetçi düzen değişikliği hedeflemez, ancak halk kitlesi bu tür konularda fazla cüretkar olabilir. Schumpetergillere göre, halk fazla duygusal ve tepkiseldir; politika yapımının tekniklerini bilmez. Zaten süreçlere dair bilgisi de kısıtlıdır. Bunları siyasetçiler bilir.

Türkiye’de ana muhalefet partisine yakın olarak bilinen gazeteci ve yorumcuların önemli bir bölümü de siyaseti tam olarak böyle algılıyor.

Siyasetçinin profesyonel olduğu, siyaset alanının esas olarak profesyonellerin alanı olarak kaldığı, siyaset yapmanın düzen değişikliği hedeflemediği bir yaklaşımı savunuyor.

Ne eksik ne fazla...

O yüzden başta belirttiğim noktaya bir ek yapmam gerekiyor: Kılıçdaroğlu CHP’sinin halkın siyasete katılım mekanizmalarından dışlanmasını kolaylaştırdığını vurgulamıştım. Halkın bilmediği ama kendilerinin çok iyi bildiği “bir şeyler” vardı. Olmadığını hep birlikte gördük.

19 Mart operasyonunu kısmen frenleyen halk hareketi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmasını engelleyerek siyasette profesyonel siyasetçilerden daha önemli bir belirleyen olduğunu hissettirdi. Türkiye’de halkın inadı, dinamizmi ve yurttaşlık haklarına saldıranlarla uzlaşmayı reddeden tutumu olmasaydı bugün Türkiye’de tutunduğumuz dallara bile tutunamaz hale gelebilirdik.

Ancak görünen o ki, bugün de her türlü siyasi jest halkın siyasi motivasyonu ve tepkisi önemsenmeksizin yapılıyor. Profesyonel siyasetçi sınıfı bu tavra, “ülke yönetmeyi bilmek” adını vermiş. Eleştirenlere “olgunluk” dersi veriyorlar.

Burada gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Profesyonel siyasetçilerimizin bu koşullarda dahi sergileyebildikleri ölçülü tutum, Anayasa’yı askıya alanların, hukuku yok edenlerin, insanların özgürlüklerini elinden alanların “elini sıkmak”tan ibaret değil. Bu tutumun arkasında bir siyaset var ve bu siyaset kendisini her alanda gösteriyor.

Örneğin, aynı tutum, CHP’nin ekonomi politikasına da damgasını vuruyor. Merkezi planlamadan, temel kamu hizmetlerinin kamulaştırılmasından bahsetmeyen, “popülist olmamak”la, Türkçesiyle “kamu kaynaklarını halka yedirmemek”le övünen, “güler yüzlü Şimşek modeli” bir ekonomi politikasını ekonomide makul yol olarak önerebiliyor. Yerli ve yabancı sermayeyi korkutacak halkçı aşırılıklardan, kendilerine büyük destek sağlayacaksa bile, kaçınabilen “bilimsel bir soğukkanlılık”la konuşuyor.

Sonra anketlere göre yaşam koşullarının iyileşmesi için iktidar değişikliğini gerekli gören yurttaşların oranı yüzde 70’lere yaklaşmışken, yüzde 60’ın muhalefeti ülkeyi yönetmeye hazır görmemesini anlamlandıramayacak kadar gerçeklerden kaçabiliyor. Ama “makul” de böyle olunuyor.

El sıkma nezaketinin arkasında işte böyle bir siyaset zemini var. Yoksa eleştirenler de nezaket düşmanı değil.  

Velhasıl, “olağanüstü hal” işleyebilmek için düşman yaratmaksızın duramaz. İktidar o yüzden sertliğe ara vermeden yola devam etmeye hazırlanıyor.

Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama tam da bu nedenle yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.

/././

Boğaziçi'nde OHAL: Erdoğan için fetih günü mü? 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yurt açılışına katılacağı Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü öğrenci, akademisyen ve personele kapatıldı. Kampüste yaratılan "OHAL" ortamıyla Erdoğan'ın üniversiteye gelişi adeta bir "fetih" çıkarmasına dönüştürülmek isteniyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’nde bugün adeta OHAL ilan edildi. 

Gerekçe AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Erkek ve Kız Yurtları Açılış Töreni’ne katılacak olması.

AA’nın geçtiği habere göre Erdoğan’ın katılacağı tören 14.30’da başlayacak.

Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelişi üniversite mensuplarına getirilen yasakla adeta bir "fetih" töreni olarak sahneye konuyor.

Kampüs öğrenciye, akademisyene, personele kapandı

Fotoğraflar: soL

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü dün akademisyen, idari personel ve öğrencilere gönderdiği yazıda yurt binalarının açılış törenini gerekçe göstererek Güney Kampüsü'nde bugünkü tüm derslerin çevrimiçi yapılacağını, personelin de uzaktan çalışacağını bildirmişti. Kampüse tek bir araç girişine izin verilmeyeceği belirtilmişti.

Erdoğan'ın gelişi öncesi üniversite girişi ve Hisarüstü polis ablukasına alınmış durumda.

Sadece Güney Kampüs’teki kız öğrenci yurdunda öğrencilerin kalmasına izin verileceği bildirilen yazıya karşın bu sabah saatlerinde Güney Kampüs'teki yurtta öğrencilerin tahliye edildiği ve Erdoğan’ın gelişi öncesinde yurtlarda detaylı güvenlik aramaları yapıldığı öğrenildi.

Üniversite girişi ve çevresi de polis barikatlarıyla kapatıldı.

Sabah saatlerinde Hisarüstü'nde polis yoğunluğu ve TOMA getirildiği gözlenirken, çevredeki metro çıkışlarında da üst araması yapıldığı belirtiliyor.

Metro çıkışlarında çanta ve üst araması yapıldı, yurtlar da boşaltıldı

Boğaziçi TV'nin aktardığına göre Erdoğan’ın 14.30’da Güney Kampüs’te katılacağı etkinlik öncesi M6 metrosu çıkışı, Camii Sokak Girişi ve Hisarüstü Otobüs durağı önünde üst ve çanta araması yapılıyor. Öğrencilere atılan mailde belirtilenin aksine sabah Güney Kampüs'te bulunan yurtlarından çıkarılan öğrencilerin Güney Kampüs'teki Dodge Hall'de kalmalarına izin verilmedi. Öğrenciler Kuzey Kampüs'e transfer ediliyor. Güney Kampüs tamamen boşaltılıyor. Güney Kampüs Theodorus Hall Yurdu'nda kalan öğrenciler tahliye edilirken, yurt odalarının aramasını polis veya güvenlik personelinin değil, cumhurbaşkanlığı korumalarının yaptığı, yurtta kalan öğrencilere oda ve dolap kapılarını kilitlememeleri, kilitlemeleri durumunda kırılacağı söylendi.

İnternet ve elektrik kesintileri

Öte yandan öğrenciler dün akşamdan beri üniversitenin internet ağı Eduroam’ın kesildiğini bildiriyor. Üniversite çevresinde elektrik kesintisi ve jammer (sinyal bozucu) sebebiyle internet kesintisi yaşanıyor. Öğrenciler kesintiler nedeniyle çevrimiçi derslerine girmekte zorlanıyor.

Kayyıma karşı akademisyenlerin eylemi de iptal

Kayyım rektöre karşı her cuma günü protesto eylemi yapan akademisyenlerin eylemi de bugün kampüse girişlerin yasaklanması nedeniyle iptal edildi.

TKG'den pankart: Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!

Türkiye Komünist Gençliği Recep Tayyip Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelmesine karşı ders binaları New Hall'a pankart astı: "Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!".

Protestoda gözaltı

Kuzey Kampüs'te toplanan bir grup öğrenci Erdoğan'ın gelişini ve üniversitenin boşaltılmasını protesto etti. Bir öğrenci taşıdığı döviz bahane edilerek kampüs çıkışı polis tarafından gözaltına alındı.

https://haber.sol.org.tr/haber/erdogan-bogazici-universitesinde-konustu-ideolojilerinin-arka-bahcesi-olarak-goruyorlar

***

Yine Boğaziçi Üniversitesi!-Rıfat Okçabol- 

Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor. 

Bilindiği gibi Boğaziçi Üniversitesi (BÜ), beş yıldır kayyım rektörler tarafından yönetiliyor. Bir kuruma atanan kişi alışılmadık bir yöntemle atandığında, o (istenmeyen) kişiye kayyım sıfatı takılıyor. BÜ’ye Melih Bulu rektör olarak atandığında, öğrenciler de, akademisyenler de, bu rektöre kayyım demişlerdi. M. Bulu iktidarın beklentilerini yerine getiremeyince yerine atanan Naci İnci’ye de, haklı olarak kayyım rektör denmeye başlandı.

Ancak BÜ’de kayyımlık rektörle sınırlı kalmadı. Kayyım rektörler, akademik süreçlerle ilgili olan BÜ geleneklerini de YÖK yönetmeliğini de hiçe sayarak, bölümlerin istemediği kişileri paraşütle akademisyen olarak atadılar ve bu tür atamalar devam ediyor. Bu nedenle BÜ’de, kayyım rektörlerin atadığı akademisyenler de, birer kayyım akademisyen oluyor. BÜ’de 1994’ten beri akademik birimlerin yöneticileri seçimle belirlenmişken, seçilmiş kişiler keyfi olarak görevden alınırken, beş yıldır bölüm başkanı ve dekan gibi akademik birim başkanları da paraşütle atanıyor. İlgili birimlerin istemediği bu kişiler de kayyım bölüm başkanı ve kayyım dekan oluyor. Dolayısıyla BÜ akademisyenleri, ilgili birimlerin onayıyla başlatılan akademik ve yasal süreçler sonunda atanan "meşru akademisyenler" ile meşruluğu sorgulanan "kayyım akademisyenler" olarak karpuz gibi iki parçaya bölünmüş oluyor.

Ne yazık ki olay bu sıfatlara göre bölünmeyle de sınırlı kalmıyor. Meşru akademisyenlerle ülkenin en başarılı öğrencileri arasından gelen BÜ öğrencileri, beş yıldır özgür ve özerk üniversite isteğiyle, laik ve bilimsel anlayışa, BÜ’ye ve akademik gelenekleriyle ilgili değerlere sahip çıkmaya çalışıyorlar. Bu nedenle kayyım yönetimin yasal mevzuatla ve BÜ’nün gelenekleriyle bağdaşmayan karar ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Öte yandan kayyım akademisyenler ise "her türlü ahval ve şerait içinde dahi" kayyım yönetime destek veriyor.

Bu arada meşru akademisyenler, kayyım yönetimin baskıcı ve akademik yükselmelerini engelleyici tutumu nedeniyle ya da emeklilik nedeniyle kurumdan ayrılmak zorunda kalıyor. Meşru akademisyen sayısı azalırken, kayyım akademisyenlerin sayısı giderek artıyor.

BÜ’nün kayyım rektörü Naci İnci’nin 5 yıllık uygulamalarına bakıldığında, rüyasında gördüğü ve BÜ aleyhine olabilecek her şeyi uygulamaya kalktığı anlaşılıyor. Kayyım rektörün son kararı, BÜ’nün ana yerleşkesinde -BÜ’nün ilk kurulduğu yerde- yıllardır var olan öğrenci kulüplerine ait odaları boşaltıp uzaklara bir yere taşımak oluyor. Ne de olsa "Öğrenci kulübü!" deyip geçmeyin. Bu kulüpler, öğrencilerde değişik alanlarla ilgili merak uyandırıp beceri kazandıran, onlara yaşadıklarını hissettiren ve de bir bakıma üniversiteyi BÜ yapan kuruluşlar.

Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor. 

BÜ’deki kayyım yönetim, uygulamaları ile bir işgal kuvvetine benziyor: Neredeyse tüm kararlar öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin beklentilerine karşı alınıyor. Öğrencilere ve meşru akademisyenlere her fırsatta orantısız cezalar veriliyor. Kapılar kilitleniyor. Okula giriş-çıkışlar yasaklanıyor. Gerektiğinde tank yerine TOMA’lar, asker yerine çevik kuvvet, silah yerine de duruma göre cop, biber gazı ya da plastik mermi kullanılıyor. Kulüplerin kapatılmasıyla ilgili olarak kayyım rektörün konuştuğu öğrencilerin bu konuşmayı, “Bizi yanına dalga geçilesi bir anlaşma yapmak için çağırmış resmen. ‘Sevr Anlaşması’ gibi bir dayatmadan başka bir şey değil” şeklindeki değerlendirmesi, kayyım yönetimin de kendini işgal kuvveti olarak gördüğünü belli ediyor.

BÜ’de meşru akademisyenlerin yerini adım adım kayyım akademisyenler alıyor. Öğrencilerin en çok gereksinim duyduğu bazı yurtlar, keyfi olarak aniden kapatılıyor. Üniversitenin-kamunun binaları teknoparka dönüştürülerek sermayedara peşkeş çekiliyor. Üniversite, gerici kuruluşların oyun alanına ve zaman zaman da kayyımın girişimiyle savaş alanına dönüştürülüyor. Üniversitenin olmazsa olmaz ana birimlerinden biri olan kütüphane, alternatifi hazırlanmadan yıkılıyor.

BÜ’nün içinde bulunduğu bu durum, Cumhurbaşkanının 7 Ocak 2018 günü, gerici etkinlikleriyle tanınan BÜ Mezunlar Derneği’nin (BÜMED değil, BURA) 14. Genel Kurulu’nda söylediği şu sözleri akla getiriyor: “Bu üniversitemiz açıkçası biraz zayıf kalmıştır. Bu ülke ve milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır!” Bu sözleri anımsayınca da, Cumhurbaşkanın BÜ’deki durumdan memnun olduğu için kayyım Naci İnci’yi ikinci kez atadığı akla geliyor.

Geçmişi anımsayınca, ister istemez günümüzün YÖK’ü de akla geliyor. Çünkü YÖK, Anayasal bir kuruluş, AKP’nin bir yan kuruluşu değil. Üstelik Anayasa’nın 130. maddesinde, “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar” dendiğine göre, YÖK özerk bir kuruluş. Ayrıca Anayasa’nın 131. maddesine göre YÖK’ün kuruluş nedeni, “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak.”

1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu da, YÖK’ün gerçekleştirmesi gereken amaç ve ilkeleri belirlemiştir. Örneğin 2547 sayılı yasanın 4. maddesine göre, YÖK öğrencileri, “Atatürk inkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ve “Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı” olarak yetiştirmekle yükümlüdür. 2547 sayılı yasanın 5. maddesine göre YÖK, “yükseköğretim kurumlarının özellikleri, eğitim-öğretim dalları ile amaçları gözetilerek eğitim-öğretimde birlik ilkesini sağlamak” ve “eğitim-öğretim plan ve programları, bilimsel ve teknolojik esaslara, ülke ve yöre ihtiyaçlarına göre kısa ve uzun vadeli olarak hazırlanıp sürekli olarak geliştirme” gibi ilkelere de uymak zorundadır.  

BÜ öğrenci ve meşru akademisyenleri üniversiteye sahip çıkmaya çalıştığı için toplum BÜ’de olup bitenlerden haberdar oluyor. Oysa ülkedeki pek çok üniversitede de BÜ’de olanların benzerleri yaşanıyor. Ancak YÖK, BÜ’deki keyfi uygulamalara karışmadığı gibi, diğer üniversitelerdeki keyfi uygulamalara da karışmıyor. Hatta kayyım yönetimin isteğine uyup aniden dekanları görevden alıp yerlerine kayyım dekanlar atıyor. BÜ’nün desteklediği ve YÖK’e başvuran rektör adaylarını görüşmeye bile çağırmıyor.

Bu durum, yükseköğretim sistemimizin, BÜ sorununun ötesinde, bir YÖK sorunuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ayrıca bütün dünya BÜ’de ve diğer üniversitelerimizde neler olup bittiğini izlerken, yükseköğretimimizi uluslararasılaştırmak için stratejik belgeler hazırlanması, YÖK’ün kendini, toplumu ve iktidarı kandırma çabasından başka bir anlam taşımıyor.            

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Şubat 2026-

İddia: Mustafa Çiftçi, bakanlığı Bilal Erdoğan'a göre şekillendirecek; Akın Gürlek'le dokunulmazlıkların kaldırılması gündemi artacak 

Muhalefetteki siyasetçilere göre kabinedeki değişim hem siyasetin daha da sertleşeceğinin hem de seçim sathına girildiğinin işareti.

bilal erdoğan akın gürlek mustafa çiftçi
Ankara kulislerinde yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin Bilal Erdoğan'a yakın olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partinin ardından İçişleri ve valileri de oğlu Bilal Erdoğan'a göre şekillendirmekte olduğu iddia edildi. Ayrıca, Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte, Özgür Özel başta olmak üzere CHP'li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması eskisinden daha yoğun bir şekilde gündeme getirilebileceği öne sürüldü.
 
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir süredir kabinede beklenen değişikliği gerçekleştirerek, Adalet Bakanlığı'na İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek'i, İçişleri Bakanlığı'na da Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi'yi atamasının yankıları sürüyor. 
 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde başta İBB soruşturması olmak üzere Türkiye gündemine damga vuran çok sayıda soruşturmaya imza atan Akın Gürlek'in bir süredir bakanlık görevini istediği, emniyet ve İçişleri Bakanlığı'nın kimi uygulamalarından da rahatsızlık duyduğu kulislerde konuşuluyordu.
 
Kabinede revizyon yapması uzun süredir beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, yargı ve güvenlik alanındaki en kritik iki bakanlıkla sınırlı değişikliğe imza atması, kulislerde "seçim kabinesi" yorumlarına neden oldu. 
 
Dw Türkçe'den Gülsen Solaker'in haberine göre, bu değişiklik genel olarak Erdoğan'ın yargı ve iç güvenlik politikalarını daha katı bir çizgiye çekme hamlesi olarak değerlendiriliyor. Bunun en önemli yansımasının da CHP ile ilgili olacağı tahmin ediliyor. DW Türkçe'ye konuşan CHP'li yetkililere göre Gürlek'in bakan olarak atanması ile İstanbul'un ardından Ankara yargısı da kontrol altına alınmaya
çalışılacak ve bu nedenle yeni dönem siyasette çok daha sert geçecek.

CHP'li bir yetkiliye göre Türkiye siyasetinde "daha sert bir döneme" giriliyor ve bu kendini sadece yargı alanında hissettirmeyecek. Yeni atanan İçişleri Bakanı Çiftçi'nin Yerlikaya'ya kıyasla "daha sert" olduğu yorumu yapan bir yetkiliye göre, bundan sonra toplumsal olaylarda göstericilere daha sert uygulamalar görülebilir.

CHP'li üst düzey bir yetkili cezaevleri izinleri konusunda Gürlek'in eski bakan Yılmaz Tunç'a zaman zaman sinirlendiğini ve bu kadar çok izin verilmesinin doğru bulmadığını aktardığını söyleyerek, yeni dönemde izin konusunun sorun oluşturabileceğini belirtiyor.

DW Türkçe'de yer alan habere göre, Ankara kulislerinde yeni Bakan Çiftçi'nin Bilal Erdoğan'a yakın olduğu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partinin ardından İçişleri ve valileri de oğlu Bilal Erdoğan'a göre şekillendirmekte olduğu konuşuluyor.

İçişleri Bakanlığına atanan Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanlığına atanan Akın Gürlek

CHP kurultayı iptal davası, dokunulmazlıklar mı sırada?

Sadece CHP'de değil diğer partilerdeki bazı siyasetçilerde de yeni bakanların "daha katı" tutum alacağı beklentisi bulunuyor. Sayıları az olmakla birlikte bazı siyasetçiler ise Gürlek'in Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtularak bir nevi ödüllendirildiğini ancak eski görevinden "daha pasif" bir pozisyona oturtulduğu yorumları yapıyor.

Ancak çoğunluk Türkiye siyasetini ve özellikle CHP'yi daha zor zamanların beklediği görüşünde. Bu siyasetçiye göre önümüzdeki dönemde halen TBMM'de bulunan fezlekeler işleme alınarak başta Özgür Özel olmak üzere CHP'li siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması eskisinden daha yoğun bir şekilde gündeme getirilebilir.

CHP'ye göre kabine değişikliği aynı zamanda seçim sürecine dönük bir stratejinin parçası.CHP'li bir siyasetçi son değişimi "Türkiye fiilen seçim sürecine girdi. Ancak bu süreç projeler üzerinden değil, muhalefeti parçalama ve baskılama üzerinden yürütülecek gibi görünüyor" sözleriyle okuyor.

 

***
75 yıllık dev holding için verilen iflas kararı mahkeme kararıyla kaldırıldı .

75 yıllık dev holding için verilen iflas kararı mahkeme kararıyla kaldırıldı

İstanbul’un en değerli arazisi olarak kabul edilen Zincirlikuyu’daki arazisini Zorlu Holding’e satmasıyla gündeme gelen ancak 10 Kasım 2022’de iflasına karar verilen Çiftçiler Holding, iflasa karşı açtığı iptal davasını kazandı. 

Kuruluşu 1949’a dayanan ve 1964’te Türkiye’de ilk kez kamyonet montaj faaliyetlerine başlayan Çiftçiler Holding, adını daha çok İstanbul’un en değerli arazisi olarak bilinen ve 90 dönümlük kısmı 1974 yılında yapımı biten Boğaziçi Köprüsü (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) nedeniyle kamulaştırılan Zincirlikuyu’daki Karayolları arazisiyle duyurdu. 

Yönetim Kurulu Başkanlığımı Hakan Mehmet Çiftçi, Başkan Vekiliğini de Hatice Paksoy Çiftçi’nin yaptığı holdingin, çoğu kısmına sahip olduğu bu emsalsiz arazi, Zorlu Holding’e satılmış ve üstünde Zorlu Center’in yükseldiği bugünkü halini almıştı. 

Çiftçiler Holding, uzun yıllar Volkswagen kamyonet ve minibüslerinin montajını bu arazi üzerindeki tesislerinde yapmış, Türkiye’nin otomotiv sanayisinin geçmişinde dair izler bırakmıştı.

Patronlar Dünyası'ndan Murat Kaya'nın haberine göre, Çiftçi ailesi, Zincirlikuyu’da kendilerine ait, Zorlu’ya komşu başka bir değerli araziye de Çiftçi Towers adıyla proje yaptı. Bu projenin müteahhitliğini  Türkerler İnşaat üstlendi. Ancak dev holdingi iflas sürecine götüren ekonomik zorlukları da bu ortaklıkla başlamış oldu. 

Türkerler İnşaat’ın ortaklıktan ayrıldığı haberleri gündeme gelirken, inşaat 2018 yılından bu yana bir türlü tamamlanamadı. Projenin sahibi Çiftçiler Gayrimenkul ile ilgili devam eden iflas davaları sorun teşkil etti. Bu süreçte, iflas kararları çıktı ve şirketin tasfiye işlemleri başladı. 

10 Kasım 2022'de iflas etti

Ana şirketin iflas etmesiyle birlikte holding de,  bu durumun dışında kalamadı. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi, 10 Kasım 2022’de Çiftçiler Holding Anonim Şirketi’nin iflasına karar verdi. Ve bu holdingin tasfiyesi için de İstanbul 1. İflas Dairesi görevlendirildi. 

Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılar ve enflasyonist ortamda irili ufaklı birçok şirketin iflası haber olurken, kuruluşu 1949’a dayanan 75 yıllık dev holdingin iflası iptal ederek geri gelmesi ise şaşkınlık yarattı. Ekonomi için olumlu bir haberi yansıtma şansı verdi. 

İflasın iptaline yönelik kararı, ailenin iflasa itirazlarını değerlendiren istinaf mahkemesine uyan İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi aldı. 

Mahkeme kararında, İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğü'ne kayıtlı, Beşiktaş Zincirlikuyu Meydanı’nda faaliyet gösteren müflis Çiftçiler Holding AŞ’nin, 10 Kasım 2022 tarihli iflas kararının, itiraz üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi’nce (istinaf) değerlendirildiğini hatırlattı.  

İflas dairesi iflası kaldırdı

Hukuk Dairesinin 5 Haziran 2024’te iflası kaldırdığı bilgisini veren mahkeme, bu karara uyarak dosyayı tasfiyeyle görevlendirdiği İstanbul 1. İflas Dairesi’ne gönderdi. İflas Dairesi de, iflasın kaldırılmasına yönelik hüküm kurdu. 

İflas Dairesi bu kararı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 353/1-a-6.maddesinde yer bulan, “ İlk derece mahkemesince, davanın esasıyla ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması halinde, esasa ilişkin inceleme yapılmadan kararın kaldırılmasına kesin olarak karar verileceği düzenlenmiştir” hükmüyle verdi.

***

Hukukun tabutuna bir çivi daha!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Ayşe Barım’ın yargılandığı iddianame “olsa olsa böyle olmuştur” varsayımıyla yazılmış bir iddianameydi. Savcıya göre ise hükümet çok aciz. Her şey onu yıkacak bir sonuç yaratabilir! Bu yargılama da Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çakılan çivilerden biri olarak tarihteki yerini alacak.

ayşe barımAyşe Barım (Fotoğraf: Fatoş Erdoğan, X)


Dün Ayşe Barım hakkında 30 yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın karar duruşması vardı. Duruşmadan hemen önce öğrendik ki savcılık, esas hakkındaki görüşünü değiştirmiş ve daha ağır ceza talebinde bulunmuş. Barım’ın  “ağırlaştırılmış müebbet hapis” ile cezalandırılmasını talep etmiş.

Bu yazıyı yazdığım saatte Barım ve avukatı savunmalarını yapmıştı ancak henüz karar açıklanmamıştı.

Gelecekte Türkiye hukuk tarihinin iftihar etmeyeceği sayfalarından birini oluşturacak bu davanın “esas aktörü” sabahın ilk saatlerinde Adalet Bakanlığı’na getirilerek taltif edildiği için kararın ne olacağını beklemeye gerek görmedim.

Daha önce Barım için tutukluluğu kaldırma kararı veren hâkimin başına gelenleri de bildiğim için kararı verecek hâkimlerin de hangi temel içgüdüyle hareket edeceğini tahmin edebilirim.

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama Ayşe Barım’ın başına örülmek istenen çorabın ilk ilmekleri bu konuyla hiç alakası olmayan bir soruşturma ile başlamıştı.

İki ünlü oyuncunun aşkı aslında reklam amaçlıymış, erkek oyuncunun bir erkek iş adamıyla ilişkisine kılıf yaratılıyormuş falan.

Ancak tuhaflıklara çalışan bir zihnin anlayabileceği bu soruşturmanın asıl nedeninin çok başka olduğu da o günlerde İstanbul’da film ve dizi sektörünün popüler sohbet konusuydu.

AKP’ye yakın bir yapımcı, Barım’ın menajerliğini yaptığı oyuncuları bir dizisinde oynatmak istemiş, “hayır” yanıtını alınca da “isimsiz bir ihbarla” bu işi başlatmıştı.

Sonra kimin aklına geldi bilinmez, Ayşe Barım’ın “muhabbet tellallığından” vazgeçildi ve bir başka uyduruk ihbarla Barım’ın hükümeti devirmek üzere gizli faaliyetler yürüttüğü iddia edildi.

Daha sonra bu ihbarın sahibinin Ayşe Barım’ı tanımadığı, Gezi protestolarına ise hiç katılmadığı da ortaya çıktı ama ne fark eder?

Gezi ile ilgili ciddi bir paranoyaya sahip iktidar sahiplerini memnun etmek için bir iki kişinin hayatını kaydırmak, Türkiye’de bazı çevrelerde vicdani bir rahatsızlık yaratmıyor.

Bu arkadaşlar kendilerine sorsan Müslümanlar, yani kul hakkı filan da var işin içinde ama nasıl olsa camide arkandan usulen “helal olsun” diyorlar, melekler de bunu kayda geçiriyor diye mi düşünüyorlar acaba?

Barım’ın yargılandığı iddianame “olsa olsa böyle olmuştur” varsayımıyla yazılmış bir iddianameydi.

Savcılık bir hayal kurmuş, onu gerçekmiş gibi anlatıyor.

Barım, “oyuncuları Gezi protestolarına katılmaya davet ederek hükümeti devirmeye kalkışmakla” suçlanıyor.

İddianameyi okuduktan sonra savcılığın hayal gücüne hayran mı olsam, gülsem mi karar verememiştim.

172 sayfalık iddianamenin ilk 63 sayfasında, Gezi eylemleri anlatılıyor.

Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması planını protesto eden 18 oyuncunun görüntüleri ve sosyal medya paylaşımları “delil” olmuş.

Ayşe Barım, o tarihte herkesin yaptığı gibi bir kere Gezi Parkı’na da gitmiş, fotoğraf çektirmiş.

Gezi Parkı’nda yapılan basın açıklamasına katılan oyuncuların görüntüleri de delil sayılmış.

Delillerden biri Ayşe’nin oyuncu Mehmet Ali Alabora ile telefon konuşması.

Bu konuşmanın çözümünden anladığımız şu: Yönetmen ve oyuncuların imzalaması düşünülen bir bildiri var ve Ayşe Barım buna karşı.

Savcının iddiasının aksine, konuşmadan anlaşılıyor ki Barım bu işlere bulaşmayı hiç istemiyor.

Hem kendisinden bu tür bir bildiriye oyuncularını yönlendirmesini isteyenleri kırmamaya gayret etmiş hem de oyuncularının imza atmamalarını sağlayarak, onları rejimin şerrinden koruyabileceğini düşünmüş.

Barım’ın hükümeti devireceğini gösteren bir diğer kanıt orman yangınları sırasında “help Turkey” etiketiyle paylaşımlarda bulunmak.

Barım’ın, Çiğdem Mater ve Osman Kavala ile telefon görüşmesi yaptığı belirtiliyor ama ne konuşulduğunu savcı tahmin etmiş!

Madem konuştular, hükümeti devirmeye kesin kararlılar diye düşünmüş.

Yani anlayacağınız bizler, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine savcıdan daha çok güveniyoruz.

Savcıya göre ise hükümet çok aciz. Her şey onu yıkacak bir sonuç yaratabilir!

Bir fotoğraf, bir basın açıklaması, söylenen bir söz!

Hükümet adeta devrilmek için bahane arıyor gibi!

Ya da öyle ciddi bir paranoya hem hükümeti hem de Adliye’yi sarmış ki her şey hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturabiliyor.

Bu otoriter rejimlerin temel karakterlerinden biridir: Paranoya derecesinde korku.

Hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Gezi protestoları nedeniyle mahkûm edilenler hakkındaki kararlarını tekrarlamayacağım.

Osman Kavala’nın, Çiğdem Mater’in, Tayfun Kahraman’ın, Can Atalay’ın, Mine Özerden’in suçlu oldukları için değil muktedir öyle istediği için hapiste tutulduklarını AİHM ve AYM kararları söylüyor.

Bu yargılama da Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çakılan çivilerden biri olarak tarihteki yerini alacak.

Günün birinde bütün bunlar geride kalacak elbette ama o zamana kadar ateş de düştüğü yeri yakmaya devam edecek.

-----

Not: Yazı kaleme alındıktan sonra mahkeme kararını açıkladı. İddianamede "hükümeti yıkmaya teşebbüse yardım" suçlamasıyla 30 yıl hapsi istenen Barım için, savcılık, duruşma aşamasında, "Eylemi yardım değil, doğrudan teşebbüs" yorumu yaparak ağırlaştırılmış müebbet hapis talep etti. Mahkeme ise iddianamedeki suçlamayı esas alarak Barım'ın 12,5 yıl hapsine karar verdi.

/././

“Öngörülebilir” diyor ki öngörebiliyoruz zaten!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Gerçek bir kutlama için Akın Bey’in, adalet sistemimizdeki bu arızayı düzeltmesini bekleyeceğim. Beğenmediği kararı veren hâkimleri eski Bakan’ın yönettiği HSK’nın yaptığı gibi sürebilir, başka mahkemeye tayin edebilir. Mahkeme heyetlerini değiştirme yetkisi de onda. Bu “arıza” düzeltilmeden, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” içi boş laflardan başka bir şey değildir

akın gürlekAdalet Bakanı Akın Gürlek

Adalet Bakanlığı’ndaki görev değişiminin ardından yapılan yorumları dikkatle okudum.

Yorumcuların çoğunluğu eski savcı, yeni Bakan Akın Gürlek’in tayininin, “sertleşmeye işaret edeceğini” söylüyorlar.

Reis eski Bakan’dan ne istedi de Tunç yapamadı, ya da Reis, Tunç’tan ne isteyecekti de o ayak sürüyecekti gibi soruların yanıtlarını bilmiyoruz elbette.

Ama şunu biliyoruz ki Reis isteyecek de Tunç yapmayacak, yapamayacak, böyle bir şey mümkün değildir.

Bu daha çok Gürlek ile Tunç arasındaki kişisel çekişmeden kaynaklanıyor gibi geldi bana.

Uzun süredir ikilinin arasının açık olduğu ile ilgili dedikodular duyuyorum. Gürlek’in de bakan olmak için can attığı hep söyleniyordu zaten.

Çok derin tahlillere gerek yok bence.

Öte yandan dün yeni Adalet Bakanı Akın GürlekHâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkanı sıfatıyla HSK üyeleriyle ilk toplantısını yaptı.

“Liyakat, ehliyet ve mesleki yeterliliği esas alan şeffaf öngörülebilir yönetim anlayışını kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

Bu sözlerini okuyunca gülsem mi, adalet sisteminin ruhuna bir Fatiha mı okusam, karar veremedim.

Liyakat, ehliyet, mesleki yeterlilik gibi kavramları geçiyorum.

Günün birinde beni de bakan falan yaparlarsa ben de söylerim.

Takıldığım kısmı “şeffaf öngörülebilir yönetim anlayışını kararlılıkla sürdüreceğiz” sözleri.

Bu “anlayışın” nasıl bir şey olduğunu biliyoruz.

Beğenilmeyen kararları veren hâkimleri kararname dönemlerini bile beklemeden tayin et, yargılama sırasında mahkeme heyetlerinde değişiklikler yap, hâkimler savcıların astı gibi davransınlar, kendilerine verilen tutuklama emirlerini tartışmadan kabul etsinler, savcılar sanıkların lehine olan deliller ile ilgilenmesinler, hâkimler de bunu soruşturmasınlar vs.

Bunlar adalet sistemimizin artık olmazsa olmaz prensipler bütünü olduğu için de Bakan “öngörülebilir” diyor.

Bunun evrensel hukuk ile hukuk devleti uygulamaları ile bir ilgisi yok belki ama kabul edelim ki “öngörülebilir” bir tablo.

Yeni Bakan Gürlek, HSK'nın “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının teminatı olan önemli kurumlardan biri” olduğunu da söylemiş ki işte bunu okurken ister istemez kahkaha attım.

Üyelerinin ezici çoğunluğu iktidar tarafından belirlenmiş, başkanı ve yardımcısı bizzat iktidarın tayiniyle göreve gelen bir kurumdan söz ediyoruz!

Kısaca Venedik Komisyonu olarak bilinen “Hukuk Yoluyla Demokrasi için Avrupa Komisyonu”, Türkiye’nin de 13 Nisan 1950’den beri üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı.

Üye ülkelerin “hukuki yeterliliklerini” de inceliyor, raporlar yazıyor.

Venedik Komisyonu, Türkiye’nin HSK’sı için çok rapor yayınladı. Sonuncusu 9 Aralık 2024 tarihini taşıyor.

Özetini söyleyeyim: HSK, bağımsız değil, siyasete bağlı bir kurum. Böyle bir kurumla yargı bağımsızlığı tesis edilemez.

Bu raporun Türkçe kopyasına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Sonuç olarak şunu söylemeliyim:

Akın Bey’i yeni görevinden dolayı kutlarım. Ama bu kutlama lafın gelişi. Gerçek bir kutlama için Akın Bey’in, adalet sistemimizdeki bu arızayı düzeltmesini bekleyeceğim.

Bugün İstanbul Adliyesi’nde sürmekte olan siyasi amaçlı oldukları konusunda kamuoyunda geniş bir mutabakat olan davaları açan kişi olarak Gürlek, o davalara bakacak hâkimlerin amiri oldu.

Beğenmediği kararı veren hâkimleri eski Bakan’ın yönettiği HSK’nın yaptığı gibi sürebilir, başka mahkemeye tayin edebilir. Mahkeme heyetlerini değiştirme yetkisi de onda.

Bu “arıza” düzeltilmeden, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” içi boş laflardan başka bir şey değildir.

* * *

Neyin “mehâbeti” bu?

TBMM Başkanı Meclis’te çıkan yumruklu kavgayla ilgili olarak “Anayasa’ya aykırı bir teşebbüs olarak kayıtlara düşmüştür” dedi. Bu TBMM’nin seçilmiş bir üyesi halen hapiste. Anayasa Mahkemesi kararı, bir yerel mahkeme tarafından çöpe atıldı. Onu da not etmiş miydi acaba?

Başkan Kurtulmuş, “Anayasa’ya aykırı teşebbüsü kayda aldığını” da söylüyor.

Bu TBMM’nin serbest seçimler sonucunda seçilmiş bir üyesi halen hapiste.

Anayasa’ya göre “herkesi bağlayan Anayasa Mahkemesi kararı”, bir yerel mahkeme tarafından yırtılıp, çöpe atıldı ve Kurtulmuş’un başkanı olduğu Meclis, bunun için kılını bile kıpırdatmadı.

Onu da not etmiş miydi acaba diye merak ettim ama dert etmesin, ben not ettim, ara ara hatırlatırım.

Bir de sözlük notu: Mehâbet, dilimize Arapçadan geçmiş bir kelime. “Korku hissiyle karışık saygı” gibi bir anlamı var. “Ululuk, yücelik, saygınlık” anlamında da kullanılıyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

İstanbul'un Gizi : Eminönü Hanları (V +VI) -Aslı Atasoy /T24-

Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan: Profesyonel çalışmam, ustalarla çay içerim, sohbet ederim; amacım insanların görünmesini sağlamak  Fotoğra...