Savaş üzerine ek notlar + Üs tuzağı -Cumhuriyet-


Savaş üzerine ek notlar -Ergin Yıldızoğlu- 

Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara”  değinmiştim.

Bugün, “Kimin işine yarıyor” sorusu üzerinden, savaşın coğrafyasının özelliklerine bakarak devam edeceğim.

ENERJİ 

Burası, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, rafinerilerin, küresel enerji, ticaret yollarının, Hürmüz Boğazı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde metanın geçtiği Babül Mandep gibi kritik darboğazların coğrafyasıdır. Deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20-30’u, küresel LNG (doğalgaz) ticaretinin yüzde 20’si bu yollardan ve o darboğazlardan geçiyor. Bu geçişin hacminde, hızında yaşanan dalgalanmalar, küresel petrol, LNG fiyatlarını dalgalandırıyor. Savaşın etkisiyle bu stratejik su yolunda trafik yüzde 70-80 düşmüş durumda: Petrol, gaz fiyatları artmaya başladı.

İran’ın petrol ihracatının yüzde 90’ını gerçekleştirdiği Hark Adası, dünya arzının beşte birini karşılayan Katar’ın LNG tesisi, Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisi Ras Tanura ve Dubai Havalimanı gibi enerji altyapıları, lojistik üsler doğrudan İran saldırılarına hedef oluyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçişe alternatif oluşturan boru hatları günlük toplam 6.8 milyon varil kapasiteyle sınırlı kalıyor. Tüm bu kesintiler, petrol fiyatlarında yüzde 13, Avrupa doğalgaz fiyatlarında ise yüzde 50’nin üzerinde artışa yol açarken, her 10 dolarlık petrol fiyat artışı küresel enflasyona 0.2 ila 0.7 puan ekliyor, merkez bankalarının faiz politikalarını, çatışmadan uzak ülkelerin bile tedarik zincirlerini etkiliyor.

ABD, dünyanın en büyük petrol, LNG üreticisi ama petrol endüstrisinin “başa baş”  sınırı varil başına yaklaşık 61-64 dolardan geçiyor. Trump seçildiği tarihte, fiyatlar 55 dolara kadar gerilemişti; üreticiler çok sıkışık koşullarda çalışıyorlardı. Yılbaşından bu yana fiyatlar 65 dolar düzeyine kadar tırmandıktan sonra savaşın ilk gününde 80 dolara fırladı. Savaş, düşük fiyatlar nedeniyle sondaj faaliyetlerini durdurma noktasına gelen ABD’li üreticilere yeniden kârlı üretim yapma olanağı sağlıyor. Bu savaş Rusya’nın da petrol gelirlerini artırarak Ukrayna’da savaşma kapasitesini besleyecek.

SİLAH 

ABD’nin, bu savaşa ilişkin doğrudan askeri harcamasının, şimdilik, 1.4 milyar ila 1.56 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, harcamaların 40-95 milyar dolara ulaşabileceğini düşündürüyor. İsrail ise bu savaşın, düzenli savunma bütçesine ek olarak şu ana kadar yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Bu madalyonun öbür yüzünde, silah üreticileri var. Örneğin Northrop Grumman hisseleri yılbaşından bu yana yüzde 20, savaşın ilk gününde yüzde 6 arttı. Bu oranlar RTX (eski adıyla Raytheon) için, yüzde 7 ve yüzde 4.6, Lockheed Martin için yüzde 23 ve 3.4. Dow Jones yılbaşından 2 Mart’a kadar artışı yüzde 0.23. Savaşın ilk gününde Asya borsaları sarsıldı.

TEKNOLOJİ 

İran çatışması, ABD’li yapay zekâ şirketleri için benzersiz ve son derece kârlı bir “canlı ateş laboratuvarı” sunuyor. Şirketler bu savaştan, operasyonel entegrasyonun, finansal kazançların yanı sıra gerçek savaş verileriyle modellerini eğitme olanağı elde ediyorlar. Open AI gibi yapay zekâ sistemleri, ABD ordusu tarafından istihbarat analizi, hedef tespiti gibi kritik görevlerde doğrudan kullanılırken  Palantir bu sistemleri devletin güvenli bulut ortamlarına entegre ediyor. SpaceX’in Starshield ağı ise tüm bu yapay zekâ operasyonlarının gerçek zamanlı işlemesini sağlayan hayati iletişim altyapısını sunuyor. Bu durum, hisse senetlerine yansıyor; 2 ve 3 Mart seanslarında Palantir, yüzde 5.8 ve yüzde 1.4 arttı. Belki de en önemlisi, savaş alanı, yapay zekâ modellerinin insan davranışını anlaması için eşsiz bir veri kaynağı oluşturuyor; ele geçirilen her iletişim ve IHA görüntüsü, bir ekonomistinin ifadesiyle, “acıyı sermayeye” dönüştürüyor.

FİNANS: BEKLENMEDİK ETKİ 

Dubai’yi hedef alan saldırılar “vergi cenneti” modelinin temeli olan güvenlik algısına telafi edilemez bir zarar verdi. Kimi analistleri aktardığına göre, uluslararası sermaye Dubai riskini yeniden fiyatlandırıyor. Sermaye, Dubai’de yaşayan milyarderler, Dubai’den çıkıyor. Göçün yönü Londra, Zürih ve Frankfurt’u işaret ediyor. Artık istikrar, vergi cenneti olma avantajının önüne geçmeye başlamış. Avrupa, yüksek petrol fiyatları dalgasına hazırlanırken beklenmedik bir dinamikten yararlanacak gibi görünüyor.


Üs tuzağı -Mehmet Ali Güller- 


Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre “İran’dan ateşlenip Türk hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildi.” Yine açıklamaya göre mühimmatın parçası Hatay’ın Dörtyol ilçesine düştü.

Bu haber üzerine NATO açıklama yaptı ve “Türkiye’yi hedef alan” İran’a tepki  gösterdi.

Oysa ortada İran’ın Türkiye’yi hedef aldığına dair somut bir veri yok. Belli ki İran’dan ateşlenen ve Irak üzerinden ilerleyerek Suriye’ye gelen bir füze. Füzenin İncirlik’i hedef aldığını iddia etmek, en azından eldeki verilerle dayanaksız. Suriye’deki bir ABD varlığına ya da Doğu Akdeniz’deki bir ABD gemisine hatta Güney Kıbrıs’taki üslere gönderilmiş olma olasılığı çok daha yüksek. Bu tür füzelerin kontrolden çıkabilmesi ve yön değiştirebilmesi de olası. Kısacası füzenin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını bu verilerle ileri sürmek, ABD/ NATO kışkırtmasıdır.

TÜRKİYE’DEKİ ÜSLERDEN İRAN’A SALDIRI YOK 

Türkiye’nin şu ana kadar izlediği tutum ABD’yi memnun etmiyor. ABD “müttefiki” Türkiye’nin İran’a karşı pozisyon almasını sağlıyor.

Dolayısıyla pozisyon değişikliğini zorlayacak her türlü gelişme, Ankara tarafından fazlasıyla özen içinde analiz edilmelidir. Üstelik kısmi sınır ihlaline verilen hızla yanıtların doğurduğu olumsuz sonuçları Türkiye yakın zamanda Suriye’de deneyimlemişken!

Batı basınında çıkan sözde analizler bile öğretici...

Bunlardan biri, “İran neden Körfez’deki ABD üslerini hedef alıyor ama Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor” sorusuna üç yanıt vermiş: Çünkü Körfez ülkeleri zayıf, çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü, çünkü Türkiye NATO ülkesi.

Oysa bu üç yanıtın da konuyla bir ilgisi yok ve yanıtlar gerçeği perdeleme amacı taşıyor.

Gerçek şu: İran, Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor çünkü Türkiye’deki üslerden İran’a bir saldırı olmadı!

SALDIRI TEKSAS’TAN DEĞİL, KÖRFEZ’DEKİ ÜSLERDEN 

Üs meselesi kritik önemde. Ancak Ankara’nın bu konuyu daha da ciddiye alması gerekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu konuda şu açıklaması sorunlu görünüyor: “İran’ın hiçbir ayrım yapmadan Körfez ülkelerini bombalaması yanlış bir strateji.”

Bu açıklama diplomatik olarak İran’a “müttefikim olan Katar’ı vurma” anlamında bir mesaj mı acaba?

Ama bu bakışın yanlışlığı asıl şurada: İran, Katar’ı ve diğer Körfez ülkelerini vurmuyor. Bu ülkelerdeki ABD üslerini, ABD ve İsrail’e veri aktaran merkezleri, ABD askeri personelinin yerleştirildiği yerleri, ABD büyükelçiliklerini vuruyor. ABD’nin enerji-politik çıkarını vuruyor. İran’a saldırı Körfez’deki o üslerden yapılıyor, ABD’nin Teksas eyaletinden değil neticede!

Şu diyalog yeterince açıklayıcı:

- NBC News: “Yurtdışındaki ABD askeri üslerine saldırmak nasıl haklı gösterilebilir?”

- İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi: “Çünkü onlar bize saldırıyor.”

Mesele budur...

Ne yapmalı?

Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır.

ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. ABD’nin elinden böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını Ankara almalıdır.

Ankara, komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.

/././

Cumhuriyet

halkTV "Köşebaşı" -5 Mart 2026-




Siyanür faciasına yol açan madeni 1.5 milyar dolara Cengiz alıyor -Bahadır Özgür-

Erzincan İliç’te 13 Şubat 2024'te meydana gelen ve 9 işçinin hayatını kaybettiği, en büyük çevre felaketlerinden birisine de sebep olan altın madenini Cengiz Holding satın alıyor.

Madenin yüzde 80 hissesine sahip Kanadalı SSR Mining payını Cengiz Holding’e 1.5 milyar dolara satacak. Kalan yüzde 20 hisse ise Çalık Holding’in madencilik şirketine ait.

SSR Mining’in borsaya yaptığı açıklamada Türkiye'deki Çöpler madeninin Cengiz Holding tarafından satın alındığı resmen duyuruldu.

SSR Madencilik İcra Kurulu Başkanı Rod Antal açıklamada şöyle dedi: “Son iki yılda, operasyonların güvenli ve sorumlu bir şekilde yeniden başlatılmasını sağlamak için Çöpler madenini ilerletmek için özenle çalıştık. Ayrıca, operasyonların yeniden başlatılması için gerekli onayların alınmasına yönelik her gereksinimi karşılamak amacıyla eş zamanlı olarak Türkiye hükümet yetkilileriyle yakın işbirliği içinde çalıştık. Bu kapsamlı çabaların bir parçası olarak, hissedar değerini en üst düzeye çıkarmak için Çöpler'de ileriye dönük en uygun yolun stratejik bir incelemesini sürdürdük. Bugün Cengiz Holding ile anlaşmayı duyurmaktan mutluluk duyuyoruz.”

FELAKET RESMEN AKLANDI!

İliç’te meydana gelen felaket hem 9 işçinin binlerce ton İliç yığını altında kalarak yaşamını yitirmesine hem de büyük bir çevre yıkımına sebep olmuştu. Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı’nın madende 10 milyon tın kapasite artırımı yapması büyük tartışmalara sebep olmuştu.

Nitekim faciadan 102 gün sonra hazırlanan bilirkişi raporunda Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararı veren yetkilileri asli kusurlu saymıştı. Ancak soruşturmayı yürüten Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı raporu yetersiz bulup, yeniden bilirkişi raporu hazırlanmasını istemişti.

22 Kasım 2024’te savcılığa sunulan raporda ise bu sefer ÇED raporu ile yaşanan olayın ilişkilendirilemeyeceği, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yetkililerinin kusursuz olduğu ileri sürülmüştü. Sonuçta da ÇED raporunu hazırlayan ve onay verenler hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.

https://halktv.com.tr/siyaset/ilic-faciasinda-murat-kurumun-imzasini-hatirlatti-deniz-yavuzyilmaz-belgeleri-1008986h

/././

Anne kızın ve dünyanın tecavüzcüleri -Ayşenur Arslan-

lenguler-001.png

Bu fotoğrafa iyi bakın.
Adı Ayhan Ş.
Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi imiş.

Yılllar yıllar önce Fatmanur adlı bir kız çocuğunu istismar etmiş. Aile “namus” adına, “elalem ne der” falan diye herhalde tecavüzcüsü ile evlendirmiş. O korkunç beraberlikten bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Ve Fatmanur’un iddiası o ki, Ayhan Ş. denilen cisim, öz kızına da üç yaşından itibaren tecavüz etmiş.

Fatmanur, yargıya sığınmış. Ancak her türlü delile rağmen tecavüzcünün tutuklanmasını sağlayamayınca eyleme başlamış. Sesini duyurmaya çalışmış. Duyuramamış.

Anne kız neredeyse göz göre göre ölüme sürüklenmiş.

Hele küçük kız, adeta ölüm orucuyla, ona bunları reva gören dünyadan çekip gitmek istemiş.

Önce çocuklar ve Kadınlar Derneği üyesi avukat Buse Naz Güneş’in anlattıklarını okuyunca avaz avaz ağlamak istiyorsunuz:

“Hifa yaşadıklarının etkisiyle ve yetkili kurumların ihmali nedeniyle aylardır yemek yemiyor su bile içmiyordu. Annesinin şırınga yardımıyla birkaç damla su içirerek hayatta tutmaya çalıştığı bir çocuk haline gelmişti.”

Eylemiyle birkaç yayın organının dikkatini çekmeyi başaran anne, “ölürsem intihar etti demeyin” diye uyarmıştı. Ölüm tehdidi aldığını söylemişti. Kızına sahip çıkılmasını istemişti.

“Aile aile” diye ortalarda dolaşanlar ne yaptı peki?

Minik kızı, İstanbul’da psikiyatrik tedavi mümkün değilmiş gibi Ankara’ya götürmeye çalıştı.

Anne, çocuğu elinden alınıp dosya kapatılacak korkusuyla mı kim bilir, karşı çıktı.

Ve…

Anne kızın cansız bedenleri İstanbul Kazlıçeşme sahilinde bulundu.

Ayhan Ş. için bir şey yapamayan yargımız, eksik olmasın bu sefer elini çabuk tuttu. Habere yayın yasağı getirdi.

***

Ensar Vakfı’ndaki tecavüz iddiaları Meclis’e taşınınca o zamanki bakana sahip çıkan iktidar milletvekilleri şimdi ne yapar sizce?

Ev ev dolaşır, iftar sofralarında poz ve siyasi mesaj verir ama bu korkunç dosyaya dair tek bir söz etmez, değil mi!

Sapıklar, adında Kuran ya da dini terim geçen bir vakfın yöneticisi olunca dokunulmazlık kazanıyor herhalde..

Fatmanur ile kızının ölümü kayıtlara “intihar” diye geçerse şaşırmayacağım.
Haberin birkaç gün içinde unutulup gitmesine de..

Bu ülkenin de dünyanın hemen her köşesindeki toplumların da insanı yaşatmak gibi bir derdi yok.
Son savaşta iyice net biçimde gördük.
Ölenlere “karşı taraftan” ise acımıyoruz.
Mesela, ABD nefretiyle tanıdığımız Doğu Perinçek’in gazetesi Aydınlık dün şu manşetle çıktı: “CONİLER TABUTTA”

O tabuttakiler, evet Amerikalı. Ama Doğu Perinçek de biliyor olmalı, çoğu, yoksul beyazların ve Amerikan vatandaşı olabilmek için askere yazılan göçmenlerin, Güney Amerika ülkelerinin çocukları. Haritada yerini gösteremeyecekleri İran’la savaşmak için gönderilmiş ve ölmüşler.

Savaş niye çıkmış peki?

Erdoğan’dan Selman’a Sisi’den Şara’ya aşkla bağlandıkları Trump meğer Netanyahu tarafından kandırılmış!!

Saray’ın Sesi Sabah gazetesine göre “ABD, Yahudi lobisinin tahrikiyle savaşın içine çekilmiş..”

Yine de Trump halinden memnun görünüyor. Kafasında savaş modası yaratan kasketle pozlar veriyor. Gençlerin ölümleri üzerinden politika yapıyor.

İki hayatın katili, Ayhan Ş. denilen cisim de elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıp Ramazan pozları veriyor.

Ve bizler ne yazık ki bu canavarları durduramıyoruz.

***

Adını koymaya gerek var mı bilmiyorum.

Üçüncü Dünya Savaşı geliyor gelecek derken geldi!

Çünkü; Trump dünyayı istiyor.

Erdoğan ve bölgedeki mevkidaşları da koltuklarını korumak.

Ölenler için iki dua, bir hisli bakış.. O kadar!

Doğu Perinçek buna bile gerek görmemiş anlaşılan. Tabuttan siyasi / ideolojik mesaj çıkartmış.

Savaş “yaşlılar istedi” diye gençlerin ölümü demektir.
Evlerinde güven içinde oturduklarını zannedenler içinse -özellikle bu son savaşta- petrol fiyatları, lojistiğin iflası gibi nedenlerle yoksulluk yerine açlığın deneyimlenmesi olacaktır.

Ama ne gam!

Tanju Özcan tutuklandı..

Gazeteci arkadaşlarımız Merdan Yanardağ, Alican Uludağ çoktan hücreye kondu..

Başta İmamoğlu, yüzlerce kişinin mahpusluğu yılını doldurdu ya!

Saray, iktidarını kontrol altında tuttuğunu düşünüyor olmalı.
Aslında kontrolün çoktan elinden çıktığını anlamaya az kalsa da!

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-


İç cephe -Koray R.Yılmaz- 

Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama!

Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı cumartesi başladı. Oysa henüz cuma günü görüşmelerin baş arabulucusu olan Umman Dışişleri Bakanı barışın yakın olduğuna inandığını söylemişti. Ertesi gün ise tüm dünya bir kez daha Ortadoğu’da savaş, füze menzilleri, nükleer silahlar, misilleme ihtimalleri, altın fiyatları, petrol fiyatları gibi alışık olduğumuz bir repertuvarla karşı karşıya...

Ancak bu kez savaş yalnızca Tahran–Tel Aviv–Washington hattında yaşanmıyor. Daha az konuşulan ama en az bu cephe kadar önemli olan başka bir savaş da ABD’nin kendi içinde. ABD içinde İran’a karşı askeri operasyon tartışması yalnızca dış politika meselesi değil, oldukça yoğun bir iç siyasi çatlak ve mücadele alanı olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik mesele yalnızca savaş da değil. Aynı çatışma dinamikleri son yıllarda gümrük vergilerinde, uluslararası yardım politikalarında, göç ve sınır politikalarında, Çin rekabetindeki farklı politika tercihlerinde vb. tekrar tekrar ortaya çıktı.

Çin’e ve diğer bazı ülkelere uygulanan gümrük vergileri, Kongre’nin vergi koyma noktasındaki anayasal yetkisini fiilen devre dışı bıraktı. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle yürütme, ticaret politikasını artan şekilde bir dış politika silahına dönüştürdü. Bunun üzerine içeriden yükselen muhalif seslerle parti içi çatlak belirmeye başladı, daha önemlisi Senato’da hazırlanan Trade Review Act ile, yürütmenin tek taraflı vergi koyma pratiğine karşı Kongre’nin yetkisini geri alma girişiminin gündeme gelmesiydi; ki böylece yürütme ile kongre arasındaki çatlak daha bir görünür oldu. Ne var ki bu girişim, yürütmenin açık muhalefetiyle komite aşamasında tıkandı. Bu kez yürütme ile yargı arasındaki çatlak görünür olacaktı. Yüksek Mahkeme, Trump yönetiminin dayandığı acil durum ve ulusal güvenlik gerekçelerinin, başkana bu ölçekte gümrük vergisi koyma yetkisi vermediğine hükmederek tarifelerin önemli bir bölümünü hukuka aykırı buldu. Böylece gümrük vergileri meselesi, yalnızca bir ticaret politikası değil; yürütme, Kongre ve yargı arasında derinleşen bir kurumsal güç mücadelesinin simgesi haline geldi.

Benzer bir tablo uluslararası yardımlarda da yaşandı. Bu çerçevede Trump yönetimi, 2026 mali yılı için sunduğu bütçe teklifinde, dış yardım kalemlerinde yaklaşık 31–32 milyar dolarlık bir üst sınır öngörerek, önceki yıllara kıyasla son derece sert bir daralma talep etti. Önde gelen yardım ajansı olan USAID’e yönelik yaklaşım ise doğrudan “kapatma”dan ziyade, ajansın yeni fonlardan mahrum bırakılması, programlarının dondurulması ve fonksiyonlarının alternatif mekanizmalara aktarılması şeklinde tezahür etti. Bu yaklaşım, Elon Musk’ın öncülük ettiği Department of Government Efficiency (DOGE) söylemiyle birleşerek, dış yardımı “verimsiz”, “elitist” ve “Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen” bir harcama alanı olarak çerçeveledi.

Ancak Kongre’nin 2026 mali yılı dış yardım ve diplomasi harcamaları tasarısı, bu stratejiye açık bir karşı çıkış oluşturdu. Kongre, Trump yönetiminin talep ettiği kesinti ölçeğini kabul etmedi ve toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık bir dış yardım ve diplomasi bütçesi üzerinde uzlaştı. Bu tutar, bir önceki yıla kıyasla reel olarak bir gerilemeye işaret etse de Trump’ın önerdiği seviyenin yaklaşık 18–19 milyar dolar üzerindedir. Dolayısıyla tasarı, dış yardım mimarisinin tümüyle tasfiyesine değil, sınırlı da olsa bir kurumsal sürekliliğe işaret etmektedir.

Özellikle dikkat çekici olan, Kongre’nin USAID’i bütçesiz bırakarak fiilen ortadan kaldırma yönündeki yürütme stratejisine kapıyı kapatmış olmasıdır. Tasarı, USAID’e yeni ve genişleyici bir fon artışı sağlamamakla birlikte, ajansın kapatılmasına ya da yetkilerinin resmen sona erdirilmesine yönelik herhangi bir hüküm içermemektedir. Bu durum, USAID’in Trump’ın arzuladığı biçimde kurumsal tasfiyenin yasama eliyle meşrulaştırılmasını engellemiştir. Kongre’nin bu karşı-hamlesi yalnızca USAID ile sınırlı değildir. Trump yönetiminin sıfırlamayı hedeflediği ya da radikal biçimde küçültmek istediği bazı kilit dış politika ve “yumuşak güç” araçları da tasarı kapsamında korunmuştur. Bunun asıl anlamı Trump İktidarının ABD’nin küresel rolüne dair perspektifinin devlet içinde tüm kurumlarıyla benimsenmiş olmadığıdır.

Ayrıca kalkınma ve insani yardım alanında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Millennium Challenge Corporation (MCC) için ayrılan yaklaşık 830 milyon dolar, Trump yönetiminin öngördüğü dramatik kesintileri boşa düşürürken; insani yardım bütçesinin 5,5 milyar dolar seviyesinde tutulması, yürütmenin daha dar ve güvenlik merkezli dış politika anlayışına karşı görece daha geniş bir uluslararası yardım vizyonunun korunduğunu göstermektedir. Bu rakamlar, Kongre’nin alışıldık dış yardım mimarisini tamamen tasfiye etmek yerine, ölçek küçülterek de olsa sürdürme iradesini yansıttığını ortaya koymaktadır.

Bu alanların her biri, aslında aynı yapısal gerilimi işaret ediyor: Yürütme giderek daha fazla yetki topluyor; Kongre ise buna farklı yanıtlar üretme arayışında. İran savaşı, bu sürecin askeri cephedeki son ve en sert halkası.

İran’a yönelik askeri saldırılar, ABD’de uzun süredir biriken savaş yetkisi krizini yeniden görünür kıldı. Anayasa’ya göre savaş ilan etme yetkisi Kongre’ye ait olmasına rağmen, operasyonların Kongre onayı olmadan başlatılması ciddi bir anayasal tartışma yarattı. Bu nedenle birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçiler, Trump yönetimine karşı War Powers Resolution (Savaş Yetkileri Tasarısı) çağrısı yaptı.

Saldırıların kapsamı ve gerekçesinin Kongre’ye açık ve kapalı oturumlarda ayrıntılı biçimde sunulması talebine, Amerikan askerlerinin olası kayıpları varken Başkan’ın tek taraflı karar alamayacağını vurgusu eklendi. Temsilciler Meclisi’nde ise Demokrat Gregory Meeks ile Cumhuriyetçi Thomas Massie’nin birlikte sunduğu tasarı, Kongre onayı olmadan İran’a askeri güç kullanılmasını engellemeyi amaçlayan nadir bir iki partili denetim girişimi olarak öne çıktı. Senato’da benzer bir adım atıldı. Tüm bunlar, Kongre’nin yürütmeyi denetleme kapasitesinin ciddi biçimde sınandığı bir döneme işaret ediyor.

Bu anayasal gerilim, Cumhuriyetçi Parti içinde de belirgin çatlaklar yarattı. Parti içindeki müdahaleci kanat –örneğin Lindsey Graham– saldırıları desteklerken, savaş yetkilerini sınırlamaya yönelik girişimlere sert biçimde karşı çıkıyor. Buna karşın Thomas Massie gibi Cumhuriyetçi isimler, Trump’ın Kongre’yi baypas eden tek taraflı adımlarını açıkça eleştiriyor. Bu tablo, Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika konusunda tek sesli olmadığını gösteriyor.

Ayrışma yalnızca siyasal elitlerle sınırlı değil; kamuoyunda da belirgin bir bölünme var. Anketler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun –yaklaşık yüzde 74’ünün– askeri eylemler için Kongre onayını şart gördüğünü ortaya koyuyor. Bu oran özellikle Demokratlar ve bağımsız seçmenler arasında daha da yüksek. Aynı araştırmalar, Trump’ın dış politika performansının kamuoyunda düşük not aldığını ve askeri hamlelerinin tartışmalı bulunduğunu gösteriyor. Bu eğilim, Trump’ın “yeni uzun savaşlardan kaçınma” vaadiyle İran operasyonu arasındaki çelişkiyi daha görünür kılıyor.

Medya da bu çatlağı derinleştiriyor. İlginç biçimde, bazı MAGA çizgisine yakın figürler ve muhafazakâr yorumcular bile saldırılara mesafeli yaklaşarak Trump’ın hamlesini kendi söylemiyle çelişkili buluyor. Öte yandan kimi medya organları, operasyonların hukuki dayanağını, Kongre’nin rolünü ve siyasi maliyetini sorgulayan yayınlar yapıyor. Demokrat Parti içinde ise hem Kongre üyeleri hem de parti tabanı, daha fazla şeffaflık, Kongre onayı ve diplomasi vurgusuyla savaş karşıtı bir basınç oluşturuyor. Böylece İran savaşı, yalnızca dış politika meselesi değil, ABD’de yasama–yürütme dengesi, parti içi ayrışmalar ve kamuoyu meşruiyeti üzerinden işleyen çok katmanlı bir iç siyasal krizin aynası haline geliyor.

Bu gibi nedenlerle söylenebilir ki İran savaşı yalnızca Ortadoğu’yu değil, ABD’nin kendisini de test ediyor. Savaş uzadıkça, maliyet arttıkça ve bölgesel risk büyüdükçe, Washington’daki “iç cephe”nin ne kadar “sağlam” olduğu daha net ortaya çıkacak. İran’a karşı açılan bu savaş, askeri bir operasyon olarak başlayabilir. Ama siyasal olarak başka bir anlama daha sahip: Savaş, ABD’nin uzun süredir biriken kurumsal, anayasal ve siyasal çatlaklarının yeni bir aynası haline geldi. Bunun ilk sonucu Kasım ayındaki seçimlerde görülecek gibi.

/././

İran’ın egemenliği ve Amerikan haydutluğu…-Mustafa Yalçıner- 

Geçen yılki 12 gün savaşı yarım kalmış bir savaştı. İsrail’in nefesi ve “Demir Kubbesi” yetmeyince Amerikan emperyalizmi zor durumdaki “öncü birliğinin” yardımına koşarak bombardımana katılmıştı. Ancak yeterince hazırlıklı değildi. Bombaladı ve Trump’ın zafer kazanmış havalarda “İran’ın nükleer tesislerini tamamen imha ettik” açıklamasıyla durdu. İran da sürdürme yanlısı olmadı ve savaş galibi olmadan sona erdi.

Oysa gerçek anlamda sona ermediği belliydi. Nitekim geçtiğimiz cumartesi sabahı başlayan Amerikan-İsrail saldırısıyla herkes bunu gördü.

Trump’ın İran nükleer tesisleriyle ilgili söyledikleri de yalandı. Cumartesiye kadar üç tur süren ABD-İran görüşmelerinde müzakerelerin başlıca konusu nükleer tesislerdi. Belli ki duruyorlardı.

Gerçekte İran’ın nükleer araştırma ve üretimi de propaganda edildiği kadar “yakın tehdit” oluşturuyor değildi. İlerliyordu ama nükleer silaha varılmasına daha çok vardı.

Asıl sorun, Ortadoğu’nun Amerikan çıkarları ve stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn masasına yatırılmış olmasıydı ve söz konusu dizaynın iki başlıca hedefinden biri İran’dı.

İşin gerçeği, İran, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına almada kararlı olduğu Ortadoğu’yla sınırlı olarak birincil hedefti. Sadece petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla değil, bölgede Antiamerikan güçleri etrafında toplayıp lojistiklerini de sağlayarak sevk ve idare eden güç İran’dı. Ve Amerikan hegemonyasının ilanı Antiamerikan direncin kırılmasını, dolayısıyla İran’ın elimine edilmesini gereksiniyordu.

Daha geniş açıdan yaklaşıldığında, İran ABD’nin başlıca rakibi Çin emperyalizmi ve müttefiki Rusya’yla ittifak halinde ve Ortadoğu’da Amerikan hegemonyasının gerçekleştirilmesinin temel nedeni bu rekabet. Çin, enerji ihtiyacını, Rusya’nın yanı sıra başlıca bölgeden sağlıyor. Avrupa ve Afrika’ya ihracatının yüzde 60’ını da bölge limanlarından yapıyor. Yeniden dizaynla bölgeden dışlanmak istenen büyük güç Çin. İran’sa onun bölgedeki dayanağı.

Şimdi Amerikan-İsrail saldırısıyla yarım kalan savaş devam ediyor. ABD bu kez bölgeye ciddi yığınak yaptı.

İsrail’in kural ve hukuk tanımadığı biliniyor. Amerikan emperyalizmi de hiç hukuk ve kural tanımadı, ancak Trump’a kadar hep gerekçe uydurmaya çalıştı. Şimdi Trump da çalışıyor, ama öylesine!

Zorunlu olmasına karşın kendi Kongresinin onayını almaya gerek görmedi. Uluslararası hukuku, örneğin BM kararını da beklemedi. Hukuk, egemen bir ülkeye düpedüz hava saldırısı ve liderine suikast düzenlenmesine olur vermez. Ama verse de vermese de, ABD, İsrail’le el ele saldırıya geçti. Bu tam bir haydutluktur!

Avrupa’nın demokratik ülkeleri İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir açıklamayla ABD ve İsrail’in hukuk tanımaz haydutluğundan değil ama İran’ın saldırıyı füzelerle yanıtlamasından endişe duyduklarını açıklayarak haydutluğu onayladı! Trump Avrupa’dan bile silah tehdidiyle Grönland’ı istememiş gibi!

ABD istediği her ülkeye saldırabileceğini ortaya koydu. Türkiye, işin içinde İsrail de olunca saldırıyı onaylamayıp hukuka aykırı bulmakla yetindi. Saldırı tek yanlı değilmiş gibi, “taraflara” barış önerdi. NATO üyeliğini ve saldırganların kullanabileceği Amerikan ve NATO üslerinin varlığını ne iktidar ne burjuva muhalefet tartışma konusu ediyor. Sadece İran’dan olası göç karşısında alınacak önlemler önemseniyor. Hareketsizliğin işaret ettiği el altından Trump’a “olur” verilmiş olma olasılığıysa yok değil.

Sağdan göç önlemleri önerileri dışında haydutluğa suçlama gelmiyor. Liberal soldaysa Amerikan-İsrail saldırısı kınanırken, bu kınama, gerici molla egemenliği dolayısıyla İran’ın suçlanmasıyla dengeleniyor. Emperyalist saldırı onaylanamazmış ama İran da halkını zorbalığıyla bezdiren zalim mollaların iktidarıyla savunulamazmış…

İran’da gericiliğin egemenliği ve giderek sıklaşarak ayağa kalkan İran halkı ve mücadelesinin zorbalıkla bastırıldığı gerçek. Ancak gericiliğin egemenliği ve Trump’ın sanki kendisi ilericiymiş gibi İran rejimini değiştirme çağrısı yapması, kimseye, ülkelerin egemenliğini çiğneme ve suikastlar düzenleme hakkı vermez. Rejimlerin gericiliğiyse halkların sorunudur ve rejimler yalnızca halkların mücadeleleriyle alaşağı edilebilir.

/././

Çin’in İran’la ABD arasında çifte hesabı -Ceren Ergenç- 

Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in ortak operasyonunda Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Kum ve Kereç de hedef alındı ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran, misilleme olarak İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerine füze saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı gemi geçişlerine kapatıldı Bu gelişmeler, gözleri Çin’in vereceği tepkiye çekti. Çin, saldırıların ilk aşamasında “derin endişe” düzeyinde temkinli bir dil benimsedi; ancak Hamaney’in öldürülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, yani Çin’in doğrudan ekonomik çıkarları tehdit altına girince, söylemini “Şiddetle kınıyoruz” düzeyine yükseltti.

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede vurguladığım gibi, Çin’in uluslararası sistemdeki konumlanması iki temel prensibe dayanıyor: Devletin ekonomiye yön vermesi ve müttefik değil stratejik ortak ağı kurması. Bu iki prensip birbirini tamamlıyor; Çin, kimseye yasal yükümlülük altına girmeden esnek bir dış politika yürütebiliyor, çünkü içeride kendine yeterli bir sistem inşa etmiş durumda. Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba ya da karşılıklı yükümlülüklere dayanmayan bu esnek ağ, Trump’ın ABD’nin müttefiklerini tek kalemde silip atmasıyla birlikte artık zayıflık değil, öngörü olarak okunuyor. İspanya’dan Kanada’ya, Kore’den gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamına kadar orta güçler, içinde oldukları ittifakların yarattığı belirsizlikten dolayı çoklu ortaklık yoluna girdi; bu yolda Pekin’e uğrayanların ardı arkası kesilmiyor.

Venezuela’da olduğu gibi İran’da da Çin, başlangıçta beylik açıklamaların ötesine geçmedi. Venezuela’nın ham petrolünün yüzde seksenini satın alıyor olmasına rağmen Trump’ın darbesini protesto etmekle yetindi; Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Bunun nedeni şu: Çin, zamanında önlemini alıp petrol alımını dengeli biçimde dağıttı. Venezuela ve İran’dan gelen petrol, Çin’in toplam ihtiyacının yüzde yirmisine dahi ulaşmıyor. Yani ABD’nin eline koz verecek neredeyse hiçbir bağımlılık kalmadı.

Çin’i asıl rahatsız eden ABD’nin İran’a saldırması değil, Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Boğaz’dan geçen yüklerin büyük çoğunluğu Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak Ortadoğu petrolünün en büyük alıcısı. Günlük yaklaşık 5 milyon varil ham petrol Hürmüz üzerinden Çin’e ulaşıyor; bu, toplam 11.6 milyon varillik ithalatının yüzde kırkını, toplam 16 milyon varillik arzının ise yüzde otuzunu oluşturuyor.

Rusya bu noktada devreye giriyor. Petrolünü hem Kuzey Denizi ve Baltık üzerinden tankerlerle hem de demir yolları ve boru hatlarıyla Asya’ya ulaştıran Rusya, Hürmüz’e bağımlı değil. Geçen yıl günlük 10.8 milyon varil üretip bunun 4.8 milyon varilini ihraç etti; ihracatın yüzde seksenine yakını Çin ve Hindistan’a gitti. Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan kaynaklı arz boşluğunun bir kısmını, özellikle Çin pazarında, Rusya doldurabilir. Ancak bu durum Çin’i, Trump’ın nisan için planlanmış olan Pekin ziyaretini riske atmamak adına kaçınmak isteyeceği bir konuma sürüklüyor: Rusya ile isteksiz de olsa geçici bir cephe oluşturmak.

Denklem bir de şu açıdan karmaşık: Boğaz’ı kapatan İran olduğu için Çin, bir yandan İran’ı siyasi olarak destekleyerek ABD’nin saldırılarını daha erken noktalamaya zorlamak, öte yandan Trump’la ilişkileri bozmamak gibi iki, birbiriyle çelişen, dış politika gayesine erişmeye çalışıyor. Çünkü ABD Kongresi tarafından onaylanmış milyarlarca dolarlık silah paketinin Tayvan’a gönderilmesinin Trump’ın nisan ziyareti öncesinde askıya alınması, ABD’yle müzakere alanının zaten açılmakta olduğunu gösteriyor. Çin’in sertleşen söylemi bu çerçevede hem İran’a hem de ABD’ye verilen bir mesaj.

/././

3 bin çalışanı vardı: Ülker'in eski ortağı iflas bayrağını çekti 

Karaman merkezli Modern Çikolata, konkordato sürecine rağmen iflas etti. Yıllık 140 bin ton üretim kapasitesine sahip şirket, bir dönem Ülker’in önemli iş ortaklarındandı.

Karaman merkezli Modern Çikolata Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., mali sıkıntılar nedeniyle iflas etti. Şirket, geçtiğimiz yıl ekonomik darboğaz nedeniyle konkordato ilan etmişti.

Ülker ile ortaklık dönemi

Modern Çikolata’nın temelleri merhum iş insanı Abdullah Tayyar tarafından atıldı. Şirket, 1986 yılında Karsa Bisküvi adıyla üretime başladı.

1999 yılında Ülker ile ortaklık kuran firma, Ülker’in Kazakistan, Ukrayna, İstanbul ve Karaman’daki yatırımlarında iş ortağı olarak yer aldı.

2014’te yeni dönem başladı

2014 yılında Ülker hisselerini devreden şirket, çikolata üretimine yönelerek Modern Çikolata fabrikasını kurdu. Üretim kapasitesi yıllık 140 bin tona kadar çıkarıldı.

300’den fazla ürün üretiyordu

Şirketin portföyünde; Bisküvi, Çikolata, Kek, Kraker, Çikolata bar, Gofret, Kremalı çikolata olmak üzere 7 ana kategoride 300’den fazla ürün bulunuyordu.

3 bin kişiye istihdam sağlıyordu

Konkordato öncesinde yaklaşık 3 bin çalışanı bulunan şirket, büyük market zincirlerine özel üretim yapıyor ve bölge ülkelere ihracat gerçekleştiriyordu.

Modern Çikolata, 2023 yılına kadar İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu listesinde yer almış, Karaman’da kurumlar vergisi sıralamasında 7’nci olmuştu.

***

Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İran direniyor: Emperyalizmin kan kumarı -Berkant Gültekin- 

ABD-İsrail barbarlığının son hedefi İran oldu. Aylardır İran’a yönelik tehditlerini artıran ve ilk tacizlerini haziran ayında yapan katliam ortakları, nükleer müzakereler devam ederken 28 Şubat sabahı tarihin gördüğü en alçak saldırılardan birini başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte 50’ye yakın üst düzey devlet yetkilisinden ilkokul çağındaki 168 çocuğa kadar, sadece 4 günde 787 İranlı öldürüldü. Emperyalizm, kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm yerkürede bir kez daha insanlığın en büyük düşmanı olduğunu kanıtladı.

Saldırının ilk gününde Hamaney’in öldürülmesi hiç şüphesiz beklenmedik ve “şok” etkisi yaratan bir gelişmeydi. Öyle anlaşılıyor ki bu İran devlet aygıtı için de geçerliydi. Hamaney’in ardından dile getirilen şehitlik anlatısı ideolojik, tarihsel ve inançsal motivasyon üzerinden rejimin hasar gören omurgasını onarmayı amaçlıyor. Büyük ölçüde de başarılı olduğu söylenebilir. Ancak “Hamaney şehit olmayı tercih etti” türü bir yaklaşım gerçeği perdelediği gibi suikastı da sıradanlaştırıyor. İran açısından tahmin ve öngörü hatasından kaynaklanan bir güvenlik zafiyeti olarak değerlendirilebilecek bu olay, ABD ve İsrail’in ne denli gözü dönmüş hale geldiğini de gösteriyor. Hamaney, İran’ın uzun yıllardır en tepe ismi, rejimin simgesi ve belkemiğiydi. Üstelik sadece o değil, kritik görevler yürüten 49 yönetici de (Hamaney’in aile bireyleriyle birlikte) öldü ve her şey başlarken bu tercih edilecek bir seçenek olmaktan çok uzaktı.

Trump ise “'İran'ın askeri liderliğini ortadan kaldırmak için 4-5 hafta gerekir' demişlerdi, bir günde hallettik” diyerek erken bir zafer ilan etti. Her zamanki gibi küçümseyici ve alaycı sözler kullandı. Hamaney’in öldürülmesi sonrası yaptığı açıklamada şu cümleleri kurdu: “Ülkeyi kimin yönettiğini bilmiyoruz. Onlar da kimin yönettiğini bilmiyorlar. Bu biraz işsizlik kuyruğuna benziyor.” Bir ülkeye füze yağdırıp kentleri yıktıktan ve çoluk çocuk yüzlerce cana yaşadığı toprağı mezar ettikten sonra failin takındığı bu küstah tavır, aslında emperyalist zalimliğe engel olamayan, hatta onu “müttefik” gören, “endişeliyiz” ve “üzgünüz”den başka bir şey diyemeyen tüm devletlerin ayıbı. ABD ve İsrail’e ses çıkarmayıp İran’ın verdiği meşru karşılıkları “kınayanlara” ise diyecek bir şey yok; onlar zaten işbirlikçi utanmazlıklarını başka hiçbir izaha ihtiyaç duyulmayacak şekilde ortaya koyuyor.

“Henüz gerçekten sert bir şekilde vurmaya bile başlamadık” diyor Trump ve asıl büyük saldırının çok yakında olduğunu söylüyor. Bu iddialı sözlerinden belli ki işin psikolojik boyutuna da önem veriyor. Ona inananlar, ABD-İsrail saldırganlığıyla başlayan savaşın nasıl sonuçlanacağından oldukça emin. İran’ın fazla gücü olmadığını, eninde sonunda teslim olacağını, rejimin çökeceğini ve hatta İran’da demokrasiye geçiş için bir fırsatın doğacağını düşünenler az değil. Ancak gidişat bu öngörülerle örtüşmeyebilir. İran’ın BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan’a yaptığı misillemeler Washington’ı oldukça şaşırtmışa benziyor. Bunu bizzat Trump dile getirdi (kendince tersinden). Gelen haberler, Pentagon’un bu tarz bir karşı saldırı beklemediği yönünde. Bu da ABD’nin stratejik hesap hatası olarak not edilebilir.

Hürmüz Boğazı’ndaki ticareti büyük oranda kesen, Suudilerin Aramco’sunu ve Katar’ın QatarEnergy’sini vuran İran, savaşı enerji kulvarına taşıdı. Çatışmaların başlamasıyla petrol fiyatları yüzde 6 yükseldi. Brent petrolün varil fiyatı 85 dolar seviyesini gördü. İran böylece hem “tarafsız” olduklarını açıklayarak olası bir yan etkiden kendilerini koruyabileceklerini düşünen Körfez ülkelerine ABD ile kol kola girmenin cezasını kesti hem de savaşın yükünü Batı’ya doğru kaydırmaya başlayarak “Bu işten siz de zarar görürsünüz” mesajı verdi. Petrol fiyatlarındaki artışın yanı sıra Katar’ın LNG üretimini durdurması, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük gaz kaynağını da tehlikeye sokuyor. Avrupa gaz fiyatlarındaki artış yüzde 100’ü aştı. Avrupalı liderler çocukların çığlığını duymaz ama parayı önemser. Enerji piyasasındaki bu kriz, kuşkusuz sadece Batı’yı değil Çin ile Hindistan’ı da etkiliyor ve ABD üzerindeki baskının artacağı bir küresel atmosfer yaratıyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Ali Muhammed Naini, dün yaptığı açıklamada ABD ve İsrail’e “Aralıksız saldırılara hazır olun” uyarısında bulundu. İran, kimilerinin sandığı gibi “kolay lokma” olmayacak. Elinde göründüğünden çok daha fazla enstrüman var.

Saldırıların ne kadar süreceğine dair konuşan Trump, 4-5 haftalık bir zaman dilimi öngördüklerini söyledi. Trump ayrıca “İran’a bir kara harekatı ihtimalini dışlamıyorum” dedi. Bu süre zarfında amaç, İran’ın kolunu kanadını bütünüyle kırmak ve böylece ABD-İsrail ittifakı için büyük bir sorunu ortadan kaldırmak. Bu hem Trump hem de Netanyahu için büyük bir başarı olacak. Netanyahu’nun İsrail’de bu yıl yapılacak seçimler öncesi kan dökmeye ihtiyacı var. “Güvenliği sağlama” meşruiyeti elinden giderse seçmene sunabilecek hiçbir şeyi kalmayacak. Bunun için Trump’ı ikinci başkanlık döneminde en fazla ziyaret eden lider o oldu. Bir yıl içinde tam 7 kez Washington’a gitti ve İran’a karşı saldırı başlatmak için elinden geleni yaptı. Sonunda istediğini de aldı. Trump’ın ise anayasayı değiştirmek dahil üçüncü kez başkan olabilmek için kimi yollar aradığına dair haberler ABD basınında bir süredir yazılıyor. O da iç siyasette güç kazanmak için yeni bir rüzgâra muhtaç.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu taarruz, adi kazançlar için emperyalizmin insan kanıyla oynadığı bir kumar ve “demokrasi” her zamanki gibi vitrine konan bir tuzak… Trump, İran halkına “Hükümeti devralın, bu fırsatı kaçırmayın” diye sesleniyor. Aslında umurunda değil. Kendisiyle işbirliği halindeki Körfez monarşilerinin demokrasiye bakışıyla ilgilenmediği gibi İran’ın demokrasisiyle de ilgilenmiyor. Tek istediği balistik füzeleri olmayan, uranyum zenginleştirme programını bitirmiş ve süngüsünü indirmiş bir İran... Zaten bugüne kadar ABD bombasının düştüğü hiçbir yerde demokrasi yeşermedi. ABD, Soğuk Savaş’tan bu yana Ortadoğu’da gerici-cihatçı yapıların güçlenmesinin baş sorumlusu oldu. Çünkü onları devrimci, bağımsızlıkçı ve modernist siyasetleri zayıflatmak için besledi. Bu tarihsel gerçeğin ötesinde bugünkü saldırılar, ABD-İsrail tehdidine karşı uzun süredir molla rejimine yönelik protestolara sahne olan İran’ı konsolide etti. İçinde rejimden memnun olmayanların da bulunduğu kitleler, ülkelerini emperyalist haydutluk karşısında savunan bir pozisyona geçti.

Bir ülkenin egemenliği ve halkın can güvenliği tehdit altındayken bunu görmezden gelen bir siyasi duruşun meşruiyet kazanması imkânsızdır. Bu molla rejiminin suçlarına ortak olmak değil; demokrasi ve özgürlüğün yolunun bağımsızlıktan geçtiğini bilerek direnmektir. Her bağımsızlığın sonu mutlak demokrasi olmayabilir ama bağımsızlık olmadan gerçek bir demokrasi inşa edilemez. Umalım ki zafer direnenlerin olsun.

“Dezenflasyon devam ediyor”-Güldem Atabay- 

Şubat ayında aylık enflasyon yüzde 2,96 olarak açıklandı. Bakan Şimşek, bu tabloyu “aşağı yönlü eğilimin sürdüğünün göstergesi” olarak yorumlamakla yetindi. Temel mal enflasyonunun yüzde 16,6’ya gerilemesi ve hizmet enflasyonunun 47 ayın en düşük seviyesi olan yüzde 40’ın altına inmesi bu sözlerin dayanak noktaları. Ancak mesele yalnızca teknik göstergelerin kâğıt üzerinde ne söylediği değil. Bu ülkede yaşayan milyonlar için mesele, hayatın ta kendisi.

Merkez Bankası’nın Şubat Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu ara hedefi yüzde 16’da sabit tutulurken enflasyon tahmin aralığının yüzde 15–21’e yükseltilmesi bile başlı başına bir sinyal. Bu durum, dezenflasyon patikasının öngörüldüğü kadar pürüzsüz ilerlemediğini gösteriyor.

Daha çarpıcı olan ise petrol varsayımı. Jeopolitik risklerin sınırlı kalacağı kabulüyle petrol fiyatı beklentisinin 60 dolar civarına çekilmesi, rapor yayımlandığı anda bile fazlasıyla iyimserdi. Küresel tansiyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde enerji fiyatlarını aşağı yönlü varsaymak, temkinli merkez bankacılığı refleksiyle bağdaşmıyor. Nitekim rapordan hemen sonra Orta Doğu’daki gerilim tırmandı, petrol 80 dolara dayandı ve 100 dolar senaryosu yeniden masaya geldi. Dezenflasyon stratejisinin en kritik dışsal değişkenlerinden biri olan enerji fiyatında bu ölçüde iyimser bir varsayım yapmak, tüm projeksiyon setini kırılgan hale getiriyor.

Enerji ithalatçısı bir ekonomi için 80 dolar ve üzeri petrol fiyatı taşımacılık, üretim maliyetleri ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı demek. Enerji kalemindeki yıllık artış zaten yüzde 28 düzeyinde ve artacak. Eşel-mobil önerisi son 10 gündür dilendirilirken Şimşek’in de gündemine alındığını açıklamasından anlıyoruz.

Fakat yüksek verginin de etkisiyle mazot fiyatı 70 liraya yaklaştığında, “gıda fiyatları hava koşullarına bağlı olarak telafi edilecek” demek iktisadi bir analiz değil tabi. Trajikomik bir temenniden ibaret.

Resmi açıklamada gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artmasının “geçici” olduğu vurgulanıyor. Ancak son iki ayda gıda fiyatlarında yüzde 14’lük çift haneli artış ve özellikle taze meyve-sebzedeki yüzde 43 gibi muazzam sıçrama, arz tarafındaki kırılganlığın yapısal olduğunu düşündürüyor. Çiftçinin üretimden çekildiği, girdi maliyetlerinin döviz ve enerjiye bağımlı olduğu bir ortamda, sadece yağışa bağlanan bir iyimserlik inandırıcı değil. Eğer tarım politikasında çiftçiyi güçlendirecek, üretimi artıracak, lojistik ve depolama zincirini iyileştirecek planlamaya dayalı bir dönüşüm yoksa, gıda enflasyonu kalıcı bir risk. Özel kapsamlı TÜFE göstergelerine bakıldığında çekirdek enflasyonda belirgin bir yavaşlama var. Özellikle temel mal grubu yıllık yüzde 17’de ve düşüş eğiliminde. İyi de enerji fiyatlarındaki artış kalıcı olursa mal fiyatları ne olacak?

Hizmet enflasyonunda da zirve geride kalmış görünüyor. Ancak burada da iki kritik nokta var. Birincisi, hizmet enflasyonu hâlâ yüzde 40’a yakın bir seviyede ve tarihsel olarak çok yüksek. İkincisi, aylık momentum tam anlamıyla sönümlenmiş değil. Üstelik enerjiye bağlı mal fiyatlarında kıpırdanma olduğunda hizmet fiyatlarının da yükselmeye başlayacağını artık hepimiz biliyoruz.

Finans piyasası için bu tablo yeterli olabilir. Ancak geniş toplum kesimleri için belirleyici olan manşet enflasyon ve özellikle gıda-kira-enerji üçgeni. Kira artış oranı yüzde 50’nin üzerindeyse bu büyükşehirlerde barınma krizi derinleşiyor demek. Sabit gelirli için enflasyon, istatistiki bir oran değil; ay sonunu getirememe sorunu.

Üç yıldır süren yüksek enflasyon, gelir dağılımını bozarak çalışan ve emekli yoksulluğunu görünür biçimde artırdı. Ücret ve maaş artışlarının yüzde 16’lık bir enflasyon hedefine göre belirlenmesi, gerçekleşen enflasyonun bunun çok üzerinde seyrettiği bir ortamda reel kayıpları büyütüyor. Enflasyonla mücadele programının maliyeti, büyük ölçüde sabit gelirlilerin sırtına yüklendi.

Para politikasının ücreti kesime yüklenerek talep koşullarını baskılamasıyla enflasyonu düşürme stratejisi belirli ölçüde sonuç veriyor olabilir. Ancak bu yaklaşımın yarattığı köklü sosyal yükün ötesine ekonomik yan etkileri var: kredi daralması, yatırım iştahında zayıflama, iç talepte dengesiz soğuma sonucu hedef enflasyona varamama gibi. Üstelik dezenflasyonun kalıcı olabilmesi için sadece talebi kısmak yetmez; arz tarafında verimliliği artıracak, rekabeti güçlendirecek ve maliyet şoklarını sınırlayacak yapısal adımlar gerekir.

Jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde petrol fiyatlarını kontrol etmek mümkün değilse, maliye politikasının rolü daha kritik hale gelir. Enerji ve gıda şoklarının dar gelirli üzerindeki etkisini hafifletecek hedefli destek mekanizmaları olmadan, teknik dezenflasyon toplumsal bir rahatlama yaratmaz.

Bugün karşımızda iki farklı enflasyon hikâyesi var. Birincisi, çekirdek göstergelerin anlattığı, para politikasının çalıştığını gösteren teknik hikâye. İkincisi ise hanelerin mutfağında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki gerçeklik. İktisat politikası da siyaset de bu iki hikâyeyi birbirine yaklaştırabildiği ölçüde başarılı sayılabilir.

Enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak ve beklenti yönetimiyle yürütülemez. Tarımda üretim planlaması, enerji bağımlılığını azaltacak yatırımlar, rekabetçi piyasa yapısı ve adil gelir politikası olmadan, enflasyonla mücadele kırılgan kalır. Aksi halde her jeopolitik gerilimde, her kur şokunda ya da her kuraklıkta yeniden başa dönülür.

Şu anda işte bu dönemdeyiz.

Tarım politikasının çıkmaz sokağı: Borçlar -Özge Güneş- 

Geçtiğimiz aylarda sübvansiyonlu tarım kredilerine ilişkin yazdığım yazıda, tarım politikasının üreticiyi borçlandırmaktan değil, borcu yöneterek sürdürülmesi yoluna girdiğini ve bunun uzun vadede üreticiler için finansal bağımlılığı derinleştireceğini tartışmıştım. 15 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan yeni Cumhurbaşkanı Kararı, bu tablonun somut bir adımını önümüze koydu. Bağ-Kur prim borcu ya da vergi borcu olan çiftçi bu borçları ödemek için 300 bin liraya kadar hazine destekli kredi açabilecek. Ancak o borcu kapattıktan sonra sübvansiyonlu üretim kredisi alabilecek. Başka bir deyişle, borçluya, borcunu ödemesi için borç veriliyor. Ancak daha önce de vurguladığım gibi bu borç tuzağı, çiftçileri çözüme değil çaresizliğe sürükler ve ağır sonuçlara yol açabilir.

Son üç buçuk aylık süreçte sübvansiyonlu tarım kredileri üzerinde üç farklı düzenleme yapıldı. Önce kredi faizleri ortalama on puan artırıldı ve çiftçiden "Bağ-Kur prim ile vergi borcunun olmadığına dair yazı" istenmesi karara bağlandı. Çiftçilerden yükselen tepki üzerine faiz artışından geri adım atıldı. Ancak "borcu yoktur" koşulu yürürlükte kaldı. Ardından bu koşula da tepkiler geldi. Bunun üzerine 15 Şubat’taki düzenlemeyle, borçlu çiftçiye borç ödemesi için yüzde 25 Hazine faiz indirimli -çiftçinin fiilen yüzde 31 civarında faiz ödeyeceği- üst limiti 300 bin lirayla sınırlı yeni bir kredi açılması formülü devreye sokuldu.

Tüm bunlar olurken Ziraat Bankası’nın 2025 yılında rekor kâr açıkladığını hatırlatalım. 2025 yılı sonunda açıklanan veriler bu çelişkinin bilançosunu gözler önüne seriyor. Çiftçi Ziraat Bankası’na yüz milyarlarca lira faiz öderken bankanın yakın izlemedeki çiftçi kredileri neredeyse iki katına çıktı, yeniden yapılandırılanlar dört katına. Üstelik banka çiftçiden daha fazla faiz geliri elde ederken çiftçiye ayırdığı pay küçüldü. Girdi maliyetleri de bu tabloya tuz biber ekiyor.

PEKİ YA EMEKLİ OLAMAYAN, BORÇLU KALANLAR?

Bu tablo, çiftçinin yalnızca üretim kredisiyle değil, emeklilik hakkıyla da nasıl sıkıştırıldığını anlamak için bir çerçeve sunuyor. Zira bugünkü düzenlemenin arka planında Bağ-Kur ve çiftçi emekliliği sorunu yer alıyor. Çiftçiler için tarım Bağ-Kur primlerini ödemek, girdi ve yaşam maliyetlerinin artması ve gelirlerin erimesiyle birlikte giderek imkânsız bir hal aldı. Yine eski tarihli bir yazımdaki verilere göre, 2022 yılında 172 bin 747 çiftçi, tarım Bağ-Kur’unu ödeyemeyecek güçte olduğunu muafiyet belgesiyle resmi olarak ispat etmek zorunda kalmıştı. Zaten işçi statüsündeki SSK’lılar (4/A) yaklaşık 20 yılda (7.200 gün) emekli olabilirken, tarım Bağ-Kur’luları yaklaşık 25 yıl (9.000 gün) prim ödemek zorundaydı.

Şimdiki düzenleme de tam bu soruna temas ediyor. Prim borcunu ödeyemeyen çiftçi bu sefer yüzde 31 faizli krediyle devreye girecek, emekli olabilmek için yeni bir yük altına girecek. Ancak böylesi kronik bir yapısal sorunun geçici bir finansal araçla ötelenmesi, sorunun kendisini büyütmekten başka bir sonuç doğurmaz. Dünyadan biliyoruz ki bu mantık işe yaramıyor. Bu model, hele ki iklim değişikliği, piyasa dalgalanmaları ve yüksek girdi maliyetleriyle birleşince kalıcı bir borç tuzağına, kırsal yoksulluğun derinleşmesine ve milyonlarca çiftçinin onarılamaz çöküşüne yol açacaktır.

Halbuki tarım politikasının temel ekseni üreticiyi borçtan kurtarmaya odaklanmalı. Aksi halde tarımsal finansmanın bir bankacılık ilişkisine dönüşmesi bir çare olmayacaktır. Bu dönüşüm çiftçiyi üretime devam ettirse de -ki bu da zor görünüyor- gelir ve mülkiyet üzerindeki kontrolünü giderek bankalara teslim edecektir.

Türkiye’nin tarım politikasının bu kısır döngüden çıkabilmesi için kökten değişmesi gerekiyor. Bunun için atılacak adımlar açık: İlk olarak, yarından geçi yok, 2025’in felaket yılında zarar gören çiftçilerin tüm prim ve vergi borçları silinmeli. Geçimlik üretim yapan çiftçilerin üretimden kaynaklı elektrik, su dahil tüm borçları da bunun kapsamına alınmalı. Bağ-Kur prim gün sayısı ve prim tutarı çiftçi gerçekliğine göre yeniden düzenlenmeli, piyasa fiyatlamalarına karşı üretici gelirini destekleyecek taban fiyat mekanizmaları güçlendirilmeli. Bu adımlar, üreticilerin temiz bir sayfa açarak üretime yeniden başlamasının ön koşuludur. Borç bugün üretimin önündeki en büyük engellerden biri olarak ele alınmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Derinleştirilmek bir yana, var olan yükün hafifletilmesi bile başlı başına bir politika hedefi olmalıdır.

Tarım politikasının işlevi, bankaların alacaklı konumunu pekiştirmek değil, çiftçilere insanca bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmak ve böylece tüketicilere de erişilebilir, nitelikli gıda sunmaktır. Çiftçiyi bu döngünün içinde tutan çözümler, bir sonraki sezonda aynı kapıyı açacaktır. Tarımsal finansmanı bir bankacılık ürününe dönüştürerek sürdürülen üretim, ne gıda güvencesini ne kırsal yaşamı ne de çiftçinin onurunu ayakta tutabilir. O kapıdan çıkışın yolu sistemin kendisini yeniden kurmaktan geçiyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel-  Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel. Bir dosyada tanık, ...