Hangi Batı? Elveda demokrasi + Bilal Erdoğan ve kapitalizm + Avrupa ‘yıkım altında’ -Cumhuriyet-


Hangi Batı? Elveda demokrasi -Ergin Yıldızoğlu- 

Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu. Buna karşılık, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Başkanı Mark Leonard ise Avrupa’daki rejimlerin hızla Trump rejimine benzediğini, kıtada MAGA benzeri bir ideolojik dönüşümün hızlandığına işaret ediyor. Orta büyüklükteki ülkelerin egemen sınıfları -örneğin Türkiye gibi- bu ikileme sıkışıyor.

‘İKİ BATI’ ARASINDA... 

Le Monde’daki makale, “orta büyüklükte” ülkeler için Trump’çı ABD’ye yanaşmanın kısa vadede kârlı görünebileceğini, fakat bunun demokrasiyi fiilen feda etmek anlamına geleceğini anlatıyor. Özetle, Doğu Avrupa, Baltıklar, Gürcistan veya Tayvan gibi ülkeler için “demokrasi” bir zamanlar “güvenlik kalkanı” idi; şimdi Trump’ın pazarlıkçı dış politikası bu modeli hızla aşındırıyor. Avrupa cephesinde Macron’un Davos’taki sert çıkışları ya da Kanada Başbakanı Mark Carney’nin kurmaya çalıştığı bir direniş dili var ama durum simetrik değil. Büyük güçler masada pazarlık ediyor, diğer “bağımlı” ülkeler hedef olmamak için sürekli taviz veriyor.

Mark Leonard’ın analizlerinde “Avrupa’daki popülist liderler” Trump’ı model alırken ana akım partiler bile gitgide “ulusal egemenlik” söylemlerini benimsiyor. Bu durum, “bağımlı” ülkelerin egemen sınıflarını zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Trump modeli mi, yoksa Avrupa Birliği’nin liberal modeli mi? Arjantin Başkanı Javier Milei, Trump’a, ABD’ye yaklaşırken Türkiye gibi ülkeler ABD ve Rusya/Çin eksenleri arasında manevra yapmaya çalışıyor.

ALT SINIFLAR VE ‘OTORİTERLİK’ TUZAĞI 

Alt sınıflar için tablo daha karanlık. Neoliberal demokrasiler eşitsizliği daha da derinleştirdiler; şimdi Trumpçı “süreç olarak faşizm”, “güvenlik” ve “düzen” vaadini cazip bir çıkış yolu gibi sunuyor. Leonard’ın ECFR bünyesinde referans verdiği anketlere göre Avrupalılar hem Rusya tehdidinden hem de Trump yönetimindeki ABD’nin öngörülemezliğinden endişeli; savunma harcamalarını artırma, zorunlu askerlik ve güvenlik devleti tartışmaları yeniden yükseliyor. Ekonomik baskı altındaki alt sınıflar, bu iklimde, Fransa’da, Almanya’da olduğu gibi “popülist otoriter” seçeneklere doğru savruluyor.

Mark Leonard’ın gözlemleri doğruysa, karşımızda aslında iki ayrı Batı değil, Avrupa’nın, süreç olarak faşizm zemininde Trump rejimi ile buluşmasıyla şekillenen tek bir Batı var. “Bağımlı” ülkelerin seçkinleri, bu Batı karşısında kendilerine yer ararken alt sınıflar açısından gelecek parlak görünmüyor. Le Monde yazarı, 1920-1930’ların Avrupa’sının hatalarını tekrar etmemek için hızlı ve kararlı biçimde hareket etmek gerektiğini hatırlatıyor.

DEMOKRASİ SONU MU? 

Bu noktada ben de Robert Kaplan’ın “Was Democracy Just a Moment?”  (Demokrasi yalnızca bir an mıydı? 1997) denemesini anımsıyorum. Kaplan, dev şirketlerin artan gücünün ve bozulmuş gelir dağılımının demokrasiyi içeriden aşındıran etkilerini tartışırken; karmaşıklaşan dünya yapısının, bilgi asimetrilerinin sıradan yurttaşı yönetici elitlerden daha da uzaklaştırdığına dikkat çekiyordu. Ona göre teknolojinin sunduğu imkânlar, “demokrasi” ile kapsamlı otoriter denetimi birleştiren “hibrit rejimlerin” yükselişi için elverişli bir zemin yaratıyordu.

Bu bağlamda, Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü, İpek Yolu Araştırmaları Merkezi’nden Halil Karaveli, bir analizinde, “Trump, Türkiye’deki otoriterleşme ve milliyetçilik mantığını güçlendiriyor... (abç) Türkiye’deki muhalefetin işi çok zor. Milliyetçi bir seçmen kitlesine hitap etmesi, muhafazakârlara güven vermesi, Batı’nın demokratik desteğinin artık garanti olmadığı bir jeopolitik ortama uyum sağlaması gerekiyor. CHP’nin ... Erdoğan’ın hâkimiyetine meydan okuyabilmesi için; Batı liberalizmine olan inançtan uzaklaşarak, daha kararlı bir ulusal duruşa, Türkiye’nin gücünü vurgulayan bir söyleme yönelmesi gerekebilir” diyordu.

Bu tablo karşısında, Kaplan’ın kapitalizm altında “Demokrasi, yalnızca bir tarihsel an mıydı” sorusu yaşamsal bir anlam kazanıyor. Batı’nın egemen sınıfları faşizmi tercih ederse, bağımlı ülkelerin halk sınıflarına, direniş ve isyan dışında başka hangi gerçek seçenek kalacak?

/././

Bilal Erdoğan ve kapitalizm -Mehmet Ali Güller- 

Bilal Erdoğan’ın kapitalizm “karşıtı” şu sözleri tartışma yarattı: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Marx’ın önemli saptamasıdır: Maddi koşullar insanın bilincini belirler.” Edip Cansever’in “insan yaşadığı yere benzer” demesi ise bu gerçekliğin şiirsel halidir.

Konumuz elbette Bilal Erdoğan’ın sözleri ile pratiği arasındaki uyumsuzluk değil. Bu sonuçta AKP’nin siyaset yapma tarzı çünkü: “Yerli ve milliyiz” derler ama pratikte en Atlantikçi icraatlara imza atarlar. “Batı’ya karşıyız” derler ama Batı’nın tüm nimetlerinden yararlanırlar, bunu da “Batı’nın tekniğini almak ama ahlakından uzak durmak” diye formüle ederler.

EN KAPİTALİST PARTİ 

AKP fiilen Türkiye’nin en kapitalist, en özelleştirmeci, en serbest piyasacı, en neoliberal partisidir. Kamu kaynaklarının ve Cumhuriyetin birikiminin yüzde 86’sı AKP döneminde satıldı, özelleştirildi, yabancılaştırıldı, piyasalaştırıldı, yağmalandı. Tek başına kamucu birikimin bu tasfiyesi bile bile AKP’nin en kapitalist hükümet olduğunu ortaya koymaktadır.

Üstelik yüzde 86 bile artık yetmiyor AKP’ye, kalanları da satmanın peşindeler. Şimdi de 2 köprü ve 7 otoyol özelleştirmesi var. İBB AKP Grup Başkanvekili Faruk Gökkuş açık açık söyledi: “Köprüleri özelleştireceğiz. İnandığımız ekonomik sistem neyse, biz onu size rağmen uygulamaya devam edeceğiz.”

AKP budur. Bu sözler Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Babalar gibi satacağız”  demesinin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 31 Mayıs 2013’te TBMM’de “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik” diye övünebilmesinin devamıdır.

SEÇİM BÜTÇESİ HAZIRLIĞI

2 köprü ile 7 otoyolun 25 yıllığına 7 milyar dolara özelleştirileceği konuşuluyor. Oysa CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre 2 köprü ve 7 otoyolun 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar.

Peki AKP hükümeti kamu adına neden böyle bir paradan vazgeçiyor ve uzun vadede kasaya girecek 15 milyar dolar yerine kısa vadede kasaya girecek 7 milyar dolara razı oluyor? Şirketlerin çıkarını mı düşünüyor? Yoksa erken bir seçim planlıyor ve kasada kullanılacak sıcak paraya ihtiyacı mı var?

YARGININ SİYASALLAŞMASI 

Erdoğan’ın kabinede yaptığı küçük ama etkili revizyon, muhalefet tarafından bir erken seçim işareti olarak yorumlanıyor. Başsavcı Akın Gürlek’in adalet bakanı ve vali Mustafa Çiftçi’nin içişleri bakanı atanması dikkat çekici.

Özellikle Akın Gürlek, Saray açısından çok önemli bir isim. Hâkim iken Adalet bakanı yardımcısı, başsavcı iken Adalet bakanı yapıldı. Böylece yargı cübbesi üzerindeyken iki kere siyasi ceket giymiş oldu.

Gürlek Türkiye’nin şu anda gündeminde olan sayısız dava dosyasının sahibi durumunda. Açtığı davalar, muhalefet tarafından “Saray’ın siyasi operasyonları” olarak yorumlanıyor. Saray o davaların sahibini şimdi doğrudan Adalet bakanı yaparak aslında muhalefetin yorumunu da doğrulamış oluyor.

Öte yandan Gürlek’in iki kere cübbesi üstündeyken siyasi ceket giymesi, “parti devleti” olgusunu da gözler önüne seriyor.

TÜRKİYE’NİN SOSYALİSTLERİ VAR 

Başa dönersek, Bilal Erdoğan’ın “Kapitalist düzene karşı mücadele eden bir zümre olmazsa insanı insan yapan değerler yok olacak” diye “endişe etmesine” gerek yok.

Bu ülkede her türlü zorluğa rağmen kapitalizme karşı mücadele eden sosyalistler, komünistler var.

Ve kapitalizme karşı mücadelenin en somut hali de AKP’ye karşı mücadeledir. Çünkü AKP hükümetleri, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kapitalist, en özelleştirmeci, en Atlantikçi hükümetleri olmuştur.

/././

Avrupa ‘yıkım altında’-Mehmet Ali Güller- 

Münih Güvenlik Konferansı başladı. Öncesinde yayımlanan hacimli Münih Güvenlik Raporu, Avrupa açısından bir çaresizliğe işaret ediyor.

“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu’nun tespiti şu: “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor.”

Rapor, Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtiyor: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

Rapor her ne kadar Trump’ı ve yönetimini suçluyorsa da aynı zamanda bunun “Trump’ın kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini belirterek Trump sonrasında da bu siyasetlerin süreceğine işaret ediyor. Rapor bu politikaların “ABD elitlerinin çıkarını” yansıttığını ve ABD’nin hâlâ mevcut olan gücüne dayandırılarak yürütüldüğünü saptıyor ki bu önemli.

AVRUPA’NIN ÇİN’E BAKIŞI SORUNLU

Elbette bu saptamalar yeni değil, öncesinde Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu’nda da ortaya kondu. Dolayısıyla asıl sorun şu: Avrupa (ya da AB) bu “yıkımın altında” ne yapacak? Avrupa’nın çözümü ne?

Hacimli raporun sıkıntısı da burada; saptaması var, çözümü yok. Dahası çözüm olabilecek yolu da kendi elleriyle kapatıyor.

Bir kere Münih Güvenlik Raporu, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni, ABD’nin AB’yi dışarıda bıraktığı ve dünyayı Çin ve Rusya’yla paylaşmak istediği şeklinde yorumluyor. ABD’nin mutlak egemenlik alanı ilan ettiği Batı yarımküre dışındaki bölgeleri fiilen Çin ve Rusya’ya devrettiğini ileri sürüyor.

Ancak bu doğru değil. Evet, ABD “Batı yarımkürede egemenliğini” esas alıyor ama bu “Doğu yarımküreyi Çin ve Rusya’ya bıraktığı” anlamına gelmiyor, tersine orada da Çin’e karşı mücadele hedefliyor.

Esas sorun ise şu: Rapor “düzeni yıkanın” ABD olduğunu saptıyor ama tehdit olarak yine de Çin’i işaret ediyor: “Giderek güçlenen Çin, bölgesel istikrarı tehdit eden provokasyonlar ve baskılarla bölgesel hakimiyet için güçlü bir girişimde bulunuyor.”

AVRUPA’NIN ÇARESİZLİĞİ 

Avrupa’nın çaresizliği de burada. Hem ABD’nin yıkıcılığını saptıyor ama hem de o yıkıma karşı ittifak kurabileceği ülkelere karşı pozisyon alıyor.

Peki “herkese karşı” durumdaki Avrupa ne yapabilecek? Elinde ne var, kaynakları ne?

ABD’li ünlü iktisatçı Richard D. Wolf’un şu saptaması önemli: “Avrupa’nın önümüzdeki 10 yıl içinde askeri savunma kapasitesini geliştirmesi ve yapay zekâ gibi yüksek teknoloji alanlarında ABD ve Çin’i yakalaması gerekiyor. Ancak kaynaklar sınırlı. Merkez sağ hükümetlerin çoğunlukta olduğu Avrupa’da, bu finansman zenginlerin vergilendirilmesiyle sağlanmayacak. Tek seçenek, sosyal refah programlarında vahşi kesintilere gitmek. Avrupa, ABD’ye olan daimi bağımlılığını sürdürmemek için sosyal devlet modelini feda etme noktasına geldi.” (Harici, 9.2.2026)

AVRUPA’NIN İRAN DÜŞMANLIĞI 

Avrupa “düzen ABD’nin yıkımı altında” diyor ama ABD’nin “düşmanlarına” da düşmanlık yapıyor. Örneğin İran’a...

Bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’na İran hükümeti davet edilmedi. Alman basınına yansıdığına göre Almanya Dışişleri Bakanlığı konferans yönetimine “İran’a davet gönderilmemesini tavsiye etti”.

Konferansa dünyadan 60 civarında devlet ve hükümet temsilcisi katılacak ama İran hükümeti yok. Ancak konferansın ana gündemlerinden biri İran!

Asıl vahimi de şu: İran hükümeti yok ama İran’da ABD desteğiyle yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi var! Konferansın Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye davet etmesi, Avrupa’nın “yıkım altında” olduğunun bir başka işaretidir.

Bitirirken Türkiye’yi ilgilendiren bir ayrıntıya dikkat çekelim: Münih Güvenlik Konferansı’na Türkiye adına Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın katılıyor. Suriye’den ise Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve SDG Komutanı Mazlum Abdi yer alacak.

/././

Cumhuriyet


İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür + İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik-EVRENSEL-

İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür -Cemalettin Küçük-

İliç ile görünür hâle gelen durum, aslında memleketin liç edilişinin bir görüntüsüdür. Liç işlemi; kayaçlarda bulunan elementlerin fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, iyon değişimi yoluyla ayrıştırılması yöntemidir. Çöpler–İliç–Erzincan’da yaşananlarla birlikte toplumun liç ile İliç kavramları arasında zihinsel bir karışıklık yaşadığı da görülmüştür.

13 Şubat 2024 tarihinde Çöpler–İliç–Erzincan kompleks maden metal işletmesinde liç yığınının yıkılması ve Fırat Nehri’nin kolu olan Karasu Çayı’nı besleyen dereye akması olayın görünür hâle gelmesine yol açtı. Ancak bu ilk olay değildi. Daha önce de defalarca akma, yıkılma, liç altı membran yırtılması, kimyasal solüsyon ve atıkların taşındığı boru sistemlerinin parçalanması, kimyasal taşıyan araçların devrilmesi gibi pek çok olay yaşanmış; bunların birçoğu kayıt altına alınmıştı. Peki bunlar yaşanmamış olsaydı, tesislerin işleyişi sorunsuz mu kabul edilecekti?

Ne yazık ki tartışmalar hâlâ teknik çözümlemeler, denetim mekanizmaları ve ÇED süreçleri gibi taahhütler çerçevesinde yürütülen prosedürlerin uygulanması ekseninde sürdürülmektedir. Oysa sorun, yerkürenin organlarının sökülmesi; tıpkı emeğin sömürülmesi gibi, yerkürenin de sistematik biçimde sömürülmesidir. “Kaza” olarak adlandırılan olaylar, gerçekte gerçekleşmesi kaçınılmaz süreçlerin sonucudur. Üretim aşamalarındaki kesintiler dışında bir sorun yokmuş gibi bir algı oluşturulmaktadır. Oysa bu sömürü, yıkımlar aracılığıyla görünür olmaktadır ve bu yıkımlar giderek artacaktır. Daha önce dünya genelinde örneklerini uzaktan izlediğimiz felaketler, coğrafyamızda 5–10 yılda bir görünürken artık yıl aşırı, hatta yılda birkaç kez yaşanacaktır. Üstelik bir kısmı kamuoyuna yansımadan geçiştirilecek, geçiştirilmektedir.

İşletmecilerin ve iş birlikçilerinin her türlü çözüm yolu için çaba harcamaları kendi amaçları doğrultusunda olağandır. Amaçları, yerküreyi ve emeği sömürerek birikim sağlamaktır. Ancak sorun onların belirlediği argümanlar üzerinden tartışıldığında çözülemez. Teknik elemanlar meseleyi temel bilimlerden kopuk, işletme mantığı çerçevesinde ele almakta; hukukçular konuyu dar yargı süreçlerine sıkıştırmakta; ekonomi alanında karşılaştırmalı muhasebe ve işletmecilik perspektifiyle değerlendirmeler yapılmakta; iletişim ve haber dili ise görüntü ve popülizm üzerinden yürütülmektedir. Böylece konu, temel sorunundan ve bütünselliğinden uzaklaştırılarak tali başlıklar üzerinden tartışılmaktadır.

Bugün nadir toprak elementlerini de kapsayan ekstraktif metalurji süreçleri madencilikle iç içe yürütülmektedir. Sorunun yerküre ile kurduğu ilişki değil, yalnızca ekonomik büyüklüğü abartılarak gündem yapılmaktadır. Oysa yıllar önce yöntem, işleyiş, çevresel etkiler, insan yaşamı ve kamu yararı açısından kapsamlı bir yargı değerlendirmesi yapılmıştı. İşletmecilere ve denetim mekanizmalarına duyulan güvene dayanarak riskin azaltılabileceği iddiası yargı kararıyla sorgulanmış; uygulanmayan kararlar ise o günkü tespitleri doğrulamıştır.

Bu bağlamda Danıştay 6. Dairesinin 13.05.1997 tarihli, E.1996/5477, K.1997/2312 sayılı kararı belirleyicidir. Ovacık–Bergama–İzmir hattında verilen bu kararda, siyanür yöntemiyle altın madeni işletilmesinin çevre ve insan sağlığı açısından ciddi riskler taşıdığı vurgulanmış; bu risklerin yalnızca işletmeciye ve idarenin denetimine duyulan güvenle azaltılabileceğinin kabul edilemeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Olası zararların telafisinin güç ya da imkânsız olabileceği belirtilmiş; kamu yararının yalnızca ekonomik fayda üzerinden değerlendirilemeyeceği, insan yaşamı ve çevrenin korunmasının öncelikli olduğu hükme bağlanmıştır. Danıştay o gün yaptığı analizle bugün yaşananları öngörmüş; işlemlerin yasaklanmasını kesinleştirmiştir. Ancak kararın uygulanmaması için yürütülen süreçlere yıllarca tanıklık edilmiştir.

Burada söz konusu olan yalnızca altın işletmeciliği değildir. Liç yöntemi bugün pek çok elementin kayaçlardan ayrıştırılmasında kullanılmaktadır. Yerkürenin bütünsel sömürüsü, coğrafya ayırt etmeksizin yaygınlaşmaktadır. Artık bir elementin nerede ve ne miktarda bulunduğu değil, onun işletilmesine kimin izin verdiği tartışma konusudur. Coğrafyamız bu nedenle hedeftir; zira hemen her bölgesinde maden işletme girişimi söz konusudur. Hükümetin tavrı da açıktır. Çöpler–İliç–Erzincan yıkımı sonrasında dönemin enerji bakanının “Madencilik bizim için hayati öneme haizdir” açıklaması bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Olayın ardından TBMM’de “İliç Araştırma Komisyonu” kurulmuş; ancak tartışma “Madenciliği nasıl sürdürülebilir kılarız?​” eksenine yönlendirilmiştir. Geçmiş örnekler ve gerçekleşmiş uyarılar dikkate alınmak yerine, bilimsel temeli yok sayan yaklaşımlar sergilenmiştir. 09 Temmuz 2004 tarihli Meclis tutanakları bu tartışmaları kayda geçirmiştir.

İzin verenler ve izin için “yasal düzenleme” adı altında çıkarılan metinler, anayasa, hak ve özgürlükler ve temel bilimlerle çelişir biçimde Meclis’ten geçirilmiş; doğayı, yaşamı ve yerküreyi koruyabilecek yasal engeller sürekli değiştirilerek madencilik faaliyetlerinin önü açılmıştır. “Madenciliği hayati öneme haiz” gören anlayışla, onların belirlediği gündem ve argümanlar üzerinden mücadele edilerek sonuç alınamaz. İliç ilk değildi, son da olmayacaktır. Kirazlıyayla–Yenişehir–Bursa ve Çatalağaç–Doğankent–Giresun örnekleri bunu göstermiştir. Her bir maden işletmesinin İliç’ten farkı, boyut dışında neredeyse yoktur. İliç’in bu denli gündem olması, dokuz çalışanın ani akma sonucu yaşamını yitirmesidir. Ancak sağlık kayıpları yalnızca anlık ve bireysel düzeyde değerlendirilemez; uzun süredir büyük bir coğrafi yıkım yaşanmaktadır. Her müdahale yeni bir yıkım üretmektedir ve bu yıkımlar geri dönülmez niteliktedir.

Bu tür tesislere artık izin verilmemeli; mevcut tesisler durdurulmalı; işçilerin geleceği sosyal ve ekonomik açıdan güvence altına alınmalıdır. 13 Şubat 2024’te liç yığınının akmasının kaçınılmaz olduğu, TMMOB belgeleriyle ortaya konmuştu; izin verenler, işletmeciler ve denetçiler dâhil herkes bu riski bilmekteydi. Bu nedenle yaşananlar basit bir kaza değil; bilinçli ve örgütlü bir yapının işlediği bir suçtur. Bu suç yalnızca çalışanlara karşı değil, yerküreye karşı da süreklilik arz eden bir yıkım zinciridir.

Bu durumla baş edebilmek için kapitalizmin ürettiği ve herkesi ortak etmeye çalıştığı yeni söylemler üzerinden yol alamayız. “İklim krizi”, “iklim adaleti”, “ekolojik restorasyon”, “onarma”, “su hasadı” gibi kavramlarla sahnelenen tartışmalar, meselenin kökenini perdelemektedir. Konuyu gerçek temeli üzerinden ele alacak, bütünlüklü bir idrakle hareket edecek “idrak”yum kaynaklarını yaşama geçirmek zorundayız.

/././

İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik -Nuray Sancar- 

Bugün Erzincan İliç Çöpler Altın Madeninde, 9 işçinin milyonlarca metreküp siyanürlü toprağın altında kalarak öldüğü facianın ikinci yıl dönümü. SSR Mining ve Çalık Holdingin ortaklığında kurulan Anagold şirketinin işlettiği madenden toprağa, suya yayılan siyanürün ve ağır metallerin insan sağlığı ve doğa üzerinde uzun vadede yol açtığı ya da açacağı sorunların ise kaydı yok. 

İliç faciası sonrasında açılan dava hâlâ sürüyor. Üç gün sonra yeni bir celse toplanacak. Şirketin kan parası teklif ederek susturmaya çalıştığı aileler geri çekilmediler ve zamana yayılmış mahkemenin bir an önce sonuçlanması, sorumluların cezalandırılması için mücadele ediyorlar.

İliç giderek yayılan sömürge madenciliğinin ilk faciası olmadığı gibi sonuncusu da olmayacak. Çünkü faciadan kısa bir süre sonra çıkarılan maden yasası, yerli-yabancı tekel ortaklıklarına her türlü devlet kolaylığını da sağlayarak peşin ruhsatlandırmayı yaptı. Nadir elementlerin bulunuşu bakımından Çin’den sonra ilk sıralarda yer aldığı varsayılan Türkiye’de, MTA’nın yaptığı sondajlarla nerede hangi madenin bulunduğunun haritası çıkarılıyor ve arazi müzayedeye çıkarılıyor. 2026 yılının ocak ayında 38 ilde 182 adet ve 115 bin hektar doğal alan ile şubat ayında 61 ilde 485 adet sahada 548 bin 696.07 hektar doğal alanın, maden şirketlerine ihale edileceği duyurulmuştu. Bu yıl için öngörülen ihale hedefi 1850. Bülent Ongun’un haberine göre; şirketlerden silinen vergi ise 82.5 milyar doları buluyor. Feragat edilen verginin telafisi büyük ölçüde dış krediden sağlanacak. Yani üstüne para vererek, borçlanarak ruhsat verilen maden şirketlerinin nazını, cefasını ve borcunu çekecek olan yine halk.

Savaş, uzay ve siber teknolojisinin gelişmesi, nadir elementlere bağımlılığı arttırdı. Çin ve ABD arasında dünya pazarlarına kimin hakim olacağı konusundaki rekabet, bu iki ülke çevresindeki ittifak güçlerini de silahlanmaya zorlayarak şiddetini artırdıkça 1 gram kıymetli metal, nadir element bulmak için önceden tespit edilen rezerv alanları altüst ediliyor. Kalkınma hedeflerini ve programlarını belirleyerek ülkelere uymaları gereken normları ‘yeşil dönüşüm’ gibi kulağa hoş gelen kavramlarla sunan uluslararası para kuruluşları ve G7, G8, G20 zirvelerinin yönlendirmesiyle bu normu orta vadeli kalkınma planının ekseni yapan Türkiye yönetimi, ortada yeşil namına bir şey bırakmayacak olan projelerle o müzayedeye çıkıyor. Yeşil dönüşüm gerçekte yeşilin tasfiyesi demek.

PKK’nin silahlandırılmasını ve tasfiyesini esas alan ‘süreç’in ve ABD ve Şam ile yapılan Rojava pazarlığının ön yüzünde ‘terörizme karşı güvenlik kaygısı’ varsa arka yüzünde dünya savaş sanayisine kemiksiz eklemlenme telaşı var. Erdoğan’ın ‘süreç’ başladıktan sonra bölgede yatırım yapmak için yabancı sermayeye güvenliğin sağlandığı kozunu kullanarak çağrı yapması boşuna değil. Maden şirketleri için arazi düzenleme çalışmasının en çok yapıldığı yerlerden biri tam da, daha önce ‘güvenlik sorunu’ haline getirilmiş olan bölge. İkincisi ise Trump’a yine bir pazarlık sonucunda açılan Eskişehir. Ama bu kadar değil, memleketin hiçbir yeri maden ve kıymetli elementler için kazılmaktan kurtulamıyor.

Öyle görünüyor ki vatanın, milletin bölünmezliğine dair içilen antlar ve ajitasyon, söz konusu maden tekelleri olduğunda milliyetçiliğin ve kırmızı çizgilerin berhava olduğu anlamına gelmiyor. Bu şirketlere verilen ucuz emek gücü garantisi, zeytinlikler ve tarım alanlarını tahrip etme izni, devlet garantileri, ÇED gerekli değildir notuyla verilen kararları revize etme kanallarının açılması ve yerli-yabancı ortaklıkların kuşatmaya aldıkları arazi için senyörlük hakkı yeterince bölücü sayılmıyor. Geçen yıl restore edilen maden yasası ile milli parkları, sulak alanları, sit alanlarını elden çıkaracak biçimde düzenlenmiş; ruhsat ve izin süreçleri yeniden planlanmıştı. Bürokrasi yeterince hızlı çalışıp maden izin başvurularına 3 ay içinde yanıt vermezse bir ay daha süre tanındıktan sonra izin verilmiş kabul ediliyor.

Gerçek güvenlik sorunu Türkiye’de maden tekellerinin faaliyeti olmuştur. İlgili bölgelerde ekolojik tahribat yaratan, yaşam alanlarını çökerten, ekili biçili arazilerle ormanların kıyımına yol açan, bunun sonucunda da halk sağlığı sorunuyla iç nüfus hareketlerini tetikleyen devasa kazı hareketinin yeni İliçlere yol açmaması düşünülemez bile. Facianın ardından iki yıldır sonuçlandırılmayan ve neredeyse soğumaya bırakılan davanın bir mesajı budur aslında. Diğeri Türkiye’nin dünyanın, her yerinden duman tüten bu karmakarışık halinde savaş sanayisine ağır bedellerle eklemlenmiştir. 

Yıllarını ‘Yol yaptık, köprü yaptık’ övünmesiyle geçiren iktidar artık bu yol ve köprüleri satışa çıkararak özelleştirmeye kalkmışsa maden tekellerine sağlanan ayrıcalıklar yüzünden de boşalan hazinenin yükünün ne kadar ağır olduğu tahmin edilebilir. Enflasyon düşemez, ücretler artamaz, borç da bitmez.

/././

EVRENSEL

halkTV (Köşebaşı + Gündem) -13 Şubat 2026-

 

200 liralık ülke olduk -Mehmet Tezkan- 

200 lirayı koy cebine git markete bir kilo hıyarı anca alıyorsun… Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük parası 200 lira ama Türkiye Cumhuriyeti’nin en küçük parası da 200 lira...

Bunun izahı şu; ekonomi batak!..

Elli kuruş, bir lira, beş lira, on lira, yirmi lira, elli lira… Hapsi fiilen tedavülden kalktı. İtiraz eden en yakın ATM’ye gitsin bu saydığım para birimlerini istesin bakın bakalım makine veriyor mu?

Makinalar artık yüz lira bile vermiyor...

500 lira istiyorsun veremem diyor ya 600 lira alacaksın ya da 400 lira...
İnanmayan yarın gitsin en yakın ATM’den 200 liranın altında para istesin; alamaz!..

Dedim ya en küçük para ile en büyük paramız eşitlendi. Bu iktidar gelir dağılımını halkın kahir eksenini fakirlikte buluşturarak eşitledi...
Ülkenin milyar dolarlık zenginleri elini cebine attığı zaman 200 lira çıkartıyor, en yoksulu da elini cebine attığında da 200 lira çıkartıyor.

Çünkü başka paramız yok… En alttakiler 250 gram et almak için 200 lira çıkartıyor, en tepedekiler yüz tane 200 TL çıkartıyor dostlarıyla buluştuğu akşam yemeğinin parasını ödemek için...

İstanbul’da indi bindi taksi ücreti 210 lira oldu...İşin var, hastan var, yürüyemeyecek yaşlı annen /baban var. Bindin taksiye beş yüz metre gittin 210 lira...

200’ü anladık da 10 lira neyin nesi…
Kimde 10 lira var…
10 lira diye bir para birimi kalmadı...

Geçenlerde Kadıköy’e gideceğim…
Yakın bir mevkide minibüse bindim, şoför otuz iki buçuk lira dedi…
Rakamla yazayım 32 lira 50 kuruş…
Yüz lira verdim. Şoför "abi iki buçuk liran var mı" dedi?
Dedim ki "artık öyle bir para yok…" Elli kuruş yok, bir lira yok, beş lira yok, on lira yok…

Hükümetin yegane temsilcisi 80 milyonu kobay yaptı. Üzerimizde deney yaptı… Faizi indirirsem enflasyon iner diyen Saray ekonomistlerinin aklına uydu...

Paramızı pul yaptı...
Orta sınıf fakir oldu. Fakir açlıkla yüzleşti. Su içerek karnını doyurur haline geldi…

200 liraya artık taksiyle bile binemiyorsun, 200 liraya 250 gram et alamıyorsun, 200 liraya yarım ekmek döner ne mümkün…
200 liraya karnını doyuramazsın…
Ama hükümet (tek kişi) hala 500 liralık kâğıt para 1000 liralık kâğıt para çıkarmamakta ısrar ediyor?

Neden?

Ekonominin battığının belgesi olmasın diye…

Ülkenin en büyük parası 4 Euro bile değil…
Ülkenin en büyük parası 5 dolar bile değil…

Yazık bize…

Geçen gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı dinledim. Vize problemi soruldu. Dedi ki; "orta sınıf çok gelişti Avrupa’ya tatile gitmek, gezmek tozmak istiyor bu yüzden vize başvuruları yoğunlaştığı için yetiştiremiyorlar, gecikiyor…"

Eyvah ki ne eyvah!...

Ülkenin en etkili en yetkin bakanı ülkeyi böyle görüyorsa ülkenin hali kendisine böyle anlatılmışsa; vay halimize…
Moralinizi bozmak istemem ama üzülerek söylüyorum yakın zamanda refaha çıkma şansımız sıfır…

Neden mi?

Erdoğan’ın bakanları Türkiye’nin refah içinde yüzdüğünü düşünüyor.
Halktan kopmuşlar…
Sanki bu topraklarda yaşamıyorlar diyeceğim ama galiba gerçekten yaşamıyorlar!...
Çünkü hepsi malikanelerindeler…
Sokağa, pazara çıkmaya cesaret etmiyorlar…

/././
Trump’ı bu kez ikna edemedi! Netanyahu sıkıştıkça ABD’ye koşuyor -Mustafa K.Erdemol- 

Bazen oluyor böyle. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı son görüşmede istediğini alamadı, bildiğiniz gibi. Trump’ın İsrail’in tüm baskılarına karşın İran’la “diplomatik görüşme” yolunu seçmesi Netanyahu’nun her zaman dilediğini yaptıramadığını gösterdi bir kez daha. Onca sık gitmesine rağmen son ziyarette istediğini alamadı.

Netanyahu, Trump’ın ikinci döneminde onu en çok ziyaret eden yabancı başbakan unvanını elinde tutuyor. Düşünsenize, bu bir yıl içinde ABD’ye yaptığı altıncı ziyaret oldu Netanyahu’nun. İki buçuk saat süren bir görüşmenin yapıldığı bu ziyaret Netanyahu’nun aceleye getirdiği bir ziyaretti aslında. Trump’ın İran’ın nükleer programıyla ilgili görüşmeleri yeniden başlatması telaşlandırmış olmalı İsrail Başbakanını. Apar topar gidişi bundan.

İsrail, işgal altındaki Batı Şeria üzerinde yasadışı kontrolünü sıkılaştırıyor, ABD'nin arabuluculuğunda sağlanan “ateşkes”e rağmen Gazze'nin bombalanması da kuşatılması devam ediyor, ABD ile İranlı yetkililer, birkaç hafta önce kaçınılmaz gibi görünen bir savaşı önlemek için dolaylı görüşmeler yürütüyor. Netanyahu’nun son ziyareti bu gelişmeler eşliğinde gerçekleşti.

Son ziyaretle niyeti Trump’ı ikna ederek uranyum zenginleştirme programını sonlandırması, balistik füze programını sınırlandırması, bölgedeki militan gruplara sağladığı finansmanı kesmesi konusunda İran’a baskı yapmasını sağlamaktı. Ama Trump yine şaşırtıcı bir tutum alarak önceleri dile getirdiği onca tehdit dolu ifadelerine rağmen İran’a karşı “yumuşayarak” Netanyahu’yu hayal kırıklığına uğrattı. Bu şimdilik böyle tabii, sonrasını göreceğiz nasılsa.

Netanyahu ile Trump arasında bir başka anlaşmazlık daha var, belki gözden kaçmıştır. Trump, Gazze konusunda her türlü desteği verdiği Netanyahu’yu Batı Şeria’yı işgal planları konusunda desteklemiyor. İsrail kabinesinin Trump’a yanıtı Yahudi yerleşimcilerin Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlamalarını kolaylaştıracak bir yasayı onaylamak oldu. İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich yaptığı açıklamada, bunun “Filistin devleti fikrini gömeceğini” söyledi hatta. Ancak Trump görüşünde geri adım atmayarak ilhak karşıtı olduğunu “şu anda düşünmemiz gereken yeterince şey var” diyerek tekrarladı. Bunun Netanyahu’nun isteklerinin birincil önceliği olmadığını gösteren bir tutum olduğu açık.

Trump’ın neden böyle davrandığını yorumlamak zor. Ama, dünya petrol piyasasını belirleyen İran konusunda Avrupa’dan beklediği desteğin gelmemesi, Rusya ile ilişkilerin seyri açısından İran’a çullanmanın uzun vadede bir getirisinin olmayacağını düşünmesi bu tutumları almasında etken olabilir.

Netanyahu, zaman zaman Trump’la ters düşse de ikilinin çabucak toparlanan bir ilişkileri var. Bu nedenle ABD Netanyahu için adeta “komşu kapısı”. 2025’in başından beri tam altı kez Trump’la görüşmeye gitmesi bunun kanıtı.

Bakın şu ziyaret sıklığına; Şubat 2025: Netanyahu, ABD başkanının ikinci döneminin başlamasından sonra Trump'ı ziyaret eden ilk yabancı lider oldu. Trump'a, “Siz, İsrail'in Beyaz Saray'da sahip olduğu en büyük dostsunuz” demişti bu ziyarette.

Trump İsrail de dahil olmak üzere bazı ülkelerden gelen mallara uygulanan ABD gümrük vergilerini arttırınca Netanyahu Nisan ayında bir kez daha ABD’ye gitti. Ülkesine gümrük vergisi muafiyeti sağlamak amacıyla ABD ile ticareti artırmaya yönelik önlemler açıkladı. Ancak bu hamle işe yaramadı. O ziyarette de Netanyahu'nun gündemindeki diğer önemli konu İran'dı. İsrail başbakanı Tahran'a karşı harekete geçilmesini istiyordu. Ancak Trump, İran ile anlaşma yapmayı tercih ettiğini söyleyecekti.

İran-İsrail gerilimi sonucu ABD, Haziran ayında İsrail'le birlikte İran'ı bombalayarak ülkenin üç önemli nükleer tesisini vurarak Netanyahu’nun isteğini yerine getirdi malum. Bir ay sonra Temmuz’da yine ABD’yi ziyaret ederek Trump’a teşekkür eden Netanyahu, ABD'nin Gazze'de ateşkes için baskı yaptığı sırada, Trump ile iki kez daha bir araya geldi. İsrail Başbakanı Eylül ayında, dördüncü, Aralık’ta beşinci kez ABD’ye gitti aynı konuları görüşmek için.

Hızla gelişiyor, değişiyor gündem. O nedenle Trump’ın şu anda aldığı tutumun yarın tam tersini görebiliriz.

Netanyahu da bunu bildiği için habire gidip geliyor ABD’ye.

Bir ayda altı kez ziyaret ne demek?

/././

11 Şubat Adalet Bayramı olsun!!!-Ayşenur Arslan- 

Kendime belki de en yakın hissettiğim felsefecidir Schopenhauer. Kimilerine karamsar gelen fikirleri bana “bir teselli verir”! Yalnız olmadığımı düşündürtür.

Şu sözleri mesela:
“Bu dünyada cesur insanlar ölür.. Zeki insanlar deli olur (delirir).. Ve dünya aptalların mutluluğuyla dolar!”

Bu denkleme, aptallar ve mutlulukları sayesinde gücü elinde tutan kötüleri de eklemek lazım bence. Aptallar olmasa kötüler var olamaz

İki dünya savaşını görmeden ölmüş.. Doğal olarak bugünün kötülüğüne denk gelmemiş ne de olsa!
Oysa biz Orta Çağ kafasına rahmet okutan “yaratıcı kötülükle” tanıştık. Yapayını deneyimliyoruz.

Sözüm meclisten dışarı; okyanus ötesinde Epstein korkunçlukları.. Bizim buralarda neredeyse kimsenin umursamadığı Kobani kuşatması altındaki çocukların başına gelenler.. IŞİD vahşetinin yavaş yavaş dirilmeye başlaması..

Bir de tabii, CHP’yi silip süpürmeyi hedefleyen Saray’ın yol haritası..

“Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptıkları yapacaklarının teminatı ise, o haritayı okumak zor değil..”

Ne olursa şaşırmayız acaba?

“ • CHP kurultay davası sil baştan gündeme gelir.. Özgür Özel görevden alınıp parti Kılıçdaroğlu’na teslim edilir.”

“ • Mansur Yavaş hakkında ‘yan baktın’ davası açılır ve daha ortada iddianame bile yokken Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin başına Akın Bey’in uygun gördüğü bir isim gelir..”

“ • İBB davasında aralarında rahatsız olanların da bulunduğu birkaç kişi daha tahliye edilir. İmamoğlu’na siyasi hayatını bitirecek uygun bir ceza verilir. Varlığıyla Erdoğan’ı mutsuz eden birkaç “deli” ise hapis yatmaya devam eder.”

***

Bu hamleler Erdoğan’ın bir dönem daha (aslında ömrünün sonuna kadar) iktidarda kalmasını garantilemez elbette. Saray’da, Bilal Bey’in AKP başkanlığından DEM’le yeni anayasaya kadar daha pek çok senaryo üzerinde çalışıldığından eminim.

Ancak o senaryoların hangisinde karar kılınacak? Memleket daha başka nasıl sürprizlerle karşılaşacak? Şimdiden söylemesi zor.

Trump’ın İran’a saldırıp saldırmayacağı.. Ya da kendisinin Epstein dosyaları nedeniyle koltuğundan olup olmayacağı.. Ve kim bilir hangi sıcak gelişme etkili olabilir.

Bu arada, toplumdaki hassasiyetin küçümsenmemesi gerektiğini gösteren itirazlar da şaşırtıcı olmaz.

Yine de her halukarda 2026 ve hatta 2027’nin çok zor geçeceği kesin.

Tüm kanıtlara ve tanıklara rağmen Ayşe Barım’ın iktidarı devirmeye teşebbüsle Gezi’yi organize etmekten 12 yıl küsur ceza alması.. Akın Gürlek’in “ADALETİN BAŞINA GELİŞİNİ KUTLAMA” fişeği gibi gelmedi mi size de!!

***
Ekmek parası mı dediniz?
Toplumun yarısı karnını şükürle ve Erdoğan’ın ulufeleriyle doyuruyor.
Emeğinin karşılığını almak isteyene ya kapı gösteriliyor ya da polis kuşatmasına alınıyor.
Grevler zaten Erdoğan’ın “yasak” kararına atacağı imzaya bakıyor.
Migros son örnek.
Sahibi, Tuncay Özilhan.
Siz onu asıl Yasemin Ergene’nin eski kayınpederi olarak tanıyor olabilirsiniz. Evliliğinde lükse, markaya, paraya gömülen Yasemin hanım, boşandıktan sonra da yaşam tarzından taviz vermedi. İddialara göre bir kirası aylık 880 bin tl olan bir eve geçiş yaptı.

Tabii bunun bir de elektriği, doğalgazı, arabası, kıyafetleri, seyahatleri, çantası, ayakkabısı vs var.
Ne yapsın Tuncay Özilhan?
Kolay mı zannediyorsunuz o camiada itibardan tasarruf etmemeyi!

Fakirlerin fasfakir olarak yaşamaya alıştığı gibi, zenginler de elbette neoliberal ekonominin gereklerini yerine getirecek. Sancağı yere düşürmeyecek!

***

Akın Gürlek işte böyle bir rejimin bekçisi olarak seçildi.
Birileri bayram ediyor.
Mesela Yeni Şafak gazetesi bulmacaya onu da koymuş.. Soyadını sormuş!
Sizler de ezberleyin, gün gelir yardımcı olur.
Baksanıza Akın Bey’le birlikte yeni rejimin yeni çerçevesi belli olunca kimileri anında harekete geçip yerini işaretlemiş!
Hiç şaşırmadıklarım da oldu.
Ruşen Çakır gibi -niyeyse- şaşırdıklarım da.
Nokta Dergisi’nde gazeteciliğinin ilk günden bu yana tanıyıp izlediğim Ruşen AKP grup toplantısına gitmiş.. Zor da olsa Erdoğan’ın elini sıkmayı başarmış!!!
Üstelik.. Daha bunlar başlangıç.. Kim bilir daha neler göreceğiz!

/././

O telefon kumpas için mi kapıya bırakıldı?-İsmail Saymaz- 

Ayhan Bora Kaplan (ABK) hem sanığı hem de gizli tanığı olan Serdar Sertçelik, Türkiye’den kaçtıktan 26 ay sonra, iltica ettiği Macaristan’dan 31 Ocak’ta döndü ve tutuklandı.

Sertçelik, sınır dışı edilmediğini, kendi isteğiyle geldiğini ifade ediyor.

Dönme sebebi belli değil.

Belki de ileride daha net anlayabileceğiz.

Sertçelik, geldiği gün hürriyeti kısıtlama, iftira ve gizliliği ihlal suçlamasıyla gözaltına alındı. Bu soruşturma, Sertçelik’e ait olduğu iddia edilen bir cep telefonunun 12 Eylül 2025’te dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan’ın avukatı Recep Öksüz’ün ofisinin kapısına bırakılmasıyla başladı. Telefonda ele geçirildiği iddia edilen WhatsApp yazışmalarında ABK’nın, avukatı Cengiz Haliç üzerinden soruşturmaya müdahale ettiği, polisleri yönlendirdiği, Sertçelik’e talimat verdiği ileri sürülüyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda, iddialara ilişkin olarak 7 Şubat’ta ifade vereceğini anlatan Sertçelik, tutuklandı ve Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne kondu.

‘Kendim döndüm’

Sertçelik, 7 Şubat’ta Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdi.

İfadesinde, Macaristan’da iki kez lehinde karar verildiği halde 26 Ocak’ta dilekçe vererek, Türkiye’ye döndüğünü söylüyor.

ABK soruşturmasında hakkında Eylül 2023’te yakalama kararı çıkarıldığında KKTC’de olduğunu anlatıyor.

Dönemin Ankara İl Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik’in bizzat arayıp “Dosyada seninle ilgili birşey yok. Birkaç soru soracağız” demesi üzerine ülkeye geldiğini kaydediyor. Ancak baskı ve işkenceye maruz kaldığını ve 19 sayfalık gizli tanık ifadesine parmağının bastırıldığını ileri sürüyor.

Sertçelik, M7 kod adıyla gizli tanık olarak bildiklerini anlattığı 19 sayfalık ifade tutanağı için “İmza atıp atmadığımı hatırlamıyorum. Parmak bastım” diye konuşuyor.

Polisler ‘Kaç’ dedi mi?

Ev hapsindeyken, kasten öldürme iddiasıyla operasyon yapılacağı tarihte Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nden Komiser Ufuk Gülteki’nin evine gelerek, “Yurt dışına git” diye telkinde bulunduğunu iddia ediyor.

Murat Çelik’in 27 Kasım 2023’te Facetime’den “Kaç” dediğini ileri sürerek, “Çelik’in azmettirmesiyle yurt dışına çıkma kararı almıştım. Buna dair polisler hakkımda etkin bir araştırma yapmışlardır” diyor.

Afgan kaçakçılar kaçırmış

Ayağında elektronik kelepçe bulunan Sertçelik, “Hastaneye gideceğim” diyerek, babasıyla birlikte evden çıkmış. Babasını indirip “Bana bir şey sorma” demiş ve gitmiş.

Elektronik kelepçeyi söküp atmış.

Eryaman’a giderken arabasını yolda park edip arkadaşı Adem Kaçan’ı arayarak, “Yaralıyım, beni götürür müsün?” demiş. Kaçan da kabul etmiş. Sertçelik, “Adem’e kaçtığımı söylememiştim” diyor.

Eryaman’da kiraladığı evde bir haftaya yakın kalmış.

Arkadaşlarının kullandığı araçla İstanbul Şile’ye gelmiş.

Bungalovların bulunduğu bir bölgede iki üç gün konaklamış.

TikTok’ta insan kaçakçılarıyla anlaşmış.

Silivri’de buluştuğu Afgan kaçakçılar tarafından Edirne’den Yunanistan’a geçirilmiş.

15 gün kampta kalıp sığınma talebinde bulunmuş.

Mülteci kimliğiyle Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Bosna, Hırvatistan, İtalya, İsviçre, Fransa ve son olarak Karadağ’da kalmış. Sahte pasaportla Karadağ’dan Macaristan sınırını geçerken yakalanmış.

Sertçelik, şunları söylüyor: “Yunanistan’a geçerken kırmızı bülten yoktu. Yurt dışındayken Deniz isimli, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde aile üyeleri bulunan bir arkadaşım yakınları aracılığıyla bana elden para vermiştir. Macaristan’dayken abim göndermiştir.”

Kumpas suçlaması

Sertçelik, ofisin kapısına bırakıldığı öne sürülen cep telefonunu ve telefondan çıktığı iddia edilen yazışmaları sahiplenmiyor.

Ekim 2023’te KKTC’den dönerken yanında bulunan I-phone telefonunu polislere teslim ettiğini ve şifresini verdiğini söylüyor.

Ağabeyi Selçuk’un Mart 2024’te kapa para aklama soruşturmasında gözaltına alındığını belirtiyor. Bu süreçte kendisini arayan Demircan’ın “Gelmezsen abin tutuklanır. Bir söz ver. Sözümden çıkmayacaksın. Ne diyorsam onu yapacaksın, yoksa abin tutuklanır” dediğini ileri sürüyor.

Bu yüzden hukuk dışı teklifleri kabul etmek zorunda kaldığını, Demircan tarafından “belirli kişilerin isimlerini ifadelerine geçirmesi hususunda tehdit edildiğini” savunuyor. “Konuşturmak için dayattıkları şeyleri ispat amacıyla” Demircan’la görüşmelerini kaydettiğini belirtiyor.

Ağabeyi Selçuk gözaltındayken, cep telefonuna el konduğunu anlatıyor.

Polislerin iki cep telefonundaki WhatsApp yazışmalarını yeniden düzenleyerek, sahte içerikler üretip kumpas kurduğunu iddia ediyor.

Sertçelik: “Kıbrıs öncesi benim telefonumdan, Kıbrıs sonrası için abimin telefonundan bir miktar gerçek mesaj alarak, diğer mesajları teknolojik imkanlar kullanmak suretiyle sahte olarak oluşturarak, böyle bir yola başvurduklarını düşünüyorum. İğfal faaliyetini arttırmak amacıyla birtakım gerçek mesajın, manipüle edilen mesajlar içerisine inandırıcılığın artırılması amacıyla konulduğunu düşünüyorum.”

Poşetteki parmak izi

Sertçelik, avukatlık ofisinin kapısına bırakılan cep telefonunun, içerisinde olduğu poşette parmak izi çıkan Mustafa Öztaş ile üç-üç buçuk yıldır görüşmediğini söylüyor. Öztaş’ın Emniyetle ilişkisinin iyi olduğunu savunarak, şöyle devam ediyor:

“Telefonun bilgim dahilinde gönderildiği algısını oluşturmak ve bana iftira atmak amacıyla parmak izi bıraktırılmış olabilir.”

İfadenin bu aşamasında Sertçelik’in avukatı Alperen Ekici, müvekkilinin baştan beri FaceTime üzeriNden görüşmeler yaptığından söz ettiğini, bu imkanın yalnızca I-phone telefonlarda bulunduğunu, kapıya bırakılan cihazın ise android olduğunu vurguluyor.

Türkiye’den kaçtıktan sonra ABK’nin avukatı Cengiz Haliç’le iletişim kurmadığını, aralarında geçtiği iddia edilen yazışmaların gerçek dışı olduğunu ileri sürüyor.

Savcılıkta, avukatlık ofisinin önüne bırakılan telefonun kendisi tarafından gönderildiğini ve WhatsApp mesajlarını kabul etmesi halinde etkin pişmanlıktan yararlandırılıp tutuklanmayacağının söylendiğini iddia ederek, şunları söylüyor:

“Etkin pişmanlıktan faydalanmak istemiyorum. Bu mesajların sahtelikleri ortaya çıktığı zaman hakkımdaki suçlamaların düşeceğine düşünüyorum.”

Tutanaktaki el yazısı not

Sertçelik’in iki avukatı tarafından tutanağa el yazısıyla bir şerh düşüldü. Sorguda MHP lideri Bahçeli ve Halk Bankası Genel Müdürü Osman Arslan hakkındaki kimi iddialar içeren WhatsApp içeriklerinin sorulduğu, Sertçelik’in “Böyle bir konuşma gerçekleşmemiştir” dediği, ancak sorular ve yanıtların tutanağa geçirilmediği yazıldı.

Sertçelik, 2 Şubat’ta ABK Davası kapsamında suç örgütü yöneticiliği, bir cinayet, sekiz yaralama, iki ayrı yağma ve iki kez kişiyi hürriyetinden alıkoymaktan da tutuklandı.

/././

AKP’li başkanın diploması yalan çıktı! Üniversite açıklama yaptı: Kaydı bile yok 

AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın, biyografisinde yer alan Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden mezun olmadığı ortaya çıktı. Üniversiteden yapılan açıklamada, Yusuf Alemdar’ın okula hiç kayıt yaptırmadığı ve diploma kaydının bulunmadığının tespit edildiği duyuruldu.

AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın, mezun olduğunu ifade ettiği Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden mezun olmadığı açığa çıktı. Alemdar’ın biyografisinde, söz konusu üniversiteden mezun olduğu ifade edilirken Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, Alemdar’ın üniversiteye hiç kayıt yaptırmadığı ve diploma kaydının olmadığı belirtildi.

Kıbrıs Postası'nın haberine göre, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Vakıf Yöneticiler Kurulu Başkanı Şemi Bora, Yusuf Alemdar’ın diplomasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Bora, son günlerde bazı haber ve medya kanallarında Yusuf Alemdar’ın DAÜ diplomasına sahip olup olmadığına ilişkin çeşitli haberlerin yer aldığını ifade etti.

whatsapp-image-2026-02-13-at-16-18-53.jpeg

“ÜNİVERSİTEMİZE HİÇ KAYIT YAPTIRMADIĞINI BİLGİLERİNİZE SUNARIZ”

Bora, “Yusuf Alemdar’ın üniversitemize hiç kayıt yaptırmadığını, öğrencimiz olmadığını ve Doğu Akdeniz Üniversitesi diploması bulunmadığını bilgilerinize sunarız” ifadelerine yer verdi.

alemdar.jpg

KÖŞE YAZARI DİPLOMASININ OLMADIĞINI İLERİ SÜRMÜŞTÜ!

Gazeteci Levent Özadam, DAÜ’de görev yapan bir akademisyenin üniversite arşivlerinde yaptığı incelemede Alemdar adına herhangi bir mezuniyet kaydına rastlanmadığını yazmıştı. Özadam, DAÜ kayıtlarında Alemdar’ın isminin bulunamadığı iddiasını gündeme taşımıştı.

***

Polisin görevi bu mu? Cami kapısında elinde ayakkabı ve keratayla kaymakamı bekledi! 

Karabük'te bir koruma polisi, cuma namazı çıkışında elinde ayakkabı ve kerata ile kaymakamı cami kapısında beklerken görüntülendi. Polisin içinde bulunduğu durum tepki çekerken, kendisine görevinin bu olmadığı söylenen polisin, "Emir kuluyum" dediği belirtildi.

Karabük'ün Yenice ilçesinde bugün cuma namazı çıkışında skandal bir olay yaşandı. İddiaya göre bir koruma polisi, elinde ayakkabı ve kerata ile cami kapısında kaymakamı bekledi.

ELİNDE AYAKKABI İLE KAYMAKAMI BEKLEDİ

Avukat Mustafa Kemal Çiçek, sosyal medya X hesabından paylaştığı fotoğrafta bir koruma polisinin, koruma görevlisi olduğu kaymakamın ayakkabısını elinde taşıyarak cami kapısında beklediğini kaydetti.

hbcr-9pwiaa67hk.jpg

"EMİR KULUYUM"

Olayın Yenice İlçesi'nde bulunan Yeşil Cami'de yaşandığını belirten avukat Çiçek, koruma polisini uyararak böyle bir görevinin olmadığını söylediğini, koruma polisinin ise "Emir kuluyum" şeklinde yanıt verdiğini iddia etti.

ekran-goruntusu-2026-02-13-191525.png

POLİSİN GÖREVİ BU MU?

Kaymakamın, koruma polisine ayakkabısını taşıtması sosyal medyada tepkilere neden oldu. Kullanıcılar, polislerin görevlerinin bu olmadığını belirterek tepki gösterirken, Halktv.com.tr yazarı İsmail Saymaz da paylaşımı alıntılayarak, "Türk polisi elinde ayakkabı ve keratayla cuma namazından çıkan kaymakamı bekliyor" ifadeleriyle durumun vahametine dikkat çekti.

1.png

***

halkTV



Polisin görevi bu mu? Cami kapısında elinde ayakkabı ve keratayla kaymakamı bekledi!
AKP’li başkanın diploması yalan çıktı! Üniversite açıklama yaptı: Kaydı bile yok

Öne Çıkan Yayın

İstanbul'un Gizi : Eminönü Hanları (V +VI) -Aslı Atasoy /T24-

Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan: Profesyonel çalışmam, ustalarla çay içerim, sohbet ederim; amacım insanların görünmesini sağlamak  Fotoğra...