2025 yılı gelir vergisi beyannamesi: Kimler, nasıl beyanname verecek, nelere dikkat etmeli? + Yetki belgesinin harçla imtihanı: Faaliyet olmasa da harç var…-T24-


2025 yılı gelir vergisi beyannamesi: Kimler, nasıl beyanname verecek, nelere dikkat etmeli?-Erdoğan Sağlam- 

2025 yılı gelirler için gelir vergisi beyannamesi verme süresi 1 Mart'ta başladı.

2025 takvim yılında elde edilen gelirlere ilişkin yıllık gelir vergisi beyannamelerinin mart ayı sonuna kadar verilmesi ve tahakkuk edecek gelir vergisinin ilk taksitinin yine mart ayı sonuna kadar, ikinci taksitin ise temmuz ayı içinde ödenmesi gerekiyor

Gelire giren kazanç ve iratlar yedi unsurdan oluşuyor:

  • Ticari kazançlar,
  • Zirai kazançlar,
  • Ücretler,
  • Serbest meslek kazançları,
  • Gayrimenkul sermaye iratları,
  • Menkul sermaye iratları,
  • Diğer kazanç ve iratlar.

Gelir vergisi sistemimizde kural, bir takvim yılında elde edilen gelirlerin yıllık gelir vergisi beyannamesi ile yani beyan yoluyla vergilendirilmesidir. Ancak bazı gelir unsurları kaynakta kesinti (stopaj/tevkifat) yoluyla vergilendiriliyor. Yani bu gelirler için beyanname verilmiyor ve yapılan stopajlar beyanname verilmediği için nihai vergi haline geliyor.

Tacir ve serbest meslek erbabını bir tarafa bırakırsak diğer gelir unsurları için çok az beyanname verildiğini söyleyebiliriz.

Eskiden kimse yıllık gelir vergisi beyannamesi vermek istemezdi. Şimdi özellikle ücretliler matrahtan indirim (eğitim-sağlık harcamaları, şahıs sigorta prim, bağış vs.) olanağından yararlanabilmek (yani daha az vergi ödemek veya vergi iadesi almak için) beyanname vermek istiyorlar. Çünkü bu indirimlerin çoğu sadece yıllık beyanname üzerinde indirilebiliyor.

Aşağıda önce gelir türleri itibariyle beyan esaslarını açıkladıktan sonra, beyanname hazırlanırken dikkat edilecek konuları kısaca açıklamaya çalışacağım.

1. Gelir türleri itibariyle beyan durumu

1.1. Ticari kazançlar

Defter tutan tüccarlar, zarar etseler dahi yıllık beyanname vermek zorundalar.

Esnaf muaflığından yararlananlar ile kazançları basit usulde tespit edilenler, önceki yıl olduğu gibi 2025 yılı için de gelir vergisi beyannamesi vermeyecekler.

İnternet ve benzeri elektronik ortamlar üzerinden metin, görüntü, ses, video gibi içerikler paylaşan sosyal içerik üreticilerinin bu faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar ve bu ortamlar üzerinden verilen bireysel kurs, eğitim, veri işleme ve geliştirme, ürün tanıtımı gibi hizmetlerden sağlanan kazançlar ile akıllı telefon veya tablet gibi mobil cihazlar için uygulama geliştirenlerin elektronik uygulama paylaşım ve satış platformları üzerinden elde ettikleri kazançlar, gelir vergisi tarifesinin dördüncü gelir diliminde yer alan tutarı (2025 yılı için 4 milyon 300 bin TL’yi) aşmaması kaydıyla gelir vergisinden istisna, yani bu gelirler için beyanname verilmeyecek. Ancak bu gelirler üzerinden bankalar yüzde 15 oranında vergi kesintisi yapıyorlar. İstisna limiti aşılmadığı için beyanname verilmediği taktirde bu kesintiler nihai vergi haline geliyor.

Buna göre, söz konusu istisna kapsamına giren kazançların tutarı 2025 yılında 4 milyon 300 bin TL'yi aşmadığı taktirde gelir vergisinden istisna olacak, dolayısıyla bu gelirler için gelir vergisi beyannamesi verilmeyecek. Başka gelirler dolayısıyla beyanname verilmesi halinde de bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecek.

    1. 2- Zirai kazançlar

Ziraî faaliyetlerden elde edilen ziraî kazançlarda vergileme genel olarak "stopaj" yoluyla yapılıyor.

Kanunda yazılı işletme büyüklüğü ölçüsünü aşan çiftçiler ile bir adet biçerdövere veya bu nitelikteki bir motorlu araca yahut on yaşına kadar ikiden fazla traktöre sahip olan çiftçilerin kazançları, gerçek usulde yıllık beyan esasına göre; diğer bütün çiftçilerin kazançları ise hasılat üzerinden stopaj yoluyla vergiye tabi tutuluyor.

    1. 3- Serbest meslek kazançları

Serbest meslek erbabı da zarar etse dahi yıllık beyanname vermek zorunda. Ancak telif kazançları istisnasından yararlananlar (yani 2025 yılında telif kazançları toplamı 4 milyon 300 TL'nin altında kalanlar), bu kazançlarına ilişkin olarak beyanname vermek zorunda değiller.

İstisnadan yararlanan bu mükellefler, diğer gelirleri dolayısıyla beyanname verseler bile bu kazançlarını beyannameye dahil etmeyecekler. Dolayısıyla, istisna kazançlar üzerinden tevkif suretiyle ödedikleri vergiler nihai vergi haline gelecek.

Sanatçının vergilendirilmesinde esas alınan bu model, kazancın belirlenen tutarı (2025 yılı için 4 milyon 300TL'yi) aşması halinde aşan tutarı değil, elde edilen gelirin tamamını vergilendirdiğinden haksız sonuçlar doğurabiliyor. Her beyan döneminde ifade ettiğim üzere, bu modelin, kazanç üzerinden değil hasılat üzerinden vergilendirmeyi sağlayacak şekilde revize edilmesi gerekir!

    1. 4- Ücretler

2025 yılında bir veya birden fazla işverenden elde edilen stopaja tabi tutulmuş ücret gelirlerinin (kümülatif stopaj matrahlarının) toplamı beyan sınırını aşanlar (sporcular dahil) gelir vergisi beyannamesi vermek ve tüm ücret gelirlerini beyan etmek zorundalar.

Kazanç ve iratların istisna hadleri içinde kalan kısmı için yıllık beyanname verilmiyor ve diğer gelirler için beyanname verilmesi halinde bu gelirler beyannameye dâhil edilmiyor (Gelir Vergisi Kanunu’nun 86'ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi).

Ücretlere ilişkin istisnalar, Gelir Vergisi Kanunu’nun yanısıra bazı özel kanunlarla düzenlenmiş bulunuyor.

Özel kanunlarla düzenlenmiş istisnalar şunlar;

* 4490 sayılı Kanun uyarınca Türk Uluslararası Gemi Siciline kayıtlı gemilerde ve yatlarda çalışan personele ödenen ücretler,

* 6550 sayılı Kanun kapsamında araştırma altyapılarında çalışan Ar-Ge ve destek personelinin bu görevleri ile ilgili ücretlerinin, ödemenin yapıldığı ayda geçerli olan asgari ücretin aylık brüt tutarının 40 katını aşmayan kısmı (Asgari ücretin 40 katı ile sınırlama 7555 sayılı Kanunla yapılan ve 1 Ağustos 2025 tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle getirildi).

Bu kanunlar kapsamında çalışan ve şartları taşıyan hizmet erbabına yapılan ücret ödemeleri üzerinden gelir vergisi kesintisi yapılmaz. İstisna kapsamındaki bu ücretlerin beyan edilmesi ve diğer gelirlerin beyanname verilip verilmeyeceğinin tespitinde dikkate alınması da söz konusu değildir.

Bu istisnalar dışında yine özel kanunlarla (4691, 5746 ve 3218) düzenlenmiş bulunan stopaj teşvik uygulamaları da var. Ancak bu teşvike konu ücretler üzerinden kesilen gelir vergileri, verilen muhtasar ve prim hizmet beyannamesi üzerinden tahakkuk eden vergiden indirilmek suretiyle terkin ediliyor. Yani bu vergiler çalışandan kesiliyor, ancak "stopaj teşviki" ile işverenler desteklendiği için devlete ödenmeyip işverenlerin uhdesinde bırakılıyor.

4691 ve 5746 sayılı Kanunlarla Ar-Ge, tasarım ve destek personeline sağlanan gelir vergisi stopajı teşviki ile damga vergisi istisnasının kapsamı daraltılmış bulunuyor. 7555 sayılı Kanunla yapılan ve 1 Ağustos 2025 tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle bu teşvikler, brüt asgari ücretin 40 katını aşmayan ücret tutarlarıyla sınırlı hale getirildi.

Anılan kanunlar kapsamında çalışan ve şartları taşıyan hizmet erbabına ödenen ücretler üzerinden (her ne kadar devlete intikal ettirilmese de) gelir vergisi kesintisi yapılmış olması nedeniyle, bu ücretlerin, mükelleflerce beyanname verilip verilmeyeceğinin tespitinde dikkate alınması gerekiyor.

Yukarıda açıkladığım tutarların aşılması sebebiyle bu ücretler dahil ücret gelirleri için beyanname verildiği durumlarda, ücret gelirleri üzerinden kesilen ancak devlete ödenmeyen vergi kesintilerinin de hesaplanan gelir vergisinden mahsubu mümkün bulunuyor.

    1. 5- Kira gelirleri

2025 yılında stopaja tabi tutulmuş işyeri kira gelirleri toplamı 330 bin TL'yi aşmayanların beyanname verme zorunluluğu yok. Beyan sınırının hesabında, ücretler hariç, diğer beyana tabi gelirler varsa bu gelirlerin de dikkate alınması gerekiyor.

2025 yılında elde edilen ve 47 bin TL'lik istisna tutarını aşmayan konut kira gelirleri için de beyanname verilmesi gerekmiyor.

İstisna tutarını aşan konut kira geliri olanlar ise beyanname vermek zorundalar. Bu kişilerin beyannamede 47 bin TL'lik istisnayı uygulayabilmeleri için 2025 yılında elde ettikleri tüm gelirleri toplamının (istisna olsun olmasın) 1 milyon 200 bin TL'yi geçmemiş olması gerekiyor.

Hem konut hem de iş yeri kira geliri olan kişiler ise, yıllık gelirlerinin beyan sınırını aşıp aşmadığının tespitinde; konut kira gelirinin istisna tutarını aşan kısmı ile gelir vergisi stopajına tabi işyeri kira gelirlerinin toplamını birlikte dikkate almak zorundalar. Bu toplam 330 bin TL'yi aşmadığı takdirde sadece konut kira gelirlerinin istisna tutarını aşan kısmının beyanı yeterli. 

Ticari, zirai ve serbest meslek kazancını beyan etmek zorunda olanlar 47 bin TL'lik istisnadan yararlanamıyorlar.

Stopaja ve istisna uygulamasına konu olmayan kira gelirleri toplamı 18 bin TL'lik beyanname verme sınırını aşanların da beyanname vermesi gerekiyor. Bu 18 bin TL’lik tutar bir istisna olmayıp, beyanname verme sınırı/eşiği. Bu sınırı aşan iş yeri kira gelirlerinin tamamının beyanı gerekiyor.

    1. 6- Menkul sermaye iradı

Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi kapsamında banka ve aracı kurumlarca stopaja tabi tutulmuş menkul sermaye iradı (mevduat, repo, tahvil-bono faizi, MKYF kâr payı, katılım bankası kar payı vs.) elde edenler, bu gelirleri için beyanname vermek zorunda değiller. Söz konusu gelirler üzerinden yapılan stopajlar nihai vergi niteliğinde.

Geçici 67'nci maddenin kapsamına girmeyen az sayıdaki menkul sermaye iradı (2025 yılında 330 bin TL'yi aşan kâr payları ve eurobond faiz geliri gibi) için ise beyanname verilmesi gerekiyor.

Gelir Vergisi Kanunu'nun 94'üncü maddesine göre stopaja tabi bulunmayan alacak faizleri ile yabancı ülkelerde elde edilen menkul sermaye iradının da yurt dışında beyan veya stopaj yoluyla vergilendirilmiş olsun veya olmasın, Türkiye'de beyan edilmesi zorunluluğu var. Hesaplanan vergiden yurt dışında ödenen vergiler mahsup ediliyor. Vergi anlaşması varsa mutlaka anlaşmaya bakmak lâzım.

Ayrıca gerek yurt içinde gerekse yurt dışında elde edilen, stopaj ve istisna uygulamasına konu olmayan menkul ve gayrimenkul sermaye iratları için de 18 bin TL'lik beyan eşiği geçerli.

    1. 7- Diğer kazanç ve irat (değer artışı kazançları ile arızi kazançlar)

Gelir vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi kapsamında banka ve aracı kurumlarca stopaja tabi tutulmuş alım satım kazançları için beyanname verilmesine gerek yok. Bu geçici madde kapsamında stopaja tabi olmayan kazançlar (örneğin eurobond satış kazançları) beyana tabi.

Eurobondlarda satış kazancı TL cinsinden hesaplanıyor ve alış bedeli Yİ-ÜFE ile artırılabiliyor/güncellenebiliyor, ancak bunun için artış oranının yüzde 10 veya daha fazla olması şart.

İktisaptan itibaren 5 yıl içinde satılan gayrimenkullerin satış kazançları da beyana tabi. Ancak satış kazancının tespitinde alış bedeli Yİ-ÜFE ile artırılabiliyor (Artış oranının yüzde 10 veya daha fazla olması şartıyla).

İvazsız (miras, bağış vs.) iktisap edilen gayrimenkullerin satışı elde tutma süresi ve kazancın tutarına bakılmaksızın vergiye tabi değil.

Alımdan itibaren 5 yıl geçmiş gayrimenkullerin satışından elde edilen kazanç tutarları ne olursa olsun bunlar için beyanname verilmesine gerek bulunmuyor.

Taksi, dolmuş, minibüs ve umum servis araçlarına ait ticari plakaların elden çıkarılmasından doğan kazançların tamamı ile menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının elden çıkarılmasından sağlananlar hariç olmak üzere bir takvim yılında elde edilen değer artışı kazancının 2025 takvim yılı için 120 bin TL’si gelir vergisinden müstesna.

Endekslemeye tabi işlemlerde endeksleme sonucu hesaplanan kazanç istisna tutarının altında kalırsa beyan edilmiyor, üstünde ise bu tutar indirildikten sonra kalan tutar beyan ediliyor.

2025 yılında arızi kazançların 280 bin TL'si istisna, bu tutarı aşan kısım da beyan edilmek zorunda.

2- Beyanname hazırlarken dikkat edilecek hususlar

2.1. Beyan sınırı nedir?

Vergiye ve beyana tabi gelirlerin (ücret, işyeri kirası, kâr payı, eurobond faiz geliri vs.) yıllık beyanname ile beyan edilip edilmeyeceğinin belirlenmesi sırasında kullanılan parasal sınırdır. Yani “beyan sınırı” diye adlandırılan bu tutar aşılmışsa stopaja tabi tutulmuş tüm gelirlerin beyanı gerekir.

2025 için geçerli genel beyan sınırı 330 bin TL'dir.

Ücretlere ilişkin beyan sınırları ise 4 milyon 300 bin TL ile 330 bin TL'dir.

Beyan sınırı bir istisna uygulaması olmadığından, beyan sınırının aşılması halinde sadece beyan sınırını aşan kısmın değil, gelirin tamamının beyan edilmesi gerekir.

Beyan sınırının hesabında stopaja tabi olmayan gelirler de dikkate alınır, ancak beyan sınırı aşılmazsa sadece stopaja tabi tutulmuş gelirler beyan edilmez. Beyan sınırı aşılmasa bile stopaja tabi olmayan gelirlerin beyanı gerekir.

2- 2- Ücretlere ilişkin beyan sınırı nasıl uygulanır?

Ücret gelirlerinin beyan edilip edilmeyeceğini ücret gelirlerinin kendi tutarları belirler. Başka bir ifade ile ücretlere ilişkin beyan sınırının hesabında diğer gelirler dikkate alınmaz.

Buna göre, 2025 yılında,

- Kaç işverenden alınmış olursa olsun (ister tek ister birden fazla işverenden) toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşan ücretler ile,

- Birden fazla işverenden alınan ücretlerin toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşmasa bile birinci işverenden sonraki işverenlerden alınan ücretlerin toplamı 330 bin TL'yi aşarsa yine tüm ücretler (ilk işverenden alınan ücretler dahil) yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilmek zorundadır.

2-3- Ücret dışındaki stopaja tabi gelirlerde genel beyan sınırı nasıl hesaplanır?

Ücretler dışındaki beyana tabi gelirler için genel beyan sınırı topluca uygulanır. Yani ücret gelirleri dışındaki gelir türleri için ayrı ayrı beyan sınırı hesaplanmaz, her kişi için tek bir genel beyan sınırı vardır.

Uygulamada en çok burada hata yapılıyor. Gelir İdaresinin Rehberlerinde bile sanki başka gelir yokmuş gibi sadece açıklamaya konu edilen gelirin beyan sınırını aşıp aşmadığına göre değerlendirme yapılıyor.

Eğer birden fazla gelir türünden gelir elde edilmişse beyan sınırının hesabında mutlaka diğer beyana tabi gelirlerin de dikkate alınması gerekir.

2-4- Beyan sınırının hesabında gelirlerin hangi tutarları esas alınır?

Beyan sınırının hesaplanması sırasında, şu hususların gözönünde bulundurulması gerekir:

- Stopaj oranı yüzde 0 (sıfır) olarak belirlenen kazançlar stopaja tabi tutulmuş sayılır.

- Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi uyarınca banka ve aracı kurumlarca stopaja tâbi tutulmuş olan ve yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen gelirler (mevduat faizi vs.) beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz.

- Yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen ücret gelirleri genel beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz. Keza bir takvim yılı içinde elde edilen ve toplamı 2025 yılı için 18 bin TL’yi
aşmayan, stopaja ve istisna uygulamasına konu olmayan menkul ve gayrimenkul sermaye
iratları da hesaba dahil edilmez. Çünkü bu menkul ve gayrimenkul sermaye iratları, diğer beyana tabi gelirlerin tutarlarına bakılmaksızın 18 bin TL’yi aşmadıkları için 2025 yılı için beyana tabi değildir.

- Beyan sınırı hesaplanırken vergiye ve beyana tabi (stopaja tabi tutulmuş olsun olmasın) tüm gelirlerin indirim, istisna ve gider indirimi yapıldıktan sonra kalan, yani beyan edilmesi gereken safi tutarları esas alınır.

Ücretlerde bu tutar, ücret gelirinin elde edildiği son aya ilişkin ücret bordrosunda yer alan kümülatif gelir vergisi matrahıdır.

Kira gelirlerinde mukayeseye esas alınacak tutar ise istisna, gerçek veya götürü gider indirimi yapıldıktan sonra bulunan tutardır.

2-5- Yıllık beyanname ile beyanı gereken ücretler, diğer gelirlere ilişkin genel beyan sınırının hesabında dikkate alınır mı?

Evet, alınması gerekir. Çünkü Gelir Vergisi Kanunun 86/1-c maddesine göre, 4 milyon 300 bin TL'yi aşmayan tek veya birden fazla işverenden alınan ücretlerle, birinciden sonraki işverenlerden alınan ve 330 bin TL'yi aşmayan, yani yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen ücretler diğer gelirlerin beyanına ilişkin beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz.

Beyanı gereken ücretler ise dikkate alınır.

Bunun anlamı şudur: Ücret gelirleri beyan sınırlarını aştığı için yıllık beyanname ile beyan ediliyorsa, diğer gelirler için de beyan sınırı aşılmış olacağından bunların da kendi tutarlarına bakılmaksızın beyanı gerekir. Yani ücret gelirlerinin beyana tabi olması, işyeri kirası ve kâr payı gibi stopaja tabi gelirlerinin (ücretler hariç) toplamları 330 bin TL'yi aşmasa bile beyannameye dahil edilmelerini gerektirir.

Ancak 311 seri no.lu Gelir Vergisi Genel Tebliğinde yer alan 6 no.lu örnekte yıllık beyanname ile beyanı gereken ücret gelirleri genel beyan sınırının hesabında dikkate alınmamıştır. Mükellef lehine sonuç veren bu açıklamadan yararlanıp yararlanmamak mükelleflerin kendi tercihleridir.

2-6- Kiracı tarafından vergi dairesine ödenmeyen vergi kesintileri mahsup edilebilir mi?

Kira gelirleri üzerinden yapılan stopajların yıllık gelir vergisi üzerinde mahsup edilebilmesi için ödenmiş olması şartı yoktur. Dolayısıyla kiracının stopajı beyan etmemesi veya eksik beyan etmesi ya da beyan ettiği vergiyi ödememiş olması beyanname üzerinde mahsuba ve mahsuptan artakalan tutarın iadesine engel olmamalıdır.

Çünkü stopajın ödenmemesi fiiline kiraya verenin hiçbir etkisi olmadığı gibi bu işlemden kiraya verenin menfaati de yoktur. Kiraya verenin kiracının yerine getirmediği bir fiilden dolayı sorumlu tutulması doğru değildir.

Böyle bir durumda vergi dairesinin, kesintiyi beyan etmeyen veya eksik beyan eden kiracıya cezalı tarhiyat yapması, beyan edildiği halde vadesinde ödenmeyen stopajı da gecikme zammı ile tahsil etmesi gerekir. Yani bu durumda konu vergi dairesi ile kiracı arasındadır.

Ancak uygulamada kiracı tarafından beyan edilmemiş veya ödenmemiş vergi kesintilerinin iadesini talep eden mükelleflerin iade talepleri söz konusu kesintiler kiracılar tarafından beyan edilmediği veya ödenmediği sürece yerine getirilmeyerek kiraya verenler cezalandırılmaktadır. Maliyenin mal sahiplerini vergi takip elemanı gibi kullanması doğru değildir. 

2-7 - Kirayı taşınmaza sahip olan mı, yoksa tahsil eden mi beyan eder?

Taşınmaza sahip olan veya intifa hakkı bulunan, yani gayrimenkulü kiraya veren kişi kira gelirini elde etmiş sayılır. Tahsilatı bir başkasının eliyle yapmış olması bunu değiştirmez. Örneğin bir daireye yüzde 50'şer payla ortak olan evli veya evli olmayan iki kişi, kiranın tamamı bunlardan birisinin hesabına yatırılmış olsa da kira gelirini payları oranında elde etmiş sayılırlar. Her biri kendi payına düşen kira gelirini beyan etmek zorundadır. Bu kişiler istisnayı da ayrı ayrı uygulayacaklardır.

2-8- Bir gelir unsurunda oluşan zarar diğer gelir unsurlarından indirilebilir mi?

Prensip olarak, gelir vergisi beyannamesinde tüm gelir unsurları toplanır ve birinden doğan zarar, diğer gelir unsurlarından indirilerek matrah belirlenir. Örneğin ticari kazançtan veya serbest meslek kazancından kaynaklanan zararlar kira veya menkul sermaye iradından indirilebilir. Aynı şekilde, kira ve menkul sermaye iradından doğan zararlar da ücret veya diğer beyana tabi gelirlerden indirim konusu yapılabilir.

Bu kuralın şu istisnaları vardır:

  • Diğer kazanç ve iratlara (değer artış kazançları ile arızi kazançlara) ilişkin zararlar, diğer gelir unsurlarından indirilemez. Örneğin satın alındıktan itibaren 5 yıl içinde satılan taşınmazın satışından doğan zararlar diğer gelirlerden indirim konusu yapılamaz. Ancak diğer kazanç ve iratlarda kazanç topluca hesaplanır. Dolayısıyla beyana tabi bir menkul kıymet (örneğin eurobond) satışından doğan zarar başka bir menkul kıymet satışından doğan kârdan düşülebilir. Hatta alımdan itibaren 5 yıl içinde satılan taşınmazın zararı, beyana tabi menkul kıymet satışından elde edilen gelirden indirilebilir. Bunun tersi de olanaklıdır.
  • Türkiye'de gelir vergisinden istisna edilen kazançlarla ilgili yurt dışı zararlar, yurt içindeki kazanç ve iratlardan mahsup edilemez.
  • Menkul ve gayrimenkul sermaye iratlarında gider fazlalığından doğmayan zararlar mahsup edilemez. Bunun mevzuatımızda iki örneği vardır. Bu iki durum da kira gelirlerinde gerçek gider esasının tercih edildiği durumlarda karşımıza çıkar. Bunlar konut olarak kiraya verilen taşınmazların beş yıl süre ile iktisap bedelinin yüzde 5'inden veya sahip oldukları konutu kiraya verenlerin kira ile oturdukları konuta ait kira bedelinden kaynaklanan zararlardır. Bu zararlar gider fazlalığı sayılmaz ve diğer gelirlerden indirilemez. Buna karşılık kiraya verilen işyerlerinin satın alınması için kullanılan kredilerin faizlerinden doğan zararlar mahsuba konu edilebilir. Konut için bu olanak 2025 yılı dahil olmak üzere kaldırılmıştır.
  • Kanunda yazılı şekilde tevsik edilemeyen yurt dışı faaliyet zararları mahsup edilemez.

2-9 - Ücret gelirlerinde hangi işveren birinci işveren olarak kabul edilecektir?

Birden fazla işverenden ücret alınması durumunda birinciden sonraki işverenlerden alınan ücretlerin toplamı 330 bin TL'yi aşmışsa beyanname verilmek zorundadır. Bu değerlendirme sırasında birinci işvereni mükellef serbestçe belirleyebilir.

Bu değerlendirmede genellikle en yüksek ücreti ödeyen işveren birinci işveren olarak seçilmekte ve yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmemektedir. Oysa beyanname üzerinde indirebileceği eğitim ve sağlık harcamaları, şahıs sigorta primleri, bağış ve yardımlar gibi ödemeleri bulunan çalışanlar daha düşük ücret ödeyen işvereni birinci işveren olarak seçerek (bu işveren dışındaki işverenlerin ödediği ücretler toplamı 330 bin TL'yi aşıyorsa) beyanname verebilirler ve bu indirimler dolayısıyla vergi iadesine hak kazanabilirler.

3- Beyannameler nasıl verilecek?

Ticari, zirai ve mesleki faaliyetinden dolayı gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri beyannamelerini elektronik ortamda göndermek zorundadırlar.

Geliri sadece ücret, kira, menkul sermaye iradı veya diğer kazanç ve iratların biri veya birkaçından oluşan mükellefler yıllık gelir vergisi beyannamelerini kendileri için önceden hazırlanmış olan Dijital Vergi Dairesi (Hazır Beyan Sistemi) üzerinden vergi dairesine gitmeden kolay şekilde verebiliyorlar.

Bu mükellefler söz konusu olanaktan yararlanmak istemezlerse, beyannamelerini kâğıt ortamında düzenleyerek vergi dairesine vermek zorundalar. Ancak bu mükellefler isterlerse beyannamelerini mali müşavirler aracılığıyla elektronik ortamda da gönderebilirler.

Defter beyan sistemini kullanmak zorunda olan serbest meslek erbabı ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler beyannamelerini bu sistem üzerinden vermek zorundalar.

4- Yıllık beyannameye dahil edilen gelirlerden yapılabilecek indirimler

Gelir Vergisi Kanununun 89 uncu maddesi ile diğer kanunlar uyarınca gelir vergisi beyannamesinde vergi matrahının tespitinde bildirilecek gelirlerden aşağıdaki indirimler yapılabilir:

- Hayat/şahıs sigorta primleri,

- Eğitim ve sağlık harcamaları,

- Engellilik indirimi (Bu indirimden bakmakla yükümlü olduğu engelli kişi bulunan hizmet erbabı da yararlanır),

- Bağış ve yardımlar,

- Sponsorluk harcamaları,

- Cumhurbaşkanınca başlatılan yardım kampanyalarına makbuz karşılığı yapılan ayni ve nakdi bağışlar,

- İktisadi işletmeleri hariç, Türkiye Kızılay Derneğine ve Türkiye Yeşilay Cemiyetine makbuz karşılığı yapılan nakdi bağış ve yardımlar,

- Bireysel katılım yatırımcısı indirimi,

-Diğer kanunlara göre tamamı indirilecek bağış ve yardımlar.

5- Hangi mükellefler YMM Tasdik Raporu ibraz etmek zorundadır?

30 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan 49 seri nolu Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu Genel Tebliği ile gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri için bazı istisna, indirim ve uygulamalardan yararlanılması Yemin Mali Müşavir (YMM) tasdik raporu ibraz şartına bağlandı.

Gelir vergisi mükellefleri içim YMM tasdik raporu ibraz şartı getirilen işlemler şunlar:

Gelir vergisi mükelleflerinden ücret, kira, menkul sermaye iradı ve değer artışı kazancı gibi sürekli mükellefiyeti olmayanlar, yani defter tutmayanlar için tasdik zorunluluğu yoktur.

49 no.lu Tebliğ ile getirilen ve 2025 yılı için de geçerli olan zorunluluk sadece beyannameleri üzerinde bazı istisna ve indirimlerden yararlanan ticari, zirai ve serbest meslek kazanç sahiplerinden “Beyanname Düzenleme Programı-BDP” kapsamında beyanname verenlerle sınırlıdır.

Ancak bu mükelleflerin de beyan ettikleri gelirler üzerinden Gelir Vergisi Kanunu’nun 89 uncu maddesine göre yapılan tüm indirimler değil sadece tebliğde belirtilen “yurtdışına verilen yazılım, mühendislik, eğitim ve sağlık hizmetleri kazanç indirimi” tasdik kapsamına alınmıştır.

Dolayısıyla ticari, zirai ve serbest meslek kazanç sahiplerinin 2025 beyannamelerinde indirim konusu yaptıkları eğitim-sağlık, şahıs sigorta primi gibi tutarlar için tasdik raporu ibraz şartı yoktur.

6- Gelir vergisi rehberleri

Gelir İdaresi Başkanlığı her yıl gelir türleri itibariyle gelir vergisi rehberleri hazırlayarak mükelleflerin kullanımına sunuyor. Bu yıl da web sayfasında rehberleri yayımladı. Rehberlere buradan ulaşabilirsiniz.

Bu yazı için son sözlerim…

Beyana ilişkin sorularınız olursa lütfen paylaşın. Bu sorularınıza yazılarımla cevap vermeye çalışacağım.

Herkese kolay gelsin! 

/././

Yetki belgesinin harçla imtihanı: Faaliyet olmasa da harç var…-Murat Batı- 

Kanun koyucunun, harç yükümlülüğünü fiilî faaliyetle bağlayan, çifte harç riskini ortadan kaldıran ve ölçülülük ilkesine uygun, açık ve uygulanabilir bir mekanizma oluşturması artık kaçınılmazdır.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bazı mesleklerin gelirlerini düşük gösterdiği gerekçesiyle yetki belgelerini yıllık harç kapsamına aldı. Bu düzenlemeyi de içeren 7566 sayılı Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 19 Aralık 2025’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Özel sağlık kuruluşlarından hayvan muayenehanelerine, kıymetli maden işletmelerinden havayolu şirketlerine kadar birçok meslek grubu artık yıllık harç ödemek zorunda. Harç miktarları faaliyet alanına ve coğrafi konuma göre farklılık gösteriyor; büyükşehirlerde bir kat artırımlı uygulanıyor. Örneğin emlakçılar 20 bin, kuyumcular 30 bin lira ödedi; büyükşehirlerde bu rakam iki katına çıkıyor. Amaç mali disiplin gibi görünse de fiilî faaliyeti olmayan işletmelerden de harç alınması, kayıt dışı emlakçılık ve ruhsatsız işletmelerin artmasına zemin hazırlıyor.

Sorun ne?

1 Ocak 2026 itibarıyla yetki belgeleri Harçlar Kanunu kapsamına alınmış ve ödemeleri bu yıl başlatılmıştır. Harçlar Kanunu m.113’e göre yıllık harçlar, her takvim yılı başında kendiliğinden tahakkuk etmiş sayılır; mükellefe ayrıca tebliğ edilmez ve Ocak ayı içinde ödenir. Buna göre emlakçılar ve diğer yetki belgesi sahibi meslek grupları 2026 yılı harçlarını Ocak ayında ödemek zorundadır. Büyükşehirlerde ise harçlar iki katına çıkıyor; örneğin Çorum’da emlakçılar için  20 bin, İstanbul’da 40 bin lira. Ne var ki, bu düzenleme bazı önemli sorunları da beraberinde getirmiştir:

İlki; yetki belgesinin fiilî faaliyete bağlı olmaması sorunu

Yapılan düzenleme ile bazı meslek gruplarına verilen yetki belgeleri yıllık harca tabi tutulmuştur. Harçlar Kanunu sistematiği gereği yıllık harçlar, harca konu belgenin yürürlükte bulunduğu her takvim yılı bakımından Ocak ayı başında kendiliğinden tahakkuk etmiş sayılır. Dolayısıyla belge hukuken geçerliliğini sürdürdüğü sürece harç yükümlülüğü de devam etmektedir.

Bu sistematik, kendi içinde tutarlı olmakla birlikte, uygulamada önemli bir boşluk doğurmaktadır. Şöyle ki; bir emlak işletmesi yetki belgesini alarak faaliyete başlamış, ancak sonrasında faaliyetini geçici olarak durdurmuş veya tamamen sona erdirmiş olabilir. Vergi mükellefiyetinin kapatılması, tek başına yetki belgesinin hükümsüz kalması sonucunu doğurmamaktadır. Belge iptal edilmediği sürece, fiilen faaliyet olmasa da yıllık harç yükümlülüğü devam eder; bu durum, mali gücü kısıtlı işletmeler için caydırıcı değil, kayıt dışı faaliyetleri teşvik edebilir.

Bu durum doğrudan kanuna aykırılık oluşturmaz; zira harç, klasik anlamda kamu hizmetinden yararlanmanın veya yararlanma imkânının karşılığıdır. Kanun koyucu burada yararlanma imkânını esas almış görünmektedir. Ancak fiilî faaliyet bulunmadığı hâllerde de harç yükümlülüğünün sürmesi, anayasal ilkeler bakımından değerlendirmeye açıktır.

Anayasa’nın 73. maddesi vergilendirmede mali güce göre ödeme ilkesini öngörmekteyse de harçlar doğrudan mali güce değil, hizmet karşılığı olma esasına dayanır. Bununla birlikte harçların da ölçülülük ve orantılılık ilkelerine uygun olması gerekir.

Belgenin aktif şekilde kullanılmadığı, ekonomik faaliyetin bulunmadığı ve vergi mükellefiyetinin sona erdiği durumlarda harç yükümlülüğünün otomatik olarak devam etmesi, hizmet karşılığı kavramının sınırları bakımından tartışmalıdır.

Nitekim 5 Haziran 2018 tarihli Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik’in  6. maddesinde yetki belgesi alabilmek için gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olma şartı aranmış; ancak vergi mükellefiyetinin sona ermesi hâlinde yetki belgesinin kendiliğinden askıya alınacağı veya iptal edileceğine dair açık bir düzenleme yapılmamıştır. Böylece belge ile vergi mükellefiyeti arasında kuruluş aşamasında kurulan bağ, sona erme aşamasında simetrik biçimde düzenlenmemiştir.

Sonuç olarak mevcut düzenlemede harç yükümlülüğü fiilî faaliyete değil, belgenin hukuki varlığına bağlanmıştır. Bu yaklaşım normatif açıdan mümkündür; ancak faaliyetin sona erdiği hâllerde belgenin askıya alınmasına veya vergi mükellefiyetinin kapatılmasıyla birlikte otomatik durdurulmasına ilişkin açık bir mekanizmanın bulunmaması, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkeleri bakımından geliştirmeye açık bir alan olarak görünmektedir.

Ezcümle bu sistem, faaliyet durduğunda bile harç ödemeyi dayatıyor; yani mali gücü kısıtlı işletmeler fiilen çalışmasa da vergi yüküne dahil ediliyor.

Dolayısıyla da bu durum önemli bir tehlikeye işaret ediyor; kayıt dışı emlakçılık ve ruhsatsız işletmeler artabilir.

İkincisi; adres değişikliği iki kez harca tabi

5 Haziran 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik, taşınmaz ticaretiyle uğraşan işletmelerin yetki belgesi alma, yenileme ve iptal süreçlerini düzenlemektedir. Yönetmelik uyarınca işletmenin unvanı veya adresi değiştiğinde yetki belgesinin yenilenmesi zorunludur.

Buna ek olarak, Harçlar Kanunu’nun 111’inci maddesi, “harca tabi tutulmuş olan belgelerin, yenilenmelerinde veya devir suretiyle başkalarına intikallerinde ve herhangi bir sebeple iptal edildikten sonra yenilenmelerinden tekrar tam harç alınır” hükmünü düzenlemektedir.

Bu durum, kanuni dayanağa sahip olsa da Anayasa’nın ölçülülük ve hakkaniyet ilkeleri açısından ciddi tartışma doğurmaktadır. Fiilî faaliyet olmamasına rağmen aynı yıl içinde ikinci kez harç ödenmesi, mali yükümlülüğün orantılılığı ve kamu hizmetiyle bağdaşması açısından problemli görülmektedir. Olası bir dava sürecinde, bu hususun somut norm denetimiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınması ve iptali gündeme gelebilir.

Ya da mevcut Yönetmeliğin ilgili kısmında adres değişikliği gibi hususların yetki belgesini yeniden alınması zorunluluğu yeniden ele alınabilir.

Özetle, Harçlar Kanunu m.111 uyarınca ikinci harç alınması hukuki olarak mümkün olsa da fiilî faaliyet ve ölçülülük bağlamında uygulama tartışmalıdır.

Sonuç ve değerlendirme

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kayıt dışılıkla mücadele ve bazı meslek gruplarında düşük beyan edilen gelirleri telafi etme amacı, mali disiplin açısından anlaşılabilir bir hedefi gösteriyor. Ancak 7566 sayılı Kanun ile yetki belgeleri ve ruhsatlar için getirilen yıllık harç uygulaması, bu hedefi zedeleyen ve piyasa üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek uygulamalara yol açıyor.

Harç yükümlülüğü, fiilî faaliyet yerine belgenin hukuki varlığına bağlandığı için, faaliyet durmuş veya mükellefiyet sona ermiş olsa dahi belge iptal edilmediği sürece ödeme zorunluluğu devam etmektedir. Bu durum, kamu hizmetinden yararlanma karşılığı olması gereken harç mantığıyla çelişmekte ve mali gücü kısıtlı işletmeler için caydırıcı değil; aksine kayıt dışı faaliyetleri teşvik etmektedir. Merdiven altı emlakçılar, ruhsatsız sağlık kuruluşları veya fiilen çalışmayan belgeli işletmelerin çoğalması tam da bu boşluktan kaynaklana bilecektir.

Adres veya unvan değişiklikleri nedeniyle aynı yıl içinde ikinci kez harç tahakkuk etmesi, hukuki güvenlik ve hakkaniyet açısından ciddi bir sorun yaratmakta ve somut norm denetimine konu edilme ihtimali bulunmaktadır. Üstelik, büyükşehirlerde harçların bir kat artırımlı uygulanması, aynı işi yapan işletmeler arasında ölçüsüz bir yük yaratmakta; mali disiplin hedefiyle de bağdaşmamaktadır.

Özetle, 7566 sayılı Kanun’un hedefi anlaşılabilir olsa da uygulaması sınıfta kalmıştır. Harç yükümlülüğünün fiilî faaliyetle ilişkilendirilmemesi, çifte harç uygulamaları mali disiplin hedefini etkisiz kılmakta ve kayıt dışı faaliyetlerini artırmaktadır.

Bu tablo, devlete gelir sağlamak yerine piyasayı kayıt dışı ile doldurma riskini gözler önüne sermektedir. Kanun koyucunun, harç yükümlülüğünü fiilî faaliyetle bağlayan, çifte harç riskini ortadan kaldıran ve ölçülülük ilkesine uygun, açık ve uygulanabilir bir mekanizma oluşturması artık kaçınılmazdır.

/././

T-24

İran’ı Anlamak(I): Tüm dertlerin sebebi o “kahrolası” petrol! -Eray Özer/T24-

Birkaç yazıyla Amerikan ve İsrail bombalarının altındaki İran’ın tarihine bakalım istiyorum. İlk yazıda kimler yok ki: Kaçar Hanedanı, İstanbullu bir Ermeni, Avustralyalı “kaçık” bir madenci ve tabii İran petrolünü adeta bedavaya ele geçiren İngilizler...

Bugün Pazartesi Yazısı yok. Malum sebepten.

Coğrafyamız yangın yeri ve ben bugünden başlayarak hafta boyu yazacağım birkaç yazıyla size İran’ı, daha doğrusu İran tarihini anlatmak istiyorum.

Kronolojik yahut son 120-130 yılın tamamını kapsayarak ilerlemeyeceğim. Kırılma noktalarını anlatmaya çalışacağım.

Bugün meselemiz petrol. Hani bazen “Yahu şöyle bir 300-500 kilometre kuzeyde çıksaydı şu meret de bizim memleketimiz de petrol zengini olaydı…” diyoruz ya. Bizi Allah korumuş da petrol çıkmamış bu topraklardan. Birazdan anlatınca göreceksiniz.

Başlayalım.

1800’lerin sonlarındayız. Kahramanımız bir arkeolog. İsmi Jacques De Morgan. 1891’de Fransa Kültür Bakanlığı tarafından İran’a kazı yapmaya gönderiliyor. Ülkenin güneybatısındaki Şuş kentinde yapıyor kazılarını. Paha biçilemez tarihi eserler çıkarıyor. Asurlular, Keldaniler, Sasaniler… Dönem dönem, katman katman paha biçilemez tarihi eserler pek tabii ki Batı’ya kaçırılıyor. Bugün bir kısmı Louvre Müzesi’nde…

Fakat kazılar esnasında bir şey dikkatini çekiyor De Morgan’ın. Taşların rengi, yapısı… Uzmanlığı bu alanda olmamasına rağmen Fransız arkeolog anlıyor ki bu topraklarda damar damar, çok sayıda petrol yatağı var.

İran’a birkaç kez daha gidip geliyor, örnekler alıyor De Morgan ve ülkesine dönünce ülkenin güneybatısındaki petrol yataklarıyla ilgili bir makale yayımlıyor. Yıl 1894, makalenin çıktığı yayın Paris Madencilik Dergisi.

Aslında petrol İranlılara yabancı değil. Halk neft dediği bu zifir maddeyi gece lambalarında, evlerin izolasyonunda filan kullanıyor. Fakat De Morgan’ın makalesi yayımlanınca ortalık birbirine giriyor. Birden tüm gözler İran’a çevriliyor.

Meseleye ilk “uyananlardan” biri bizim mesleğe çok uzak bir isim değil: Baron Julius De Reuter. Evet, doğru bildiniz. Reuters ajansının kurucusu.

İran yönetiminden elde ettiği imtiyazla “Imperial Bank of Iran”ı kuran Baron Reuter hemen bankanın altına bir de maden şirketi ekliyor. Lakin işler istediği gibi gitmiyor. Baron bir türlü kârlı bir petrol yatağı bulamıyor. 1899’da ölünce bu petrol işi havada kalıyor. Hiçbir şirket kârlı bir yatak bulunup bulunamayacağından emin olunamayan böyle bir işe para yatırmaya yanaşmıyor.

İşte bu noktada devreye bir başka karakter giriyor. Üstelik bu kişi bizim “buralardan”:  Petrol fırsatını duyunca İran’a göçüp bu işlerin peşinden koşmaya karar veren İstanbul’un Ermeni cemaatinden Antoine Kitapçıyan. Sadece 22 yaşında, broker’lık yapıyor ve muhtemelen kendine bu işlerin piri bir başka Ermeni’yi, Sarkis Gülbenkyan’ı örnek alıyor. (Üsküdar doğumlu Gülbenkyan, aldığı komisyonlar nedeniyle nam-ı diğer “Bay Yüzde Beş” Osmanlı petrollerini Batılı şirketlere pazarlayarak döneminde dünyanın en zengin birkaç insanından biri olmuştu.)

Kitapçıyan İran’a petrol için geliyor dedik evet ama aynı zamanda devlet katında da pek seviliyor. Önce İran’ın dışişleri bakanlığında çalışmaya başlıyor, sonra Gümrüklerden Sorumlu Genel Müdürlüğe getiriliyor.

İşte bu genç adam, Baron Reuter’in ölümüyle bütçesizlikten kimsenin aramaya devam etmediği İran petrollerine dönemin tüm iş dünyasını bir araya getiren meşhur Uluslararası Paris Fuarı’nda bir yatırımcı aramaya girişiyor. (Eyfel Kulesi’nin açılışı on yıl önce aynı fuarda olmuştu. Hatta kule fuarın giriş kapısıydı.) Tabii İngilizlerin yardımıyla…

Buluyor da.

Son Kaçar şahı Ahmed Şah. 1923’te sürgüne gönderildi, 1930’da öldü

Britanya’nın Tahran büyükelçisi onu hafif “kaçık” karakteriyle tanınan Avustralyalı bir altın madencisiyle tanıştırıyor: William Knox D’Arcy. Darcy, Britanya Krallığı’na bağlı Avustralya’da babasıyla altın madenciliği yaparken “petrol” denen yeni madenin peşine düşerek Orta Doğu’ya gelmiş bir yatırımcı. Açıkçası petrol işinden de çok anlamıyor ama Osmanlı dahil petrol bulunabilecek her ülkenin yetkilileriyle görüşüyor.

Osmanlı idarecilerinden pek yüz bulamıyor. Zira Osmanlı Irak’ın kuzeyindeki (Musul, Kerkük) petrol yatakları için Almanlarla çalışmaya karar vermiş.

İran’da ise Britanya ve Rusya’nın borusu ötüyor. (Dikkat ederseniz 1. Dünya Savaşı’nın tarafları belirginleşiyor.) D’Arcy buraya, biraz da kumar oynarcasına para yatırmaya ikna oluyor.

“Kumar” kelimesini bilerek kullandım zira Sarkis Gülbenkyan İran petrolü için kendine de teklif geldiğini, ancak ortaklarıyla birlikte bu işi “kumar” olarak gördüklerini şöyle anlatıyor: “Tarihini çok iyi hatırlamıyorum –1895 ile 1900 tarihleri arasında olmalı– şimdiki Anglo Pers Şirketi’nin [Anglo Persian Oil Company] sahip olduğu imtiyazlar uzun süre sürüncemede kalıyor ve hiç kimse onlarla ilgilenmiyordu. Bir Ermeni ve İran Gümrük Müdürü olan Kitapçı’nın bu imtiyaz için 15.000 pounda ihtiyacı vardı. Ben Sayın Kitapçı’yı yakından tanırdım. …Oldukça spekülatif göründüğünden bunun ancak bir kumarbazın işi olabileceğini zannettik. Bu iş bize göre değildi. Avusturalya ve başka yerlerde büyük bir maden borsacısı olan Bay D’Arcy’in, bizzat kendisinin ilgilendiği ve fikrimce İskoç yardımıyla şirkete dönüştürdüğü bu işi, ben reddetmiştim. Bugün D’Arcy, petrol işinde bir öncü olarak düşünülür. Halbuki gerçeği söylemek gerekirse o büyük bir kumarbazdır. Onun başarısı, endüstriyel ya da ekonomik basiretten ziyade büsbütün şansa bağlıydı.” (Ali Okumuş’un doktora tezinden alıntı.)

Rıza Pehlevi’nin taç giyme töreni. 1925 yılında İran Şahı olarak Pehlevi Hanedanı dönemini başlattı

Ve evet, D’Arcy bu madenleri inanılmaz kârlı bir anlaşmayla alıyor. “İnanılmaz” diyorum çünkü İran Devleti’yle D’Arcy’nin şirketindeki anlaşmaya göre çıkarılacak petrolden elde edilecek gelirin yüzde 84’ü (inanılmaz olan işte bu oran, en iyi pazarlıkta “fifty-fifty” olması gerekirken) D’Arcy’ye kalırken İran ise sadece yüzde 16’yla yetinmeyi kabul ediyor.

İşte İran’ın başını yakan bu anlaşma oluyor. D’Arcy, Kitapçıyan’a da bir hisse veriyor, hatta Kitapçıyan şirkette İran’ın temsilcisi olarak görev yapıyor ve üstün hizmetlerinden dolayı İran Şahı tarafından ödüllendiriliyor.

Ve geldik en çarpıcı yere: Daha sonra bu hisseler Britanya’ya devrediliyor ve Gülbenkyan’ın sözünü ettiği Anglo-Persian Oil Company bugün de bildiğiniz BP olarak yoluna devam ediyor.

İşte dünyanın petrol tiranları arasında başı çeken BP böyle kuruluyor.

Tüm bunlar olurken İran’ın başında ülkeyi yüz yıldan fazla bir zamandır yöneten Kaçar Hanedanı var. İran Şahı Muzafereddin’in petrol arama izni için aldığı büyük tazminatı üç Avrupa gezisinde harcadığı söyleniyor.

Nitekim kapitülasyonların, özel izinlerin “bedavaya” dağıtıldığı, yolsuzluğun alıp başını gittiği İran’da Kaçar Hanedanı’na yönelik itirazlar yukarıda anlattığım işlerin de etkisiyle giderek artıyor ve anayasal bir monarşi isteyenlerin sesi gür çıkmaya başlıyor.

Nihayet birkaç yıl içinde gerçekten de bir Meclis seçiliyor ve anayasal monarşiye geçiş süreci başlıyor.

Lakin İran’ın dünyanın en büyük petrol yataklarını, neredeyse “bedavaya” sömüren İngilizlerin elinden alması on yıllar sürüyor. D’Arcy’le imzalanan talan anlaşmasının şartlarını iyileştirmek bile otuz yıldan fazla zaman alıyor.

Şah Muzafereddin’den sonra payitahtlarının gücünü kaybeden Kaçar Hanedanı, İngiliz destekli bir darbeyle İran’ın yönetiminden alınıyor. Yerine İngilizlerin “yüksek müsaadeleriyle” yeni bir hanedanlık kuruluyor.

Darbenin başındaki genç general Rıza Pehlevi ve kendini İran Şahı seçtirerek kurduğu tiranlığın adı bugün de birilerinin rejimi devirip yeniden kurma hayali gördüğü Pehlevi Hanedanlığı.

Devamı bir sonraki yazıda.

/././


Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -Cumhuriyet-


Yeryüzünde bir ‘cennet’: Afganistan -Ergin Yıldızoğlu 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TTB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin  “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.

Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet”  olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.

HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ? 

Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.

Ceza, suça göre değil; kişinin dinsel ve toplumsal konumuna göre belirleniyor. Böylece normun kaynağı soyut ve genel hukuk değil, kutsallık atfedilen bir otoritenin iradesi oluyor. Bu yapı, modern hukuk devletinin “yurttaş” kavramını tasfiye edip onun yerine “itaat eden kul”u ikame ediyor.

Kadının sesi bile “avret” ilan ediliyor; kamusal varlığı erkek vesayetine bağlanıyor; “eğitici şiddet” meşrulaştırılıyor. Dahası, karısına şiddet uygulayan bir erkeğe sembolik denebilecek cezalar öngörülürken hayvanları kavga ettirenlere ağır yaptırımlar getirilmesi, o hukukun değerler hiyerarşisini açık ediyor: Kadın, eşit hak öznesi değil; denetim altındaki bir maldır.

Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıkların kurumsallaştırılmasıdır.

Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.

VE TÜRKİYE 

Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.

Laiklik, bu bağlamda yalnızca “din ile devlet işlerinin ayrılması” değildir. Laiklik, devletin herhangi bir kutsal yorum adına yurttaşı kategorize etmesini engelleyen anayasal güvencedir. Devletin dini olduğu anda, yurttaşın dini -veya dinsizliği- siyasal sadakat ölçütüne dönüşür.

Aslında, laiklik, belli bir dine inançlıların da güvencesidir. Çünkü çoğulculuğun olmadığı yerde tek bir yorum devletle özdeşleşir, diğer tüm yorumlar sapma sayılır. Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:

Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.

Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor.

Savaş üzerine kimi notlar ve spekülasyonlar -Ergin Yıldızoğlu- 

İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”

Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”

GARİP BİR DURUM

“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.

Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trump yönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.

Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.

DRAMATİS PERSONAE

Donald Trump: ABD devlet başkanı ve başkomutan! Kimi doktorlar Demans belirtileri sergilediğini iddia ediyorlar. Trump, halen faşist bir kadronun devleti ele geçirme aracı olarak ABD devlet başkanı; bu konumunu servetini artırmak için hiç gizlemeye gerek görmeden kullanıyor. Halen toplumsal onaylanma oranı yerlerde sürünüyor. Epstein pedofili skandalında adı geçiyor, her gün yeni bir dosya ortaya dökülüyor. Epstein’in İsrail’in istihbarat mimarisinin bir parçası olduğuna ilişkin güçlü söylentiler var. Öyleyse İsrail istihbaratının elinde Trump ile ilgili resim ve film, belge olabilir. Öyleyse, iktidardan düşmemek için her şeyi kabullenmeye hazır biri olarak Trump’ın, şantaja da açık olduğu düşünülebilir.

Benjamin Netanyahu: Muhafazakâr Siyonist Likud partisinden İsrail başbakanı, yıllardır yolsuzluk suçlamasıyla yargılanıyor. Hapse düşmemesi için iktidarda kalması gerekiyor. Kalabilmek için BengvirSmotrich gibi tüm Ortadoğu’nun aslında İsrail toprağı olduğuna inanan faşist siyasetçilerle koalisyon içine girdi. Gazze’de gerçekleşen soykırımdan sorumlu. İktidardan düşerse hem İsrail’de hem de savaş suçlusu olarak uluslararası mahkemelerde yargılanabilir. İktidarda kalmak için her şeyi yapabilir. Trump’ı zorlama olanaklarına sahip, İran’a ilk saldırıyı başlattı, İsrail halkının başına ne gelir adeta umrunda değil.

Ayetullah Ali Hamaney: İran’ın dini lideri, 36 yıldır, egemen ideolojinin, “dinci hakikat rejiminin” bekçisi, ülkenin en güçlü siyasetçisi. Son 20 yıldır, rejimin baskı ve terörünün simgesi, gittikçe koyulaşan baskının ideolojik mimarı, demokratik muhalefetin, özgürlük talebiyle yaşamlarını tehlikeye atarak sokaklara dökülen gençlerin, kadınların nefret nesnesiydi. Son isyandan sonra elinde binlerce, belki de on binlerce insanın kanı var! Molla rejimini korumak, ne pahasına olursa olsun nükleer silahlara sahip olmak için İran halkını feda etmeye hazırdı. Son İsrail, ABD saldırılarında 28 Şubat günü öldü.

Tarihin kopuş dönemlerinde, bazen tarihi aktörler yapar. Bazen de trajik rolleri soytarılar oynar. Bu “soytarılara” bu olanağı nasıl bir sistem veriyor, onları kendi şahsi, küçük krizlerini büyük savaşlarla yönetebilir hale getiriyor?

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -1 Mart 2026-

Utanmaz üçlüden açıklama: Saldıranı değil yanıt vereni kınayıp 'müzakereye dön' dediler 

ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara dair "Cumartesi günkü saldırılara" katılmadıklarını söylemekle yetinen Almanya, İngiltere ve Fransa’nın ortak açıklamasında, haydutluğa misillemeyle yanıt veren İran "güçlü şekilde" kınandı, büyük bir pişkinlikle İran'a "müzakereye dön" denildi.

Almanya, Fransa ve İngiltere, ABD-İsrail saldırılarını değil, İran'ın saldırılara verdiği karşılığı “kınadı”.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ortak açıklama yaptı.

Açıklamada halen ABD ile "nükleer müzakereler" devam ederken ABD-İsrail'in saldırısına uğrayan İran "müzakereleri yeniden başlatmaya" çağrıldı.

“İran liderliğini müzakereleri yeniden başlamaya çağırıyor ve müzakere edilmiş bir çözüm aramaya teşvik ediyoruz. Nihayetinde İran halkının kendi geleceğini belirlemesine izin verilmelidir” denildi.

İran’a “nükleer programını sona erdirmesi, balistik füze programını sınırlaması, bölgede istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerden kaçınması ve kendi halkına yönelik korkunç şiddet ve baskıya son vermesi” çağrısında sürekli bulunduklarını söyleyen Macron, Starmer, Merz üçlüsü, ABD-İsrail saldırılarına ise kendi ülkelerinin katılmadığını söylemekle yetindi.

Üçlünün açıklamasında “ABD, İsrail ve bölgedeki ortaklar da dahil olmak üzere uluslararası ortaklarla” yakın temas halinde oldukları kaydedildi, “Bölgesel istikrara ve sivillerin korunmasına olan bağlılığımızı yineliyoruz” iddiasında bulunuldu.

***

Cihatçı Şara’yı Suriye’nin başına bu yüzden getirdiler: İsrail ve ABD’yi değil, İran’ı kınadı! 

Suriye’de emperyalist projeyle iktidara taşınan HTŞ lideri Şara, iktidarını borçlu olduğu İsrail ve ABD saldırganlığını hoş gördü, İran’ı kınadı.

Soykırımcı İsrail’in ABD desteğiyle İran’a başlattığı saldırı sürerken, İran da bölgedeki ABD üslerini ve İsrail’i hedef aldı.

Suriye’de emperyalistlerin desteğiyle iktidara taşınan cihatçı HTŞ’nin lideri Şara, bu saldırıların ardından İsrail ve ABD’ye tek bir itirazda bulunmazken, İran’ı kınamayı başardı.

Yapılan açıklamada, İran’ın saldırılarını şiddetle kınadığını duyuran HTŞ iktidarı, “Suriye Arap Cumhuriyeti, bu acımasız saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına yönelik her türlü tehdidi kesin olarak reddettiğini vurgulamakta ve egemenliklerine ile toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmaktadır” ifadesini kullandı.

***

ABD ve İsrail İran’ı bombalayıp çocukları katletti, Zelenskiy yönetiminden sevinç mesajı geldi. 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında onlarca çocuğun yaşamını yitirdiği bir ortamda Ukrayna yönetimi Tahran’ı hedef alan açıklama yaptı. Kiev, İran'ı suçlayarak saldırıların sorumluluğunu Tahran’a yükledi.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutça saldırılarının ve ülkedeki bir ilkokulda onlarca kız çocuğunu öldürmesinin ardından, Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’ndan saldırıları destekleyen bir açıklama geldi. Açıklamada, İran yönetimi hedef alınırken, mevcut gelişmelerin sorumlusu olarak “Tahran’daki rejim” gösterildi.  Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, ülkesinin “İran halkının güvenlik, özgürlük ve refah içinde yaşama arzusunu desteklediğini” iddia etti. 

'Şahid' vurgusu ve Rusya bağlantısı

Kiev yönetimi, İran’ın Rusya’ya verdiği askeri desteği de yeniden gündeme taşıdı. Açıklamada, İran yapımı “Şahid” tipi insansız hava araçlarının Ukrayna’daki “barışçıl şehirleri” hedef aldığı iddia edilerek, Moskova ile Tahran arasındaki işbirliğinin uluslararası hukukun “ağır ihlali” olduğu öne sürüldü.

Ukrayna tarafı, Rusya’nın “provokasyonsuz saldırgan savaşı”nda İran’ın doğrudan askeri destek sunduğunu ifade etti ve bu işbirliğinin küresel barış ve istikrar çabalarını baltaladığını ileri sürdü.

'Rejim şiddet ve kaos için kaynak harcadı'

Açıklamada İran yönetiminin, ülke kaynaklarını halkın refahı yerine “şiddet, cinayet ve kaos” için kullandığı öne sürüldü. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in daha önce de İran yönetiminin değişmesi gerektiğini savunduğu söylenen açıklamada, son gelişmelerin temel nedeninin “rejimin şiddet ve keyfi uygulamaları” olduğu iddia edildi.

'Diplomasi fırsatı vardı' iddiası

Kiev yönetimi, Tahran’ın diplomasi ve çözüm arayışları için fırsatlara sahip olduğunu ancak bunları değerlendirmediğini iddia etti. İran yönetiminin uluslararası toplumu “yanıltmak için zaman kazanmaya çalıştığı” öne sürüldü.  Açıklamanın sonunda Ukrayna, İran halkına “güvenlik, özgürlük ve refah”, Ortadoğu’ya ise “istikrar ve barış” dilediğini ileri sürdü.

***

Venezuela hükümeti açıklamasında İran’ın karşı saldırılarını kınadı, ABD ve İsrail’in adını anmadı. 

Maduro’nun kaçırılmasının ardından Rodriguez liderliğindeki hükümet, İran’a yönelik saldırının ardından Amerikancı çizgiye geçişte yeni bir eşiği daha atladı.

Venezuela hükümeti, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonrası, henüz iki ay önce kendisi ABD saldırısına uğrayıp başkanı kaçırılmış bir ülke olmasının aksine, beklenmedik derecede Amerikancı bir içeriğe sahip bir açıklama yaptı.

Açıklamada ABD ve İsrail’in isimleri dahi anılmadı, fakat İran’ın karşı saldırıları kınanan unsurlar arasında özellikle sayıldı.

Açıklamada şöyle denildi: “Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti, diplomatik çabaların ve müzakerelerin yürütüldüğü bir ortamda, İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar yoluyla askeri seçeneğin tercih edilmesini ve son saatlerde İran tarafından bölgenin çeşitli ülkelerindeki hedeflere yönelik yersiz ve kınanması gereken askeri misillemeler de dahil olmak üzere tehlikeli ve öngörülemez bir olaylar tırmanışının tetiklenmesini kınamakta ve bundan derin bir üzüntü duymaktadır. Diplomasinin ilkelerinin, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünün ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın göz ardı edilmesinin bir ürünü olan bu durum, bölgeyi ve dünyayı son derece ciddi bir istikrarsızlık senaryosuyla karşı karşıya bırakmaktadır.

İran toprakları içindeki sivil tesislere yönelik saldırılara dair haberler ile görüntüler ve bunların söz konusu ülkedeki bir ilkokulun reşit olmayan öğrencileri de dahil olmak üzere masum sivil kayıplara yol açması derin bir dehşet ve üzüntü yaratmaktadır.

Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti; barışa, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümüne, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygıya olan sarsılmaz bağlılığını yineler; uluslararası topluma ve ilgili Devletlere müzakere yoluna dönmeleri ve çatışmanın daha fazla yayılmasını önlemeleri için acil bir çağrıda bulunur.”

***

Öne Çıkan Yayın

Kaotik ortamda belirsizlikler artarken + Denizler üstünde 20 bin riyakârlık + Zahmetli doğum ve 'Çok Yaşa Kemal!' -soL-

Kaotik ortamda belirsizlikler artarken -Sinan Sönmez-  İstikrarlı hegemonik düzenin mimarı olarak gözüken ABD’nin sırtındaki parlak pullar h...