Münih’te Zerstörungslust + Münih sirki -Cumhuriyet-


Münih’te Zerstörungslust -Ergin Yıldızoğlu- 

Münih Güvenlik Konferansı cuma günü başladı.

Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD’yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum: Batı’nın şu andaki güvenlik ortamını “yıkım güllesi politikası”, “yıkıcı adamlar” metaforlarıyla betimleyen rapor, bir Zerstörungslust (yıkma şehveti) egemen diyor.

Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.

Zerstörungslust” tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce “Tamamen yıkalım, sonra bakarız” duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. “Sağ popülist” liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca “önlenebilir ölüm” gerçekleşebiliyor.

Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse “biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi” paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin “herkesi zengin edecek küreselleşme” vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

‘KOŞULLAR MÜKEMMEL’

G7’den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, “Gelecek daha iyi olacak” anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.

Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı “otoriter” ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. “Ulusun çıkarı” adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen “siyaset rejiminde”, solun, kapitalizmden çıkarak “başka bir dünya” yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor.

“Halen yıkım halinde” (Under destruction) başlıklı raporun vurguladığı “Zerstörungslust” bir ahlaki panik nesnesi değil. İnsanların yıkmak arzusu, manipüle edilmelerinin yanı sıra, gerçekten zarar gördükleri bir düzenle bağlarının fiilen kopmasının ifadesi. Yıkım arzusu, doğru hedefe yöneltildiğinde, sömürü ve tahakküm ilişkilerini ayakta tutan yapıların -borç rejimleri, hidrokarbon kapitalizmi, militarist ittifaklar-tasfiyesi için motor güç olabilir. Yeter ki “bu mükemmel koşullarda” sol, yeteri kadar radikal ve somut bir “kurucu” vizyon sunabilsin.

Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen “daha cesur inşacılar” çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.

“Zerstörungslust” patolojisine yol açan koşullardan ne “kurallara dönüş” nostaljisiyle ne de ekonomik büyüme saplantısıyla çıkılabilir. Tek çıkış yolu, kamusal mülkiyeti, iklim adaletini ve “bakım emeğini”, çoğunluğun refahını merkeze alan, eşitlikçi bir demokratikleşme programlarıyla örülen bir inşa vizyonundan geçiyor.

Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao’nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir “kaos” var ve bir büyük dönüşüm için “koşullar mükemmel”... Ancaaak... yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! (Devam edecek.)

/././

Münih sirki -Mehmet Ali Güller- 

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih sirkine dönüşmesini görmek üzücü.”

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih sirkine dönüşmesini görmek üzücü.” Neden mi? Çünkü ABD desteğiyle İran’da yeniden şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye Münih Güvenlik Konferansı’na davet ettiler. Pehlevi Münih’te, ABD ve İsrail’in sponsorluğunda “rejim karşıtlarıyla” bir miting düzenledi. ABD’li Senatör Lindsey Graham kürsüden şah dönemindeki İran bayrağını salladı. ABD ve İsrail bayrakları, miting alanındaki şah bayraklarına eşlik etti. 

Kısacası Almanya, Münih Güvenlik Konferansı’nı İran karşıtı bir platforma dönüştürerek İsrail’e bir destek daha verdi.

LİBERAL TEZİN SAKATLIĞI

Siyasi liberallerin tezi şu: “ABD İran’ı vurmalı, çünkü İran’da demokrasi yok, molla rejimi var.” 

Bu tez baştan aşağı sakat. Birincisi İran’da demokrasinin olup olmaması, bir başka ülkeye saldırma hakkı vermez. Bir ülkenin bir başka ülkeye rejimini “beğenmemesi” nedeniyle savaş açabilmesi, “devletlerin egemenlik” haklarının yok sayılarak ortaçağa dönülmesi anlamına gelir. 

İkincisi demokrasinin ölçütü ne? Demokrasi ABD merkezli “liberal demokrasi”den mi ibaret? Ayrıca mesele gerçekten demokrasi ise ABD neden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi monarşilere dost ama İran’a düşman? Geçiniz... 

Mesele rejim değil ABD’nin İran’ı hedef alıyor olmasının nedeni ne demokrasi eksikliğidir ne de molla rejimidir. İran ABD’nin çıkarlarına uyum gösterse Washington molla rejimiyle pekala kol kola yürür. ABD İran’ı molla rejimiyle yönetildiği için değil, kendisine karşı olduğu için vurmak istiyor. 

ABD molla rejimine alternatif diye son şahın oğlu Rıza Pehlevi’yi sahaya sürüyor. Peki şah rejimi molla rejiminin alternatifi mi? Ülkenin topraklarıyla ve insanlarıyla bir aileye “tapulanması”, siyasal liberallerin demokrasi ölçüsüne uyuyor mu?

ABD için mesele ne molla rejimidir ne de şah rejimi. ABD çıkarlarıyla uyumlu her türlü rejimi destekler, çıkarlarına uyumsuz en demokratik ülkeye bile cephe alır. 

Örneği İran zaten. 1953’te molla rejimi yoktu ve ABD ile İngltere, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı darbeyle devirdi. Neden? Çünkü Başbakan Musaddık BP’nin kontrolündeki İran petrolünü millileştirmişti.

Yani mesele ne rejim ne de demokrasi, mesele emperyalizmin çıkarı.

WASHİNGTON BM’Yİ HEDEF ALIYOR

Sirk demişken...

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Münih Güvenlik Konferansı’nda şöyle dedi: “BM dünyada iyilik için hâlâ muazzam bir potansiyele sahip ancak baskı gerektiren konularda rol oynayamıyor. Gazze’deki savaşı çözemediler. Kırılgan da olsa ateşkesi sağlayan ABD oldu.” (Kaynak: AA, 14.2.2026)

İnanılır gibi değil! ABD’nin dışişleri bakanı Gazze’de savaşı durduramadı diye BM’yi eleştiriyor!

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, İsrail’in Gazze’deki soykırımını durdurmaya yönelik birçok BM girişimini bizzat ülkesinin veto ettiğini bilmiyor olabilir mi? Elbette biliyor!

Buradaki asıl üçkâğıt şu: Trump yönetimi BM düzenine fiilen cephe almış durumda. Trump başkanlık kararnamesiyle ABD’yi onlarca BM kurumundan çekti. Hatta Gazze için kurulan barış kurulunu “alternatif BM” yapmayı hedeflediler ama neyse ki davet ettikleri ülkelerin çoğu teklifi reddetti.

Bugün iyi kötü BM düzeni devam edebiliyorsa bu BM Güvenlik Konseyi’ndeki Çin ve Rusya’nın tutumu nedeniyledir. Ama BM’nin önümüzdeki dönemde daha sert çarpışmalara sahne olacağı anlaşılıyor.

/././

Cumhuriyet

Bakan Tekin yazı göndermişti: Velilerden Ramazan kolisi istendi + 40,6 milyon TL’lik temsil: Ortada çözüm yok ama harcama çok + Kırmızı et fiyatları bir yılda 2 katına çıktı -BİRGÜN-

 

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-


Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın-

Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğan’a uygun parti düzeni kuracak. İktidarın “siyasi dizayn” hamlelerinden muhalefet de nasibini alacak.

Ülke siyasetinde “esasa” dokunmadan her gün yeni bir gündem oluşturuluyor. Bakanlar değişiyor, muhalefet partisinden belediye başkanları istifa ediyor, belediye başkanları ile genel başkanın konuşmaları ortalıkta dolaşıyor, ittifaklar kuruluyor, veliahtlar tayin ediliyor. Aksiyon bitmiyor.

Suriye'de savaş çıktı çıkacak derken antlaşma imzalandı. Ülkede “Terörsüz Türkiye” ismi verilen süreç, hiçbir şey yaşanmamış gibi devam ediyor. DEM Parti İmralı Heyeti, dün Erdoğan'la bir görüşme gerçekleştirdi. Bu kadar kötü yönetilen, halkın öfkeden deliye döndüğü ülkede siyasetin gündeminin bu çerçeveye sıkışması gerçekten hayret verici. Hiç kuşkusuz bu, aynı zamanda bir iktidar başarısı.

PARTİ BİLAL’E EMANET

Erdoğan'ın ortağı Bahçeli ile birlikte seçim takvimini başlattığını görebiliyoruz. Seçim öncesi yapması gerekenler aciliyet sırasına göre düzenlendi. Son günlerde netleştiği gibi Bilal Erdoğan da “yapılacaklar listesi” içine dahil oldu. Geçen süre içinde Bilal Erdoğan için düşünülen koltuk konusu artık açıklığa kavuştu. Bilal Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi AKP Genel Başkanı olması konusunda büyük oranda uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma arayışının parti içinden çok iktidar ortağıyla yapıldığını söylemeye bile gerek yok.

AKP, Bilal Erdoğan kararıyla birkaç meseleyi çözmüş oldu:

Birincisi: Ailenin "Erdoğan sonrası"na dair dayatmasına pozitif yanıt verilmiş oldu.

İkincisi: Erdoğan sonrasına dair parti ve ittifak içinde başlayan kavgayı soğutmak ve ötelemek için zaman kazanılmış oldu.

Üçüncüsü: Rejimin işleyişinde “cumhurbaşkanının bazı yetkilerinden feragat etmesi” şeklinde formüle edilen değişikliği karşılamak için adım atılmış olacak.

AKP, Bilal Erdoğan'ın başkanlık takvimini erken seçim tercihine bağlı olarak belirleyecek. Parti içinden aldığımız duyumlar, “Kasım 2026” itibarıyla Erdoğan'ın genel başkanlığı bırakacağı yönünde.

Kulislere göre Bilal Erdoğan'ın parti başkanlığına ne AKP'den ne MHP'den yüksek sesle itiraz eden oldu. Ama endişe beyan edenlerin sayısı az değil. Parti içi dengeler, alışkanlıklar ve "saltanat" çağrıştırma ihtimali gibi nedenlerden dolayı seçim öncesi bunun “riskli olacağı” endişesini duyanlar da var. Bu endişelere rağmen Bilal Erdoğan tercihinin hayata geçmesine kesin gözüyle bakılıyor. Parti örgütü büyük oranda Bilal Erdoğan'a göre düzenlenmişti. Son rötuşun olağanüstü kongrede yapılması bekleniyor.

İKİ İTTİFAK GELİYOR

AKP'de bunlar yaşanırken milliyetçi-muhafazakâr cenahtan iki ittifak filizleniyor. Birincisi; Erbakan'ın "Milli Görüş'ün devamı" diye nitelediği YRP, SP, Gelecek ve DEVA'nın oluşturduğu yapı. Bu ittifakı parti tabanları istiyor; ama Davutoğlu, Erbakan ve Babacan'ın egoları hâlâ ciddi bir engel olarak duruyor. Parti kaynaklarından aldığımız bilgiye göre ittifakın ana meselesi cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak. Barajı geçmek ilk hedef olarak belirleniyor. AKP'den uzaklaşan ama başka bir partiye gitmeyen seçmen, birincil hedef kitlesi.

“Neden cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci plan?” diye sorduğumuzda, “Erdoğan'la kavga ederek o tabana seslenemeyiz” yanıtı geliyor.

Benzer bir çalışmanın Zafer Partisi ve Anahtar Parti arasında devam ettiğini bilmeyen yok. Ama bu ittifakın kaderini biraz İYİ Parti, biraz da CHP'nin adayının kim olacağı belirleyecek gibi duruyor. İki ittifakın siyasete etkisini bugünden kestirmek mümkün değil. İktidara mı yoksa muhalefete mi yarar sorusunun kestirme bir yanıtı da yok. Erdoğan’ın kendine yenebileceği rakip ararken tüm bu ittifak senaryolarını da dikkate alacağı kesin.

SEÇİME HAZIR MI?

Erdoğan'ın son birkaç aydır izlediği eylem hattına baktığımızda, bu yıl içinde bir seçimin sürpriz sayılmayacağını söylemek mümkün. Erdoğan, Meclis muhalefetini bölme konusunda önemli mesafe aldığını düşünüyor. DEVA, Gelecek ve YRP liderlerinin açıklamaları ile Özdağ'ın yaklaşımı Erdoğan'ı haklı çıkarır cinsten.

Suriye'de yaşanan gelişmeler ve çözüm süreci üzerinden Kürt siyasetini de yedeklediği, en azından muhalefet blokundan kopardığı konusunda AKP'de yaygın bir kanaat var. Bu tablonun üzerine Merkez Bankası'nda biriktirilen rezervler, planlanan sosyal yardımlar ve emeklilere dair atılacağı ifade edilen adımlar eklenince seçim atmosferi kendini tüm ağırlığıyla hissettiriyor.

İTİRAZ KAZANACAK

Tüm bunlara rağmen siyaseti bir miras devri ya da masa başı mühendisliği olarak görenler, Türkiye’nin o kestirilemez dinamizmini her zaman hafife aldılar. Erdoğan’ın Bilal Erdoğan hamlesi, sadece bir 'veliaht' tayini değil; aynı zamanda iktidarın kendi iç krizini dondurma ve ömrünü uzatma çabasıdır. Ancak sarayda koltuklar yeniden döşenirken, halkın öfkesi sokakta her geçen gün daha yüksek sesle yankılanıyor.

Muhalefet için asıl tehlike, iktidarın belirlediği bu 'yeni oyun kuralları' içinde kendine yer aramaktır. Oysa mesele o masada yer kapmak değil, masayı tamamen devirecek toplumsal bir itirazı örgütlemektir. Unutulmamalı ki; Anadolu'nun siyasi tarihi, kağıt üzerinde kusursuz görünen ama halkın gerçekliğine çarptığında tuzla buz olan 'dizayn' hamleleriyle doludur. Düğümü, Bilal Erdoğan’ın koltuğu ya da liderlerin egoları değil; iktidarın belirlediği çemberden çıkmayı göze alanların örgütlü cesareti çözecek.

/././

Kıbrıs’ta çözüm olacak mı?-Attila Aşut- 

Bu hafta Kıbrıs notlarımıza en taze haberle başlayalım:

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, 11 Şubat’ta New York’ta, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile sürpriz bir görüşme yaptı. TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bir gün önce Guterres’le telefonda Kıbrıs’ı konuştu. Guterres-Erhürman görüşmesinin Türkiye’nin bilgisi altında yapıldığı anlaşılıyor. Belki de bu yüzden Kıbrıs solunda, “Nereden çıktı bu görüşme?” diye soranlar oldu...

Tufan ErhürmanAntonio Guterres ile BM Merkezi’nde yaptığı görüşmeyi,  “Beklentimin ötesinde olumlu, yararlı ve verimli geçti” diye açıkladı. Guterres’e Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesini ve bu konudaki kararlılığını aktarmış. Güven artırıcı önlemlerin genişletilmiş toplantılar yerine Türk ve Rum yetkililer arasında görüşülmesini önermiş. Son olarak da Türk tarafının BM’de Rumlarla yeniden görüşme masasına oturabilmesi için daha önce açıkladığı dört maddelik yöntem önerisinin kabulünü istemiş...

Tufan Erhürman, Türk tarafının çözüm konusunda istekli olduğunun altını çizerken, geçmişte yaşadıkları düş kırıklıklarını anımsatarak “Görüşme olsun diye görüşme değil, çözüm için görüşme istiyoruz” diyor.

Erhürman, New York’tan umutlu döndüğünü söyledi. Ancak Kuzey ile Güney arasındaki geçiş noktalarının artırılması konusunda henüz bir gelişme olmadığını da ekledi.

Bu buluşmalar somut bir sonuç doğurmasa da çözüm ikliminin oluşması ve Ada’daki iki halkın günlük yaşamını kolaylaştıracak önlemlerin uygulanabilmesi bakımından büyük önem taşıyor.

GÜNEY-KUZEY İLİŞKİLERİ

Kıbrıs Halkının İlerici Partisi AKEL, dünyada Komünist Partisi olarak bilinir. Nitekim partinin amblemi, işçi ve köylü bağlaşıklığını simgeleyen çekiç ve başaktır. Güney
Kıbrıs’ta güçlü halk desteği olan, ülke siyasetinde söz sahibi bir partidir.

AKEL, 1926 yılında zaten Kıbrıs Komünist Partisi adıyla kurulmuş; İngiliz sömürge yönetimine karşı Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunduğu için 1931 yılında yasaklanmıştır. 1941 yılında AKEL adıyla yeniden kurulmuştur. Halen 56 üyeli Kıbrıs Temsilciler Meclisi’nde AKEL üyesi 16 milletvekili vardır. Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden 6 üyeden biri de AKEL’den seçilmiş Kıbrıslı Türk akademisyen Niyazi Kızılyürek’tir.

Güney’le bütünleşmeyi, “Birleşik Kıbrıs”ı savunan Ada’nın kuzeyindeki küçük sosyalist partilerin CTP ile arası hayli mesafeli iken AKEL’in sosyal demokrat  Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile ilişkileri son derece dostanedir. CTP de kurulduğu günden beri AKEL’le iyi ilişkiler içinde olmayı önemsemiştir.

CTP’nin yeni Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ve çalışma arkadaşları, geçen hafta Kıbrıs’ın güneyindeki AKEL’i ziyaret ettiler. İki partinin ortak açıklamasında, Kıbrıs’taki çözümün “ancak federasyon temelinde olabileceği” vurgusu dikkatimizi çekti. Çünkü Tufan Erhürman, seçim sürecinde ve Cumhurbaşkanı seçildikten beri “federasyon”dan hiç söz etmediği gibi, Sıla Hanım da kısa süre önce Türkiye’de gazetecilerin sorularını yanıtlarken “federasyon”un verili koşullarda “zehirli bir sözcük” haline geldiğini söylemişti. Genel Başkan, Türkiye’de başka, Güney Kıbrıs’ta başka konuşunca kafalar iyice karışmış; Kıbrıs’taki sosyalist partiler de iktidar adayı CTP’nin Kıbrıs konusunda net ve tutarlı bir politika izlemediğini söyleyerek eleştiri oklarını yeni başkana yöneltmişlerdi...

Oysa CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ile AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun görüşme sonrası yaptıkları açıklamalara bakıldığında iki partinin yaklaşımları arasında tam bir uyum olduğu görülüyor. İki Başkan, Kıbrıs sorununda çözümün “siyasal eşitliğe dayalı, iki toplumlu ve iki kesimli federasyon” olduğu görüşünü açıklıkla yinelemiş. Sıla User ayrıca, “müzakerelerin yeniden başlaması için” BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in çalışmalarını desteklediklerini ve Tufan Erhürman’ın New York’ta BM Genel Sekreteri Gutteres ile yapacağı görüşmenin çok önemli olduğunu vurgulamış...

Bunlar elbette olumlu söylemler. Ama söylemin eylemle desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca  “garantör ülke” Türkiye “iki devletli çözüm”de direnirken Kıbrıs’ta anlaşma nasıl sağlanacak, o da başka bir konu...

“GÖRÜŞME” VE “MÜZAKERE” FARKI

Türkçe Sözlük“müzakere” ile “görüşme” sözcükleri arasında belirli bir anlam ayrımına gitmemiş. Arapça kökenli “müzakere” için “Bir konuyla ilgili görüşme, danışma” derken öz Türkçe “görüşme” sözcüğünü şöyle açıklamış: “Bir kurulda karardan önceki konuşma, tartışma vb., °müzakere.”

Yani bunlar anlamdaş sözcükler. Ama diplomasinde durum değişiyor. Nitekim Kıbrıs’ta yeniden canlandırılan diyalog sürecinde de bu sözcüklere ayrı anlamlar yükleniyor. Kıbrıslı Türk gazeteci Cenk Mutluyakalı bu farkı şöyle açıklıyor:

Görüşme, en yalın haliyle fikir alışverişidir. Taraflar konuşur, dinler, pozisyonlarını anlatır. Bağlayıcılığı yoktur. Nabız yoklanır ama sonuç üretme zorunluluğu taşımaz.

Müzakere ise bir sonuç, bir uzlaşı, bir karar hedefler. Karşılıklı taviz ve kazanım içerir.
Yazılı ya da fiili bağlayıcılığa evrilir. Konuşmak değil, sonuca gitmek esastır.”

Ne diyelim? Kıbrıs görüşmelerinin sonuç odaklı bir “müzakere”ye dönüşeceği günlerin özlemiyle...

/././

Yolsuzluğun kurumsallaştığı tescillendi -Güldem Atabay- 

23 yılı bulan AKP iktidarını tanımlayan tek bir kavram aranacaksa, bugün bu kavramı artık rakamlarla da konuşabiliyoruz: Yolsuzluğun kurumsallaşması. Bu siyasi bir slogan değil; Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından dün açıklanan 2025 Yolsuzluk Algı Endeksinin Türkiye’ye dair ortaya koyduğu tablo, bu düzenin uluslararası ölçekte de teyit edildiğini gösteriyor. Türkiye, endekste 31 puan ile yüksek yolsuzluk kategorisinde ve 180 ülke arasında alt sıralara demir atmış halde. Daha da çarpıcısı, 2012’den bu yana yolsuzluk algısının en sert bozulduğu ülkeler arasında Türkiye’nin ikinci sırada olması. Kısaca ülkemizde yolsuzluk artışı tesadüf değil; sistematik bir yönetişim tercihi.

Bu düşüş, tek tek olaylarla açıklanabilecek bir bozulma değil. Rapora göre bu çöküş; demokratik gerileme, kurumsal kırılganlık ve kökleşmiş yandaşlık ağları nedeniyle devlet kapasitesinin bilinçli olarak zayıflatılmasının sonucu. Yolsuzluk artık istisna değil; siyasetin, bürokrasinin ve kamu kaynaklarının yönetimine yerleşmiş bir düzen.

Bu düzenin en somut tezahürü ise AKP döneminde yaygınlaştırılan Kamu-Özel İşbirliği (KOİ) projeleri. Şehir hastaneleri, köprüler ve otoyollar, yalnızca altyapı yatırımı değil; kamu kaynaklarının uzun vadeli ve garantili biçimde belirli şirketlere aktarılmasının aracı halinde. Şehir hastanelerinde verilen döviz bazlı kira sözleşmeleri, doluluk garantileri ve 25 yıla varan işletme süreleri, kamu bütçesini adeta ipotek altına soktu. Kullanılsa da kullanılmasa da ödenen bu bedeller, sağlık hizmetine değil; finansal sözleşmelere çalışıyor.

Benzer bir tablo ulaştırma projelerinde var. Köprüler, otoyollar ve tüneller; araç geçiş garantileriyle, döviz üzerinden hesaplanan sözleşmelerle işletiliyor. Trafik gerçekleşmezse aradaki fark Hazine’den, yani toplumun cebinden ödeniyor. Yıllar içinde bu projeler için yapılan garanti ödemeleri yüz milyarlarca lirayı buldu. Bir nesil önce bedeli ödenmiş kamu altyapısı haraç mezat, üstelik gelecek kuşakların sırtına yük bindirerek yeniden satılıyor.

Bu tabloyu mümkün kılan şey, ihale sisteminin adım adım tasfiye edilmesi. Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirildi; istisnalar kural haline geldi. Büyük projeler şeffaflıktan çıkarıldı, sözleşmeler “ticari sır” denilerek kamuoyundan gizlendi. Denetim kurumları işlevsizleştirildi; Sayıştay raporları ya sansürlendi ya da sonuçsuz bırakıldı. Yargının siyasallaştığı bir ortamda cezasızlık kalıcılaştı. Böylece yolsuzluk bir risk olmaktan çıktı; ödüllendirilen bir davranışa dönüştü.

Uluslararası endeksin altını çizdiği asıl mesele zaten bu: Türkiye’de yolsuzluk artık bireysel suiistimallerin toplamı değil, devlet kapasitesini aşındıran bir yönetişim modeli. Kamu kaynakları toplumun ihtiyaçlarına göre değil, dar ve ayrıcalıklı bir çevrenin çıkarlarına göre dağıtılıyor. Emekliye “kaynak yok” denirken, bu yıl yalnızca faiz ödemelerine ayrılan tutar trilyonları buluyor. Çocuklara bir öğün okul yemeği çok görülürken, kullanılmayan yolların, boş kalan hastane yataklarının faturası eksiksiz ödeniyor.

Bu kaynak kaybı soyut bir kavram değil. Yolsuzluk düzeni, daha az sağlık hizmeti, daha pahalı ulaşım, daha yüksek vergiler ve daha kırılgan bir ekonomi demek. Toplumdan çekilip alınan bu kaynaklar; yoksullukla mücadeleye, eğitime, sosyal güvenliğe, tarıma ya da afetlere hazırlığa gitmiyor. Bunun yerine, siyasi sadakatle örülmüş sözleşmelere, garanti ödemelerine ve ayrıcalıklı kazançlara akıyor.

Bugün açıklanan endeks, AKP döneminin temel eleştirisini artık tartışma olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir gerçekliğe dönüştürüyor.

Yolsuzluğun bu ölçüde kurumsallaştığı bir ülkede mücadele, birkaç iyi niyetli düzenleme ya da tekil soruşturmalarla başarıya ulaşamaz. Mesele “kim çaldı” sorusundan önce, “çalmanın mümkün ve risksiz hale gelmesini sağlayan düzen nasıl kuruldu” sorusuna yanıt vermek.

Öncelikle, böyle ülkelerde yolsuzlukla mücadelenin ön koşulu hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi. Siyasi iktidara yakın aktörlerin fiilen dokunulmaz olduğu bir düzende, yolsuzlukla mücadele söylemi yalnızca bir vitrin süsü halinde. Bu nedenle kurumsallaşmış yolsuzlukla mücadele, önce cezasızlık rejiminin sona erdirilmesi ile başlıyor.

İkinci temel alan kamu maliyesi ve ihale sistemi. Uluslararası karşılaştırmalar, yolsuzluğun en yoğun olduğu alanın kamu alımları ve altyapı yatırımları olduğunu açıkça gösteriyor. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’nun istisnalarla delik deşik edildiği, KOİ sözleşmelerinin “ticari sır” zırhıyla gizlendiği bir yapıda gerçek bir mücadeleden söz edilemez. Akademik literatürde “önleyici şeffaflık” olarak adlandırılan yaklaşım, ihaleler sonuçlandıktan sonra denetim yapmaktan ziyade, ihale sürecinin ve sözleşmelerin baştan sona kamuya açık olmasını esas alır.

Üçüncü kritik unsur bağımsız denetim kurumlarıdır. Sayıştay, kamu ihale otoritesi ve düzenleyici kurumların siyasi baskıdan arındırılması, yolsuzlukla mücadelede kilit rol oynar. Uluslararası deneyimler, denetim raporlarının yalnızca yayımlanmasının değil, bu raporların hukuki ve siyasi sonuç doğurmasının belirleyici olduğunu gösteriyor.

Dördüncü olarak, yolsuzlukla mücadele yalnızca devlet içi bir mesele değil; toplumsal ve kurumsal denetimle güçlenir. Akademik çalışmalar, medya özgürlüğü ve sivil toplumun baskı gücü arttıkça yolsuzluk algısının düştüğünü net biçimde ortaya koyuyor.

Son olarak, uluslararası örnekler, iktidar değişimlerinin tek başına yeterli olmadığını; yeni dönemde açık kurallar, güçlü kurumlar ve geri döndürülemez şeffaflık mekanizmaları kurulmadıkça eski düzenin farklı aktörlerle devam edebildiğini gösteriyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -18 Şubat 2026-

Ülke 20 yıldır talan ediliyor  CHP Lideri Özel, Cumhurbaşkanlığı’na verilen acele kamulaştırma yetkisine ilişkin konuştu. Özel, “80 yılda bi...