soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


'Ölüm hastanesi': Yargı nasıl halkı değil AKP'yi korumaya karar verdi?-Özkan Öztaş- 

6 Şubat depremlerinde Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yıkıldı. En az 68 kişi öldü. Kamu görevlilerine soruşturma izni verilmedi. Mahkeme, itirazı da reddetti. Abdullah Gül, tanık olduğu süreci anlatıyor.

6 Şubat 2023'te yer sarsıldığında Abdullah Gül, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ek hizmet binasının sadece 5 dakika uzağındaki evindeydi. Uyandığında, dışarıda kıyameti andıran bir atmosfer vardı. Çocuklarını hızla apartmandan indirdiğinde ortalık "ana baba günü"ne dönmüştü. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, enkazlardan dumanlar yükseliyordu.

Abdullah Gül o anı, "Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Belki bugüne kadar görmediğimiz şiddetteydi, belki de şokla ben öyle hissettim ama Hatay hiç olmadığı kadar soğuktu, termometreler eksi 4 dereceyi gösteriyordu" sözleriyle anlatıyor.

Çocuklarını güvenli olması için komşularının yanına, bir parktaki arabaya bırakan Gül, hemen arabasına atlayıp kendisinin sağlık memuru olarak görev yaptığı, eşi Asiye Gül’ün de nöbetçi ebe olduğu hastaneye koştu. Ancak karşılaştığı manzara, bir hastaneden çok bir savaş alanını andırıyordu.

Hastane binasının girişi ve arkasındaki bloklar yerle bir olmuştu. Blokların üzerine tozdan bir bulut çökmüştü. Gül, acil girişinden arka tarafa geçerken fark etti: Oksijen tüplerinin bağlantı boruları kopmuş, her yere oksijen saçılıyordu. Durum, içerideki hastaların oksijeninin kesildiği, yaşam desteklerinin durduğu anlamına geliyordu.

O devasa enkazın altında bir yerlerde olan eşi Asiye Hanım’a seslendi, yanıt alamadı. İlk gün, hastaneden geriye kalan yığının başında büyük bir sessizlik ve bekleyişle geçti.

Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yerle bir olmuştu. Bina depreme dayanıksızdı ve bu konuda hazırlanmış raporlar vardı. Yani 6 Şubat depremindeki felaket göz göre göre gelmişti.

O binada resmi rakamlara göre 68, ancak olay yerindeki doktorların kayıtlarına göre 72 yurttaş hayatını kaybetti. 

Hastane onlarca yurttaşımızın ölümüne sebep olmasına rağmen, konuya dair iddianame depremden tam 28 ay sonra hazırlandı. Ancak olayın ardından kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi. İzin verilmemesine itiraz edildi, ama 11 Ocak 2026 tarihinde çıkan kararla itiraz da Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi tarafından reddedildi.

Oysa tüm deliller ortadaydı. Binanın depreme dayanıksız olduğu, halihazırda taşınılacak bir başka hastane binası olmasına rağmen eski binada kalmaya devam edildiği deprem öncesi tutulan kayıtlarda ve yazışmalarda mevcuttu. Yetkililer durumun farkındaydı, üstüne, çözüm de gayet olanaklıydı.

Kararı ve yaşanan süreci, deprem anında enkaz başında olan, eşini ve meslektaşlarını kaybeden Demokratik Sağlık Sen Anadolu Şube Başkanı Abdullah Gül ile konuştuk. Kendisi de sağlık memuru olan Gül, yaşananların bir "ihmal" değil, "göz göre göre gelen bir cinayet" olduğunu belgeleriyle anlattı.

'Cumhuriyet Savcısına izin vermeyen kim?'

Mahkemenin ret kararını değerlendiren Abdullah Gül, devletin kendi savcısına engel olduğuna dikkat çekti. Gül, yaşanan hukuk garabetini şöyle özetledi: "Bu hastane devletin hastanesi, ölenler bu devletin yurttaşı. Ama adaleti engelleyen de yine devletin mekanizması. Bugün soruşturma izni isteyen kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin savcısı. İddianamede ihmaller o kadar açık ki... Savcı, 'Kuvvetle muhtemel ihmal var, belgeler burada, bırakın soruşturayım' diyor. Sonuçta biz yakınlarını kaybedenler de 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Eğer suçsuzlarsa beraat ederler. Ama izin verilmiyor. Kamu görevlileri içinde unvanında 'Cumhuriyet' geçen tek kişi savcılardır. Siz Cumhuriyet Savcısı'na izin vermiyorsanız, adaletten neyi kaçırıyorsunuz?"

6 Şubat günü yıkılan binada onlarca kişi yaşamını kaybetti. Ek binada resmi kayıtlara göre 68 ancak olay günü doktorların tuttuğu ölüm kayıtlarına göre 72 kişi yaşamını kaybetti. Ana binada ise çöken sistem ve zarar gören yapıdan dolayı onlarca hasta bağlı bulundukları cihazlar durduğu için yaşamını kaybetti.

'Bu ihmal değil, cinayet'

Hastanenin depreme dayanıksız olduğunun yıllardır bilindiğini belirten Gül, 2016 yılına ait kritik bir ayrıntıyı paylaştı. Buna göre, riskli olduğu için yeni bir hastane yapılmasına rağmen eski binanın "yataklı servis" olarak kullanılmaya devam edilmesi felaketi getirdi: "2016 yılında Hatay’a 900 yataklı yeni bir hastane yapıldı. Bakanlık o dönem İl Sağlık Müdürlüğü’ne bir yazı yazarak, 'Eski binaların sağlık kuruluşu olarak kullanılması elzem değildir, idari bina olacaksa bile deprem raporlarını dikkate alın' dedi.  Peki ne yapıldı? 150 yataklı hastane olarak çalıştırılmaya devam edildi. Depremden iki ay önce bilim insanları uyardı, İskenderun Devlet Hastanesi’nin sitesinde bile 'depreme dayanıksız' yazıyordu. Buna rağmen binayı açık tutmak cinayettir."

'Abi üstüme basıyorsun'

Depremde ikinci günün sabahında Yayladağı’ndan yola çıkan belediye araçları binanın önüne gelmiş. Ancak bir saat sonra, "AFAD koordinasyon ekibi kuracak" denilince bölgeden ayrılmışlar. Üçüncü gün Ümraniye Belediyesi ekipleri gelmiş ama "Burada yaşayan yok" deyip onlar da gitmiş.

Abdullah Gül, o çaresizlik anlarında enkazda sadece iki kişi kaldıklarını anlatıyor: "Sadece iki kişiydik. Bütün arama sırasında onlarca insanın öldüğünü düşünüyorduk. Arama kurtarma faaliyetleri sırasında üzerine bastığımız enkazın altından insanların feryatlarını duyuyorduk. 'Abi üstüme basıyorsun' diye bağırıyorlardı. Dondum kaldım. İnsanlar enkaz altında, eksi 4 derecede, yağmurun altında, bizlerin ayakları altında 'basmayın' diye diye, diri diri öldüler."

Devletin ve kurumların terk ettiği enkazda, kendi çabalarıyla arama sürerken dördüncü gün Karabük’ten gelen özel ekiplerin de desteğiyle 70 yaşında bir kadın burnu bile kanamadan sağ çıkarıldı. Ancak onlarca kişi için artık çok geç kalınmıştı. 

Sonrası zaten 5. gün. "O günden sonra kimse sağ çıkmadı. Asiye Hanım'a ve diğer tüm canlara ulaştığımızda her şey çok geçti" diye anlatıyor Abdullah Gül.

Yıkılan hastanenin yukarıdan görüntüsü.

Resmi rakam 68, bizzat tutulan defter 72

Hastanenin yıkılmasının ardından Abdullah Gül, daha önce "yeşil alan" olarak tarif edilen prefabrik bir yapının hızla revire dönüştürüldüğü o kaotik anları yönetmeye çalıştıklarını anlatıyor. Kendisi sağlık memuru olduğu için ilk yardım konusunda uzmanlaşmış bir acil tıp uzmanı değildi. O an inisiyatifi, son sınıf bir acil tıp öğrencisi aldı. Geri kalan tüm gönüllüler de onun öncülüğünde seferber oldu.

Yıkılan yerlerden topladıkları serum kitlerini yaralılara takarak hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor Abdullah Bey. 

O karmaşada bir de defter tutmuşlar. 

Resmi kayıtlara 68 olarak geçen ölü sayısı, Abdullah Gül ve o gün orada olanların bizzat tuttuğu defterde, isim ve soyisimleriyle 72 kişiydi. Gül, aradaki farkın o gün kayda geçirilen ancak daha sonra ulaşılamayan cenazelerden kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Abdullah Gül, o gün yıkılan hastanenin hemen arkasında bulunan konteyneri revir yaptıklarını, başta çöken hastane binasındaki kişiler olmak üzere gelen herkese acil yardım müdahalesi yaptıklarını belirtiyor. Bu kurulan revirde aynı zamanda hastane enkazından çıkarılanların da kayıtları tutulmuş.

'Pimi çekilmiş bomba' ve rant çemberi

Yaşananlar sadece bir doğal afet değil, göz göre göre gelen bir felakete işaret ediyor. 

Abdullah Gül, hastane binasının depreme dayanıksız olduğunun 2012 yılında hazırlanan raporlarla kayıtlara geçtiğini vurguluyor. O dönem hastanenin taşınacağı bir bina yok. Ancak 2016 yılında Hatay’da yeni hastane binası tamamlanmıştı.

Yani depreme dayanaksız olan bina taşınmaya müsaitti ama taşınmadı. Abdullah Gül, 2016’dan sonra eski binanın "pimi çekilmiş bir bomba" gibi faaliyetine devam ettiğini söylüyor.

Peki hastane yeni adresine neden taşınmadı? 

Yetkililer bu durumu "yoğunluk, pandemi ve Zeytin Dalı Harekatı" gibi gerekçelerle açıklamış vaktiyle. Ancak resmi veriler bu savunmayı yalanlıyor. 1100 yataklı eski hastane, Covid döneminde bile en fazla yüzde 78-80 doluluk oranıyla çalışmıştı. Yani eski binanın tahliyesinin önünde özel bir kapasite engeli yoktu.

Gül’e göre asıl sebep "rant"tı. Hastane çevresinde kümelenmiş eczaneler, fizik tedavi merkezleri, medikalciler ve ticari işletmelerin oluşturduğu ekonomik döngü, binanın taşınmasını engelledi. İnsan hayatı, ticari çıkarların gölgesinde bırakıldı.

'Ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk' diyenler ödüllendirildi

Facianın sorumluları yargılanmak bir yana, adeta ödüllendirildi. Soruşturma izni verilmeyen kamu görevlilerinin akıbeti, yaşanan hukuksuzluğun boyutunu gözler önüne seriyor. Savcılık hazırladığı iddianamede 2012 yılına kadar tüm yetkililerin doğrudan sorumlu ve muhatap olduğuna işaret ediyor. Ancak iddianameye sadece bir kişinin adı geçti: Mustafa Hambolat. 

Mustafa Hambolat'ı 2023 yılında henüz çöken hastanenin enkazının tozu dahi kalkmamışken AKP'den Hatay Milletvekili aday adayı olarak tanıyoruz. Kendisi şimdilerde Ankara Sanatoryum Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı. Vekil olamadı ama yeni göreviyle ödüllendirildi.

Ömer Akın iddianamede adı geçmeyenlerden. Dönemin Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri. Sürecin tepesindeki isimlerden biri. İddiaya göre, "Bu bina ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk" diyen Akın, şu an görevine devam etmekle kalmadı, 2025 yılında Hatay’da "yılın başhekimi" seçildi.

Mahmut Bayrakçıoğlu, dönemin başhekimi. Sebahattin Yılmaz, 2016 yılında yeni bina yapıldığı halde eski bina kullanıma devam ederken Hatay İl Sağlık Müdürü. Şu an Bakanlıkta koordinatör. Mustafa Erdoğan, yeni bina yapıldığı dönemde, yeni binanın kuruluşuna eşlik eden dönemde hastanenin başhekimi. Şimdilerde AKP Hatay İl Başkanı. Sıtkı Sönmez dönemin başhekimi, Selahattin Yılmaz da Sağlık Bakanlığı Koordinatörü.

Savcılık, 2012 yılına kadar geriye dönük tüm yetkililerin soruşturulmasını talep etti. "Kuvvetle muhtemel ihmal var" denildi. Ancak Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi, soruşturma izni verilmemesine yapılan itirazı reddetti.

Mücadele AYM'ye taşınıyor

Dosyanın üstü kapatılmak istense de Abdullah Gül ve yakınlarını kaybeden aileler vazgeçmiyor. İç hukuk yollarının tıkanması nedeniyle süreç Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yoluyla taşınacak.

Abdullah Gül, "Bu insanlar yargılanmadığı sürece toplum vicdanında hep suçlu kalacaklar. Biz yakınlarını kaybedenler 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Gelecekte bu davanın nasıl biteceğini, vereceğimiz mücadele belirleyecek" diyor.

/././ 

Sağın ortak dili yeniden sahnede: Dervişoğlu'nun anti-komünizmine Kemal Okuyan'dan yanıt 

İYİP Kurultayı’nda yapılan konuşmada komünizmi hedef alan ifadeler kullanan Müsavat Dervişoğlu’na, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan “Hepinizi birleştiren anti-komünizm” yanıtı geldi.

İYİP'in 4. Olağan Kurultayı’nda Müsavat Dervişoğlu, yeniden genel başkanlığa seçildi. Büyük Ankara Kongre Merkezi’nde düzenlenen kurultayda tek aday olarak seçime giren Dervişoğlu, geçerli 1180 oyun tamamını alarak görevini sürdürdü.

Genel başkanlık seçiminin ardından konuşan Dervişoğlu, hem iç hem dış politik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Dünya genelinde otoriterleşmenin arttığını savunan Dervişoğlu, emperyalist güçlerin farklı coğrafyalarda “meşruiyet aşılayarak” kendilerine bağımlı iktidarlar yarattığını söyledi. Türkiye’nin de bu sürecin hedefinde olduğunu söyleyen Dervişoğlu, ülkenin “Iraklaşma, Lübnanlaşma ve Gazzeleşme” riskleriyle karşı karşıya bırakıldığını dile getirdi.

Konuşmasında iktidara yönelik ifadeler kullanan Dervişoğlu, bunun üzerinden komünizmi hedef aldı. AKP'yi eleştirirken antikomünizmi ihmal etmeyen Dervişoğlu, Türkiye’nin “komünist parti bürokrasisiyle idare edilir hale getirildiğini” öne sürdü. 

'Hepinizi birleştiren anti-komünizm'

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Dervişoğlu'nun bu sözlerine tepki gösterdi. 

Sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Dervişoğlu’nun ifadelerini eleştiren Okuyan, İYİP ile AKP’yi birleştiren temel unsurun anti-komünizm olduğuna dikkat çekerek, “İYİP sağcı. AKP sağcı. Hepsini, hepinizi birleştiren anti-komünizm” dedi. Sağ siyasetin ülkeyi getirdiği noktanın gizlenemediğini belirten Okuyan, sağ partilerin birbirini “komünistlikle” suçlamasına işaret etti.

Türkiye siyasetinde bu dilin yeni olmadığını hatırlatan Okuyan, geçmişte Özal ve Çiller dönemlerinde de benzer suçlamaların yapıldığını, AKP iktidarı boyunca ise bu söylemin sürdüğünü ifade etti. Okuyan, bugün gelinen noktada AKP’nin dahi “komünistlikle” itham edilmesini, “Sağın ciddiyeti işte bu kadar” sözleriyle değerlendirdi.

AKP iktidarının komünizmle ideolojik olarak hiçbir ortak noktasının olmadığını vurgulayan Okuyan, “Aradaki fark, karanlık ve aydınlık farkıdır” ifadelerini kullandı.  https://x.com/OkuyanKemal/status/2012866401615093890

***

Starlink ve silahlı gruplar: İran’daki protestolarda ABD-İsrail müdahalesinin payı ne kadardı? 

Financial Times ile New York Times’ın saha kaynakları, altyapı verileri ve eski bir CIA analistinin açıklamaları, İran’daki protestoların planlı ve çok katmanlı bir dış müdahale boyutu taşıdığına işaret ediyor.

İran’da aralık ayının son günlerinde patlak veren ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, Batı medyasında uzun süre “ekonomik krizle tetiklenen halk isyanı” olarak sunuldu. 

Ancak sahadan gelen tanıklıklar, dijital altyapının işleyişi ve istihbarat çevrelerinden yapılan açıklamalar, bu anlatının önemli eksiklikler barındırdığını ortaya koyuyor.

Financial Times’ın (FT) sahadan aktardığı bilgiler, protestoların yalnızca kendiliğinden gelişen kitlesel gösterilerden ibaret olmadığını gösteriyor. Gazetenin görüştüğü tanıklar, siyah giyimli, hızlı hareket eden ve “komando gibi” davranan grupların eş zamanlı biçimde farklı noktalarda şiddet eylemleri gerçekleştirdiğini; çöp konteynerlerini ateşe verip hızla başka bölgelere yöneldiklerini aktarıyor. 

Bu grupların, barışçıl protestocularla güvenlik güçleri arasına karışarak kaosu derinleştirdiği, hatta bazı mahallelerde insanları zorla sokağa çağırdığı öne sürülüyor. FT, bu yapıların kim tarafından yönlendirildiğinin belirsiz olduğunu vurgulasa da, sahadaki örgütlülüğün sıradan bir protesto refleksiyle açıklanamayacağına dikkat çekiyor.

'Protestolar Starlink cihazlarıyla örgütlendi'

Bu tabloyu tamamlayan bir diğer boyut, protestoların dijital altyapısı. New York Times’ın (NYT) haberine göre İran’daki iletişim kesintileri, Batı yanlısı "aktivistler" tarafından yıllardır hazırlığı yapılan bir uydu internet ağıyla delindi. 2022’den bu yana, ABD’nin yaptırım muafiyetlerinden yararlanan Batı destekli sivil toplum grupları ve "dijital aktivistler", Elon Musk’ın şirketi SpaceX tarafından işletilen Starlink terminallerini İran’a gizlice soktu. NYT, bugün ülkede yaklaşık 50 bin Starlink cihazının bulunduğunu, bu sistemlerin protestoların örgütlenmesinde ve dış dünyaya görüntü aktarılmasında kilit rol oynadığını yazıyor.

Gazeteye konuşan kaynaklar, bu sürecin yalnızca “aktivist inisiyatifi” ile sınırlı olmadığını da açıkça ortaya koyduğunu belirtiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın SpaceX ile koordinasyon sağladığı, Biden yönetiminin ise bazı sivil toplum gruplarına bu sistemlerin İran güvenlik birimleri tarafından nasıl gizleneceği konusunda destek verdiği belirtiliyor. Starlink’in İran’da ücretsiz hale getirilmesi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın protestoculara açık destek mesajları, sahadaki “dış müdahale beklentisini” daha da güçlendirdi.

Eski CIA analisti: 'Ayaklanmalar CIA-Mossad ortak ürünüydü'

Eski CIA analisti Larry Johnson da Batı basınının dolaylı biçimde işaret ettiği bu tabloya benzer bu duruma değindi. Judging Freedom (Özgürlüğü Değerlendirmek) adlı podcaste konuşan Johnson’a göre İran’daki kaos, ne kendiliğinden gelişmiş bir halk ayaklanması ne de yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun sonucu. Aksine, eski CIA yetkilisi, İran para biriminin bilinçli biçimde çökertilmesiyle protestoları tetiklemeyi amaçlayan ve CIA ile Mossad’ın ortak yürüttüğü bir istihbarat operasyonundan söz ediyor.

Johnson, İran riyalindeki ani değer kaybının planlı olduğunu, bunun hükümete karşı öfkeyi sokağa dökmek için bilerek kurgulandığını savunuyor. Ona göre Starlink terminalleri de “gökten düşmedi”; istihbarat ağları üzerinden satın alındı, iktidar karşıtı gruplara dağıtıldı. Protestoların koordinasyonu da bu altyapı sayesinde sağlandı. Johnson, Kürtler, Beluçiler, Azeriler ve İran’daki çeşitli muhalif yapıların bu ağ içinde organize edildiğini, silah ve mali destekle sokak çatışmalarının yönlendirildiğini iddia ediyor.

Eski CIA analistine göre, İran’ın Rusya’dan aldığı elektronik harp desteğiyle Starlink sistemlerini devre dışı bırakmasının ardından protestoların hızla sönümlenmesi de bu tezin en güçlü göstergesi. Uydu bağlantısı kesildiğinde, sokaktaki grupların koordinasyon yeteneğinin ortadan kalktığını ve güvenlik güçlerinin kısa sürede kontrolü yeniden sağladığını söylüyor. Johnson, bu sürecin nihai hedefinin İran’a yönelik bir ABD askeri saldırısını meşrulaştırmak olduğunu; ancak planlanan zamanlamadaki aksaklıklar nedeniyle Trump yönetiminin saldırıyı ertelediğini öne sürüyor.

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


SDG tasfiye ediliyor -Akdoğan Özkan- 

Suriye’de hükümet kuvvetleri, Kürt grupları ülkenin doğusundaki Arap aşiretlerin desteğiyle Rakka ve Deyrizor’dan çıkardı, stratejik barajların idaresini devraldı. Sırada Haseke de var mı, yoksa bu durum sadece SDG örgütünün tasfiye süreciyle mi sınırlı?

Mazlum Abdi Ahmed ŞaraMazlum Abdi ve Ahmed Şara

Suriye’nin kuzeydoğusunda bitmek bilmeyen “diyalog masasının” devrilmesi akabinde ortalık toz duman!

Ülkedeki Kürt azınlığın haklarını tanıyan ve Kürtçeyi resmi dil ilan eden Suriye cumhurbaşkanlığı kararnamesinin beklentilerini karşılamadığını açıklayan YPG’ye bağlı gruplar ile bölgedeki Arap aşiretlerin de desteğini alan Suriye hükümet birlikleri arasında ipler tamamen koptu ve silahlar konuşmaya başladı. Fırat üzerindeki, daha önce YPG kontrolünde bulunan, ülke ekonomisi için stratejik öneme sahip Teşrin ve Tabka barajları ile Rakka ve Deyrizor gibi şehirler dün hükümet güçleri ile Arap aşiretlerinin denetimine geçti. Bölgedeki SDG sembolleri de aşiret mensuplarınca tahrip ediliyor.

Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, barajların yeniden Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesi ile ilgili olarak, “Cezire'nin kaynaklarının Suriye halkına iade edilmesi, yeniden yapılanma çabaları, tarımın, enerjinin ve ticaretin canlandırılması ve ülkenin doğal zenginliğine ve vatandaşlarının çabalarına dayalı, direngen bir ulusal ekonominin inşası için önümüze geniş imkanlar açmaktadır," dedi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın soluğu dün öğle saatlerinde Şam’da aldığı bildiriliyor. ABD’nin, el-Şara'yı “well done, boy!” diyerek tebrik etmesi de muhtemel, Fırat havzasındaki operasyonu tahdit koydukları noktada durdurmaz ise, Suriye’ye yönelik yaptırımların yeniden uygulamaya konulmasıyla tehdit etmesi de. Hatta ikisi birden muhtemel.

Barrack’ın ziyareti öncesinde Suriye Dışişleri Bakanlığı, televizyondan yayınlanan açıklamasında şunları dile getirdi“ SDG'yi 10 Mart anlaşmasının uygulanmasında ortağımız olmaya çağırıyoruz. SDG, Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmeyi reddederek son anlaşmaya uymadı. SDG'ye karşı askeri operasyon, 10 Mart anlaşmasını uygulayacağını kabul eder etmez sona erdirilecektir. Askeri operasyonun amacı, SDG'yi 10 Mart anlaşmasını uygulamaya zorlayacak bir gerçeklik yaratmaktır. IŞİD ile mücadele ve güvenlik durumunun kontrolü konusunda ABD yönetimiyle koordinasyon halindeyiz.”

Öte yandan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suriye ordu birliklerine “SDG’ye yönelik saldırılarını derhal durdurması” çağrısı yaptı.

Fırat havzası yangın yeri

Şimdi hafta sonu yaşanan gelişmelere biraz ayrıntılı olarak yer verelim:

Ülkenin geçici Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'ya bağlı HTŞ güçleri ile YPG’ye bağlı gruplar arasında Fırat havzası boyunca kuzeyden güneye çok sayıda noktada çatışmalar yaşandı ve bölgedeki Arap aşiretlerin de hükümet birliklerine verdiği destekle, Kürt gruplar Deyr Hafir, Menbiç kırsalı, Rakka, Deyrizor gibi bölgelerden doğuya doğru çekilmek zorunda kaldılar.

Hükümet birliklerinin yer yer Fırat’ın doğusuna da geçerek, pek çok noktada denetim sağladığı gelen haberler arasında. SDG'nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda varılan ancak SDG lideri Mazlum Abdi’nin uygulamakta ayak dirediği 10 Mart 2025 tarihli mutabakatın gelinen noktada hükmünü yitirdiğini söyleyebiliriz sanıyorum.

Aslında SDG yönetimi, Amerikalıların arabuluculuğu üzerinden Suriye hükümetiyle Fırat'ın doğusunda bulunan Deyr Hafir bölgesini boşaltmayı kabul eden bir mutabakata varmıştı. Fakat Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden memnun olmayan SDG’nin çekilmeyi gerçekleştirmemesi üzerine Ahmed el-Şara'ya bağlı Suriye Ordu birlikleri harekete geçti.

SDG’nin geçen hafta güçlerini çekmeyi reddettiği Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çıkarılması akabinde bölgede kontrolü sağlayan ordu birlikleri hafta sonu kentin doğusuna doğru ilerledi. Suriye Devlet Televizyonu el-İhbariyye, ordu birliklerinin kontrolü sağlamak amacıyla bir süre sonra kentin batısından Deyr Hafir’e girmeye başladığını duyurdu. Odu birliklerinin 17 Ocak Cumartesi günü sabah saatlerinde kentin kırsalındaki Humeyme köyüne de giriş yapmak üzere birlik sevkiyatı gerçekleştirdiği ileri sürüldü.

Deyr Hafr’i ele geçiren Şara'ya bağlı HTŞ güçleri, ardından Fırat’a doğru ilerleyerek SDG güçlerinin ağır silahlarını bırakarak çekildiği el Cerrah askeri havalimanında 17 Ocak günü erken saatlerde denetimi sağladılar.

Hükümet kuvvetleri ile Kürt gruplar arasında Suriye’nin ekonomik canlılığı açısından hayati önem taşıyan Teşrin, Tabka gibi barajlar ile petrol ve doğalgaz sahalarının bulunduğu stratejik bölgelerde de çatışmalar yaşandı.

Bölgedeki kontrol noktalarına takviye olarak gelen TSK’ya bağlı askeri birliklerin de 15 Ocak gecesi ağır teçhizatlarla Menbiç şehrine girdiği ve Teşrin Barajı bölgesine doğru ilerlediği ileri sürüldü. Bölgedeki gazeteciler, 18 Ocak günü Teşrin Barajı bölgesinde şiddetli çatışmalar yaşanmakta olduğunu bildirdiler.

YPG’ye bağlı Kürt gruplar ile yerel Arap kabileleri tarafından desteklenen el-Şara birlikleri arasında son 3 gündür şiddetlenen çatışmalarda ordu birlikleri, Rakka kentine 50 km mesafede bulunan Tabka (Tavra) Barajı'nın güneyindeki Tabka kasabasını da ele geçirdi. Bu, SDG’ye “Fırat'ı da geçebilirim” mesajı vermek demekti!

Bu arada, YPG güçlerinin Tabka’dan çekilmeden önce, bu kasabadaki cezaevinde bulunan mahkumları infaz ettiği ile sürüldü. Suriye hükümeti infazları kınarken eylemlerin SDG’nin bir kontrol ve yıldırma aracı olarak sistematik şiddete olan yatkınlığını gösterdiğini savunarak, uluslararası topluma bu eylemleri cezasız bırakmama çağrısı yaptı.

Rakka ve Deyrizor’da güç el değiştirdi

Ordu birlikleri daha sonra, Rakka'nın güneyinde, daha önce SDG denetiminde kalacağı varsayılan Mensura çevresindeki köylerde de denetimi sağladı. Ordu birliklerinin Fırat'ı geçerek Rakka'ya girme hazırlıkları yaptığının bildirildiği saatlerde, el-Şara'ya bağlı birliklerin, yerel aşiretlerin desteğiyle nehrin kuzeyindeki doğal gaz sahaları ile bilinen Conoco kasabasını ele geçirdiği ve El-Ömer petrol sahalarını hedeflediği kaydedildi.

Bu arada, Suriye İçişleri Bakanlığı'na bağlı teknik ekipler, YPG güçlerinin şehirden çıkartılmadan önce Rakka'nın batısındaki El-Tabka şehrinde sokaklara ve kamu hizmeti tesislerine yerleştirdiği çok sayıda patlayıcıyı ve kara mayınını imha etti. Arap aşiret mensuplarının Rakka şehrinin merkezindeki El-Naim kavşağını dün itibarıyla kontrol etmeye başladığı bildirildi.

Öte yandan, Arap halkın bölgedeki SDG sembollerini tahrip ettiği, bunun yanı sıra Abdullah Öcalan posterlerini indirdiği, resimlerini sildiği de görüntülü olarak aktarılan haberler arasında yer aldı.

Aslında Ahmed el-Şara, Fırat Vadisi'nin tamamını, Rakka'yı, Deyrizor'u ve Ömer petrol sahalarını geri almayı hedeflediğini daha önce açıkça dile getirmişti. Gelişmeler belki de son bir yıldır ilk defa Suriye liderinin arzuladığı istikamette gerçekleşmiş görülüyor. Fırat'ın kuzeyinde 2017’den bu yana SDG idaresinde yaşayan birçok yerleşim, şu an Kürt milislerle ihtilaflı hale gelen Arap aşiretlerinin kontrolüne geçmiş bulunuyor.

Arap aşiretler başrolde

Ülkenin doğusunda -özellikle petrol kuyuları ile doğal gaz kaynaklarının bulunduğu coğrafyalarda çoğunluğu oluşturan -ABD’nin Fırat’ın batısını işgali akabinde SDG ile birlikte hareket etmiş olan Arap aşiretlerin- SDG’nin genel seferberlik çağrısına rağmen- tamamen Şam yönetimi ile paralel hareket etmeye başladığı, bunun da bölgedeki dengeleri değiştirdiği, neticede de Rakka ile Deyrizor şehirlerinde denetimin sağlanmasının önünü açtığı kaydediliyor.

Rakka’dan çekilen SDG unsurlarının ayrılmadan önce şehre su sağlayan ve eski köprü boyunca uzanan ana su boruları ile yeni inşa edilmiş el Reşid köprüsünü havaya uçurduğu ve bu gelişmenin ardından Rakka şehrine artık su temin edilemediği de gelen haberler arasında.

Bu arada, Rakka'nın doğusundaki Cizre el-Buhamid'de ve Deyrizor idari sınırında bulunan Cizre el-Milac'taki SDG komando karargahlarını ele geçiren Arap aşiretlerin SDG gruplarının Rakka şehrinde arkalarında bıraktığı zırhlı araçlara el koyduğu da kaydedildi.

Deyrizor bölgesine gelince… Arap aşiretlerine bağlı savaşçıların El-Ömer petrol sahası üssü, Conoco doğalgaz tesisi, sanayi bölgesi, El-Kasra bölgesindeki hapishane ve kırsalda bulunan bir dizi müstahkem üs hariç, Deyrizor ili kırsalındaki şehir ve kasabaların çoğunda denetimlerini genişlettikleri de dün sabah erken saatlerde bölgeden gelen haberler arasında.

Öte yandan, YPG liderlerinin ailelerinden bazılarının, dün Semalka sınır kapısını kullanarak Suriye'den Kuzey Irak'a kaçtığı ileri sürüldü.

Bölgeden dün sabah saatlerinde gelen haberler, SDG unsurlarının Deyrizor bölgesinden çekilmesinin ardından Deyrizor kırsalındaki el Cafra petrol sahasının da Arap aşiretlerin denetimine geçtiği yönünde.

Suriye’de Kürt grupların sonu mu?

Suriye’yi yakından tanıyan ve bu ülke ile ilgili sosyolojik araştırmalarıyla bilinen, Washington Institute isimli düşünce kuruluşunun araştırmacılarından, Doç. Dr. Fabrice Balanche, 17 Ocak’ta kendi sitesinde yayımlanan, “The end of the Kurdish entity in Syria?” başlıklı yazısında, Kobani, Haseke ve Kamışlı’nın da düşebileceğini ileri sürerek, “Suriye’de Kürt varlığının sonu mu?” diye soruyor ve şunları dile getiriyordu:

“SDF'nin tasfiye edilme süreci başladı. Batı, IŞİD'e karşı savaş sırasında son derece sadık ve etkili olan Kürtleri terk etti. Bununla birlikte, SDG, El-Şara'nın birliklerinin kuzeydoğu bölgesini işgal etmesini engellemeye kararlı; çünkü tarih bize yeni kurulan Suriye ordusunun Alevilere ve Dürzilere karşı merhamet göstermediğini kanıtladı. (…) Savaşçılarına gelince... Amerika’nın müttefiklerini ezmekten ve evlerini yağmalamaktan keyik alıyorlar. Kürt isyancıları yenmek, yeni bir Suriye ordusu kurmak ve Temmuz 2025'te Dürziler ve İsrail tarafından maruz bırakıldıkları aşağılamanın intikamını almak kadar güçlü bir strateji yok.”

Gelişmeler, tam bir “tasfiye” yolunda mı ilerliyor, henüz söylemek için erken. Ancak Bahçeli’nin SDG’nin feshedilmesi gerektiği yönünde çağrı yaptığı, Öcalan’ın ise “Suriye'deki gerilimden endişe duyduğu için diyalog yolunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazır” olduğunu dile getirdiği şu dönemeçte, bütün bu gelişmelerin “Terörsüz Türkiye” ya da “Barış ve Demokratik Toplum” sürecini “baltalama girişimi” “olarak mı görmek lazım, yoksa “yoluna, yol haritasına sokma çabası” mı, yüzde yüz kesinlikle bir hükümde bulunmak şu an için zor! 

Evet, ABD, İsrail ve Türkiye’nin Suriye ile de anlaşarak Suriye’de uygulamaya koyduğu izlenimi veren bir plan, sahada tam olarak masada mutabık kalındığı şekliyle uygulanmamış, Şara biraz fazla “ileri gitmiş” de olabilir, Balanche’in endişeyle dile getirdiği üzere, plan tam olarak bu da olabilir.

İlki daha doğruysa, Ankara’nın desteğini almış Ahmed el Şara sahada yeni bir de facto gerçeklik yaratmak istemiş ve 10 Mart mutabakatına uygun davranmakta ayak direyen Kürt milisleri Arap aşiretlerin katkısıyla dize getirerek en sonunda bu gerçekliğe uygun ve belki eskisinden kötü bir anlaşmaya razı etmeyi arzu etmiş olabilir.  Ancak elbette bu yönde bir “uygulama”, bir savaşla dünyanın en yoksul ülkelerinden biri haline gelmiş Suriye’ye karşı “yaptırımlar” silahını elinde tutan Amerikalıların izin vereceği ölçüde uzun vadeli bir yaşama şansı bulacaktır. Ankara’nın Suriye’nin kuzeyindeki bu denklemdeki ağırlığı ise İsrail’in ülkenin güneyindeki ağırlığına “ayarlı” olduğu için, Şara kuzeydoğuda bir şeyleri yeniden düzenlemek istiyorsa, İsrail ile Tel Aviv’in şartlarında bir güvenlik anlaşmasına imza atmaktan da kaçamayacaktır”.

Yok eğer ikincisi doğruysa, “tasfiye” nasıl bir “zevahiri kurtarma” senaryosuyla sonuçlanacak önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Suriye’de final perdesine doğru

Özetle, bölgedeki Arap aşiretlerin desteğini alan hükümet kuvvetleri, Kürt milisleri Fırat havzasından çıkardıEntegrasyona uzun süredir yeterli güvence almadıkları savunusuyla ayak direyen YPG güçleri, ilk defa ABD’nin hava desteğinden yoksun kaldıkları koşullar altında, şimdilik çareyi doğuya çekilmekte bulmuş görünüyorlar. Bakalım, final perdesine doğru geldiğimiz Suriye “tiyatrosunda” bundan sonraki gelişmeler ne yönde seyredecek? Bu arada, kendisini “Washington’un bölge valisi” gibi konumlandırmış olan Barrack, cumartesi günü Erbil’de Mesud Barzani ile Mazlum Abdi’yi bir araya getirdiğine ve Irak Kürdistanında üçlü görüşmeler yapıldığına göre, Irak güvenli kaynaklarının sınır bölgelerindeki güçlerini teyakkuz durumuna geçirdiği yönünde haberler de alındığına göre, Kuzey Irak ile Kuzeydoğu Suriye’yi petrol değişkeni üzerinden aynı paranteze almaya dönük yeni bir senaryonun yürürlüğe konma ihtimalini de yabana atmamak lazım.

/././

Üç örnek: AKP’nin gardı düştü -Yalçın Doğan- 

Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var: Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!.. Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..

ak parti akp akp seçmeni

En küçük üyesinden milletvekiline, Bakanına kadar dudak ısırtan örnekler. Huzurlarınızda ilk olarak Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı.

Ankara’nın su sorunu tartışılırken, baraj yapmak görevi DSİ’ye mi ait, belediyelere mi?.. Bakan Yumaklı yandaş TV’de belediyelere ait olduğunu savunuyor, arada DSİ’ye de atıfta bulunuyor.

DSİ, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Yumaklı’ya bağlı.

DSİ’nin resmi sitesinde daha ilk cümlede şu yazıyor:

“Bir kamu kuruluşu olarak (...) hidroelektrik enerji üretme ve büyük şehirlere içme suyu temini (...) faaliyetlerini sürdürmektedir.

Bu sebeple DSİ Genel Müdürlüğü ülkemizde barajlar yapan bir kuruluş olarak bilinmektedir."

DSİ’nin sitesinde üç satır sonra:

“1968 tarihli ve 1053 sayılı Ankara, İstanbul ve Nüfusu 100. 000’den Büyük Şehirlere İçme Suyu Temini Hakında Kanun İle:

Baraj ve isale hattı,

Su tasfiye tesisi inşaatlar,

Su depoları yapmak

görevleri DSİ’ye verilmişken, 2007’de nüfus kriteri kaldırılarak...

Belediye Teşkilatı olan tüm yerleşim yerlerinin içme, kullanma ve endüstri su tesislerinin yapımında DSİ yetkili kılınmıştır."

Yumaklı: Ben yapamam

Barajı kimin yapacağı ortada.

Tarım Bakanı Yumaklı TV’de lafı eviriyor çeviriyor, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı kastederek:

“Baraj yapmak belediyenin görevidir. Siz o bütçeyi konserlere filan harcar, bana de gelip, ‘baraj yap’ derseniz, ben o barajı yapmam!..”   

Görev ihmali mi?.. Aynı zamanda siyasi hırsın ilanı mı!..

DSİ demişken, Yumaklı’ya bir hatırlatma.

Süleyman Demirel Adalet Partisi Genel Başkanlığına seçildikten sonra, siyasi kariyerinin büyük bölümünde propagandasını “Barajlar Kralı” olarak yürütüyor. 1955 - 60 arasında DSİ Genel Müdürlüğü döneminde yapılan barajları anlatmak üzere. 

“Uzun ömürlü emekliler”

AKP’li Uşak milletvekili İsmail Güneş.

Emeklilerin en düşük aylığına sadece 1.061 lira zam yapan öneriyle ilgili Meclis komisyonunda söz aldığında:

“Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesi sonrasında emekli sayısı 16.9 milyona ulaşmıştır. Bu sistem üzerinde baskı yaratmıştır.

Sistemdeki yükün bir sebebi de, ömrün uzamasıdır.

Emeklilerin ömrü bizim iktidarımız döneminde arttı, insanlar iyi beslendi. Yaşam süresi 62 yaştan 78.5’a çıktı. Türkiye’de ortalama emekli yaşı 54.1 iken, emekli aylığı alma süresi 29.5 yıl olarak gerçekleşti."

İsmail Güneş daha ne desin?..

Emekliler uzun yaşıyor...

Uzun yaşamak yük oluşturuyor!..

İktidar sözcüsü emekliler için “uzun yaşamayı yük” saydığına göre, ilk seçimde emeklilerin bu iktidara “uzun yaşama dersi” vermesi kaçınılmaz oldu!..

Kaldı ki, halen emekli aylığı alanların yaş ortalaması 62.

70 yaş üstü emekli aylığı alanların oranı ise, yüzde 22. (Aziz Çelik, Emeklilik Yaşı Safsatası, BirGÜN Gazetesi, 17.10, 2024).

“S - 400’leri neden aldık?”

Halk derdini anlattığında, ne diyeceğini şaşırmanın muhteşem örneği bir AKP’li üyeye ait. Ev ziyaretinde ev sahibi “kiralar çok yüksek” diye yakınıyor, AKP’linin yanıtı mizah tarihine geçiyor:

“Biz S - 400’leri neden aldık?. Gelen füzeleri durduralım, hanelerimize bomba düşmesin diye!.. Amerika bize CAATSA yaptırımları uyguladı, bu da bizim ekonomimize yansıdı. Ümmeti yaptırımlarla yıldırmaya çalıştı."

S - 400’ler...

CAATSA yaptırımları...

Ümmet... 

Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var:

Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!..

Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..

***

Bahçeli ve “gövdesi”

MHP lideri Devlet Bahçeli grup konuşmasında:

“Emeklilerin derdi bizim derdimiz, beklentisi bizim beklentimizdir. Onları sefalet ücreti değil, en azından insanca yaşayacak bir düzeye taşımalıyız. En düşük maaşı alan emeklilerimiz için elimizi değil gerekirse, gövdemizi taşın altına koyarız."

Bahçeli kendisini bu kadar net ifadeyle bağladıktan iki gün sonra...

En düşük emekli aylığına yapılacak zamla ilgili AKP’nin önergesi Meclis komisyonuna geliyor. En düşük aylığını 20 bin liraya yükselten öneri.

Oysa, CHP’nin de önerisi var, 20 bin değil, 28.075 lira olan asgari ücret düzeyine getirmeyi öneriyor.

Bahçeli “emekliler için gövdesini taşın altına koyarken.".. 

MHP milletvekilleri Bahçeli’nin ifadesinin tam tersine, gövdelerini 1.061 liralık artışın altına koyuyor!..

Bahçeli, danışıklı dövüş, emeklilerin gözünü boyamaya mı çalışıyor?..

/././

Atlas’ın bıçaklandığı sokakta geçti ergenliğim -Eray Özer- 

Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet? Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını merak etmez ama belki de “tanıdık” bulduğum bu sokağı aramaya koyuldum. Yanılmıyordum, orası mahallemdi. Üstelik aynı şey otuz yıl önce benim de başıma gelebilirdi.

atlas çağlayanAtlas Çağlayan

Zor bir yazı bu benim için. Zor çünkü gencecik pırıl pırıl bir çocuğun bıçak darbeleriyle hayata gözlerini yumduğu o kaldırımda otuz yıl önce ben vardım.

Mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten. Tam olarak Atlas Çağlayan’ın bıçaklanarak yığıldığı o kaldırımda, üstelik tam da onun yaşındayken, otuz yıl önce ben de bir bıçak darbesine kurban gidebilirdim.

Çünkü orası benim mahallem. Benim büyüdüğüm sokak. Atlas’ın yığıldığı o kaldırım otuz yıl önce ıssız bir arsaydı ve ben o ıssız arsada bıçaklanmaktan son anda kurtuldum.

Anlatayım.

Altıncı his mi demek lazım bilmiyorum ama Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet?

Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını, mahallesini merak etmez ama bu cinayetin işlendiği sokağı ve mahalleyi -belki de “tanıdık” bulduğum için- aramaya koyuldum.

Haberlerde olay yeri bazen Merter, bazen Güngören diye geçiyordu. Bir türlü tam olarak hangi mahalle, hangi sokak olduğunu bulamıyordum. Sonra aklıma video görüntülerinde adı görülen -ve Atlas’ın bıçaklanmasıyla son bulan kavganın başladığı- işletmeyi Google’lamak geldi.

Ve buldum: Ne yazık ki yanılmıyordum. Orası benim 12 yaşımdan üniversiteye gidene dek ilk gençliğimi geçirdiğim mahalleydi ve hatta sokaktı. Bu berbat olayın yaşandığı o kaldırım otuz yıl önce koskocaman, bomboş bir arsaydı ve ben o arsada bıçaklı bir saldırıya uğramaktan direnerek -ve sadece dayak yiyerek- kurtulabilmiştim.

Ben kurtulabilmiştim ama o zamanki arkadaş grubumdan kurtulamayanlar da olmuştu. Ölmediler belki ama bıçak darbeleri yahut yedikleri dayaklar neticesinde hastanelik oldular.

Ergenliğimin geçtiği, kendi içinde şirin mi şirin, cıvıl mı cıvıl (şimdi hala öyle olduğunu hiç sanmıyorum), harika arkadaşlıklar kurduğum o mahalle belki de güzelliğinin bedelini bitmek bilmeyen bir şiddet, zorbalık ve taciz sarmalıyla ödüyordu o zamanlar.

Mahallemiz ilginç bir konuma sahipti. Bir yanda Merter Keresteciler Sitesi. Tekstil fabrikaları. Gece yarılarına uzayan vardiyalar. Sokakta aceleyle koşturan işçi kızlar, oğlanlar.

Diğer yanda Tozkoparan. İstanbul’un en “zor/belalı” bilinen semtlerinden biri. Hem büyük bir yoksulluk hem yoksullukla birlikte gelen suç.

Otuz yıl önce Tozkoparan merkeze gitmekten çekinirdik. Civarda oturan arkadaşların evine giderken kalbim küt küt atardı. Biz Tozkoparan’a gidemezdik ama Tozkoparan bize “gelirdi”. Zaten ne oluyorsa, bu yüzden olurdu.

Tozkoparan’ın bir ucu ise Küba. Evet, Küba. Hatırlar mısınız, hani Kutluğ Ataman’ın Küba diye bir belgeseli vardı. İşte orada anlatılan Küba Mahallesi, Atlas’ın (ve eskiden benim) mahallesine birkaç yüz metre uzaklıkta. Gecekondular, dapdaracık sokaklar, tahta parçalarından çıkılan asma katlar… Ve kendi sakini dışında kimseyi içine sokmayan bir mahalle.

Eskiden İstanbul’un belli semtleri için “Oraya polis bile giremez” denirdi, bilirsiniz. Hacıhüsrev, Sulukule, Küçük Armutlu… İşte onlar ayarında bir mahalledir Küba Mahallesi. Gecekonduların bir kısmı hala dursa da bir kısmını kentsel dönüşüme kaptırdı.

Tozkoparan merkeze gitmekten çekindiğimizi söyledim, Küba’ya gitmek -daha doğrusu “girmek”- tartışma konusu bile değildi. Korkardık. O kadar yıl yaşadım, içinden belki bir kere, o da ancak orada yaşayan arkadaşımla geçmişimdir. Merter’e inerken Küba’nın önünden geçmemek için yolu uzattığımı bilirim.

Dediğim gibi, biz Tozkoparan’a Küba’ya gidemezdik ama onlar bize gelirdi.

İşte bizim mahalle bu iki farklı yerleşimin, Keresteciler Sitesi ile Tozkoparan ve Küba’nın arasına sıkışmış, küçük bir mahalleydi.

1980’lerde inşa edilmiş büyük bir site ve o sitenin etrafındaki birkaç binadan müteşekkil bir mahalleydik. Büyük olan site bir sendika kooperatifiydi. Dolayısıyla sakinleri sendikalı -ve ekseriyeti solcu/eski solcu- işçilerdi.

Bu durum mahallenin sosyolojisini etkiliyordu. Şortlarıyla köpeklerini gezdiren genç kızlar… Geç saatlere kadar sokaklarda top peşinde koşan temiz pak oğlanlar… Heavy metal dinleyip saç uzatanlar, küpe takan oğlanlar… Koleje yahut Anadolu Lisesi’ne gidenler… Unutmayın, 1990’ların sonlarındaydık ve mahallemiz bu haliyle civardan farklı görünüyordu.

Dönemin moda tabiriyle “modern” bir mahalle olarak anılıyorduk anlayacağınız.

Lakin zengin mahallesi değildi burası. Nasıl olsun ki? Herkes ya işçi ya memur çocuğu. O zaman işçi veya memur olmak orta sınıf mensubu olmaya tekabül ediyordu. Orta sınıf olmak da lüks olarak en fazla kaloriferli bir dairede yaşamaya… O kadar.

Gelin görün ki, Tozkoparan ve Küba’nın gençlerin bir kısmı bizi öyle görmüyordu. Havalı, züppe, onların tabiriyle “zengin piçiydik”. Güzel, köpek sahibi kızların varlığı bu öfkeli gençleri bizim mahalleye daha fazla çekiyor, bu kızlarla arkadaşlığımız onları bize karşı daha fazla öfkelendiriyordu.

Şüphesiz hepsi öfkeli, serseri, saldırgan değildi. Bazılarıyla çok iyi arkadaş olduk. Hala görüşürüz.

Ama bazıları için sadece düşmandık. Sınıfsal öfkelerinin çekim merkeziydik. Zengin çocuğu olmadığımızı anlatmamızın hiçbir yolu yoktu. Zaten dayak, kavga, şiddet o çocukların yaşam kaynağına dönüşmüştü. Kavga etmek için bir sebebe ihtiyaçları yoktu.

Tıpkı Atlas’ın yaşadığı gibi “Bana mı baktın” diyerek sokakta kaç defa saldırıya uğradığımızı hatırlamıyorum bile. Hele bir de aşağı mahallenin kavgacı çocuklarından biriyle aynı kıza aşık olduysak… Eyvahlar olsun.

Böyle kavgalarda iş bazen bıçaklamaya kadar gidebilirdi, giderdi. Dediğim gibi ben de iki kez benzer bir durumdan kıl payı kurtuldum. Üstelik birinde sadece evden kaçacağını söyleyen, çok da tanımadığım bir kızı omzuna hafifçe dokunarak evine dönmesi için ikna etmeye çalışıyordum. En “azılı” tiplerden birinin beğendiği kızmış meğer. Arsaya götürülmek istendim, direndim. Ya direnemeseydim…

Başımıza gelenleri anamıza, babamıza anlatmazdık. Hem çözüm bulmaları mümkün değildi hem de söylersek sokağa çıkmamızın yasaklanacağını bilirdik.

Peki bizi döven çocuklar sadece “suça sürüklenmiş” kendi başına buyruk tipler miydi? Eh, tam olarak öyle değil. Bir kısmı sadece zengin çocuklarını dövmek isteyen aşağı mahalle serserisiydi belki ama büyük bir kısmı basbayağı çeteydi. Başka başka suçlar işlediklerini, arada bir “içeri” girdiklerini bilir, duyardık.

Tozkoparan’ın ve Küba’nın çok mert, sağlam, aklı başında çocukları yok muydu? Olmaz olur mu? Dedim ya, en yakın arkadaşlarımdan birkaçı orada otururdu. Onlar da çekinirdi zaten belalı tiplerden.

Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki, belki bıçaklanmadık ama epey travmatize olmuşuz. Düşünsenize, 15-16 yaşındasınız ve hem sokağa çıkmak, arkadaşlarınızla takılmak istiyor hem de sokakta olmaktan basbayağı korkuyorsunuz. Belki biraz da bu yüzden genelde kalabalık gruplar halinde dolaşırdık.

Aradan otuz yıl geçti, Atlas’ın başına gelenleri okuyorum, çıldıracak gibi oluyorum. Aynı şeyler, aynı yerde, aynı şekliyle yaşanmaya devam ediyor. Akıl alır gibi değil! Hatta o şiddet dalgası biteceği yerde bugün daha da büyümüş, palazlanmış durumda. Katiller bugün daha da acımasızlar.

Bu ülkede bir şeyler baştan aşağıya değişirken bazı şeyler hiç değişmiyor.

Arsalar bina doluyor. Binalar yıkılıyor. Yerlerine yenileri yapılıyor. Otobüs hatları güzergâh ve isim değiştiriyor. Sokaklar yıllar sonra tanınmayacak kadar farklılaşıyor. Bakkallar kapanıyor. Toplu konutlar yükseliyor. Kaldırımlar daralıyor. Sokaklar, caddeler, mahalleler sürekli kabuk ve kılık değiştiriyor.

Tüm bunlar değişirken…

Ölüm hiç değişmiyor.

Buz gibi soğuk bir ölüm, şiddet mağduru bir mahallede, otuz yıldır kaskatı bir halde yeni kurbanlarını bekliyor. O ölüm o kadar değişmiyor ki, aynı mahallede otuz yıl önce ergenliğini geçirmiş bir gazeteciye uzaktan “tanıdık” gelebiliyor.

Öfke hiç değişmiyor.

Aşağı mahallenin tanımadığı, bilmediği yukarı mahalleye öfkesi hiç bitmiyor. Tanısa, bilmek için azıcık çaba gösterse zengin sandığı çocuğun ayakkabısının altının kendininki gibi delik olduğunu görecek. Ama yok, belli ki birileri hep aşağı mahalle yukarı mahalleden nefret etsin istiyor.

Suç hiç değişmiyor.

Aynı yerde, aynı yaşta, aynı kılıkta tipler aynı suçu işlemeye otuz yıl boyunca devam ediyor. Toplum bu suçun kendini üretmesini durduramıyor. Sosyal mekanizmalar devreye giremiyor. Kurallar, kanunlar, cezalar… pırıl pırıl bir gencin kirli bir suça kurban gitmesini engelleyemiyor.

Tekrarlayarak bitirmek istiyorum:

Atlas’ın yığıldığı kaldırım otuz yıl önce boş bir arsaydı ve o arsada bir bıçak da benim böğrüme saplanabilirdi.

Kunt bir kötülüğün otuz yıl boyunca milim kıpırdamadan, aynı pozisyonda kendini muhafaza ederek bizim mahallenin ve tüm Türkiye’nin üstüne çökmeyi sürdürmesi çok ama çok ağrıma gidiyor.

Nasıl gitmesin. Yazık bu ülkeye ve onun gençlerine.

/././

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı -Gökçer Tahincioğlu/T24-

Geride kalan yılda, daha uzun süre cezaevinde tutulması mümkünken tahliye edilen tetikçi Ogün Samast hakkında açılan “örgüt” davası zamanaşımından düştü. Yargıtay’ın bozma kararı sonrası bazı sanıklar hakkında ceza verildi ancak Dink’i hedef haline getirenler bugüne kadar hiç yargılanmadı.

Hrant Dink Gökçer Tahincioğlu psd

Sabiha Gökçen'in Ermeni olabileceğine yönelik yaptığı bir haberden sonra hedef haline getirilmeye başlanan, dil uzmanlarının bile, "hakaret" olmadığını söylediği bir yazısından sonra, "Türklüğe hakaret" suçundan hapse mahkûm edilen, bu süreçte aşırı milliyetçi çevrelerin hedefi haline gelen Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından başlayan yargılama sürecinde 19 yıl geride kaldı. 19 yıllık süreçte, cinayeti işleyen ekibin, "hassas ve milliyetçi gençler" olduğu tezinden, "Ergenekon örgütü tarafından yönlendirilen bir grup" olduğuna, buradan da "Ergenekon soruşturmasını açabilmek için Fethullah Gülen cemaatinin organize ettiği grubun cinayeti gerçekleştirdiğine" kadar uzanan tezler, iddianameye dönüştü. Bu süreçten geriye kimsenin detaylarını anımsamadığı, kimlerin yargılandığını bile unuttuğu; dosyanın hedef haline getirme, korumama, cinayeti işleyenlerin ve azmettirenlerin gözetildiği sürecin tamamını kapsadığını göz önünde tutmayan yorgun bir hafıza kaldı. Dink ailesinin ve ilgili kamuoyunun gayretiyle kamu görevlilerinin birçoğu yargı önüne çıkarıldı, ancak mücadele hâlâ sürüyor. Geride kalan yılda daha uzun süre cezaevinde tutulması mümkünken tahliye edilen tetikçi Ogün Samast, hakkında açılan “örgüt” davası zamanaşımından düştü. Dink’i hedef haline getirenler ise hiç yargılanmadı.

Pasted Graphic.jpgHrant Dink

Yargı sürecinin 19 yıllık seyri, soru ve yanıtlarıyla, özetle şöyle:

1- Cinayetin azmettiricisi Yasin Hayal, polis tarafından biliniyor muydu?

Yasin Hayal, Trabzon emniyetinin yakından tanıdığı bir isimdi. 24 Ekim 2004'te Trabzon'daki McDonald's şubesine bomba attı ve çoğu çocuk altı kişi yaralandı. Trabzon polisi, Hayal'i birkaç gün sonra yakaladı. Olağan şartlarda bombalama gibi bir eylemin ardından dosyanın terör savcılığına, Erzurum'a gönderilmesi gerekiyordu. Ancak Trabzon polisi, dosyayı hiç Erzurum'a göndermedi. Olay, basit bir adli vaka olarak ele alındı. Olay, terör suçu kapsamında görülseydi, Yasin Hayal'in aldığı hapis cezası muhtemelen yarı oranında artırılmış olacak, 11. ayda tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması zorlaşacak, daha önemlisi, "terör suçu" olduğu için örgüt bağları araştırılacaktı. Hayal'in telefon kayıtları bile araştırılmadı. Bu bağların araştırılması, Dink cinayeti bağlarının daha o zaman çözülebilmesi demekti. Ancak bu yapılmadı. Polisin ve Trabzon'un zaten tanıdığı Hayal için özel muamele yapıldı.

2- Bombalama eyleminden sonra Hayal, nasıl serbest kaldı?

Yasin Hayal, Trabzon 1.  Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmaya başlandı. Sadece 11 ay tutuklu kalan Hayal, bu sürenin 3 ayını da akıl hastanesinde geçirdi. "Akıllı" raporu aldıktan kısa bir süre sonra tahliye edildi. Hayal Eylül 2005'te, tutuksuz yargılanmaya başlandı.

3- Tahliye kararı nasıl verildi?

Kararla ilgili en dikkat çekici detay, mahkemenin asıl heyetinin izinli olmasına rağmen, nöbetçi heyetin tahliye kararını vermesiydi. Çok basit davalarda bile nöbetçi heyetler, kritik kararlara imza atmazken, dosyayla bütünüyle ilgisiz olan bir ticaret mahkemesi üyesi ile icra hâkiminin yer aldığı heyet, tahliye kararını verdi. Bu heyet, üstelik Hayal'e yurtdışına çıkış yasağı bile koymamıştı.

"Bombalama" suçu için indirim ve en alt sınırdan ceza

4- Yasin Hayal, bombalama suçundan ne kadar ceza aldı?

Trabzon 1. Ağır Ceza Mahkemesi, dava sonunda Hayal'e, cezasında indirim yaparak 6 yıl 8 ay ceza verdi. Bombalama ve yaralamanın söz konusu olduğu bu davada, bütün cezalar alt sınırdan, indirimle verildi. Adalet Bakanlığı müfettişleri, daha sonra Hayal'i serbest bırakan hâkimlerle ilgili bir soruşturma açmaya gerek görmedi.

Dink cinayetini azmettirdiği tarihte cezaevinde olabilirdi

5- Hayal, neden hemen yeniden cezaevine konulmadı?

Mahkeme, Yasin Hayal'i 14 Haziran 2006'da 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırdı. İnfaz Yasası indirimleri sonucu bu ceza, 32 aya düştü. Hayal yeniden hapse girmedi, çünkü önceden yattığı süre vardı ve cezanın tamamını yatması için kararın Yargıtay tarafından onanması gerekiyordu. Yargıtay'daki olağanüstü gecikme, Yasin Hayal'in dışarıda kalmasına yol açtı. Hayal'in avukatlarının temyiz başvurusu, Yargıtay'a Temmuz 2006'da geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, Hayal'in mahkûmiyeti ile ilgili tebliğnameyi hazırlayıp ilgili daireye göndermesi, yaklaşık 8 ay aldı. Başsavcılık, tebliğnameyi, 6 Şubat 2007'de gönderdi. Bu arada Hrant Dink, Hayal'in de dâhil olduğu organizasyonla 19 Ocak 2007'de öldürüldü. Yargıtay'ın ilgili dairesi, Trabzon'daki mahkemenin Hayal'le ilgili kararının bazı yönlerini onayıp, bazı yönlerini bozduğu kararını 2 Mayıs 2008'de aldı. Yargıtay, bu kararı 2008'de değil de 2006 ya da 2007'de almış olsaydı, Hayal'in 11 aya ek olarak 21 ay daha hapis yatması gerekecek, Hayal'e yeniden cezaevinin yolu gözükecekti. Bu durumda da Hrant Dink'in öldürülmesi organizasyonunda yer alamayacak, tetikçi Ogün Samast'a, Hrant Dink'in hayatına son veren silahı veremeyecekti.

6- Hayal'in yargılandığı bu dönemde, polis muhbiri olan ve Dink cinayetinin azmettiricilerinden sayılan Erhan Tuncel'i polis tanıyor muydu?

Polis hem Erhan Tuncel'i tanıyordu hem de Yasin Hayal'le daha o tarihten ilişkisini biliyordu. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna göre, Trabzon'daki McDonald's şubesinin bombalanması olayını Erhan Tuncel'le Yasin Hayal birlikte organize etmişlerdi. Rapora göre, Tuncel'in bu bombalama eyleminin organizatörlerinden biri olduğu, o dönemde İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nin raporlarında da vurgulanmıştı.

Cinayet planlaması Erhan Tuncel'in sorgulamasında bozulabilirdi

7- Erhan Tuncel'in üzerine niye gidilmedi?

Polis, o tarihten başlayarak Tuncel'i muhbir olarak görevlendirmişti ve bunun ortaya çıkmaması için olağanüstü çaba sarf edildi. Tuncel, saldırıyla ilişkisi bilinmesine rağmen şüpheli olarak sorgulanmadı. Tuncel de Hayal'le birlikte yargılansaydı, muhtemelen Hrant Dink cinayetinin planlanması gündemden düşecekti. Tuncel, yargılanmak bir tarafa, olaydan 24 gün sonra dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürektarafından, "Yardımcı İstihbarat Elemanı" (YİE) yapıldı. Yargılama dışında bırakılan Tuncel için, "zorla getirilerek dinlenmesi" kararı alan mahkeme bile bu kararını uygulamadı. Jandarma ise adliyeye gelip duruşmaları takip eden Tuncel'i bulamadığını bildirdi. Dink suikastından sonra Hayal, bu olayda azmettirici olan Tuncel'in bombayı da imal ettiğini anlattı.

8- Erhan Tuncel, muhbir olmasına rağmen nasıl Dink cinayetini organize edebildi?

Tuncel, Trabzon Emniyeti İstihbarat Şubesi'nde görevli polis Muhittin Zenit'e bağlı çalışmaya başladı. Tuncel, 15 Şubat ve 7 Nisan 2006 tarihli raporlarında, Yasin Hayal'in Hrant Dink'e yönelik eylem yapacağını isim vererek bildirdi. Tuncel, bu dönemde karşılığında bin 35 TL aldığı 11 istihbarat raporu verdi. Polislere kod adıyla değil gerçek isimleriyle hitap edecek kadar emniyetle içli dışlı olan Tuncel'in, "muhbirlik" statüsü, Dink cinayetinden kısa süre önce, 23 Kasım 2006'da sonlandırıldı. Tuncel'in, daha önce bilgisini verdiği cinayetten 2 ay önce istihbarat ağının dışına çıkarılması, cinayetin işlenmesine göz yumulduğu şeklinde yorumlandı. Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay'dı. Altay, cinayetten 1 hafta sonra görevinden alındı.

9- Dink cinayetinin işleneceği Tuncel tarafından bildirildikten sonra polis istihbarat çalışması yaptı mı?

Trabzon Emniyet Müdürlüğü, 17 Şubat 2006'da yani, cinayetten 11 ay önce Erhan Tuncel'den gelen, "Dink'e yönelik eylem yapılacağı" bilgisini, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bildirdi. Trabzon Emniyeti, 7 Nisan 2006'da ikinci uyarıda bulundu. Bu yazılarında Yasin Hayal'e yönelik araştırmaların sürdüğünü kaydeden Trabzon emniyeti, daha sonra hiçbir istihbari bilgi vermedi.

Cinayet hazırlığını bilen jandarma, 'operasyon yetkimiz yoktu' savunması yaptı

10- Jandarmanın da cinayetle ilgili bilgisi var mıydı?

Dink'in öldürüleceğini jandarma da biliyordu. Trabzon İl Jandarma Komutanlığı'na haber elemanlığı yapan Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci, Hayal'in Hrant Dink'i vurmak için kendisinden silah istediğini Temmuz 2006'da, yani cinayetten yaklaşık 6 ay önce ilgili birime bildirdi. Daha sonra yapılan incelemeler, bu bilginin Trabzon Jandarma İl Alay Komutanı Albay Ali Öz'e kadar ulaştığını ortaya çıkardı. Ancak Trabzon jandarma örgütü, eline ulaşmış olan bütün istihbarata rağmen cinayet sürecine seyirci kalmayı tercih etti. Gerekçe olarak ise, "operasyon yetkimiz yoktu" denildi. Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve emrindeki isimlerin, Dink öldürüldükten sonra suikast bilgisini önceden edinmedikleri yönünde sahte rapor düzenledikleri anlaşıldı.

Pasted Graphic 1.jpg

11- Emniyet Genel Müdürlüğü, bu kritik bilgiyle ilgili ne yaptı?

Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek, Haziran 2006'da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı'na atanarak Ankara'ya gitti, boşalan Trabzon emniyetine bu tarihte Reşat Altay getirildi. İstihbarat Başkanlığı, hedef hâline gelen kişileri korumaya alabiliyor. Ancak, 2003'ten bu yana tehdit edilen Hrant Dink'in ismi bütün verilere rağmen bu programa alınmadı.

12- İstanbul'a bilgi gitti mi, Hrant Dink neden korunmadı?

Dink, Sabiha Gökçen'le ilgili haberden sonraki süreçte sürekli olarak tehdit edilen bir isimdi. Dönemin İstanbul Vali Yardımcısı, Dink'i bu haberden sonra makamına çağırmış, uyarıda bulunmuştu. Daha sonra uyarının nedenini, "toplumsal infial yaratılmasını engellemek" olarak açıklamıştı. Kemal Kerinçsiz'in suç duyurusu üzerine, bir yazısı nedeniyle, "Türklüğe hakaret" suçundan hakkında dava açılan Dink, bu suçu işlediği kanıtlanırsa ülkeyi terk edeceğini açıkladı. Buna rağmen aşırı milliyetçi çevrelerin hedefi hâline geldi. İstanbul emniyeti, Trabzon emniyetinin Dink konusunda uyarıda bulunduğu 17 Şubat 2006'dan itibaren tehdidi bilmekteydi. Bütün bunlara rağmen İstanbul emniyeti, Hrant Dink'e koruma tahsis etmedi. Daha sonra vali yapılan Celalettin Cerrah'ın başında olduğu İstanbul emniyetine, "yargılama süreciyle ilgili gelişmeleri yakinen izlenmediği, tehdidin ciddiyetinin yeterince algılanmadığı" suçlamaları yöneltildi. İstanbul emniyeti ise İstihbarat Dairesi'nce uyarılmadığını iddia etti.

13- Cinayet nasıl işlendi?

Eldeki verilere göre, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel'in başında oldukları grup tarafından organize edilen cinayetin kararı, "bir üst akıl" tarafından verilmişti. Bu üst aklın kim olduğu konusunda 2007'den bugüne kadar uzanan süreçte farklı varsayımlarda bulunuldu. 2007'de bu üst aklın, "Ergenekon örgütü" olduğunu savunan cemaat savcılarına karşılık, 15 Temmuz'dan sonra cinayetin cemaat tarafından organize edildiğini ve Ergenekon soruşturmasına gerekçe yapılmak üzere gerçekleştirildiğini söyleyen iddianameler hazırlandı. Somut olayda ise, Yasin Hayal'in verdiği silahla cinayetten 3 gün önce İstanbul'a gelen Ogün Samast, 19 Ocak 2007'de arkasından yaklaşarak Dink'i öldürdü. Samast'ın cinayeti işlediği sırada olay yeri çevresinde, tetikçinin Trabzon'dan İstanbul'a gelmek için gittiği otogardaki polislerin bulunduğu anlaşıldı.

14- Ogün Samast nasıl yakalandı?

Cinayetten kısa süre sonra Samast'ın görüntüleri basına servis edildi. Babasının ihbarıyla, İstanbul'dan Trabzon'a dönerken otobüste yakalanan Samast, Samsun emniyetine götürüldü. Burada bayrak önünde "kahramanlık pozu" verdirilen Samast'ı takdir eden polislerin kamera görüntüleri ortaya çıktı. Yakalandıktan sonra Samast'ın, Hayal ve Tuncel bağlantıları hemen açığa çıktı. Cinayetin işleneceğini herkesin bildiği, ancak engel olmadığı anlaşıldı. Trabzon'daki yapılanmaya yönelik operasyon başlatıldı ve adı geçen tüm isimler gözaltına alındı.

Sorumlu kamu görevlilerin davaya dâhil edilmesi 9 yıllık sürece yayıldı

15- Kamu görevlileri hakkında işlem yapıldı mı?

İhmaller zinciri açığa çıkmasına rağmen o dönemde kamu görevlileri hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Kamu görevlilerinin davaya dâhil edilmesi 9 yıllık bir sürece yayıldı.

16- İlk iddianamede, kimler suçlandı?

Ogün Samast, cinayetten bir gün sonra, 20 Ocak 2007'de Samsun Otogarı'nda yakalandı. Cinayete ilişkin ilk iddianame, Ergenekon soruşturması savcılarından da olan, Gülen cemaati mensubu olan ve firarda bulunan Savcı Fikret Seçen ile Savcı Selim Berna Altay tarafından hazırlandı. İddianamede, Samast, cinayetin azmettiricisi Yasin Hayal ve "büyük abi" lakaplı polis muhbiri Erhan Tuncel'in de aralarında bulunduğu 12'si tutuklu 18 sanık yer aldı. İlk yargılama, özel yetkili İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 2 Temmuz 2007'de başladı. İlerleyen tarihlerde Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci ile Osman Hayal hakkında düzenlenen ek iddianamenin ana davayla birleştirilmesiyle sanık sayısı 20 oldu.

Sanıkları duruşmaya getiren aracın üzerinde, 'ya sev, ya terk et' yazısı vardı

17- İlk yargılamada neler yaşandı?

Sanıklar, ilk duruşmaya getirilirken, cezaevi aracının üzerinde, aşırı milliyetçilerin sloganının yazılı olduğu, "ya sev ya terk et" çıkartması vardı. İlk duruşma, 2 Temmuz 2007'de Beşiktaş'taki Özel Yetkili 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Bu dava, Ocak 2012'de hükme bağlandı. Yasin Hayal, "tasarlayarak öldürmeye azmettirmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılırken, Erhan Tuncel de 10 yıl 6 ay hapis cezası aldı ve tahliyesine karar verildi. Duruşmalarda Yasin Hayal, eserleri Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Orhan Pamuk başta olmak üzere birçok ismi tehdit etti. Samast'ın davası ise, o tarihte 17 yaşında olduğundan çocuk mahkemesine alındı. Samast, Temmuz 2011'de çıkan kararda, "tasarlayarak adam öldürmek" ve "ruhsatsız silah bulundurmak" suçlarından 22 yıl 10 ay hapis cezası aldı.

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU YAZDI - Ya sev ya terk et: Dink dosyasına girmeyen, yüz çevrilen gerçekler

Cinayet organizasyonu, 'terör örgütü' sayılmadı

18- Bu davada, "terör örgütü" saptaması yapıldı mı?

Hayır. Sanıkların tamamı, "silahlı terör örgütü üyeliği" suçundan beraat etti. Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, karar duruşmasının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, "Cinayetin üzerinden 5 yıl geçti. Hrant Dink ne derdi bu karar için: 'Bizimle dalga geçiyorlar'. Dalganın en büyüğünü meğer en sona saklamışlar. Meğer Hrant Dink bütün planlı eylemlerden değil, 3-5 kendini bilmez tarafından öldürülmüş. Burada örgüt yokmuş. Bu kadarını beklemiyorduk" dedi. Savcılık, bu nedenle davayı temyiz ederken, "Ergenekon terör örgütü"nün varlığını öne sürdü ve sanıkların bu örgütün güdümünde olduğunu savundu.

17 Ocak 2012'de verilen karardan sonra Mahkeme Başkanı Rüstem Eryılmaz"Verdiğimiz karar, ‘örgüt yoktur' anlamına gelmez. Verdiğimiz karardan rahatsız değiliz. Sadece tatmin edici olmadığını belirttim. Elbette bu cinayeti basite indirgeyemeyiz" dedi.

19- Karar kesinleşti mi?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kararın, "örgüt" suçundan ceza verilmemesi nedeniyle bozulmasını istedi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, "örgüt" yönünden verilen beraat kararlarını bozdu. Sanıkların, "silahlı terör örgütü" değil, "suç işlemek amacıyla oluşturulan örgüt üyesi" oldukları gerekçesiyle yargılanmalarına karar verdi.

20- İkinci yargılama ne zaman başladı?

İlk yargılamadan sonra Erhan Tuncel, kararla birlikte tahliye edilmişti. Yargıtay'ın bozma kararının ardından dava, 17 Eylül 2013'te yeniden görülmeye başlandı. Tahliye edilen Tuncel de yeniden tutuklandı. Tuncel, bir süre sonra yeniden tahliye edildi ve dava bitene kadar bir daha cezaevine konulmadı. "Işık evleri"nde okutulduğu öne sürülen Tuncel'in, Alperen Ocakları'nda faaliyet gösterdiği biliniyordu. 17/25 Aralık sürecinden sonra özel yetkili mahkemelerin kapatılması nedeniyle Dink cinayetine ilişkin dava dosyası İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Heyet, Yargıtay'ın bozma kararına uyulmasına hükmetti, Samast'ın Çocuk Mahkemesi'nde yargılandığı dosyası da ana davayla birleştirildi.

Pasted Graphic 2.jpg

"Cerrah, mahalle arkadaşı olduğumuzu söylemişti"

21- Bu dava sonuçlandı mı?

Evet. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, davayı karara bağladı. Son savunmasını yapan Ogün Samast'ın sözleri özellikle dikkat çekiciydi. Samast, "Çıkar amaçlı suç örgütü iddiasını kabul etmiyorum. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah da örgüt olmadığını, mahalle arkadaşı olduğumuzu söylemişti. Örgüt üyesi olduğumuzu kabul etmiyorum. Yasin Hayal'in önceki suçunun ise bizimle ilgisi yoktur. Hiçbir örgütün amacıyla suç işlemedik, işlemem de. Eğer mahkeme örgüt üyeliğinden ceza verecekse hakkımda etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması talep ediyorum. Çünkü olayın başından beri her şeyi anlattım. Olaya katılan kim varsa anlattım. Tüm bildiklerimi samimi anlattığım için şahsıma etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmayı istiyorum. Örgüt üyeliğinden beraatimi talep ediyorum" dedi.

Erhan Tuncel de, "Hrant Dink suikastini bir yıl önce yardımcı istihbarat elemanı olarak emniyete ben bildirdim. Benim verdiğim isimler tarafından suikast işlendi" diye konuştu. Son sözü sorulunca, "Vatan sağ olsun" dedi.

22- Kim hangi cezayı aldı?

Mahkeme heyeti; Yasin Hayal'i, "Silahlı suç örgütü kurmak ve yönetmek" suçundan 7,5 yıl, Ogün Samast'ı "Silahlı örgüt üyesi olmak" suçundan 2,5 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Ersin Yolcu, "Silahlı örgütü üyesi olmak" suçundan 1 yıl 10 ay 15 gün hapis, Ahmet İskender, "Silahlı örgütü üyesi olmak" suçundan 1 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası aldı.

Zeynel Abidin Yavuz, "Hrant Dink'in Yasin Hayal'in azmettirmesi sonucu Ogün Samast tarafından öldürülmesine yardım" suçundan 12,5 yıl "Silahlı örgüt üyesi olmak" suçundan 1,5 yıl olmak üzere toplam 14 yıl 22 gün hapis cezasına mahkûm edildi. Yavuz'un Dink'in öldürülmesine yardım suçundan tutuklanmasına karar verildi.

Tuncay Uzundal, "Hrant Dink'in Yasin Hayal'in azmettirmesi sonucu Ogün Samast tarafından öldürülmesine yardım" suçundan 15 yıl "Silahlı örgüt üyesi olmak" suçundan ise 1 yıl 10 ay 15 gün olmak üzere toplam 16 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Uzundal hakkında Dink'in öldürülmesine yardım suçundan yakalama kararı çıkartıldı.

Salih Hacısalihoğlu ile Osman Hayal hakkında ise suçları sabit olmadığından beraat kararı verildi. "Büyük abi" Erhan Tuncel, Trabzon'daki McDonld's'a bombalı saldırı olayında tasarlayarak bomba kullanmak suretiyle altı kişiye yönelik, "Kasten öldürmeye teşebbüs" suçundan 78 yıl, Hrant Dink'in Yasin Hayal'in azmettirmesi sonucu Ogün Samast tarafından öldürülmesine yardımdan 18 yıl, "Mala zarar verme" ve "Silahlı örgüt üyesi olmak suçlarından 3,5 yıl olmak üzere toplam 99,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tuncel, yeniden tutuklandı.

Tetikçi Ogün Samast, "Tasarlayarak öldürmek" suçundan daha önce 22 yıl hapis cezasına, Yasin Hayal ise azmettirme suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezalar, Yargıtayca onanmıştı.

23- Dink ailesi kararı temyiz etti mi?

Evet. Dink ailesinin avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. Avukatlardan Hakan Bakırcıoğlu, dilekçede, "silahlı suç örgütü üyeliğinden" değil "silahlı terör örgütü üyeliğinden" hüküm verilmesi gerektiğini bildirdi. Sanıkların, "Örgüt kurarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalıştıkları" belirtildi.

Yetkililer hakkında uzun süre soruşturma izni verilmedi

24- Devletin diğer birimleri bu süreçte araştırma yaptı mı?

2007-2013 arasında TBMM Hrant Dink Cinayetini Araştırma Komisyonu, Başbakanlık Teftiş Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu, cinayeti araştırdı ve raporlar yazdı. Bu raporların tamamında kamu görevlilerin ihmallerine dikkat çekiliyor, cinayetin göz göre göre işlendiği vurgulanıyordu. Bu gelişmeler üzerine, İçişleri Bakanlığı, Dink ailesinin şikâyeti ve basında çıkan haberler doğrultusunda 2013'te resen soruşturma başlattı. Ancak üst düzey emniyet ve jandarma yetkilileri hakkında uzun süre soruşturma izni verilmedi. Kamu görevlileri tanık olarak bile dinlenmedi.

25- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), dosyayla ilgili karar verdi mi?

Kamu görevlileri hakkında 2010'a kadar Başbakanlık Teftiş Kurulu ve TBMM tarafından hazırlanan raporlardaki ihmal iddialarına rağmen soruşturma açılmaması üzerine Dink ailesi, AİHM'ye başvurdu. AİHM, yargılama süreci bitmemesine rağmen, durumu istisna kabul ederek dosyayı ele aldı ve Türkiye'den savunma istedi. Savunmada, "Dink'in halkı kışkırttığı ve koruma istemediği" gibi vahim iddialarda bulunuldu. Büyük tepki çeken bu savunmadan sonra AİHM, Türkiye'yi, "etkili soruşturma yürütmemesi" nedeniyle mahkûm etti. İstanbul ve Trabzon emniyet müdürlüklerindeki polisler ve Trabzon jandarma yetkilileri hakkında soruşturma açılması istendi. Aralık 2010'da kesinleşen bu karardan sonra 2011'de avukatlar, yeniden kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

26- Kamu görevlileri hakkında soruşturma hemen açıldı mı?

Hayır. Bu kez de farklı savcılıklardan görevsizlik, yetkisizlik, takipsizlik kararları çıkmaya başladı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun 2012'deki raporunun ardından suç duyuruları yinelendi. Ancak yine etkisiz soruşturmalar yürütülmeye başlandı.

27- Kamu görevlileri, nasıl yargılanmaya başlandı?

Nisan 2013'te yargı sistemine yönelik yapılan değişiklikler kapsamında, AİHM'nin, "etkin bir soruşturma yürütülmediğine"  hükmettiği davalarla ilgili konularda soruşturma açılmasına izin verildi. Tekrar soruşturma açıldı, ancak savcılığın ve savunma makamının karşılıklı itirazlarıyla süreçte uzamalar görüldü. 17/25 Aralık sürecinin ardından Adalet Bakanlığı'nın 2014 ortalarında aldığı kararla kamu görevlileri için yargı yolu açıldı.

28- İkinci iddianame ne zaman hazırlandı?

Bakanlığın bu kararının ardından devam eden yargılama dışında, İstanbul Özel Yetkili Başsavcılığı'nın 2007'de açtığı ve açık tuttuğu dosya canlandırıldı. 8 Mayıs 2014'ten itibaren dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü, Trabzon ve İstanbul emniyet yetkilileri hakkında soruşturma başlatıldı. Dink ailesinin başvurusu üzerine hakkında soruşturma izni verilmeyen bazı kamu görevlilerinin soruşturulması gerektiğine yönelik Anayasa Mahkemesi'nden çıkan karar da soruşturmayı etkin hale getirdi. İstanbul'daki iki ayrı soruşturma dosyası ile Trabzon'daki dosyalar birleştirildi. Trabzon'da yargılanan ve çok düşük ceza alan alan jandarma görevlilerinin dosyaları da getirtildi. Eski Trabzon Emniyet Müdürü ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Ercan Demir, Muhittin Zenit gibi isimler soruşturmaya dâhil edildi ve tutuklandı.

4 Aralık 2015'te ikinci iddianame hazırlandı. Savcı Gökalp Kökçü tarafından hazırlanan iddianamede, eski İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ile polis müdürleri İlhan Güler, eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay ile yetkililer Faruk Sarı, Engin Dinç, Ercan Demir, eski İstihbarat Daire Başkanlığı yetkilileri Sabri Uzun, Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Taner Demirel gibi isimler hakkında dava açıldı. 26 kamu görevlisinin dosyası, ana dava dosyası ile birleşti.

29- Soruşturma bütünüyle bitti mi?

Hayır. Savcılık, örgütsel yapı içinde hareket ettiği düşünülen bazı isimlerle ilgili soruşturma dosyasını ayırdı. Olay sırasında cinayet mahallinde, terminalde bulunduğu belirtilen isimlerin dosyaları ayrıca soruşturuldu.

30- Bu iddianame yeterli bulundu mu?

Hayır. Dink ailesi ve avukatları, Hrant Dink'in hedef hâline getirilmesi ve korunmamasına yönelik sürecin de bu dosya kapsamında soruşturulması gerektiğini düşünüyor. İstanbul Başsavcılığı, 2004'te Hrant Dink'in Sabiha Gökçen haberi nedeniyle, "uyarıldığı" dönemde görevde bulunan Ergun Güngör ile valilik yetkililerinin, koruma kararı almayan İstanbul emniyeti yetkililerinin, bazı MİT görevlilerinin, "Türklüğe hakaret" yargılamasına ve duruşmalarda hedef haline getirilmesine yol açmakla suçlanan emekli General Veli Küçük, Avukat Kemal Kerinçsiz, Oktay Yıldırım'ın da aralarında bulunduğu 43 kişinin daha yargılanmasını istedi. Bu kişiler hakkında takipsizlik kararları verildi. 2016'da bu kararlara yapılan itirazlar reddedildi. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi'ne ikinci kez başvuruldu. Bu başvuru, karara bağlanmadı.

Pasted Graphic 3.jpgHrant Dink

31- Anayasa Mahkemesi, 2019'da bu konuda bir karar verdi mi?

Evet. Yüksek Mahkeme, başvurucuların iddiaları hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesi için somut olayın iç içe geçmiş yönlerini ilgilendiren ve devam etmekte olan ceza yargılamasının neticelenmesi, olay hakkında yürütülen adli sürecin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, başvuruyu reddetti.

32- Anayasa Mahkemesi, bu kararı hangi gerekçeyle verdi?

Kararda, şöyle denildi:

"Böylece Anayasa Mahkemesi, somut olayın tüm yönlerine ilişkin olarak olayı ilk elden inceleyen soruşturma ve yargılama makamlarının elde ettiği bulguları ve ulaştığı sonuçları bir bütün olarak dikkate alabilecektir. Bu durum, temel hak ihlallerini gidermede Anayasa Mahkemesi'nin sahip olduğu ikincil nitelikteki rolün de bir gereğini oluşturmaktadır. Sonuç olarak, öncelikle Anayasa Mahkemesi'nce yapılan tespitlerin kişilerin masumiyetine veya suçluluğuna ilişkin bir yorum yapıldığı şeklinde değerlendirilmemesi gerekliliği ifade edilmelidir. Bu bağlamda, başvurucuların iddialarının ve olayla ilgili soruşturmanın etkili yürütülüp yürütülmediğinin, ölüm olayının sebep ve koşulları yani gerçekleşme şartları adli makamlarca netleştirilmeden Anayasa Mahkemesi'nce bir bütün olarak değerlendirilmesinin bu aşamada mümkün olmadığı, bu hususların olay hakkında görülmekte olan yargılama sürecinde elde edilen veriler bir bütün olarak incelenmek suretiyle değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır."

33- Bu karara itiraz mümkün müydü?

Evet; karar, hem AİHM'ye taşınabilir, hem de biten davalardan sonra yeniden eksik ve etkisiz soruşturma yürütüldüğünü belirtilerek yeni başvuruda bulunulabilir. Ancak bu girişemlerden de bugüne kadar sonuç çıkmadı.

Cemaat mensuplarına odaklanan 3. iddianame ile sanık sayısı 85'e ulaştı

34- Üçüncü iddianame ne zaman hazırlandı?

İstanbul Başsavcılığı, dosyalarını ayırdığı kamu görevlileri hakkında Temmuz 2016'dan itibaren operasyonlar yaptı ve birçok jandarma görevlisi ile cemaate yakın olduğu belirtilen bazı gazeteciler ve yayıncılar hakkında tutuklama kararı verildi. 10 Mayıs 2017'de cemaatle Dink cinayeti arasında en net bağlantıyı kuran iddianame hazırlandı. İddianamede, Fethullah Gülen, eski Savcı Zekeriya Öz ve meslekten ihraç edilen Tuğgeneral Hamza Celepoğlu'nun da aralarında bulunduğu 50 şüphelinin cinayetin planlanması ve icrası noktasında müşterek hareket ettikleri iddia edildi. Cinayette aktif rol alan bir kısım şüpheli muvazzaf askerin, darbe girişimine de katıldıkları tespit edildi. Dosya ana davayla birleştirildi. Böylece, Trabzon'da jandarmalar hakkında açılan davalardan, hazırlanan ilk iddianameye kadar tüm davalar birleştirilmiş oldu. Dosyada sanık sayısı 85'e ulaştı. dördü tutuklu, 10'u firari, 85 sanıklı davanın son duruşmaları, Aralık 2018'de görüldü.

35- Bu ana davanın sanıkları arasında kimler vardı?

Yargılanan isimler arasında Ogün Samast, Erhan Tuncel ve Yasin Hayal ile birlikte Fethullah GülenZekeriya Öz, eski FOX TV Haber Müdürü Ercan Gün, darbe girişiminin ardından kapatılan Gülen cemaati yayını Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve zanlı Samsun'da yakalandığında birlikte fotoğraf çektiren polis memurları da yer alıyor. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dönemin Emniyet İstihbarat Daire başkanları Engin Dinç ve Sabri Uzun, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay, dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarattan Sorumlu Müdür Yardımcısı Hasan Durmuşoğlu, süreçte Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek, dönemin İstihbarat Daire Başkanlığı Personel Şube Müdürü Coşgun Çakar, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer sanıklar arasında. Tutuklu yargılanan sanık sayısı ise sadece dört. O isimler farklı suçlardan da tutuklu bulunan Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek ile eski Jandarma istihbarat görevlisi Muharrem Demirkale ve ihraç edilen eski Tuğgeneral Hamza Celepoğlu.

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU YAZDI | Ogün Samast’ın yanıtlanmayan sorusu: "Vatan haini" diye adamı hedef gösteren ben miydim?

Bu isimlerden özellikle Yılmazer'in ifadesi dikkat çekiciydi. Yılmazer, duruşmalarda, açık biçimde İstanbul ve Trabzon emniyetini suçlarken, şunları söylemişti:

"İstanbul'la ilgili söylediklerimden hiçbirisi iftira değildir. Doğruyu söylediğim, yasalara uygun bir tavır içinde olduğum için, ama sırf birilerinin derin çete angajmanı faaliyetlerine o dönemde çomak soktuğum için ben cezalandırılıyorum. Hrant Dink'in ölümündeki sorumlulukla ilgili değil, o katliamı tezgâhlayan derin çetelerin derin tezgahlarına çomak soktuğum için ben burada cezalandırılıyorum. Yardımcı istihbarat elemanı (YİE), bir şekilde polisle görüşecekse bile emniyet binası dışında görüşülür. Adı üzerinde, böyle ajanlık olmaz. Bir ajan Yasin Hayal'i alıp oralara buralara, toplantılara götürmez. Bunun adı YİE olmaz. Böyle bir elemanlık sistematiğimiz yok bizim. Erhan Tuncel, Yasin Hayal ve Ogün Samast'ı cinayete azmettirmiştir. 'Arkamız sağlam' lafı cinayet için sağlam bir motivasyon olmuştur. Erhan Tuncel, boşuna İstihbarat Daire Başkanlığı makamında ağırlanmamıştır. Ogün Samast, Hrant Dink'i öldürdüğünde gerçekten kahraman olacağına inandırılmıştır."

36- 2019'da bu davada ilerleme kaydedildi mi?

Mart, temmuz, eylül ve kasım aylarında davayla ilgili üçer gün süren duruşmalar yapıldı. Duruşmalarda bugüne kadar dinlenmemiş, ayrıntılı açıklama yapmamış pek çok sanık ve tanık konuştu. Şubat ayında bu davanın üç günlük yeni duruşması yapılacak. Bu duruşmada, Hrant Dink'le, İstanbul Valiliği'nde görüşen MİT mensuplarının tanık olarak dinlenip dinlenmeyecekleri konusunda karar verilecek.

Genelkurmay istedi, MİT aradı, görüşme yapıldı

37- Duruşmalarda bu konu gündeme geldi mi, kim ne söyledi?

Dönemin İstanbul Vali Yardımcısı Ergün Güngör, duruşmada dinlendi. Dink'i, İstanbul Valiliği'ne davet eden Güngör, bu görüşmenin MİT'in talebiyle yapıldığını, MİT'ten de Genelkurmay Başkanlığı'nın talepte bulunduğunu anlattı. Güngör, şunları kaydetti:

"Hrant Dink'le yaptığımız görüşme, MİT Bölge Başkanlığı'nın talebiyle yapıldı ve azınlıklardan sorumlu olduğum için benim odamda yapıldı. Görüşmeden önce dönemin Ermeni Patriği Mutafyan'ın Ermenilere ait kurumlara dönük tehditler olduğu ve gereğinin yapılması için başvuruda bulunmuştu. Emniyet, gerekli çalışmaları yaptı. İnternetten, bomba yapım teknikleri anlatan ve ardından Ermeni kurumlarının adreslerini yayınlayan bir kişi yakalandı ve tutuklandı. Daha sonra Hrant Dink, Sabiha Gökçen haberini yayımladı. Basında geniş yer aldı, infial uyandırdı. MİT Bölge Başkan Yardımcısı Özer Yılmaz ve MİT görevlisi Handan Selçuk, yanıma gelerek Hrant Dink'le görüşme yapılmasını arzu ettiklerini söyledi. Güvenlik ve azınlıklardan sorumlu olduğum için benim odamda yapılmasını istediklerini söylediler. Vali Güler‘i aradım. Kendisi olur verdi ve bunun üzerine görüşme yapıldı. MİT görevlileri yanımdayken, Dink'i aradım ve yaptığı haberle ilgili bilgi ve belgeleri görmek istediğimi, sohbet etmek istediğimizi söyledim. Ertesi gün görüşme yapıldı. MİT'çiler kendilerini akrabam olarak tanıtmamı istedi, akrabam olarak tanıttım. Ben haberin infial yarattığını söyledim. Bazıları tarafından çarpıtılabileceğini, Ermeni kurumlarının hedef alınabileceğini söyledim. Ardından MİT'ten Özer Bey benzer şeyleri söyledi. Görüşme sonunda Hrant Dink, elindeki evrakları bıraktı. Evrakları, MİT görevlileri aldı. Nezaketli bir görüşmeydi. Kesinlikle tehdit, gözdağı verme gibi bir durum söz konusu değildi. Görüşmeden sonra Vali Güler'e gidip görüşmeyle ilgili bilgi verdim."

Dink Ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu, duruşmada Güngör'e Dink'le yapılan görüşmenin Genelkurmay Başkanlığı tarafından istendiğini söyleyip bu konuda bilgi sahibi olup olmadığını sordu. Güngör, "Evet. Genelkurmay Başkanlığı tarafından MİT aranmış. Ama kim aramış, nasıl görüşmüşler onları bilmiyorum. Süreçten haberim yok" diye yanıtladı.

"Operasyonel birimler bana bağlıydı, ama televizyondan öğrendim"

38- Duruşmalarda, Dink'in öldürülmesinden sonra yaşananlara ilişkin bilgi ya da ifade verildi mi?

Dönemin İstanbul İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı olan, Samsun İl Emniyet Müdürü Vedat Yavuz da çarpıcı bir ifade verdi. Yavuz, şunları söyledi:

"Cinayetten sonra Ramazan Akyürek, beni Samsun'a gönderdi. Bunun sebebi müfettişlerin Trabzon'a gitmesiydi. Cinayet işlendiği tarihte operasyonel ve personel birimleri bana bağlıydı. Dink cinayetini televizyonda alt yazıdan öğrendim cinayet sonrasında en ufak bir bilgime başvurulmadı ne yapılması hususunda da bir bilgilendirme yapılmadı bana. Cinayetten sonra 2 Şubat 2007'de İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bana, ‘yanına birini al, acele Samsun'a git' dedi. 'Operasyon şube müdürünü yanıma alayım' dedim, 'olmaz' dedi. 'Ali Fuat Yılmazer'i alayım' dedim, 'olmaz' dedi. 'Para pul işlerine bakan daire başkan yardımcısını, Bekir'i al' dedi. Ben özel kalemi aradım. Komiser ben daha konuşmadan, 'biletinizi aldım' dedim. Bekir'i aradım, ben daha konuşmadan, ‘hazırım' dedi. Yolda Akyürek'i aradım, 'gidiyorum ne yapacağız?' diye sordum. ‘Gidin arkadaşlara moral verin' dedi. 'Trabzon'a gidecek miyiz?' dedim, 'hayır' dedi. Gidip personeli topladık, ne yaptınız, ne yapıldı diye konuştuk, çayımızı içtik. Başkanı aradım. ‘İş bitti' dedim. ‘Kalın. Jandarma Komutanı'na gidin' dedi, ‘MİT'e gidin' dedi. Gittik görüştük. Ziyaret amaçlı. Sonra aradım, 'dönüyoruz' dedim. Dedi, 'bugün de kalın'. Sonra öğreniyorum ki, cinayet işlendikten sonra mülkiye müfettişleri Trabzon'a gidiyorlar. Sonra biz dönüyoruz müfettişler gidiyor."

39- Kamera görüntüleri konusunda nasıl bir ifade verildi?

Cinayet sırasında Dink'in uğradığı Akbank şubesinin müdürü Hamza Bülent İlkehan da Akbank Pangaltı Şubesi'nin güvenlik kameralarının öğleden önceki kısmının bulunamaması konusunda, "Cinayet günü 7-8 kere farklı sivil polislere görüntü verdim. Polisler tutanak imzalamaktan kaçındı ve sadece bir kere tutanak imzaladı. Görüntülerde teknik sorun yoktu ve kameralar çalışıyordu" dedi.

40- 2020'de davada ne gibi gelişmeler yaşandı?

2020'de ilk üç günlük duruşma maratonu şubatta yapıldı. 103, 104 ve 105. duruşmalarda,  cinayet işlendiğinde Trabzon Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdür Yardımcısı olan Adem Sağlam, cinayet döneminde Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daire Başkanı olan Ahmet Selim Akyıldız, cinayet döneminde Samsun İl Jandarma Komutanı olan Serdar Yücel, suç örgütü lideri olduğu gerekçesiyle 66 yıl hapis cezası alan Yakup Kürşat Yılmaz, İstanbul Jandarma Komutanlığı Aşırı Sağ Tim Komutanı Serkan Özel tanık olarak dinlendi.

Cinayet işlendiğinde Emniyet Genel Müdürlüğü TEM Daire Başkanı olan Akyıldız ise, “Cinayetin öncesine ilişkin bilgim yok. Olayın olduğu gün dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Özel Harekât Daire Başkanı Behçet Oktay, İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile birlikte İstanbul’a, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın makamına gittik. Cerrah, bizi bilgilendirdi. İlk etapta olay yerinde görüntü elde ettiklerini onların üzerine çalıştıklarını söyledi” diye konuştu. Akyıldız, kendisine cinayetle ilgili istihbari bilginin cinayetten sonra yapılan 19-20-21 Ocak’taki toplantıda verilmediğini söyledi. Akyıldız, “Bilgi verilmemişti, verilmiş olsa korunması için yazı yazardık” dedi.

Organize suç örgütü lideri Kürşat Yılmaz ise bir otelde görüştüğü, hâkimlik yaptığını belirttiği Ömer Küçükyurtile Hüseyin Albay ve İsmail Issız isimli kişilerin kendisine Hrant Dink’in fotoğrafını göstererek öldürülmesini teklif ettiklerini söyledi. Yılmaz, “Gel bizim mafyamız ol. Bunu öldürt, yakalanan kişiyi Avrupa’ya gönderirsin dediler. Ben de, ‘Bu işte yokum, sizde bu işe girmeyin, bu vatan hainliğidir. Türkiye’yi zor duruma sokar. Amerikan oyunlarına gelmeyin’ dedim. Kabul etmedim” dedi. Kürşat Yılmaz, “Cinayetten sonra cezaevinde Erhan Tuncel benimle görüşmek istedi. Avukatıma görüşmesini söyledim. Ama cezaevi idaresi görüştürmedi”diye konuştu. Duruşmada, Avukat Bakırcıoğlu, MİT mensuplarının tanık olarak dinlenilmesini talep etti.

Pasted Graphic 4.jpg

41- Bu talep kabul edildi mi, sonraki duruşmalarda neler yaşandı?

Davanın, 107, 108 ve 109. duruşmaları 7-8-9 Temmuz’da görüldü. Duruşma öncesinde Hrant Dink davasına bakan mahkeme heyeti, beşinci kez değişti. Heyetin başkanlığına CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu tweetleri nedeniyle yargılandığı davada 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezasına mahkum eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin eski başkanı Akın Gürlek getirildi.

Yeni heyet, dönemin MİT görevlileri Özel Yılmaz, Handan Selçuk ve Hüseyin Kubilay Günay’ın tanık olarak dinlenmeleri talebini dosyaya katkı sağlamayacağı gerekçesiyle reddetti. MİT İstanbul Bölge Başkanı Ahmet Köksoy’un ise tanık olarak dinlenilmesine karar verildi.

Ancak 16 Eylül’de yapılan sonraki duruşmada, mahkeme, Köksoy’u da dinlemekten vazgeçti ve esas hakkındaki görüşünü açıklaması için dosyayı savcılığa verdi.

42- Savcılık, hangi cezaları talep etti?

15 Aralık’ta yapılan duruşmadan bir gün önce Savcı Muhammed İkbal Anar, esas hakkında mütalaasını açıkladı. Savcı Anar, bir kısım sanıklar için beraat, bir kısım sanıklar için, “FETÖ üyeliği”, bir kısım için, “FETÖ yöneticiliği” ve bir kısmı içinse, “görevi ihmal” suçlamalarından ceza istedi.

15 Aralık’taki duruşmada ise mahkeme, Dink ailesi avukatlarına esas hakkındaki görüşe karşı beyanlarını hazırlamak için sadece iki gün verdi. İtiraza rağmen mahkeme, kararını değiştirmedi.

43- Savcı, kimleri cinayetten sorumlu tuttu, kimlerin sadece görevlerini ihmal ettiklerine karar verdi?

Faili belli sitesinde yer alan duruşma tutanağı ve notlarına göre; savcı, cinayetin tasarı aşamasında Trabzon İstihbarat Şube Müdürü olan Engin Dinç, cinayetin işlendiği sırada İstanbul Emniyet Müdürü olan Celalettin Cerrah ve cinayetin işlendiği dönemde İstanbul İstihbarat Şube Müdürü olan Ahmet İlhan Güler için, “görevi kötüye kullanma” suçundan, cinayetin işlendiği dönem Trabzon Emniyet Müdürü olan Reşat Altay’ın, “kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi”, “resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek” ve “görevi kötüye kullanma” suçlarından, cinayetin işlendiği sırada Trabzon İstihbarat Şube Müdürü olan Faruk Sarı hakkında, “silahlı örgüt üyeliği”, “tasarlayarak kasten öldürme”, “resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek”, “görevi kötüye kullanma” suçlarından, cinayetin tasarı aşamasında ve işlendiği sırada Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz hakkında ise, “Anayasa’ı ihlal”, “kasten öldürme”, “resmi belgede sahtecilik”, “görevi kötüye kullanma”, “örgüte yardım” suçlarından, cinayetin işlendiği dönemde İstanbul İstihbarat C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme”, “tasarlayarak kasten öldürme”, “resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek”, “görevi kötüye kullanma” suçlarından, cinayetin tasarı aşamasında Trabzon Emniyet Müdürü olan, cinayetin işlendiği zaman ise İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek’in, “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek”, “tasarlayarak kasten öldürme”, “resmi belgede sahtecilik”, “resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek”, “görevi kötüye kullanma” suçlarından, cinayetin tasarı aşamasında İstihbarat Daire Başkanı olan Sabri Uzun’un ise görevi kötüye kullanma suçundan, cinayetin işlendiği sırada TGRT muhabiri olan Ercan Gün hakkında “Anayasayı ihlal” ve “silahlı örgüt üyeliği’” suçlarından ceza talep etti.

Savcı mütalaasında, yurtdışında (firari) bulunan sanıklardan Adem Yavuz Arslan, Coşgun Çakar, Ekrem Dumanlı, Fethullah Gülen, Halil İbrahim Koca, Mehmet Akif Yılmaz, Mehmet Faruk Mercan, Metin Canbay, Ömer Faruk Kartın, Serkan Şahan, Yılmaz Angın, Yunus Yazar ve Zekeriya Öz’ün dosyasının tefrik edilerek haklarındaki yargılamanın ayrı bir esas numarasıyla yapılmasını talep etti.

12 Mart’ta Düzce’de uğradığı silahlı saldırıda ölen emekli jandarma istihbaratçı Astsubay Şeref Ateş’in üzerine atılı, “Kasten öldürme, silahlı terör örgütüne üye olma, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçlarından açılan kamu davasının düşürülmesini isteyen Savcı Anar, sanıklardan Adem Sarıgöl, Adnan Acar, Atilla Güçlüoğlu, Cevat Eser, Metehan Kadir Yıldırım, Muhammer Ay, Niyazi Malkoç, Rahmi Özer, Resül Kütükoğlu, Tefik Cantürk ve Ünsal Gürel’in beraatını istedi.

Savcı; Abdullah Dinç, Ahmet Çetiner, Ahmet Faruk Aydoğdu, Birol Ustaoğlu, Eyüp Temel, Hacı Ömer Ünalır, Hasan Durmuşoğlu, Hüseyin Yımaz, Mikdat Özbek, Murat Bayrak, Musa Yıldırım, Mustafa Küçük, Önder Araz’ın bazı suçlardan beraatını isterken bazı suçlardan da cezalandırılmasını talep etti. Savcı; Ali Poyraz, Ali Barış Sevindik, Bekir Yokuş, Ecevit Emir, Emre Cingöz, Ercan Demir, Ergün Yorulmaz, Gazi Günay, Hacı Şefik Şimşek, Hamdi Egbatan, Hamza Celepoğlu, Mehmet Ayhan, Mehmet Uçar, Mehmet Ali Özkılıç, Metin Balta, Metin Yıldız, Muharrem Demirkale, Muhittin Zenit, Okan Şimşek, Onur Karakaya, Osman Gülbel, Özkan Mumcu, Şükrü Yıldız, Tamer Bülent Demirel, Veysal Şahin, Volkan Şahin, Yakup Kurtaran, Yavuz Karakaya, Yusuf Bozca, Yüksel Avan’ın ise üstlerine atılı suçlardan cezalandırılmasını istedi.

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU YAZDI | Bir “iyi halli özgür mahkûm” portresi: Gardiyanın boğazına bıçak dayayan, Hrant Dink cinayeti dahil eylemleri "terör" sayılmayan Ogün Samast, en az 27 yıl yatırılabilirdi!

44- Savcının talep ettiği cezalar ne anlama geliyordu?

Dava uzun bir süredir Dink cinayetinin FETÖ tarafından tasarlanarak gerçekleştirildiği tezi üzerinden ilerliyor. Dink ailesi ise sadece FETÖ mensuplarının değil, dönemin emniyet İstanbul emniyet yetkililerinin de eşit sorumluluğu bulunduğunu savunuyor. Ancak savcının görüşü, cinayetin tamamen FETÖ organizasyonu olduğu tezi üzerinden yazılmış. Cerrah, Güler gibi isimler sadece, “görevi kötüye kullanmakla” suçlanıyor. Dink’le ilgili istihbaratı almalarına rağmen gerekli korumayı sağlamayan, öncesinde Dink’i aldığı tehditlere rağmen korumayan isimlerin cinayetten habersiz oldukları varsayılıyor.

45- Dink ailesi avukatlarına neden sadece iki gün süre verildi?

Mahkeme, davayı, 2020’de sonlandırmak niyetini taşıyordu. Bu nedenle Dink ailesinin avukatlarının ısrarlarına rağmen avukatlara sadece iki gün süre verildi ve duruşma, 17 Aralık’a ertelendi. 17 Aralık’taki duruşmada, Avukat Bakırcıoğlu, “Hrant Dink cinayetine dair 14 yıldır sürmekte olan yargılamada katılan taraf olarak maddi gerçeğin ve hakikatin açığa çıkarılmasına yönelik davanın esasına ve savcılık makamının mütalaasına ilişkin beyanlarımızı sunmak için talep ettiğimiz süre mahkemeniz tarafından tarafımıza verilmemiştir. Sanık savunmalarının tanık beyanları ve deliller ile birlikte değerlendirilmesini içerecek şekilde beyanlarımızı tarafımıza tanınan iki günlük sürede sunmamızın dava dosyasının kapsamı dikkate alındığında olanaklı olmadığı ve bu sürede sunacağımız bir görüşün de herhangi bir ciddiyet içermeyeceği açıktır” dedi ve beyanda bulunmadı.

Mahkeme heyeti, duruşmayı, 22 Aralık gibi yakın bir tarihe erteledi.

46- 22 Aralık’taki duruşmada neler yaşandı?

Bu duruşmada, mahkeme, sanıkların esas hakkındaki görüşlerini açıklamasından sonra Dink ailesinin avukatlarının beyanlarının alınacağını açıkladı ve savunmalara geçildi. 22-23 ve 24 Aralık’ta sanıkların savunmaları alındı. Mahkeme, savunmaların alınmasına 6, 15 ve 22 Ocak’ta devam edileceğini açıkladı.

47- Duruşmalar sürerken, karar aşamasına yaklaşılmışken kimler, neden tutuklandı?

6 Ocak’taki duruşmada, cinayetin işlendiği dönemde Trabzon jandarmasında görev yapanlardan  Veysal Şahin ve Volkan Şahin’in yeniden  tutuklanmasına karar verildi. Cinayet hazırlığından Trabzon’da Coşkun İğci aracılığıyla haberdar olan Veysal Şahin ve Volkan Şahin hakkındaki kuvvetli suç şüphesi,  tutukluluk süresi azlığı ve adli kontrolün yeterli olmayacağı değerlendirilerek tutuklama kararı verildiği öğrenildi. Her iki isim, cinayetin işleneceğini önceden bilmek ve gereğini yapmamakla suçlanıyor. Bu iki isimden sonra aynı gerekçeyle hakkında tutuklama kararı olan astsubay Okan Şahin de tutuklandı.

48- Sonraki duruşmalarda neler yaşandı?

Sanıklar savunmalarını yapmaya devam etti. Dink ailesinin kovuşturmasının genişletilmesi talepleri ise dikkate alınmadı.

49- Davanın en kritik isimlerinden olan Akyürek savunma yaptı mı?

Evet. 1 Şubat 2021’deki duruşmada ifade veren Akyürek, savunmasında jandarmayı ve İstanbul emniyetini suçlayarak şunları söyledi:

“Belge yok etmedim, sahte belge üretmedim, kimsenin ölmesini istemedim, emniyet dışında başka hiçbir yerde görevde olmadım. Elde edilen istihbari bilginin vakıf olduğum gün Daire Başkanlığı’na ve İstanbul’a bildirilmesini sağladım. Dink, 2004’ten beri hedef alınmış biridir. Bunlardan biri de Yasin Hayal’di. Hayal cezaevinden çıkınca fiziki, teknik takip ve yardımcı istihbarat elemanı ile takip ettik. Hayal ile ilgili bilgiyi edinildiği gün paylaştık. Sonrasında Erhan Tuncel’in YİE’likten çıkarılması ve diğer olumsuz gelişmelerde ben Trabzon’daki görevimde değildim. İstanbul emniyeti, Hrant Dink’e yönelik gelişmeleri biliyordu. Trabzon’dan 11 ay önce gelen resmi yazıya cevap vermediler. Onu korumadılar. Bense cinayetten 3 ay önce 81 ile imzamla tamim gönderdim.  Benim hiçbir ihmalim söz konusu değildir. Bu istihbarata ilişkin gelişmeleri takip etmek il emniyet müdürlerinin görevidir. 8 Mayıs 2006’da Trabzon’dan ayrıldım. Cinayet hazırlığına ilişkin aldığı istihbaratı bildirmeyen Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’dür, ben değilim. Hrant Dink ile ilgili eylem haberinin yollanmasından 3 ay sonra ben daire başkanı oldum. Bana operasyon talebi gelmemiştir. Hrant Dink konusu hiç gündeme gelmedi. Koruma kararı da ancak illerde alınabilir. İstanbul Valisi sorumluluğundadır. İstanbul emniyetinin Hrant Dink konusunu koruma komisyonuna intikal ettirmesi gerekirdi. Hrant Dink, yazılar yazdı. İstanbul’da bu tehdit atmosferi varken ve Trabzon’dan cinayet hazırlığı bilgisi gelmişken Muammer Güler, Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler bütün bu süreçte İstanbul’da görevdeydi. Kutsal bildiğim her şey adına yemin ederim ki savcının benimle ilgili kurgusu yalandır. Dink’in öldürülmesinde hiçbir dahlim, onun öldürülmesi için ortam hazırlamam iftiradır. Dink’in öldürülmesi ile ilgili bir irtibatım olmadı. Bu davada bazı kamu görevlileri kusurludur ve cezalandırılmalıdır. Ancak ben, 6 yıldır cezalandırılıyorum. Daha fazlasını yapsaydım da Dink hayatta olmazdı. Bu dava, Dink’in sorumlularının cezalandırılmasından çok uzaklaştı.”

49- Mahkeme, davayı ne zaman karara bağladı?

Mahkeme, 26 Mart’ta yapılan duruşmada kararını açıkladı. 37 kişinin beraatine karar veren mahkeme, 26 sanığı hapse mahkûm etti. Mahkûm edilenlerden Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer, ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Bir bölüm sanığın dosyası ise ayrıldı.

50- Hangi isimler beraat etti?

Beraat eden aralarında Dinç, Güler, Cerrah gibi tartışılan sanıkların da bulunduğu isimler şöyle:

Adem Sarıgöl, Adnan Acar, Atilla Güçlüoğlu, Muhammer Ay, Metehan Kadir Yıldırım, Niyazi Malkoç, Cevat Eser, Rahmi Özer, Resul Kütükoğlu, Tevfik Cantürk, Ünsal Gürel, Ecevit Emir, Emre Cingöz, Hacı Şefik Şimşek, Eyüp Temel Ahmet Çetiner, Birol Ustaoğlu, Sabri Uzun, Hüseyin Yılmaz, Ali Poyraz, Mikdat Özbek, Hamdi Egbatan, Mustafa Küçük, Ergün Yorulmaz, Musa Yıldırım, Hacı Ömer Ünalır, Reşat Altay, Ali Barış Sevindik, Murat Bayrak, Tamer Bülent Demirel, Yusuf Bozca, Yüksel Avan, Hamza Celepoğlu, Engin Dinç, Ercan Demir, Ahmet İlhan Güler, Muhittin Zenit ve Celalettin Cerrah.”

Pasted Graphic 5.jpgHrant Dink

51- Kimlerin dosyası ayrıldı?

Firari durumda olan dosyaları ayrılan 13 isim şunlar:

Fethullah Gülen, Zekeriya Öz, Ekrem Dumanlı, Metin Canbay, Yunus Yazar, Faruk Mercan, Adem Yavuz Arslan, Halil İbrahim Koca, Yılmaz Angın, Mehmet Akif Yılmaz, Ömer Faruk Kartın, Coşgun Çakar ve Serkan Şahan.

52- Kimler hapse mahkûm edildi?

Hapis cezası alan isimler ve verilen cezalar şöyle:

Ercan Gün: "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 10 yıl hapsine,

Abdullah Dinç: "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 6 yıl 3 ay hapsine,

Ahmet Faruk Aydoğdu: “Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 6 yıl 3 ay hapsine,

Hasan Durmuşoğlu: “İhmali davranıştan” 12 yıl 6 ay, "resmi belgeyi yok etmek" suçundan da 3 yıl 9 ay hapsine,

Bekir Yokuş: “İnsan öldürme suçuna yardım etme”den 10 yıl hapsine,

Önder Araz: "Resmi belgeyi yok etmek” suçundan 3 yıl 9 ay hapsine,

Şükrü Yıldız: "Örgüt içinde hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek" suçundan 3 yıl 9 ay hapsine,

Metin Balta: "silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 6 yıl 8 ay hapsine,

Mehmet Uçar: "Resmi belgeyi yok etmek" suçundan 3 yıl 9 ay hapsine, diğer suçlamalardan beraatine,

Mehmet Ali Özkılıç: “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 7 yıl 6 ay, "suçluyu kayırmak" suçundan 1 yıl 18 ay hapsine,

Osman Gülbel: “Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” suçundan 16 yıl 8 ay hapsine,

Yakup Kurtaran: "Silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 7 yıl 6 ay hapsine,

Yavuz Karakaya: “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan müebbet hapsine, "başkasını araç olarak kullanmak suretiyle adam öldürmek" suçundan da 12 yıl 6 ay hapsine

Mehmet Ayhan: “Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” suçundan 12 yıl 6 ay hapsine, "resmi belgeyi yok etmek " suçundan da 3 yıl 9 ay hapsine,

Onur Karakaya: "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” suçundan 12 yıl 6 ay hapsine, "resmi belgeyi yok etmek " suçundan 3 yıl 9 ay hapsine,

Faruk Sarı: "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” suçundan 12 yıl 6 ay hapsine, "resmi belgeyi yok etmek " suçundan da 3 yıl 9 ay hapsine,

Muharrem Demirkale: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle insan öldürmek” suçundan müebbet hapsine, “anayasal düzeni ortandan kaldırmaya teşebbüsten” de müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına,

Okan Şimşek: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle insan öldürmek” suçundan 25 yıl hapsine, "resmi belgede sahtecilik" suçundan da 3 yıl 4 ay hapsine,

Veysel Şahin: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle insan öldürmek” suçundan 25 yıl hapsine, "resmi belgede sahtecilik" suçundan da 3 yıl 4 ay hapsine, 

Gazi Günay: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle insan öldürmek” suçundan 25 yıl hapsine, "resmi belgede sahtecilik" suçundan da 3 yıl 4 ay hapsine,

Özkan Mumcu: “Silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan 7 yıl hapsine,

Ali Fuat Yılmazer: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle adam öldürmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsine, "resmi belgeyi yok etmek” suçundan da 4 yıl 6 ay hapsine,

Ramazan Akyürek: “Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle adam öldürmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsine, "resmi belgeyi yok etmek” suçundan 5 yıl 7 ay 15 gün hapsine, "resmi belgede sahtecilik” suçundan da 7 yıl 6 ay hapsine,

Metin Yıldız: "Resmi belgede sahtecilik" suçundan 3 yıl 4 ay hapsine,

Ali Öz: "Başkasını araç olarak kullanmak suretiyle insan öldürmek" suçundan 25 yıl hapsine, "resmi belgede sahtecilik" suçundan da 3 yıl 4 ay hapsine,

Volkan Şahin: ''Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" suçundan 12 yıl 6 ay hapsine.

“Bizi de kamuoyunu da ikna etmesi mümkün değil?”

53- Dink ailesi kararı nasıl değerlendirdi?

Kararın ardından ailenin avukatı Hakan Bakırcıoğlu, “Hrant Dink’e yönelik linç kampanyasını örgütleyenler hakkında iddianame düzenlenmedi. Bu cinayette sorumluluğu olan, iştirak eden devlet görevlilerinin önemli bir kısmı hakkında iddianame düzenlenmedi. Ve soruşturmada esas olarak cinayetin kararını kimlerin verdiği ve hangi süreçlerden geçirilerek bu cinayetin işlendiği somut olarak açığa çıkarılmadı. Sınırları ve kapsamı belirlenmiş olan bu davada verilen karar önemli ölçüde hatalar içeren bir karardır. 2012'de de yine bu mahkeme tarafından verilen bir karar olmuştu ve bu karar Yargıtay tarafından 2013'te bozulmuştu. Bugün Hrant Dink cinayetini tam olarak açığa çıkarmayan, cinayette sorumluluğu olan birçok kişinin beraatı ile sonuçlanan ve sorumlular hakkında hüküm kurmayan bu karar da bozulacaktır. Biz bu karara itiraz edeceğiz, yargılamanın hakkıyla yapılması için sonuna kadar zorlayacağız” dedi.

Dink ailesi de yaptığı açıklamada kararı şöyle eleştirdi:

“Hrant Dink 19 Ocak 2007’de, İstanbul’un göbeğinde, gazetesi Agos’un önünde arkasından sıkılan iki kurşunla kalleşçe öldürüldü.

Cinayet; Genelkurmay’ın, siyasilerin, yargının, medyanın ve bazı devlet güdümlü sözde sivil toplum kuruluşlarının dâhil olduğu üç yıl süren bir hedef gösterme ve tehdit sürecinin sonunda gerçekleşti.

Öldürülmeden bir hafta önce, öldürülen kişi, yazdığı, “Neden hedef seçildim?” yazısıyla hepimize bir not bıraktı ve yaptığı son konuşmalarında, “Bu devletin derinliğinin bana haddimi bildirme operasyonudur” sözleriyle açıkladı. Hrant Dink’in bu son yazısında bahsettiği hiçbir olay, kişi veya ilişki 14 yıldır soruşturmaya dâhil edilmedi. Üstelik de yazısında tanıklığı ve sezgileriyle bahsettiği birçok şey, sonrasında belgelerle de ispat edilmişken…

Operasyon öldürmeyle son bulmadı; ihmal, örtbas, delil karartma ve yanlış yönlendirmelerle devam etti.

Bütün bu mekanizmayı ele almayan bir yargılamanın bizi de kamuoyunu da ikna etmesi mümkün değil.

Bugün verilen karar, bu hakikatten oldukça uzak. Kendi içinde dahi orantısız bazı beraat ve ceza hükümlerini anlamak da anlatmak da oldukça güç. Hele bazı kararlar var ki; sanki kötülüğün kendisi değil adeta sızması cezalandırılmış izlenimi veriyor.

Yargılamanın geldiği noktada, 15 Temmuz 2016’da alçakça bir harekâtla yüzlerce insanımızın ölümüne, binlercesinin de yaralanmasına sebep olan, FETÖ olarak tanımlanan odakların 2007’de Hrant’ımızı da öldürmüş olduğu söyleniyor.

Eğer bu doğruysa, başından beri olması için gayret gösterdiğimiz, talep ettiğimiz etkili soruşturma zamanında yapılsaydı, neredeyse 10 yıl sonra bu kadar canımızı yitirmeyecektik. Bu durumda, Hrant Dink cinayetinin zamanında soruşturulmuş olmamasının hesabının yüzlerce insanın ailesine, yakınlarına verilmesi gerekmez mi?

Yargının itibarının yerlerde gezindiği bugünkü ortamda hangi mahkemeden adil bir karar çıkabilir ki? Bu ortam elbette suçlular için rahatlatıcıdır… Maalesef, bugün de Hrant Dink’in hedef gösterildiği ve cinayetin işlendiği yıllarda hâkim olan iklim ve ideolojinin benzeri hakim. Böyle bir ortamda hangi hakikat ve adaletten bahsedilebilir? Bugün herhangi biri çıkıp, 'Hrant Dink’in öldürülmesinde Ermeni olmasının etkisi yok' diyebilir mi? Bu mekanizmanın kılcal damarlarına kadar işlemiş ırkçılık nasıl inkâr edilebilir?

Bu dava bu haliyle kapatılıp, yılların derin devlet mekanizmasına FETÖ deyip geçilir ve etkili bir soruşturma yürütülmezse, bundan sonraki yıllarda kaybedilecek başka canların sorumluluğu kimin olacaktır? Katil nasıl bir çocuktuysa, FETÖ de Ergenekon da çocuk. Mekanizma ise çok daha yaşlı. Bu mekanizmanın başka canlar almaya devam etmesine müsaade edilmemeli.

Bir an önce şeffaflık, demokrasi ve hukuk ikliminin tesis edilmesi hepimiz için hava gibi, ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaç. Nihayetinde umulan şey bir yüzleşme: Toplumun bu suçla yüzleşmesi, suçlunun suçuyla yüzleşmesi ve kurumların gerekli dersi çıkarması.

Biz ailesi olarak, arkadaşları ve avukatlarıyla, Hrant Dink’in tabutuna omuz vermiş dostlarımızın da gücüyle; anlama, anlatma çabamızı ve hukuk mücadelemizi asla bırakmayacağız. Ta ki tüm mekanizma açığa çıkarılıp bir daha kullanılmayacak hale getirilene kadar.”

“FETÖ planladı ve uyguladı”

54- İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararında hangi değerlendirmeleri yaptı?

Gerekçeli kararda, cinayetin tamamen Fethullah Gülen cemaati tarafından planlanıp işlendiği belirtilerek, şu yorumlar yapıldı:

“En başından itibaren örgütsel işbirliği içerisinde yürütülen sözde soruşturmaların FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütü tarafından mensupları eliyle 2007'de işlenen söz konusu cinayet öncesinden tasarlanıp adım adım yürürlüğe konulmak suretiyle gerçekleştirilmiştir."

55- Kararda, İstanbul emniyetindeki isimlerin gelen istihbarata rağmen beraat etmeleri nasıl açıklandı?

Kararda, diğer devlet görevlilerinin de FETÖ tarafından olayla ilgili gibi gösterilmeye çalışıldığı kaydedildi. Kararda, şöyle denildi:

“Cinayetin örgütsel hedefe ulaşmak adına faillerinin azmettirilip teşvik edilmesi, cinayetin önlenmesini sağlayacak delillerin, haber mekanizmalarının ve raporların gizlenmesi, cinayet anına değin faillerin takip edilip işlenmesinin sağlandığı, cinayet sonrası delillerin karartılarak örgütün izlerinin temizlendiği, örgüt yayın araçları üzerinden belli bir amaca yönelik yapılan yayınlarla amaca yönelik dejenere edilmiş bilgilerle devlet kurumlarının cinayetle irtibatlandırıldığı anlaşılmıştır.  Örgüt mensubu sanıklardan Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer ve Faruk Sarı'nın örgütün çıkarlarını gözeterek birlikte hareket ettikleri, konumları itibariyle gereken tedbirleri alıp müdahale etmek yerine cinayetin gerçekleşmesini, bunun öncesi ve sonrasında bilgi, kayıt ve belgelerin yok edilmesini sağladıkları anlaşılmıştır. Planlı İstihbarat Operasyonları (PİO) uygulaması ve İstihbarat Dairesi Başkanlığı'nda bulunan İstihbarat Değerlendirme Projesi (İDP) kayıtları ile tüm istihbarat ağının bulunduğu bilgi havuzuna ilgili verilerin kaydedilmesi işlemlerini yapmadıkları, yapılan kaydı da cinayetin hemen sonrasında sildikleri tespit edilmiştir."

“Keşif yapıldı”

56- Kararda, Dink’in öldürülmeden önce takibe alındığı tespiti yapıldı mı?

Evet. Gerekçeli kararda, cinayetten önce keşif yapıldığı belirtilerek, şunlar kaydedildi:

“Olay tarihlerinde İstanbul İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde Tim Komutanı Yüzbaşı olarak görevli olan 15 Temmuz 2016'daki darbe kalkışmasında Jandarma Genel Komutanlığı'nda yaralı vaziyette ele geçen ve hakkındaki yargılamada, 'darbeye teşebbüs' suçundan mahkumiyetine hükmedilen örgüt mensubu sanık Muharrem Demirkale'nin, maktulün ev ve işyerlerinin cinayet öncesinde emri altındakilerce keşfinin yaptırıldığı anlaşılmıştır.”

57- Karar temyiz edildi mi?

Evet. Dink ailesi, karara itiraz etti ve dosyayı istinaf mahkemesine taşıdı. Dilekçede, şu ifadeler kullanıldı:

“Cezalandırılmalarına karar verilmesi gereken sanıkların bir kısmının beraatine ve bir kısmı hakkındaki davanın zamanaşımı nedeni ile düşürülmesine ilişkin karar verilmesi, sanıkların bir kısmı hakkında düşük cezalara hükmedilmiş olması ve yanı sıra yargılama esnasında toplanmasını talep ettiğimiz delillerin tamamı toplanmadan karar verilmiş olması nedenleri ile İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesi kararı hatalı ve hukuka aykırı olmuştur.”

58- İstinaf mahkemesi, kararını açıkladı mı?

Evet. 5 Mayıs 2022’de karar açıklandı. İstinaf mahkemesi, yerel mahkemenin verdiği cezaları hukuku uygun buldu. Ancak Dink ailesinin ve sanıkların istinaf başvurularının tamamını geri çevirdi.

59- İstinaf mahkemesi, kimler hakkında hangi işlemi yaptı?

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi (istinaf) kamu görevlilerinin yargılanarak 37 kişinin beraat ettiği, 11’i tutuklu 26 kişinin hapis cezası aldığı, 13 kişinin de dosyasının ayrıldığı, "Hrant Dink cinayeti" davasında İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kurduğu hükmü büyük ölçüde yerinde buldu.

İstinaf, Dink ailesinin kasten öldürme, tasarlayarak öldürme ile ihmali davranışla kasten öldürme suçlarından; Abdullah Dinç, Adnan Acar, Ahmet Faruk Aydoğdu, Ahmet İlhan Güler, Ali Barış Sevindik, Cevat Eser, Ecevit Emir, Emre Cingöz, Engin Dinç, Ercan Demir, Ergün Yorulmaz, Eyüp Temel, Hacı Şefik Şimşek, Hamza Celepoğlu, Hüseyin Yılmaz, Mehmet Uçar, Metehan Kadir Yıldırım, Metin Yıldız, Mikdat Özbek, Muhittin Zenit, Musa Yıldırım, Mustafa Küçük, Niyazi Malkoç, Önder Araz, Özkan Mumcu, Rahmi Özer, Resul Kütükoğlu, Reşat Altay, Tamer Bülent Demirel, Tevfik Cantürk, Ünsal Gürel ve Yusuf Bozca hakkında verilen beraat kararına yaptığı itirazı reddetti. Gerekçe olarak sadece itirazın yerinde olmadığını bildirdi.

Dink ailesinin Sabri Uzun ve Celalettin Cerrah’la ilgili başvurusu konusunda bir hüküm kurulmadı. Aile; Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler, Reşat Altay, Engin Dinç, Ercan Demir, Muhittin Zenit, Sabri Uzun, Metin Yıldız gibi haklarında beraat kararı verilen bazı sanıkların, “kasten öldürme" ve "kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" suçu uyarınca cezalandırılmaları talebinde bulunmuştu.

İstinaf, bununla birlikte sanıkların istinaf talebini de geri çevirdi. Ercan Demir, Birol Ustaoğlu, Eyüp Temel ve Mustafa Küçük’ün "örgüt üyeliği", Hamza Celepoğlu’nun ise "kasten öldürme" ve "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan beraat kararı verilmesi gerektiğine yönelik başvurularını da esastan reddetti. Ali Poyraz, Ali Fuat Yılmazer, Mehmet Uçar, Ramazan Akyürek’in, "örgüt üyeliği” yönünden davanın reddini istedikleri başvuruyu, ileri sürdükleri nedenleri yerinde görmeyerek reddetti.

Mahkeme, Ahmet İlhan Güler, Ali Poyraz, Ali Fuat Yılmazer, Engin Dinç, Mehmet Uçar, Muhittin Zenit, Ramazan Akyürek, Sabri Uzun ve Şükrü Yıldız hakkında "görevi kötüye kullanma" ve Yıldız hakkında ayrıca "bilirkişiyi etkilemeye teşebbüs" suçundan verilen düşme kararının da usul ve yasaya uygun olduğunu kararlaştırdı.

Mahkeme, tutuklu olan Ali Fuat Yılmazer, Ercan Gün, Gazi Günay, Hasan Durmuşoğlu, Muharrem Demirkale, Okan Şimşek, Osman Gülbel, Özkan Mumcu, Ramazan Akyürek, Veysal Şahin ve Yavuz Karakaya'nın tutukluluk halinin devamına karar verdi.

Mahkeme sadece bazı sanıklar açısından resmi evrakta sahtecilik gibi suçlamalar yönünden delillerin yeniden değerlendirilmesi için kamu davasının yeniden görülmesine karar verdi. Davanın esasını etkileyecek bir yorum yapmadı.

Buna göre, Abdullah Dinç ve Ahmet Faruk Aydoğdu hakkında "silahlı terör örgütüne üye olma", Mehmet Ali Özkılınç hakkında "suçluyu kayırma", Faruk Sarı, Hasan Durmuşoğlu, Mehmet Ayhan, Mehmet Uçar, Onur Karakaya ve Ali Fuat Yılmazer hakkında "resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek", Ramazan Akyürek hakkında ise "kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği", "resmi belgeyi bozma, yok etme veya gizleme" suçları yönünden dava yeniden görülecek.

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU YAZDIDink ailesinin isyanı, DEM Parti’deki derin çatlak ve Erdoğan’ın kapattığı kapılar

60- İstinaf mahkemesinin kararıyla dava kesin hükme bağlanmış oldu mu?

Hayır. Yargıtay yolu açık olduğundan dosya bir kez de Yargıtay tarafından incelendi. Hem Dink ailesi hem de sanıklar, davayı Yargıtay’a taşıdılar. Yargıtay sonra da Anayasa Mahkemesi’ne eksik soruşturma ve kovuşturma gerekçesiyle yeniden başvuru hakkı da bulunuyor.

Pasted Graphic 6.jpg

61- Dink ailesi itiraz dilekçesinde hangi görüşlere yer verdi?

Avukatlar, Yargıtay Ceza Dairesi’ne sunulmak üzere İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’ne 130 sayfalık bir dilekçe verdi. Dilekçede, “İstinaf kararının; delillerin toplanmamış olması, kovuşturmanın genişletilmesine yönelik taleplerimizin reddedilmiş olması ve Hrant Dink cinayetinin tüm yönlerinin açığa çıkarılmasına yönelik yargılamanın yapılmamış olması nedenleri ile bozulmasına karar verilmesi gerekliliği bulunmaktadır” denildi.

62- Dilekçede, hangi eksikler sıralandı?

İddianamenin eksik hazırlandığını, adalet talebinin karşılanmadığını belirten avukatlar, Hrant Dink cinayetine giden süreçte yaşananların, Hrant Dink’e yönelik linç sürecini örgütleyen ve icra eden kişilerin soruşturulmadığını kaydetti.

Dink'e yönelik linç sürecini örgütleyen kişilerden olan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ile Oktay Yıldırım hakkında da etkili bir soruşturma yürütülmeksizin kovuşturmaya yer olmadığı kararı oluşturulduğu belirtildi.

Avukatlar, dilekçede ilgili kurumların arşivlerinde de inceleme yapılmadığını kaydetti.

İstanbul Valiliği görevlileri ile İstanbul ve Trabzon MİT görevlilerinin soruşturulmadığının anlatıldığı dilekçede, “Elbette en önemlisi de somut olarak cinayetin kim veya kimler tarafından ve hangi süreçlerden geçirilerek karara bağlandığı açığa çıkarılamamıştır” denildi.

Dilekçede davanın farklı heyetlerce yürütüldüğünü, bu durumun, sözlü yargılamanın esas olduğu ceza yargılamasında maddi gerçeğin bulunması, takdir ve karar oluşumunda büyük eksikliklerden biri olduğu kaydedildi.

Yeni heyetin MİT görevlilerinin tanık olarak dinlenilmesi kararından bile vazgeçtiğinin anlatıldığı dilekçede; Genelkurmay Başkanlığı tarafından Hrant Dink'e yönelik ağır ifadelerin kullanıldığı 22 Şubat 2004 tarihli basın açıklamasının yapılmasının neden ve nasıl karara bağlandığı, basın açıklaması ile ne amaçlandığı, MİT Müsteşarı'nın Genelkurmay Başkanlığı'ndan kim tarafından arandığı, Hrant Dink ile görüşülmesinin neden istendiği ve bu görüşme ile ne amaçlandığının sorulması gibi konuların araştırılması taleplerinin de reddedildiğine dikkat çekildi.

Dink ailesi avukatlarının verdiği dilekçede, haklarında beraat ya da zaman aşımından düşme kararı bulunan kişiler sıralanarak, bu kişilerin TCK 81 veya 83. madde yani kasten öldürme ya da kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi maddeleri kapsamında yargılanmaları gerektiği de belirtildi.

63- Temyiz dilekçesinde bu görüşlerle birlikte mevcut verilmiş cezalardan hangilerine itiraz edildi?

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler, Reşat Altay, Engin Dinç, Ercan Demir, Muhittin Zenit, Sabri Uzun, Metin Yıldız, Cevat Eser, Ünsal Gürel, Hüseyin Yılmaz, Hacı Ömer Ünalır ve Ergün Yorulmaz hakkında verdiği beraat veya düşme kararlarının kaldırılmadığı belirtilerek, kararın bozulması istendi.

Celalettin Cerrah ile Ahmet İlhan Güler, Dink'in yaşamına yönelik tehdit olduğu bilgisinin yanı sıra somut olarak öldürüleceği bilgisine sahip olmalarına rağmen, Dink'in korunmasına yönelik tedbirleri kasıtlı olarak almadıkları, Dink'in öldürülmesini olanaklı hale getirdikleri kaydedildi. Haklarındaki kararın bozulması talep edildi.

64- Yargıtay, temyiz talebini karara bağladı mı?

Evet. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, kararını 22 Haziran 2023’te açıkladı. Yargıtay, 15 sanık yönünden kararı bozarken, diğer beraat ve ceza kararlarını onadı.

Dönemin Trabzon Emniyet İstihbarat Şube Müdürü ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç, eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay ve dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler hakkındaki “ihmali davranışla kasten öldürme” suçundan verilen beraat kararları da bu kapsamda onandı.

Eski emniyet müdürleri Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek hakkında “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan, polisler Metin Balta ve Yakup Kurtaran ile gazeteci Ercan Gün için verilen “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkûmiyet kararları da onandı.

Daire, ceza alan diğer sanıklar hakkındaki "tasarlayarak kasten öldürme", "tasarlayarak kasten öldürmeye yardım", "silahlı terör örgütüne üye olma", "silahlı terör örgütüne yardım" suçlarından verilen mahkumiyetlerin bazılarını onarken bazı sanıklar hakkında verilen cezaları ise az bularak bozdu.

Daire bu kapsamda bozma hükmü kurduğu sanıklar eski subay Muharrem Demirkale, eski Trabzon İl Jandarma Komutanı Ali Öz, Osman Gülbel, Yavuz Karakaya, Bekir Yokuş, Hasan Durmuşoğlu, Faruk Sarı, Mehmet Ayhan, Onur Karakaya, Okan Şimşek, Gazi Günay, Veysal Şahin, Volkan Şahin, Şükrü Yıldız ve Mehmet Ali Özkılınç yönünden dosyayı yerel mahkemesine gönderdi.

65- Dink ailesi kararı nasıl karşıladı?

Aile ve avukatları karara tepki gösterdi. Temyiz dilekçesindeki hiçbir taleplerinin değerlendirilmediğini savunan avukatlar, kararın yetersiz olduğunu vurguladı.

66- Yerel mahkeme, yeniden yargılamaya başladı mı?

Evet. Yargıtay’ın 15 sanık hakkındaki bozma kararına uyan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmalara 1 Kasım 2023’te yeniden başladı.

Bozma kararının ardından cinayet döneminde Trabzon Jandarma Alay Komutanı olan Albay Ali Öz, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şubesi görevlileri Gazi Günay, Okan Şimşek, Volkan Şahin ve Veysal Şahin, dönemin Trabzon İstihbarat Şube'de R bürosuda sorumlu amir ve Şube Müdür Yardımcısı olan Hasan Durmuşoğlu, dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi Mehmet Ayhan ve Onur Karakaya, cinayet döneminde İstanbul Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli Astsubay Yavuz Karakaya, Bekir Yokuş ve Muharrem Demirkale, dönemin İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdür Yardımcılarından Osman Gülbel, Eski Mülkiye Başmüfettişleri Mehmet Ali Özkılınç ve Şükrü Yıldız savunma yapmaya başladılar. Duruşmada, Cumhurbaşkanlığı’nın suçtan zarar gördüğü gerekçesiyle davaya katılma talebi yerinde bulundu.  Davanın ikinci duruşması 10 Ocak 2024’te görüldü.

67- Sanık sayısı neden 19’a yükseldi?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 5 Ekim'de, cinayet tarihinde Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nde görev yapan Hasan Durmuşoğlu, Mehmet Ayhan, Onur Karakaya ve Osman Gülbel hakkında ayrı bir dava açtı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin suç duyurusu üzerine açılan bu dava, 15 sanıklı dava ile birleştirildi.

İddianamede, polislerin Erhan Tuncel ile Yasin Hayal grubunun suikast planlarını önceden bildikleri öne sürüldü. Sanıkların anayasal düzeni değiştirmek suçundan cezalandırılmaları talep edildi. 19 sanıklı bu dava sürüyor.

68- Açılan başka bir dava var mı?

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 2021’de davayı karara bağlarken, 11 sanık hakkında da suç duyurusunda bulunmuştu. Bununla ilgili dava da açıldı. “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle açılan bu davanın sanıkları şöyle:

Dönemin Emniyet istihbarat daire başkanı Ramazan Akyürek, emekli İstanbul istihbarat şube müdürü Ali Fuat Yılmazer, dönemin Trabzon Emniyet istihbarat şube müdürü Faruk Sarı, dönemin Trabzon TEM şube müdürlüğü görevlileri Adem Sağlam ve Yahya Öztürk ve cinayetin azmettiricileri Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Ahmet İskender, Ersin Yolcu, Tuncay Uzundal ve Zeynel Abidin Şahin.

69- Ailenin açtığı tazminat davası karara bağlandı mı?

Danıştay, Hrant Dink cinayetinde İçişleri Bakanlığı'nın hizmet kusuru olduğu gerekçesiyle mahkemenin verdiği 1 milyon 66 bin liralık tazminat kararını, 2021’de onadı. Ancak bu tazminat, sorumlulara henüz rücu edilmedi.

70- Dink cinayetinin tetikçisi Ogün Samast nasıl tahliye edildi?

Hrant Dink’i 19 Ocak 2007’de gazete binasının önünde düzenlediği silahlı saldırıda öldüren Ogün Samast, 14 Kasım 2023’te, sürpriz biçimde tahliye edildi. 20 Ocak 2007’de Samsun otogarında yakalanan, 24 Ocak 2007’de tutuklanan Ogün Samast, Şubat ayında Kandıra F Tipi cezaevinden Bolu F Tipi cezaevine nakledildi. 14 Kasım’da da tahliye oldu.

Adalet Bakanlığı, gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, şunları kaydetti:

- Samast’ın, cinayet tarihinde yaşının 18’den küçük olması nedeniyle “öldürme” suçundan 21 yıl 6 ay olarak belirlenmiştir. Bununla birlikte failin; yasak silah taşımaktan aldığı 1 yıl 4 ay hapis cezasının içtiması ile 22 yıl 10 ay hapis cezası kesinleşmiştir. Hükümlünün; cezası infaz edilmekteyken, cezaevinde işlemiş olduğu suçlardan dolayı 2 yıl 36 ay 43 gün hapis cezası daha almış olması nedeniyle neticeten 24 yıl 46 ay 43 gün hapis cezasının infazı tutukluluk tarihi olan 24/01/2007’den itibaren başlamıştır. Samast, 19 Şubat 2022’den itibaren denetimli serbestlik hakkına sahiptir ancak bu haktan yararlandırılmamıştır.

- Hükümlünün denetimli serbestlik hakkı 19 Şubat 2022 tarihinde doğmuş olmasına rağmen denetimli serbestlikten yararlandırılmamıştır. Adı geçen hükümlü hakkında 19 Ocak 2023 ve 13 Temmuz 2023 tarihlerinde yapılan değerlendirmelerde koşullu salıverilmesine uygun olmadığına karar verilmiş, şartlı tahliyesi 15 Kasım 2023 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

- Bu süreçte 2015 yılından itibaren hükümlünün 5 kez açık ceza infaz kurumuna ayrılma talebi, 2 kez de denetimli serbestlik talebi uygun görülmemiştir. Bu kapsamda 7456 sayılı Kanun ile yapılan infaza ilişkin düzenlemelerden istifade etmesi söz konusu değildir. 5275 sayılı Kanun'un genel hükümlerine göre cezası infaz edilmiştir."

AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan, yaptığı açıklamada, "Samast, Dink cinayetiyle ilgili iyi halden tahliye edilmedi. Gardiyana saldırdığı için ek ceza almıştı, onun iyi halinden tahliye edildi. Aslında üç yıl önce tahliye edilecekti" dedi.

Dink ailesinin avukatı Bahri Belen de "Şu anda Ogün Samast'ın çıkmasında çok şaşılacak bir şey olmadığı kanısındayım. Aileden haberim var. Elbette üzülüyorlar ama onlar da yasal koşulları, Ogün'ün yaşı küçük olduğu için daha evvel çıkma durumunun olduğunu biliyor. Üzüntülerini yenilediler, tazelendi acıları" ifadelerini kullandı.

71- Samast, daha uzun süre cezaevinde kalabilir miydi?

Evet. Hrant Dink’i öldüren ve cinayetten 16 yıl 10 ay sonra tahliye edilen tetikçi Ogün Samast’ın, en az 6 yıl daha fazla cezaevinde tutulmasının mümkün olduğu ancak çok sayıda avukatın, öğrencinin, yazarın koşullu salıvermeden yararlanmasına izin vermeyen cezaevi idare gözlem kurulunun kararıyla serbest kaldığı ortaya çıktı.

Eski infaz sisteminde, terör suçu işleyenler cezalarının dörtte üçünü, adli suç işleyenler üçte ikisini cezaevinde geçirdikten sonra tahliye olabiliyordu.

Yeni infaz sisteminde ise bu süreler dolduktan sonra hükümlünün tahliye edilip edilmeyeceğine cezaevlerindeki idari gözlem kurulları karar veriyor. Bu kurulun önüne çıkmak için cezaevlerindeki ilgili birimler, hükümlü için puanlama yapıyor. 45 puanın altında kalan hükümlünün gözlem kurulunun önüne çıkma hakkı bulunmuyor.

45 puanın üzerine çıkan hükümlü için idari gözlem kurulu rapor hazırlıyor. Hükümlünün, “topluma adapte olabileceği, pişmanlık duyduğu, yeniden suç işlemeyeceği” yönünde kanaat oluşursa, şartla salıverme hükümleri işletiliyor.

Samast için de bu yol izlendi. Daha önce iki başvuruyu geri çeviren kurul, Samast’ın son talebini de geri çevirme hakkına sahipti. Bu durumda Samast, üç ila altı ay arasında kurulun yeniden önüne çıkacaktı. Ancak kurul onay vermediği sürece tahliye olamayacaktı. Samast’ın bakanlığın açıklamasına göre 27 yıl 10 ay toplam cezası bulunuyordu. Bu durumda, 16 yıl 10 yerine bu cezanın tamamını cezaevinde geçirmesi söz konusu olabilecekti.

Yerel mahkeme, Dink cinayetinden sonra, 2012’de verdiği kararda, cinayette herhangi bir örgüt izi bulamadığını belirtti. Buna karşılık, Dink ailesinin avukatları, suçun terör örgütünün faaliyeti olarak işlendiğini belirterek kararı temyiz etti.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise 2013’te, Samast, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de aralarında olduğu 9 kişinin eyleminin "silahlı terör örgütü değil", Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 220. maddesinde düzenlenen "suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt" olduğunu kabul etti.

O tarihe kadar McDonalds’ın bombalanması, mağdurlardan birine patlayıcı ile saldırı gibi suçlar işleyen örgütün eylemleri, “silahlı örgüt” kapsamına sokulmadı.

Yeniden yargılama yapan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımı ihtimali nedeniyle 9 ismin dosyasını ana dava dosyasından ayırdı. Mahkeme, 2019’da, eylemleri içerisinde kasten öldürmeye teşebbüs de bulunan Erhan Tuncel'e 99 yıl 6 ay ceza verdi. Suç örgütü kurmak ve üyesi olmak suçlarından Yasin Hayal'e 7 yıl 6 ay, Zeynel Abidin Yavuz'a 14 yıl, Tuncay Uzundal'a 16 yıl 10 ay, Ahmet İskender ve Ersin Yolcu'ya 1 yıl 10 ay hapis cezası verildi.

Samast ise sadece 2 yıl 6 ay ceza aldı. Bu suçun normal zamanaşımı süresi 2022’de doluyordu. Dink ailesinin avukatları dava zamanaşımı süresinin dolmasından dolayı, Samast’ın bu suçun cezasını çekmediğini açıkladı.

Ancak bu ceza eklendiğinde bile Samast, infaz süresi, cezanın üçte ikisi ile sınırlı olduğundan 2020’de özgürlüğüne kavuşabiliyordu. Eylemlerin terör sayılması halinde ise sadece üyelik suçundan bile 6,5 yıl ceza alması muhtemel Samast, diğer suçlarla birlikte 30 yılı aşkın ceza alacaktı. İnfaz süresi de cezanın dörtte üçü olarak hesaplanacak, idari gözlem kurulunun önüne de 22 yılı aşkın bir süre sonra çıkacaktı.

Buna karşılık tüm eylemleri “adli suç” sayılan Samast, idari gözlem kurulunun önüne 16 yıl sonra çıktı. 2023’te bu hakka sahip olmasının sebebi ise 6 Ağustos 2020’de tahliye edilecekken, cezaevinde işlediği beş ayrı suçtan dolayı 5 yıl 11 ay daha ceza alması.

Samast, Silivri Cezaevi’de olduğu 2017’de, koğuştaki butona basarak ‘başmemur’ ile görüşmek istediğini söyledi. Gelen infaz koruma memuru, öğlen vardiyasındaki memurların çıkış yaptığını, bu çıkış işleminden sonra başmemurun kendisiyle görüşebileceğini söyledi. Ancak Samast bu durumu kabul etmedi. Küfür eden ve kupa bardağı mazgala fırlatan Samast, içeriye giren üç gardiyana saldırdı. Sakinleştiği sanıldığı sırada cebinden bıçak çıkartarak salladı ve gardiyanın boğazına bıçak dayadı. Gardiyanı hafif biçimde yaralayan Samast, bir başka gardiyanın da parmağını ısırdı.

Samast, bu eyleminden dolayı ceza almasına, cezaevinde farklı disiplin suçları da işlemesine rağmen koşullu salıvermeden yararlandı.

Buna karşılık, cezaevindeki çok sayıda isim bu haktan yararlanamıyor.

Samast’ın, 2020’de gardiyanın boğazına bıçak dayama dahil cezaevinde işlediği suçlardan dolayı 5 yıl 11 ay ceza almasına rağmen, idare gözlem kurulunun “topluma adapte olabilir, yeniden suç işleme eğilimi gözlenmedi” yönündeki kararıyla koşullu salıvermeden yararlandığı anlaşıldı. Adalet Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklamasında bu detaylar yer almadı. Bununla birlikte mahkemeler, Samast ve Dink cinayetini organize eden isimler için “suç örgütü” yerine “terör örgütü” suçundan işlem yapsalardı, Samast uzun yıllar cezaevinde kalacaktı.

72- Trabzon grubunda yer alan diğer isimler ne zaman tahliye edilecek?

Cinayeti azmettiren Yasin Hayal ve Erhan Tuncel'in tutukluluğu devam ediyor Adalet Bakanlığı yaptığı açıklamada, bu konuda şunları kaydetti:

"Hrant Dink’in 19 Ocak 2007 tarihinde öldürülmesinin ardından yapılan yargılamalar sonucunda Yasin Hayal ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve 14 yıl 22 ay 75 gün hapis cezasına hükümlü olup, koşullu salıverilme tarihi 25 Temmuz 2047’dir. Yine aynı suçtan diğer hükümlü Erhan Tuncel ise toplam 96 yıl hapis cezasına hükümlü olup, koşullu salıverilme tarihi 26 Temmuz 2040’tır. Adı geçen iki hükümlünün halen cezalarının infazına devam edilmektedir."

73- Samast hakkında yeni bir dava açıldı mı?

Evet. Samast tahliye edildikten sadece 5 gün sonra, 19 Kasım 2023’te hakkında yeni dava açıldı. Samast davanın ilk duruşmasında savunma yapmadı.

Ogün Samast'ın 'Suça sürüklenen çocuk' olarak yer aldığı iddianamede, Samast'ın "silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte silahlı terör örgütü adına suç işlemek" suçundan 7 yıl 6 aydan 12 yıla kadar hapsi istendi. Bu dava, 11 sanık hakkında açılan son dava ile birleştirildi.

74- Bu dava hangi dosyayla birleşti?

İlk iddianamede, sanıklar Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Faruk Sarı, Yahya Öztürk ve Adem Sağlam'ın, Hrant Dink'in, azmettiriciler Yasin Hayal ve grubunca tasarlanıp tetikçi Ogün Samast tarafından öldürüleceğinden haberdar oldukları, görev, yetki ve konumları gereği önleme yükümlülükleri bulunmalarına rağmen cinayeti işleyecek örgüte operasyon yapmayıp Dink'e şahsi, fiziki ve mekansal koruma sağlamadıkları ve FETÖ'nün yıkıcı emelleri doğrultusunda hareket ettikleri belirtilmişti. İddianamede sanıkların, cinayetin önlenmesi ve müdahale edilmesi noktasında yetki ve sorumlulukları bulunmasına rağmen olay tarihine kadar görevlerini yerine getirmekte kasıtlı olarak ihmali davrandıkları ve cinayetin işlenmesini sağladıkları öne sürülmüştü.

İddianamede, Yasin Hayal, Zeynel Abidin Yavuz, Tuncay Uzundal, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu ve Ahmet İskender'in de "terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme" suçundan 5'er yıldan 10'ar yıla kadar hapisleri istenmişti.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin suç duyurusu üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca cinayetin tetikçisi Ogün Samast hakkında hazırlanan iddianamede ise Samast'ın "FETÖ'ye üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapsi istenmişti. Samast’ın davası, bu dosya ile birleşti. Eklenen sanıklarla toplam sanık sayısı 15’e çıktı.

75- Bu dava karara bağlandı mı?

Evet. Davayı karara bağlayan mahkeme heyeti, sanıklar Ogün Samast, Yasin Hayal, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu, Zeynel Abidin Yavuz, Tuncay Uzundal ve Ahmet İskender hakkındaki dosyanın zaman aşımına uğradığını belirterek, bu sanıklar hakkındaki davanın düşürülmesine karar verdi.

76- Diğer sanıklar ceza aldı mı?

Sanıklar Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek'i "anayasayı ihlal" suçundan müebbet hapse çarptıran heyet, sanık Adem Sağlam'ı "silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına, üzerine atılı "anayasayı ihlal" ve "belli bir yükümlülüğün ihmaliyle kasten öldürmeye neden olmak" suçlarından ise beraatine hükmetti.

Heyet firari sanıklar Faruk Sarı ve Yahya Öztürk'ün ise dosyalarının ayrılmasına karar verdi.

Dink ailesi, suçtan zarar görmemiş

77- Zamanaşımına kararına yapılan itiraz nasıl sonuçlandı?

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin zamanaşımı kararına Dink ailesi itiraz etti. İstinaf başvurusunu ele alan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, incelemeyi 4 Kasım 2025’te tamamladı.

Daire, Dink ailesinin başvurusunu “sıfat yokluğu” gerekçesiyle reddetti. Daire, ret gerekçesinde Dink ailesini “sanıklara yüklenen suçların niteliği itibariyle suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen ve bu nedenle de davaya katılım hakkı bulunmayan” olarak niteledi. Daire, ailenin bu suçlama yönünden hükmü istinaf etme hak ve yetkisi bulunmadığını öne sürdü.

Davanın katılanlarından biri de Cumhurbaşkanlığıydı. Cumhurbaşkanlığı avukatı da düşme kararına itiraz etmişti. Daire, bunu da “sıfat yokluğu” iddiasıyla reddetti ve Cumhurbaşkanlığı vekilinin “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme”, “silahlı terör örgütüne üye olma” ve “kasten öldürme”, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçları yönünden hükmü istinaf etme hak ve yetkisi bulunmadığını aktardı.

Mahkeme, sanık avukatlarının da istinaf başvurularını reddetti.

78- Devam eden tek davada hangi kararlar verildi?

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava Şubat 2025’te karara bağlandı. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, ana davada, eski emniyet müdürleri Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek'e "tasarlayarak kasten öldürme" suçundan verilen ağırlaştırılmış müebbet hapisleri onamıştı. Daire, diğer sanıklar hakkındaki "tasarlayarak kasten öldürme", "tasarlayarak kasten öldürmeye yardım", "silahlı terör örgütüne üye olma", "silahlı terör örgütüne yardım" suçlarından verilen mahkumiyetlerin bazılarını onarken, bazı sanıklar hakkında verilen cezaları ise az bularak bozmuştu. Daire, bu kapsamda bozma hükmü kurduğu sanıklar eski subay Muharrem Demirkale, eski Trabzon İl Jandarma Komutanı Ali Öz, Osman Gülbel, Yavuz Karakaya, Bekir Yokuş, Hasan Durmuşoğlu, Faruk Sarı, Mehmet Ayhan, Onur Karakaya, Okan Şimşek, Gazi Günay, Veysal Şahin, Volkan Şahin, Şükrü Yıldız ve Mehmet Ali Özkılınç yönünden dosyayı yerel mahkemeye göndermişti.

Öte yandan, Dink'in öldürülmesine ilişkin dönemin Trabzon İl Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli eski polis memurlarının aralarında bulunduğu sanıklar Hasan Durmuşoğlu, Mehmet Ayhan, Onur Karakaya ve Osman Gülbel'in yargılanmasına ilişkin açılan yeni dava bu dosya ile birleştirilmişti.

Bu iddianamede sanıkların, ihmali hareketleri nedeniyle Dink'in ölümüne neden oldukları, "kasten öldürme" suçundan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandıkları ve aldıkları cezanın Yargıtay kararıyla da kesinleştiği ifade edilerek, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin anayasal düzenini ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmaları isteniyordu.

Heyet, Volkan Şahin, Şükrü Yıldız ve Mehmet Ali Özkılınç’ın beraatine hükmetti.

Muharrem Demirkale’ye Anayasa’yı ihlal suçundan açılan davanın reddine karar veren mahkeme “tasarlayarak öldürmek” suçundan müebbet hapsine karar verdi.

Yavuz Karakaya'ya “Anayasa’yı ihlal” suçundan açılan davanın reddine karar veren heyet, “tasarlayarak kasten öldürmeye yardım” suçundan 12 yıl 6 ay mahkumiyetine hükmetti.

Bekir Yokuş’un “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “tasarlayarak öldürmeye yardım” suçundan 10 yıl hapsine karar verdi.

Veysal Şahin’in “ihmali davranışla öldürme” suçundan 15 yıl hapsine karar veren mahkeme, “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “Anayasa’yı ihlal” suçlarından beraatine hükmetti.

Gazi Günay’ın “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan hüküm tesisine yer olmadığına karar verdi. Günay’ın “tasarlayarak öldürme” suçundan 25 yıl hapsine hükmetti.

Okan Şimşek’in “Anayasa’yı ihlal” müebbet hapsine karar veren mahkeme, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan hüküm tesisine yer olmadığına karar verdi, “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan 25 yıl hapsine hükmetti.

Ali Öz’ün “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine hükmeden heyet, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan hüküm tesisine yer olmadığına karar verdi. Öz, “kasten tasarlayarak öldürme” suçundan da 25 yıl hapse mahkûm edildi. Öz, yaş sebebiyle ev hapsinde tutulmaya devam edecek.

Mehmet Ayhan’ın “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “kasten tasarlayarak öldürme” suçundan 12 yıl 6 ay hapsine hükmetti.

Onur Karakaya’nın “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan hüküm tesisine yer olmadığına hükmetti. Karakaya, “kasten öldürme” suçundan 12 yıl 6 ay hapse mahkum edildi.

Osman Gülbel’in “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “kasten tasarlayarak öldürme” suçundan 16 yıl 8 ay hapsine karar verdi.

Hasan Durmuşoğlu’nun “Anayasa’yı ihlal” suçundan müebbet hapsine karar veren heyet, “kasten tasarlayarak öldürme” suçundan 12 yıl 6 ay hapsine hükmetti.

Faruk Sarı’nın firari olması sebebiyle dosyasının ayrılmasına karar veren heyet, Bekir Yokuş, Onur Karakaya ve Mehmet Ayhan’ın da hükümle birlikte tutuklanmasına hükmedildi.

Böylece bu dava da karara bağlanmış oldu. Karara ilişkin Yargıtay incelemesi bekleniyor. Dosyası ayrılan bir sanığın davası ise sürüyor.

79- Firari sanıklarla ilgili dosyalar hangi aşamada?

Evet. Fethullah Gülen hakkındaki davalarda, ölümünün ardından düşme kararları verildi ya da verilecek. Eski Zaman gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve eski Savcı Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu 13 firari sanığın dosyası ise ayrıldı.

80- AİHM’den yeni bir karar çıktı mı?

AİHM, son olarak, Dink Ailesinin MİT görevlileri hakkındaki soruşturmanın zamanaşımına uğramasının devletin yaşam hakkının soruşturma usul yükümlülüğüne aykırı olduğu nedeniyle yapılan başvuruya dair karar verdi. Hükümet 4 Ocak 2022 de tek taraflı deklarasyonla MİT görevlilerine karşı başlatılan soruşturmanın zamanaşımına uğramasının yaşam hakkını düzenleyen sözleşmenin 2. maddesinin usuli yükümlülüklerini karşılamadığını kabul ederek başvuruculara tazminat ödenmesi karşılığında davanın kayıttan düşürülmesini talep etti, 2 Şubat 2022 tarihinde başvurucular tek taraflı deklarasyonu kabul etmediklerini bildirdiyse de AİHM tek taraflı deklarasyonun koşullarını uygun bularak Dink ailesine 6 bin euro tazminatın ödenmesine ve başvurunun kayıttan düşürülmesine karar verdi.

81- Bütün sürece bakıldığında Dink ailesinin beklentisi karşılandı mı?

Hayır. Aile, cinayete giden sürecin de yargılamanın konusu yapılması ve Dink'in hedef hâline getirildiği süreçte rol oynayanların da yargılanmasını istiyor.

Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin'in, "Utanç duyuyorum" kitabında, bu süreçte yapılanlar ve yapılmayanlar çok net biçimde anlatılıyor. Telefon kayıtlarına yer verilen kitapta, Yüzbaşı Nejat Mete adlı subayın, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği temsilcisine, Dink öldürüldükten bir gün sonra, 20 Ocak 2007'de telefonda, "Bizim arkadaşların işi mi dün zıbartılan adam" diye sorduğu, "Bizim arkadaşlar" cevabını alınca, "Elleri dert görmesin" dediği belirtiliyor. "Hrant Dink bizim savaştığımız adam" diyen "akademisyen" Ümit Sayın'a, "Bu arada Hrant'ı beraat ettirecekler herhalde" diyen Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubu Binbaşı Ogan Türkmen'in sözlerine de kitapta yer veriliyor.

Agos gazetesi yöneticilerinin yargılandığı mahkemenin hâkimi Hakkı Yalçınkaya'nın, Dink'i hedef gösteren isimlerden Avukat Kemal Kerinçsiz'e, telefonda, "Bir isteğin, bir emrin var mı abi?", "Vatan hainlerinin bir engeli varsa, o da bizim Kemal abidir" dediği aktarılıyor. Bu nedenle hakkında HSYK'nın soruşturma bile açmadığı vurgulanıyor.

Dink ailesinin elinde buna benzer onlarca örnek var. Aile, bu konuda yaptığı başvuruların sonuçlanmasını bekliyor. Kamera kayıtlarından kayıp olanların hâlâ ortaya çıkarılamadığına, bu kayıtları kaçıranların da bulanamadığına dikkati çekiyor. Aile, kamu görevlilerinin yıllarca korunmasını sağlayanların da yargılanmasını talep ediyor. Anayasa Mahkemesi de bu konularla ilgili başvuruyu karara bağlamadı.

Gökçer Tahincioğlu/T24

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-

Özel sektörde sendikalaşma sefaleti!-Aziz Çelik-  Kamudaki yüksek sendikalaşma oranları nedeniyle ortalama sendikalaşma yüzde 14,5 olarak gö...