soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Mart 2026-

Milyarderlerin serveti 20 trilyon doları geçti: 3 bin 500 kişi bile değiller! 

Forbes’un bu yılki Milyarderler Listesi’ne giren 3 bin 428 kişi arasında 43 Türk patron var. Sömürü katmerleşir, dünyanın yoksulları savaşlarda ölürken dünyanın en zenginlerinin serveti bir yılda 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi. Trump’ın serveti de 6,5 milyar dolara çıktı.

Amerikan "iş dünyası" dergisi Forbes'un "Milyarderler Listesi"ndekilerin sayısı bu yıl sadece 400 artışla 3 bin 428'e çıkarken, ellerinde tuttukları toplam servet 20,1 trilyon dolara yükseldi.

Forbes'un 40'ıncı kez yayımladığı Milyarderler Listesi'ne göre, dünya genelinde milyarder sayısı, geçen yıla kıyasla 400 kişi artarak 3 bin 428 oldu.

Geçen yıl boyunca zenginler, büyük bir hızla zenginleşmeye devam ederken ellerinde bulundurdukları servet, benzeri görülmemiş bir hızla arttı.

Milyarderlerin toplam serveti, bu yıl geçen yıla kıyasla 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi.

Dünya genelinde 20 kişinin, 12 haneli yani 100 milyar dolar ve üzeri servete sahip olduğu görüldü.

Elon Musk birinci sırada yer aldı

Tesla, SpaceX, X ve xAI gibi şirketlerin sahibi ABD’li patron Elon Musk, art arda ikinci yıl Milyarderler Listesi'nin zirvesinde yer aldı.

839 milyar dolarlık tahmini servetiyle kayıtlara geçen en zengin kişi olan Musk, dünyanın ilk trilyoneri olma yolunda ilerlerken 800 milyar dolar barajına ulaşan ilk kişi oldu.

Google'ın kurucu ortağı Larry Page, 257 milyar dolarlık tahmini net servetiyle listede 2'inci sırada yer alırken, Page'i 237 milyar dolarlık servetiyle ortağı Sergey Brin izledi.

Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, 224 milyar dolarlık servetiyle listede 4'üncü sırada, Meta Üst Yöneticisi Mark Zuckerberg de 222 milyar dolarlık servetiyle 5'inci sırada yer aldı.

Trump’ın serveti 6,5 milyar dolara yükseldi

ABD Başkanı Donald Trump'ın serveti ise büyük ölçüde kripto işlemleri ve dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla hakkında açılan davada cezasının iptal edilmesiyle yüzde 27 arttı. Serveti tahmini 6,5 milyar dolara yükselen Trump, listede 645'inci sırada yer aldı. Dünyanın farklı bölgelerine tehditler yağdırıp, "uluslararası hukuk tanımayacağını" söyleyen, ülkelerin sınırlarına ve yönetim şekillerine karışan Trump'ın serveti özellikle son 3 yılda katlandı. Trump servetinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan kripto para varlığını da ikinci kez başkan seçildiği son bir yılda sağladı.

Bu yıl 481 kadın patron Milyarderler Listesi’nde yer alırken ve bu sayı listenin yüzde 14'ünü oluşturdu.

ABD’li milyarderleri Çinli milyarderler izliyor

ABD, ilk 20'deki 15 isim de dahil olmak üzere 989 kişiyle en fazla milyardere sahip ülke oldu. ABD'deki milyarderlerin servetlerinin toplamı 8,4 trilyon dolar olarak hesaplandı.

ABD'yi 610 milyarderle Hong Kong dahil Çin ve 229 milyarderle Hindistan izledi.

Listedeki 43 Türk milyarder: Toplam servetleri 106 milyar dolara çıktı

Bu yılki Türk Dolar Milyarderleri Listesi'nde 43 kişi var. Listeye sekiz yeni isim eklendi ve bir kişi de sıralamaya yeniden girdi. 

Türk Dolar milyarderlerinin toplam serveti geçen yıla göre 26,6 milyar dolar artarak, 106 milyar dolara ulaştı.

Listenin zirvesinde ABD’de yoğurt markası Chobani’nin kurucusu Hamdi Ulukaya var.  Ulukaya 13,5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın milyarderler listede 219'uncu sırada yer aldı ve Türkiye'nin en zengini olarak gösterildi.

Ulukaya'yı, 5,3 milyar dolarlık servetiyle Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, 4,9 milyar dolarlık servetiyle Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı, 3,8 milyar dolarlık servetiyle Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak ve 3,2 milyar dolarlık servetiyle Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk izledi.

Ayrıca, Almanya merkezli biyoteknoloji firması BioNTech'in Üst Yöneticisi (CEO) ve Kurucu Ortağı Uğur Şahin, ABD merkezli havacılık şirketi Sierra Nevada Corporation'ın sahipleri Eren Özmen ve Fatih Özmen de Milyarderler Listesi'nde yer alan Türk isimlerden oldu.

Turgay Ciner yeniden listede

Tera Holding’in kurucusu Emre Tezmen ve babası Oğuz Tezmen listeye tepeden bir giriş yaptı. Tülay Kazancı ve Mehmet Kazancı kardeşler; piyasa değeri 12 milyar dolara yaklaşan Enka İnşaat’ın hissedarları Tara Ailesi'nden Ceyda Lale Tara, Yasemin Zeynep Keyman ve Leyla Tara Suyabatmaz; Gülçelik Ailesi'nden ise Vildan Gülçelik de ilk kez dolar milyarderi oldu. Turgay Ciner de geçen yıl giremediği dolar milyarderi listesine bu yıl yeniden girdi.

Bayraktar kardeşlerin toplam serveti 5 milyar doları geçti

Ayrıca listede Erdoğan’ın damadı ve Baykar’ın ortağı Selçuk Bayraktar ile kardeşi ve ortağı Haluk Bayraktar da sırasıyla 2,7 ve 2,4 milyar dolarlık servetleriyle yer aldı.

***

Esas tehdit giderek büyüyor: Türkiye’yi gerçekten Patriot, NATO, ABD ve hatta İsrail mi koruyacak?-Ali Ufuk Arikan- 

İran bugün soykırımcı İsrail’in ve kısa süre önce haydutça bir ülkenin devlet başkanını kaçıran ABD’nin saldırısı altında. NATO ve neredeyse tüm Batı ülkeleri de bu ikilinin çizdiği hattın uygulayıcısı, destekleyicisi konumunda. Böylesi bir tabloda bize, ülkemizi olası tehditlerden yine aynı iki gücün sahip olduğu silahların koruyacağı söyleniyor. Gerçekten de burada bir tuhaflık yok mu?

NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesinde güç projeksiyonu yapabildiği bir platformdur. Çünkü şu anda yürütülen bu operasyon, yani İran’a yönelik bu askeri harekat, NATO müttefiklerinin olumlu şekilde devreye girmesini ve özellikle Avrupa’daki kritik askeri varlıkların kullanılmasını gerektiriyor. Bu nedenle ABD, Avrupa ve Kanada’nın birlikte hareket etmeye devam etmesi, bu Amerikan-İsrail harekatının başarısı açısından da son derece kritik önem taşıyor.

ABD’nin haydutça birçok ülkeyi hedef aldığı, soykırımcı İsrail’in bölgenin tamamında terör estirdiği bir dönemde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin bu açıklıkta bir itirafta bulunması gerçekten ilginç.

Ancak asıl ilginç ve bizi daha yakından ilgilendiren konu, yukarıdaki itirafın merkezinde yer alan NATO ya da ABD’nin varlığının Türkiye’ye güvenlik sağladığı iddiası.

Şimdi gelin önce bu iddianın altının ne kadar boş olduğuna sıcak bir savaş bölgesi üzerinden yakından bakalım, ardından da bu durumun ülkemiz için yarattığı tehditlere odaklanalım.

Körfez’in hali ortada, Suudiler ağlıyor, İsrail panikte

İran kendisine yönelik saldırının ilk gününden itibaren Körfez’de yer alan ve ABD-İsrail saldırılarında aktif olarak kullanılan ABD üslerini hedef aldı.

Bu durum Körfez’de ciddi bir telaşa yol açarken aynı zamanda ABD’ye yönelik büyük bir tepkiye neden olmuş durumda. Gerçekte bugün başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkeleri istemedikleri, kararını vermedikleri ve katılmadıkları bir savaşa cebren sokulmuş oldu. Ayrıca ABD savunması çok sayıda askeri üssün bulunduğu Körfez ülkeleri yerine İsrail’e odaklanmış durumda. Ve benim değerlendirmeme göre şüphe yok ki Körfez tarafında müttefik ABD’ye karşı bir sitem var. Partner ülke ABD’ye karşı bir serzeniş var. Çünkü İran tarafından Körfez ülkelerine bomba yağarken Körfez’e ihtimam göstermeyen ve sadece İsrail halkını, güvenliğini ve istikrarını gözeten bir ABD var.

Suudi Arabistanlı analist Süleyman el-Akili'nin El-Cezire’ye savaşın başlamasından birkaç gün sonra söylediği bu sözler de bunun sağlaması niteliğinde.

ABD’nin her tür koruma vaadiyle yıllarca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettirdiği, adeta arka bahçesine dönüştürdüğü Körfez ülkeleri, hedef oldukları ilk saldırılarda fazlasıyla korumasız olduklarını gördüler.

İlk günden bu yana Körfez’de darbe almayan tek bir ülke kalmazken, bu durum ABD’nin "geçilmesi mümkün değil, büyük koruma sağlıyor" dediği savunma sistemlerinin gerçek durumunu ortaya koyuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük holdinglerinden biri olan Al Habtoor Group'un kurucusu Halaf Ahmed Al Habtoor'un "Bizi bu tehlikeli tırmanışın içine kim soktuğunu da biliyoruz. Bu savaşın kararını alanlar bölge halklarına ya da müttefiklerine danışmadı. Eğer Trump ve Graham ülkelerini ve Amerikan askerlerini İsrail’in çıkarları için riske atmak istiyorsa bu onların tercihidir. Ama biz aynı şeyi yapmayacağız" tepkisi de bu tablonun eseri.

Ancak sorun sadece Körfez’de yaşanmıyor.

İsrail’de de durum pek parlak değil.

"Demir Kubbe" efsanesinin çökmesiyle birlikte İsrail bu savaşta da büyük zorluklar yaşıyor.

Körfez’deki tartışmaların bir benzeri İsrail’de de yaşanırken, burada eksen biraz daha farklı.

İsrail medyası, ABD’den alınan mühimmatların maliyetinin savaşın uzamasıyla birlikte giderek arttığına işaret ederken, yakında ABD’nin Körfez ülkelerine sağladığı güvenlik duvarı nedeniyle İsrail’in yalnız kalabileceği ve daha fazla hedef olabileceğini işliyor.

Yani tersi bir korku İsrail’de de baş göstermiş durumda.

Sonuç olarak "siyasi" kısmını bütünüyle kenara koyduğunuzda dahi, ABD’nin müttefiklik ilişkisi kurduğu ülkelere askeri olarak "tam bir koruma sağladığı" iddiasının hiçbir karşılığı olmadığı bir kez daha görülmüş durumda.

Egemenliğini ABD’ye devret, belki seni korur…

Böylesi bir tabloda haliyle gündeme işin “siyasi” boyutu giriyor.

Emperyalizm siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak girdiği her coğrafyaya nüfuz ediyor, orayı kendi çıkarları doğrultusunda eğip büküyor ve işbirlikçileri eliyle “alternatifsiz” olduğu düşüncesini yaymaya çalışıyor.

Yayılmaya çalışılan bu alternatifsizlik algısı “Batı medeniyeti”, “özgürlükler” ve “demokrasi” etiketleriyle süslenip tüm dünyaya pazarlanıyor. Tüm dünyada terör estiren ABD ve İsrail bir anda “İran’a özgürlük götüren kahraman” gibi sunulmak isteniyor.

Bunu, ilişki kurduğu ülkelerin tamamını kendisine boyun eğdirerek ve yörüngelerini Amerikancılığa sabitleyerek yapıyor.

Sonra?

Sonrasında ABD’nin çıkarı neyse tüm ülkeler o çıkarın peşinden sürükleniyor.

Körfez ülkelerinin bugün yaşadıkları tam da bu değil mi?

Kendilerine karşı yıllardır en ufak bir saldırıda bulunmamış komşu ülke İran’a soykırımcı İsrail ve ABD eliyle saldırıların ana üssü olarak kullanılan Körfez ülkeleri, şimdi iş ABD’nin onları korumasına geldiğinde yukarda aktardığımız üzere ortada kalıveriyor.

Rutte’nin dediği gibi, ABD’nin güç projeksiyonuna tabiler, ABD ve İsrail çıkarı neyse, onun yanında yer almak zorundalar.

Egemenliklerini ve bağımsızlıklarını ABD’ye teslim eden her ülke gibi.

Ürdün'deki Muwaffak Salti Hava Üssü'nde THAAD Anti-Balistik Füze Sistemi’ne ait hasar görmüş ABD AN/TPY-2 radarı. Radarın maliyeti en az 500 milyon dolar.

Ülkemizdeki asıl tehdit ne?

İsrail ve ABD ortaklığıyla komşu ülkenin dini liderinin öldürüldüğü haydutça bir saldırı düzenleniyor ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çıkıp bunu ABD ile anlaşmak için “fırsat penceresi” olarak tanımlıyor.

Sonra burada da durmuyor ve “Bunları yapmadan İsrail ile ABD ile ağız dalaşına bile girilmemeli” deyip, bir dizi “ev ödevi” hatırlatması yapıyor.

Ancak Fidan en önemli “ev ödevini” unutuyor, egemenlik ve bağımsızlık.

Atılacak veya atılabilecek tüm adımları Amerikancılığı merkeze alarak tarif eden Fidan, ülkemizin güvenliğinin tam da bu nedenle riske atıldığını "ustalıkla" pas geçiyor.

Ülkemiz şu anda İran tarafından atılacak füzeler nedeniyle (bu konudaki İsrail ve ABD yalanlarına karşı gerçekleri okumak için) tehdit altında değil.

  • Ülkemiz, iktidarı ve Meclis muhalefetinin bir bütün olarak Amerikancı bir çizgide siyaset yapması nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, tamamı ABD çıkarlarını koruyan yabancı üsler nedeniyle, İncirlik’te bulunan ABD nükleer silahları nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, iktidar tarafından da “düşman” olarak tanımlanan İsrail’e ve onun en büyük ortağı ABD’ye düzenli istihbarat sağlamak için kullanılan radar üssü nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz tüm bu adımların arkasındaki patronların düzeni nedeniyle tehdit altında.

Kürecik’teki Patriot ya da Doğu Akdeniz’deki NATO mu ülkemizi koruyor?

İddia bu.

"NATO olmasa, ABD olmasa Türkiye şu anda saldırıya uğrardı" deniliyor.

Kim tarafından ve neden?

ABD’nin siyasetiyle, askeri üsleriyle yayıldığı ülkemiz için esas tehdidin ABD olduğu, İsrail olduğu bu kadar açıkken, neden ısrarla bu yalanlar pişirilip pişirilip önümüze atılıyor?

Çünkü Türkiye’nin Amerikancı bir rotadan çıkması, içinde yaşadığımız düzenin sorgulanması, bağımsız ve egemen bir ülke olması istenmiyor. Meclis’teki grubu bulunan tüm partilerin aldığı Amerikancı pozisyon da bunun için. Millî Savunma Bakanlığı, hava sahasının korunması için bir Patriot hava savunma sisteminin Malatya’ya konuşlandırıldığını bildirdi. Sistemin Almanya’daki NATO’nun Ramstein Üssünden geldiği, İncirlik’tekilerin daha gelişmişi olan Patriot PAC-3 modeli olduğu kaydedildi. Savunma sisteminin sadece Kürecik’i korumakla sorumlu olmadığı, güvenlik şemsiyesinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni kapsayacağı ifade ediliyor.

Bu haber bugün yandaş Türkiye gazetesinde yer aldı.

Onlar dahi emin değiller, “ifade edildi” diyorlar ama içleri rahat değil belli ki.

Çünkü ABD’nin sadece kendi çıkarlarını, kendi üslerini korumayı merkeze aldığını bugün Körfez’e göz ucuyla bakınca görüyorlar. Kendi üslerini dahi koruyamayan ABD’nin İsrail ile bölgeyi düzlemek için girdiği savaşta Türkiye’yi koruyacağı iddiası gerçekten de halkı kandırmaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

İki füzeyi engellemedi mi?

Bir diğer iddia da bu.

"ABD olmasa, NATO olmasa Türkiye’ye şu anda iki İran füzesi isabet etmişti" deniyor.

ABD basını ilk olayın ardından İncirlik Üssü'nün hedef alındığını iddia etmiş, bu iddiayı doğrulayan hiçbir kanıt ortaya çıkmamıştı.

Ancak aksini gösteren çok sayıda şüphe gündeme gelmişti.

Birincisi, İran kesinlikle Türkiye’ye yönelik bir füze saldırısı olmadığını ilan etti.

Yabancı ajanslara konuşan bir AKP yetkilisi de bunu doğrulayan biçimde “füzenin büyük olasılıkla Güney Kıbrıs’a atıldığını, hedefinin şaşırtıldığını” söylemişti.

Tam da burada İsrail-ABD oyunları devreye giriyor.

İran, ülke içinden ve bölgeden ABD ile İsrail’in "sahte bayrak operasyonları" yaptığını belirtiyor.

İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a atılan bir füzenin menşeinin İran olmadığını açıklaması ve konuyu araştırdığını duyurması da bu açıdan son derece dikkat çekiciydi.

Yani ortada Türkiye’nin hedef alındığı bir saldırıdan ziyade, ülkemizi İsrail ve ABD’nin yanında savaşın içine çekmeye dönük bir provokasyon olduğu iddiası çok daha gerçekçi görünüyor.

Bunun aparatı olarak kullanılan NATO’nun ve onun Patriotlarının Türkiye’yi koruyan bir kalkan değil; aksine ABD ve İsrail eliyle ülkemizi hedef haline getiren başlıklar olduğu, İran'a saldırıları fırsat bilenlerin yeni Patriotlar yerleştirerek ülkemizdeki NATO'ya bağımlılıkta bir adım daha attığı açık değil mi?

/././

İran’a saldırılar sürerken, NATO Malatya’ya Patriot konuşlandırıyor: Türkiye’nin korunmadığının savaşa çekildiğinin göstergesi -Dilan Temiz/Evrensel-

Hatay ve Antep’e düşen füzeler, Malatya’ya Patriot konuşlandırılması ve Kuzey Kıbrıs’a gönderilen F-16’ları değerlendiren Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca, Türkiye’nin emperyalist savaş planlarının parçası haline getirildiğini belirtti.


ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş bölgeye yayılarak sürüyor. Hatay ve Antep’e düşen füzeler, Malatya’ya NATO Patriot sistemlerinin konuşlandırılacağının açıklanması ve Kıbrıs’taki askeri hareketlilik Türkiye’nin savaştaki pozisyonu ve ülkedeki NATO üslerine yönelik tartışmaları yeniden gündeme getirdi. İktidar “güvenlik” ve “savunma”yı öne sürerken Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ile Türkiye’nin savaş denklemindeki pozisyonunu, Halkbank davasındaki anlaşmanın anlamını ve “NATO Türkiye’yi korur mu?” sorusunun cevabını konuştuk.

Malatya’ya Patriot konuşlandırılması ne anlam ifade ediyor? Rusya’dan alınmış S-400’leri de düşününce, Türkiye NATO savunmasına muhtaç mı, neden ihtiyaç duyuluyor bunlara?

Patriot konuşlandırılması teknik bir tedbir gibi sunuluyor ama gerçeğe bakarsak bu, Türkiye’nin emperyalist savaş planlarının içine çekildiğinin somut göstergesi. NATO’nun radar ve savunma ağı, Türkiye’yi “koruyor” gibi görünse de esasen bir cephe ülkesi haline getiriyor. Üstelik, bu hamleyle Türkiye’yi emperyalist siyonist savaşın hem parçası hem de hedefi haline getiriyorlar. Milli Savunma Bakanı halktan gizliyor ama gerçek şu ki Malatya’ya Patriot konuşlandırılması talebi bizzat Türkiye tarafından yapılmış.

"ABD ve İsrail’in bölgedeki etkinliğinin artırılması için bu hamlenin yapıldığı açık"

Soruyoruz; ülkeyi ABD’nin çıkar hesaplarının en ileri aygıtına çiğnetirken, emperyalist savaş planlarının açık karakolu haline getirirken hangi yetkiye dayanıyorsunuz? Gerekçe güvenlikmiş! Bölgeyi kan gölüne çeviren emperyalist haydutlar bu ülkeye nasıl güvenlik getirebilir? Halkı ‘güvenlik’ söylemiyle sadece maniple etmekle kalmıyor, üstüne yalan da söylüyorlar. S-400’ler üzerinden “bağımsız savunma” söylemiyle büyük Türkiye masalları anlatırken, NATO’nun Patriotlarına muhtaç halde olmak, iktidar politikalarının açık çelişkisidir. Halkın bu çelişkiyi görmediğini sanmak ise tam bir aymazlık. Türkiye yurttaşlarının güvenliği ve çıkarları için değil, ABD ve İsrail’in bölgedeki etkinliğinin artırılması için bu hamlenin yapıldığı açık. Bu hamleyle Türkiye’yi emperyalist siyonist savaşın hem parçası hem de hedefi haline getiriyor iktidar.

"ABD’nin haydutluklarını kınayan bir tek kelime söyleyemiyorlar"

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında ABD’yi anmadan "İsrail tahriki ile başlayan" saldırı vurgusu yaparak, NATO ile eş güdümlü çalışmalar” yaptıklarını söyledi. İktidar sözcülerinin açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Saray rejiminin sözcüleri savaşın başından bu yana bu savaşın asıl sorumlusu olan ABD’ye tek laf edemeyip, İran’ı kınayarak, tüm dünya halkları nezdinde barbarlığı açık olan siyonist İsrail’i işaret ederek esasen ABD odaklı emperyalist yayılmacılığın koltuk değnekliğini yapıyorlar. Erdoğan’ın da son konuşmasında İsrail’i eleştirip ABD’yi anmaması, gerçek savaş denkleminden uzaklaştırıyor halkı. Tüm konuşmalarda ‘bölgesel güvenlik mimarisi’ kavramını kullanıyorlar. Güya bu mimariye göre Türkiye savaşın muhatapları arasındaki çelişkilerden yararlanarak kendisine korunaklı bir alan sağlayacak. Yalan. Saray sözcülerinin bölgesel güvenlik mimarisi dedikleri şey, ABD- İsrail yedeğinde durmak. Gerçekte Türkiye’yi, emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda bir köprü ve cephe ülkesi konumuna sokuyorlar. Kamuoyuna ABD’nin haydutluklarını kınayan bir tek kelime söyleyemiyorlar.

Şu savaş ortamında, temmuzda NATO zirvesine ev sahipliği yapmakla övünüyorlar. Bölgeyi yıkıma uğratan emperyalist güçlerin saldırı karargahı NATO’ya hizmetkarlıkla övünmenin neyi barış politikası, neyi tarafsızlık? Gizli oturumlarda, tekli diplomatik görüşmelerde ABD’nin tarihi suçlarını utangaçça ifade ettiklerini görüyoruz. Bu açık bir ikiyüzlülük, tarihsel bir suç. Saray rejimi, bu savaşta aldığı rol dolayısıyla çıkıp, açık açık, yurttaşlarına, bu ülkeyi ve insanlarını, ABD-İsrail güdümündeki emperyalist çıkar ve politikalardan tümüyle bağımsız bir hat izleyerek koruyacağını söyleyemeyen bir iktidar. F-16’ların Kuzey Kıbrıs’a gönderilmesi, Güney’de silahlanma artışı, adayı yeniden gerilimin odağı yapıyor. Bu, halkların güvenliği için değil, bölgesel güç dengeleri için yapılıyor. Türkiye halkı açısından gerçek tehdit, kendi topraklarında ve komşu bölgelerde yaratılan bu emperyalist gerilim sarmalıdır. Türkiye’nin ve bölge halklarının gerçek çıkarı: Savaşın dışında kalmak, halkın güvenliğini ve ekonomik haklarını korumak, emperyalist askeri politikaların parçası olmamaktır.

"NATO’nun askeri varlığını meşrulaştırma stratejisi izleniyor"

İktidara yakın Türkiye gazetesi “güvenlik kaynaklarına” dayandırdığı dün yayımlanan haberinde Türkiye hava sahasına yönelen iki füzenin Tahran civarından ateşlendiğini yazdı. İran’ın “Türkiye’yi hedef almadık” açıklamaları sonrası yapılan bu haberi, Patriot hamlesiyle birlikte nasıl değerlendirirsiniz?

Hatay ve Gaziantep’e düşen füze parçaları, Ortadoğu’da savaşın sınırımıza dayandığını gösteriyor. İktidara yakın medya “füzeler Tahran’dan geldi” diyerek kamuoyunu emperyalist güçlerin yedeğine girmeye rıza göstermeye hazırlıyor; hemen ardından güvenlik adı altında NATO Patriot’ları devreye sokularak Türkiye’de savaş korkusunu normalleştirme ve NATO’nun askeri varlığını meşrulaştırma stratejisi izleniyor. Gerçekte Türkiye’nin ihtiyacı NATO’ya açılan yeni saldırı hatlarının mevzisi olmak değil, halkı savaşın dışında tutacak anti-emperyalist, bağımsız bir dış politika hattı olmalıdır.

"F-16’larla egemenliğini ABD’ye devrettiğini ilan ediyor"

Kıbrıs’a değindiniz. İran’a saldırılarla birlikte Kıbrıs’ta da askeri yığınak arttı. Güney Kıbrıs’a yönelik silahlanmaya ek olarak Türkiye de Kuzey’e 6 adet F-16 uçağı gönderdi. Buradaki gerilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta yaşanan askeri yığınak, bölgedeki gerilimin önemli bir parçası. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki egemenlik hakları söylemiyle Kuzey’e gönderdiği F-16’lar ve NATO’nun yayılmasına açtığı alanlarla egemenliğini ABD’ye devrettiğini ilan ediyor aslında. Ama bu gerçeği gizleyip, halka güvenlik önlemleri diyerek bu egemenlik devrini meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu hamleler, halkın güvenliği için değil, bölgedeki güç dengelerini ABD’nin bölgesel politikalarına yedeklenen Saray rejiminin pazarlık payını artırmak için yaptığı hamleler. Enerji hatları, üsler, silahlanma, savaş provokasyonları… Bunların hiçbiri halkın günlük hayatında güvenlik sağlamıyor; aksine, kriz ve savaş riskini artırıyor.

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan bu gelişmeler, Türkiye’nin iktidarının sınıfsal tercihlerini de gösteriyor: halkın değil, sermayenin ve emperyalist güçlerin çıkarlarının korunduğu bir dış politika. Kıbrıs’taki askeri hareketlilik, bunun somut bir göstergesi.

Halkbank davası: "Bu cephede sen de yer al” mesajı vermesiyle eş zamanlı

Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Türkiye-ABD ilişkileri farklı bir raya mı girdi? İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının sürdüğü bir dönemde uzun yıllar süren Halkbank davasında da uzlaşmaya varıldığı açıklandı. Uzlaşmanın detayları ya da pazarlık denkleminin öğelerine ilişkin ne dersiniz? 

Halkbank davasının kapanması, sadece bir hukuki gelişme değil; emperyalist çıkarların yeniden dağılımıyla doğrudan bağlantılı. Türkiye, AKP iktidarı elinde, uzun yıllardır Ortadoğu’nun ekonomik ve siyasi dengelerinde emperyalist güç bloklarının yedeğinde bölgede gerici güçleri destekleyerek kırıntı kapma rolü oynayan bir ülke olarak sahada. Bu davanın kapanması, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü saldırılar sırasında Türkiye’ye “bu cephede sen de yer al” mesajı vermesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Yani mesele hukuk değil; Türkiye, emperyalist güçler tarafından uzun süredir pazarlık masasında bir oyuncu olarak konumlandırılıyor. Bu pazarlık, halkın çıkarına değil, sermaye ve iktidarın uluslararası ilişkilerdeki avantajına hizmet ediyor. Ek olarak, halkın gözünde “bağımsızlık” ve “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar kullanılıyor, ama sahadaki pratik, Türkiye’nin emperyalist savaş ve ekonomik dengelerin bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Dilan Temiz/Evrensel

‘III. dünya savaşı’ değil ama...+ Kürecik asıl şimdi riskli -Cumhuriyet-


‘III. dünya savaşı’ değil ama...-Ergin Yıldızoğlu- 

İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti. ABD ve İsrail’in ortak hava harekâtı, Yüksek Rehber Hamaney’i ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun üst komuta kademesini hedef aldı. Tahran’ın saatler içinde verdiği yanıt ise yalnızca İsrail’i değil, dokuz ülkedeki ABD üslerini, Körfez ülkelerinin sivil altyapısını, balistik füzelerle, insansız hava araçlarıyla vurmaya başlamaktı. Hürmüz Boğazı da fiilen kapandı.

Üçüncü dünya savaşı tanımını kullanmak için henüz erken. Ancak Soğuk Savaş’tan bu yana hiçbir kriz, bu kadar çok sayıda ülkeyi, fazla büyük gücü aynı anda aynı savaş sahnesine çıkarmamıştı.

Rusya, İran’a fiilen yardım etmemekle birlikte artan petrol fiyatlarından ekonomik kazanım sağlıyor, Ukrayna savaşında üzerinde dikkatin dağılmasından yararlanıyor; Ortadoğu’da arabulucu konumunu pekiştiriyor. Çin gelişkin uydu sistemini kullanarak İran’a saldırılarla ilgili istihbarat sağlıyor, hedef saptamasına yardımcı oluyor. Çin, stratejik petrol rezervleri, küresel liman ağı sayesinde şimdilik savaşın ekonomik etkilerinden doğrudan zarar görmüyor ancak Hürmüz Boğazı uzun süre kapalı kalırsa bu durum değişebilir. Türkiye, kendi topraklarına yönelik kaynağı tartışmalı füze saldırılarının ardından tarafsızlığını korumakta zorlanıyor. Avrupa, Güney Kıbrıs, İran yapımı bir insansız hava aracının hedefi olunca uluslararası hukuka saygı konusundaki kaygılarını bir kenara bırakarak sınırlı da olsa askeri rol üstlenmek zorunda kaldı.

Ekonomik gelişmeler de bir başka risk katmanı oluşturuyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol trafiğinin yaklaşık yüzde 75 oranında düşmesi, 1970’lerden bu yana görülmemiş boyutta bir enerji şoku olasılığını gündeme getirdi. Petrolün varil fiyatı 150 dolara, Avrupa’da doğalgaz (1 saat) 120 Avro’ya çıkabilir. Enflasyon, yakıt fiyatlarından başlayarak gıda, gübre ve petrokimyasal ürünlere, kara, deniz taşımacılığına bağlı malların fiyatlarına doğru yayılıyor. ABD on yıllık hazine tahvil faizleri yüzde dördün üzerine çıktı. Analistler, hedge fonların kriz dönemlerinde piyasadan çekilme eğilimine, kısa vadeli borçlanma araçlarının toplam borç stoku içindeki payının tehlikeli biçimde yükselmesine, özel kredi piyasalarındaki son tıkanıklığa sistemik bir finansal kırılganlık olarak işaret ediyorlar.

Savaş Körfez ülkelerinin, özellikle de Dubai’nin yatırımcılara, uzaktan çalışan yüksek vasıflı profesyonellere, turistlere sunduğu güvenlikli, lüks ortam imajını yıktı. Hızla değersizleşen bir sabit sermaye yığını oluşmaya başlamasının ötesinde, bu imajın yeniden inşası kaçınılmaz olarak yıllar alacak.

Siyasi dinamikler de ekonomik riskler kadar karmaşık. Trump, hem kendi seçmen tabanındaki savaş karşıtı eğilimlerle hem de Kasım 2026 ara seçimlerinde oy kaybetme riskiyle hesaplaşmak zorunda. MAGA’nın, Epstein dosyalarının hâlâ tamamen açıklanmamış olmasına ek, bu savaşın Amerika’nın değil İsrail’in çıkarlarına öncelik verdiğini, savaşa ilişkin ölü yaralı, bilgiler üzerinde, özellikle sosyal medyada ağır bir sansür uygulandığını düşünerek öfkelenmeye başladığı anlaşılıyor. MAGA’nın kanaat önderleri, kimi emekli komutanlar arasında, eğer ABD bu “amaçları belirsiz savaşı”, “Büyük İsrail” projesine uymayan biçimde bitirmek isterse Netanyahu’nun nükleer silah kullanmayı seçebileceğini düşünenlerin sayısı artıyor.

Avrupa müttefikleri, ABD operasyonlarına destek vermenin Ukrayna meselesindeki konumlarını zayıflatıp zayıflatmayacağını tartışıyor. Körfez ülkelerinin yönetimleri ise kendi kamuoylarından gelen baskıyla ABDİsrail ittifakları arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. ABD’nin sunduğu varsayılan güvenlik şemsiyesine güvenlerinin sarsıldığı da kesin. Kimi yorumcular, yakın gelecekte, orta büyüklükte ülkelerin, güvenlik kaygısıyla nükleer silah edinmeye çalışacağını düşünüyorlar.

Tüm bu faktörler, bu krizin, salt askeri bir çatışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor. Birden fazla büyük gücün hesapları, birden fazla ekonomik kırılganlık ve birden fazla iç siyasi baskı, birbirine kilitlenmiş durumda. Herhangi bir halkadaki kopuş zincirleme sonuçlar doğurabilir. Bu şimdilik, III. dünya savaşı değil ama kıyısına kadar geldiğimizi söyleyebiliriz. 

/././

Kürecik asıl şimdi riskli -Mehmet Ali Güller-

İkinci füze olayının hemen ardından Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu “Kürecik’e Patriot” haberi, ülkemiz için asıl riski başlatmış oldu.

Türkiye, Körfez’deki Arap ülkelerinden farklı olarak ABD üslerini İran’a saldırıda kullandırmıyordu. İran da bunu önemle gözetiyordu.

Tamam, Kürecik radarı da ABD tarafından İran’a karşı kullanılıyordu ama Tahran burayı Körfez’deki füze atılan üsler gibi değerlendirmiyordu, burası sadece radar olduğu için saldırganlık bakımından pasifti.

ÜS TUZAĞI

Geçen haftaki “Üs tuzağı” başlıklı yazımda, ABD’nin sıkıştıkça bölgedeki müttefiklerine ihtiyaç duyacağını ve müttefiklerini İran’a karşı harekete geçirebilmek için sıkıştıracağını belirtmiştim:

Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır. ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. Ankara, böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını ABD’nin elinden almalıdır. Komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.

MSB’NİN AÇIKLAMASINDAKİ O BOŞLUK

Türkiye bunu yapmalıyken tersine, Kürecik’e Patriot getirilmesini kabul ederek riski büyüttü ne yazık ki. Çünkü Patriotlar Kürecik’i korumanın değil, Kürecik’i hedef yapmanın araçlarıdır fiilen.

Öte yandan konuyla ilgili duyuruda önemli bir boşluk var. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklaması şöyleydi: “Milli düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır.”

Bu açıklama çok temel bir konuyu açıkta bırakıyor: Kürecik’e Patriot’u Türkiye mi istedi, yoksa karar NATO’nun mu, daha doğrusu ABD’nin mi?

Bu sorunun yanıtı, iki füze olayının aslını netleştirmeyi de kolaylaştırır!

MUHALEFETİN SORUNLU İTİRAZI

Ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı “Kürecik’e Patriot yerleştirilmesini” yukarıda anlatmaya çalıştığım risk boyutuyla değil, S-400 boyutuyla tartışıyor.

S-400 neredeymiş, neden kullanılmıyormuş? Bu soru, meselenin tehlikesini hiç anlamamanın sorusudur. S-400’ler Kürecik’e getirilip kurulsa sorun çözülüyor mu yani? Kürecik Radar Üssü’ne Patriot ya da S-400 getirmenin bir farkı yok, iki durumda da Kürecik’in hedef olma potansiyeli artmış oluyor, mesele budur.

Ama ne yazık ki muhalefetin önemli bir kısmı S-400 üzerinden hükümeti sıkıştıracağını düşünerek konunun esasının üzerinden atlıyor. “S-400 nerede, neden kullanılmıyor, madem Patriot kullanılacaktı, S-400 neden alındı” diye soruyor...

Demek ki S-400 meselesi hâlâ bir silahtan ibaret olarak görülüyor, hâlâ bağımlılığı azaltmak için silah envanterini çeşitlendirme yönü anlaşılmıyor, hâlâ S-400 üzerinden Türkiye’ye siyasi manevra alanı açılmasının önemi görülmüyor, hâlâ S-400’lerin Karabağ sorununu çözebilmekteki kolaylaştırıcılığı kavranmıyor.

NE YAPMALI?

Türkiye, ABD’nin baskısına rağmen 12 gündür İran’a karşı düşmanlık cephesine sokulamadı. Ankara iyi kötü buna direniyor. Muhalefet bu direnci güçlendirmenin politikalarını üretebilmeli. Muhalefet, ABD baskısına karşı iktidarı daha dik durabilmeye zorlamalı.

Muhalefet asıl önemlisi Kürecik’in kapatılmasını savunmalıdır, üslerin faaliyetinin askıya alınmasını istemelidir ve “S-400-Halk Bankası-Patriot” üçgeninde kurulan Ankara Washington pazarlığını bozmaya çalışmalıdır.

Türkiye’nin güvenliğini düşünenlerin izlemesi gereken yol budur.

/././

Cumhuriyet

İstanbul'da yeni kent suçuna ilk adım: Kadıköy Rıhtımı'nda dolgu alan 'cami alanı' olarak tapuya işlendi -soL-

 Danıştay’daki hukuki süreç devam ederken Kadıköy Rıhtımı’nda halihazırda otopark olarak kullanılan İBB'ye ait dolgu alanın koruma kurulunca tahsisinin yapıldığı ve tapu kaydına "cami alanı" olarak işlendiği ortaya çıktı.

İstanbul Kadıköy’de rıhtıma devasa cami projesine karşı açılan dava Danıştay’da sürerken söz konusu alanın tapuya “cami alanı” olarak kaydedildiği ortaya çıktı.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın talebini görüşen, İstanbul 5 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü'nün söz konusu parselin "cami alanı" olarak tahsis ve ihdası talebini kabul ettiği ortaya çıktı.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün sayfasında da bu alanın “Arsa (Cami Alanı)” olarak kayda geçtiği görülüyor.

Caferağa Muhtarı Dağıstanlı: Alan böyle bir inşaata uygun değil

Caferağa Muhtarı Hanife Dağıstanlı sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda söz konusu gelişmeyi duyurarak hukuki sürecin devam ettiğini vurguladı ve “Akıl, mantık, bilim ve mevzuata göre o alan böyle bir inşaata uygun değildir” ifadesini kullandı.

Dağıstanlı paylaşımında şunları kaydetti:

“Kadıköy Rıhtımda hali hazırda İspark otoparkı olarak kullanılan, cami yapılmak istenen dolgu alan ile ilgili son günlerde gelen sorulara cevaben…

İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, 10.02.2026 tarihli 740 numaralı oturumunda birinci gündem maddesi olarak söz konusu parselin tahsis talebini, ikinci gündem maddesi olarak da ihdas işlemini görüşmüş. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğünün 04.02.2026 tarihli talebiyle...

Kuruldaki görüşmenin ve kararların detayını bilmemekle beraber talebin yerine getirildiği Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün sayfasında parsel sorgulama yapıldığında görülüyor. Dolgu alan, 3864 Ada 1 Parsel, niteliği Arsa (Camii Alanı), 29.975,76 m2 tapu alanı olarak kayda geçmiş.

İBB nin üst mahkemeye taşımasıyla plan iptali bozulmuş da olsa Kadıköy Belediyesi ve Mimarlar Odası tarafından hukuki süreç Danıştay'da devam ettirilmektedir. Akıl, mantık, bilim ve mevzuata göre o alan böyle bir inşaata uygun değildir. Süreçte düzenlenen bilirkişi raporları da bu yöndedir. Yaşam alanlarımıza bizim ihtiyaçlarımız, taleplerimiz dikkate alınmadan müdahale edilmesini, daha fazla yoğunluğun artmasını istemiyoruz.”

Kadıköy’ün siluetini ve kamusal alanlarını hedef alan devasa cami projesinde mahkeme iptal kararını bozarken, İBB yönetimi "devlette süreklilik" bahanesiyle AKP’nin kent suçuna kalkan olmuştu. Kadıköy Halk Meclisi kentsel yağmaya karşı mücadele vurgusu yaparak "Yapılması planlanan ve Haydarpaşa Garı’ndan bile yüksek olan cami projesi, kent silüetine de bir saldırı anlamı taşımaktadır. Ülkenin hafızasını, değerlerini silmeye ant içmiş bir iktidarın silüeti korumasını beklemiyoruz. Biz de ant içiyoruz: Bu kent bizim, bu ülke bizim, yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet değerleri bizim!" açıklamasında bulunmuştu.

soL

Öne Çıkan Yayın

Cerrah gitti, müteahhit geldi + Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi -Evrensel Manşet-14 Mart 2026-

  Cerrah gitti, müteahhit geldi   Cerrahpaşa yıkıldı, doktorlar gönderildi, temeli ancak 3 yıl sonra atıldı. Türkiye’nin en önemli üniversit...