soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Nisan 2026-


AKP’nin Amerikancılık politikasında ince ayar zamanı: Müslüman Kardeşler’in tasfiyesi -Yiğit Günay- 

Bir yandan, gözlerden uzak, “detay” sayılan bir mesele. Diğer yandan, dünyanın en yaygın islamcı örgütünün kaderi gündemde. İhvan’ın etrafındaki çember daralıyor. AKP, çok bilinmeyenli bir denklemde yayılmacılık ve Amerikancılık eksenlerinde nasıl bir ince ayara gidecek?

Geçen haftasonu Mısır televizyon kanallarında dikkat çekici bir haber yayınlandı.

Ali Mahmud Muhammed Abdül Vanis isimli kişi kameraların karşısında itiraflarda bulunuyordu.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki silahlı kolu HASM’ın lideriydi.

Çeşitli “terör eylemlerindeki” rolünü anlatıyor, “Allah’ın yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyorum” diyor, yaygın bilinen adıyla İhvan’a karşı Mısırlıları uyarıyordu.

Nasıl bir muamele gördü de bu noktaya geldi, bilmek zor. Sonuçta beyaz bayrağı çekti, örgütünü sattı ve tüm halkı teslimiyetine ortak olmaya çağırdı.

Müslüman Kardeşler, 1928’de Mısır’da kuruldu. Zaman içinde, onlarca ülkede yerel kolları bulunan, dünyanın en yaygın, zengin ve etkili siyasal islamcı örgütü haline geldi.

“Arap Baharı”nın ardından Mısır’da iktidardı. Darbeyle uzaklaştırıldı. Şimdi, kurulduğu ülkede, televizyon ekranlarından itiraflarla saldırıya uğruyor.

Fakat Abdül Vanis’in itirafları bir başlangıç değil, son aylarda İhvan’a karşı tüm dünyada ivme kazanan saldırıların son halkası. Örgütün etrafındaki çember daralıyor.

Ve tüm bu gelişmeler, yıllarca "rabia" işaretiyle milleti selamlayan Erdoğan iktidarı ve Türkiye sermayesinin yayılmacı arayışlarını çok yakından ilgilendiriyor.

AKP’nin önünde fırsatlar var. Ve bunlarla gelen büyük riskler. İnce ayar ihtiyacı kendisini dayatıyor.

Tabloyu kavramak için, büyük resme bakmak gerekiyor.

Üç eksenin rekabeti

Mısır’da yayınlanan itiraf, dediğimiz gibi, son halkaydı.

Geçen yıl Kasım ayında ABD Başkanı Trump, Dışişleri ve Hazine Bakanlıklarına, Müslüman Kardeşler’in kimi kollarını terör listesine alma yönünde hazırlık yapmaları talimatı verdi.

13 Ocak’ta Washington, çatı örgüt olarak Müslüman Kardeşleri değil ama örgütün Mısır, Lübnan ve Ürdün’deki kollarını “terör örgütü” ilan etti. Gerekçe, yine Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan ve zaten 1997’den beri listede yer alan Hamas’a verdikleri destekti.

İran Savaşı’nın ikinci haftasında, 9 Mart’ta Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ricası üzerine Trump, Sudan’daki kolu da terör listesine ekledi. 13 Mart’ta Mısır, Müslüman Kardeşler’in üç liderini terörist ilan etti.

ABD'nin Müslüman Kardeşler'e bağlı yapıları "terör listesi"ne alma kararını "Hamas'a destek" gerekçesine dayandırması, bu süreçte itici güç Suudilerin başını çektiği blok olsa da, İsrail'i kollama arayışının da yansıması. (Fotoğraf: AA)

Kısacası 2026’nın başından beri bu köklü islamcı şebeke, birçok ülkede darbe üstüne darbe yedi.

Fakat durum, basitçe bir örgütün zayıflamasının ötesinde anlam taşıyor.

2010’larla birlikte Fas’tan Afganistan’a uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında, İsrail bir tarafa bırakılırsa, üç eksen birbiriyle rekabet halindeydi. İlki, başını İran’ın çektiği Şii direniş ekseniydi. İkincisi, başını Suudilerin çektiği Sünni bloktu. Üçüncüsü, Katar’ın ve -uzun süre- Türkiye’nin desteğini arkasına almış ve çeşitli ülkelerde iktidarı ele geçirmeyi başarmış olan Müslüman Kardeşler şebekesiydi.

Şii direniş eksenine yapılan müdahaleler, zaten tüm dünyanın gündeminde. Suriye’de Esad’ın devrilmesi, İran’a saldırı, Lübnan’ın işgali…

Ama herkesin aklı bununla meşgulken, üçüncü eksenin sessiz sedasız ipi çekildi.

Şii ekseni, İsrail’e açıktan cephe alıyordu. İhvan şebekesi, özellikle Hamas nedeniyle, İsrail’le ilişkilerde gönülsüz davranıyordu. Sünni bloksa İbrahim Anlaşmaları üzerinden Trump’ın İsrail’le barışma yoluna baş koymuştu fakat 7 Ekim’de Filistinlilerin Aksa Tufanı çıkışıyla yollarına çıkan taşa takılmış, süreç sekteye uğramıştı.

İran Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağı hâlâ soru işareti. Fakat İhvan şebekesinin köşeye sıkıştırılması, İsrail ve Körfez Sünni bloğunun hanesine zafer olarak yazılmalı.

Ve gelinen noktanın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine kafa yorulmalı.

İhvancılarla Körfez bloğu karşı karşıya

Tüm Arap ülkelerinde yerel kolları bulunan ve bunların büyük oranda özerk siyaset ürettiği, doktrine bağlılık açısından net, strateji ve örgütsel taktikler açısından gevşek bir uluslararası şebeke olan Müslüman Kardeşler’in yıldızı, 2011’de parladı.

Yoksul kitleler sokaklara döküldü ama gerçek bir dönüşüm için öncülükten de, örgütlülükten de yoksunlardı. Tunus, Mısır, Libya, Suriye… Birçok ülkede en örgütlü muhalefet, Müslüman Kardeşler’di. Emperyalizm, İhvan’a el verdi, arka arkaya çeşitli ülkelerde iktidara getirdi.

Hüsnü Mübarek'in devrilmesinin ardından Mısır'da iktidara gelen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi, 2013'teki darbenin ardından hapsedildi.

Fakat örgütün birçok Arap devletiyle arasında husumet vardı. Suriye’de Esad iktidarı zaten 1980’lerde silahlı kalkışmaya davranan İhvancılara göz açtırmıyordu. Körfez Arap ülkelerinde Katar tarihsel olarak örgüte arka çıkıyor, ancak BAE, Suudi Arabistan ve Bahreyn düşmanlık besliyordu.

Nitekim 2013’te Suudilerin desteğiyle Sisi darbe yaptı, Mursi’yi ve Müslüman Kardeşler hükümetini devirdi. Hemen ardından örgütü yasadışı ilan etti. 2014’te Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de aynı adımı attı.

Dört Arap ülkesi, İhvan’a açıktan cephe almıştı.

Karşı cephede, Katar ve Türkiye vardı.

AKP-İhvan işbirliğinin dönüm noktası

Müslüman Kardeşler, Türkiye’de hiçbir zaman doğrudan bir örgütlenme kurmadı. Ama Milli Görüş geleneğiyle tarihsel olarak hep yakınlık kurdu. Bizzat Recep Tayyip Erdoğan da genç bir Milli Görüş kadrosu olduğu 1970’li yıllarda İhvancılarla ilişki ve tanışıklık kurmuştu.

AKP’nin 2007 cumhurbaşkanlığı virajını alması, ABD desteğiyle Ergenekon sürecinin düğmesine basılması ve 2009’da Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasıyla, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’le çok yakın ve organik bir işbirliği geliştirme süreci başladı.

2010’daki Mavi Marmara olayı, yardım filoları kampanyasını İhvan’ın organize etmesi ve AKP’nin İsrail saldırısının ardından fırsattan istifade kendisini özellikle İhvan şebekesinin desteğiyle “Sünni aleminin lideri” olarak konumlandırması nedeniyle bu işbirliğinin ilk somut çıktısıydı.

ABD, İsrail’in de teşviğiyle 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş, özellikle Irak’taki Sünni direnişe karşı mücadelede İran’ın molla iktidarının desteğinden istifade etmişti. Fakat 2007 civarında, Irak büyük oranda hallolup El Kaide’nin beli bükülünce, yine İsrail’in teşviğiyle ABD bu kez Irak’ta iktidarın sahibi konumuna gelen Şii eksenini düşman belledi.

Sünni nüfuslar arasında ABD çizgisinin taşıyıcısı olarak anti-Amerikan duyguları bastırıp arabuluculuk rolü oynayacak aktörlere ihtiyaç vardı. Bir “ılımlı İslam” tantanası başlatıldı. AKP, en güçlü adaydı. Erdoğan ve arkadaşları bu fırsata balıklama atladı.

2009 Davos Zirvesi'nde Erdoğan'ın "van minüt" şovu, ABD'nin ihtiyaç duyduğu ılımlı İslamcı taşeronun doğuşunu müjdeliyordu.

2009’daki Davos Zirvesi’nde Erdoğan’ın İsrailli Şimon Peres’e “van minüt” çıkışı, bu role yerleşme adımıydı. İsrail’e karşı söylem sivriltiliyor, Müslüman Kardeşler’in yerel kolları sürekli Erdoğan övüyor, çeşitli Arap ülkelerindeki eylemlerde Erdoğan posterleri taşınıyor, bu arada ülke içinde de İHH gibi İhvan’a yakın yapılanmaların devlet eliyle önü açılıyordu.

Türkiye'nin İhvan'la zaferden zafere koşacağı hülyasına kapılması

2011’de “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte coğrafyadaki birçok ülkenin karışması, AKP-İhvan işbirliğini çok daha somut bir mücadele zeminine taşıdı. Mısır’daki Mursi iktidarı, Türkiye’yle çok yakınlaştı. Suriye’de silahlı çatışmalar, bizzat AKP ve Müslüman Kardeşler’in elbirliğiyle tertiplediği bir katliamla başladı. 

Bunu takip eden birkaç sene, Türkiye-Katar-Müslüman Kardeşler ittifakıyla Suudilerin başını çektiği Körfez bloğu arasında yoğun bir mücadeleyle geçti. 2013’te Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesi, bu çekişmenin etkisiydi. İki blok, iç karışıklık yaşanan bütün ülkelerde ağırlık kazanmak için rekabet halindeydi.

Rekabetin en kızıştığı yer Suriye’ydi. Türkiye ve Katar, silah ve paraları büyük oranda İhvancı çetelere akıtıyor, daha ziyade El Kaide ve uzantısı olan gruplarla yakınlığı olan Suudi Arabistan, BAE ve diğerleri bir yandan ABD ve Avrupa nezdinde AKP’yi şikayet ederken, diğer yandan silah ve para akışında Türkiye’den kurtulabilmek için Ürdün güzergahını kullanıyordu.

O yıllarda soL dışında hemen herkes “Suriye’de devrim oluyor, Arap Baharı halkları özgürleştiriyor” türküsünü tutturduğu için, bu rekabetin ayrıntıları üzerinde yeterince durulmadı. Her yanından dökülen bir yargı süreciyle “kapatıldı” denilip rafa kaldırılan Reyhanlı Katliamı, Somali’deki intihar saldırısı gibi eylemlerin bu çekişmeyle bağlantılı olabileceğini o dönemde soL yazdı. 

Sahadaki durum, 2012’yi takip eden birkaç yıl boyunca giderek karmaşıklaştı. Mısır’da Sisi iktidarı İhvan’ı büyük oranda bastırmayı başarmıştı, ama Kaddafi sonrası Libya’da rekabet iç çatışma halini aldı, Tunus’taki bilek güreşi İhvan’ın buradaki kolu olan Nahda’da iç gerilimler yarattı, onlarca ülkeden taşınan cihatçıların yüzlerce örgüte bölünüp bir yandan Suriye devletine silah sıkıp halkı katlederken diğer yandan birbirlerinin mühimmatına çökme kavgasına tutuştuğu Suriye’de tam bir curcuna yaşandı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın katıldığı toplantıya ait olduğu iddia edilen ve "2 bine yakın TIR gönderdik" denilen Suriye Savaşı'nı kışkırtmak için kurulan "ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım" ifadesiyle hafızalara kazınan ses kaydı, bu rekabet dönemine aitti.

AKP, bu kavgada sadece taraf olmadı, epey militan bir tavır takındı. Darbenin ardından Mısır’la ilişkiler askıya alındı, Sisi’ye “katil” lakabı takıldı, Müslüman Kardeşler’in “rabia” işareti AKP’nin yeni sembolü olarak her fırsatta kullanılmaya başlandı. Erdoğan öylesine militandı ki, Sisi ile aynı masaya oturmamak için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki yemeğe katılmamış, “Aynı masaya oturup darbecileri meşrulaştırmam” açıklaması yapmıştı.

Türkiye sermayesinin yayılmacı emelleri Davutoğlu’nun Yeni Osmanlıcılığında somutlanıyor, bir yandan ilk çözüm sürecinde PKK’yle tutturulan rezonansa diğer yandan Suriye’deki İhvancıların ağırlığına güvenen AKP iktidarı da bu iki gücün desteğiyle Esad’ı alaşağı edip Suriye’yi kontrol altına alma hülyaları kuruyordu.

İhvancı şebeke güç kaybediyor

Burada bir küçük parantez açalım. Başta söylediğimiz üzere örgütsel ve stratejik olarak gevşek bir yapıya sahip olan Müslüman Kardeşler şebekesinin yerel kolları, birçok özgünlük sergiliyordu. Uluslararası aktörlerin bu kolların her birine bakışları da nüanslar taşıyordu.

Örneğin Hamas, Filistin’deki mücadelenin sıcaklığı ve İran’ın, Hizbullah’ın ve kısmen Esad Suriyesi’nin mezhebi ve ideolojik farkları umursamaksızın Hamas’a ve direnişe destek sunması nedeniyle direniş ekseniyle şebekenin kalanından çok daha yakın ilişki içindeydi. Suriye’de savaş kışkırtılınca Katar ve Türkiye’nin bastırmasıyla Hamas, uzun yıllar Suriye hükümetiyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı ama bu büyük gerilim örgütün içine de yansıdı—bugünlerde ayyuka çıkan Meşal kanadı-silahlı kanat ayrımının izleri, o günlerden itibaren gözlenebilir.

Bir diğer örnek, Yemen’deki İhvancılardı. Suudi Arabistan, Şii Husiler’e karşı burada Müslüman Kardeşler yapılanmasıyla yakın ilişki kuruyor, BAE’yse hem Husiler hem İhvan’a karşı üçüncü bir cephe açmaya çalışıyordu.

Parantezi kapatalım.

Bu nüanslara rağmen, 2010’lar ilerledikçe, Müslüman Kardeşler her yerde mevzi yitirdi. 2017, en önemli kırılma anlarından biriydi. O yıl, İhvan’ı “terörist” sayan Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır dörtlüsüyle Katar arasında çok ağır bir diplomatik kriz yaşandı. Basra Körfezi’nde bir yarımada olan Katar’ın karayla bağlantısı Suudi Arabistan sınırıydı ve Suudi Arabistan, Katar’a ambargo uygulamasının yanı sıra, sınırdaki kara parçasını kazarak ortadan kaldırıp Katar’ı bir ada olarak denizin ortasında yapayalnız bırakma tehdidi savuracak kadar sert tavır takınmıştı.

İhvan eksenindeki işbirliği sürecinde Katar’da askeri üs dahi kurmuş olan Türkiye, Katar’a destek verdi. Ambargoyu delerek ülkeye gıda ve diğer temel ihtiyaçların ulaşmasını sağlayansa, şu anki savaşın hedefi olan İran’dı.

Konumuz açısından önemli bir husus, o kriz sırasında dört ülkenin Katar’a ültimatomla bildirdiği 13 madde arasında Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin kesilmesinin yanı sıra, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması ve İran’la ilişkilerin soğutulmasının da yer almasıydı.

Katar bu şekilde sıkıştırılırken, Türkiye’deki AKP iktidarının da büyük bir özgüvenle hareket ettiği rahat zamanları geride kalmıştı. Suriye’de Esad iktidarı hâlâ direniyor, dahası, HTŞ’nin öncülü olan El Nusra gibi El Kaide kökenli ve Suudi bloğuna yakın gruplar sahaya giderek galebe çalıyordu. Çözüm süreci patlamış, üstüne, PKK’nin Suriye kolu Türkiye’nin itirazlarına rağmen ABD’nin desteğini almıştı. İçeride Gülencilerle mücadele kızışmış ve 15 Temmuz’da zirveye çıkmıştı.

Türkiye ve Katar sıkışmadan, yanaşmaya geçiyor

İhvancı ittifak, adlı adınca Türkiye ve Katar, takip eden yıllarda adım adım geri bastı.

2018’de Suudiler, Türkiye devletinin gözü önünde İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Cemal Kaşıkçı’yı öldürdüklerinde, AKP hükümeti tepki gösteriyor ama diş gösterecek mecali bulamıyordu. Bu arada ilk döneminde olan Trump, Körfez ülkeleriyle birlikte İsrail’le ilişkileri normalleştirme sürecini yürütüyor, Türkiye sürecin dışında kalıyordu. Bu süreçte Washington Mısır’la İsrail’in arasını yapıyor, iki ülke Doğu Akdeniz’de enerji alanında işbirliğine gidiyor, Türkiye’de yüzyılın stratejisiymiş gibi göklere çıkarılan “Mavi Vatan” fantezileri Akdeniz’in derinliklerine gömülüyordu. Üzerine ekonominin tepetaklak gitmeye başlaması, mali olarak da AKP iktidarını savunmasız ve dış yardıma muhtaç hale getirdi.

Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'na yürüyerek girdi, öldürülmüş ve parçalanmış olarak bavullarla çıkartıldı. Türkiye, sonuçta hiçbir şey yapamadı ve dosyayı zaten cinayeti işleyen Suudi Arabistan'a iade etti.

Bu arada, uluslararası ilişkileri yalnızca siyasi söylemler ve jeostrateji üzerinden okuyanların hep es geçtiği bir boyuta dair, ufak bir not düşülmeli: Tüm bu siyasi gerilime rağmen Mısır’la Türkiye sermayelerinin ilişkisi gelişmeye devam etti. 2018 itibariyle iki ülkenin ticaret hacmi 5 milyar doları aşmış, rekor kırmıştı. Benzer durum, İsrail-Türkiye ilişkilerinde de vardı. Siyasi atışmalar sürse de, gerektiğinde manevra yapmanın ekonomik zemini hasar almamıştı.

2019’dan itibaren AKP iktidarı, İhvancı eksenden uzaklaşıp, Suudi liderliğindeki Sünni bloğuyla ilişkileri onarma yoluna girdi. Mısır’daki darbeden kaçan yüzlerce İhvancı kadro Türkiye’ye yerleşmiş, İstanbul merkezli faaliyete girişmişti. 2021’den itibaren AKP’den somut adımlar geldi. Önemli İhvancıların oturum izinleri veya vatandaşlıkları iptal edildi, bunları çeşitli gözaltılar ve sınırdışı kararları takip etti, Türkiye’de merkezli İhvan kanallarının yayınlarına son verildi, Kaşıkçı davası Suudilere iade edildi… Karşılığında, Körfez sermayesi AKP’yi ipten aldı. Fakat AKP’nin mağlubiyeti ve acziyeti, dengenin epey değişmesine de yol açtı. Geçen Kasım ayında Akın Gürlek’in başında olduğu İstanbul Başsavcılığı casusluk suçlamasıyla BAE vatandaşlarını gözaltına almış, BAE Ankara’yı aramış, şüphelileri serbest bıraktırmış, üzerine de bu talimatlarını tüm dünyaya ilan ederek Türkiye’yi ağır bir diplomatik aşağılamaya maruz bırakmıştı. AKP hükümeti de, Akın Gürlek de Emirlik’in bu hakareti karşısında boyunlarını bükmüş, gıklarını çıkaramamıştı.

Yazı boyunca hissettirmiş olsak da, bir gerçeğin altını kalın kalın çizmeliyiz. AKP iktidarının Müslüman Kardeşler’le münasebeti, İsrail’le ilişkisiyle hep ters orantılı olageldi. Nasıl ki başta İhvan’la yakınlaşma, İsrail’le mesafe koyma adımıyla derinleşti, sonunda İhvan’dan uzaklaşma da İsrail’le yeniden yakınlaşmaya yol verdi. 2022’de yeniden elçiler atandı. Erdoğan dünün katili Sisi’ye “kardeşim” diyeceği, Türkiye’yi aşağılarcasına cinayet işleyen Muhammed bin Selman’la kucaklaşacağı, İsrailli siyonistlerle AKP’lilerin karşılıklı birbirlerini ziyaret edeceği günlere merhaba demişti.

Bir diğer deyişle, AKP iktidarı dümeni yeniden Amerikan çizgisine kırmış, sürekli şerit ihlali yapma arayışını bir kenara bırakmış, “İbrahim Anlaşmaları”nda somutlanan İsrail-ABD projesine angajmanda karar kılmıştı.

Yani, 7 Ekim 2023’te Filistinlilerin, kendilerinin yok sayılarak İsrail’le iş pişirilmesine ve vatanlarının kurban edilmesine dur demek için giriştikleri taarruzun hedefinde Türkiye de vardı.

AKP'nin önüne serilen, kervana katılma fırsatı

Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu, bu gidişatı sekteye uğrattı. İsrail katliama ve soykırıma başladı, Suriye’de elbirliğiyle El Kaide artıkları iktidara taşındı, Lübnan işgale uğradı, İran hedef alındı.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı AKP’nin söylemde sertleşmesini zorunlu kılsa da, işin aslı, Türkiye’deki iktidar, yeniden girdiği Amerikancı çizgiden sapmamakta uzun süre direndi. Ticaret yalanlarla sürdürüldü, tepkiler çok büyüyünce el altından yapılmaya başlandı. Başta Suriye olmak üzere bölgede İsrail’in giderek artan etkisi karşısında yayılan korku, “iç cepheyi tahkim” için ne idüğü belirsiz bir çözüm sürecine kapı aralarken, Gazze’de Filistinliler için onursuzca bir teslimiyet anlamına gelen Trump planına katılma kararıyla sonuçlandı.

Fakat İran Savaşı’nın ABD ve İsrail’in beklediği gibi gitmemesi, hesapları yeniden karıştırmış durumda. Bir yandan ülke içinde Filistin’e ve direniş eksenine destek veren her türlü sesi bastırma yoluna giden Katar, diğer yandan bir kez daha Körfez ülkeleriyle yeniden mesafelenip, İran’la ara bulma arayışına sapan ilk ülke oldu.

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı, aralarında Minab'daki kız öğrenciler de bulunan binlerce kişinin yaşamına mal oldu. Fakat saldırganların hâlâ istediklerini alamadıkları savaşın sonunda taraflardan birinin mezara girip girmeyeceği ve girerse bunun hangisi olacağı henüz belirsiz.

İran ve Şii direniş ekseninin geleceğini, süregiden mücadele ortaya koyacak.

Ama herkesin gözü o mücadeleyken, geniş Ortadoğu’daki üçüncü eksen olan ve yıllardır kan kaybeden İhvancı şebekenin tabutuna son çiviler çakılmaya başladı.

Durum, AKP’nin önüne çeşitli seçenekler sunuyor. İhvan’a karşı atılan adımlara Türkiye’den destek sunulması, İran Savaşı sonrasındaki süreçte İsrail’le ilişkileri normalleştirmek, Amerikancılığı pekiştirmek ve Körfez Arap ülkeleriyle işbirliğini güçlendirmek için kullanılabilecek bir enstrüman olarak masada duruyor.

Ayrıca bu yola girilmesi, Hamas üzerindeki etkisini artırmaya çalışan Ankara için Gazze’deki silahlı kanadın etkisini kırma ve Halid Meşal etrafında oluşan işbirlikçi ekip içinde ağırlık kazanma fırsatı için de kullanılabilir.

Ancak Afrika Boynuzu gibi çeşitli bölgelerde AKP iktidarının geliştirdiği ittifaklar ve özellikle BAE’yle rekabeti, denklemi karmaşık hale getiriyor.

Öte yandan, neredeyse bir asırlık bir geçmişe sahip Müslüman Kardeşler şebekesi örgütsel ve fiziksel olarak ağır darbeler alsa da, onlarca ülkeye yayılmış bu ideolojik çizginin ve tabanının yok olması mümkün değil. Sessiz sedasız bu güçten düşmüş eksen içinde belli mevzileri tutup geleceğe yatırım yapmak da AKP iktidarı açısından bir seçenek olarak masada duruyor.

Fakat bu seçeneğin, büyük bir riski de beraberinde getireceğine dikkat çekmeliyiz.

Tüm günahların üstüne yıkıldığı İhvan'ın boşluğunu kim dolduracak?

Uzun uzun anlattığımız mücadelede Suudi bloğunun zafer kazanması ve Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınması, El Kaide çizgisinin meşrulaştırılmasını da beraberinde getirdi. Culani’ye takılan kravat, yalnızca Şam’daki iktidarın değil, genel anlamda El Kaide şebekesinin de baş düşmanlıktan çıkarılmasının simgesi sayılmalı.

Nitekim, altı gün önce Washington Post’ta yayımlanan bir yazı, işaret fişeği olarak okunabilir. “Ortadoğu, Müslüman Kardeşler’i kapı dışarı etti. Onlar da işte buraya taşındı” başlıklı yazı, İhvancı şebekenin Avrupa’ya yerleştiğine işaret edip, Avrupa’nın “siyasi doğruculuk” tavrını bir kenara bırakarak bu yapıyla sert biçimde mücadele etmesi gerektiğini savunuyor.

Daha önemlisi, yazı, radikal islamcılığı ve “terörist arayışları” tümüyle Müslüman Kardeşler’in üzerine yıkıyor. O kadar ki, 11 Eylül saldırıları bile, “katılanlardan üçü Almanya’da Müslüman Kardeşler’in kontrolündeki bir camide doktrine edilip radikalleştirilmişti” denilerek el çabukluğuyla El Kaide’den ziyade İhvan’la ilişkilendiriliyor.

Bu çabalar, dar anlamda, İsrail yanlısı çevrelerin Filistin’deki direnişi ve Hamas’ı hedef tahtasına oturtma kampanyasının parçası elbette.

Ama, daha geniş anlamda, Körfez ülkelerinin yeniden İbrahim Anlaşmaları’na döndüğü ve El Kaideci yapıları da Suriye’de olduğu gibi yola soktuğu bir ortamda, Sünni nüfus arasında yeni bir direncin ortaya çıkması ihtimaline karşı ön alma arayışının da yansıması.

İsrail’den son dönemde Türkiye’ye karşı verilen saldırgan mesajların alt metninde, tam da Türkiye’nin “Şii ekseninin çökmesini fırsat bulup, radikal bir Sünni ekseninin liderliğine soyunması” ihtimaline işaret edilmesi, işte bu bağlamda okunmalı.

AKP’nin önünde, her biri ince ayarlar gerektirecek seçenekler var. Şu an tam boy Amerikancılık eğilimi çok güçlü olsa da, gidişata bakmak gerekecek.

Ama işleri, esas, İran Savaşı’nın sonucu ve Ortadoğu halklarının emperyalist tahakküme karşı vereceği tepki belirleyecek.

Esra gerçekleri yüzlerine haykırdığı için tutuklandı: 'Beni parayla susturamadılar kızımla sınıyorlar'-Özkan Öztaş- 

Akbelen'de acele kamulaştırmaya karşı yapılan habersiz keşfe tepki gösteren Esra Işık tutuklandı. soL'a konuşan annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık, yedi yıllık direnişi hatırlatarak, "Beni parayla susturamadılar, şimdi kızımla sınıyorlar. Yılmayacağız" dedi.

Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan Akbelen Ormanı ve çevresindeki köyleri yok etme tehdidi taşıyan maden genişletme projesine karşı bölge halkının direnişi, yedi yılı geride bıraktı. 

Kimi zaman Ankara'da Meclis kapılarında, kimi zaman Muğla'da mahkeme salonlarında ve çoğu zaman da ormanın derinliklerinde süren bu tarihi mücadelede köylüler yaz demedi, kış demedi, kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa rağmen topraklarını terk etmedi. 

Bugün de aynı kararlılıkla, yağan yağmurun altında haklarını aramaya devam eden İkizköylüler, hukukun ve vicdanın sınırlarını zorlayan yeni bir hamleyle karşı karşıya. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (YK Enerji) kömür madeni sahalarını genişletebilmesi için alınan acele kamulaştırma kararına karşı başlatılan bilirkişi keşfinde yaşanan protestolar, dün direnişin öncü isimlerinden Esra Işık'ın tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Bir gecede çıkan karar ve yangından mal kaçırırcasına habersiz keşif

Sürecin başlangıcında, Akbelen Ormanı'nın çevresinde yer alan Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi için Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilmişti. 

Bu kararın ardından 96 yurttaş konuyu yargıya taşıyarak iptal davası açtı. 

Dün bölgede yapılması planlanan bilirkişi keşfi ise ne köy muhtarına ne dava avukatlarına ne de parsel sahiplerine haber verilmeden, adeta yangından mal kaçırırcasına başlatıldı. 

Habersiz yapılan bu keşfe ve jandarma ablukasına karşı gösterilen haklı tepkiden sonra gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık, dün hakim karşısına çıkarılarak mahkeme heyetine görevini yaptırmama ve hakaret suçlamalarıyla tutuklandı.

Yaşanan bu hukuksuzluğun ardından Esra Işık'ın annesi ve aynı zamanda İkizköy Mahallesi Muhtarı olan Nejla Işık soL'a konuştu. 

Günlerdir direnişe devam eden köylüler adına konuşan Nejla Işık, bir gecede alınan acele kamulaştırma kararına nasıl isyan ettiklerini ve hukuki sürecin tıkanmışlığını şu sözlerle anlattı: Topraklarımızla ilgili bir gecede acele kamulaştırma kararı çıkartıldı. Bu karara isyan ettik, mahkemeye başvurduk. İptal davaları açtık. Bir yandan Danıştay'da, bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde süreç devam ediyor ancak gelinen noktada ne bir yürütmeyi durdurma kararı var ne de başka bir şey. Biz kendimizi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, memleketin gerçek sahipleri olarak görüyoruz. Bu kararlar bizi sindirmeyecek.

Esra Işık ve Akbelen Direnişi'nin hafızalara kazınan ismi Zehra Nine (Zehra Kurt). Bu fotoğraf aynı zamanda direnişin önemli sembollerinden biri olmuştu.

Yağmur altında çadır direnişi: Köylüler tek yumruk

Akbelen'in sadece İkizköy'ün meselesi olmadığını, tüm Türkiye için kritik bir eşik olduğunu vurgulayan Nejla Işık, yağmur çamur demeden sürdürdükleri zorlu bekleyişi ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: Herkesin bu mücadeleye destek çıkması, el vermesi lazım. Burada bu köylüler aylardır yalnız kaldı, kendi kendine toprağına, vatanına sahip çıkmaya çalışıyor.  Bu sadece bizim meselemiz değil, biz yıllardır bunu söylüyoruz.  Burası bir emsal. Akbelen'de bu işi bitirirlerse Türkiye'nin her yerine yayacaklar.  Geldiğimiz nokta bu ama köylü şu anda umutsuz değil. Köylü şu anda hâlâ tek yumruk, birbirimize sarıldık. Şu an yağmur olmasına rağmen toplandığımız bir alan var. Yağmurun altında bir tane çadırın altında bekliyoruz. Keşif heyetine bir gittik baktık ne yapıyorlar diye, bir sürü jandarmayla keşfi yapmaya çalışıyorlar. Çünkü az değil, 679 parsel var. Bir günde bitmeyecek, bir hafta mı sürecek, ne kadar sürecek belli değil.

Esra Işık'ın jandarma ekipleri tarafından alındığı an kameralara gülümsemesi direnişin haklılığının simgesi olarak yorumlandı.

'Beni parayla satın alamadılar, evladımla sınıyorlar'

Şirketin çalışmalarına tüm hızıyla devam ettiğini, kendilerinin ise haksız tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığını belirten Işık, kızı Esra'nın asılsız iddialarla alıkonulduğunu belirterek isyanını şu cümlelerle dile getirdi: Şirket çalışmasına devam ediyor. Şirket hem kazı çalışmasına devam ediyor hem de maden çalışmasına. Onlar çok iyi örgütlenmişler, güç onlarda, para onlarda.  Burada bir avuç insanı susturmaya çalışıyorlar.  En kötüsü neydi, tutukladılar. Gerisi de insanlara aba altından sopa göstermek, bizi de alırlar mı diye korkutmak. Zaten herkesi öyle susturmadılar mı, şu an hapishanelerde suçsuz insanlar yok mu? Biz buradayız, yıldırma çabası var ama sonuna kadar götüreceğiz.  Esra o bayrağı devralmıştı, o bayrağı zaten 7 yıldır taşıyoruz.  Esra hep 'anne seni vermeyeceğiz' diyordu, kendisini aldılar, engel olamadık.  Ortada bir hakaret yok, bir müdahale yok. Görev yaptırmama gibi bir şey mümkün mü? Bir tane kız çocuğu ve önümüzde onlarca asker var. O gün yüz kişi olsak ne olacak, daha fazlasını yığıyorlar önümüze. Bir kılıf bulmuşlar jandarmaya hakaret, mukavemet diye. Başka bir şey yok zaten.

Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık'ın annesi ve İkizköy Muhtarı Nejla Işık

Verilen kararın vicdanları yaraladığını ifade eden Nejla Işık, onca baskıya ve davaya rağmen yedi yıldır geri adım atmadıklarını hatırlatarak sözlerini kararlılıkla şöyle noktaladı: O kadar saçma bir sebeple aldılar ki içeride tutamazlar, tutmamaları lazım. Hiçbir ahlaka, hiçbir vicdana sığmaz bu.  Ben bu ülkeye bu evladı bu yüzden yetiştirmedim. Ben iki çocuk annesiyim. Bir anne bununla nasıl sınanır? Beni bununla düşürmeye çalışıyorlar. Beni parayla satın alamadılar, beni korkutmayla hapsedemediler. Üstüme cezalar kestiler, hakkımda davalar açtılar, benim bu mücadeleden söküp atamadılar.  Şimdi beni evladımla sınamaya çalışıyorlar.  Ama yıldıramayacaklar. Yılmayacağız, pes etmeyeceğiz.

halkTV "Köşebaşı" - 1 Nisan 2026 -


AK Partili Bayramoğlu, izinsiz şekilde kaldıraçlı alım satımdan tutuklandı -İsmail Saymaz- 

AK Parti’nin Rize eski Milletvekili ve MÜSİAD eski Başkanı Bayram Ali Bayramoğlu, ‘izinsiz sermaye piyasası faaliyeti’ iddiasıyla tutuklandı.

Bu soruşturma, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 16 Ocak 2026 tarihli raporuna istinaden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı şikayetle başladı.

Bayramoğlu’nun ortağı olduğu, Dubai merkezli Final General Trading L.L.C. ile Türkiye’deki Neta Menkul Değerler adlı şirketlerin, SPK’dan verilmiş izinleri bulunmadığı halde kaldıraçlı alım satım (KAS) işlemlerine aracılık ettiği saptandı.

MÜSİAD kurucusu

Bayramoğlu, MÜSİAD’ın dört kurucusundan biri, 1999 - 2004 yılları arasında genel başkanı.

2007’de AK Parti’den Rize Milletvekili seçildi.

Bir dönem görev yaptıktan sonra iş hayatına döndü.

2009’da iki ortağıyla Dubai’de Final General Trading L.L.C. adlı şirketi kurdu. Şirkette yüzde 29 oranında hisse sahibi görünüyor ancak karın yüzde 70’ini alıyor.

Bayramoğlu, 25 Mart’ta İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi’nde alınan ifadesinde, bu şirket için ortağı Halit Fuat Alacahanlı’ya vekaletname verdiğini belirterek, şöyle diyor:

“Hiçbir evrakı imzalamadım, hiçbir transferden haberdar olmadım. Kar anlamında şahsıma bir tek lira transfer edilmemiştir.”

2013’te Neta Menkul Değerler’i satın aldılar.

Bayramoğlu, ifadesinde, yüzde 50 ortak olduğu şirketi lisanslı hisse alım satımı ve halka arz işlemleri için aldıklarını söylüyor. Diğer aracı kurumlar gibi kredi verip işlem yapmayı benimsemediklerini söylüyor. Şirket faaliyetlerini 2019’da dar kapsamlı lisansa dönüştürdüklerini, 2020’de iki yıllık dondurma ve men yetkisi aldıklarını kaydediyor. 2024-2026 arasında faaliyetleri tekrar durdurduklarını belirtiyor.

İşlemlerden haberi yokmuş

Bayramoğlu’na ‘hotforex’, ‘hfm-trade’ ve ‘hftrade’ uzantılı siteler soruldu.

Bayramoğlu, şöyle dedi: “Sitelerin kime ait olduğunu bilmiyorum. Hiçbir bağım, sitelerde hesabım yoktur. Dünya görüşüm münasebetiyle bu işlemlerden elde edilecek gelire karşı çıktım. Forex (Bir ülkenin para birimi karşılığında başka bir ülke parasının alım ya da satımı) ve benzeri faaliyetlerden uzak durulmasını söyledim. Neta bünyesinde Final General üzerinden yapıldığı iddia edilen forex işlemlerinden haberim yoktur. Toplamı 86.000 TL olan işlem için itibarımı ve iş hayatımı zedeleyecek bir iş yapmam, yapılmasına müsade etmem.”

SPK, Bayramoğlu’nu yalanlıyor

SPK’nın raporunda Hotforex’in KAS işlemlerine aracılık etmek üzere SPK tarafından yetkilendirilen yatırım kuruluşları arasında yer almadığı belirtiliyor.

Böyle olduğu halde, hftrade22.com adlı internet sitesinin KAS işlemleri yaptığı, SPK’nın talebiyle engellenmesine rağmen adres bilgisini ve IP numarasını değiştirip devam ettiği kaydediliyor.

Neta’nın 2019-2021 yılları arasında hesapları üzerinde yapılan incelemede para transfer eden beş kişinin toplam 81.234 TL tutarında ‘hotforex, fx’ açıklamalı işlem yaptığı saptandı.

Neta’ya para transfer eden 62 kişiden 21’i ile görüşme yapıldı. Bu kişiler banka hesaplarının ‘hotforex’ tarafından gönderildiğini açıkladı. İletilen hesaplara KAS işlemi için para transfer ettiklerini, tutara karşılık ‘hotforex’ sistemindeki kendi hesaplarında para tanımlandığını söylediler. Sistemden ayrılmak istediklerinde ise sahip oldukları bakiyenin Final General’in hesabından gönderildiğini belirttiler.

Bu bilgi üzerine Final General’in hesapları incelendi.

Neta’ya para gönderip Final’den transfer alan 20 kişi ile temas kuruldu.

Bu kişiler hotforex sisteminde KAS işlemi yaptıklarını söyledi. Ayrıca 41 yatırımcının KAS ilemi için ‘hotforex’ sistemi üzerinden Neta’ya para gönderdikleri sonucuna ulaşıldı. Bu kişilerin toplam 1.381.821,10 TL gönderip 507.014,45 TL geri aldığı belirlendi.

Neta’nın KAS işlemleri üzerine yetkisi bulunmamasına rağmen Alpha Forex Limited hesabına 2019’da 24.542,55 Euro transfer ettiği saptandı.

Yalancılıkla suçladı

Bayramoğlu, kendisini şu şekilde savundu: “Neta, menkul kıymet aracılık hizmeti veren bir şirket olup her müşteri adına bir hesap açarak, o hesaplardan menkul kıymet hizmeti yapılmasına aracılık eder. Bu hesaplara müdahale yetkisi olmadığı gibi, sözlü beyan ya da yazılı talep olmadıkça para transferi yapamaz.”

Bayramoğlu, Final General hesabına yollanan paraların ortağı tarafından bankalardan çekilip sahiplerine elden teslim edildiğini ileri sürdü.

Neta ya da Final General’den bir forex firmasına direkt havale yapılmayacağını iddia eden Bayramoğlu, şunları söyledi: “Bazı kişilerin Neta ile forex işlemi yapmak üzere para alışverişi yaptığına dair beyanları külliyen yalandır. Aracı kurumlarla kaybettikleri paraları belki geri alabilirim ümidiyle uydurdukları yalandan başka bir şey değildir.”

Final General’dan Neta’ya 55.935.220,43 TL, Neta’dan Final General’e 87.836.915,24 TL gönderildiği hatırlatıldı.

Bayramoğlu, şöyle karşılık verdi: “Transferlerin Neta’ya gelmesi söz konusu değildir. Ancak alt hesap adına para gönderilebilir veya tahsil edilebilir. Neta hesaplarına transfer edilmesi mümkün değildir. Alt hesaplar müşterilere aittir. Müşterilerin gönderdiği paralar alt hesaplarına geçer.”

Hesaba bir TL gelince...

Bayramoğlu, 26 Mart’ta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade verdi.

Hotforex ve diğer uzantılı internet sitelerinin kime ait olduğunu bilmediğini, forex sistemiyle ilgisinin olmadığını anlatarak, şöyle dedi: “Hotforex ve fx’ açıklamalı transferlerin yapıldığını şu şekilde tespit ettim: Neta’nın çalışanlarından birisi bir gün alt hesaplardan Final General'in hesabına 1 TL geldiğini belirtince aynı gün parayı iade ettik. Yaptığımız incelemede 81.000 TL’lik para transferleri yapıldığını gördük. Paraları çektirip sahiplerine nakit olarak iade ettik ve Neta Menkul'ü dondurduk. ‘Hotforex ve fx’ açıklamasıyla para gönderilmesi, tespit edemediğim birileri aracılığıyla olmuştur. Birileri bu şahıslara ‘Yarın yatırım amacıyla gönderdiğiniz paraları alamazsanız veya paranızı kaybederseniz açıklamaya Hotforex veya fx yazarak dava hakkınız olabilir dediyse bu sebeple yazmış olabilirler. 41 yatırımcının gönderdiği paralar kesinlikle KAS için değildir, olamaz da. Hisse alım satımı veya yatırım amaçlı gönderilen paralardır. Neta’nın Alpha Forex’e 24.542,55 Euro transfer ettiğine ilişkin tespit hatalıdır. Kuvvetle muhtemel Neta’da alt hesabı bulunan bir yatırımcının talebi üzerine bu havale yapılmıştır. Velev ki para kabul etmiş olalım, rapora konu miktarlar kendimizi riske atacağımız, itibarımızı zedeleyeceğimiz miktarlar değildir. Neta’da bir tane kredili işlem bulamazsınız. Faiz konusunu tefecilik olarak gördüğüm için bu işlemlere karşıyım.”

Bayramoğlu, SPK Kanunu’nun 109/2. maddesine göre ‘izinsiz sermaye piyasası faaliyeti’ suçlamasıyla tutuklanarak, cezaevine gönderildi. Bu suçun cezası, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar para cezası.

Tarikat derneğini hareme çevirdi -İsmail Saymaz- 

Ne ‘sır odaları’ bitmek biliyor…

Ne de müritlerine ‘bade’ veren şeyh efendiler.

Bursa’da, Kırklari tarikatının lideri Uğur Korunmaz, 16 yıl kadın-erkek, karı-koca, anne-oğul demeden bütün müritleriyle dergahındaki sır odasında birlikte olup cinsel organından ‘bade’ içirdi.

Korunmaz, şu an cezaevinde.

Kırklariler dağıldı.

Gel gör ki, aynı şehirde bu kez Ticaniler tezgah açtı.

Şeyh Ahmet Şahin Uçar, yakayı ele verdiğinde, “Sana hakikate dair sırlar öğreteceğim. Soyun gel. Çırılçıplak olmazsan sevişemeyiz” diyerek, ‘irşad’ faaliyeti yürütüyordu.

Uçar, tutuklansa da…

Arifane İlim Derneği kapansa da…

Sır odalarında müridine bade içiren şeyh efendiler hiç eksilmiyor.

Son olarak, İzmir Karşıyaka’da 2006 yılında kurulan Yardım ve Hizmet Gönüllüleri Derneği, başkanı A.Ç. tarafından hareme çevrildi.

Bir çocuk ve yedi kadın şikayetçi

Süleymancılara ait olduğu iddia edilen dernekte biri 18 yaşından küçük, sekiz kadın mürit, geçen ay 71 yaşındaki A.Ç.’den şikayetçi oldu. A.Ç., 5 Şubat’ta tutuklanarak, cezaevine gönderildi.

A., 17 yaşındayken, nişan töreninde A.Ç.’nin kendisine sarılıp göğüslerini ellediğini iddia ediyor.

K., 29 yaşında.

A.Ç. ile dernekteki özel odasında birden çok kez yalnız kalmış. A.Ç., kadına sarılıp temasta bulunmuş, ardından da cinsel organına dokundurtmuş. İlerleyen günlerde birliktelik yaşamışlar. K. cinsel saldırının tekrarlandığını savunuyor. A.Ç. ise bir kez ilişki yaşadıklarını iddia ediyor.

A., 25 yaşında.

A.Ç., kadının elini tutup dudağını öpmüş. Elini cinsel bölgesine dokundurtmuş. Kuran kursunda ilişki yaşamışlar.

S., 48 yaşında.

A.Ç., kadına sarılıp cinsel temasta bulunmuş. Birden çok kez ilişki yaşamışlar.

G., 39 yaşında.

Birden çok kez ilişki yaşamışlar.

V., 44 yaşında.

A.Ç., eliyle kadının kalçalarına dokunmuş.

Y., 38 yaşında.

A.Ç., kadına sarılmaya çalışmış.

68 görüntüyle kanıtlandı

A.Ç., savunmasında, yalnızca K. ile bir kez rızaya dayalı ilişki yaşadıklarını ileri sürdü. A.Ç., kronik rahatsızlıklarının bulunduğunu ve iktidarsız olduğunu iddia etti.

Ancak dijital cihazlarda ele geçirilen 68 görüntüde, A.Ç.’nin müritlerini cinsel organına yönlendirdiği ve onlara fiziksel temasta bulunduğu görülüyor. Yaşlı adamın “Bu sır iç çamaşırımız olsun” diyerek, gizliliğe vurgu yaptığı belirlendi.

‘İki ilim var, biri sır’

A.Ç.’nin “İki ilim var, biri zahiri-görünen, diğeri de sır” demek suretiyle kadınların dini duygularını suiistimal ederek, iradelerini fesada uğratıp onlardan cinsel olarak faydalandığı vurgulanıyor.

İddianamede şöyle devam ediliyor: “Sır vurgusunun eylemlerin meşru ve açık bir ilişki niteliğinde olmadığını, aksine üçüncü kişilerden saklanması gereken cinsel içerikli davranışlar olduğunu ortaya koyduğu, şüphelinin manevi ve hiyerarşik konumu dikkate alındığında rıza savunmasının delillerle örtüşmediği…”

A.Ç.’ye beş kadına karşı cinsel saldırı, iki kadına ve bir çocuğa sarkıntılık iddiası ve 75 yıla kadar hapis cezası istemiyle Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Duruşma 16 Haziran’da görülecek.

Kuşkulu intihar

Dernek yönetiminin istismarı gizleyip örtbas ettiği öne sürülüyor. Bu meseleyi sorgulayanların münafık ilan edildiği belirtiliyor.

Bana ulaşan bir vatandaş, İzmir’de geçen yıl intihar eden polis Ö.Y.’nin “bu yapının iç yüzünü bildiği ve susmak istemediği için baskıya maruz kalmış olabileceği” kuşkusunu dile getiriyor.

Doğru mu, değil mi, kesin bir söz söylemek güç.

Fakat bu ihtimalin araştırılması gerekiyor.

Çocuklar okula gönderilmiyor mu?

Adı bende saklı olan vatandaş, bu tarikata bağlı Ankara Yardım ve Hizmet Gönüllüleri Derneği’nin Altındağ’daki binasında barındırılan erkek çocukların dini eğitim gerekçesiyle ilkokuldan koparıldığını iddia ediyor. Çocukların ikametgâhlarının İzmir veya Şanlıurfa’da gösterildiğini savunuyor. Şanlıurfa’ya kayıtlı olanların tarlada tarım işçisi gibi yansıtıldığını ileri sürüyor. Çocukların Ankara’da olmalarına rağmen Şanlıurfa’da derste gösterilerek, sahte yoklamalarla sınıf geçirildiğini öne sürüyor. Sistemin mimarının polis memuru A.A. olduğunu ve bu kişinin “Şikayet etsinler, bir şey olmaz” dediğini ileri sürüyor.

Gerçekten, öyle mi?

Kanun tanımazlığın sorumlusu bir polis mi?

İnsan inanmakta zorlanıyor.

Bilgi sahibi vatandaş bana anlattıklarını CİMER’e bildirdiğini söylüyor.

“Bu şahısların bağlantılarını kullanarak dosyayı kapatmalarından korkuyorum” diyor.

Washington yalnız mı kalıyor? -Serra Karaçam- 

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’e, ABD'nin hâlâ NATO’nun kolektif savunmasına bağlı olup olmadığı soruldu Salı günü.

Hegseth "bunun Trump’a bağlı olduğunu" söyledi.

“İhtiyacınız olduğunda yanınızda durmaya istekli olmayan ülkeler varsa, pek bir ittifakınız yok demektir.” diye ekledi.

Avrupa’dan gelen son adımlar da gelgitli.

İtalya ABD bombardıman uçaklarının Orta Doğu’ya hareket etmeden önce Sigonella Üssü’nü kullanmasına izin vermedi.

İtalyan basınına göre "Washington gerekli diplomatik koordinasyonu sağlamadığı için" izin verilmedi.

Ancak Beyaz Saray daha sonra “İtalya şu anda ABD güçlerine erişim, üs kullanımı ve hava sahası geçişi konusunda destekleyici konumda.” açıklamasını yaptı.

***

Başkan Donald Trump Paris’i de hedef aldı ve İsrail’e giden uçakların hava sahasından geçmesine izin verilmediği için eleştirdi.

Paris tutumunun savaşın başından beri değişmediğini açıkladı.

NATO içinde İran dosyasında ortak bir askeri çizgi bulunup bulunmadığı net değil.

***

Öte yandan İran Devrim Muhafızları, ABD saldırılarının hedeflerinin planlama ve takip sürecine katkı sağladığını iddia ettiği aralarında Meta, Nvidia, Intel ve IBM’in de bulunduğu 18 şirketi hedef alabileceğini açıkladı.

Bu hamle, teknoloji şirketlerini de savaşın içine çekebilecek bir alana dikkat çekiyor.

Savaşın başladığı tarihten bu yana ilk kez B‑52 bombardıman uçaklarının İran toprakları üzerinde uçtuğu duyuruldu.

***

Washington’un saha hedefleri üç başlıkta toplanıyor.

Hürmüz Boğazı’nın açılması, zenginleştirilmiş uranyuma erişim ve Kharg Adası’nın kontrole alınarak İran'ın petrol gelirlerinin sınırlandırılması.

Bu hedeflerin her biri ciddi askeri risk içeriyor.

Cumhuriyetçi Kongre üyeleri arasında dahi görüş ayrılığı var.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun özellikle sadece İran’ın füze kapasitesinin hedef alınmasına vurgu yapması, Washington’da öncelik tartışmalarının sürdüğüne işaret ediyor.

Beyaz Saray operasyon için hâlâ 4–6 haftalık pencerenin geçerli olduğunu belirtiyor.

Kongre onayı için 60 gün süre sınırına yaklaşılacak. Girilirse hızlı çıkış olmama ihtimaline dikkat çekilmekte.

***

Diplomasi cephesinde ise Pakistan ön planda.

Dışişleri Bakanı İshak Dar, ABD-İran görüşmelerine zemin hazırlamak amacıyla Çin’in desteğini almak üzere Pekin’e gidiyor.

Aynı süreçte Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır da bölgesel temaslarını arttırmış durumda.

Washington savaş maliyetlerinin paylaşılması için KuveytSuud ve BAE gibi Körfez ülkelerinden destek isteyebilir.

Bu yaklaşım, 1991 Körfez Savaşı dönemindeki finansman modelini yeniden gündeme getiriyor.

***

ABD siyasetinde “Önce İsrail” tartışmaları da sürüyor.

Demokrat Parti yönetimi AIPAC’ı ve İsrail'i kınayan bir önergeyi oylamayı tartışıyor.

Kıdemli gazeteci ve yorumcu Glenn Greenwald, bu hafta Danny Jones’un programına katıldı ve 2028’deki 2028 ABD başkanlık yarışında, Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinde, Tucker Carlson benzeri bir ismin aday olacağını ifade etti.

Ve özellikle İsrail’e karşı duruş üzerinden önemli destek bulacağını öngördü.

***

Bu hafta yayınlanan Yahudi seçmenlere yönelik iki yeni anket, Iran’a karşı ABD’nin askeri operasyonuna geniş çaplı bir muhalefet olduğunu gösterdi.

Mellman Group tarafından Jewish Electoral Institute adına yapılan ankete göre:

Yahudi seçmenlerin sadece yüzde 32’si İran’a yönelik mevcut askeri operasyonu destekliyor, yüzde 55’i karşı çıkıyor…

Yüzde 13’ü ise kararsız…

***

Bu arada 700 bin varil Rus petrolü Küba’ya ulaştı…

Avrupa ise ABD’nin Rusya’ya ne zaman daha sert bir tutum takınacağını sorgulamakta.

Irak'ta kaçırılan Amerikan vatandaşı gazetecinin durumu da Washington’da dikkatle izleniyor.

***

ABD iç gündeminde ise, çeşitli başlıklar dikkat çekmekte.

Washington’da bir federal yargıç, Trump’ın kamu yayıncıları NPR ve PBS’e yönelik fonları hedef alan başkanlık kararnamesinin bir bölümünü iptal etti.

Yargıç, kararın anayasaya aykırı bir misilleme niteliği taşıdığına hükmetti.

Başka bir federal yargıç da 400 milyonluk Beyaz Saray balo salonu inşaatının da Kongre onayı olmadan yapılamayacağını söyledi.

Trump’ın doğumla vatandaşlık kazanılmasına sınırlama getiren düzenlemesi de Anayasa Mahkemesi’nin önünde bu hafta.

Trump, göreve döndüğü ilk gün imzaladığı başkanlık kararnamesiyle, ebeveynlerinden en az biri ABD vatandaşı ya da kalıcı oturum sahibi olmayan çocuklar için doğuştan vatandaşlık hakkını kısıtlamayı amaçlamıştı.

Sandıksız ve muhalefetsiz bir rejimle ayakta kalacak (BİRGÜN) + Bozbey’in örgütü Saray’ın bitmeyecek savaşı (Bülent Falakaoğlu/Evrensel)

Sandıksız ve muhalefetsiz bir rejimle ayakta kalacak -BİRGÜN-

CHP’li belediyeleri kuşatma hamlesinin son durağı Bursa Büyükşehir Belediyesi oldu. Belediye Başkanı Bozbey, eşi, kızı ve iki kardeşi dahil olmak üzere 59 kişi gözaltına alındı. Bozbey, “verecemeyecek hesabımız yok” dedi. İktidar bu operasyonlarla seçimsiz ve muhalefetsiz bir Türkiye inşa etmek istiyor. Kazanın önceden belli olduğu, sandığın göstermelik kurulduğu, muhalefetin tümüyle susturulduğu bir rejimle ayakta kalacağını düşünüyor.

Türkiye, AKP’nin ilk kez ikinci parti konumuna gerilediği 31 Mart 2024 seçimlerinin yıl dönümüne yine operasyonlarla uyandı. Dün sabah Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik gerçekleşen operasyonda Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ile Bozbey'in eşi, kızı ve iki kardeşi dahil olmak üzere 59 kişi gözaltına alındı. Soruşturmanın Mustafa Bozbey'in Nilüfer Belediye Başkanlığı yaptığı döneme (1999-2019) ve tutuklu eski Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem'e yönelik olduğu ifade edildi. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'nın "suç örgütü lideri" olarak tanımladığı seçilmiş belediye başkanı Bozbey'in evinde ve belediyede arama yapılırken telefonuna el konuldu.

Bursa Büyükşehir Beledisi ile birlikte CHP'nin kazandığı 35 il belediyesinden 7’sine operasyon düzenlendi, belediye başkanları gözaltına alındı veya tutuklandı. İstanbul’da CHP'li 26 belediyenin 11’inde belediye başkanı tutuklandı, 2’sine kayyum atandı. CHP’li üç belediye başkanı ise AKP’ye geçti. Toplam 25 belediye başkanı tutuklandı, 1’i ise dün itibariyle gözaltına alındı. CHP ve DEM Parti’nin elinden alınan belediyelere bakılınca toplamda 15 milyondan fazla yurttaşın iradesine doğrudan darbe vurulmuş oldu.

Rejimi tahkim etme çabası: Tüm bu operasyonların arka planında yatan temel amaç seçimsiz ve muhalefetsiz bir rejim inşa etme çabası. İktidar sandığın formaliteden kurulacağı, iktidarın yarışacağı rakibi bizzat kendisinin belirleyeceği, oy sayım ve sandık güvenliğinin büsbütün ortadan kalktığı, yerel yönetimlerin yetkilerinin tümüyle budandığı, kazananın önceden belli olduğu bir sistem yaratmak istiyor. Bu sayede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir kez daha iktidar koltuğuna oturtmayı planlayan Saray yönetimi rejimi tahkim etmek istiyor.

Seçmede umutsuzluk yaratmak: İktidar aynı zamanda ardı arkası kesilmeyen operasyonlarla seçmende kayıtsızlık duygusu yaratmaya çalışıyor. Oy verdiği partinin belediye başkanı görevden alınan milyonların sandığa olan inancının kırılması amaçlanıyor. “Sandığa gidip oy versem de bir şey değişmez nasılsa seçtiğim kişiler görevden alınıyor” duygusuna kapılan yurttaşın sandıkla bağı koparılmak isteniyor.

Adayları yarış dışına itme çabası: Bu operasyonlarla Erdoğan’ı sandıkta yenme olasılığı yüksek tüm potansiyel adaylara mesaj veriliyor. Kurulan ön seçim sandığında 15 milyondan fazla oy alarak muhalefetin Cumhurbaşkanı Adayı olan Ekrem İmamoğlu 1 yılı aşkın süredir cezaevinde. Konser soruşturmaları başta olmak üzere bakanlık tarafından verilen soruşturma izinleriyle adaylık yarışında ismi geçen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da hedef tahtasında. Dün gözaltına alınan Mustafa Bozbey’in de bu isimlerden biri olabileceği konuşuluyordu.

Muhalefeti yıpratma düşüncesi: Yerel yönetimlere yönelik ardı arkası kesilmeyen operasyonların amaçlarından biri de şüphesiz önümüzdeki seçimlere giderken muhalefeti tamamen yıpratma düşüncesi. Muhalefetin yereldeki lojistik ve moral üstünlüğünü kırılmak isteniyor. Aynı zamanda CHP’li belediyeleri yurttaş nezdinde karalamak da aynı planın bir parçası olarak görülüyor. İktidarın CHP’nin elinden aldığı belediyelerdeki rantı ele geçirme çabası da operasyonların bir başka nedeni olarak değerlendirilebilir.

Yukarıda sıraladığımız tüm bu noktalar birbiriyle iç içe geçen gelişmeler. 19 Mart yargı darbesiyle zirveye çıkan bu hukuksuzlukların ardı arkası kesilmedi. Ancak rejimin önündeki en büyük engel 19 Mart’ta milyonların sokağa taşan öfkesi. Saraçhane’den Maltepe’ye, üniversite kampüslerinden Anadolu’daki kentlere dek uzanan itiraz dalgası farklı biçimlerde devam ediyor. İktidarın hukuksuzluklarına karşı ortak ve birleşik bir toplumsal muhalefet inşa etmek ise hala acil bir ihtiyaç olarak ortada duruyor.

***

Bozbey’in örgütü Saray’ın bitmeyecek savaşı
-Bülent Falakaoğlu-EVRENSEL-


Artık her güne siyaset ve yerel yönetim eksenli adli operasyonla uyanmak sıradan bir vaka haline geldi.


Son ‘havadis’ Bursa’dan.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey gözaltına alındı. Yanı sıra eşi, kızı, gelini, kardeşi de…

Bozbey örgüt lideri imiş; gözaltılara bakılırsa, tüm aileyi de örgüte dahil etmiş(!)

***

Yolsuzluk gerekçesi ile operasyonlar silsilesi 2025 martında başladı; İBB Başkanı İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla.

Bu operasyonlar zincirine yeni halkalar da eklenecek; seçim ne zaman yapılacaksa o zamana dek.

Bilinmeli ki sürecin seçim kazanmanın da ötesinde hedefleri var! Ama iktidar bunun hâlâ ‘hukuki’ bir süreç olduğuna ikna etmeye çalışıyor. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, 591 AKP’li belediyeye ‘Soruşturma izni verdik’ çıkışı da bundan.

Tam bir muhalefete yönelik tutumu perdeleme çıkışı!

Öyle ya… 2024 seçimlerinde kazandığı toplam belediye sayısı 505 olan AKP’ye yönelik, 591 soruşturma olsaydı, soruşturma fırtınası eserdi.

Peki böyle bir fırtına esintisi hisseden, gören var mı?

AKP’li belediye başkan ve yöneticilerinin herhangi birine ilişkin şafak operasyonu, kelepçe ve anında tutuklama hatırlayan var mı?

Geçtim bunları (Yahşihan belediye başkanı dışında o da tahliye edildi) 1 tane tutuklanmış AKP’li belediye başkanı bilen var mı?

Soruşturma izni var ama soruşturma kovuşturma yok; “Ama AKP’ye de yapıyoruz” deyip perdeleme var!

***

Uygulamalara bakınca gayet ‘siyasi’ gözüken operasyonların, daha önce de vurguladığımız gibi ilk etapta üç hedefi var.*

Özetleyelim!

Birincisi: CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu seçim yarışında devre dışı bırakmak.

İkincisi: Muhalefeti ‘yolsuzluk’ ile etiketleyip öte yandan da yerel yönetim imkanlarını cebren ele geçirmek; belediye imkanlarına kayyım ya da belediye meclis çoğunluğu yoluyla çökmek ve de olabildiğince çok şehir ve ilçede muhalefeti bu imkanlardan mahrum bırakarak, toplumla temasını azaltmak.

Burada yeri gelmişken bir parantez açıp, sıcak konuya dikkat çekelim.

Bursa Büyükşehir Belediyesine yönelik yapılan operasyon da belediyenin muhalefetin elinden alınmasının önünü açtı. Başkan Bozbey tutuklanırsa (Ki aksi olmuyor), belediye meclisinde başkanlık için yapılacak seçimlerde, MHP ve AKP birlikte meclis çoğunluğuna sahip olduklarından başkanlık el değiştirecek (tersi örneği yok).

Muhalefetten istifa edip Cumhur İttifakına geçen hedeften çıkıyor. Mustafa Bozbey’in üzerinde de ‘istifa baskısı’ olduğu yönünde bilgiler kamuoyuna yansımıştı, ‘Hayır yerimdeyim’ demesinin üzerinden üç ay geçmeden gözaltına alındı.

Şimdi de sıradaki operasyonun hedefinde belediyeye dair tahmin yürütülüyor. (Biz çağırmayalım ama) hakkında ‘iktidar yanlısı’ yerel gazetelerde AKP’ye geçeceği iddiaları çıktıktan sonra, ‘Durdurduğumuz yer belli’ diyen Balıkesir Belediye Başkanı Ahmet Akın tahminlerin en önünde.

Parantezi kapatıp operasyonların üçüncü hedefini vurgulayalım: Yıpratıp, seçmenlerin yöneleceği alternatif bir odak olmaktan çıkarmak üzere CHP’nin kurumsal yapısına saldırmak!

Üç maddenin ötesindeki hedefler

Hukukun, siyasal muhalefetin yok edilmesine yönelik silah olarak kullanılmasının, yukarıda sıraladığımız üç maddenin dışında, daha geniş hedefleri var.

Bir tanesi… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ara ara konuşmalarında yer alan “Allah ömür verdikçe’ ve ‘son nefesimize kadar hizmet’ cümlelerinde karşılığını bulan ebediyete kadar hedefi!

İkinci ise ilk hedefin kaldıracı olarak ‘seçimsizlik’!

Mesele seçimlerin olmaması değil, göstermelik olması. Adayların olduğu, sandığın kurulduğu ama sonucun değişmediği, ‘sürpriz’in olmadığı içi boşaltılmış bir seçim hedefi!

İlmek ilmek örülmek isteniyor süreç.

‘Terörist, ajan, dış mihrak’ ifadeleri ile muhalefeti söylemle devre dışı bırakmaktan kayyımlara... Seçimi iptal ettirecek kadar Yüksek Seçim Kurulunda hakimiyet kurmaktan yargı başta olmak üzere tüm kamu kurumlarını iktidarın aracına dönüştürmeye... İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığını ülkenin dört bir yanındaki soruşturmalarda yetkili kılmaktan hukuki aracılığıyla siyasi rakip elemeye… Adım adım alınan tüm bu yollar ‘seçimsizlik’ menziline yaklaşmak için.

Bu uğurda, felaket tellallığı gibi duracak ama aday engellenme sürecinin ‘mutlak butlana’ varması şaşırtıcı olmaz.

İktidarın her cephede farklı yürüttüğü savaşın, ortak paydası var: Tüm kaynakları ebediyete kadar kontrol etmeyi engelleyecek ne varsa bertaraf etmek.

Bundandır ki… Maden şirketlerinin karış karış ülke topraklarını işgaline tanık olurken dün gelen tutuklama haberi tesadüf değil: Akbelen’de holdinglerin talanına karşı toprağını savunan İkizköylü Esra Işık, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Öte yandan 4 günde Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü Kocaeli büyüklüğündeki alanı madenlere tahsis etti. Henüz üçüncü harf ‘ç’de (Çanakkale) olan ihale süreci alfabetik sırayla tam gaz devam edecek.

Toprağa çökenlere serbesti, toprağını savunan köylüye tutuklama! Mücadeleci sendikacının tutuklamasından köylünün direncinin kırılmasına ne yaşıyorsak hepsi ortak paydanın elemanı.

İktidarın önü tamamen açık mı?

Soru(n) şu: İktidar tam gaz ilerliyor da istediği sonuçları alarak mı ilerliyor?

İktidar bunca zorlamasına rağmen, ülkenin yüzde 60’dan fazlası, Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere CHP’li belediye başkanlarına yapılan operasyonu ‘suçla değil siyasi rekabetle ilgili bir şey” olarak yorumluyor.

Meselenin yolsuzluk olduğunu anlatmaya çalışması ümitsiz bir çaba!

Bu durum karşısında iktidar sürdürdüğü savaşın dozunu artırırken diğer taraftan da ‘savaşı’ fırsat olarak görüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözleri etmesi boşuna değil: “Partimize veya ittifakımıza oy versin vermesin, milletimiz bu fırtınalı dönemde ‘İyi ki Türkiye’yi AK Parti yönetiyor” diyor.

Belli ki Erdoğan, savaş ortamının yaratacağı güvensizlikte seçmenlerin bir bölümünü kendi öncülüğünde, ‘iç cephe’ dedikleri safta toplamayı hesap ediyor.

‘Ulusal’ veya ‘uluslararası kriz’ dönemlerinde ‘güçlü lider’ etrafında saflaşma yaratmak güçlü olasılık. 2015 yılında tek başına iktidarı kaybettiği seçimler sonrasında kasımda tekrarlanan seçimlerde bu görülmüştü. ‘İstikrarsızlık ve korku’ iklimi fırsata çevrilmiş, AKP’ye yüzde 50 oy olarak dönmüştü.

Şimdi de ülkenin etrafındaki yangın aynı işlevi görsün isteniyor. Lakin iktidarın süresini ve etkilerini belirleyemediği savaşın ‘ekmeğini yemesi’ garanti değil! Bir yerde başarılan saflaşmanın diğer taraftan dağılması yüksek olasılık.

‘Rıza’ üretmeyi başaramadığı için amansız bir savaş yürüten iktidarın kendisi de biliyor ki bu koşullarda başardığı saflaşmanın raf ömrü uzun olmaz. Bu vazgeçeceği değil, savaşını büyüterek sürdüreceği anlamına gelir.

Uzun uzun tartışılması gereken bu durumu, yazıyı uzatmamak için burada şu özetle bitirelim: Türkiye’de rejim, seçimleri sürdürüp iktidar değişimini imkansızlaştırmak istiyor; panzehri, iktidarın siyasetsizlik hayaline karşı her yerde siyasettir!

*Konuya dair Genel Yayın Yönetmenimiz Hakkı Özdal’ın yazısı: 19 Mart siyasal operasyonlarının birinci yılı geride kalırken: Muhalefetin liderleri hapiste iktidar meşruiyet sancısında

https://www.evrensel.net/yazi/98897/19-mart-siyasal-operasyonlarinin-birinci-yili-geride-kalirken-muhalefetin-liderleri-hapiste-iktidar-mesruiyet-sancisinda

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Mart 2026-


Diyanet ‘çevresi’ bir bir Bakanlığa -Mustafa Bildircin- 

Ülkedeki liyakat tartışmalarını alevlendirecek görevlendirmelerin bir yenisi daha ortaya çıktı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’nın ardından, Personel Genel Müdürlüğü’nün de eski bir Diyanet İşleri Başkanlığı bürokratına teslim edildiği belirtildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda, Mehmet Görmez döneminde basın danışmanı olarak görev yapan Halil Erdoğan, Görmez’in görev süresinin dolmasının ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Daire Başkanı olarak görevlendirildi. KURUM’UN EKİBİNDE Erdoğan’ın, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un İBB Başkan Adaylığı döneminde seçim çalışması ekibinde de yer aldığı öne sürüldü. Kurum’un seçimleri kaybetmesinin ardından Halil Erdoğan’ın, bir süre TBMM’de kurum ile birlikte çalışmaya devam ettiği bildirildi. BAKANLIĞA DÖNÜŞ Kurum’un, yeniden bakanlığa atanmasının ardından Erdoğan’ın da bakanlığa döndüğü kaydedildi. Bu kapsamda bakanlığın Personel Genel Müdürlüğü biriminin başına Halil Erdoğan getirildi.  LİYAKAT TARTIŞMASI  İlahiyatçı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in özel kalem müdürü olarak görev yapan, ardından Kentsel Dönüşüm Daire Başkanlığı’na atanan Oğuzhan Dinler ile eski Diyanet bürokratı Halil Erdoğan’ın bakanlıkta görevlendirilmesinin liyakat tartışmalarına yol açtığı savunuldu.

İstismar dosyası böyle kapatıldı: "Isırmadı ve bağırmadı"-Mustafa Bildircin- 

Balıkesir’de 14 yaşındaki çocuk, akrabasının cinsel istismarına uğradığını annesine anlattı. Annenin şikâyetiyle başlatılan soruşturmada çocuğun verdiği ifade uzman tarafından, “Güvenilir nitelikte” olarak değerlendirilse de Başsavcılık, “Isırmak ve bağırmak suretiyle tepki verilmemesi” gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

Henüz 14 yaşında olan bir kız çocuğunun annesi, 21 yaşındaki akrabaları E.Ö’ün kızına cinsel istismarda bulunduğunu belirterek karakola şikayetçi oldu. Anne emniyetteki ifadesinde, kızının kendisine cinsel saldırıya uğradığını ve “Zor kaçtığını” belirtti. Anne öte yandan, akrabalarının kızını sabah 8.30’da mesaj ile eve davet ettiğini, kızının eve girdiğinde çok sayıda içki şişesi gördüğünü de ifadesine ekledi. 2020 yılında yaşanan olayın ardından Gönen Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Başvuru hakkında 24 Aralık 2020 tarihinde düzenlenen adli muayene raporunda, “Darp ve cebir izine rastlanmadığı, alkolmetre ölçümünde ise sıfır promil alkol tespit edildiği” belirtildi. TEHDİT VE TACİZ  Akrabasının istismarına uğradığını belirten 14 yaşındaki kız çocuğu, 25 Aralık 2020 tarihinde Çocuk İzlem Merkezi’nde ifadeye alındı. Kız çocuğu ifadesinde, özetle şunları söyledi: “E.Ö. evde iken ‘Benim elimde kanıtlar var ailene söylememi ister misin?’ diyerek eski sevgilimin beni kızlık anlamında bozduğunu konuşmaya başladı. Ben, ‘Böyle bir şey yok’ dediğimde, ‘Yalan söyleme seni döverim’ dedi. Kafası güzeldi. Bana, ‘İç’ dedi, ‘İçmeyeceğim’ dedim ama içmeye zorladı. Biraz içtiğimi hatırlıyorum. Daha sonra benim dudaklarıma yapışıp öptü. Beni yorganın altına aldı. Cinsel organını ağzıma soktu.” Çocuk ifadesinde, evden çıkmak istediğini ancak E.Ö’nün, “Gidemezsin” diyerek kendisini koltuğun üzerine attığını kaydetti. Cinsel istismarın, koltukta da devam ettiğini dile getiren kız çocuğu, “Bana, ‘Tekrar gelecek misin?’ diye sordu, beni bırakırsa geleceğini söyledim” diyerek evden ancak bu şekilde kurtulabildiğini kayda geçirdi. E.Ö’nün kendisine dokunmaya çalıştığı sırada üzerinde mont olduğunu belirten çocuk, “Bu nedenle vücudumda herhangi bir kızarıklık ya da morartı oluşmadı” diye konuştu.  İFADELER GÜVENİLİR NİTELİKTE Çocuğun ifadesinde alan uzman adli görüşmeci, görüşmenin ardından hazırladığı raporda çocuğun anlama, kavrama ve ifade becerilerinin yaşına uygun düzeyde olduğunu bildirdi. Çocuğun anlatımının da “Sebep-sonuç ilişkisi yönünden tutarlı olduğunu” belirten adli görüşmeci, “İfadeler açık, samimi ve güvenilir niteliktedir” yorumunu yaptı. Şüpheli E.Ö. ise savunmasında, çocuğun uzaktan akrabası olduğunu belirterek, olay günü arkadaşlarıyla sabaha kadar içki içtiğini söyledi ve “Sosyal medya uygulaması üzerinden bir konu konuşmak istediğimi yazdım. Ona, başkalarını ile birlikte olduğunu duyduğumu söyledim. İddia edildiği gibi cinsel istismarda bulunmadım” ifadelerini kullandı. TARTIŞMALI KARAR Dosyayı değerlendiren Başsavcılık, “Kovuşturmaya yer olmadığına” yönelik karar aldı. Kararın gerekçesinde ise tartışma yaratacak ifadelere yer verildi. Kararda, mağdurun ifadesinde yer alan, “Yorgan altında cinsel organını sokma” eyleminin, “Fiziki olarak hayatın olağan akışına uygun olmadığını” savunuldu. Öte yandan çocuğun, “İstismar eylemi sürerken mağdurun şüphelinin cinsel organını ısırmak veya itmek suretiyle tepki vermemesi” ve “İlk harekette hiçbir suretle sesini çıkarmayışı veya bağırmayışı”, “Hayatın olağan akışına uygun bulunmayan ve soyut iddialar” olarak nitelendirildi. YENİDEN SORUŞTURMA KARARI  Başsavcılığın, “Kovuşturmaya Yer Yok” kararına yönelik Bandırma Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itiraz da 16 Temmuz 2021 tarihinde reddedildi. Hakimliğin ret kararının ardından çocuğun annesi tarafından AYM’ye, “Kötü muamele yasağının ihlal edildiği” iddiasıyla bireysel başvuruda bulunuldu. Dosyayı inceleyen Yüksek Mahkeme, 23 Aralık 2025 tarihli kararında kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden soruşturma yapılması gerektiğine hükmetti.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı: Evinde arama yapılıyor 

CHP'li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı verildi. Bozbey'in evinde arama yapıldığı ve telefonuna el konulduğu belirtildi. Bozbey'in kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.

CHP'li belediyelere yönelik operasyon ve soruşturma dalgası devam ediyor. Halktv.com.tr'den İsmail Saymaz'a konuşan CHP'li milletvekili Kayıhan Pala, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı verildiğini açıkladı. Saymaz'ın aktardığına göre, Pala, Mustafa Bozbey'in evinde arama yapıldığını belirtti.Saymaz, Bozbey'in telefonuna da el konulduğunu ifade etti. Gözaltı kararının sadece Bozbey ile sınırlı olmadığı; başta kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.

Kimyasal dev tesis suyu bitirecek -Gökay Başcan- 

Cengiz Holding, Mardin’deki tesisini devasa bir kimyasal üsse çeviriyor. “Özel Endüstri Bölgesi” statüsüyle kurulan tesislerde binlerce ton tehlikeli asit kullanılacak, saatte 356 tona varan yeraltı suyu sömürülecek.

Ülkenin dört bir yanındaki ekolojik yıkım projelerinin bir numaralı aktörü Mehmet CengizMardin Mazıdağı’ndaki tesisini devasa bir kimyasal atık üssüne çevirmeye devam ediyor. Samsun’daki fosforik asit tesisinin atıklarını Karadeniz’e dökmek için çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreci başlatan Cengiz Holding (Eti Bakır A.Ş.), şimdi de Mardin Mazıdağı’ndaki entegre tesisi için harekete geçti.Cumhurbaşkanlığı kararıyla "Özel Endüstri Bölgesi" (ÖEB) ilan edilen alanda kurulan tesisin, bölgenin kısıtlı yeraltı sularını sömürerek halk arasında "kezzap" ve "tuz ruhu" olarak bilinen kuvvetli asitlerle devasa kapasitelerde yeni üretimler yapacağı ortaya çıktı. 'ÖZEL ENDÜSTRİ BÖLGESİ' ZIRHI 1974 yılında kamuya ait Etibank bünyesinde kurulan ve 1994’te Tansu Çiller döneminde "zarar ediyor" gerekçesiyle kapatılan Mardin Mazıdağı Fosfat Tesisleri, 2011 yılında 380 milyon lira gibi düşük bir teklif sınırı üzerinden yok pahasına Cengiz Holding’e satılmıştı. Özelleştirme kıyağıyla alınan bu devasa alan, iktidarın 10 Mayıs 2019 tarih ve 1041 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ÖEB ilan edildi. Şirketin hazırladığı 450 milyon TL bedelli yeni ÇED dosyasında, bu "özel zırhın" nasıl kullanıldığı da açıkça gözler önüne serildi. Şirketin "sıfır atık" söylemiyle pazarladığı tesis, Kastamonu Küre ve Elazığ madenlerinden çıkarılan pirit küllerinin (atıklarının) Mardin’e taşınmasıyla çalışacak.   SAATTE 356 TON SU HARCAYACAK İklim krizinin etkilerinin en yoğun hissedildiği Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki tesiste, sadece yeni kurulacak Kobalt Tuzları Üretim Tesisi’nde saatte 20 metreküp proses suyu ve 86 metreküp soğutma suyu kullanılacak. Oksijen Üretim Tesisi’nin soğutulması için ise saatte tam 250 metreküp su harcanacak. Şirket, saatte toplam 356 tona ulaşan bu devasa su ihtiyacını ilk etapta bölgedeki yeraltı su kuyularından karşılayacak. KEZZAPTAN TUZ RUHUNA  Yeni hazırlanan ÇED dosyasına göre Cengiz Holding, bu atıklardan elde ettiği yarı mamulleri daha da saflaştırmak için tesise üç yeni ünite ekleyecek: • Yüksek Saflıkta Kobalt Tuzları Üretim Tesisi: Yılda tam 6 bin 837 ton kapasiteyle çalışacak. • Çinko Sülfat Monohidrat Üretim Tesisi: Yılda 7 bin 208 ton kapasiteyle toz halinde çinko ürünü elde edecek. • Oksijen Üretim Tesisi: Fırınları beslemek için saatte 6 bin metreküp oksijen üretecek. "Kobalt Nitrat" üretmek için halk arasında "kezzap" olarak bilinen kuvvetli nitrik asit (HNO3), "Kobalt Klorit" üretmek için temizlikte de kullanılan ancak sanayi tipi son derece zehirli ve tahriş edici olan "tuz ruhu" yani hidroklorik asit (HCl) kullanılacak. "Kobalt Asetat" üretmek için "sirke ruhu/asidi" olarak bilinen asetik asit ile çözündürme işlemi yapılacak. Ayrıca tüm bu ayrıştırma işlemlerinde bazik bir kimyasal olan kostik (sodyum hidroksit) yoğun olarak kullanılacak.

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-

Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-  Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etm...