İTO’da tartışma yaratan sunum: ‘Seks sektöründe 100 bin kadın ve kız çalışıyor’-Bahadır Özgür-
Dünyanın en büyük ticaret odası olan İstanbul Ticaret Odası (İTO) yönetimi, son haftalarda hep tartışma yaratan fikirlerle gündeme geliyor. İTO Başkanı Şekip Avdagiç’in, TEMU’dan yapılan alışverişin engellenmesine, yurt dışına çıkanların yaptığı harcamaların azaltılmasına dair önerileri kamuoyunda epey bir tepki çekmişti.
Ama tartışma sadece kamuya açık olan konularda yaşanmıyor. İTO üyeleri de özellikle 2026 yılı bütçe toplantısında milyarlarca liralık gelirin nasıl harcandığına dair sorular sormuştu. Vakıflara aktarılan, garsonlara verilen, yurt dışı gezileri için harcanan milyonlarca liranın yarattığı rahatsızlığı geçen haftalarda yazmıştım.
Bu yazılar üzerine pek çok İTO üyesi arayıp, tüccarlar ağır bir ekonomik buhran yaşarken odanın buna dair gerçekçi politikalar üretmek, iktidara isteklerini iletmek yerine, üyelerin sorunlarıyla ilgisi olmayan, garip sunumlar yapıldığını anlattılar.
Bir tanesi gerçekten dikkat çekici…
***
12 Şubat günü yapılan toplantıda İTO Meclis Başkanı Erhan Erken, tüm dünyayı sarsan Epstein rezaletiyle ilgili bir konuşma yaptı. Erken konuşmasında, “Acaba bu olaylardan nasıl bir ders alabiliriz noktasında bir araştırma yaptım. Bugün sizlerle bunu paylaşmak istiyorum” dedi. Ve İTO üyelerine verilerle desteklenmiş bir sunum yaptı.
Sunumun konusu ‘çocuklar ve genç kızlar.’ Erken, 18 yaş altı 22 milyon çocuk nüfusunun içinde yer alan ve ‘hassas gruplar’ olarak tanımladığı kesime dair oldukça ilginç veriler verdi.
Neden ilginç?
Çünkü, çocuklara ilişkin resmi verilere ulaşmak neredeyse imkansız. Ancak nereden aldığını bilmediğimiz verilerle Erken’in çizdiği tablo da korkunç.
Sunumdan aktaralım: * Yetim/öksüz çocuk sayısı 350 bin civarında. * Devlet koruması altında olan çocuk sayısı 25 bin. * Cezaevinde olanların sayısı 5300. * Sokakta yaşayan 45 bin. * Resmi kayda göre çalışan çocuk sayısı 720 bin. Erken’in geniş kapsamlı tahmini ise 3 milyon civarında. * Seks sektöründeki kadın ve kızların toplamı 100 bin!
Sunumdaki çocukların durumunu anlatan veriler vahim. Asıl tartışma yaratan veri ise sunumda ‘seks sektörü’ olarak nitelendirilen faaliyete sürüklenen ‘kadın ve kızların’ sayısı.
Sunumda ilgili tablonun altına şöyle bir not düşmüş:
“Bu veri toplam çocuk nüfusu ile karşılaştırma amacıyla verilmiştir. Bu grubun tamamı 18 yaş altı değildir. Sektör genel kadın sayısını temsil eder.”
İşte üyeler arasında rahatsızlık yaratan sunumun özeti böyle…
Bazı üyeler, çocuklarla ilgili bir sunumda fuhuş faaliyeti ile ilgili verinin neden karşılaştırma için verildiğini anlayamadıklarını söylerken, kimileri de ‘kadın ve kız’ ayrımının ne demek olduğunu soruyor. Büyük kısmının tepkisi ise dünyanın en büyük ticaret odasının ‘seks sektörü’ ibaresini kullanmasına yönelik.
800 bine yakın iş yeri üyesi olan İTO’nun Meclis Başkanı’nın araştırmasının dayanağı merak konusu doğrusu. Zira, 100 bin sayısı korkunç bir rakam.
/././
İran pokeri ve teorik senaryolar -Serra Karaçam-
Başkan Donald Trump’ın İran ile ilgili müzakere sürecinde nasıl bir adım atacağına dair her gün farklı haberler okuyoruz.
Kaynaklar bir bilgi veriyor, Trump bir mesaj ile dikkatleri başka yöne çekiyor.
Perşembe günü yapılacak görüşmeler öncesi son olarak Trump, Tahran’a ABD’nin taleplerine uyması için on gün süre verdi.
"Anlaşma öncelik ama olmazsa çok kötü şeyler olacak" diye tekrar etti.
ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Pazartesi günü Suudi Dışişleri Bakanı ile görüştü.
Salı günü Beyaz Saray’da Temsilciler Meclisi ve Senato liderlerine brifing verecek...
Son haberlere göre Başkan Trump diplomasi masasını yeniden şekillendirecek güçlü bir adım atmak istiyor.
Yani İsrail’e yakın kuruluşların önce vur sonra müzakere et tavsiyesi kafasına yatıyor.
Özel Elçi Witkoff Trump’ın Washington’un askeri konuşlandırmasına rağmen İran’ın neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.
New York Times’ın haberine göre “Trump, İran liderlerine nükleer silah üretme kapasitesinden vazgeçmeleri gerektiğini göstermek amacıyla önümüzdeki günlerde ilk aşamada sınırlı bir saldırı düzenlemeye daha yatkın görünüyor. Bu adımlar Tahran’ı taleplerini kabul etmeye ikna etmezse, Trump danışmanlarına, bu yılın ilerleyen dönemlerinde İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’i devirmeye yardımcı olmayı amaçlayan daha kapsamlı bir askeri saldırı ihtimalini açık bırakacağını söyledi.”
***
Kaynaklara göre, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, geçen hafta Beyaz Saray’da Başkan Trump ve üst düzey danışmanlarıyla yaptığı toplantıda endişelerini dile getirdi.
Caine, Washington’un İsrail’i savunma ve Ukrayna’ya destek kapsamında yürüttüğü faaliyetler nedeniyle "ABD’nin mühimmat stoklarının önemli ölçüde azaldığını" belirterek, İran’a yönelik herhangi bir büyük çaplı operasyonun ciddi zorluklarla karşılaşacağı uyarısında bulundu...
Başkan Donald Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada, haberleri doğrudan reddetti.
Caine’in İran’a yönelik "bir saldırıya karşı uyarıda bulunduğu" ya da "askeri bir kampanyaya muhalefet ettiği" yönündeki iddiaları kabul etmedi.
Haberleri “yüzde 100 yanlış” ve “sahte haber” olarak nitelendirdi.
Caine’in İran’la savaşa karşı olmadığını, ancak birçok yetkili gibi "çatışmadan kaçınmayı tercih edeceğini" söyledi.
Saldırı kararının yalnızca kendisine ait olduğunu vurguladı.
Ayrıca İran’la bir anlaşma yapmayı tercih edeceğini yineledi, ancak anlaşma sağlanamamasının o ülke için “çok kötü bir gün” anlamına gelebileceğini ifade etti.
***
İran’a olası sınırlı saldırının da, büyük operasyonun da maliyetleri ağır olabilir.
İran vereceği cevapla Amerikan askerlerinin ölümüne yol açabilir.
Washington "nereleri hedef alsak" diye bakarken "İran nasıl cevap verebilir" senaryosu da uzun süredir çalışılmakta.
Daha önce 2025 Hazirandaki saldırılara da, Süleymani’nin vurulmasına da büyük bir cevap vermedi.
***
Gözler İran’ın füze menzili dışında kalan yerlerde.
İngiltere üsleri kullandırtmayacağını söyledi.
Fransa, İran’ın misillemede bulunması durumunda müttefiklerini korumaya hazırlanıyor. Paris, nükleer müzakerelerde geçmişte (JCPOA süreci gibi) aktif rol oynadı.
ABD, İran kaynaklı güvenlik endişeleri nedeniyle Lübnan’daki büyükelçiliğinden bazı personelini tahliye etti.
Bu adım, Washington’un olası misillemeleri ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor.
***
Perşembe günkü görüşme tamam ya devam niteliğinde olabilir.
Bu arada Suriye’den Irak’a 5.700 eski IŞİD savaşçısı transfer edildi.
Bağdat’ın istihbarat servisleri, bu tutukluları ve Irak-Suriye sınırını aktif olarak izliyor.
Tamamen varsayımsal bir soru olarak, Suriye’den Irak’a transfer edilen eski IŞİD savaşçılarının İran’a yönelik operasyonlarda kullanılıp kullanılamayacağı sorulabilir.
Bu teorik senaryo, Irak’ın gözetimi, lojistik zorluklar gibi nedenlerle olası olmasa da, bölgedeki seçeneklerin sınırları hiç belli olmaz.
İşlerin buraya varıp varmayacağını İran’ın direnci belirleyecek.
Irak’ta seçilecek başbakan ve hükümeti, bu nedenlerle hem ABD’nin hem de İran’ın stratejileri için önemli. Maliki'nin istenmemesine bu gerekçeyle de bakılabilir.
Bu da merakla izleniyor.
***
Humeyni İran'a gelmek üzere olduğu dönemlerde, Pehlevi giderken, İran askerleri içinde devrime direnmeyenler sayesinde şahın düştüğünü hatırlatalım.
Yani devrim, biraz da protestoculara ateş etmeyi reddedenler sayesinde başarılı oldu.
Görevi rejimi korumak olan ve her yere dağılmış olan güçleri, özellikle dağlık bir alanda, bir anda yok etmek zor...
Kale içerden fethedilmeden başarılı olmak zor.
/././
Onlar iyi de çevreleri kötü!-Ayşenur Arslan-
TÜRKGÜN “Orta Doğu ayakta” diye manşet atmış.. Saray medyası da vermiş veriştirmiş.. Hedef, ABD’nin Kudüs Büyükelçisi’nin, dünkü yazımda söz ettiğim “vaat edilmiş topraklar” açıklaması. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 14 ülke kınım kınım kınamış. Kınayanlar o ülkelerin liderleri, mesela Erdoğan ya da Sisi değil dışişleri bakanları. Peki kınadıkları kim?
“Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan.. Malum şahsı oraya Büyükelçi olarak atayan.. Gazze yerle bir edildikten sonra harekete geçen.. Hareket demişken Gazze kıyılarına neredeyse bir Disneyland kurma projesinden söz eden.. Trump’ı değil de atadığı elçiyi kınamışlar.”
O kadarla da kalmamışlar. Trump’ı utangaç bir tavırla da olsa övmüşler: “Açıklama Trump’ın ortaya koyduğu vizyonla çelişiyor. Plan hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama ilkelerine dayanıyor.”
Utanmıyorlar da! Ne vizyonuymuş bu! Avrupa’yı, Güney Amerika ülkelerini tehdit eden.. Kendi ülkesinde terör estiren.. Uzun yıllar sonra Küba’ya yine ambargo ile acı çektiren Trump’ın Gazze vizyonu mu? Gazze’ye ateşkes ve yanısıra barış geldi zannediyoruz, değil mi? Elbette hayır! Çocuklar hala aç, hala üşüyor.. İsrail Batı Şeria’yı ilhak planını tıkır tıkır yürütüyor.
*** Medyamız genel itibariyle ya ölü ya da ölü rolü yapıyor. Suriye’yi eski El Kaideci Şara’ya teslim ettiler. Şara ile Rojava yönetimi anlaştı. Ortalık günlük gülistanlık.. MI? Bir HAYIR daha: Kobani abluka altında ve özellikle çocuklar hem açlık hem de hastalıklarla boğuşuyor. Öcalan’a umut hakkı doğdu diye gerisini merak etmemeliyiz herhalde!
Bizim çocuklarımızı merak etmeyen Kobanili çocukları mı edecek! Sevgili Barış Terkoğlu dün öyle bir yazı yazdı ki, görmeyen göstermeyen kör olur! Özeti şu: İzmir’de Tevfik Fikret okullarında ilkokul dördüncü sınıftan liseye kadar her sınıftan ikişer öğrenci seçilmiş. Kütüphaneye götürülüp üçer soru yöneltilerek sorguya çekilmiş:
“• Din dersinde ders işleniyor mu?” “• Din yerine başka bir ders yapılıyor mu?” “• Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu?”
Sorun sadece ABD’de değil ki! İşte bu da bizdeki sorun: Erdoğan iyi de çevresi kötü!! Gençleri dinden soğuttukları yetmemiş.. Sıra küçük çocuklara gelmiş.. Erdoğan’ın haberi olsa “sakın ha” derdi tahminimce..
Ama çevresi Reis’i öyle bir kuşatmış ki, onun için ondan fazla endişeleniyorlar. 9 - 10 yaşındaki çocuklara da bu yüzden asla sorulmaması gereken soruları soruyorlar.
Ben size özet verdim ama siz yine de Barış’ın yazısını okuyun. Zira ailelere tek tek ulaşmış. Aileler hem skandalı doğrulamış hem de çocukların daha sonra içlerini kendilerine nasıl döktüklerini, nasıl korktuklarını anlatmış.
“Dinde zorlama olmaz” noktasından buraya nasıl ve neden geldiklerini biliyorlar mı? Erdoğan’ın vizyonu da gerçekten bu mu? Acaba kendisi, gün gelince bunların başını nasıl ağrıtacağının farkında mı?
Saray’a yakın kalemler, AKP’nin oy kaybında hep Erdoğan’a destek vermeyenleri suçlayıp topu taca atmaya çalışıyor ya! Maç 90’ıncı dakikada.. Haberiniz olsun. Bundan sonra sizi hiçbir mazeret kurtaramayacak. Küçücük çocukların zihnine ektiğiniz korku tohumları da..
***
Son olarak, herhangi bir umudum olmasa da sormak istiyorum: Bu skandal soruşturulacak mı? “İhbarcı” MİSVAK dergisi hakkında suç duyurusunda bulunulacak mı? Barış dün yazıda değil ama ONLAR yayınında dile getirdi. Erdoğan’dan başkasının gülmediği islamcı mizah dergisi MİSVAK geçen ay şöyle bir paylaşım yapmış:
“TAKEV, SEV Koleji, ODTÜ Koleji, Tevfik Fikret Kolejinde, bazı derslerde cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında hakaret içeren ifadeler kullanıldığı yönünde ciddi iddialar yer alıyor.”
“BİRİLERİ” Misvak’ın iddialara dayandırdığı 'haberi' ciddiye almış anlaşılan. Şimdilik bildiğimiz kadarıyla Tevfik Fikret Koleji’ne MEB müfettişleri gitmiş. Öteki okullar da araştırılmış mı, yoksa sıra henüz onlara gelmemiş mi, bilmiyorum. Ama Tevfik Fikret Koleji’ndeki velilerden habersiz sorgunun akıbetini biliyorum! Kabak eğer patlaması kaçınılmazsa muhtemelen okuldaki bir öğretmenin başına patlayacak. Sevgili Barış da “tehlikeli yazarlar” listesinde birkaç sıra üste çıkartılacak.
Bir genç, bir füze fırlattı. Hedefinde yalnızca bir kargo uçağı değil, çeteler, Siyonistlerle mollalar arasındaki kirli ilişkiler, Domuzlar Körfezi’ndeki paralı askerler, Vietnam’daki katiller, ABD’nin başındakiler, gölge istihbaratçılar, uyuşturucu kaçakçıları, sermayedarlar, televizyon ekranlarından boca edilen kanat takmış kadın imgeleri, pedofiller, sapık kapitalistler vardı.
5 Ekim 1986 günü Nikaragua’nın yağmur ormanlarında 19 yaşındaki José, omzundaki Sovyet yapımı Manpad’den bir füze fırlattı.
Hedefinde, Southern Air Transport’a ait bir kargo uçağı vardı.
Uçak isabet aldı. Düştü. Pilot ve yardımcı pilot kurtulamadı. “Kargo uzmanı” Eugene Hasenfus, kural gereği uçuş boyunca paraşütü sırtında uçtuğu için düşme anında kapıdan kendisini attı ve kurtuldu.
José Fernando Canales Alemán’ın yoldaşları, Sandinist gerillalar yağmur ormanlarına düşen pilotu buldu.
“Kargo uzmanı”, aslında CIA ajanıydı. Uçak El Salvador’dan silah, cephane ve erzak yüklü olarak havalanmış, Nikaragua’daki karşıdevrimci çetelere, Kontralara yardım taşıyordu.
19 yaşındaki gencin omzundan ateşlenen füze, dünya çapında bir skandalı ortaya koyacaktı.
Ve, tam kırk yıl sonra anladık ki, gelecekteki bir diğer dünya çapında skandalın da gelişiminde rol oynayacaktı.
Devrime karşı kirli savaş
1979’da Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN), diktatör Somoza’yı devirdi ve iktidara geldi. Latin Amerika’da Küba’nın yanına bir devrimci iktidar daha eklenmişti.
1981’de Ronald Reagan ABD Başkanlığı’na seçilir seçilmez, Nikaragua’da karşıdevrimci çetelere para, silah ve cephane yağdırmaya başladı. Çeteler CIA tarafından eğitiliyor, donatılıyor ve Nikaragua’da kan akıtmaya gönderiliyordu.
Öyle çok ve öyle vahşice kan akıtıyorlardı ki, ABD’de bile bu soysuzlar sürüsüne destek verilmesine büyük tepki doğdu. 1982’de ABD Kongresi, CIA ve Savunma Bakanlığı fonlarının Nikaragua hükümetini devirmek amacıyla kullanılmasını yasakladı.
Reagan, “amaç hükümeti devirmek değil, devrimin yayılmasını engellemek” diyerek yasağın etrafından dolandı. Kirli savaş adım adım tırmandı. 1984’te CIA, Nikaragua limanlarının etrafına deniz mayınları döşedi. Mayınlar, tarafsız sivil gemilerin patlamasına yol açtı.
Bugün Küba’ya uygulanan abluka, o gün Nikaragua’ya uygulanıyordu.
Ticaret gemilerinin batması, tepkileri artırdı. ABD Kongresi, bu kez, ABD hükümetinin hiçbir kurumunun Nikaragua’daki paramiliter operasyonlara destek veremeyeceği kararı aldı.
Reagan, bu yasağın da etrafından dolandı. “Ulusal Güvenlik Konseyi” adında, Başkan’a danışmanlık yapan bir organ, komünizme karşı kirli savaşı sürdürmekle görevlendirildi.
(Başkanlık sistemi, Türkiye dahil kapitalist ülkelerde, işte yürütmeye sağladığı bu esneklik ve hız nedeniyle sermaye sınıfınca çok seviliyor.)
Görev basitti: Kontralar ne pahasına olursa olsun finanse edilip silahlandırılacak, silah ve para da ABD Kongresi’nin radarına girmeksizin bir şekilde bulunacaktı.
Yeni Gine'deki Nikaragua Kontraları (1987)
'Girişim'
Operasyonun başında, Vietnam kasaplarından Yarbay Oliver North vardı. North ve ekibi, manidar şekilde hem “girişim” hem “şirket” anlamı taşıyan “Enterprise” adını verdikleri bir yapı kurdular.
İlk paralar, Amerikalı burjuvalardan toplandı. North ve ekibi, büyük patronlara gidip komünizme karşı kutsal savaş için yardım talep etti.
Haber hızlı yayıldı. Soğuk Savaş döneminde Reagan’ın gözüne girmek isteyen Brunei’deki sultanlıktan Tayvan’daki gayrımeşru iktidara kadar çeşitli devletler, bu karanlık operasyona katkıda bulunmak için sıraya girdi. Örneğin Suudiler, her ay 2 milyon dolar taahhüt etmişti.
Paravan şirketler, İsviçre’de banka hesapları, gizli havayolları ve kiralık gemilerle Enterprise, her türlü denetimden azade ve özel sektörün tüm “özgürlüğünü” haiz bir gölge CIA olarak çalışmaya başladı.
Yapı kuruldu ve Nikaragua bilmecesine “dahiyane” bir çözüm bulundu.
O sırada İran’la Irak savaş halindeydi. İran’da mollalar iktidara gelmiş, ABD ve İsrail karşıtı söylemleriyle dikkat çekmişti. Şimdi savaş nedeniyle silah ihtiyacı vardı. Ama uluslararası ambargo da vardı.
Enterprise, İsrailliler’le konuştu. İsrail de İran’la. Piyasanın fiyatının çok üstünde bir bedelle ABD, İsrail’in aracılığıyla İran’a TOW ve HAWK füzeleri sattı. Buradaki kâr, İsviçre’deki banka hesaplarına aktarıldı. Bu parayla Sovyet yapımı silah ve cephaneler alındı. Silah ve cephaneler, bu karanlık teşkilatın kullanımındaki havayolu şirketleri eliyle Nikaragua’ya taşındı.
5 Ekim 1986’da düşen uçağın ait olduğu Southern Air Transport, bunlardan biriydi.
Küba'dan Vietnam'a...
Southern Air Transport (SAT), 1947’de Miami’de kurulmuştu. Şirket, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesini fırsat bilerek elden düşme askeri nakliye uçaklarını satın alarak sivil kargoculuk sektörüne girdi. Genelde Miami’yle Güney Amerika arasında canlı hayvan, tarım ürünleri gibi malzemeler taşıyordu.
1959 yılının ilk gününde Fidel ve yoldaşları Küba’da Amerikan kuklası Batista’yı devirip iktidarı alınca, ABD’de alarm zilleri çalmaya başladı. CIA, Güney Amerika’ya müdahale kapasitesini geliştirmek için birçok adım attı. Adımlardan biri, paravan şirketler aracılığıyla bir gölge uçak filosuna sahip olmaktı.
SAT, bu iş için biçilmiş kaftandı. Halihazırda Güney Amerika’yla iş yapıyordu. Miami’de olması Karayipler’e yakınlık sağlıyordu. 1960’ta CIA, şirketi gizlice satın aldı.
İlk hedef Küba’ydı. 1961’deki Domuzlar Körfezi işgalinde ABD, kendi gemileriyle adaya çıkardığı karşıdevrimci çetelerin lojistik ihtiyaçlarını büyük oranda SAT’a ait “sivil” görünen kargo uçaklarıyla karşıladı. Küba halkı işgalcileri tepeleyip ABD’yi rezil etti ama CIA’in SAT’la işi bitmedi.
1960’lar boyunca SAT, CIA’in Asya’daki en meşhur paravan havayolu şirketi Air America’nın destekçisi oldu. Vietnam, Kamboçya ve Laos’ta yürütülen savaş için ağır kargolar SAT uçaklarıyla taşınıyordu.
Fakat bu kez Vietnam, Kamboçya ve Laos halkları ABD’yi tepeledi. İşler kötüye gidince, her şeyin ifşa olması riskini engellemek için CIA, SAT’ı kağıt üstünde zaten kendisine çalışan bir kişiye sattı. Resmi bağ ortadan kaldırıldı ama uçaklar kullanılmaya devam etti.
İşte 1986’da Nikaragua’da 19 yaşındaki José omzundan bir füze ateşleyip SAT’a ait uçağı düşürdüğünde, bu yüzden içinde bir CIA ajanı vardı.
Pilot Hasenfus'un esir alındığı anlar.
'Vatan için'
Sandinist gerillalar CIA ajanını konuşturdu. Birkaç ay sonra Lübnan’daki el Şira gazetesi, ABD’nin gizlice İran’a silah sattığının haberini yaptı. İran-Kontra skandalı bir ay içinde açığa çıkmıştı.
ABD hükümeti olayın üstünü kapatmaya çalıştı. “Enterprise” denilen gölge teşkilatın başındaki Yarbay North, Kongre’ye verdiği ifadede “komünizme karşı savaş için, vatan için yaptım” diyerek üste çıktı.
1990’da Birinci Körfez Savaşı patlak verince, SAT bu defa Ortadoğu’daki savaşın kargo işlerini yapmaya başladı. ABD, tüm bu kirli oyunu “kime ne” dercesine savunuyor, kimseyi feda etmemek için adı çıkmış şirketi bile ihya ediyordu.
Ama Körfez Savaşı bitince, SAT’ın işleri geriledi. Şirket adım adım iflasa sürüklendi.
Oysa öyküsü henüz bitmemişti.
Uyuşturucu, elbette
SAT giderek finansal krize girerken, 1996 yılında, San José Mercury News adlı yerel gazetede çalışan muhabir Gary Webb, çok uzun süre üzerine çalıştığı bir yazı dizisine başladı.
Webb, İran-Kontra skandalının eksik kalan parçasını tamamlıyordu: Uyuşturucu kaçakçılığı.
Webb’in bulgularına göre SAT ve CIA’in diğer paravan uçakları Nikaragua ve Latin Amerika’daki diğer ülkelerde bulunan karşıdevrimci çetelere silah ve cephane taşıyordu, ama ABD’ye de boş dönmüyordu. Bu ülkelerden uçaklara uyuşturucu yükleniyor, mallar bizzat Enterprise eliyle ABD’ye sokulup Amerikan halkına satılıyor, böylece hem bu gölge istihbarat teşkilatı hem de Latin Amerika’daki sağcı çeteler vurgun vuruyordu.
Komünizme karşı savaş için ABD hükümeti, bizzat kendi halkını uyuşturucuyla zehirliyordu.
Yazı dizisinin yayımlanmasının ardından gazeteci Gary Webb’e karşı muazzam bir karalama kampanyası başladı. CIA’in saldırısına anaakım medya da ortak oluyor, Webb’i kamuoyunun gözünde itibarsız kılmaya çalışıyordu.
Tüm bu baskıya direnemeyen Webb, 2004’te intihar etti.
Webb’in intiharından yıllar sonra gizliliği kaldırılan CIA iç denetim raporları, bu yerel gazetecinin yazdıklarını doğruladı.
Gary Webb
Öyküye yaraşır son: Epstein
SAT’a geri dönelim. Soğuk Savaş’ın da Körfez Savaşı’nın da bittiği sırada ABD, SAT’ın işlevinin bittiğine karar vermiş, şirket de finansal krize girmişti.
Şirketin sahipleri çıkış yolu ararken, kapılarını beklenmedik bir isim çaldı. Borsa simsarı, büyük şirketlerin finans danışmanı, egzantrik bir Yahudi: Jeffrey Epstein.
Epstein, ABD’nin en büyük zenginlerinde Les Wexner’ın mali danışmanı sıfatıyla SAT’ın kapısını çalıyordu. Wexner, Victoria’s Secret gibi çok sayıda şirketin sahibiydi. Sürekli dünyanın dört bir yanından kargo taşıyordu. Lojistik ihtiyacı büyüktü. SAT eğer bu operasyona girerse, rahatlıkla iş bulabilirdi. Hatta şirketin merkezini de Miami’den Wexner’ın lojistik üssü olan Ohio’ya taşırlarsa, daha da rahat ederlerdi. SAT teklifi kabul etti. 1998’de iflas açıklayıp kapanana kadar, SAT uçakları Wexner ve Epstein’e hizmet etti.
Epstein ve Wexner, niye tüm deneyimi kara para, silah kaçakçılığı, gizli operasyonlar ve uyuşturucu nakliyatıyla dolu bir şirketi seçmişti?
Henüz net olarak bilmiyoruz. Epstein’in iğrenç insan kaçakçılığı ve fuhuş ağında merkezi kişilerden biri olan, FBI’ın “şüpheli” olarak nitelediği Wexner soruşturulmaya dahil edilmedi.
Wexner’ın Ohio’daki evi, cinsel istismar için sıklıkla kullanılıyordu. Zaten bütün dünyaya rezil bir kadınlık imajı pazarlayan Victoria’s Secret, Epstein’in ağına genç modeller düşürmek için de kullanılıyordu. Ama insan kaçakçılığında, özellikle de fuhuş için olanlarda Epstein devasa kargo uçaklarını değil, kendi özel jetlerini tercih ediyordu. SAT uçaklarının buradaki rolü şüpheli.
Fakat, daha makul bir şüphe var: 1996 yılında SAT’a ait uçaklardan biri Ohio’da Wexner’ın şirketleri için kargo taşırken, gümrük memurları uçakta kokain sevkiyatı yapıldığını açığa çıkardı.
ABD’deki düzenin “uçlarında” değil tam göbeğinde yer alan bu insanlık dışı şebeke, SAT uçaklarını uyuşturucu ticareti için mi kullanıyordu?
Henüz bilmiyoruz. Çok büyük bir oyun dönüyor, dünyanın zenginleri bir yandan halklara kan kustururken diğer yandan ahlaksız bir sefahat sürüyor, Epstein tüm bunlara aracılık ediyordu.
5 Ekim 1986 günü Nikaragua’nın yağmur ormanlarında 19 yaşındaki José, omzundaki Sovyet yapımı Manpad’den bir füze fırlattı.
Hedefinde yalnızca Southern Air Transport’a ait bir kargo uçağı değil, çeteler, Siyonistlerle mollalar arasındaki kirli ilişkiler, Domuzlar Körfezi’ndeki paralı askerler, Vietnam’daki katiller, ABD’nin başındakiler, gölge istihbaratçılar, uyuşturucu kaçakçıları, sermayedarlar, televizyon ekranlarından boca edilen kanat takmış kadın imgeleri, çocuk tacizcileri, Siyonistler, sapık kapitalistler vardı.
Uçak düştü.
Oyun henüz bozulamadı.
/././
Vasat bir akademik kariyer, Mümtazer Türköne ve tarikatlar damgası: Kimdir bu Yusuf Tekin?
Laiklik mücadelesi verenlere “gerici azınlık” diyen bir Milli Eğitim Bakanı var. Göreve geldiği günden bu yana okulları ve öğrencileri koyu bir karanlığa, tarikat ve cemaatlere teslim eden Yusuf Tekin’i gelin yakından tanıyalım…
“Siz cemaatçi misiniz?” sorusuna “Hayır değilim. Sosyal medyaya bakıyorum, beni bütün cemaatlere yazdılar. Benim geldiğim çizgi belli. Ben Milli Görüş geleneğinden geliyorum. Herkesin kaçtığı bir dönemde demokratik ve siyasi mücadele tarafında yer aldım. Erbakan Hoca’ya saygım sonsuz. Akademisyenliği seçmem onun sayesindedir” yanıtını veren bir isim Yusuf Tekin.
Ailesinden Menzil tarikatının bir şirketinde yönetici isimler olduğu iddiası gündeme gelmiş, bu iddia çeşitli haber siteleri ve sosyal medya hesaplarından yayılmıştı, yanıtı yukarıdaki gibi oldu.
İnandırıcı bulmayanlar oldu, belki inananlar da olmuştur ama Tekin’in uygulamaları ve aldığı kararlar zaten bu soruları tümüyle geçersiz kılıyor. Türkiye’de sadece en fanatik tarikat liderlerinin hayalini kurduğu adımları gerçeğe dönüştüren bir isimden söz ediyoruz.
Önce Tekin’in kariyer öyküsüne kısaca göz atıp, sonra buraya, asıl konumuza geleceğiz.
AKP'nin ilmek ilmek ördüğü 'vasat' bir akademik kariyer: Erbakan dedi ama…
Tekin kişisel öyküsünün merkezine Milli Görüş’ü ve Erbakan’ı yerleştiriyor ama onun akademisyenlik öyküsünün merkezinde AKP iktidarı var.
Doktorasını 2002’de, AKP iktidara geldiğinde tamamlayan bir isim Tekin.
Peki, tez hocası kim?
Mümtazer Türköne.
Hani şu eski Fethullahçılardan. Darbe girişimi sonrası tutuklanıp serbest kalınca “muhalif” olan isimlerden.
Tekin yüksek lisans ve doktora öğrencisiyken Türköne’nin onu da Cemaat ile ilişkilendirip ilişkilendirmediğini bilmiyoruz ama bunun çok da şaşırtıcı olmayacağını not edip geçelim.
AKP döneminin akademisinde kariyerine beklediği gibi "yüksek" bir yerden başlayamadı Tekin. İlk olarak soluğu Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde aldı, burada 4 yıl Dekan Yardımcılığı yaptı.
Sonra Fethullahçıların büyük oranda belirlediği dönemde, 2009 yılında Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Fakültesi'ne atandı.
Tekin’in birbiriyle alakasız AKP dönemi kariyeri 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı olarak atanmasıyla başka bir yere doğru evrildi.
Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine 2013'te başlayan Yusuf Tekin, 2015-2018 yılları arasında Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi mütevelli heyet başkanlığı yaptı.
Dedik ya, ilginç bir kariyeri var ve bu kariyer onun söylediği gibi Erbakan değil, AKP iktidarı damgasını taşıyor.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş sonrası müsteşarlık makamı ortadan kalkınca partisi tarafından ortada bırakılmayan Tekin, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde profesör oldu.
Ancak bu vasat kariyere belli ki teslim olmak istemeyen bir isimdi Tekin, 15 Eylül 2018'de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanarak kendisi için önemli bir adım daha attı.
Bu kariyerle nasıl rektör yapıldı, bu da ayrı bir soru.
Ancak dahası vardı, 5 yıl sabrettikten sonra, Haziran 2023’te Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirildi.
Bu kadarı gerçekten de böylesi bir isim için büyük lütuftu, bu lütfun hakkını verecekti.
Bakan Tekin, geçtiğimiz günlerde, okullar için yayınlanan "ramazan genelgesi" eleştirilerine yönelik bir açıklama yaparak "Yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkede, ramazan konusunda hassasiyeti bu kadar yoğun yaşayan kişilere 'gerici azınlık' deme cesaretini gösteriyorlarsa ben de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu yargıya taşımakta mükellefim" demişti.
Tarikat liderlerini aratmayan Bakan
Yukarıda yarım bıraktığımız yere geri dönelim.
AKP iktidarının yıllardan bu yana en fazla üzerinde durduğu başlıklardan biri eğitimdeki gerici saldırı oldu.
Tekin, AKP’nin 20 yılda başaramadıklarına 3 yılda imza atan isim olacaktı. Kariyerini ve tüm hayatını borçlu olduğu karanlığa alan açmak için çalışıyordu Tekin.
Gericileştirilmiş, bilimsel tüm özünden arındırılmış bir müfredatla yetinmeyecekti, tarikat ve cemaatleri tüm eğitim kurumlarına sokan isim olacaktı.
"STK’larla protokol" adı altında okulların tamamına tarikatçıları dolduran Tekin, belli ki tez hocası Türköne’nin cemaatçi geçmişiyle eğitim arasındaki bağı son derece iyi kavramış.
Ülkede faaliyet gösteren tüm tarikatları okullara dolduran Tekin, gelen tepkilerin ardından bu karanlık grupları "STK" olarak savundu.
Onlar da kendilerini savunan Bakan Tekin'e teşekkür etti:
Menzil cemaatinin örgütü TÜMSİAD
Erenköy cemaatinin Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı
Nur cemaatinin Hayrat Vakfı
Işıkçılar cemaatinin İhlas Vakfı
Ve tabii ki Ensar Vakfı!
Yaptıkları ortak açıklamada “Bunlar; İslam’a karşı düşmanlıklarını Müslümanların kurdukları STK’lar üzerinden yansıtmaktan geri durmuyorlar. Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin’i destekliyor, Bakanımızı ilkeli ve onurlu duruşundan dolayı takdir ediyoruz!” diyeceklerdi.
Tarikatların önünü açan Tekin’e sahip çıkıyorlar, okulları tarikat ve cemaat yuvasına dönüştüren iktidara minnetlerini dile getiriyorlardı.
Halkın inancına saldıran kimler?
Tekin bugünlerde tam da bu tarikat ve cemaatlerden aldığı güçle, okullardaki gerici faaliyetlere tepki gösteren herkesi hedef alıyor.
Eğitimi gericiliğin kalesi haline getirmeye çalışanlara tepki gösterenleri ise “halkın değerlerine, inancına saldıran, gerici azınlık” olarak tanımlıyor.
Peki, gerçekten halkın inancına ve değerlerine saldıran kim?
Tekin’in iki tezini birden çalıştığı hocası Mümtazer Türköne’ye bakalım sadece.
Fethullahçı çetenin üyesi olan bu isim, yıllarca gazetelerin, ekranların en makbul yüzlerinden biriydi. AKP iktidarının her alanda en yakın müttefiki olan bir cemaatin temsilcisiydi.
O cemaat ülkedeki tüm kurumları AKP iktidarının da desteğiyle ele geçirip, çok daha fazlasını, her şeyi isteyince ortaklık karışacak, ülkemiz gerici ve Amerikancı bir darbenin eşiğine gelecekti.
İşte o Fethullahçı çete ne kadar karanlık ve gayrimeşru ise Bakan Tekin’e destek açıklayan Menzil de diğer cemaat ve tarikatlar da o kadar gayrimeşru.
Hepsi bir gün Fethullahçı çetenin ulaştığı güce ulaşmayı amaçlıyor, bazıları ise bu konuda fazlasıyla yol almış durumda.
Menzil örneğin. Ülkenin tüm kurumlarına nüfuz etmiş bir tarikat yapılanmasından söz ediyoruz.
Tarikat A.Ş.
Paranın her şeyin merkezinde olduğu, düzenin tüm kirini taşıyan bu tarikat ve cemaatlerin aynı zamanda birer holding olması tesadüf olabilir mi?
Tüm bu tarikat ve cemaatlerden miras savaşları, çatışmaları ve çocuk istismarı haberleri gelmesi tesadüf mü?
“Ramazan geldi, halkın inancına savaş ilan ettiler” yalanını sürekli olarak sayıklayan AKP kadroları, “Çocuklar açlığı anlasın, yokluğu anlasın” masalları anlatıyor.
Oysa Komünist Öğretmenler’in yaptığı açıklama bu konuda çok şey anlatmıyor mu?
Tarikat ve cemaat liderleri holding patronu olmuşken, çocuklar zaten okullarda tek öğün yemek dahi yiyemez hale gelmedi mi? Çocuklara bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek sağlamayı dahi 'kaynak yok' gerekçesiyle reddeden Milli Eğitim Bakanlığı’nın; konu din ve Ramazan ayı olduğunda tüm imkânlarını seferber etmesi, bu politikanın insani değil ideolojik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Açlık ve yoksullukla mücadele eden milyonlarca öğrencinin temel ihtiyaçları görmezden gelinirken, dini etkinliklerin öncelik haline getirilmesi kabul edilemez.
***
76. Berlin Film Festivali’nin ardından: Sanat alanında da yolları ayırma zamanı -Çağrı Kınıkoğlu-
Mülkiyet ilişkilerinin devamının dayatılması yerine çeşitli tamlamalarla nitelenen “rejim”ler tarif etmek (“saray rejimi” vb.), güncel olarak artık yerinde yeller esen ve aslında kendisinde ileri olan ne varsa bunu sınıf mücadelelerine borçlu bir “demokratik Avrupa kültürünü” ruh çağırma seanslarıyla hortlatmaya çalışmak, kötülükle sömürünün bağını kurmadan, muhalifliğini mülkiyet meselesine dokunmadan kurmaya çalışmak ufkuyla yolları ayırmanın zamanı gelmiştir.
“Emin Alper’in muhteşem konuşmasına bile kızanlar var. Söylediği tek yanlış bir şey yok. Haksız yere içeride tutulanlara yalnız değilsiniz diyor. Bunu da mı demesin? Dilerseniz hiç konuşmasın, film de çekmesin, artık pes vallahi. Devlet zaten sanatçıyı yeterince baskılıyor bi siz eksiktiniz.”
Ödül töreni sonrası yönetmen Emin Alper’in konuşmasına dönük sosyal medya itişmelerine böyle isyan ediyordu bir sosyal medya kullanıcısı.
Bu yıl 12-22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Uluslararası Berlin Film Festivali “Berlinale”nin 76.'sında Türkiye kökenli yönetmen İlker Çıtak “Sarı Zarflar” filmiyle Altın Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmamayı tercih etmiş), Emin Alper de “Kurtuluş” filmiyle Gümüş Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmayı tercih etmiş). Bu ödüllere çok sevinenler vardı ve bunlar, girişe aldığımız türden, yönetmenlerin konuşmalarının eleştirilmesine kızdılar.
Tersi görüşler de gırlaydı elbette: “Dünden beri Emin Alper’in sözlerinin büyük bir gururla paylaşılmasını izliyorum. İlginç olan şu: Kendini en solcu sananların bile sistemin kurduğu tuzaklara bu kadar çabuk düşmesi... Bu ödül fetişizmi neymiş böyle, insanı anında apolitik yapabiliyormuş.”
Sosyal medya böyle, hızla kutuplaşılıyor: Kimisi eğlenceden, kimisi efkârdan, kimisi taşı gediğine oturtma hevesiyle, kimisi de bir mevziiyi savunma gayretiyle... Sönüp gidene kadar, bir sonraki kabarışı bekleyerek…
Bu beyanatlardan geriye pek az şey kalıyor maalesef.
Mesele görüş bildirmekte değil, görüş bildirmenin başka her şeyin yerine geçmesinde.
Bu yıl sansasyonun bininin bir para olduğu Berlinale’de yaşananları nasıl değerlendireceğiz? Bu yaşananlardan gerçek ve geliştirici tartışmalar, daha da iyisi, mücadele başlıkları çıkarabilecek miyiz? Belki daha az heyecanlı ama biz buradan yaklaşalım. (Festival boyunca neler yaşandığını yazının sonunda bir ek bölümde ayrıntılı olarak özetledim. İlgilisi önce orayı okuyup yazıya sonra devam edebilir.)
soL’un standartlarını zorlamak pahasına ve sizlerin sabrına sığınarak, başlıyorum.
Politik olan, apolitik olan
Wim Wenders
En kısa haliyle ortalığı hararetlendiren gelişmeler, festival açılışında bir gazetecinin “Berlinale”nin İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma destek veren Alman devleti tarafından desteklendiğini ve festival çerçevesinde bir yandan İran’daki protesto gösterileriyle, Ukrayna’yla dayanışma görüntüsü verilirken, diğer yandan Filistin gündeminin sumen altı edildiği ve soykırıma destek verildiğini ve bunun çifte standart olduğunu ileri sürmesiyle başladı. Bu yılın jüri başkanı Wim Wenders sanatçıların yaptığı şeyin siyasetin bütünüyle zıttı olduğunu ve politikaya bulaşmamak gerektiğini vurguladı. Sonra hem protestolar gelmeye başladı hem de Wenders’e ve festivale dönük utangaç destekler…
Festivalde sanatçılar nezdinde de açığa çıkan taraflaşmanın protestocular / imzacılar tarafı bir mektup yayınlamıştı (haber burada ve İngilizce metin ve imzacıların tamamı için tıklayınız) ve bu mektup açıkça anti-Filistin bir konumlanışa giren Berlinale’nin sponsoru Alman devletinin ikiyüzlü tutumunu teşhir etmek açısından “politik olarak” değerliydi.
Bununla birlikte, festivalde yürütülen “politik olanın bütünüyle zıttı olmak”, “politik olmak”, “apolitik olmak” meselelerine biraz daha yakından bakmakta fayda var.
Politik olan deyince ne anlıyoruz?
Berlinale’de gördük ki, bazıları, “politika” denince devlet ve hükümet idaresiyle iştigal edip, politik partilerde bir araya gelen profesyonelleri, onların yaptıkları ayak oyunlarını, dolap çevirmeyi, yanar dönerlikleri, sadece güncellikle soluk alıp vermelerini; bu meslek erbabının toplumu kutuplaştırıp tarafları birbirileriyle çekiştirmelerini ve bundan ekmek yemelerini anlıyor; öyle ya, yaşını başını almış tiplerin “sanat siyasetin tam tersidir”, “bizler apolitik olmalı ve insanları birleştirmeliyiz” demesini alıklıkla açıklayacak halimiz yok (insan emin de olamıyor gerçi).
Açıkça yanlış. Tarihsel, bilimsel, kültürel açıdan yanlış. “Politika” ya da aynı anlama gelen “siyaset”, bu değil.
Mecburen, bir tanım yapalım: Çıkarları farklılaşmış toplumsal sınıflara ve kesimlere bölünmüş bir toplumda bir ortak irade ve hareket oluşturma faaliyetidir siyaset. Kapitalizm koşullarında bu faaliyet şöyle işler: Toplumun büyük kısmını mülksüzleştirip kendi işçisi yapan sermaye sınıfı kendi çıkarlarını toplumun geri kalan kesimlerinin de çıkarı imiş gibi sunmaya ve toplumun o büyük kısmını sermaye sınıfının çıkarlarını savunacak şekilde hareket ettirmeye çalışır.
Basit anlamda oy istemek değildir buradaki mesele: Bir ayağı dünya görüşüne basar, medyasıyla, kültürüyle, akademisiyle, yaşamın sermaye sınıfının gözleriyle görülmesini, değerlerin buna göre biçimlenmesini sağlar; bir ayağı gündelik pratiklere uzanır, işçiler kendi tarihsel çıkarları yerine kendisini sömürerek yaşamını sürdüren asalak sınıfı onaylayarak sürdürür hayatını, hemşericilikle, inanç kardeşliğiyle, mezhep düşmanlığıyla, dayanışma değil gruplaşma ile, uzun vadeli değil kısa vadeli çıkarlar peşinde koşmakla, kimlikçilik tuzağına düşmekle... Ve tabii kestirme yoldan çabucak kurtulacağını söyleyenlere kulak ve destek vererek. Düzen siyaseti ya da burjuva siyaseti denilen, işte tam da budur ve aslında sözüm ona kendilerini daha yukarıda görerek siyaseti aşağı bir faaliyet olarak tarif eden burjuvalaşmış sanat erbabının yaptığı aslında tam olarak burjuva siyaset anlayışının değişmezliğini ve zaferini ilan edip onaylamaktır.
Oysa siyaset, az önce de söylediğimiz gibi, toplumun hangi doğrultuda hareket edeceğine dönük bir irade oluşturma ve hareketlendirme faaliyetidir ve bu faaliyet pekâlâ burjuva ufkunun ötesine geçebilir ve zaten örneğin komünistlerin, işçi sınıfı devrimcilerinin mücadelesini verdikleri budur, toplumun eşitlikçi bir doğrultuda, karanlıktan aydınlığa doğru harekete geçirilmesi ve eskiden yeniye sıçrayıp hayatı değiştirmesidir hedeflenen.
Bu birinci boyut olsun.
Eylemsizlik ve yönsüzlük
İkinci bir boyutu daha var konunun, en az ilki kadar önemli:
Politikanın görüş beyan etmeye indirgenmesi durumu… Kimileri buna “duyar kasmak” da diyor ve “woke” kültür denilen ufukla birlikte iyice hayatın parçası oldu: hayatın her alanıyla ilgili aşırı hassas bir tutum içinde olmak ve Nasreddin Hoca gibi, “lafı yapıştırıvermek”… Süreçleri ve olguların kaynağını araştırmak zahmetine kapılmadan “sallamak”. Vicdan ve değerleri temel hareket noktası ve nihayetinde de varılacak hedef olarak tarif etmek. “Yücelik için yaşayan yüce insan” imgesi… Çocukça aslında ve Engels geliyor akla: Bir düşünceyi, o düşünceyi kıyasıya eleştirerek ortadan kaldıramazsınız; o düşüncenin ortaya çıkmasına neden olan nesnelliği ortadan kaldırmadıkça, o düşünce tekrar tekrar kendini ortaya koymanın yolunu bulur, diyordu. Hayatı değiştirmeye yönelmeyen tutum alışlar tamamen anlamsız değilse de güçsüz ve kırılgan. Burada problem hayatı değiştirmeye yönelmemekte, tutum almakta değil.
Festival sonrası ödül konuşmaları, kendini siyaset üstü konumlandıran sanatçının alameti farikası haline gelip “marka değerine” dönüşerek inandırıcılığını kaybetmeye ve kendi kendini tüketmeye başladı. “Ben işimle gündeme gelmek istiyorum” sözünü bir yönetmen mi yoksa bir manken mi söylüyor, belirsizleşiyor.
Marx’ın Feuerbach üzerine tezlerinden ikincisinde insanın düşüncesinin gerçekliği kavrayıp kavrayamayacağı meselesinin teorik değil gayet pratik bir mesele olduğundan bahsedilir. Bir düşünce, geçerliliğini, “bu dünyaya ait oluşunu” pratik olarak kanıtlamalıdır. Bu da etkinlik meselesidir, salt bir ahlaki duruş ya da ilke meselesi değildir.
Etkinlik tarafı, hayatın olguları bize ne söylüyordu, örnek olsun:
12 Şubat’ta açılışı yapılan Berlinale’nin düzenlendiği ülkede, yaklaşık 600 km. güneydeki Münih’te 13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen bir Münih Güvenlik Konferansı vardı.
O konferansta ABD Dışişleri Bakanı bir konuşma yaptı: Gözünü hırs ve kan bürümüş halde “ortak uygarlık” dediği şeyi kurtarmak üzere Avrupalı liderleri harekete geçmeye davet ediyordu bu kişi ve “sömürgelerimiz varken her şey ne güzeldi, yine o günlere dönmek istemez miyiz?” demeye getiriyordu. Konuşmasından sonra Avrupalı liderler onu ayakta alkışladılar. Alkışlayanlar arasında Berlinale’ye kaynak ayrılmasında rolü olan birileri de var mıydı bilinmez ama “hepsi oradaydı”.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı'nda
Wenders’in 12 Şubat’taki tutumu, bu anlamda, zamansız bir talihsizlik değil, en iyimser ifadeyle bir “başını öteki tarafa çevirme” durumuydu. Çünkü aslında Almanya’nın faşizan yönelimleri, haydi öncesini geçelim, Rusya’nın emperyalizmin vekil gücü olarak Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşa karşı aldıkları tutumdan ve Rus kültürünü dahi insanlık tarihinden silme girişimlerinden, 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e verdikleri destekten ve Filistin savunucularına karşı uyguladıkları şiddetten zaten anlaşılıyordu ve bu manzarada politikaya (yani insanlığı bu gidişattan çıkaracak bir irade ve harekete kavuşturma çabasına) bulaşmamayı salık vermek gerçekten akıl alacak şey değildi.
Demek ki eleştiriyi elden bırakmadan ama onunla yetinmeden ve eleştiri yapmanın kendisini esas amaç olarak hedeflemeden yol almak lâzım, Engels’in sözü kulağımızda küpe olsun. Daima somutluk, tarihsellik, sınıf mücadelesi ekseninde dönecek tartışmalar. Düşünce örgütlü eyleme dönüşecek ve bir yönü olacak.
'Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle!'
Cem Karaca 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra 1987’de yeniden Türkiye’ye döndüğünde bir albüm çıkardı hemen. Yurduna hasret her yurtsever gibi belli ki Nâzım’dan da etkilenerek yazdığı ve bestelediği parçalardan biri “Hep Kahır” adını taşır. Uzaktan izlediği yurdundan haberler getiren bir arkadaşına hitap eder bu şarkının sözlerinde, “Bana İstanbul’u anlat, nasıldı / Şehirlerin şehrini anlat, nasıldı?” dedikten sonra şöyle söyler: “İnsanlar gülüyordu de / Trende, vapurda, otobüste / Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle / Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır / Bıktım be…”
Bunalan, artık bir an önce biraz da olsa feraha çıkmak isteyen ama gücü de bunu yapmaya yetmeyen Cem Karaca, “hep kahır, hep kahır”, bıkmıştı artık. 1970’lerdeki devrimciliğinden kuşku duymayacağımız bu sanatçı, güçsüzlük ve aciliyet birleşince, Çankaya’nın şişmanı – işçi düşmanı Özal’la da, Fethullah Hocaefendi’siyle de kucaklaşmakta beis görmemişti. Kendi tarihini, mücadelesini hiçe sayarcasına hem de…
Emin Alper ödül konuşması yaparken... (Fotoğraf: Berlinare'nin internet sitesinden)
Ülkemiz ortalama aydını maalesef aynı güçsüzlük ve bir an önce feraha çıkma arzusu ile maluldür ve gerçekliği algılarken lunaparklarda komiklik unsuru olan o sihirli aynaların karşısında durur gibi, gerçekliği hep çarpık görmeye meyleder. Ayna değil kendi aklı ve iradesidir çarpıtan: örneğin ödül töreninde Gazzelilere selam gönderirken, bir yeni Gazze’ye dönüştürme arzusuyla emperyalistlerin hedef tahtasına yerleştirdikleri İran’a sallayabilir; neo-Nazilerin emperyalizm adına Rusya’yla vekalet savaşı sürdürdükleri Ukrayna’nın “direnişini” selamlayabilir; kapitalistlerle birlikte kapitalizmle barışık bir düzen içi muhalefet dizayn edenlere “yalnız değilsiniz” diye seslenebilir… Beis yoktur. Acelesi vardır ve çok bunalmıştır, ferahlık aramaktadır: Yalan da olsa, hoşuna gidiyordur, hep kahır, hep kahır, bıkmıştır!
Örgütsüzdür çünkü, programsızdır, güçsüzdür, “duruşu” vardır ama o duruş savrulur ha bire… Dünyanın emekçilerine kan kusturan burjuva siyasetçileri, askeri endüstriye yönelen Alman sanayi devleri, ABD tekelleri, ihracatçılar, ithalatçılar, tüm bunların taleplerini yeniden ve yeniden biçimlendiren burjuva politikacıları, onların yayınları, fonları, festivalleri, onu oradan oraya savurur… İş işten geçtikten, bebek, çoluk çocuk on binlerce Gazzeli hayattan koparıldıktan ve silaha hacet kalmadıktan sonra “protestolar sonucu Macron, Almanya, artık silah satmayacaklarını açıkladı” demek, ardından da bu kararların Trump’ı barışa zorladığını” iddia etmekten geri durmaz. “Barış Kurulu” Gazze’yi Riviera yapmayı arzulamıyormuşçasına, o “barışı” ilan edenler Suriye’deki cihatçılarla iş tutmuyormuşçasına, İran’a saldırmaya hazırlanmıyormuşçasına, Küba halkının boğazına basmıyormuşçasına ve canı isteyince devlet başkanı kaçırmıyormuşçasına…
Haddinden fazla “politika konuştuk”; son olarak festival, ödül, eleştiri, sanat meselelerine bakalım.
Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat ve vs.
Cannes, Venedik, Berlin, Antalya, Adana, İstanbul; Altın Palmiye, Altın Aslan, Altın Ayı, Altın Portakal, Altın Koza, Altın Lale… İlla ki altınla anılmalı… (Havana Film Festivali’ninki “Premio Coral – Mercan Ödülü” (“Altın Mercan” değil yani) ilk yıllarda siyah mercandan yapılan bir ödülmüş, sonraki yıllarda Küba’da deniz altı yaşamını koruma düzenlemeleri nedeniyle bronzdan yapmaya başlamışlar.) İlla ki altınla anılan bu festivallerde neler dikkat çekiyor: gösterişli giysilerle kırmızı halı yürüyüşleri, sansasyonlar, herkesin bir başkasınınkine işaret ettiği lobiler, after party’ler, film market’ler…
Havana Film Festivali’nin “Premio Coral – Mercan Ödülü”
Neresinden tutmalı?
Festivallerin kültür alışverişi alanları olduğu düşüncesi kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı festivalleri ve kültürel iletişimi iktisadi ve ideolojik savaş meydanlarına çevirir; şirketlerin pazar kavgasının arenası olduğu kadar, seçkinciliğin, ayrıcalıklılığın ve sınıf ayrımcılığının mekâna yansıdığı ve bunların yeniden üretildiği ortamlardan biridir festivaller ve dolayısıyla kapitalizmi kavramadan festivalleri konuşamazsınız.
Ödüllerin, üretimde bulunanları teşvik etmek gibi bir işlevi olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı ödülleri öncelikle ve esasen piyasanın terbiye ediciliğini işletmek, “marka değeri” yaratmak üzere devreye sokar, sansürü otosansürle dengeleyenlerin önü açılır, sınıf atlama hayalleri ve şatafat rengini çalar; kapitalizmi kavramadan ödül mekanizmalarını konuşamazsınız.
Eleştirinin, özgürlüklerin serpilip gelişmesi için vazgeçilmez olduğu düşüncesi de kendi başına bir naiflik değildir… Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı eleştiriyi öncelikle kendisinin toplumun kanını emen asalak karakterini gizlemek üzere sömürdüklerine ve “eşitlikçi bir dünya” arayışına yöneltir: Biriken çelişkiler sistemi değil mağdurları ele alacak şekilde işlenmelidir, böylece düzen eleştiriyi temellük etmiş ve muhalefeti de içeren bir düzen kurulmuş olur; kapitalizmi kavramadan eleştiriyi konuşamazsınız.
Ve nihayet: Sanatın, insanları daha mutlu yaşanacak güzel bir dünyaya taşımanın aracı olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sanat hayat üzerine düşünmenin değil düşünmemenin bir aracına, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları gibi sunmasına alet ettiği bir maymuncuğa dönüşür, aydınlatmaya değil karartmaya yarar; kapitalizmi kavramadan sanatı konuşamazsınız.
İnsanlığın başına açılan en büyük bela ve tek yararı kendisini tarihe gömebilmeyi mümkün kılmak olan kapitalizmin karşısına naiflikle çıkılmaz.
Kapitalizmin karşısına onun anti-tezini örgütleyerek ve onu alt etme ufkuyla çıkarsınız.
Kapitalizmin karşısına sosyalizmle çıkarsınız.
İndirgemeci mi geldi? Bağlantısız mı?
Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat, modern yaşamda, 19. ve 20. Yüzyıl’da bir önem ve bir değer taşıdıysa, bunlar adlı adınca öncelikle Marksizmin, ardından Ekim Devrimi'nin kazanımları sayesinde oluşan mücadele ve birikimle gerçekleşmiştir. Nasıl ki sosyal devlet uygulamaları işçi sınıfının mücadelesi ile doğrudan ilişkilidir ve Ekim sonrasında SSCB'ye karşı rüşvet olarak emperyalist metropollerdeki işçi sınıfına verilmek durumunda kalınan haklardır; festivallerin insanlığı ilerletmeye aday kültürel alışveriş düzlemleri oluşları da örneğin Cannes Festivali’nin Fransası’nda Jean Renoir'dan, Halk Cephesi'nden, Nazizme kök söktüren “La Résistance”dan; Venedik Festivali’nin İtalyası'nda Gramsci'den, “Partigiano”lardan, Visconti'den, Zavattini'den, Rosi'den; Berlin Festivali’nin Almanyası’nda Rosa ve Karl’dan, Brecht’ten, Reichtag’a çekilen orak-çekiçli bayraktan ve Demokratik Almanya’nın kuruluşundan… bağımsız değildir.
Sınıf mücadeleleriyle karşısına çıkılan kapitalizm koşullarında festivaller ayrıcalıklardan halka doğru açılmaya ve yönelmeye başlar, ödüllerin ufku sansürden sorgulamaya doğru genişler, eleştiri emekçi halka karşı sorumluluğa alan açar ve sanat da sermaye düzeninin insanı kuşatan duvarlarının ötesini hayal etmeye, sömürüsüz yeni bir dünyayı işaret etmeye yönelir.
Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya ikliminde Cannes, Venedik, Berlin festivalleri zaman zaman -hele de bugüne kıyasla- insanlık açısından daha ileri olana yer verdiyse, “eşitlikçi, yeni bir dünya” fikrinin özneleri ve yaratıcılarının sayesindedir; bizde de öncelikle Yılmaz Güney’le anılan Adana, Aziz Nesin ve Mahmut Tali Öngören’le anılan Ankara film festivalleri bunun örneğidir ve Antalya’nın ve daha yakın tarihlerde kurulan festivallerin kimliksizliği de az önce bahsettiğim özne ve yaratıcıların yokluğuyla ilişkilidir. Ve elbette Berlinale’de ya da Cannes’da ya da Venedik’te de after party’ler veya film market’lar, dijital platformlar, teknoloji, filmlerden, sanattan daha fazla konuşuluyorsa bu da aynı dünyayı değiştirme iradesinin gerilemesiyle ilgilidir.
Bunlar, bir tartışmanın temel tutamaklarıdır.
Bunları yakalayamazsanız, Emin Alper’e kızarken kendinizi Metin Erksan / Halit Refiğ türü bir “ulusal sinema” tıkızlığı tarafında veya Emin Alper’i sahiplenirken tüm bir burjuva festival kültürünü aklayıcı pozisyonunda bulabilirsiniz.
Dünya kimin?
Brecht’in “Gerçeği Yazmanın Beş Güçlüğü” başlığıyla yayınlanan bir konuşması vardır.
1934 yılında, Hitler’in ve Nazizmin iktidara henüz yeni geldiği ve giderek kıyıcılığını arttırdığı bir dönemde yaptığı bu konuşmada Brecht Nazi Almanyası’nın mantığını gölgeleyen açıklamalara karşı şunları söylüyordu: “Avrupa kıtasının korkunç bir barbarlığın içine yuvarlanmış olması ve bunun, üretim araçları üzerinde hüküm süren mülkiyet ilişkilerinin şiddet ve baskı yoluyla devam ettirilmek istenmesinden ileri geldiği, çağımızın büyük gerçeğidir (sadece bu bilgiyle yetinmek pek bir şeye yaramaz, ama bunsuz, önemli hiçbir gerçeğe erişemeyiz). Niçin bu hale düştüğümüzü açıkça göstermeden barbarlığın üzerimize çöreklendiğini belirtmek neye yarar? Zulüm görüyorsak, bunun sebebi, mülkiyet ilişkilerinin devam ettirilmek istenmesidir.”
Sadece ülkemizdeki değil, çağımızdaki temel mesele de bununla ilgilidir. Mülkiyet ilişkilerinin devamının dayatılması yerine çeşitli tamlamalarla nitelenen “rejim”ler tarif etmek (“saray rejimi” vb.), güncel olarak artık yerinde yeller esen ve aslında kendisinde ileri olan ne varsa bunu sınıf mücadelelerine borçlu bir “demokratik Avrupa kültürünü” ruh çağırma seanslarıyla hortlatmaya çalışmak, kötülükle sömürünün bağını kurmadan, muhalifliğini mülkiyet meselesine dokunmadan kurmaya çalışmak ufkuyla yolları ayırmanın zamanı gelmiştir.
Burjuvazinin suretindeki dünyadır yaşadığımız: Biriktirme hırsı, zalimlik, bencillik, istismar, kendi çıkarını her şeyin üstünde tutmak, bunu sürdürmek için insanlığın geleceğini karartmak, temel karakteridir.
Dayanışarak, paylaşarak, yan yana gelerek, toplumsal çıkar ufkuyla, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek ortak bir mücadeleyle, “tek ve büyük bir insanlık ailesine” ulaşmayı hedefleyerek, yani işçi sınıfının suretindeki dünyayı kurarak aşılacaktır.
***
Hatırlatma eki
Ne olmuştu? Sansasyonun kaynağı neydi?
Neler yaşandığını not etmek gerek ki yazıda tartışmak istediklerimizi temellendirebilelim.
Her şey şöyle başladı: İddia oydu ki, 76. Berlin Film Festivali “Berlinale” Gazze’deki soykırım hakkında sus pus oldu; bu gündemde İsrail’in karşısında konumlananlar ya festivale kabul edilmedi ya da filmleri gösterim şansı bulamadı. Buna karşılık İran’a, Rusya’ya dönük eleştiriler makbul sayıldı, Ukrayna ile ve İran’daki protestocularla dayanışmaya alan açıldı. Gazeteci Tilo Jung’un sorgulamasının kaynağında bu “seçmece insan hakları” meselesi vardı: “Berlinale” esas olarak Gazze’deki katliamlara destek çıkan Alman hükümetinin katkılarıyla gerçekleştiği için mi bu çifte standardı uyguluyorlardı?
Bu sorgulama üzerine festivalin jüri üyelerinden Polonyalı Ewa Puszczyńska (yapımcılarından olduğu “Soğuk Savaş” filminin iki kahramanı “komünizmden kurtulmak için” intihar ediyorlardı) “tartışmalı konulara giriyorsunuz, başka bir sürü yerde daha soykırım yaşanıyor” açılımıyla tehlikeli sulara girince, bu yılki jüri başkanı Wim Wenders devreye girdi ve kendisinin görüşleri geldi: Siyasete bulaşılmamalı, sanatçı siyasetçinin işini yapmamalıydı, sanat “siyasetin 180 derece tersi” idi! Sonra gerisi geldi: Festival boyunca gösterimi yapılan filmlerden sonra gerçekleştirilen basın toplantılarında gazeteciler (özellikle de Jung) tarafından Wenders’in “politikadan uzak durma” yaklaşımına dair başka sanatçılara da görüşleri soruldu. Sanatçıların kimi “ben ne zaman ne hakkında konuşacağımı kendim seçerim” dedi, kimi “bizim işimiz iyimser olmaktır” dedi, kimi “önemli olan insanların bağ kurmasıdır, o nedenle biz apolitik işler yapmalıyız” dedi, kimi “film yapmak başlı başına bir mucizedir, bizim işimiz sorular sormak, yanıtlar vermek değil; festivaldekiler bize bir şey dayatmıyor” dedi… Sonra bazı rezaletler saçıldı ortalığa: daha önce festivalde jüri üyeliği dahi yapmış olan kimi sinemacıların “potansiyel sığınmacı” gibi değerlendirilerek festivale Almanya’ya gelmeden, “uzaktan – dijital olarak bağlanmalarının” teklif edildiği anlaşıldı. Festivale davet edilecek isimlerin federal polis denetiminden geçtiği ve festivalin polisle işbirliği yaptığı iddiaları ortaya atıldı. Filistin temalı kimi filmlerin daha kürasyon aşamasında elendiği ileri sürüldü…
Bir yandan da şu gelişmeler yaşandı: İddialar iddia olmanın ötesine geçmiş olmalı ki, kimi yaratıcılar filmlerini festivalden çektiler; onları, 80 imzacıyla başlayıp sonra imzacı sayısı artan sinemacıların protesto metni ve açıklamaları izledi. Kimi filmlerin gösterimlerinde 76. Festival’in kurumsal ufkunun dışına çıkmaya meyleden açıklamalar da geldi: Nour İbrahim’in “sanat her zaman politiktir; sesi çıkmayanlar için sesinizi kullanın ve politik olun” deyişi, Emin Alper’in kendi filmi “Kurtuluş”un gösterimi sonrası konuşmasında “İsrail’in Gazze’deki soykırımı” ifadesini kullanması gibi…
Ve nihayetinde “final gecesinde yıldızlaşan” İlker Çıtak ve Emin Alper’in konuşmaları: Politik olanı hortlak görmüşçesine kovmaya çalışan jürinin, festival komitesinin ve pek çok festival konuğunun çabasına karşın, ödüllerin açıklandığı törende politik konuşmalar hazırlayarak final yapmayı kafasına koymuş iki yönetmenin “politik” çıkışları geldi. İlki “haydi neyse, politik konuşma yapacaktım ama yapmayayım” deyip, parlamayı Emin Alper’e bıraktı. O da Gazze’den Gezi’ye, Mater’den Demirtaş’a, Kavala’dan İmamoğlu’na kimi selamlayacağını şaşırdığını söylediği bir geçit resmi düzenledi. Ardından da T24’te Murat Sabuncu’nun söyleşisi geldi. Emin Alper bu söyleşide kendilerinin, solcu oldukları için “memleketi şikâyet etmeyecek kadar akılları başlarında” olduğunu söyledikten sonra şunu vurguluyordu: “Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu oldukları günden beri bilirler. Bizim buradan ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese, kendi ülkelerindeki hak ihlallerine ses çıkarabilseler…”
Aynı insandan Kavala, Demirtaş, İmamoğlu, Batı ikiyüzlülüğü, solculuk, İslamcı aydınlar, demokratlık, ses çıkarmak ve hak ihlalleri çıkışları gelince, bu kadarcık cümle bile bir karmaşa olduğunu bağırıyor. Politik konuşma yapmak, politik olmak nedir, biraz düşünmekte fayda var. Yukarıdaki yazı, festival yıldızlığının ötesine geçip, bunu tartışmayı amaçladı.